Arş
Hakikat ilminin kapısı edep, anahtarı ise hayâdır. İrfan yolunda kelimeler, hakikatin kendisi değil, ona işaret eden parmaklardır. Biz o parmağın gösterdiği Ay’a bakmaya niyet ederiz, parmağın kendisinde oyalanmayız. Arş kelimesi de bu kutlu işaretlerden biridir. Zâhirde bir taht, bir makam gibi düşünülse de, bâtında o, ilâhî hükümranlığın, kâinatı kuşatan rahmetin ve varlığın zuhûr sahasına çıktığı ilk mertebenin adıdır. O, Zât’ın tenzih âleminden, sıfat ve fiillerin tecellî ettiği teşbih âlemine açılan kapısıdır. Arş’ı anlamak, Cenâb-ı Hakk’ın varlığı nasıl bir nizam ve hikmetle donattığını, yokluk karanlığından nasıl bir rahmet ile çıkardığını ve her bir zerrenin bu ilâhî senfonide nasıl bir nağme olduğunu idrak etmektir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
“Hayâ”, utanma, sıkılma, Allah korkusu ise, kendinde olan tüm varlığını Hakk’a teslim edip, kendi nefsine mal etmekten utanma, sıkılma ve Allah korkusudur, diyebiliriz. Allah (c.c.) cümlemize mutlak gerçekleri idrak ettirecek akıl ve irfaniyet vermesini niyaz ederiz. Amin. Küçük Bir Hatıram : Yeri gelmişken sizlere, bu mevzuu ile ilgili küçük bir hatıramı da anlatmaya çalışayım. 1997 senesinde idi yeni tanıştığımız B... isimli arka-daşımızla birkaç defa görüşmüş idik. Bu arkadaşımız, ken-disinin “zamanın mehdisi” olduğunu söylediği bir zâta gö-nülden bağlı idi... Aramızda karşılıklı birçok mevzular oldu; çıkardığım netice, “ne kadar büyük bir hayâl, vehim ve cüret içinde bulundukları yolunda idi.” Sonunda daha fazla görüşmeye lüzum görmeden; “size bir soru sorabilir miyim? ” dedim. “buyrun,” dedi “irfan ehlinde imân ömür boyu sürer mi? dedim. “evet sürer,” diye cevap verdi. Hiçbir izah da yapmadığından, bu cevap neticesinde gerçekten irfaniyetten ve seyr-i sülûk’tan hiç haberleri olma-dığı açık olarak anlaşılıyordu.
Bu hatıra, Arş gibi yüce bir hakikatin kapısını çalarken neden hayâ ve edep gerektiğini bize hatırlatır. İrfan, vehim ve cüret ile değil, teslimiyet ve hiçlik ile elde edilir. İmanın ömür boyu sürmesi, taklit ehli için bir temennidir; tahkik ehli için ise her an yeniden kazanılması gereken bir fetihtir. Arş’ı anlamak da, aklın sınırlarını bilip hayâ ile o sınıra teslim olmaktan geçer.
Kur’ân-ı Kerîm, Arş’a dair en temel işareti Hûd Sûresi’nde verir. Bu âyet, varlığın zuhûrundan önceki hâli resmeder:
7- O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır... Elmalılı Hamdi Yazır Meali: 11.7- Hem o odur ki Gökleri ve yeri altı günde yarattı, Arşı, su üstünde idi...
"Arş’ı su üstünde idi" ifadesi, ariflere göre bildiğimiz su değil, "hayat"ın kendisi, yani varlığın ilkel maddesi, potansiyelidir. Enbiyâ Sûresi’nde buyrulduğu gibi, “Biz her canlı şeyi sudan halk ettik!” (Enbiyâ, 30). Bu su, Cenâb-ı Hakk'ın Nefes-i Rahmânî’sidir; bütün âlemlerin kendisinden zuhûra geldiği o sonsuz rahmet ve imkân deryasıdır. Arş, işte bu imkân deryası üzerinde kurulu ilâhî hükümranlık ve idare merkezidir. Gökler ve yer henüz halk edilmeden evvel, her şeyin potansiyel olarak bulunduğu o "su" üzerinde, Hakk'ın iradesi Arş'tan tecellî etmekteydi. Bu "su", aynı zamanda "ilim" mertebesidir. Her şey, Cenâb-ı Hakk'ın ilminde mevcuttu.
Bu ilk hâli, yani göklerin ve yerin henüz halk edilmediği mertebeyi daha iyi anlamak için, varlığın zuhûr öncesi durumuna bakmamız gerekir. Bu durum, mutlak bir yokluk değil, "a'dem" yani izafî yokluktur. Her şeyin Hakk'ın ilminde gizli olduğu "zûlmet" yani karanlık mertebesidir.
Hal böyle olunca âyetin baş tarafı-nın mânâsı : (semavatı, yeryüzünü ve aralarında olanları yarat-madık/halk etmedik, ) “daha henüz halk etmedik,” çünkü bu mertebe yu-karıda belirtilen a’dem/yokluk, “zûlmet” ve “ilim” mertebe-siydi, orada gizli idiler. Zât-ı Mutlak, onların birer elbise giyerek, zuhur etme-lerini diledi. “illâ bil hakk” ancak hakk olarak, “hak” es-masının tecellisiyle zuhura gelmelerini sağladı.
