Sekr
Tasavvuf yolunda bazı haller vardır ki, kelimeler onları anlatmaya yetmez; ancak yaşayanın bildiği bir sırdır. Sekr, yani manevi sarhoşluk, bu sırların en derinlerindendir. O, Zât’ın güzelliği karşısında aklın ve benliğin diz çöküşü, kalbin ilahi tecellinin şiddetiyle kendinden geçişidir. Bu hal, sâlikin kendi varlığını unutup, sadece O’nun varlığında eridiği bir vecd anıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde sekr, bir ıstılah olmanın ötesinde, Şekerci Dedemizden miras kalan, sohbet meclislerinde sunulan bir akide şekeri, bir mânevî tattır. Bir anlığına tadan, ebediyete dek onun hasretini çeker. Yolumuzun esası, bu sarhoşluğun geçici bir hâl olduğunu bilmek, ancak onun getirdiği hakikat nuruyla ayılarak (sahv) yola devam etmektir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Sekr kelimesinin kökünü Kur’ân-ı Kerîm’de buluruz. Cenâb-ı Hakk, Nahl Sûresi’nde dünya nimetlerini sayarken, sâlikin nazarını daha derin bir manaya çevirir:
وَمِن ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَالأَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ {النحل/67} “Vemin semerâti-nnahîli vel-a’nâbi tettehizûne minhu sekeran verizkan hasenâ(en) inne fî zâlike leâyeten likavmin ya’kilûn(e)” Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki, hem de güzel bir rızık edinirsiniz. Elbette bunda aklını kullanan bir toplum için bir ibret vardır. (16/67)
Bu ayette geçen "sekeran" kelimesi, hem zahirde sarhoşluk veren içeceği, hem de bâtında, irfan yolcusuna ikram edilen mânevî sarhoşluğu işaret eder. Arifler bu ayete baktığında, üzüm tanelerinin sıkılıp şıra olmasında, cüz’î benliklerin ezilip Vahdet denizinde birleşmesini görürler. Üzüm, Nefs-i Vâhide'yi (tek bir öz) temsil eder; onun sıkılmasıyla ortaya çıkan mana şarabı ise, kesret (çokluk) perdelerini kaldırıp sâliki Vahdet’e, yani birliğe ulaştıran ilahi bir vârid, bir tecellîdir.
Arapça’da "sekr" (sarhoşluk) kelimesini oluşturan Sin-Kef-Rı harfleri, dilimizde "şeker" ve "şükür" kelimelerine dönüşmüştür. Bu bir dil oyunu değil, bir hakikat dersidir. Mânevî sarhoşluğun getirdiği hal, en büyük nimettir ve bu nimete ancak şükürle mukabele edilir. Şükrün en tatlı hali ise, o yolda ikram edilen mânevî "şeker"dir. Bu yüzden bizim için Şeker Bayramı, bir Şükür Bayramı'dır. Bu şükrü ve şekeri bize ikram eden ise, yolumuzun büyüğü, mürşidimiz Terzi Baba’nın da mürşidi olan Şekerci Dede Hazretleri’dir.
Zâhiren şeker bayramını zâhir olarak ve bu anlayışla yapabilenler olduğu gibi, bâtinen ise Şekerci Dede nin elinden akide-akit yapanlar ve bu yolda sıratı müstakîmsıratullah-üzere yüreyenlere kendisinin bir ikramı olmaktadır Nasıl ki o dönemin ilkokul öğrencilerine ikram ettiği akide şekerleri nasıl rağbet gördü ise şu anda da onun irfan mektebine öğrenci olabilenler için de aynı ikram geçerlidir. Halen her sohbet meclisinde gelenlere şeker ikramıda devam etmektedir.
Akide, hem bir şeker türünün adıdır, hem de "bağlanma, inanma, sözleşme" demektir. Sâlik, mürşidine bir akide şekeriyle bağlanır gibi bağlanır; bu, Hakk’a giden yolda bir ahittir. Bu ahdin meyvesi, sohbet meclislerinde sunulan irfan badesiyle hasıl olan ilahi cezbe, yani sekr halidir. Bu hal, sâlikin kendinden geçmesi, aklı ve duyularının perdelenmesiyle geriye sadece tecellînin nurunun kalmasıdır. Bu, meczupluk veya nara atıp bağırmak değil; ilim ve irfan ile Hakk’ın kulunu kendine çekmesi, cezbetmesidir.
Sekr halinin bir diğer Kur'ânî temeli, her canlının mutlaka tadacağı ölüm anında gizlidir. Kâf Sûresi’nde buyrulduğu gibi:
وَجَاءتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذَلِكَ مَا كُنتَ مِنْهُ تَحِيدُ {ق/19} (50/19) “Ve câet sekratu-lmevti bilhakk(i) zâlike mâ kunte minhu tehîd(u)” (50/19) Ölüm sarhoşluğu bir hakikat olarak insana gelir de ona, “İşte bu, senin öteden beri kaçıp durduğun şeydir” denir.
"Sekretü’l-mevt", yani ölüm sarhoşluğu, insanın benlik iddiasından, kaçıp durduğu o "ben" zannından tamamen sıyrılıp, Hakk-ı Mutlak olan Hakk ile yüzleştiği andır. İradi ölümle ölmeden evvel ölen, yani seyr-i sülûk yolunda nefsini öldüren derviş, bu büyük sarhoşluğu küçük tecellîlerle, sekr anlarıyla yaşar. Her sekr hali, küçük bir ölümdür; benliğin ölümü, ruhun dirilişidir. Mürşide bağlanmak, yani İnsân-ı Kâmil olan sultana asker olmak da bu büyük ana bir hazırlıktır.
Akide. İse onunla yapılan İlâh-i biat akid, sözleşme yemin, yada nikâhtır. Tıpkı Osmanlı geleneğinde olduğu gibi, Askerlerin Sultana olan bağlılık törenine Akide denir imiş. Tören sırasındada akide şekerleri ikram edilirmiş... Askerlerin sultana olan bağlılığı ise, asker onun Hak yolunun erleri olan sâliklerdir. Padişah, sultan olan ise İnsân-ı kâmildir.
Ancak bu yol, sarhoşlukta kaybolma yolu değildir. Sekr hali, sâlikin mânevî tekâmülünde bir merhaledir, kalıcı bir makam değildir. Tasavvuf ıstılahında bu duruma telvîn, yani "renkten renge girme, hallerin değişmesi" denir. Hakk, yeryüzündeki varlıkları nasıl ki farklı renklerde halk etmişse, sâlikin kalbini de seyr-i sülûk esnasında farklı hallere, farklı renklere boyar. Sekr de bu renklerden biridir.
Sizin için yeryüzünde çeşitli renk ve biçimlerle halk ettiği şeyleri de sizin hizmetinize verdi. Öğüt alan bir toplum için bunda ibretler vardır. (16/13) ... Telvîn kulun hallerinde değişiklik göstermesidir... Sâlik Hakk’a vuslatı gerçekleştirince temkin sahibi olur. Vuslatın alâmeti sâlikin kendinden tamamen geçmesi, beşerî ve nefsânî kayıtlardan kurtulmasıdır. Bu hal kulda devamlı olursa o kişiye “mütemekkin” denilir. Buna göre telvînden sonraki temkin hali cem’den sonra fark, sekrden sonra sahv, fenâdan sonra bekā hali gibidir.
Sekr, bir geçiş kapısıdır. O kapıdan giren, benliğini ardında bırakır. Fakat asıl marifet, o kapıdan geçtikten sonra, Vahdet denizinde bulduğu inciyle birlikte tekrar halkın arasına dönmek, yani temkîn (karar kılma, yerleşme) makamına ulaşıp sahv (ayıklık) haliyle hizmet etmektir. Sekr halindeki sâlik, "ben yokum, sadece O var" der. Sahv halindeki kâmil ise, hem "Hakk ile Hakk" olur, hem de halk içinde Hakk’ın bir şahidi olarak bulunur. Bu, Muhammedî mîzanın, yani tenzih ile teşbihin en kâmil dengesidir. Sekr, teşbihin coşkunluğuysa, sahv o coşkunluğu tenzihin edebiyle dengelemektir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Sekr: Aslı ve Mertebesi
Sâlikin yolunda sekr (mânevî sarhoşluk) hâli, hem tehlikeli bir uçurum kenarı, hem de vuslatın müjdecisidir. Bu hâlin aslı nedir, hangi mertebede zuhûr eder, sâlikin seyrindeki yeri neresidir? Tasavvuf yolunda hiçbir hâl, kulun kendi marifeti değildir. Her ne tecellî ederse, eden de O'dur, ettiren de O'dur. Kul, sadece bir tecellîgâhtır. Sekr hâlinin sırrı da bu temel düsturda gizlidir.
Şarabın Hakikati: Fail Kimdir?
