Rızâ
Bugün irfan yolunun en yüce menzillerinden, en latîf sırlarından birinin kapısını aralamaya niyet edelim: Rızâ. Bu kelimeyi sadece bir sözlük mânâsıyla, "hoşnut olmak" diye geçiştirmek, okyanusu bir testiye sığdırmaya çalışmak gibidir. Rızâ, sâlikin yolculuğunun zirvesi, kulluğun tacı ve Hakk ile olan muamelenin en inceldiği noktadır. O, Hakk’tan gelen her şeye, sadece sabretmek veya teslim olmak değil, gelenin içinde göndereni görerek sonsuz bir lezzet ve muhabbetle "evet" diyebilme sanatıdır. Terzibaba İrfan Mektebi'nin usûlünde Rızâ, bir neticedir; Tevhid idrakinin kalpte kök salmasıyla açan bir çiçektir. Bu öyle bir bahçedir ki oraya giren, bir daha ne diken görür ne de ayrık otu; her şeyin aynı bahçıvanın elinden çıktığını seyrederek huzura erer.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Rızâ'nın hem bir dış kabuğu hem de derin bir iç mânâsı vardır. Arapça "radıye" kökünden gelen bu kelime, lügatte "hoşnut oldu, razı oldu, beğendi, kabul etti" gibi anlamlar taşır. Bu, işin zahirî yüzüdür. Fakat tasavvuf ıstılahında Rızâ, bu basit hoşnutluğun çok ötesinde, vücûdî bir hâli ve makamı ifade eder. O, kulun kendi iradesini tamamen Hakk’ın iradesine tâbi kılması, kendi seçimini Hakk’ın seçiminde eritmesi ve bu eriyişten sonsuz bir zevk duymasıdır.
Bu makamın ipuçları, Vahiy’de ve Nebevî öğretide mevcuttur. Cenâb-ı Hakk, sâlih kullarını anlatırken onların hem kendisinden razı olduğunu hem de kendisinin onlardan razı olduğu bir muameleden bahseder. Fecr Sûresi'ndeki "Ey mutmain olmuş nefs! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!" hitabı, bu karşılıklı hoşnutluğun en billurlaşmış ifadesidir. Rızâ, tek taraflı bir çaba değil, kul ile Hakk arasında yaşanan muhabbet dolu bir alışveriştir. Kul, Hakk’ın her fiilinden razı olur; Hakk da bu teslimiyet ve muhabbet karşısında kulunun bu hâlinden razı olur.
Rızâ'yı, mânevî yolda sıkça karıştırıldığı iki komşu kavramdan, sabır ve teslimiyetten ayırmak gerekir.
Sabır, nefse ağır gelen bir hadise karşısında sızlanmadan, isyan etmeden metanet göstermektir. Sabırda, yaşanan şeyin hâlâ "istenmeyen" olduğu ama ilâhî bir imtihan olduğu şuuruyla sineye çekildiği bir durum vardır. Rızâ makamında olan için durum farklıdır. O, gelen musibete veya sıkıntıya sadece sabretmez, o sıkıntının bizzat kendisinde bir güzellik, bir hikmet, bir sevgiliden gelen bir mektup görür. Onun için acı, artık acı değildir; çünkü acıyı gönderenin kim olduğunu bilir. Sabırda bir "katlanma" varken, Rızâ'da bir "lezzet alma" vardır. Sabır, ilacı acı da olsa yutmaktır; Rızâ ise ilacı gönderen hekimin hatırına o acıdan bal tadı almaktır.
Teslimiyet ise, iradeyi ve gücü daha üstün bir iradeye bırakmaktır. Bunda bir pasiflik, bir "elden bir şey gelmez" hâli sezilebilir. Rızâ ise teslimiyetin ötesinde, aktif ve sevinç dolu bir iştiraktir. Sâlik, Hakk’ın iradesine sadece boyun eğmez, o iradenin tecellî edişini aşk ile seyreder ve o tecellînin bir parçası olmaktan hoşnut olur. Teslimiyet, nehrin akıntısına kendini bırakmaksa, Rızâ, o nehrin kendisi olduğunu idrak etmektir.
Bir insanın canını yakan, malını alan, sağlığını bozan bir hadiseden razı olabilmesi, aklın sınırlarının bittiği, Tevhid idrakinin başladığı yerdir. Rızâ'nın temelinde, "Fâil-i Mutlak" yani "gerçek ve tek fiil sahibi" olarak sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’ı görmek yatar. Kişi, varlık âleminde Hakk’ın fiilinden başka bir fiil, O’nun iradesinden başka bir irade olmadığını vücûdî olarak idrak ettiğinde, şikâyet edecek ikinci bir merci bulamaz.
Bir kukla oyununu seyrederken, bir kukla diğerine vurduğunda hangi çocuk sahnedeki kuklaya kızar? Hepsi bilir ki ipleri oynatan bir usta vardır ve bütün fiil onundur. Âlemler de Hakk’ın kudret elinin bir tecellî sahnesidir. Bu sahnede görünen her şey, her hadise, her fiil, O’nun isimlerinin ve sıfatlarının birer zuhûrudur. Hastalık "Şâfî" isminin, fakirlik "Ganiyy" ve "Muğnî" isimlerinin, ölüm ise "Mümit" ve "Bâkî" isimlerinin anlaşılması için birer perdedir. Rızâ makamındaki arif, bu perdelere takılmaz; perdenin arkasındaki sanatkârı seyreder. O, hem Celâl tecellîsi olan kahırdan hem de Cemâl tecellîsi olan lütuftan aynı lezzeti alır. Çünkü bilir ki ikisi de aynı Sevgili'den gelen iki farklı selamdır. Biri "Ben buradayım, beni unutma!" diye celâllenir, diğeri "Ben buradayım, seni seviyorum" diye cemâllenir. Arif için ikisi de "Ben buradayım" müjdesidir. Bu, zıtların birliğinin yaşandığı bir Cem makamı hâlidir.
Bu makamda sâlikin kendi cüz'î iradesi yok olmaz; dönüşür. Tıpkı bir damla mürekkebin okyanusa düştüğünde yok olmayıp okyanus olması gibi, kulun iradesi de Hakk’ın küllî iradesi içinde erir ve onunla bir olur. Artık kul, kendi nefsi için bir şey istemez. Onun duası, talebi, arzusu, Hakk’ın kendisi hakkındaki muradının ne ise onun zuhûra gelmesidir. İsteği, Hakk'ın isteği olur. Bu, "fena-i irade" yani iradenin fenâ bulması ve ardından gelen "beka-i irade" yani Hakk'ın iradesiyle varlığını sürdürmesidir. Bu mertebeye ulaşan için artık "kader" bir zorunluluk değil, sevgilinin yazdığı bir aşk mektubudur.
Rızâ'nın bir hâl mi, yoksa bir makam mı olduğu ayrımı irfan yolunda önemlidir. Hâl, gelip geçici olan mânevî tecrübedir. Sâlikin yolun başında iken Cenâb-ı Hakk ona Rızâ hâlini bir anlığına tattırabilir. Bu, bir lütuf ve teşviktir. Fakat makam, sâlikin seyr ü sülûkunu tamamlayarak yerleştiği, kalıcı ve sabit mânevî duraktır. Rızâ makamı, arifin artık fıtrî nefes alıp verişi gibi yaşadığı, karakteri ve tabiatı hâline gelmiş bir hoşnutluktur. O, artık razı olmaya "çalışmaz"; o, zaten razıdır. Çünkü o, varlığın her zerresinde tecellî eden Zât-ı Mutlak'ın fiilinden başka bir şey görmez, işitmez ve bilmez. Bu, kulluğun zirvesi ve hürriyetin ta kendisidir. Çünkü en büyük esaret, kişinin kendi nefsinin isteklerine ve korkularına mahkûm olmasıdır. Rızâ ise bu esaretten kurtulup, sadece Hakk’a kul olmanın sonsuz özgürlüğüne kavuşmaktır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Rızâ: Aslı ve Mertebesi
Rızâ, yalnızca başa gelene "eyvallah" demekten ibaret bir sabır hâli değildir. O, ahlâkî bir erdem olmanın çok ötesinde, vücûdî bir hakikattir; varlığın en temelindeki sırrın, kulun varlığında yeniden parlamasıdır.
Terzibaba İrfan Mektebi'nde kavramlar her zaman aslî kaynağına, yani Zât-ı Mutlak'a bağlanarak anlaşılır. Bir şeyin hakikatini bilmek, onun Zât mertebesindeki karşılığını, oradan nasıl tenezzül edip âlemlerde zuhûr ettiğini ve insanda hangi sır ile açığa çıktığını bilmektir. Rızâ da böyledir. O, bizim sonradan icat ettiğimiz bir hâl değil, varlığın özünde zaten mevcut olan, fakat gaflet ve benlik perdeleriyle üzerini örttüğümüz aslî bir hoşnutluk hâlidir. Yolculuk, o perdeyi aralamak ve zaten var olan o rızâ okyanusuna dalmaktır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin irfan pınarından damıttığı hikmetlerle, Rızâ'nın ne olduğunu, aslının nereye dayandığını, varlık mertebelerindeki seyrini ve nasıl olup da kulun en şerefli makamı hâline geldiğini anlamaya çalışalım.