Arş, bu "zûlmet"ten, bu ilmî potansiyelden, varlıkların "birer elbise giyerek" zuhûr edeceği sahnenin kurulduğu yerdir. Bu zuhûr, Tâhâ Sûresi'nde belirtildiği üzere, Rahmân isminin tecellîsiyle başlar:
Kûr’ân-ı Keriym Tâhâ Sûresi 20/5. âyetinde حَمَنَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى ع الرُّ “er rahmânü alel arşisteva” Meâlen : “Rahmân arş üzerine istiva etti.” Varlıkların herbirinde, yüce ve sübhan Allah’ın zâtı vardır. O’nun zâtının bulunduğu varlıklar ise, doğrudan doğ-ruya “arşı” dır. Çünkü onlar varlıklarını yüce Hakk’ın zâtın-dan almaktadır. Çünkü mevcûdatın özü aynen kendisidir.
"Rahmân Arş'a istiva etti" beyanı, Cenâb-ı Hakk'ın bütün varlığı kuşatan rahmetinin, kâinatın idaresini elinde tuttuğunun ilanıdır. Arş, Rahmâniyyet mertebesinin, yani bütün mahlûkatı kapsayan o genel rahmetin tecellîgâhıdır. Bu yüzden her bir varlık, Hakk'ın Zât'ından bir iz taşıdığı için, kendi mertebesinde bir "arş" olur. Senin kalbin de, eğer Hakk'ın tecellîsine mazhar olursa, bir arş olur. Arş, sadece göklerin üstünde bir taht değil, aynı zamanda Hakk'ın hükmünün tecellî ettiği her yerdir. Bu yüzden arif, "Âlemin her zerresi bir arştır, üzerinde Rahmân istiva etmiştir" der.
Arş kavramı, Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok sûrede karşımıza çıkar ve her birinde farklı bir hikmet penceresi açar. Örneğin, Enbiyâ Sûresi, bize Arş'ın Sahibinin tenzih mertebesini hatırlatır:
Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir. (Enbiyâ, 22)
Burada Arş, ilâhî düzenin ve birliğin sembolüdür. Âlemde gördüğümüz bu kusursuz nizam, idarenin tek bir merkezden, Arş'ın Rabbi olan Tek'ten geldiğini gösterir. Arş, bir makamdır, ancak Arş'ın Rabbi, o makamla veya herhangi bir nitelemeyle kayıtlanmaktan münezzehtir. Bu, irfan yolundaki tenzih-teşbih dengesinin en güzel misallerindendir. Arş'ı bir teşbih (benzetme) olarak anlarız, ama Rabbini her türlü benzetmeden tenzih ederiz.
Aynı sûrede, Arş'ın etrafındaki kevnî ibadetten de bahsedilir:
Göklerde ve yerde kim varsa hep O’nundur. O’nun katındakiler, ne O’na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar. Hiç ara vermeksizin gece gündüz tespih ederler. (Enbiyâ, 19-20)
"O'nun katındakiler", Arş'ın etrafını kuşatan melekler ve ruhanî kuvvetlerdir. Onların "tesbih"i, Hakk'ı her türlü noksanlıktan tenzih etmektir. Tesbih kelimesinin kökeni "uzaklaşma"dır. Yani onlar, Hakk'ı yaratılmışlara ait sıfatlardan uzak tutarak O'nu yüceltirler. Bu, sadece bir zikir değil, varoluşsal bir duruştur. Bütün kâinat, her bir zerresiyle, bu tesbihe katılır.
Bu kevnî ibadet, Mü'min (Ğâfir) Sûresi'nde daha da açık bir şekilde ifade edilir:
Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rablerini hamd ederek tespih ederler, O’na inanırlar ve inananlar için (şöyle diyerek) bağışlanma dilerler: “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır..." (Ğâfir, 7)
Arş'ı "taşımak", fiziksel bir yük değil, ilâhî emri ve hükmü icra etme vazifesidir. Bu vazifeyi yerine getirenler, sürekli bir hamd ve tesbih halindedirler. Onların duası, Rahmân'ın Arş'ından taşan rahmetin mü'minlere ulaşması içindir. Arş'ın melekleri, "Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır" diyerek dua ederler, çünkü bilirler ki, Arş, rahmet ve ilim sıfatlarının tecellî ettiği en yüce mertebedir.
Son olarak, Bürûc Sûresi'ndeki ifadeye bakalım:
Arş'ın sahibidir, yücedir. Dilediğini yapandır. (Bürûc, 15-16)
Bu âyet, Arş'ın, mutlak iradenin ve kudretin sahibi olan Cenâb-ı Hakk'a ait olduğunu kesin bir dille belirtir. O, Arş'ın Sahibidir (Zü'l-Arş). Bu, O'nun mülkünde hiçbir şeyin O'nun iradesi dışında gerçekleşemeyeceğini anlatır. Zâlimlerin zulmü, inananların çilesi, hepsi bu ilâhî hükümranlığın gölgesi altında cereyan eder ve sonunda herkes, Arş'ın Sahibinin adaletine dönecektir.