Sarhoşluk, şarabın fiilidir, içenin değil. Dışarıdan bakan, sarhoşun hareketlerini onun kendi iradesiyle yaptığını zanneder. Halbuki o hareketlerin, o sözlerin, o kendinden geçişin asıl fâili, onun vücûduna sirayet etmiş olan şarabın kendisidir. Şarap, şişenin içinde iken sessiz ve sakindir; bir fiili, bir tecellîsi yoktur. Ne zaman ki bir kadehe dökülür, bir dudaktan içeri süzülür, o an hakikati ve gücü ortaya çıkar. Mânevî sarhoşluk, yani sekr hâli de böyledir. Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açıklar:
Şarabın faaliyeti veya hakikati sarhoşta kendini gösterdi. Şişedeyken perdeliydi, hiç bir fiili, oluşturması yoktu ama ne zaman ki içti fiilini orada gösterdi. Sarhoşta ki sarhoşluk, sarhoşun kendinden değil şarabın fiilindenmiş. O zaman şarap ayan oldu. Bir sarhoş ne kadar şiddetli sarhoşsa orada ki o şarabın kalitesi o kadar yüksek demektir.
Sâlik, ilahi bir tecellî ile karşılaştığında yaşadığı coşkunluk, kendinden geçme, aklın perdelenmesi hâli, onun kendi nefsinin bir ürünü değildir. O, Hakk'ın bir sıfatının, bir isminin o anki şiddetli zuhûrudur. Tıpkı kaliteli bir şarabın içende daha kuvvetli bir sarhoşluk meydana getirmesi gibi, tecellînin şiddeti ve letafeti de sâlikteki sekr hâlinin derecesini belirler. Sâlik, o anda kendi iradesiyle değil, kendisine gelen o ilahi "şarabın" tesiriyle hareket eder, konuşur. Bu yüzden bu hâlde söylenen sözlere "şathiyat" denmiş, bu hâldeki kişiye şer'î ölçülerle hemen hüküm verilmemesi salık verilmiştir.
Zira o anda sâlik, kendi benliğinden soyunmuş, Hakk'ın fiiline bir ayna, bir mahal olmuştur. Fiil, Hakk'ın fiilidir; zuhûr ettiği yer ise kulun varlığıdır. Bu idrak, bizi sekr hâlinin kaynağını sorgulamaya götürür.
"Sekâhum Rabbuhum": İlahi İkramın Kaynağı
Bu mânevî şarap, sâlikte böylesi bir alt üst oluşa sebep oluyor, onu kendi benliğinden geçiriyorsa, bu ikramın kaynağı da ilahî olmalıdır. Kur'ân-ı Kerîm, Cennet ehli için vaat edilen nimetlerden bahsederken, o en özel ikramı şöyle haber verir:
Âliyehum siyâbu sundusin hudrun ve istebrakun ve hullû esâvira min fıddatin, ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ. "Onların üstlerinde yeşil ince ipekten ve işlenmiş atlastan elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Ve Rab'leri onlara temiz (lezzetli) içecekler sundu.” (İnsan, 76/21)
"Ve Rab'leri onlara tertemiz bir şarap içirdi." Bütün sır bu "sekâhum" (onlara içirdi) fiilinde gizlidir. Sâkî, yani içkiyi sunan, bizzat "Rab" isminin tecellîsidir. Rab, terbiye eden, kemâle erdiren, bir şeyi adım adım olgunlaştıran demektir. Bu şarap, keyif için değil, bir terbiye, bir arınma, bir tekâmül için ikram edilmektedir. "Tahûrâ" (tertemiz) olması da, onun sâliki her türlü beşerî pastan, benlik kirinden arındırdığını, onu saf hakikate hazırladığını gösterir.
Terzibaba geleneğinde bu ilahi ikram, "Şekerci Dede" metaforuyla somutlaşır. Mürşid-i kâmil, sâkilere bu ilahi şarabı, bu mânevî şekeri sunan kişidir. Onun sohbet meclisi bir "meyhane," sözleri ise kadehlerde sunulan "aşk badesi"dir.
İşte mânevi şeker-sekr ikram edilip, manevi Sekr halinde olan salik, “Şekerci Dede” nin verdiği şekerler ile artık. Âlemi et, yağ tabakası gözü ile değil, Ak-dide ile yani Ulûhiyyet gözü- İnsân-ı Kâmil’in gözü ile görür. Bu hâlden çıkan kişinin hâline sahv derlerler… Bu da uyanıklık ve şuur halidir… Cem’den sonra ki fark hâlide diyebiliriz.
Sekr hâli, bir körleşme değil, tam aksine yeni bir görüşün, "Ak-dide"nin, yani Ulûhiyet nazarıyla bakışın açılmasıdır. Sâlik, eşyaya et ve kemik olarak değil, Hakk'ın tecellîsi olarak bakmaya başlar. Bu, beşerî aklın sınırlarını aşan, doğrudan kalbe gelen bir idraktir. Bu idrakin en yoğun yaşandığı yerler ise tevhîdin ileri mertebeleridir.
Fenâ ve Cem Makamlarında Tecellîsi
Her mânevî hâl, Tevhid Mertebeleri denilen seyr-i sülûk haritasında bir yere tekabül eder. Sekr, özellikle Fenafillah (Hakk'ta yok olma) mertebesinin en belirgin tecrübelerinden biridir. Bu mertebede sâlik, kendi varlığını ve kâinattaki diğer varlıkları bir anlığına unutur; her nerede bir fiil, bir sıfat, bir güzellik görse, onu doğrudan Hakk'a nispet eder. Varlık, onun nazarında "Halk bâtın, Hakk zâhir" olur. Yani halk görünmez olur, yalnız Hâlık'ın tecellîleri görünür. Terzibaba Hazretleri bu makamı ve onunla ilişkili sekr hâlini şöyle izah eder:
Kişi fenâfillahta ya’nî bütün varlıkta varlık görmekten çekinip Hakk’ı görür ancak bu hal bir sekr hâlidir, bir sarhoşluk hâlidir, bu sarhoşluktan kasıt ise ilmî ma’nâda, ya’nî hakîkati i’tibârı ile ilmî mahviyet, içerisinde olmak ve mahlûk görememek hâlidir, ancak bu durum da ârızadır, ya’nî mutlak değildir.
Bu, "ilmî bir mahviyet" hâlidir. Sâlik, ilmen bilir ve o an hâl olarak yaşar ki, kendisi dahil bütün mahlûkatın kendi başına bir vücûdu yoktur; hepsi Hakk'ın varlığıyla kâimdir. Bu idrakin şiddeti, sâlikin aklını ve duyularını o an için askıya alır ve onu bir sarhoşluk hâline sokar. Ancak bu hâl kalıcı değildir ve tehlikelidir. Çünkü bu makamda şer'î mükellefiyetler kişiye ağır gelebilir, nefs bu durumu sahiplenerek "Ben artık erdim" vehmine kapılabilir. Bu yüzden kâmil mürşidler, sâlikleri bu menzilde çok tutmazlar.
Sekr tecrübesi, aynı zamanda zıtların birliğini idrak etme kapısı olan Cem'u'l-cem mertebesine de bir hazırlıktır. Bu mertebede sâlik, Celâl (kahır, heybet) ve Cemâl (lütuf, güzellik) tecellîlerinin aynı kaynaktan geldiğini, birbirinin zıttı değil, aynı hakikatin iki farklı yüzü olduğunu müşahede eder.
Sırrı aşkı yazan kâlem, neş’eyi tecellîden çatlar ve ikiye ayrılır, birine celâl, diğerine cemâl denilen bu çatlak kâlemle, aşk daha güzel, daha net yazılır ve okunur.
Sekr anında sâlik, bu "çatlak kalem" ile yazılan ilahi senaryoyu okumaya başlar. Dağın heybetindeki Celâl ile bir çiçeğin letafetindeki Cemâl'in aynı "Aşk" kelimesini yazdığını görür. Bu görüş, ancak sıradan aklın ötesine geçiren bir "şarap" ile mümkün olur. Bu şarap, herhangi bir şarap değil, doğrudan ledünnî bir ilimdir.
İlm-i Ledün Şarabı ve Berzahın Kalkması
Cennet tasvirlerinde geçen dört ırmaktan (su, süt, bal ve şarap) biri olan şarap ırmağı, ariflerin lisanında İlm-i ledün'e, yani doğrudan Hakk'tan gelen, vasıtasız bilgiye işarettir. Bu, kitaplardan öğrenilen bir ilim değil, kalbe ilham yoluyla gelen bir hikmettir. Bu şaraptan içen, sırlara vâkıf olur. Lakin bu şarabın sarhoşluğuna dayanmak her yiğidin harcı değildir.
Dördüncü ırmak da şaraptır. İlm-i ledün dedikleri bu mânevi ve lâhutî şarâbın vereceğı mestlik ve sarhoşluğuna beşeri varlık kolay kolay dayanmaz. Âdeta aklı öldürür de üstüne manevrasına çıkar (Ben O'yum) der.
Bu öyle bir sarhoşluktur ki, sâlikin benlik duvarlarını yıkar, onu Hakk ile arasındaki perdelerden bir anlığına kurtarır. Bu hâlde Peygamber Efendimiz'in (S.A.V) "Bana bakan, Hakk’ı görür" buyurması gibi büyük hakikatler tecrübe edilir. Bu, varlık mertebeleri arasındaki berzahın, yani ayıran perdenin bir anlığına kalkmasıdır. Rahman Suresi'ndeki "Merec'el bahreyni yeltekiyân, beynehümâ berzâhun lâ yebgıyan" (İki denizi salıverdi, birbirine kavuşuyorlar. Ama aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar) ayetinin sırlarından biri de burada tecellî eder. Normalde ulûhiyet (ilahlık) ve ubûdiyet (kulluk) denizleri arasında bir berzah vardır. Sekr hâli, bu berzahın bir anlığına aradan kalktığı, iki denizin birbirine kavuşur gibi olduğu bir tecrübedir.