Rızâ'nın Vücûdî Temeli: Zât'ın Kendi Kendinden Hoşnutluğu
Her şeyin başı ve sonu O'dur. Bütün hâllerin, makamların, isimlerin ve sıfatların menşei, O'nun Zât-ı Mutlak'ıdır. Rızâ'yı anlamak için de en başa, her şeyin "henüz bir şey değilken" olduğu o Ahadiyyet (mutlak birlik) mertebesine nazar etmek gerekir.
Terzibaba Hazretleri'nin sohbetlerinde sıkça işaret ettiği üzere, hakikatler önce Zât'ta mücmel, yani toptan ve gizli bir hâlde bulunur. Orada ne isim vardır ne sıfat, ne de bir başkası. Sadece "Hû", yani Hüvviyet Gaybı vardır. Bu mertebede, Zât-ı Mutlak, Kendi Kendisiyle, Kendi sonsuz kemâl ve cemâlinden ötürü mutlak bir hoşnutluk, mutlak bir rızâ hâlindedir. Bu, bir başkasına yönelik bir rızâ değildir, çünkü "başkası" henüz yoktur. Bu, Zât'ın Kendi Zât'ından, Kendi sonsuz zenginliğinden ve güzelliğinden duyduğu ezelî ve ebedî memnuniyetidir. Bu, "küntü kenzen mahfiyyen" (Ben gizli bir hazine idim) hadîs-i kudsîsinin işaret ettiği o gizli hazinenin, kendi hazineliğinden duyduğu tarifsiz hoşnutluktur.
Rızâ'nın aslı işte bu Zâtî hoşnutluktur. Daha sonra âlemlerin ve insanın varlık sahnesine çıkmasıyla zuhûr edecek olan bütün rızâ tecellîlerinin kaynağı, çekirdeği, mayası budur. Bu sebeple tasavvuf yolunun sonunda varılan Rızâ makamı, sâlikin kendi nefsinden kaynaklanan bir "beğeni" veya "memnuniyet" değildir. Bilakis, kulun varlığında, Zât'ın o ezelî hoşnutluğunun yeniden tecellî etmesi, o aslî hâlin aynası olmasıdır. Sâlik, benliğini aradan çektiğinde, geriye kalan, Hakk'ın Kendi eserinden, Kendi tecellîsinden razı oluşudur. Bu yüzden Rızâ makamındaki kul, "Ben razıyım" demez; onun bütün varlığı, Hakk'ın rızâsının kendisi olur.
Bu ince sırrı anlayan derviş, rızâyı bir ahlâk kuralı olarak yaşamaya çalışmaktan, bir "vazife" olarak görmekten kurtulur. Anlar ki mesele, bir şeyi yapmaya "çalışmak" değil, bir hâl ile "olmak"tır. Mesele, kendi küçük rızâsını, kendi küçük hoşnutluklarını ve hoşnutsuzluklarını terk ederek, varlığın temelindeki o mutlak ve büyük Rızâ'ya teslim olmaktır.
Tecellî ve Tenezzül Sürecinde Rızâ'nın Perdelenmesi
Varlığın aslı bu mutlak hoşnutluk iken, insanların şikâyet, isyan ve hoşnutsuzluk içinde olmasının sebebi, Terzibaba mektebinin öğretisinde tecellî (zuhûra çıkma) ve tenezzül (mertebe mertebe iniş) sürecinde bulunur.
Hakk, "bilinmeyi murad edince", o gizli hazine olan Zât'ından, Nefes-i Rahmânî (Rahmân'ın Nefesi) ile âlemleri zuhûra çıkarmıştır. Bu zuhûr, bir iniş, bir perdelenme sürecidir.
-
Vâhidiyyet Mertebesi: Ahadiyyet'in hemen altındaki bu mertebe, Zât'taki bütün potansiyellerin, yani İlâhî İsimlerin ve Sıfatların birbirinden ayrışmaya başladığı Vâhidiyyet (isimlerin birliği) mertebesidir. Burada artık Kahhâr ismi Celâl ismiyle, Latîf ismi Cemâl ismiyle belirir. Henüz zıtlıklar fiilî olarak çatışma hâlinde olmasa da, potansiyel olarak mevcuttur. Rızâ'nın zıddı olan "gazab" veya "sahat" da bir İlâhî İsim olarak burada belirir. Artık rızâ, mutlak ve tek hâl değildir; kendi zıddıyla birlikte var olan bir isimdir. Varlıkların istidatları olan A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler) de bu mertebede belirir ve her biri, belli isimlerin tecellîsini kabul etmeye hazır hâle gelir.
-
Kevnî Âlemler: Bu isimler ve hakikatler, Ruhlar Âlemi, Misal Âlemi ve en nihayetinde bizim içinde yaşadığımız Şehâdet Âlemi'ne tenezzül ettikçe, kesret (çokluk) ve zıtlıklar iyice belirginleşir. Bir tecellî diğerini perdeler. Kahhâr isminin tecellîsi olan bir olay, acı ve yıkım getirirken; Latîf isminin tecellîsi neşe ve huzur getirir. Bu âlem, zıtların çarpışma ve bir arada bulunma sahnesidir.
-
İnsan ve Nefs: Bu kesret âleminde zuhûr eden insan, kendi müstakil varlığına, yani "ben"liğine (enâniyet) büründüğünde, aslî Rızâ hâlinden kopar. Artık onun bir "nefsi" vardır. Bu nefs, fıtratı gereği olayları "kendine göre" yorumlar. Hoşuna giden şeylere "iyi" der ve onlardan razı olur; hoşuna gitmeyen, canını yakan şeylere "kötü" der ve onlara isyan eder. İşte bu, aslî Rızâ'nın perdelenmesidir. Kul, artık Hakk'ın her fiilindeki hikmeti ve güzelliği göremez hâle gelir. Olayları, Kahhâr'ın da Latîf'in de aynı Zât'ın farklı tecellîleri olduğunu idrak edemeden, kendi daracık penceresinden, nefsânî lezzet ve elem ölçüsüne göre yargılar. Hoşnutsuzluğun, şikâyetin ve isyanın kaynağı budur: Varlığın bütünlüğünü görememek ve kendi cüz'î varlığını merkeze koymak.
Sülûk, yani mânevî yolculuk, bu sürecin tersine işletilmesidir. Sâlik, riyâzet ve mücâhede ile nefsini terbiye ederek, zikir ve tefekkür ile kalbini arındırarak, bu perdeleri tek tek kaldırmaya çalışır. Her perdenin kalkışıyla, olayların ardındaki İlâhî İsimleri, isimlerin ardındaki Sıfatları ve nihayetinde hepsinin aynı Zât'tan geldiği hakikatini görmeye başlar. Bu görüş netleştiği oranda, nefsânî rızâ ve şikâyet yerini, her tecellîye "hoş geldin" diyen küllî bir Rızâ'ya bırakır.
Rızâ Makamı: Hakk'ın Kuluyla, Kulun Hakk ile Razılaşması
Rızâ makamının sırrı, Kur'ân-ı Kerîm'in "Radiyallâhu anhum ve radû anhu" (Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı oldular) (Mâide, 119; Tevbe, 100; Beyyine, 8) âyet-i kerîmesinde gizlidir. Bu ifadedeki karşılıklılık, Rızâ'nın tek taraflı bir eylem olmadığını, bir "razılaşma", bir tevhid hâli olduğunu gösterir.
Terzibaba irfanında bu âyet şöyle açılır: Bu iki rızâ, aslında birbirinden ayrı iki fiil değil, aynı hakikatin iki farklı yüzüdür. "Allah onlardan razı oldu" ifadesi, işin aslını, yani Zât mertebesindeki hakikati haber verir. Her şeyin başlangıcı Hakk'ın iradesi ve rızâsıdır. Kulun bir makama erişmesi, ancak Hakk'ın o kulu o makama layık görmesi ve seçmesiyle mümkündür. Hakk, bir kulundan razı olduğunda, o kulun varlığındaki benlik perdelerini kaldırır, ona kendi fiillerinin ardındaki hikmeti gösterir, kalbine öyle bir marifet ve muhabbet nuru atar ki, kul artık Hakk'tan gelen her şeye aşk ile, şevk ile, hayranlık ile bakmaya başlar.