Arş, zâhirî anlamıyla bir taht olsa da, bâtınî mânâsıyla Vahidiyet mertebesinden halk (halk) âlemine açılan kapıdır. O, Rahmân isminin tecellîgâhı, ilâhî hükümranlığın merkezi, kâinatın nizamının kaynağı ve bütün varlığın yöneldiği bir secde makamıdır. Onu anlamak, fiziksel bir yeri haritada bulmak değil, varlığın her zerresinde O'nun hükmünü ve rahmetini müşahede etmektir. Kalbini Hakk'ın zikriyle bir arş kılabilirsen, o vakit Rahmân'ın sana senden yakın olduğunu ve senin varlığın üzerinde nasıl istiva ettiğini belki bir an için idrak edebilirsin.
Terzibaba'nın Nazarıyla Arş: Aslı ve Mertebesi
Arş denilince, göklerin üzerinde kurulmuş, meleklerin taşıdığı som altından bir taht akla gelmemelidir. Bu, hakikatin suret elbisesi giymiş hâlidir, avâm içindir. Sohbetimiz ise, Arş'ın aslına, mertebesine, Vücûd okyanusundaki yerine dairdir. Zira Arş, bir mekân değil, bir makamdır; bir cisim değil, ilâhî hükümranlığın tecellî ettiği bir mertebedir. O, Zât’ın mutlak gaybından, sıfatlar ve fiiller âleminin görünür sahnesine inişinin, yani tenezzülün en yüce perdesidir.
Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlü üzere, bu yüce hakikati, mertebeleri birer birer tırmanarak, Zât’ın tenzihinden başlayıp şehâdet âlemine kadar inerek anlamaya çalışacağız. Arş, bu iniş ve çıkış yolculuğunun tam kalbinde duran bir sır kapısıdır.
Vücûdun Mertebeleri ve Arş'ın Yeri: Zât'tan Mülk'e Tenezzül
Başlangıcın da öncesinde, hakkında konuşmanın bile dilin sınırlarını zorladığı bir mertebe vardır. O, Zât-ı Mutlak’ın kendi kendine olduğu, henüz esmâ ve sıfatların bile zuhûr etmediği Ahadiyet (mutlak teklik) mertebesidir.
“kanallahu ve lem yekun meahu şey’a!..” “Allah vardı ve O’nunla beraber bir şey yok idi!..”
Bu, tam bir tenzih, yani her türlü kayıttan, sıfattan, isimden ve şekilden münezzeh olma hâlidir. Hazreti Ali (k.v.) bu hadîsi işitince, o anın ezelî ve ebedî olduğunu şu sözüyle mühürlemiştir: “El an kema kan!..” yani “Bu anda da o andaki gibidir!..” Bu, Hakk’ın nazarında geçmiş, şimdi ve geleceğin tek bir “an” olduğunu, O’nunla beraber hakikatte hiçbir şeyin var olmadığını idrak etmektir.
Bu mutlak Gayb âleminden, “bilinmekliği murad etme” (küntü kenzen mahfiyyen) muhabbetiyle bir “coşma” hâsıl oldu. Bu coşma, birbiri içinden zuhûr eden dört büyük âlem deryasını, yani Dört Hazret’i meydana getirdi.
Yukarıda ayrı ayrı belirtilen dört alem, dört derya mesabesindedir. Mülk, Meleküt, Ceberut ve Lahut... İşte bu dört derya, ezeli ve ebedî olup, başlangıcı ve sonu yoktur. Birinci derya “Zat”tır... “Lahut” da derler... “ küntü kenzen mahfîyyen fe ahbibtü en u’rafe”, “gizli bir hazineydim ”, hükmüne ve düsturuna göre; “Zat’ı ilahî” coşarak “ceberut alemi” ni zuhura getirdi... Ona “ruh-u izafî” de derler... “Alem-i Ceberut” coşunca da, “alem-i Meleküt” meydana geldi. Ve “alem-i Meleküt” coşarak “alem-i Mülk” zuhura geldi.
Bu silsilede Lahut, Zât’ın kendisidir. Ceberut, ilk taayyün olan Hakikat-i Muhammediyye’nin, yani bütün hakikatlerin tohum hâlinde bulunduğu Esmâ ve Sıfatlar âlemidir. Melekut, bu tohumların suret kazanmaya başladığı misal ve hayal âlemidir. En son gelen Mülk âlemi ise, bizim de içinde bulunduğumuz, gözle görülen, elle tutulan şehâdet âlemidir.
Peki, Arş bu mertebelerin neresindedir? Genellikle en üstte, Zât’a en yakın yerde sanılır. Hâlbuki irfanî bakış, bize tam tersini söyler. Arş, Mülk âleminin, yani görünen kâinatın en üst tavanıdır. O, Gayb âlemlerinin sonu, Şehâdet âleminin ise başlangıcıdır.
Dördüncü hazret şehadet alemidir. Mülk alemi, nasut alemi, halk alemi, his alemi, anasır alemi, yıldızlar ve felekler alemi, mevalid alemi (bunlardan murad, maden, nebat ve hayvanlardır ) Ve arşı azîm dahi bu alemdendir. Cisimler aleminin cümlesini ihata eder.
Bu, çok ince bir sırdır. Arş, Zât’ın kendisi değil, Zât’ın Mülk âlemindeki hükümranlığının tecellîgâhıdır. O, gaybî olanın şehâdete indiği, soyut hakikatlerin somut fiillere dönüştüğü sınırdır. Cenâb-ı Hakk, Mülk âlemini bu Arş’tan idare eder. Bu yüzden Arş, cisimler âleminin tamamını kuşatır ve onun en yüce makamıdır.