Aşk meyhânesinde, aşk sultânının huzûrunda içki dağıtan sâkiler, HAK sevgilileridir. Bu şarabı nûş edenler hayatı boyunca ayılmazlar veyâ ayılmak istemezler, onun için dâima mestlik içindedirler.
Terzibaba Hazretleri, Beyazıd-ı Bistâmî'nin "Muhabbet şarabını kâse kâse içtim. Lakin ne şarap bitti, ne de benim hararetim geçti" sözünü hatırlatarak, daha ileri bir mertebeye işaret eder. Bu mertebede olan arif için sekr, artık gelip geçici bir hâl değil, onun "tabii hali" olmuştur. O, bu ilahi şarapla o kadar hemhâl olmuştur ki, dışarıdan bakan kimse onda bir sarhoşluk emaresi göremez. O, "sarhoşluk içinde ayık" (sahv fi'l-sekr), "ayıklık içinde sarhoş" (sekr fi'l-sahv) bir hâldedir. O, şarabın kendisi olmuştur.
Terzibaba Hazretleri'nin nazarında sekr, sâlikin kendi benliğinden sıyrılıp Hakk'ın fiiline ayna olduğu bir tecellî anıdır. Kaynağı bizzat "Rab" ismidir ve "şarâben tahûrâ" ayetiyle müjdelenmiştir. Fenâfillah gibi yüksek tevhîd makamlarının bir tecrübesi, İlm-i ledün pınarından bir içim ve zıtların birliğine açılan bir kapıdır. Tehlikeli bir geçit, ama aynı zamanda vuslata giden yolda aşılan bir menzildir.
Terzibaba Geleneğinde Sekr'in Yaşanması
Sekr, Hakk'ın tecellîsinin şiddetiyle sâlikin aklının ve duyularının perdelenmesi, bir anlığına kendinden geçmesidir. Bu, Hakk'ın kendi fiilini kulunda izhâr ettiği, şarabın fiilinin içende göründüğü bir tevhîd neş'esidir. İrfan yolu, sadece bilmek değil, olmak ve bildiğini hâl edinmek yoludur. Sekr de bu yolda tadılan, ancak dikkatle ve edeple geçilmesi gereken bir menzildir. Bu tecrübe, sâliki bir anda arş-ı a'lâya çıkarabileceği gibi, bir anlık gafletle esfel-i sâfilîne de indirebilir.
Mürşidin İkramı: Aşk Meyhanesinde Zikir ve Terbiye
Yolumuzun büyüklerinin "Şekerci Dede" olarak yâd edilmesi, zâhirde dağıtılan bir tatlıya işaret etmez; asıl şeker, o irfan meclisinde, sohbet halkasında gönüllere ikram edilen mânevî lezzettir. Bu, öyle bir akide şekeridir ki, yiyenin gönlünde Hakk ile bir "akit," yani bir sözleşme, bir ahitleşme hasıl olur.
Bu mânevî şekerin Arapça'daki kökü olan "sekr," yani sarhoşluk, bu ikramın neticesidir. Ancak bu, aklını yitirmiş meczupların hâli değildir. Bu, ilim, irfan ve muhabbet ile gelen bir cezbe, Hakk'ın kulunu kendine çekmesi hâlidir. Bu sarhoşluk, meyhane diye tabir edilen mürşid-i kâmil'in sohbet meclisinde yaşanır. O mecliste sâkî, mürşidin dilinden konuşan Hakk'tır. Şarap ise onun ağzından dökülen hikmetlerdir.
Bu sekr hali de; meyhane diye tabir edilen dergahta yapılan sohbetlerde Terzi Babamızın ağzından çıkan sözlerden oluşan latif aşk badesini, nuş eden saliklerde ilâhi cezbe hâli oluşur. İnsan suresi 21 âyette bahsedildiği gibi; (Âliyehum siyâbu sundusin hudrun ve istebrakun ve hullû esâvira min fıddatin ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ.) (76/21) “Onların üstlerinde yeşil ince ipekten ve işlenmiş atlastan elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Ve Rab'leri onlara temiz (lezzetli) içecekler sundu.”
Bu yola girmek, bu şaraptan tatmak, kendi başına olacak bir iş değildir. Bir rehbere, bir mürşide intisap etmek şarttır. Zira insan, aradığını bulduğunu zannederken kaybolabilir. Teselliyi yitirdiği, ümidini kestiği anda Hakk, önüne bir kapı açar. Nice sâlik vardır ki, bu yolu bir rüyada görmüş, yıllar sonra bir vesileyle o mürşidin sohbetine katıldığında "İşte benim aradığım burasıydı!" demiştir.
Ne zaman ki sizin yönettiğiniz sitede sohbetinizi dinledim sesinizi duydum. Sizi de hâtırladım. Rû’yam da burası İstanbul senin târîkatin Âlîyye-i Halveti- ye târîkati diyen sizdiniz. Ve Ze… de zuhûrâtda ki câmiinin önünde beni size yönlendiren beyaz başörtülü bayandı, zâten zâhirde beni, size, O yönlendirdi... Yâni tesellimin tamamen düstüğü anda sizleri ararken aslında aradığım insânlar ile karşılaştırıldığımı sonradan fark ettim.
Mürşide varan sâlike ilk verilen ders, zikir'dir. Zikirle birlikte aşkın nefhaları gönül evine dolmaya başlar. O gönül, artık ilahi tecellîlere bir ayna olur.
Aşkın nefhaları ile şişen ciğer, inşirah ile genişleyen bir göğüs, aşkın kokusunu esanslaşmış bir halde teneffüs eden bir burun, aşkın tatlı ve lâhûtî nağmeleri ile mest olan bir kulak, aşkın güzelliğini, zevâl bulmayan cemâlini tahayyül eden bir göz, âşıka temâs eden bir el, aşkın ebedî mestlik veren şarâbını içen bir ağız sâhibinin âşık olmaması mümkün müdür ?
Sekr hâlinin yaşanmaya başlaması, bu mânevî organların ilahi aşk ile dolmasıyladır. Kulak, artık dedikoduyu değil, lahûtî nağmeleri duyar. Göz, fânî güzelliklerde değil, Hakk'ın cemâlinin tecellîsinde takılı kalır. Ağız, o ebedî mestlik veren şarabı içerek kendinden geçer. Bu, mürşidin terbiyesi altında, zikir ve sohbetle adım adım ilerleyen bir süreçtir.
Sekr Hâlinin Tehlikeleri: Ayakların Kaydığı Yer
Yol ne kadar ulvî ise, tehlikeleri de o kadar incedir. Sekr hâli, sâlikin yolculuğunda uğradığı en lezzetli, fakat bir o kadar da en tehlikeli menzillerden biridir. Zira bu hâl, Fenafillah gibi yüksek tevhîd mertebelerinin bir tecrübesidir. O mertebede kul, kendi fiilini görmez, Hakk'ın fiilini müşahede eder. Kendi varlığından soyunur, Hakk'ın varlığıyla var olduğunu idrak eder. Bu idrakin şiddetiyle bir sarhoşluk yaşar.
Bu sarhoşluk anında, şer'î mükellefiyetler kişiden sakıt olabilir. Çünkü o anda kişi, kendi iradesiyle değil, Hakk'ın iradesiyle hareket etmektedir. Kûr'ân-ı Kerîm'de geçen "Dur! Rabb'ın namazda" sözünün sırrı burada tecellî eder. Kişi namaz kılmaktan aciz kaldığında, onun Rabbi, yani o kişiyi terbiye eden Rabb-ı hass'ı, onun yerine o ibadeti ifa eder.
Tehlikeli oluşunun nedeni ise nefsin bu hâli kapmasıdır, nefs bunu kapınca kişi ilâhî ma’nâda ben bu amelleri yapamadım zanneder. Ve buraya gelerek ayakları kayan birçok kişiler vardır, çünkü nefs mertebelerini tam olarak kendi bünyelerinde oturtamadıkları için ve tevhîd mertebelerini hayâl binâsının üzerine kurdukları için gelen bir rüzgâr bütün varlıklarını alır götürür.
En büyük tehlike burada başlar. Nefs, ibadetlerin kalktığı bu hâli çok sever. Bu geçici durumu, kalıcı bir makam zanneder. Sarhoşluk geçip de ayıklık (sahv) hâline dönüldüğünde, tekrar kulluk elbisesini giymek, mükellefiyetleri yerine getirmek nefse ağır gelir. Kişi, "Ben o makama erdim, artık bana ibadet gerekmez" gibi bir vehme kapılırsa, ayağının kaydığı yer tam da burasıdır.
Bu tehlike, tarihte de yaşanmıştır. Hz. İsa'nın (a.s) elinde zuhur eden mucizeleri gören kavmi, o kudreti Allah'tan değil, bizzat İsa'dan (a.s) bilmiş ve onu ilahlaştırmışlardı. Aynı durum, seyr-i sülûktaki sâlikin başına da gelebilir.
Bugünde İseviyet mertebesine (fenâfillâh) yükselen salik için o mertebeden gelen olağan dışı halleri veya ilhamatları nefs tebası kendinden bilme gibi bir hataya düşer ve mürşidinden uzanan dala tutunmaz ise, delalete düşenlerden olur... İşte buyüzden burası ayakların kaydığı yer olmaktadır.