İşte bu noktada, âyetin ikinci kısmı tecellî eder: "...onlar da O'ndan razı oldular." Bu, Hakk'ın rızâsının kuldaki yansıması, meyvesidir. Kul, Hakk'tan gelen lütfun da kahrın da aynı sevgi ve hikmet pınarından aktığını idrak edince, artık onun için "iyi" ve "kötü" ayrımı ortadan kalkar. Hastalıkla sağlık, zenginlikle fakirlik, övgüyle yergi onun nazarında bir olur. Çünkü bilir ki, her biri, Sevgilinin farklı bir isminin, farklı bir hâlinin tecellîsidir. O, artık tecellîlerin suretlerine takılmaz, tecellî edenin Zât'ına bakar. Bu, kahrın içinde lütfu, celâlin içinde cemâli görme sanatıdır. Bu, bir Cem makamı idrakidir; zıtların birliğinin yaşandığı bir hâldir.
Bu makamdaki sâlikin hâli, bir hekimin elindeki neştere teslim olmuş hastanın hâline benzemez. O hasta, acı çekse de şifayı umduğu için sabreder. Bu, daha çok teslimiyet ve tevekkül mertebesidir. Rızâ makamındaki kul ise, usta bir hattatın elindeki kalem gibidir. Kalem, hattatın onu nasıl kullandığına, düz mü eğri mi çizdiğine, siyah mürekkebe mi yoksa altın yaldıza mı batırdığına bakmaz. Kalemin kemâli ve lezzeti, hattatın elinde O'nun iradesine tam bir uygunlukla akmaktır. Rızâ ehli, Hakk'ın elinde böyle bir kalem olmuştur. Onun iradesi, Hakk'ın iradesinde erimiş, kendi rızâsı Hakk'ın rızâsı olmuştur. Artık ortada şikâyet edecek, razı olacak veya olmayacak ayrı bir "ben" kalmamıştır.
Rızâ, Teslimiyet ve Tevekkül Arasındaki Mertebe Farkı
Tasavvuf yolunda kavramlar, birbirine yakın görünse de aralarında ince mertebe farkları vardır. Rızâ'nın kadrini tam olarak bilmek için, onu sıkça karıştırıldığı teslimiyet ve tevekkül makamlarından ayırt etmek gerekir. Terzibaba mektebi bu farkları, sâlikin iç dünyasındaki dönüşüm üzerinden açıklar.
-
Teslimiyet: Yolun başıdır. Burada hâlâ güçlü bir "ben" ve "O" ayrımı vardır. Sâlik, aklının ermediği, gücünün yetmediği hadiseler karşısında, Hakk'ın kudretini ve iradesini kabul ederek iradesini O'na teslim eder. Bu bir irade savaşıdır ve teslim olan taraf, kulun nefsidir. Teslimiyet, "Benim isteğim bu değildi, ama Senin dediğin olsun yâ Rabbi" demektir. İçeride hâlâ bir burukluk, bir "keşke" kalıntısı olabilir.
-
Tevekkül: Teslimiyetten daha ileri bir makamdır. Burada sâlik, sadece Hakk'ın iradesine boyun eğmekle kalmaz, aynı zamanda O'nun kendisi için en hayırlısını murad ettiğine dair derin bir güven ve itimat duyar. "Vekil olarak Allah yeter" (Nisâ, 81) âyetinin sırrı burada tecellî eder. Sâlik, işlerini Hakk'a havale eder ve sonucun kendi lehine olacağından emindir. Teslimiyetteki pasif kabul, tevekkülde aktif bir güvene dönüşür. "Bu işte bir hayır var, görelim Mevlâ neyler" makamıdır.
-
Rızâ: Zirvedir. Tevekkülün de ötesindedir. Rızâ makamında sâlik, artık Hakk'tan gelenin "hayırlı" olup olmadığını sorgulamaz bile. Çünkü "hayırlı" veya "şerli" gibi ikilikler, kulun kendi nefsânî ölçütleridir. Rızâ ehli için Hakk'tan gelen her şey, sadece "Hakk'tan geldiği için" güzeldir, hoştur, ayn-ı hikmettir. Sonuç beklemez. Lütuf gelse kibre kapılmaz, kahır gelse ye'se düşmez. Çünkü onun için lütuf da kahır da Sevgili'nin birer mektubudur. O, mektubun içindeki habere değil, mektubu gönderenin kendisine âşıktır. Bu makamda "Benim iradem" diye bir şey kalmamıştır ki teslim edilsin. Geriye sadece, olan her şeyin "en güzel" ve "tam yerinde" olduğu yönünde sarsılmaz, mutlak ve neşe dolu bir kabul kalmıştır. Bu, marifet (Hakk'ı bilme) neticesinde ortaya çıkan bir muhabbet ve hayranlık hâlidir. Teslimiyet bir mecburiyet, tevekkül bir güven ise, Rızâ bir aşktır.
Terzibaba irfan mektebinin nazarıyla Rızâ'nın aslı ve mertebesi budur. O, Zât'ın kendi kendinden ezelî hoşnutluğunun, seyr-i sülûkunu tamamlamış İnsân-ı Kâmil'in varlığında yeniden, bu kez kesret âleminde zuhûr etmesidir. O, kulun kendi varlık iddiasından tamamen soyunup, Hakk'ın fiillerinin seyrine daldığı, her zerrede O'nun güzelliğini müşahede ettiği bir bayram yeridir.
Terzibaba Geleneğinde Rızâ'in Yaşanması
Bir önceki sohbetimizde Rızâ'nın ne olduğunu, onun hakikatini ve mertebesini Terzibaba Hazretleri'nin irfan pınarından içerek anlamaya gayret ettik. Rızâ'nın, sülûkun zirvesi, Tevhidin en latif meyvesi olduğunu konuştuk. Lâkin irfan, sadece bilmekle tamam olmaz. Bilineni hâl edinmek, yaşamak, o bilginin rûhuna bürünmek gerekir. İlim ağacının meyvesi, ameldir. Rızâ ilminin meyvesi ise, hayatın her anında, her nefeste o Rızâ hâlini kuşanmaktır.
Bu yüce makam, bu ince hâl, bir sâlikin hayatında nasıl yeşerir? Bu, bir gönül yolculuğudur; mürşid rehberliğinde, nefsle yapılan bir cihadın, zikirle parlayan bir kalbin ve edeple bezenmiş bir ömrün neticesidir. Rızâ'nın nasıl yaşandığını, nasıl bir hâlden bir makama dönüştüğünü anlamaya çalışalım.
Mürşidin Aynasında Rızâ'yı Seyretmek
Tasavvuf yolu, bir rehberle, bir İnsan-ı Kâmil ile yürünen yoldur. Mürşid-i Kâmil, yolun kendisi değilse de yolun ışığı, sâlikin elinden tutanıdır. Rızâ makamına giden yol da mürşidin gönlünden geçer. Çünkü mürşid, Rızâ'nın ne demek olduğunu anlatan değil, bizzat yaşayan, her hâliyle gösterendir. O, Hakk'ın tecellîlerine karşı nasıl bir duruş sergileneceğinin canlı bir misalidir.
Sâlik, yani yola giren can, Rızâ'yı ilk önce mürşidinin tavırlarında, sohbetinde, sükûtunda ve en çetin imtihanlar karşısındaki teslimiyetinde seyreder. Mürşid, gelen lütfa şımarmaz, gelen kahra isyan etmez. O bilir ki, her ikisi de aynı Kaynak'tan, aynı Sevgili'den gelen birer mektuptur. Birinde Cemâl'in tebessümü, diğerinde Celâl'in heybeti vardır; ama ikisi de aynı Zât'ın iki farklı tecellîsidir. Mürşid, bu iki tecellîyi de "Hoştur bana Senden gelen, yâ gonca gül, yâhud diken" diyerek karşılar. Bu duruş, sâlikin kalbine ekilen ilk Rızâ tohumudur.
Mürid için Rızâ'nın ilk ve en temel talimi, mürşidinin iradesine râm olmaktır. Nefs, fıtratı gereği itirazcıdır. Kendi arzusunun, kendi bildiğinin peşinden gitmek ister. Mürşid ise, sâlikin nefsini terbiye etmek için bazen onun hiç hoşlanmayacağı, aklının almayacağı tasarruflarda bulunur. Sâlike ağır gelen bir hizmet verir, onu sevmediği bir işle meşgul eder veya en çok istediği şeyden men eder. Bu noktada sâlikin imtihanı başlar. Eğer nefsine uyup "Neden böyle oldu? Bu haksızlık değil mi?" diye itiraz ederse, Rızâ kapısının tokmağına daha elini bile uzatamamış demektir.
Fakat sâlik, "Mürşidim, benim göremediğim bir hikmeti görüyor. Onun bu tasarrufu, benim hayrıma, nefsimin ıslahı içindir. Ben onun iradesine razı olayım ki, Hakk'ın iradesine razı olma yolunda bir adım atayım" diyebilirse, o an Rızâ mektebinin ilk dersini almış olur. Mürşide teslimiyet, Hakk'a teslimiyetin bir talimidir. Mürşidin tasarruflarına rıza göstermek, kaderin ve kazânın tecellîlerine rıza göstermenin provasıdır. Çünkü sâlik bilir ki, mürşid, kendi hevesinden konuşmaz ve hareket etmez. O, Hakk'ın o anki tecellîsinin bir tercümanıdır. Ona gösterilen rıza, aslında o tecellînin ardındaki asıl Fâil'e, yani Cenâb-ı Hakk'a gösterilmiş olur. Bu yüzden Terzibaba geleneğinde Rızâ'nın yaşanması, her şeyden önce mürşidin rehberliğine tam bir teslimiyetle başlar. O, sâlikin Rızâ'yı seyrettiği en berrak aynadır.