İlk Taayyün: Hakikat-i Muhammediyye ve Beyaz İncinin Sırrı
Zât’ın tenezzül sırrına daha yakından bakalım. Mutlak Birlik’ten (Ahadiyet) bu kesret, yani çokluk âlemi nasıl zuhûr etti? Bu sorunun cevabı, varlığın ilk belirlenimi, ilk zuhûru olan Hakikat-i Muhammediyye’de gizlidir. Efendimiz’in (s.a.v.) buyurduğu gibi: “Allah evvelâ benim rûhumu… halketti.” Bu, daha cisimler, âlemler, melekler yokken, ilk olarak varlık sahnesine çıkan hakikatin, O’nun nuru, ruhu ve hakikati olduğunun ilanıdır.
Terzibaba mektebinde bu sır, son derece derinlikli bir hadîs-i şerifin şerhiyle açıklanır. Bu, sadece bir hikâye değil, varoluşun tamamının şifrelerini taşıyan bir anahtardır:
"Allah Teâlâ büyük bir beyaz inci yarattı-halketti; Celâl ve heybetle nazar etti, hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl oldu. Semâvâtı dumandan / ve arzı onun köpüğünden halk eyledi. İmdi O'nun Arş'ı su üzerinde vâkı oldu".
Bu sembolik anlatımın katmanları şöyledir:
- Büyük Beyaz İnci (Dürre-i Beyzâ): Bu inci, saflığın, bütünlüğün ve potansiyelin sembolüdür. O, varlığın ilk çekirdeği olan “hakîkat-i insâniyye”, yani İnsân-ı Kâmil’in hakikati, diğer adıyla “akl-ı evvel” veya Vâhidiyyet mertebesidir. Bütün varlık, bu incinin içinde potansiyel olarak mevcuttur.
- Celâl ve Heybetle Nazar: Hakk’ın bu ilk taayyüne bakışıdır. Bu bakış, Cemâl (güzellik, lütuf, yakınlık) nazarı değil, Celâl (azamet, kahır, uzaklık) nazarıdır. Cemâl nazarı birleştirir, perdeyi kaldırır. Celâl nazarı ise ayrıştırır, perde olur. Bu nazarla birlikte, mutlak birlik içinde bir “gayriyyet” (başkalık, ikilik) hissi doğar. Varlık, kendisinin Mutlak Varlık’tan “ayrı” bir belirlenim olduğunu idrak eder.
- Hayâdan Erimek: İnci, üzerine düşen bu Celâl nazarının heybeti karşısında “hayâ” duyar ve erir. Bu, ilk taayyünün, kendi varlığının Zât karşısındaki hiçliğini, fakrını ve ihtiyacını idrak etmesidir. Bu erime, bir yok oluş değil, potansiyelin fiile çıkması için bir çözülmedir.
- Yarısı Su, Yarısı Ateş: Bu erimeyle birlikte, birlik (vahdet) içinden zıtlıklar (kesret) doğar. Su, rahmetin, ilmin, hayatın, yayılmanın sembolüdür. Ateş ise gazabın, azametin, gücün ve merkeze çekilmenin sembolüdür. Varlık, bu iki temel zıt kutbun etkileşimiyle şekillenir.
- Arş'ın Su Üzerinde Olması: Hûd Sûresi’ndeki o meşhur âyetin sırrı burada çözülür. İncinin erimesiyle ortaya çıkan o ilk “su”, bildiğimiz su değildir. O, varlığın kendisinden zuhûr ettiği Nefes-i Rahmânî, yani ilâhî rahmetin her şeyi kaplayan potansiyelidir. Arş, yani ilâhî hükümranlık tahtı, işte bu sonsuz rahmet ve hayat okyanusunun üzerinde kurulmuştur. Demek ki, Hakk’ın mülkü üzerindeki saltanatı, rahmeti ve hayat vermesi üzerine kuruludur.
Arş, bu halk senfonisinin kilit noktasıdır. O, Celâl nazarıyla başlayan ayrışmanın ve tenezzülün, Rahmân ismiyle bir düzene girdiği, hükümranlığın tesis edildiği ilk makamdır.
Arş, Su ve Levh-i Mahfuz: Hükümranlığın Zuhur Sahnesi
Kur’ân-ı Kerîm, bu büyük hakikati en özlü şekilde bize bildirir:
وَهُوَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ "O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır." (Hûd Sûresi, 7)
Bu âyet, Arş'ın bütün bir halk ediliş (halk) sürecinden önce var olduğunu ve bu sürecin temelini oluşturduğunu açıkça belirtir. İrfan gözüyle bakınca, Arş'ın, bütün kevnî (kevnî) zuhûrun kendisinden başladığı Rahmânî mertebe olduğunu, "su"yun ise her şeye hayat veren ilâhî ilim ve rahmet deryası olduğunu görürüz.
Arş, hükümranlık makamıdır. Hükümranlık ise, bir irade ve bu iradenin yazıldığı bir kitap gerektirir. Bu noktada Arş ile Levh-i Mahfuz (Korunmuş Levha) arasındaki ilişki devreye girer. Arş, emrin verildiği taht ise, Levh-i Mahfuz o emrin tafsilatıyla yazıldığı ilâhî fermandır.