Fenafillah mertebesinde zuhur eden olağanüstü hâlleri, kerametleri veya ilhamları, sâlikin nefsi kendi marifeti zanneder. Eğer o anda mürşidinin "Bu hâl geçicidir, sen kulluğuna dön" uyarısını dinlemezse, yoldan çıkar. İlahi sekr hâlinin verdiği geçici kimliği, kendi daimi kimliği zanneder. Halbuki kâmil arif, bu hâlden sonra tekrar halkın arasına döner, dışarıdan sıradan bir kul gibi görünür. Kulluk elbisesinin altına Rabb'lık elbisesini gizler. Çevreye örnek olmak için şeriatın gereklerini eskisinden daha titiz bir şekilde yerine getirir. Sekr, tadılıp geçilecek bir hâl'dir, içine yerleşilecek bir makam değil.
Mücâhede ile Taşlıktan Lâl Olmaya: Nefsin Terbiyesi
Bu tehlikeli menzilden selametle nasıl geçilir? Sâlik, nefsini bu tuzağa düşmekten nasıl korur? Cevap tek bir kelimededir: Mücahede. Yani nefisle mücadele, onu terbiye etme gayreti. Bu, ham bir taşı yontarak, cilalayarak paha biçilmez bir mücevhere dönüştürme sanatıdır.
Fusus'ul Hikem şerhinde bu durum, Firavun ile Hallâc-ı Mansur arasındaki farkla anlatılır:
Çünkü o Firavun kara taş idi; bu Mansur ise akik idi. Ve o, nurun düşmanı idi; bu ise nurun âşıkı idi... Taşlığın azalıncaya kadar çabala, ta ki taşın lal olmakla çok nurlu ola! Cihada ve zahmetlere sabreyle! Anbean bakâyı fenada gör!
İnsanın kesif, katı, "ben" diyen varlığı bir kara taşa benzer. Mücahede, yani zikir, riyazet, hizmet ve mürşide teslimiyet, bu taşı yontar. Her bir zikir tanesi, o taşa vurulan bir çekiç darbesidir. Her bir sohbet, o taşı cilalayan bir zımparadır. Zamanla taşın kabalığı, kesafeti gider, içindeki cevher parlamaya başlar.
Senin kesif suretinden izafi vücut vasfı gider ve senin sır ve bâtınında aşk ve mestlik sıfatı çoğalır.
"İzafi vücut," yani bu bedenin, bu kimliğin bize ait olduğu zannı, bu mücahede ile yavaş yavaş ortadan kalkar. Sâlik anlar ki, bu varlık Hakk'ın varlığının bir gölgesidir. Bu anlayış yerleştikçe, bâtınında aşk ve mestlik, yani sekr hâli artar. Ama bu, artık tehlikeli bir sarhoşluk değil, irfanla kontrol edilen, edeple yaşanan bir neş'edir. Nasıl ki madenler toprağın ve taşın içinden çıkarılıp işlendiğinde kıymetleniyorsa, insan da nefs toprağından enfüsî bir mücahede ile çıkarılıp ilahi terbiye ile işlendiğinde İnsan-ı Kâmil olur.
Nihâî Gâye: Rızâ Makâmına Ermek
Bütün bu yolculuğun, çekilen çilelerin, yaşanan sarhoşluk ve ayıklıkların nihai bir gayesi vardır. Bu gaye, sekr hâlinde kaybolup gitmek değil, o hâli de aşarak "Rızâ" makamına ulaşmaktır. Rızâ, kulun kendinden tamamen vazgeçip, Hakk'ın kendisi hakkındaki hükmüne razı olmasıdır.
Bu, emaneti sahibine teslim etmektir. Bize ait zannettiğimiz iradeyi, varlığı, benliği... "Ben" davası ortadan kalkınca, emanet asıl sahibine devredilmiş olur. Bu hâl, Cenâb-ı Hakk'ın rızasına sebep olur.
Rabb’ ı na elindeki emaneti teslim edince benlik davası ortadan kalkar, emanet sahibine devr edilir. Bu hâl Rabb ’ı nın rızâsına sebeb olur. Böylece kul, râzı olunmuşlardan, yani ehli Merdiyy’ den olur. “Râdiyallahü anhüm ve râdu anh” (Sûre 5, Âyet 119) “ALLAH onlardan râzı ve onlar da ALLAH’ dan râzı” Âyeti gerçek hali ile yaşama geçmiş olur.
Rivayet edilir ki, Hz. Ömer (r.a.) bu hâli idrak ettiğinde, yaşadığı mânevî hoşlukla "ene râzı ente râzı," yani "ben razıyım, Sen de razısın" diyerek sema etmeye başlamış. Bu, kul ile Hakk arasındaki bütün perdelerin kalktığı, muhabbetin en son noktasıdır. Maide Suresi'ndeki ayetin sırrı burada zuhur eder:
“Yühübbuhüm ve yühibbunehü” (Sûre 5, Âyet 54) “ALLAH onları sever onlar da onu sever.” Âyetinde belirtilen HUB yani muhabbet, (SEKR,) yani İlâhi serhoşluk AŞK hükmüne ulaşmıştır.
Sekr, yani ilahi sarhoşluk, bir amaç değil, muhabbeti aşka dönüştüren bir ateştir. Bu ateşin içinde yanan sâlik, benliğinden kurtulur. Tıpkı ateşe atılan Hz. İbrahim'e (a.s) ateşin serin ve selamet olması gibi, aşk ateşi de arifi yakmaz, pişirir. Onu benlik davasından kurtarıp rızâ bahçesine ulaştırır.
Terzibaba geleneğinde sekr'in yaşanması budur. Mürşidin elinden içilen bir kadeh aşk şarabıyla başlar, nefsin tehlikeli yollarından mücahede ile geçilir ve sonunda "Sen benden razı, ben Senden razı" diyebileceğimiz o yüce rızâ makamında karar kılar.
Füsûsu'l-Hikem'de Sekr
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet ocağında sekr hâli, bu hâlin vücûda geldiği kevnî zemini, yani varlık dokusunun işleyişini gözler önüne serer. Ona göre bir hâli anlamak, o hâlin dayandığı vücûdî temeli, Hakk'ın tecellîsinin usûlünü anlamakla mümkündür. Bu sebeple Şeyh, bizi doğrudan Musa (a.s.) ve Davud (a.s.) kelimelerinde tecellî eden hikmetlere götürür. Bu iki hikmet pınarı, sekr ve onun zıddı olan sahv (manevî ayıklık) hâllerinin hakikatini ve İnsân-ı Kâmil mertebesinde nasıl aşıldığını sohbet eder.
Varlığın Her An Yenilenmesi: Halk-ı Cedîd ve Şarabın Hikmeti
Şeyh-i Ekber'in öğrettiği temel ders, âlemin donuk ve sabit bir yapı olmadığıdır. Varlık, her an yeniden zuhûra gelmektedir. Hakk, her an bir başka şe'nde, bir başka tecellîdedir. Kur'an-ı Kerim'in "Küllü yevmin hüve fi şe'n" (Rahman, 29) yani "O, her an bir iştedir" buyruğu, bu sırrın anahtarıdır. Âlem, her "ân-ı gayr-ı münkasim"de, yani bölünemeyen en küçük zaman biriminde, Hakk'ın Nefes-i Rahmânî'si ile yeniden varlık sahasına çıkan bir tecellîler zinciridir. İrfan dilinde buna [Halk-ı cedîd](/wiki/halk-i-cedid) (sürekli yeni zuhûr) denir.
Bu hakikati anlamadan, ne şeriatlardaki hüküm farklılıklarını ne de sâlikin yaşadığı hâl değişimlerini doğru bir yere koyabiliriz. Şeyh-i Ekber, Mûsevî Kelime'de bu konuyu "şarap" misali üzerinden açar:
İmdi her bir nebînin ümmeti ilm-i şerîat sütünü kendi aslı olan nebiyy-i metbûundan ahzettiği cihetle, bir nebînin şerîatında harâm olan şey diğerinin şerîatında helâl olur; ve bu helâl ve harâm olmak meselesi, o şeyin ancak sûretine taalluk eder. Yoksa bir zamanda harâm ve diğer zamanda helâl olan şey, nefs-i emrde ve hakîkatte yekdîğerinin “ayn”ı değildir. Zîrâ vücûd-ı izâfînin emri “halk-ı cedîd" üzerine müsteniddir; ve geçen şey tekrar geri gelmez. Meselâ “şarâb” bizim şerîatımızda harâm ve şerîat-ı mûseviyyede mubâhdır. Ve Mûsâ (a.s.) zamânındaki şarablar ile zamânımızdaki şarâblar sûrette ve sekir vermekte yekdîğerinin “ayn”ı gibi görünürler; velâkin hakîkatte yekdîğerinin “ayn”ı değil, belki müşâbihidirler. Zîrâ bu gördüğümüz suver-i eşyâ her ân-ı gayr-ı münkasimde tecellî-i ilâhî ile teceddüd eder.