Nefs Mertebelerinden Geçerek Rızâ'ya Varmak
Rızâ, gökten zembille inen bir hâl değildir. O, nefs tezkiyesi denilen çetin ve uzun bir yolculuğun sonunda ulaşılan bir menzildir. Nefs, mertebe mertebe saflaştıkça, Rızâ da o nispette sâlikin kalbinde yer etmeye başlar. Bu yolculuk, itirazdan teslimiyete, şikâyetten şükre doğru bir tekâmüldür.
Yolun en başında, Nefs-i Emmâre (kötülüğü emreden nefs) basamağında olan kişi için Rızâ diye bir şey söz konusu bile olamaz. Bu nefs, tamamen kendi heveslerinin ve arzularının esiridir. Başına gelen her hoşlukta "ben yaptım, ben başardım" diye gururlanır; en ufak bir sıkıntıda ise "neden ben?" diye feryat eder, kadere isyan bayrağını çeker.
Sâlik, mürşidinin himmeti ve zikrin bereketiyle bir üst basamağa, Nefs-i Levvâme'ye (kendini kınayan nefs) çıktığında ise durum değişir. Artık nefs, yaptığı isyanlardan, ettiği şikâyetlerden pişmanlık duymaya başlar. Bir sıkıntıyla karşılaşınca yine dili şikâyete uzanır ama hemen ardından kalbi "Sus! Rabbinin takdirine ne hakla itiraz edersin?" diye onu kınar. Bu mertebe, bir iç savaş meydanıdır. Bir yan Rızâ'ya meyletmek ister, diğer yan eski alışkanlığıyla isyan eder.
Yolculuk devam eder ve sâlik, Nefs-i Mülheme (ilham alan nefs) mertebesine vasıl olur. Artık kalbine hikmetler, ilhamlar gelmeye başlar. Başına gelen hadiselerin ardındaki ince mânâları sezmeye, her işte bir hayır olduğunu fark etmeye başlar. Bir musibet geldiğinde, artık ilk tepkisi feryat değil, "Acaba Rabbim bana bu olayla neyi öğretmek istiyor?" diye tefekkür etmek olur. Rızâ, bu mertebede zaman zaman parlayıp sönen bir hâl olarak kendini gösterir.
Nihayet, Kur'ân-ı Kerîm'in "Ey mutmain olmuş nefs!" diye seslendiği Nefs-i Mutmainne (huzura ermiş nefs) makamına gelinir. Burası, Rızâ'nın bir hâl olmaktan çıkıp bir makam hâline gelmeye başladığı yerdir. Bu makamın sahibi, imanın getirdiği sarsılmaz bir güven ve huzur içindedir. Hakk'tan ne gelirse gelsin, kalbi sarsılmaz. Çünkü o, her şeyin O'ndan geldiğini ve O'nun her işinin hikmetli ve güzel olduğunu yakîn derecesinde bilir. Fecr Sûresi'ndeki hitap, bu makamın müjdesidir: "Dön Rabbine, sen O'ndan razı, O da senden razı olarak." Rızâ, burada artık karşılıklıdır.
Bu makamdan sonra gelen Nefs-i Râdiye (razı olan nefs) ve Nefs-i Mardiyye (razı olunan nefs) mertebeleri ise, bu Rızâ hâlinin daha da derinleşmesi, kökleşmesi ve sâlikin bütün zerrelerine sinmesidir. Artık sâlik için lütuf ile kahır arasında zerre miktar fark kalmaz. İkisi de Sevgili'nin birer cilvesi olarak görülür. Bu, zıtların birliği ilkesinin, yani Cem makamının sâlikin hayatında tam olarak tecrübe edilmesidir. Terzibaba geleneğinde Rızâ'nın yaşanması, nefs mertebelerinde adım adım ilerleyen, her basamakta daha da saflaşan ve sonunda kulun varlığının tamamını kaplayan böyle kutlu bir yolculuktur.
Zikir, Fikir ve Edep: Rızâ'nın Üç Kanadı
Rızâ makamına giden yol, soyut temennilerle değil, somut amellerle döşenir. Bu yolda sâlikin en büyük azığı ve en sadık yoldaşı; zikir, fikir ve edeptir. Bu üçü, sâliki Rızâ ufkuna taşıyan birer kanat gibidir.
Zikir (zikir), Rızâ'nın temelidir. Zikir, "anmak"tır. Sürekli Allah'ı anan bir kalp, başka şeylerle meşgul olmaya, şikâyet etmeye fırsat bulamaz. Dil "Allah, Allah" dedikçe, kalp bu zikrin nuruyla dolar. Paslanmış bir ayna nasıl silindikçe parlar ve eşyayı net göstermeye başlarsa, kalp de zikirle cilalandıkça Hakk'ın tecellîlerini o kadar berrak bir şekilde idrak eder. Şikâyet ve isyan, kalbin pasıdır. Zikir ise o pası söken en tesirli iksirdir. Sâlik zikre devam ettikçe, kalbinde dünyaya ve hadiselere karşı bir soğukluk, Hakk'a karşı ise bir yakınlık peyda olur. Artık olayların dış yüzüne değil, iç yüzüne, yani her şeyin ardındaki tek Fâil olan Hakk'a bakmaya başlar. Bu bakış açısı, Rızâ'nın ta kendisidir.
Fikir (tefekkür), Rızâ'nın aklıdır. Tefekkür, kâinattaki ve kendi nefsimizdeki ilâhî tecellîleri okuma sanatıdır. Sâlik, başına gelen her hadise üzerinde tefekkür eder: "Bu olay neden başıma geldi? Rabbim bu tecellîsiyle hangi ismini gösteriyor? Bana hangi eksiğimi, hangi zaafımı işaret ediyor?" Bu sorular, şikâyetin önünü kesen birer settir. Tefekkür eden bir akıl, olayların kurbanı olmaz, aksine onları birer irfan dersine çevirir. Bir hastalık geldiğinde, "Eyvah, hastalandım!" demek yerine, "Şâfî isminin tecellîsini beklemek için ne güzel bir fırsat. Sabrımı denemek, acziyetimi anlamak için ne büyük bir ders" diye düşünür. Bu şekilde tefekkür, her hâli bir mârifet vesilesi kılar. Olayların can yakan dikenlerine takılmak yerine, o dikenlerin ardındaki gül bahçesini, yani ilâhî hikmeti görmeyi sağlar. Bu hikmeti gören kalp ise, elbette razı olur.
Edep (Edep), Rızâ'nın dışa yansıması, onun görünür hâlidir. Edep, "haddini bilmek"tir. Hakk'a karşı edep, O'nun hükmüne ve takdirine itiraz etmemektir. Kaderde tecellî eden ne ise, "Başım gözüm üstüne" diyerek sükûtla ve teslimiyetle karşılamaktır. Edep, Rızâ'nın sessiz dilidir. Sâlikin edebi, onun Rızâ makamındaki derecesini gösterir. En zor anlarda bile yüzünü ekşitmemesi, dilini şikâyetten koruması, tavırlarında bir taşkınlık göstermemesi, onun kalbindeki Rızâ'nın ne kadar köklü olduğunun ispatıdır. Bu yüzden tasavvuf büyükleri, "İlimden önce edep gelir" demişlerdir. Çünkü edep, ilmin ve hâlin muhafazasıdır. Rızâ hâli, ancak edep kabında korunabilir.
Zikirle parlayan bir kalp, tefekkürle aydınlanan bir akıl ve edeple bezenmiş bir duruş, sâliki Rızâ makamına ulaştıran üç temel esastır. Terzibaba mektebinde bu üçü birbirinden ayrılmaz bir bütündür ve sülûkun her anında titizlikle gözetilir.
Füsûsu'l-Hikem'de Rızâ
Rızâ bahsi, yolumuzu kaçınılmaz olarak Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî hazretlerinin irfan denizine çıkarır. Zira Rızâ, yalnızca bir duygu değil; varlığın en derin sırlarına, Hakk’ın Zâtî tecellîlerine açılan bir kapıdır. İbn Arabî hazretleri, Füsûsu’l-Hikem’de, özellikle Üzeyir (a.s.) kelimesine yüklenen "Hikmet-i Kaderiyye"de, Rızâ’yı basit bir hoşnutluktan çıkarıp, onu kader sırrının ve A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler) ilminin merkezine yerleştirir.