Hadis-i Şerif’de belirtilen “kâlem” ise, “levh-i mahfuz” dur. Allah’ın zâtında “ümm-ül kitap” ta gizli olan “ilm-i ilâhi” , “levh-i mahfuz” a (muhafaza edilen levhalara) aktarılarak sayfa sayfa açığa çıkmaya başlamıştır.
Ümm-ül Kitap (Kitabın Anası), Zât mertebesindeki mutlak ilimdir. Bu ilim, Arş'ta bir "hüküm" hâlini alır, Kâlem vasıtasıyla da Levh-i Mahfuz'a yazılır. Yani, olacak olan her şeyin kader programı, Arş'ın emriyle Levh-i Mahfuz'a kaydedilir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin de dediği gibi, bu kayıt, "halk edilmişlerin işlerinin ezeli ilme uygun olarak meydana geldiğini bilmeleri içindir." Hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, her şeyin bir ölçü ve hikmetle, Arş'ın sahibinin iradesiyle gerçekleştiğini anlamamız içindir.
Bu yüzden Bürûc Sûresi’nde Cenâb-ı Hakk, hem burçlara (yıldız kümeleri, göksel menziller) hem de Arş’a yemin eder ve hemen ardından Kur’ân’ın Levh-i Mahfuz’da olduğunu bildirir. Çünkü burçlar, Arş’tan gelen kader hükümlerinin Mülk âlemindeki icra sahalarıdır. Her şey birbiriyle bağlıdır ve bu bağın en tepesinde Arş vardır.
Arş'ın Aynası Âdem: Halifeliğin "Halk" ve "Ceâl" Edilmesi
Bütün bu muazzam sistem, Arş, Kürsi, Levh-i Mahfuz, gökler ve yerler niçin zuhûra geldi? Cevap, insandadır. Arş, ilâhî hükümranlığın âfâktaki (dış dünyadaki) tahtı ise, insanın kalbi de bu hükümranlığın enfüsteki (iç dünyadaki) tahtıdır. Arş, makrokozmosun merkeziyse, İnsân-ı Kâmil de mikrokozmosun merkezidir.
Bu sır, Âdem’in zuhûrundaki bir kelime farkında gizlidir. Kur’ân, Âdem’in topraktan halkını anlatırken “halk” (خلق) fiilini kullanır. Ancak onun yeryüzündeki vekil, yani halife kılınışını anlatırken “ce’al” (جعل) fiilini kullanır. Bu iki kelime arasındaki fark, tasavvufun en derin sırlarından birini açığa çıkarır:
Bu sebeple, Bakara Sûresi 2/30 âyetinde halîfe kelimesinden sonra halk etme ifâdesi değil ceâl etme (kılma) ifâdesi kullanılmıştır: " Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh " " Hani, Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halîfe ceâl edeceğim' demişti ." Ceâl etmek , halîfe programının, yeryüzünde, topraktan halk edilmiş olan insân bedeninde Rabb tarafından yüklenerek faaliyete geçişini ifâde eder.
“Halk etmek”, yoktan bir suret ortaya çıkarmaktır. Bedenimiz topraktan halk edilmiştir. Fakat “ce’al etmek”, var olan bir şeye yeni bir görev, yeni bir mana, yeni bir fonksiyon yüklemektir. Âdem’in bedeni halk edilmiş, ancak halifelik ruhu ona “ce’al” edilmiştir. Bu, onun ruhaniyetinin, bu topraktan ibaret olan âlemden olmadığını, aslının ilâhî olduğunu gösterir.
Bu yüzden melekler, Âdem’e secde etmekle emrolundular. Bu secde, onun çamurdan suretine değil, o surette parlayan Zâtî tecellîye, ona yüklenen halifelik sırrınaydı. O an Âdem, yeryüzünün ilk kıblegâhı oldu.
Âdem’e bir bak derinden, iblise toprak görünür, Secde eden meleklere, kıblegâh olmuş görünür.
Arş, Allah’ın Rahmân ismiyle bütün mahlûkata hükmettiği yerdir. İnsân-ı Kâmil ise, Allah’ın bütün isimlerinin tecellî ettiği, o hükümranlığı yeryüzünde temsil eden aynadır. Arş, kâinatın kalbi ise, mü’minin kalbi de Arş’ın sırrını taşıyan bir nazargâhtır. Hakk’ın saltanatı, âfâkta Arş ile, enfüste ise İnsân-ı Kâmil’in kalbi ile kâimdir.
Cenâb-ı Hakk, bizlere Arş’ın hakikatini idrak etmeyi, kendi kalbimizin de bir Rahman Arş’ı olabileceği sırrına ermeyi nasip eylesin.
Terzibaba Geleneğinde Arş'in Yaşanması
Evvelki sohbetlerimizde Arş’ın ne olduğunu, Vücûd mertebelerindeki yerini ve sırrını konuştuk. O sohbetler, denizin haritasını çıkarmak gibiydi. Şimdi ise, o denize dalıp inciyi bizzat çıkarmanın, Arş hakikatini sâlikin kendi gönül âleminde nasıl yaşadığının, bu yüce makamın seyr-i sülûktaki tecellîlerinin sırrına ermeye çalışacağız. Zira irfan, bilinenin yaşanmasıdır. Yaşanmayan bilgi, kıyıda biriktirilmiş kumdan farksızdır.