Bizim şeriatımızda haram kılınan şarap, Hz. Musa'nın şeriatında mubah idi. Zahire bakan bir akıl, burada bir çelişki arar. Fakat arif, bilir ki Hakk'ın fiilinde çelişki olmaz, ancak hikmet olur. Şeyh-i Ekber, aynı "şarap" zannettiğimiz iki şeyin, hakikatte aynı olmadığını söyler. Sûretleri ve sarhoşluk verme (sekr) özellikleri birbirine benzese de, biri diğerinin "ayn"ı değil, "mişli"dir, yani benzeridir.
Çünkü varlık her an yeniden halk ediliyor. O günün üzümüne tecellî eden isimler, o günün toprağının, suyunun, güneşinin taşıdığı sır, bugününki ile aynı değildir. Her tecellî bir öncekinin aynı değil, benzeridir. Dolayısıyla, Hz. Musa zamanındaki şarabın [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite)'si, yani onun ilm-i ilâhîdeki hakikati ile, Peygamberimiz (s.a.v) zamanındaki şarabın hakikati bir değildir. Hükmün değişmesi, üzerine hüküm bina edilen şeyin hakikatinin değişmesindendir.
Terzibaba Necdet Ard��ç Efendimiz de bu hikmeti günümüz insanının anlayacağı bir dille şöyle şerh eder:
Musa’nın (a.s.) şeriatında şarap haram değil, ama içilmemesi daha iyi olur hükmü var, yalnız bizim şeriatımızda haramdır. Biz şarap dediğimizde her iki zamandaki şarabı aynı şarap zannediyoruz... belki o şarapların yapısında insanı bozacak kimyasallar yoktu, o günün güneşinin, suyunun, toprağının yapısından, tabiatının değişikliğe olması dolayısıyla belki o zamanlarda insanlara fazla zarar vermiyordu, bugünün şarapları artık o günün şarabı değildir.
Bu, Füsûs hikmetinin Terzibaba mektebinde nasıl bir irfan sohbetine dönüştüğünün bir misalidir. Şeyh-i Ekber'in işaret ettiği vücûdî hakikat, Terzibaba'nın dilinde sâlikin zihnindeki "nasıl olur?" sorusuna bir cevap olur. Mesele, sadece kimyasal bir değişim değil, varlığın her an Hakk'ın yeni bir tecellîsiyle tazelendiği hakikatidir. Bu ilkeyi anladığımızda, maddî sarhoşluğun hükmündeki değişimin ardındaki hikmeti gördüğümüz gibi, manevî sarhoşluk olan sekr hâlinin de gelip geçici bir tecellî olduğunu, sâlikin ona takılıp kalmaması gerektiğini idrak etmeye başlarız.
Mukarrebînin Günahı: Sekr ve Sahv Hâllerinden İstiğfar
"Halk-ı cedîd" ilkesiyle dış âlemdeki değişimin sırrını araladıktan sonra, Şeyh-i Ekber bizi sâlikin iç âlemine, hâllerin en latif ve en tehlikeli olduğu zirvelere taşır. Davud (a.s.) kelimesinde tecellî eden hikmet, bu defa sekr ve sahv hâllerinin kendisini konu edinir. Ancak bunu, [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil) olan Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Mi'rac'daki bir anı üzerinden yapar.
Mi'rac'ın en mahrem anında, Sidretü'l-Müntehâ'da, Cibril (a.s.) "Bir adım daha atarsam yanarım" diyerek durmuştur. O anda Fahr-i Âlem Efendimiz'in lisanından dökülen "Ey karındaşım Cebrâîl, bu heybetli mevzi'de beni yalnız mı bırakıyorsun?" sözü, Hakk'tan gayrına bir anlık da olsa ünsiyet etme hâlidir. Bu, "Hasenâtü'l-ebrâr seyyiâtü'l-mukarrebîn" yani "İyilerin iyilik saydığı ameller, Hakk'a yakın olanlar için günah gibidir" sırrının tecellîsidir. Hakk'a vuslat anında, O'ndan başka bir varlığa, Cebrail dahi olsa, bir anlık ülfet, o makamın edebine uygun düşmez. Fetih Suresi'ndeki "Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın" müjdesinin işaret ettiği "günah"lardan biri, bu gibi yüce makamlara ait inceliklerdir.
Şeyh-i Ekber, bu hadiseden yola çıkarak ariflerin Peygamber Efendimiz'in istiğfarı hakkındaki farklı yorumlarını aktarır:
Ve derler ki, Peygamber (aleyhi's-sâlâtü ve's-selâm) Efendimiz'in istiğfarı ayıklık hâlinde hâlet-i mestîden idi. Ve bazıları derler ki, belki mestlik hâlinde ayıklık hâlinden istiğfâr eyledi. Ve baʼzıları derler ki, her iki hâlden müstağfir idi. Zîrâ onun nazarı Hakk'a idi. Ve sekr ve sahv ise kābil-i televvün olan bendegâna mah-sustur. O hazrete nisbetle ne sekir ne de sahv vardır. İmdi mâdemki Hakk'a nâzır idi, her iki hâlden dahi müstağfir idi. Zîrâ bu sekir ve sahv iki renk-dir. O ise rengin eserinde mahvolduğu vakit, her ikisinden de müstağfir olup kabza-i ilâhîde bulunur idi, derler.
Bu satırlar, sekr bahsinin zirvesidir. Birinci görüşe göre Peygamberimiz, sahv (ayıklık) makamındayken, daha önce yaşadığı sekr (mestlik) hâlinden istiğfar ederdi. Çünkü sekr, tecellînin şiddetiyle kendinden geçme ve kulluk edebini tam olarak yerine getirememe hâlidir. İkinci görüşe göre ise, sekr hâlindeyken, sahv hâlinden istiğfar ederdi. Çünkü sekr, Hakk ile bir olma anıdır ve o anın zevki içindeyken, ayrılık şuurunun hakim olduğu sahv hâli bir perde gibi görünür.
Üçüncü ve en kâmil görüş ise, Peygamberimiz'in her iki hâlden de istiğfar ettiğidir. Bu, [Cem makamı](/wiki/cem-makami)'nın, yani zıtların birliğinin idrak edildiği makamın ifadesidir. Onun nazarı daima Hakk'a olduğu için, ne sekr ne de sahv bir gaye idi. Bunlar, sâlikin yolda karşılaştığı "renkler"dir ([telvîn](/wiki/telvin)). İnsân-ı Kâmil ise Renk Veren'in kendisiyle meşguldür. Onun için sekr de Hakk'a nispetle bir perdedir, sahv da bir perdedir. Hakiki Vâsıl olan, bu iki hâlin de ötesinde, bu hâlleri var eden Zât'ın kendisiyle kâimdir. O, "rengin eserinde mahvolduğu" için, yani bütün hâllerin ötesinde, Hakk'ın Zâtî tecellîsinin kabzasında bulunduğu için, bu iki hâlden de müstağnidir ve onlara takılıp kalmaktan Hakk'a sığınır.
Füsûs'un hikmet penceresinden bakınca sekr, ulaşılıp kalınacak bir menzil değildir. O, yolda sâlike ikram edilen, aşkın ve tecellînin şiddetini tattıran bir şaraptır. Ama kâmil odur ki, şarabın sarhoşluğuna değil, Sâkî'nin kendisine âşık olur. Sekr de O'ndandır, sahv da O'ndandır; ama O, ne sekrdir ne de sahvdır. Bu idrak, Muhammedî Mîzan'ın ta kendisidir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
İrfan yolunda hikmet, bir şeyin sadece ne olduğunu bilmek değil, onun zıddıyla olan münasebetini de idrak etmektir. Zira eşya, zıddıyla bilinir ve zıtlar, Vahdet nazarında birleşir. Bu birleşme noktası, İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûs'ta işaret ettiği, Terzibaba Sultan'ın da şerhleriyle açtığı o ince sır perdesinin aralandığı yerdir.
Yolun başında olan için sekr, yani ilahi tecellînin şiddetiyle kendinden geçme hâli, ulaşılması arzu edilen bir zirvedir. Sahv ise, yani ayıklık ve şer'î ölçülere riayet hâli, korunması gereken bir temeldir. Kâmil İnsan için ise bu iki hâl, aşılması gereken duraklardır. Bu makamda arif, sadece günahlarından değil, "iyiliklerinden" de istiğfar eder. Sadece ayıklık hâlinden değil, sarhoşluk hâlinden de Hakk'a sığınır. Bir velînin, Hakk'ın bir lütfu olan mânevî sarhoşluktan dolayı istiğfar etmesi, mertebeler arasındaki farkı bilmekle anlaşılır. Terzibaba Sultan, Füsûs'un sırlarını açarken bu durumu şöyle izah eder:
Yani baygınlık halinden kendinin kendinde olmadığı halden mahv halinden yani kendinde ayıklık halinde iken mahviyet halindeki mest halinden idi. Niye ben o şekilde kaldım ayık olmadım diye. Ve ba'zıları derler ki, belki mestlik hâlinde ayıklık hâlinden istiğfar eyledi, Ve ba'zıları her iki halden müstağfır idi. Zîrâ onun nazarı Hakk'a idi. Ve uyanıklık ve yokluk hali ise renkten renge girme kabiliyeti olan bendegâna mahsustur, yani diğer insanlara mahsustur. O hazrete nisbetle ne sekir ne de sahv vardır. Yani ne sarhoşluk ne de uyanıklık vardır. İmdi mademki Hakk'a bakıyor idi, her iki halden dahi istiğfar eden idi. Zîrâ bu sarhoşluk ve ayıklık iki mertebedir, iki değişik haldir. O ise rengin eserinde mahv olduğu vakit, yani rengin rengine boyandığı vakit her ikisinden de müstağfır olup kabza-i ilâhîde bulunur idi, derler.