Şeyh-i Ekber’in nazarında Rızâ, Hakk’ın gazabıyla birlikte anlaşılması gereken bir hakikattir. Bu ikisi, varlık sahnesinde birbirini var eden, birbirine ayna tutan iki büyük tecellîdir. Kader sırrına vâkıf olmak, Rikkat-i Kalbiyye sahibi Üzeyir (a.s.) Fass'ında anlatıldığı üzere, sâlikte iki zıt tesir bırakır. Bu ilim, bir yandan tam bir rahatlık ve teslimiyet verirken, diğer yandan derin bir ızdıraba sebep olur.
Kader sırrını bilmek, sahibine bu şekilde tam bir rahatlık verdiği gibi, bu ilim, rahatlığın zıddı olan acı verici azabı da doğurur. Bunun sebebi de şudur ki: Bu ilmin sahibi, bazı sabit hakikatlerin yatkınlığında mükemmellik görüp, bu yatkınlıklarıyla dünyada ve ahirette çeşitli faziletlere ve kemallere ehil olduklarını ve hâlbuki her insânî ve ilâhî kemalin zuhuruna kendisinde zâtî yatkınlık olmadığı için, kulluk ve mazhariyet kemalinde eksik olduğunu bilir. İşte bu ilmi sebebiyle zâtî yatkınlığının noksanlığından acı çeker ve bu kemallere hasret duyar. Ve bazen yapmaya yatkınlığı olmadığı bir şeyle emrolunduğunu görüp, ızdıraba düşer. Bununla birlikte bu kimsenin hâli, kader sırrından mahrum olan kimseden daha iyidir; ve Hakk'ın rızasına daha yakındır.
Kader sırrını bilen arif, her şeyin ilm-i ilâhîde, kendi sabit hakikati ne ise, o şekilde zuhura geldiğini müşahede eder. Her şeyin yerli yerinde olduğunu, zerre kadar şaşma olmadığını görür ve bu müşahede ona derin bir huzur, bir "râhat-ı tâmme" verir. Bu, Rızâ’nın ilk katmanıdır: Hakk’ın fiillerinden, hükmünden razı olmak.
Fakat aynı arif, kendi "ayn-ı sâbite"sinin, yani kendi zâtî isti'dâdının sınırlarını da görür. Başka bir varlıkta tecellî eden bir kemâli müşahede eder ve o kemâlin kendi isti'dâdında olmadığını bilir. Buna hasret duyar, bunun ızdırabını çeker. Ya da ilâhî emir gelir, "Şunu yap!" diye. Fakat arif bilir ki, kendi isti'dâdı o emri kemâliyle yerine getirmeye elverişli değildir. Bu durum, onu ızdıraba sevk eder. Bu, kader ilminin getirdiği "azâb-ı elîm"dir. Ancak Şeyh-i Ekber hemen ekler: Bu hâldeki arif, bu sırdan habersiz olandan çok daha üstün ve Hakk'ın rızâsına daha yakındır. Çünkü onun ızdırabı, cehaletten değil, marifetten kaynaklanır.
Bu noktada, Rızâ ve Gazab kavramları, kevnî birer ilke olarak karşımıza çıkar. Bunlar, sadece insana ait psikolojik durumlar değil, Hakk’ın âlemde tecellî edişinin iki temel yüzüdür.
Ve o sebepten dolayı, Yüce Allah kendisini gazap ve rıza ile vasıflandırdı. Ya'ni sırr-ı kader ilminin iki nakîzi i'tâ eylemesi sebebiyle Hak Teâlâ hazretleri kendi nefsini وَغَضِبَ اللهُ عَلَيْهِمْ (Fetih, 48/6) [Allah onlara gazab etti.] âyet-i kerîmesi mûcibince “gazab” ile ve رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ (Mâide, 5/119) [Allah onlardan râzı oldu.] âyet-i kerîmesi mûcibince dahi “rızâ” ile vasfetti.
Hakk, Zât’ı itibarıyla ne gazap ne de rızâ ile kayıtlıdır. O, Hüvviyet mertebesinde tüm nispetlerden münezzehtir. Fakat isimleri ve sıfatlarıyla âlemlere tecellî ettiğinde, bu tecellîler, tecellî mahallinin, yani varlıkların isti'dâdına göre "Rızâ" veya "Gazab" olarak isimlendirilir.
Gazap ve rızânın kader sırrı ilmine ilişkin olmasının sırrı şudur: İlahi gazap, bir şeyin kemale ve saadete kabiliyetinin olmamasından veya kabiliyetinin noksan olmasından dolayı o şeye terettüp eder (sonuç olarak ortaya çıkar). Ve gazap ile olan ilahi hüküm ilme, ilim de maluma (bilinen şeye) tabidir; ve malum olan sabit hakikat de kabiliyetinin olmamasıyla Hakk'a gazabı verir; ve Hak da onun gazaba müstahak olduğunu bilir.
Burada tasavvuf tarihinin en derinlikli öğretilerinden biriyle karşı karşıyayız. Varlığın ilm-i ilâhîdeki sabit hakikati (ayn-ı sâbite), kendi isti'dâdı ne ise, Hakk'tan onu talep eder. Eğer bir şeyin isti'dâdı kemâle ve rahmete kapalıysa, o hakikat, kendi diliyle Hakk'tan "Gazab" isminin tecellîsini istemiş olur. Hakk da Âlim ismiyle onun bu hâlini ezelde bildiği için, ona adaletle, yani kendi istediğiyle hükmeder. Hüküm, mahkûmun kendi talebine göredir.
Aynı usûl, Rızâ için de geçerlidir:
Ve aynı şekilde ilahi rızâ da bir şeyin saadet ve kemale kabiliyetinden ve rahmeti kabul etmeye yatkınlığından dolayı o şeye terettüp eder; ve rızâ ile olan ilahi hüküm ilme, ilim de malum olan sabit hakikate tabidir. Malum olan o şeyin sabit hakikati de rahmeti ve feyzi ve inayeti kabul etmeye kabiliyeti ve saadeti ve kemali gerektiren amellere ve ahlaka ve ilimlere yatkınlığı ile Hakk'a rızâyı verir; ve Hak da onun rızâya müstahak olduğunu bilip, onun hakkında ilahi rızâsıyla hükmeder.
Rızâ, Hakk'ın rastgele bir lütfu değil, isti'dâdı rahmeti kabule ve kemâle açık olan ayn-ı sâbitenin Hakk'tan kendi diliyle talep ettiği tecellînin adıdır. Varlık, kendi öz hakikatiyle Hakk'a Rızâ'yı "verir", Hakk da o varlığa Rızâ ile tecellî eder. Bu, Hakk ile halk arasındaki o baş döndürücü, karşılıklı ilişkinin en güzel ifadesidir. Hâkim, hükmettiği şeyle mahkûmdur. Yani Hakk, varlığın isti'dâdının gerektirdiği hükmü vermekten başka bir şey yapmaz; bu O’nun adaletinin ve ilminin şânıdır.
Bu hikmet, Eyyûb (a.s.) Fassı'nda zıtların birliği olarak daha da ileri bir mertebeye taşınır. Orada, Hakk'ın birbirine zıt sıfatlarla (sıfât-ı mütekâbile) vasıflanmasının sırrı açılır.
Hakk'ın rızâ ve gazab ile ve sıfât-ı mütekâbile ile ittisâfı vardır .
Bu, tenzih ile teşbihin, celâl ile cemâlin bir araya geldiği Cem makamı müşahedesidir. Daha da derini, "Hakk gazab ile razı olduğu zaman rıza ile vasıflanmış olur" ifadesinde gizlidir. Bir varlığın isti'dâdı "Gazab" tecellîsini gerektirdiğinde, Hakk'ın o varlığa gazabıyla tecellî etmesi, aslında en kâmil ve en doğru tecellîdir. İşte bu mükemmel işleyişten, bu tam yerli yerindelikten Hakk, kendi fiili itibarıyla "razı"dır. Gazab tecellîsinin kendisi, daha üst bir perdeden bakıldığında, ilâhî bir Rızâ'nın, bir nizam hoşnutluğunun ifadesidir.
Bu yüksek hikmetler, yolda yürüyen sâlikin hâline yansır. İnsân-ı Kâmil’in durumu, bu sırrın canlı bir örneğidir. O, nefsinden fâni, Hakk ile bâki olmuştur. Onun rızâsı ve gazabı artık şahsî değildir.
Kendisinden rızâ ve gazab zahir olur. Bu hâli görenler, onun dahî sıfât-ı nefsâniyyesi bizimki gibi uyanıktır, derler; halbuki uyumuştur. O himmet-i müstakille sahibi değildir. Belki Hakk'ın irâdesi ne ise, himmetini ona taslît eder. Rızâsı ve gazabı, Hakk'ın rızâsı ve gazabıdır. Kendi asla tasarruf sahibi değildir.