Şeriat Sahilinden Hakikat Deryasına: Sâlikin İlk Adımları
Yola yeni çıkanlar için iki ilim vardır: Biri zâhir ilmi, yani şeriat. Diğeri bâtın ilmi, yani hakikat. Şeriat, denizin sahili gibidir; güvenlidir, kurudur, kuralları bellidir. Namazın nasıl kılınacağı, orucun nasıl tutulacağı, abdestin erkânı hep bu sahilde öğrenilir. Bu ilim elzemdir, temeldir. Lâkin, hakikat yolcusu sahilde oyalanıp kumlarla oynamak için yola çıkmamıştır. Onun gayesi, deryanın içindeki incidir.
Öbürü yakınlıktan uzaklıktan, geminin gidişinden, yürüyüşünden bahsetmiş. Gemi dediği bedendir. Yani bedenin hareketlerinden bahsetmiş. Namazdan, oruçtan, abdestten bunlardan bahsetmiş. Birisi zahir bilgisini elde etmiş, deniz kıyısının kuruluğunu anlatmış. Şeriat ilimlerini gerçek ilimler diye bir ömür boyu onlarla vakit geçirmiş. Ve böylece kalmış. Öbürü denizdeki inciyi ele geçirmiş, kınanmalara amaç olmuş. Sahilde duran kişi deryanın içinde olan inciden haberi olur mu hiç? Ve o deryadan inci çıkardıklarında, onlarla ilgisi olmadığı için, dalıcı da olmadığı için, neticede onları inkar etmiş, olmaz böyle şey diye.
Sâlikin yolculuğu, bu sahilden deryaya açılma cesaretini göstermesiyle başlar. Bu açılış, imanın taklid seviyesinden tahkik seviyesine yükselme niyetidir. Taklid, başkalarından duyarak, görerek inanmaktır. Tahkik ise, bizzat yaşayarak, görerek, bilerek hakikate ermektir. Taklidî imanda kişi, Arş’ın göklerin üstünde bir taht olduğuna inanır. Tahkîkî imana yolculuk başladığında ise, o Arş’ın kendi gönül âlemindeki sırrını aramaya koyulur.
Nitekim Hz. Hârise’nin (r.a.) meşhur kıssası, bu geçişin en güzel misalidir. Efendimiz (s.a.v.) ona “Nasıl sabahladın?” diye sorduğunda, “Hakkan mü’min olarak sabahladım” cevabını verir. İmanın hakikati sorulunca da şöyle der:
"Nefsimi dünyâ-dan uzaklaştırdım, indimde taşı ve kerpici ve altını ve gümüşü müsâvî (eşit) oldu. Ve gündüz susuz ve gece uykusuz oldum ve ke-ennehû (sanki) açıktan açığa Rabb'imin arşına nazar ediyorum..."
Arş’ın yaşanması budur. "Sanki açıktan açığa Rabb'imin arşına nazar ediyorum" demek, gayb olanın şuhûd olması, yani perdenin ardından seyredilenin artık apaçık müşahede edilmesidir. Bu, imanın kalpte kök salıp bir görüş, bir biliş hâline gelmesidir. Bu hâle ulaşmanın ilk kapısı ise istiğfardır. Terzibaba yolunda her ders, istiğfar ile başlar. Lâkin bu, yalnızca günahlara edilen bir tövbe değildir.
Seyri sülukta her ders istiğfarla başlar. Ve bir sonraki dersin istiğfarı ise önceki eksik anlayışlarımızdan dolayıdır. Tövbeden sonra Hak Teâlâ’nın vaadi güzel bir yaşayıştır.
Sâlik, her yeni idrak mertebesine ulaştığında, bir önceki mertebedeki anlayışının ne kadar eksik ve perdeli olduğunu fark eder ve o "eksik anlayışından" dolayı istiğfar eder. Bu, sürekli bir arınma, sürekli bir yenilenmedir. Zikir ve tesbih dahi bu yolda mertebe değiştirir. Başlangıçta sevap kazanmak, cennete gitmek için yapılan tesbih, yol ilerledikçe kendini ve Rabbini tanıma aracına dönüşür. Aksi hâlde, kişi cenneti kazanır belki ama kendinden, dolayısıyla Rabbinden gafil kalır ki, bu da bir nevi gaflet uykusudur.
Mürşid Eliyle Terbiye: Zuhurat, İmtihan ve Beşerî Aklın Terki
Hakikat deryasına tek başına dalınmaz. Bu yol, tehlikelerle, aldatmacalarla doludur. Sâlikin nefs-i emmâresi ve hayal gücü, ona nice oyunlar oynar. Gördüğü rüyaları, yaşadığı mânevî hâlleri, yani zuhuratı kendi başına yorumlamaya kalkan, pusulasız bir gemi gibi kaybolmaya mahkûmdur. Bu noktada mürşid, yani kâmil rehber devreye girer.
Yetmiş seneye yaklaşan tasavvuf hayatında Terzi bu sahanın ne kadar tehlikeli ve aldatmacalarla dolu bir saha olduğunu, maalesef kendi tecrübe ve yaşantıları ile açık olarak görmüş ve tespit etmiştir. Bu yüzden sahanın tehlikelerini ve zuhuratların mana yorumlarının kıyasen yapılabilmesi için, kendisine gelen binlerce zuhuratlardan meydana gelen dosya ve kitaplarından hepsi taranarak uzun bir çalışmadan sonra sırası ile... kayda geçirilip kitap haline dönüştürülmüş-tür. ... Zuhurat yorumu başlı başına büyük bir eğitim ve tecrübe isteyen bir sahadır. Hayal ve nefs işi olan fal bakmaya benzemez.