Kâmil arifin nazarı, daima ve sadece Hakk'adır. Bu nazar ufkunda, "ben" ve "benim hâlim" demek dahi bir şirk kokusu taşır. Arif, sekr hâline girdiğinde, o hâlin lezzeti içinde dahi bir anlığına "ben mest oldum" derse, bu "ben" kaydı, onun nazarında Hakk ile arasına girmiş bir perdedir. Bu yüzden, o hâlden ayıldığında, "Niçin bir anlık da olsa o hâle takılıp kaldım?" diye istiğfar eder. Aynı şekilde, sahv yani ayıklık hâlindeyken de kalbi Hakk'tan bir an gafil olursa, "Niçin sekr hâlindeki o mutlak vuslatta değilim?" diye istiğfar eder.
Onun istiğfarı, bizim anladığımız gibi bir günahtan dolayı değildir. Onun istiğfarı, Hakk'a olan mutlak yönelişinde meydana gelen en ufak bir kaymadan dolayıdır. Çünkü onun için sekr de sahv da Hakk'a perdedir. Her ikisi de bir "hâl"dir. Hâller ise halk edilmiştir, geçicidir. Kâmil arif ise kendi sıfatlarında boğulmak değil, Zât-ı Mutlak'ın tecellîlerinde yok olmak ister. Bu, zıtların birleştiği Cem makamı idrakidir.
Terzibaba Sultan'ın işaret ettiği gibi, "O hazrete nisbetle ne sekir ne de sahv vardır." Bu, tenzih mertebesinin en üst noktasıdır. Cenâb-ı Hakk, bizim O'na atfettiğimiz hallerden münezzehtir. Kâmil arif, Hakk'ın ahlakıyla ahlaklandığı için, O'nun bu münezzehliğinden bir pay alır. Artık o, ne sekr hâlinin esiri ne de sahv hâlinin bekçisidir. O, her iki hâlin de üstünde, Hakk'ın iradesine teslim olmuş bir "yokluk"tur.
Biz mahlûklar, sürekli bir değişim, bir telvîn (renklenme) hâlindeyiz. Sekr ve sahv da bu renklerden ikisidir. Kâmil arif ise bu renklerin gelip geçtiği bir ayna gibidir. Ayna, sadece yansıtır. Arif de böyledir. Sekr tecellî ettiğinde o hâli yansıtır ama o hâle esir olmaz. Sahv gerektiğinde o hâli yansıtır ama o hâle de bağlanıp kalmaz. Onun aslı, renksizliktir. Bu yüzden her iki hâlden de istiğfarı, aynanın üzerindeki en ufak bir tozu, yani "hâle sahiplik" iddiasını silmek içindir.
Bu noktada, tasavvufun en meşhur düsturlarından biri bütün meseleyi özetler:
Velhâsıl enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın istiğfarları, ehl-i nefs olan kimselerden sâdır olan günahlara karşı vâki ’ olan istiğfar gibi değildir. Yani nefis ehline göre olan günahlardan istiğfar gibi değildir. Belki "Hasenâtü'l-ebrâr seyyiâtü'l-mukarrabîn" ya'nî "Ebrârın hasenatı mukarrabînin seyyiâtıdır" mucibince kendi makâmât-ı aliyyeleri iktizâsınca zünûb addolunan ba'zı ahvâldendir.
"Ebrârın hasenatı, mukarrabînin seyyiatıdır." Ebrâr, yani iyiler için bir fakire sadaka vermek, gece teheccüde kalkmak büyük bir hasenattır. Mukarrabîn ise, yani Hakk'a en yakın olanlar için durum farklıdır. Onlar, bir anlık dahi olsa Hakk'ın müşahedesinden ayrılmayı en büyük günah (seyyiat) sayarlar. Mukarrabîn makamındaki bir arif, tam da Hakk'ın tecellî denizinde gark olmuşken, aklına "Şu fakire bir sadaka vereyim" düşüncesi gelse, bu düşünce onu bir anlığına müşahededen alıp fiiller âlemine indirir. Ebrâr için en büyük sevap olan bu fiil, o anda mukarrab için Hakk'tan bir anlık ayrılık olduğu için "günah" hükmüne geçer.
Sekr ve sahv meselesi de tam olarak böyledir. Sıradan bir sâlik için sekr hâli, ebrârın hasenatı gibidir; büyük bir lütuftur. Ama mukarrabîn makamındaki kâmil için, o hâle takılıp kalmak, Hakk'ı müşahededen bir anlık bir kopuş olduğu için "seyyiat"tır. O, ne sarhoşluğun getirdiği benlik coşkunluğunu ne de ayıklığın getirdiği benlik kontrolünü ister. O, her ikisinden de soyunup "Hiç" olmak, Hakk'ın iradesi altında "yok" olmak ister.
Yolun her mertebesinin bir edebi, bir hükmü vardır. Başlangıçta sekr hâlini aramak, sahv hâlini muhafaza etmek bir vazifedir. Lâkin yolun sonu, her iki hâlin de ötesine geçip, hâlleri verenin kendisinde fâni olmaktır. Bu, zıtların düğümünün çözüldüğü, ikiliğin ortadan kalktığı, sâlikin Muhammedî mîzan (Muhammedî denge) üzere karar kıldığı makamdır. O makamda ne sekr vardır ne sahv; sadece ve sadece Hakk vardır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Sekr
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikatleri hikâyelerden, temsillerden örülmüş bir âleme sokarak tecrübe ettirir. Onun lügatinde sekr (mânevî sarhoşluk) hali de, en çok "şarap" ve "meyhane" sembolleriyle dile gelir. Lâkin bu şarap, aklı baştan alan dünyevî bir içki değil, aklı aklın ötesine taşıyan, benliği Hakk’ın varlığında eriten ilâhî bir iksirdir.
Hakikat Şarabı: Dünyevî ve Mânevî Mestlik
Yolun başında sâlike gösterilen ilk hakikat, iki tür sarhoşluk olduğudur. Biri, insanı dünyaya bağlayan gaflet sarhoşluğu; diğeri ise insanı Cenâb-ı Hakk’a ulaştıran aşk sarhoşluğudur. Biri uyutur, diğeri uyandırır. Hazret-i Mevlânâ, bu iki hali birbirinden keskin bir çizgiyle ayırır:
Bu şerefli beyitte "meze ve şarap"tan kasıt, cismanî lezzetler ve nefse ait hazlar; "gaybî salkım"dan kasıt ise ilahî hakikatler ve bilgilerdir. Yani, Pir efendimiz (Mevlânâ) cismanî ve nefsanî olan müridleri (Hakk yolcusu) irşad etmek (doğru yolu göstermek) ve uyarmak için buyururlar ki: Ey mürid, senin nefsin dünyevî lezzetlerden ve cismanî hazlardan sarhoş oldukça, ruhunun gözü ilahî hakikatler ve bilgiler nurunun salkımlarını görmedi.
Dünya "mezesi" ve nefsanî hazlar "şarabı" ile mest olan bir kimsenin kalbine, gayb âleminin hakikat salkımlarından bir tane bile düşmez. Zira bir kadehte iki şarap olmaz. Gönül kadehi ya dünyanın bulanık suyuyla ya da hakikatin berrak şarabıyla doludur. Kur’ân-ı Kerîm'de buyrulduğu gibi, onlar "sarhoşlukları içinde şaşkın bir hâldedirler" (Hicr, 15/72). Bu, hakikatten uzaklaştıran bir gaflet sarhoşluğudur.
Bu gaflet sarhoşluğunun bir başka çeşidi de, zahir âlimlerinin kendi bilgileriyle mest olmasıdır. Onlar, kitaplardan öğrendikleri kelimelerle bir sarhoşluk yaşarlar. Fakat bu, hakikatin zevkine ermekten değil, bilginin kibrinden kaynaklanan bir mestliktir.
Ey bu fânî olan âlem-i sûret misafirhanesinden yakasını kurtaramamış olan kimse, sen ehl-i hakîkatin bahs ettikleri "mahv" ve "sekir" ve "inbisât" hallerinin zevkıni ne bilirsin? "Mahv" abdin, aklından gâib olması haysiyetiyle, kendisinden evsâf-ı âdetin kalkması ve ondan şarâbdan sarhoş olan gibi, aklın medhali olmayan efâl ve akvâl hâsıl olmasıdır. "Sekr" kavî bir vârid sebebiyle kendinden gâib olmaktır ki, bu hâl, tarab ve iltizâz verir; ve bu hâl, "gaybet" hâlinden akvâdır. “İnbisât” rahmet ve ünse işareti mûcib olan bir vârid-i ilâhîdir ve inkıbâzın zıddıdır. Bu îzâhât, Hz. Şeyh-i Ekber'in beyânât-ı aliyyelerinden nakl edilmiştir ve ulemâ-i zâhire bu ezvâkdan bî-haberdirler.