İşte Rızâ makamının zirvesi budur. Artık kul, Hakk'tan gelen her şeye razı olmakla kalmaz; kendisi, Hakk'ın Rızâsının ve Gazabının tecellî ettiği bir ayna hâline gelir. Ashâb-ı Kehf misalinde olduğu gibi, "Onları uyanık sanırsın, hâlbuki uykudadırlar." Onlar kendi beşerî iradelerine uyumuştur, ama Hakk’ın iradesine uyanıktırlar. Onların birine kızması, Hakk'ın o kişiye gazabının bir yansımasıdır. Onların birinden hoşnut olması, Hakk'ın o kişiye Rızâsının bir tecellîsidir.
Bu aynı zamanda, Dâvud (a.s.) Fassı'nda anlatılan padişah ve memur misalinde de pratik bir karşılık bulur. Padişahın emriyle bir makam talep eden memur, isteği yerine gelsin veya gelmesin, padişahın nazarında "marzî", yani kendisinden razı olunmuş bir kimsedir. Çünkü kendi nefsinden değil, emre uyarak hareket etmiştir. Onun iradesi, padişahın iradesine tâbi olmuştur. Bu, ubûdiyet (kulluk) ahlâkının ve Rızâ yolunun özüdür. Kendi arzusunu değil, Hakk'ın muradını istemek...
Bu Rızâ ve Gazab tecellîlerinin izâfîliğini, yani her varlığın kendi isti'dâdına göre anlam kazandığını unutmamalıyız. Şeyh-i Ekber'in o meşhur misali, bu konuyu mühürler:
Velhâsıl "rahmet" nisbîdir. Bir kimseye göre olan rahmet, diğerine göre azâbdır. Meselâ necaset içinde bulunmak insan için azabdır. Fakat onunla gıdalanan necaset böceği ve hınzır gibi hayvanât için ni'met ve rahattır. Ve gül koklandıkça insana rahat verir. Halbuki necaset böceği gül kokusundan rahatsız olup bayılır. Onun için gül kokusu ve gülistan ayn-ı cehennemdir.
Cennet ve Cehennem dahi, varlıkların isti'dâdlarına göre tecellî eden ilâhî Rahmet'in farklı yüzleridir. Birinin Rızâ bulduğu yer, diğerine Gazab tecellîsi olabilir. Herkes, kendi sabit hakikatinin gerektirdiği rahmete ulaşır. Bu, Hakk'ın mutlak adaletinin ve her şeyi kuşatan ilminin bir neticesidir.
Füsûs'un penceresinden Rızâ'ya baktığımızda gördüğümüz şudur: Rızâ, kader sırrına vâkıf olmanın, varlıkların isti'dâdlarındaki farklılığı marifetle seyretmenin ve nihayetinde Hakk'ın hem Rızâ hem de Gazab tecellîlerinin ardındaki birliği idrak etmenin adıdır. O, Hakk'ın fiillerinden razı olmaktan başlayıp, Hakk'ın Rızâsının tecellîgâhı olmaya uzanan kutlu bir yolculuktur.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet okyanusuna daldığımızda, Rızâ makamının ne denli derin bir Tevhid idrakine dayandığını görürüz. Füsûsu’l-Hikem, Rızâ’yı basit bir “kadere boyun eğme” halinin çok ötesine taşır; onu, zıtların birliğinin sâlikin kalbinde tecellî ettiği bir zirve olarak gösterir. Bu, aklın sınırlarında çatışma gibi görünen hakikatlerin, arifin gönlünde nasıl barıştığını, nasıl aynı kaynaktan gelen iki ayrı pınar olduğunu idrak etme hâlidir.
Bu idrakin temeli, tenzih-teşbih dengesi üzerine kuruludur. Hakk, bir yönüyle bütün âlemlerden münezzehtir, yücedir. Bu O’nun tenzih yönüdür. Fakat aynı Hakk, diğer yönüyle de bütün âlemde, her bir zerrede kendi Esmâ’sıyla tecellî etmekte, görünmektedir. Bu da O’nun teşbih yönüdür. Ârif, bu iki kanatla uçar. Ne sadece tenzih tuzağına düşüp Hakk’ı âlemin tamamen dışında, ulaşılmaz bir yere koyar; ne de sadece teşbih yanılgısına kapılıp Hakk’ı gördüğü suretlere hapseder.
Rızâ makamı, işte bu Muhammedî mîzan denilen eşsiz dengenin kalpte kurulmasının en tatlı meyvesidir. Çünkü sâlik, başına gelen hadiselerde artık sadece sureti, yani kabuğu görmez. O suretin ardındaki Esmâ tecellîsini, o tecellînin de ardındaki Mutlak Vücûd’u müşahede etmeye başlar. Başına gelen bir lütuf mu? O, Hakk’ın el-Latîf, er-Rahmân, el-Vedûd gibi Cemâlî isimlerinin bir tecellîsidir. Başına gelen bir kahır mı, bir zorluk mu? O da Hakk’ın el-Kahhâr, el-Cebbâr, el-Müntakim gibi Celâlî isimlerinin bir tecellîsidir.
Rızâ ehli olmayan kimse, sadece Cemâl tecellîlerini sever, onlardan hoşnut olur. Celâl tecellîleri geldiğinde ise isyan eder, şikâyete başlar. Hâlbuki arif, Füsûs’un öğrettiği hikmetle bilir ki, Celâl de Cemâl de aynı Hüvviyet hazinesinin farklı tecellîleridir. İkisi de aynı Sevgili’nin iki elidir. Rızâ, o tokatta dahi okşayan elin sahibinin muhabbetini hissetmektir. O tokat, seni gafletten uyandırmak için, seni daha yüce bir makama hazırlamak için atılmış bir aşk tokadıdır. Rızâ ehli, Hakk’tan gelen lütfa “Hoş geldin” dediği gibi, kahra da “Hoş geldin” der. Çünkü bilir ki, gönderen aynıdır. Onun nazarında artık lütuf ve kahır diye iki ayrı şey kalmamıştır; sadece Sevgili’nin farklı şekillerde zuhûru vardır.
Bu, Şeyh-i Ekber’in işaret ettiği Cem makamı idrakidir. Bu makamda, zıtlıklar ortadan kalkar. Gece ile gündüz, varlık ile yokluk, lütuf ile kahır, sağlık ile hastalık, hepsi aynı hakikatin farklı yüzleri olarak görülür. Her biri diğerini var eden, diğerine anlam katan birer tecellîdir. Rızâ sahibi, bu ilâhî oyunu seyreder ve her perdede, her sahnede aynı Sanatkâr’ın imzasını görerek tebessüm eder.
Füsûs’un derinliklerinde bu mesele, A'yân-ı Sâbite bahsiyle daha da ince bir noktaya taşınır. A'yân-ı sâbite, eşyanın ve her birimizin Hakk’ın ezelî ilminde bulunan hakikatleri, potansiyelleridir. Her bir varlığın kendine has bir istidadı, bir alıcılığı vardır. Başımıza gelen her şey, bir yönüyle bizim kendi hakikatimizin talebidir. Bizim istidadımız, Hakk’ın ilminde ne ise, âlemde de o tecellî eder. Hakk, her varlığa ancak onun kabul edeceği, onun istidadının gerektirdiği şekilde tecellî eder.
Bu noktadan bakıldığında Rızâ, kişinin kendi ezelî hakikatine, Hakk’ın ilminde ne ise ona razı olmasıdır. Bu, “Neden ben?” sorusunun bittiği yerdir. Çünkü cevap şudur: “Çünkü sen, sensin.” Senin hakikatin, bu tecellîyi talep etti. Hakk da en cömert olan (Ecremü’l-Ecremîn) olduğu için, senin talebini geri çevirmedi ve sana kendini, senin istediğin şekilde verdi. O halde sâlik, başına gelen zorluğa nasıl isyan edebilir? İsyan etmesi, kendi hakikatine isyan etmesi demek olurdu. Rızâ, bu sırrı anlayan kalbin, “Senin ilminde benim için takdir ettiğin ne ise, benim arzum da odur Yâ Rab! Benim için seçtiğine ben çoktan razıyım” diyebilme hâlidir. Bu, kulun iradesinin, Hakk’ın iradesinde erimesidir.
Füsûs’un penceresinden bakınca Rızâ, zıt gibi görünen tecellîlerin aynı kaynaktan geldiğini bilmek (ilm-el yakîn), bu bilgiyi kalbinde hissetmek (ayn-el yakîn) ve nihayet o hâl ile yaşayarak zıtlıkların kendisi için bir anlamının kalmadığı birliğe ulaşmaktır (hakk-el yakîn). Bu, bir körü körüne teslimiyet değil, derin bir irfanın, keskin bir basiretin sonucudur. Sâlik, artık olayların dalgalarında savrulan bir yaprak değil, o dalgaları meydana getiren okyanusun kendisiyle olan ezelî bağını hatırlayan bir damladır. Bu idrakle gelen Rızâ, korkuyu, endişeyi, kederi ve şikâyeti kalpten söküp atar. Geriye sadece Hakk’ın her türlü tecellîsinden duyulan sonsuz bir lezzet ve huzur kalır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Rızâ
Hazret-i Mevlânâ, hakikat ilminin büyük bir mütercimidir. O, rızâyı bir tarifin içine hapsetmez; onu bir kanun maddesi gibi soğuk bir dille anlatmaz. Aksine, rızâyı hayatın tam ortasına koyar. Onu hikâyelerin içinde nefes alan bir kahraman, bir kıssanın içindeki gizli bir hazine olarak sunar. Mesnevî’nin sayfalarını çevirirken rızâ, karşımıza bazen hasta yatağında şükreden bir derviş, bazen acı ilacı içiren hekime tebessüm eden bir ârif, bazen de denizin dalgalarıyla oynaşan bir çocuk suretinde çıkar. O, rızâyı anlatmaz, yaşatır.