Mürşid, sâlikin gördüğü zuhuratı onun hâline, makamına ve istidadına göre yorumlar. Bazen sâlikin hoşuna gidecek bir yorum yapmaz, onu imtihan eder. Bazen susar, sâlikin kendi içindeki cevheri bulması için onu sabırla bekler. "İhsan-güzel" isimli bir can ile olan yazışmaları, bu eğitim yönteminin canlı bir misalidir. Terzibaba, gelen zuhuratları hemen yorumlamamış, müridinin ruhsal hâlini daha iyi tanımayı beklemiş, hatta müridinin kendisini "yanlış bulmasına" müsaade ederek onun nefsini ve aklını ortaya çıkarmasına imkân tanımıştır. Bu, kişiyi hür düşünceye yönlendirip ilâhî mânâda kimliğinin oluşumunu sağlayan bir eğitim sistemidir.
Bu eğitimin en can alıcı noktası, sâlikin "beşerî aklını" terk etmeyi öğrenmesidir. Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Mûsâ'ya (a.s.) "Asânı at!" emri verilir. Terzibaba Hazretleri, bu asânın, bizim şartlanmış, sınırlı, her şeyi kendi mantığına göre tartan beşerî aklımız olduğunu söyler:
Musa aleyhisselam onu atınca baktı, gördü ki bunu atmak zor bir şey. O attığı fikir kendinden ayrılmak istemiyor. Çünkü orayı sahiplenmiş. İşte kendindeki o aklı ne kadar büyük bir şey olduğunun yansıması ejderha şeklinde oldu. ... Demek ki imkan olsa da her birerlerimiz beşeri aklımızı çıkarıp atacak duruma gelsek, hepimizin aklı belki de o ejderhadan daha büyük bir ejderha olarak karşımıza çıkacak. İşte o ejderha bizde olduğu müddetçe, kayıtlı aklımız bizde olduğu müddetçe, bize hükmeden o oluyor.
Beşerî aklımızı, yani her şeyi bildiğimizi zannettiğimiz o en büyük putumuzu mürşidin önünde yere attığımızda, onun ne büyük bir ejderha olduğunu, bizi nasıl esir aldığını görürüz. O akıl, Hakk'ın sonsuz ilmi karşısında bir hiçtir. O ejderhayı tekrar ele almak ise, artık ona esir olmak değil, ona hâkim olmaktır. Artık o akıl, Hakk'ın hizmetinde kullanılan bir alete dönüşür. Bu teslimiyet gerçekleştikten sonra kişi, "Eymen Vâdisi"ne, yani ilâhî ilhamların geldiği o mübarek ve emin vadiye girmeye hak kazanır. Orada artık ağaçtan bile "Ben Hakk'ım" nidasını duyacak bir kalp kulağına sahip olur.
"Kulumun Eli ve Dili Olurum": Fenâ Makamında Arş'ı Seyretmek
Sâlik, mürşidinin eliyle nefs ejderhasını terbiye edip beşerî aklını terk edince, kendinden boşalır. Gönül tahtı, masivadan, yani Hakk'ın gayrı olan her şeyden temizlenir. O boşalan gönül tahtına, sahibi olan Hakk tecellî eder. Bu makam, Fenâ fillah (Hakk'ta yok olma) makamıdır. Kul, kendi iradesinden, kendi varlığından fâni olur ve Hakk ile bâki olur. Bu hâl, meşhur bir Hadîs-i Kudsî'de şöyle müjdelenir:
“Kulumu sevdiğimde onun eli ve dili olurum.”
Artık o kulun fiilleri, Hakk'ın fiilleri; sözleri, Hakk'ın kelâmı olur. "Attığın zaman sen atmadın, Allah attı!.." (Enfâl, 17) âyetinin sırrı onda tecellî eder. Bu makama eren ârif için artık ikilik kalmamıştır. O, her nereye baksa, evvelâ Hakk'ı görür. Mahlûkat, Hakk'ın birer perdesi, birer tecellîsi olarak görünür.
Marifete sahip olan ve o tertemiz varlık nurunu gören, neyi görse önce Tanrı’yı görmüş olur. İşte, eşya adı altında neye bakarsa baksın artık onun gözünden şeyler kalkmıştır, sadece Hakk kalmıştır. Hakk’ı müşahade eder. Nereye baksa, kime baksa, kime baksa ama kimsiz olarak baksa, Hakk’ı müşahade eder.
Bu, "Kırk yıl Halkla konuştum, onlar beni kendileriyle konuşur zannetti, hâlbuki ben Hakk'la konuşuyordum" diyen büyüklerin hâlidir. Zâhirde halk ile, onların anlayacağı dilden konuşur; bâtında ise her an Hakk ile beraberdir. Çünkü bilir ki halk da Hakk'dan ayrı değildir.