Hazret-i Pîr, burada Şeyh-i Ekber İbn Arabî'nin çerçevesini esas alarak, sekr halini "kavî bir vârid sebebiyle kendinden gâib olmak" olarak tanımlar. Yani, sâlikin iradesi dışında, kalbine hücum eden güçlü bir ilâhî tecellînin tesiriyle aklının ve duyularının perdelenmesidir. Bu, kitaplardan öğrenilecek bir bilgi değil, tadılacak bir zevktir. Zahir âlimi bu hallerin isimlerini bilir ama manasından ve zevkinden habersizdir.
Kendi sözlerinden sarhoşluk duyar; fakat onun katından şaraba kadar çok yol vardır. O ırmak gibidir, o bir su içmez; su, ondan su içicilerin üzerine geçer.
Hakikat yolcusunun ilk işi, bu iki sahte sarhoşluktan, yani dünya zevklerinin ve kuru bilginin verdiği mestlikten ayılmasıdır. Ancak bu ayıklıktan sonradır ki, hakiki şarabın sunulduğu mânevî meclise kabul edilebilir.
Vahdet Kadehinde Zıtların Birleşmesi ve Mestliğin Edebi
Sâlik, dünya şarabını döküp, gönül ehlinin kapısından sunulan o mânevî "âb-ı hayatı" içtiğinde, zıtları birleştiren, ikiliği ortadan kaldıran bir vahdet tecrübesi yaşar. O mecliste artık şah-kul, zengin-fakir, âlim-cahil ayrımı kalmaz.
Yani şahlara özgü olan kibir ve vakar ile kullara özgü olan acizlik, zillet ve tevazu hâli, bu şarabın verdiği zevk ve neşe sebebiyle ortadan kalkmıştır ve hepsi bir olmuştur. Öyle bir şarâb ki, içilen mecliste fitneler ve şevkler koparıp kemâl-i zevk ve neşâttan bendeler ile şâhlar birbirine karışmıştır... Kemikler gidip hep can olmuşlardır. O zaman taht ve tahta eşit olmuştur.
"Kemikler gidip hep can olmuşlardır." Yani, bedenin, sûretin temsil ettiği bütün ayrımlar eriyip gitmiş, geriye sadece "can," yani ilâhî nefhanın taşıyıcısı olan ruhun birliği kalmıştır. Bu, Cem makamı'nın tecrübe edildiği bir haldir. Padişahın oturduğu taht ile dervişin oturduğu tahta parçası bir olur. Çünkü o mecliste tek bir Sultan vardır, o da tecellîsiyle her zerreye hükmeden Cenâb-ı Hakk’tır.
Ancak bu hal, bir edep gerektirir. Bu, ehli olmayanın önünde sergilenmemesi gereken bir sırdır. Mânevî sarhoşluğun verdiği coşkuyla sırları ifşa etmek, meyhaneden çıkıp sokaktaki çocukların maskarası olmaya benzer.
"Bâde"den murâd, aşk-ı ilâhî bâdesidir ki, sâlike sekr-i ma'nevî verir. "Baş koymak"dan murâd, sekr-i ma'nevî hâsıl olduğu vakit, hâlini nâsa ızhâr etmeyip hifz etmektir... Bir sarhoş meyhaneden ayrıldığı vakit, çocukların maskarası ve oyuncağı oldu.
"Meyhane," yani mürşidin sohbet halkası, bu ilâhî şarabın içildiği yerdir. Bu halin zevki orada yaşanmalı, orada hazmedilmelidir. Bu hali, manadan anlamayan "çocukların," yani avamın arasına taşıyan kimse, hem kendine hem de o yüce sırra saygısızlık etmiş olur. Bu sebeple sâlik, vecd (coşkunluk) ve bî-hodluk (kendinden geçme) gibi haller zuhur ettiğinde, bunları birer ilâhî emanet bilip kalbinde saklamalıdır.
Fakat bu yolda, bu hallere ulaştıktan sonra bile ayağın kayma tehlikesi vardır. Sâlikin karşısına "mânevî hırs" denilen bir engel çıkabilir.
Manevî hırs şudur ki, Hakk Yolcusu (tasavvuf yolunda ilerleyen kişi) kâmil bir mürşide bağlandığı ve kendisinde vecd (ilahi aşk ve coşku) türlerinden birtakım haller ortaya çıktığı hâlde, hâlindeki değişimin farkına varamayıp, kendi iç düşüncelerine uyar ve mürşidinden feyiz (manevî bereket) bulamadığını zannedip onu reddeder ve başka bir mürşide bağlanır.
Mürşidin sunduğu aşk şarabıyla mest olan sâlik, bu hali kendinden bilip veya daha fazlasını arama hırsıyla o kapıyı terk eder. Oysa o haller, tam da o kapıda kalması gerektiğinin delilidir. Gönül ehlinin kapısı, vefa kapısıdır.
Sekr'den Sahv'a: Telvîn Hâlinden Temkîn Makamına Yükseliş
Sekr hali, sâlikin yolculuğunda önemli bir duraktır. Fakat bu, yolculuğun sonu değil, en aldatıcı olabilecek geçitlerinden biridir. Zira irşad vazifesi, sarhoşlukla değil, ayıklıkla yapılır. Aşk şarabını içip kendinden geçmek bir mertebedir; lâkin o şarabı başkalarına sunabilecek bir sâkî olmak, çok daha ileri bir mertebedir. Bu, telvîn (mânevî hallerdeki değişkenlik) makamından temkîn (mânevî hallerdeki kararlılık) makamına geçmektir. Hazret-i Mevlânâ bu sırrı şöyle açıklar:
Mestlikten geç ve mestlik bağışlayıcı ol! Bu telvînden onun istivâsına naklet! Bu yüce beyitten, fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesinde olanların mürşid (manevî rehber) ve rehber olamayacaklarına işaret buyurulur... Yani, ey fenânın sarhoşu olan sâlik! Bu mertebede kalma! Zîrâ fenâ hâli telvîn makāmıdır. Binâenaleyh Hak sarhoşluğundan geç ve sahva (ayılma) ve ayıklık mertebesine gelip, ehl-i gaflete sarhoşluk bağışlayıcı ol! Zîrâ bekā-billâh (Allah ile kalma) hâli temkîn ve istivâ hâlidir.
Sarhoş, sadece kendi halini yaşar. Sâkî ise, hem şarabın sırrına vâkıftır, hem de kime, ne kadar, ne zaman ikram edeceğini bilir. Fenâ halinde, yani sekr halinde kalan bir sâlik, mürşidlik yapamaz. Çünkü halkı irşad, bekā halinde, yani Hakk ile baki olarak O’nun sıfatlarıyla sıfatlanmış bir halde ayıklıkla yapılır. İşte bu, mahv (yokluk) halinden sahv (ayıklık) haline, sekr'den "hûş"a (şuur, ayıklık) gelmektir. Bu, kesrette vahdeti, halkta Hakk'ı görebilme sanatıdır ki, İnsân-ı Kâmil'in vasfıdır.
Bu durumun en kâmil örneğini, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hayatında görürüz. O, bütün mânevî hallerin sultanı olduğu halde, daima sahv ve temkîn üzereydi. Mesnevî'de anlatılan bir hadisede, ilâhî bir cezbe ile kendinden geçen bir bedeviyi, o halde bırakmaz, onu tekrar ayıklık âlemine davet eder:
"Bu taraf"tan kastedilen, akıl ve ayıklık tarafıdır. Çünkü o Arap, akıl mertebesinden sarhoşluk (sekr) ve cezbe (ilahi aşkın coşkusu) tarafına gitmişti. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretleri onu cezbe tarafında bırakmayıp ayıklık ve sahv (uyanıklık) tarafına davet etti de dedi ki: "Bu akıl tarafına gel, sarhoşluk yapma, uyanık ol ve kendine gel! Çünkü bu akıl tarafında seninle görülecek işler vardır."
"Bu akıl tarafında seninle görülecek işler vardır." İşte Muhammedî mîzan budur. Mânevî tecrübeler, kulluk vazifelerini ve halka hizmeti ihmal etmek için bir bahane değil, tam aksine o vazifeleri daha derin bir idrakle yerine getirebilmek için birer kuvvet kaynağıdır. Asıl gaye, o halden ayıklığa döndükten sonra, yüzüne vuran tecellînin nuruyla etrafını aydınlatabilmektir.
Netice olarak, Hazret-i Mevlânâ'nın dilinde sekr, sâliki önce dünyanın sahte sarhoşluğundan kurtaran, sonra onu vahdet tecrübesiyle tanıştıran ilâhî bir lütuftur. Ancak bu lütuf, bir son değil, bir başlangıçtır. Yolun nihayeti, o sarhoşluk denizinden geçip, sahv ve temkîn sahiline ulaşmak, hem Hakk ile olup hem halk ile olabilme sırrına ermektir. Gerçek mürşid, sarhoş olan değil, sarhoşluktan geçmiş ve artık başkalarına o ilâhî şarabı ikram edebilen ayık sâkîdir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Sekr kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 1: "Zîrâ ben kâmilen aşk-ı ilâhîde müstağrak ve âlem-i ma'nâya gark olsam, bu âlem yabancı kalır ve halkı irşâd ile meşgül olamaz idim. Ve kâmilen âlem-i fânîde müstağrak olsam, âlem-i ma'nâdan maârif cevh..."