Hekimin Acı İlacı: Lütuf ve Kahrın Birliği
Hazret-i Pîr, Mesnevî’de bize sık sık bir hekim ve hasta temsili çizer. Çocuk, hasta olmuştur. Annesi, babası şefkatle üzerine titrer. Fakat hekim geldiğinde, çocuğun ağzına acı bir ilaç verir yahut kan almak için neşter vurur. Çocuk, aklının erdiği kadarıyla, hekimi bir düşman beller. Oysa aklı ve şefkati daha bütün olan anne-baba, hekimin bu fiilinden razıdır. Çünkü onlar, bu anlık acının, daha büyük bir şifâya vesile olacağını bilirler. Onlar için hekimin neşteri de, vereceği tatlı şerbet de aynı şefkatin birer tecellîsidir.
Rızâ makamı, bu hikâyedeki çocuğun değil, anne-babanın bakışına sahip olmaktır.
Hayat yolunda karşılaştığımız zorluklar, musibetler, kayıplar, sâlikin nazarında, Hakk’ın acı ilacı veya neşteridir. Nefsimiz, tıpkı o çocuk gibi, bu acıdan feryat eder. Çünkü nefis, sadece anı yaşar ve sadece sûretin, yani dış görünüşün acısını hisseder. Sûret planında bu bir kahırdır.
Fakat rızâ ehli, o hadisenin ardındaki Hekîm-i Hakîkî’yi, yani her şeyi hikmetle yapan Cenâb-ı Hakk’ı görür. Bilir ki, gelen bu zorluk, ruhundaki bir marazı tedavi etmek, kalbindeki bir pası silmek, onu daha büyük bir manevî hastalığından korumak içindir. O an anlar ki, Hakk’ın kahrı da gizli bir lütuftur. Celâlinin içinde saklı bir cemâl vardır. O zaman sâlik, çocuğun ağlamasını bırakır ve anne-babanın teslimiyetiyle, “Ey Rabbim! Sen hekimsin, ben ise hastayım. Senin verdiğin acı ilaç da, tatlı şerbet de başım gözüm üstünedir. Zira ikisi de Senin şefkat elinden gelmektedir,” der.
Bu, lütuf ile kahrın, cemâl ile celâlin aynı kaynaktan geldiğini idrak etmenin getirdiği bir Cem makamı halidir. Rızâ, Hakk’tan gelen her şeyin, özünde ‘hoş’ olduğunu bilmektir. Acı sûretin ardındaki tatlı mânâyı sezmektir. Mevlânâ, bu temsille bize der ki: “Ey can! Olayların kabuğuna takılıp kalma. Hekim’in niyetini anla. O zaman neşter de güle, acı ilaç da bala dönüşür.”
Hastalıktaki Şükür: Belânın İçindeki Hazine
Mesnevî’de anlatılan bir başka hikmetli duruş, en çetin hastalıklar ve belâlar içinde dahi şükürden ayrılmayan âriflerin hâlidir. Hazret-i Mevlânâ, cüzzam gibi korkunç hastalıklara yakalanmış ama buna rağmen zerre kadar şikâyet etmeyip, “Bu da Dost’tan bir hediyedir,” diyerek tebessüm eden kimselerin menkıbelerini nakleder.
Dışarıdan bakan biri, bu hâli bir akıl tutulması olarak görebilir. Bu soru, aklın sorusudur. Aşkın cevabı ise bambaşkadır.
O hasta derviş, hastalığın kendisine değil, hastalığı Gönderen’e olan muhabbetiyle doludur. Onun için hastalık, Dost’tan gelen bir mektuptur. Üzerinde “Seni unutmadım, seni imtihanla terbiye ediyorum, seni Kendime daha çok yaklaştırmak için arındırıyorum,” yazan bir mektup… O derviş, mektubun zarfının yıpranmışlığına değil, içindeki mesaja ve Gönderen’in hatırına bakar. Belâ, bir turnusol kâğıdı gibidir; kalpteki imanın ve sevginin rengini ortaya çıkarır.
Rızâ ehli için belâ, bir hazine avıdır. Bilir ki her zorluğun, her yıkımın içinde mânevî bir define saklıdır. Nasıl ki istiridyenin içinde inci, ancak kabuğu kırılınca ortaya çıkar; sâlikin içindeki sabır, teslimiyet ve rızâ cevherleri de ancak İmtihan çekiçleriyle vurulunca parıldar. Bu yüzden o, başına gelen musibete bir düşman gibi değil, içindeki hazineyi ortaya çıkarmaya gelen bir yardımcı gibi bakar.
Mevlânâ, bu hâli anlatırken aslında bize şunu öğretir: Rızâ, olayların kendisini sevmek değildir. Kimse hastalığı, fakirliği veya acıyı bizâtihi sevmez. Rızâ, olayların ardındaki Fâil-i Mutlak’ı, yani yegâne iş yapıcı olan Hakk’ı sevmek ve O’ndan gelen her tasarrufa “Eyvallah” diyebilmektir. Bu, “Ya Rabbi, bu hâl benim için acı ve zor. Nefsim bundan hoşlanmıyor. Ama bu Senin takdirin olduğu için, Senin seçimin olduğu için, benim kalbim bu takdirden razıdır. Çünkü ben Seni seviyorum ve Senin benim için seçtiğin, benim kendim için seçeceğimden daha hayırlıdır,” demenin en derin hâlidir.
Denize Teslim Olmak: Cüz'ün Küll'de Yok Oluşu
Hazret-i Pîr’in rızâyı anlatırken kullandığı en güçlü imgelerden biri de deniz ve o denizin üzerindeki köpükler, dalgalar ve çerçöptür. Bizler, yani tek tek varlıklar ve başımıza gelen hadiseler, o denizin yüzeyindeki köpükler gibiyiz. Bir an varız, bir an yokuz.
Nefsine ve benliğine tutunan insan, kendini o köpüklerden biri zanneder. Hayatını, diğer köpüklerle mücadele ederek, dalgalardan kaçarak, rüzgârdan şikâyet ederek geçirir. Bir dalga onu yükseltince sevinir, bir diğeri onu alçaltınca ye’se kapılır. Bu, rızâsızlığın, sürekli bir şikâyet ve endişe hâlinin ta kendisidir.
Rızâ makamına eren kimse ise, artık kendini bir köpük olarak görmekten vazgeçip, kendisinin aslında denizin ta kendisinden bir zerre olduğunu, denizden ayrı bir vücûdu olmadığını idrak eden kişidir. O, artık bir köpük değil, denizin kendisi olmuştur. Bu, cüz’ün, yani parçanın, Küll’de, yani Bütün’de erimesidir. Bu, Tevhid sırrına ermektir.
Bu idrake varan sâlik, artık dalgalardan şikâyet etmez. Çünkü bilir ki dalga da denizdendir, kendisi de. Rüzgârın esişi, suların çalkantısı, yüzeydeki bütün o kargaşa, denizin kendi iç dinamiğidir. O, artık yüzeydeki köpüğün kaderiyle değil, denizin derinliğindeki sükûnetle hemhâl olur. Bilir ki her hadise, o Vücûd denizinin bir dalgalanmasıdır ve her dalgalanma, yine denizin kendi iradesiyledir. Bu makamda artık “ben” ve “bana gelen” ayrımı kalmaz. “Ben” de O’ndandır, “bana gelen” de O’ndandır. Öyleyse kim, kime, neden şikâyet etsin?
Mevlânâ, bu temsille rızânın en yüksek mertebesine işaret eder: Tevhid-i Ef'âl, yani bütün fiillerin tek bir Fâil’den, Hakk’tan geldiğini; Tevhid-i Sıfât, yani bütün sıfatların O’nun sıfatlarının bir gölgesi olduğunu ve nihayet Tevhid-i Zât, yani O’nun Zâtı’ndan başka hakiki bir varlık olmadığını müşahede etmektir. Bu müşahede, rızânın kendiliğinden, çabasız bir şekilde kalpte yeşermesini sağlar. Tıpkı suya atılan bir taşın, direnç göstermeden dibe batması gibi, sâlik de Hakk’ın irade denizine tam bir teslimiyetle kendini bırakır.
Hazret-i Mevlânâ’nın diliyle rızâ, böyle bir teslimiyet, böyle bir idrak ve böyle bir aşktır. O, aklın itirazlarını susturan, nefsin feryatlarını dindiren ve ruhu, Ezel’deki o sükûn ve huzur diyarına, Dost’un rızâsına kavuşturan bir aşk yolculuğudur.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Rızâ
Bir binanın sağlamlığı nasıl temelindeki taşların birbiriyle olan uyumuna bağlıysa, Rızâ makamının da manası, kendisini çevreleyen ve ona yol hazırlayan diğer hâl ve makamlarla olan münasebetinde gizlidir. Bu kavramları bir tesbihin taneleri gibi düşün; Rızâ, o tesbihin imamesidir.
Rızâ’ya giden yolun ilk kapısı Teslimiyet’tir. Teslimiyet, iradeni Hakk’ın iradesine devretmektir. Lakin teslimiyet bazen bir mecburiyet hissiyle de olabilir. Rızâ ise bu teslimiyetin içinde neş’e bulmak, o devredilen iradenin tecellîlerinden hoşnut olmaktır. Teslimiyet anahtarı kapıya sokmaktır; Rızâ ise o kapıdan içeri girip evin sahibiyle hemhâl olmaktır.
Bu yolda sâlikin en yakın dostu Sabır’dır. Sabır, hoşa gitmeyen hadiseler karşısında şikâyeti terk edip Hakk’ın hükmünü sükûnetle beklemektir. Fakat sabırda hâlâ bir "katlanma" manası vardır. Rızâ ise katlanmanın ötesinde, gelen lütfu da kahrı da aynı gönül hoşluğuyla karşılamaktır. Sabır, acı ilacı yüzünü buruşturarak içmektir; Rızâ ise o ilacın şifa olduğunu bilerek, şifayı Veren’e teşekkürle içmektir.
Sabrın kardeşi ise Şükür’dür. Şükür, gelen nimete karşı bir teşekkürdür. Lakin şükür çoğunlukla "iyi" ve "güzel" olarak algılanan şeyler içindir. Rızâ ise makamların en zirvesi olduğundan, ayrım yapmaz. O, belanın içinde nimeti, kahrın içinde lütfu görür. Şükür, verilen çiçeğe teşekkür etmektir; Rızâ ise hem çiçeği hem de dikeni yollayan bahçıvanın kendisinden razı olmaktır.
Bu razı oluş hâli, bir Tevekkül ikliminde neşvünema bulur. Tevekkül, neticeyi tamamen Hakk’a bırakıp, kalbî bir itminan duymaktır. Vekil’ine güvenmektir. Rızâ ise o Vekil’in verdiği her hükme, lehte veya aleyhte olsun, kalben "evet" demektir. Tevekkül işi sahibine havale etmektir, Rızâ ise sahibinin yaptığı işi en güzel iş bilmektir.
Bu razı oluşun sırrı Hikmet kelimesinde saklıdır. Hikmet, hadiselerin ardındaki ilâhî muradı sezme kabiliyetidir. Rızâ, hikmet gözlüğüyle âleme bakmanın doğal bir sonucudur. Hikmet nazarıyla bakan arif, her şeyin yerli yerinde olduğunu, her tecellînin bir ism-i ilâhînin zuhûru olduğunu ve bütün bunların ardında bir rahmet ve adalet bulunduğunu görür. Bu görüş, kalbi Rızâ ile doldurur.
Bu hikmetin en yoğun anlatıldığı kaynaklardan biri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eseridir. Özellikle İsmail Fassı, Rızâ ve Teslimiyet'in zirve noktasını bir peygamber kıssası üzerinden anlatır. Hz. İsmail’in, babasının onu kurban etme emrine karşı "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun" demesi, Rızâ’nın ne olduğunu anlatan en kâmil örnektir. Bu, körü körüne bir teslimiyet değil, ilâhî hükmün hikmetine duyulan derin bir iman ve o hükmün tecellîsine canıyla iştirak etme arzusudur. İsmail Fassı, Rızâ bahsinin irfanî anayasası gibidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu dijital kütüphanenin temelini oluşturan üç ana pınar, Rızâ kavramını üç farklı ama birbirini tamamlayan zaviyeden aydınlatır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin Külliyatı, Rızâ'yı en saf, en yaşanılır ve en pratik hâliyle önümüze koyar. O'nun sohbetlerinde Rızâ, ulaşılmaz bir hazine değil, her günün içinde, her nefeste talim edilebilecek bir kulluk edebi, bir kalp ahlâkıdır. Terzibaba, Rızâ'yı Tevhid inancının gündelik hayattaki en somut meyvesi olarak anlatır. Eğer fâil-i mutlak yalnızca Hakk ise, o zaman başa gelen her ne ise, O'ndandır. O'ndan gelene ise ancak razı olunur. Bu bakış açısıyla Rızâ, bir tercih meselesi olmaktan çıkar, Tevhid'i idrak etmiş bir kalp için tek mümkün hâl olur. O, Rızâ'yı "kulluk" ile özdeşleştirir. Kula düşen, Sahib'inin takdirine razı olmaktır.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Fusûsu'l-Hikem'i ise meseleyi varlığın kökenine, ilm-i bâtının en derin noktalarına taşır. Füsûs'ta Rızâ, psikolojik bir teselli veya ahlaki bir erdem olmanın ötesinde, bir vücûdî (varlıksal) zorunluluk olarak belirir. Şeyh-i Ekber'e göre, her varlık, kendi a'yân-ı sâbitesinin (ezelî hakikatinin) ilm-i ilâhîdeki talebine göre zuhûra gelir. Bu zaviyeden bakınca Rızâ, kulun başına gelene sonradan razı olması değil, kulun kendi hakikatinin ezelde yaptığı seçimin bu dünyada fiiliyata dökülmesidir. Bu, aklın sınırlarını zorlayan bir Cem makamı idrakidir. Füsûs, Rızâ'nın neden en yüce makam olduğunu bize gösterir: Çünkü Rızâ, kulun kendi varlığının en derin sırrına vâkıf olmasının ve bu bilgiyle mutmain olmasının adıdır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i ise Rızâ'yı Aşk diliyle terennüm eder. Terzibaba'nın sohbetindeki samimiyet ve pratiklik, İbn Arabî'nin eserindeki derin hikmet, Mevlânâ'nın dilinde coşkun bir sevda nağmesine dönüşür. Mesnevî'ye göre Rızâ'nın yakıtı bilgiden ziyade aşktır. Âşık için maşuktan gelen her şey güzeldir. Maşukun tokadı, başkasının okşamasından daha tatlıdır. Mevlânâ, Rızâ'yı soyut bir ilke olarak anlatmaz; onu kaynayan kazandaki nohudun, neyden çıkan feryadın, cefa denizinde yüzen balığın dilinden anlatır. Rızâ, acının ve ıstırabın yok olması değil, Aşk ateşiyle onların mana değiştirmesidir. Acı, vuslata götüren bir Burak olur. Kahır, lütuf elbisesi giyer. Mesnevî'nin bakışıyla Rızâ, akıl ile varılan bir sonuç değil, kalbin Aşk ile vardığı bir vecd hâlidir.
Bu üç büyük kaynak birleştiğinde, Rızâ'nın üç temel direği ortaya çıkar: Tevhid'e dayalı bir kulluk edebi (Terzibaba), Vahdet'e dayalı bir hikmet idraki (İbn Arabî) ve maşukuna kayıtsız şartsız bir Aşk (Mevlânâ). Sâlik bu üç pınardan da içerek Rızâ makamının lezzetine erişir.
Değerlendirme
Rızâ, tasavvuf yolculuğunun hem sonu hem de her anıdır. O, sabır, şükür, tevekkül ve teslimiyet gibi menzillerin aşıldığı, tüm bu hâllerin tek bir potada eriyerek dönüştüğü zirve makamdır. Bu kütüphanenin üç temel direği olan Terzibaba, İbn Arabî ve Mevlânâ Hazretleri'nin eserleri, Rızâ'nın farklı vechelerini aydınlatır: Biri onu gündelik hayatın kulluk ahlâkı, diğeri varlığın birliği hakikatinin zorunlu bir neticesi, bir diğeri ise İlâhî Aşk'ın en coşkun tezahürü olarak sunar. Hakikatte Rızâ, kulun kendi cüz'î iradesinin vehminden sıyrılıp, Küllî İrade'nin akışında huzur bulmasıdır. Bu, "ben" demenin bittiği, sadece "O" demenin kaldığı yerdir. Sâlik anlar ki, âlemde O'ndan gayrı fâil yoktur ve O'ndan gelen her şey, en nihayetinde rahmetin ve hikmetin ta kendisidir. Bu idrak, Rızâ kapısını aralar ve kul, Rabbinin takdir ettiği her hâl içinde bir bayram sabahının huzurunu yaşar.