- Cilt 2: "'Mahv' ve 'sekir' ve 'inbisât' hâllerinin zevkini ne bilirsin? 'Mahv' abdin, aklından gâib olması haysiyyetiyle, kendisinden evsâf-ı âdetin kalkması ve ondan şarâbdan sarhoş olan gibi, aklın medhali..."
- Cilt 3: "O ırmak susamış ve su içici değildir. Irmakta suyu bel etmek (emmek) hâssası olmadığı için, gelen su o mecrâdan, emme hâssasını taşıyan yerlere akıp gider. Mukallid de böyledir. Muhakkıkların sözlerin..."
- Cilt 5: "'Sekr' kalb-i sâlike bir hâl-i ma'nevinin galebesi sebebiyle sarhoş olmaktır. 'Vecd' Kur'ân-ı Kerîm ve kasâid okunduğunda... Çok sekr ve vecd ve bîhodluk ehl-i dillerin kapısından cana çarptı."
- Cilt 6: "Bu hâle işâreten cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar, Beyit: 'Kumlar sudan doydu, acibdir ki, ben hâlâ doymadım; bu âlemde benim yayıma lâyık bir kiriş yoktur.' Meyin adını 'müd..."
- Cilt 7: "Ağız o şarâbdan kuru kalmadı. Binâenaleyh şimdi bu şarâbdan da bize ihsân et! 'Ey feleği çevik, tayyedici ve çevik kalkıcı, içtiğin şeyden bizim üzerimize bir cür'a dök!' 'Felek'den murâd..."
- Cilt 8: "Her yerde ve her adamda şer ve fenâlık yapmaz. Şarâb-ı sûri veyâ ma'nevî ancak tab'an edebsiz olan kimseyi böyle murdâr ve mülevves eder. Mısrâ': 'İşret, güher-i âdemi temyize mihekdir.' Eğer âkıl..."
- Cilt 9: "O Arab mertebe-i akıldan sekr ve cezbe tarafına gitmiş idi. Resûl-i Ekrem hazretleri onu cezbe tarafında bırakmayıp ayıklık ve sahv tarafına da'vet buyurdu da dedi ki: 'Bu akıl tarafına gel, sarhoş...'"
- Cilt 10: "'Meze ve şarâb'dan kastedilen, lezzetler ve cismî hazlar; 'hûşe-i gaybî'den kastedilen, hakikatler ve ilâhî mârifatlar olur. Yani, Cenâb-ı Pîr Efendimiz, cismî ve..."
- Cilt 11: "'Telvin', sâliklerin renkten renge girmelerine ve hâlden hâle intikâl etmelerine derler. 'İstivâ', burada 'karâr etmek' demek olup, telvinin mukâbili olan 'temki...'"
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Sekr
Hakikat yolculuğunda her bir kavram, bir diğerine açılan bir kapı gibidir. Sekr hali de bu ağın merkezinde, diğer hallerle ve makamlarla iç içe yaşanır.
-
Sahv: Sekr'in, yani mânevî sarhoşluğun zıddı ve tamamlayıcısıdır. Sekr, tecellînin şiddetiyle aklın perdelenmesi ise sahv, o tecellîyi akl-ı küllî idrakiyle, yani Hakk'ın nuruyla ve farkındalıkla yaşama halidir. Yolun sonu sekr'de kaybolmak değil, sekr tecrübesinden sonra gelen ve bir daha hiç kaybolmayan sahv makamına, yani "Hakk ile ayıklığa" ermektir.
-
Vecd: Sekr halinin kapısını aralayan ani ve coşkun ilahi tecellîye "vecd" denir. Vecd, Hakk'ı bulmanın getirdiği şiddetli bir heyecan, bir kendinden geçme anıdır. Sekr ise bu buluşun ardından gelen, sâlikin benlik şuurunu yitirdiği daha sürekli bir sarhoşluk halidir. Vecd bir şimşek çakması ise, sekr o şimşeğin aydınlığında gözlerin kamaşmış kalmasıdır.
-
Aşk ve İlahi Aşk: Sekr şarabının ta kendisidir. Sâlikin içtiği ve onu kendinden geçiren şey, Aşk'ın ateşidir. Aşk olmadan ne vecd olur ne de sekr. Cenâb-ı Hakk'ın Zâtî muhabbeti, kulun kalbine bir tecellî ile dokunduğunda, o kalp Aşk ile dolar ve bu ilahi şarabın tesiriyle sarhoş olur, benliğini unutur.
-
Hallac-ı Mansur: Sekr halinin irfan tarihindeki en meşhur ve ibretlik tecellîsidir. Onun "Ene'l-Hakk" (Ben Hakk'ım) nidası, bir benlik iddiası değil, ilahi tecellînin galebesi altında kendi ferdî varlığının tamamen silindiği bir Fena anının dışavurumudur. Bu durum, sekr halinin ne denli ince bir sırât olduğunu gösterir.
-
Fena: Sekr halinin vücûdî temelidir. Fena, kulun kendi vehmî varlığının, fiillerinin ve sıfatlarının, Hakk'ın mutlak Vücûdu, fiilleri ve sıfatları karşısında yok olması, erimesidir. Bu yokluk tecrübesi o kadar şiddetlidir ki, sâlikte "sekr" denilen bir şuur kaybına, bir sarhoşluğa yol açar. Sâlik, fena deryasına daldığında sekr şarabını içmiş olur.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç büyük irfan kaynağı, sekr meselesine kendi meşreplerince, farklı pencerelerden bakarak birbirini tamamlayan bir bütünlük sunar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve şerhlerinde sekr, doğrudan doğruya sâlikin seyr-i sülûk tecrübesi içinde ele alınır. Kavram, soyut bir hikmet tartışması olmaktan çıkar, mürşidin dizinin dibindeki dervişin yaşayabileceği somut bir hale bürünür. Terzibaba'nın dilinde sekr, mürşidin (kendi pîri Şekerci Dede misalinde olduğu gibi) mânevî bir tat, bir "akide şekeri" gibi ikram ettiği, kalbe dokunan bir tecellîdir. Bu yaklaşım, sekr'in kaynağının ilahi olduğunu ("Rableri onlara tertemiz bir şarap içirdi" âyetinin sırrıyla) ve bu halin bir mürşid-i kâmilin nezaretinde yaşanması gerektiğini vurgular. Terzibaba'nın üslubu, meseleyi doğrudan sâlikin kalbine ve ahlakına bağlar; tehlikelerine işaret eder ve kalıcı bir makam olmadığını hatırlatır.
İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise mesele, vücûdun ve tecellînin en derin katmanlarına çekilir. Sekr, artık sadece bir sâlikin hali değil, varlığın kendi işleyişinin, yani "halk-ı cedîd" (her an yeniden zuhûra gelme) sırrının bir neticesi olarak görülür. Şeyh-i Ekber'e göre Hakk, "her an yeni bir şe'n'de, yani yeni bir tecellîdedir." Bu zaviyeden bakıldığında sekr de, sahv da Hakk'ın o anki tecellîsinin birer rengidir. Kâmil arif için her ikisi de Hakk'a nispetle birer perdedir ve bu yüzden her iki halden de istiğfar eder. İbn Arabî, sekr'i sâlikin psikolojik bir hali olarak değil, Hakk'ın tecellîsinin kevnî bir kanunu olarak okur ve onu en yüksek tevhid idraki olan zıtların birliği (Cem makamı) içinde eritir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'inde sekr, aşkın ve hikmetin şiirsel diliyle, misaller ve hikâyeler üzerinden anlatılır. Mesnevî'de "şarap", "meyhane", "sâkî" gibi lafızlar, ilahi aşkın, irfanın ve mürşidin birer sembolü haline gelir. Mevlânâ için sekr, ilahi aşk şarabını içerek dünyevî ayrımları unutup vahdeti tecrübe etmektir. Ancak Hazret-i Pîr, bu halin tehlikesine ve geçiciliğine de sık sık dikkat çeker. En mühim katkısı ise, irşad makamı için sekr'in yeterli olmadığını belirtmesidir. Bir mürşid, sâlik gibi "telvîn" yani renkten renge giren bir halde olamaz; o, sekr tecrübesini yaşamış ama aşmış, "istivâ" (kararlılık) ve tam bir "sahv" (ayıklık) makamına ermiş olmalıdır ki, diğerlerine yol gösterebilsin.
Değerlendirme
Sekr, yani mânevî sarhoşluk, yolun kendisi değil, yolda sâlike bir anlığına kendini unutturan, fakat tek başına menzile ulaştırmayan güçlü bir tecrübedir. O, Hakk'ın celâlî tecellîsinin şiddetinden aklın ve benlik şuurunun perdelendiği, tehlikeli olduğu kadar lütuf dolu bir haldir. Ancak bu halin içinde kaybolmak değil, bu halin getirdiği tevhid sırrını idrak edip yeniden ayıklığa, ama bu kez "Hakk ile ayıklığa" dönmek esastır. Asıl makam, o sarhoşluktan sonra gelen ve bir daha hiç ayrılmayan sahv halidir ki, bu da ancak bir Mürşid-i Kâmil'in himmeti ve terbiyesiyle mümkündür. Sekr bir lütuftur, fakat sahv bir makamdır ve irşad bu makamdan yapılır. Sâlikin nasibi sekr'in lezzeti, mürşidin vazifesi ise sahv'ın hizmetidir. Bu dengeyi anlamayan, yolda kalır.