Bu makam, Hz. Hârise'nin "Rabbimin Arş'ına nazar ediyorum" dediği makamdır. Arş, Rahmân isminin tecellîgâhı, ilâhî hükümranlığın merkezidir. Sâlik fenâ makamına erdiğinde, kendi izâfî varlığı ortadan kalkar ve kalbi, Rahmân'ın tecellî ettiği bir Arş'a döner. Bütün âlemi, bütün hükümleri, bütün tecellîleri o kalp aynasından seyreder. Bu, fiziksel bir gözle bakmak değil, kalp gözüyle, yani basiretle müşahede etmektir. Bu öylesine bir yakınlık makamıdır ki, araya ne bir melek ne de bir peygamber girebilir. Efendimiz'in (s.a.v) buyurduğu gibi: "Benim Rabbimle öyle bir zamanım vardır ki oraya ne bir melek-i mukarrep ne de nebi-i mürsel giremez."
Bu makamda ikilik kalmadığı için, haber getiren melek de aradan çekilir. Çünkü haber verilecek ayrı bir yer, ayrı bir varlık yoktur. Varlık tek bir Vücûd olmuştur.
Tanrı nuru, meleğin bile kanadını yakarsa artık aklı, haydi haydi baştan ayağa kadar yaktı gitti! Alemde iki varlığın olmadığını, varlığın tek varlık olduğunu idrak ettiği zaman meleğin işi kalmaz. Yani uçup gidecek bir yer bulamaz. İşte kanadını yakması dediği bu.
Arş'ı yaşamak, işte bu birliğe ermek, kendi kalbinin Hakk'ın tahtı olduğunu idrak etmektir.
Hakikatin Yaşantısı: Yolun Edebi ve Dengesi
Bu yüce makamlara eren bir İnsân-ı Kâmil, elini eteğini dünyadan çekip bir köşeye oturmaz. Bilakis, hakikati hayatın her anına, her ilişkisine yansıtır. Bu yolun bir edebi, bir mizanı vardır. Mesela, fedakârlık esastır. Ama bu, kendi hakkını çiğnetmek demek değildir. Çünkü ârif bilir ki, kendisi de Hakk'ın bir âyetidir ve Hakk'ın âyetini korumak da bir görevdir.
Bize göre başkası nasıl Hakk’ın bir Âyet-i ise, başkasına göre de biz Hakk’ın Âyet-i işaretiyiz. O halde Hakk’ın âyetini işaretini de korumak zorundayız. Yani kendi haklarımızı da haklı olduğumuz yerde korumak zorundayız. Aksi halde Hakk’ın hakkını korumamış oluruz.
Bu, hikmetle hareket etmektir. Namaz vakti gelmişken kapıya bir misafir gelse ne yapmalı? Eğer misafirin acelesi varsa, onun ihtiyacını görmek, namazı sonraya bırakmak daha büyük bir ibadettir. Çünkü namazı kaza edebilirsin, ama o an bir canın gönlünü kırmanın, bir ihtiyacı gidermemenin telafisi zordur.
Soru soruluyor namaz kılarken kapı, telefon çaldı ne yapalım diye. Ben bozarım namazımı neden? Namaza devam etmek mümkündür ama o telefonu bir daha almak zor bir iştir. Arayan kişinin ya sorusu vardı, ve ya âcil bir şeyi varsa.? Mantıklı olmak lâzımdır. Günahı olmaz. Hatta sevabı olur. Namaz kılıyor kişi kendi için, ya telefonda karşıya fayda sağlayacak durum varsa hastalık, ağır sıkıntı, ihtiyaç, gibi durum varsa fedakarlık ederiz.
Bu, ibadetin ruhunu anlamaktır. İbadet, Hakk'a yakınlaşmak içindir. Hakk'ın bir kuluna hizmet etmek de Hakk'a yakınlaşmanın en güzel yollarındandır.
Sâlikin bu yolculuğu, basamak basamak ilerleyen bir miraç gibidir. Terzibaba geleneğinde bu yolculuk, ders sayılarıyla manevî mertebelere bağlanmıştır. Ef'âl, Esmâ, Sıfât ve Zât tecellîlerini idrak ede ede çıkılan bu yolculuk, 40 mertebeye kadar ulaşır. Bu, sâlikin kendi varlığında seyr-i sülûkünü tamamlaması, yani kendi hakikatine vâkıf olmasıdır. Bu yolculukta zıt isimlerin tecellîsi de bir rahmettir. Mûsâ'nın (a.s) karşısında Firavun'un olması, Hâdî (hidayet veren) isminin Mudill (dalalete düşüren) ismiyle kemâle ermesidir. Terazi iki kefeli olunca tartar. Zıtlıklar olmasaydı, hakikatler nasıl açığa çıkardı?
Nihayetinde, Arş'ı yaşamak, soyut bir kavramı zihinde evirip çevirmek değil, "Dur, Rabbin namaz kılıyor!" hitabının sırrına ermektir. Bu hitap, kulun kendi nefsanî namazından geçip, bizzat Hakk'ın kendi Zât'ını kendi sıfatlarında seyrettiği o küllî salâta şahit olmasıdır. Bu, kişinin Rabbini kendi varlığında ve tüm âlemde açığa çıkarması, O'nunla namaz kılması, O'nunla yaşamasıdır. Gönül, Arş-ı Rahmân olduğunda, sâlikin her nefesi tesbih, her bakışı ibadet, her işi ise Hakk'ın fiili olur.
Füsûsu'l-Hikem'de Arş
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i, içinde “Arş” kelimesi geçen bir bahisler mecmuası değildir. O, bizzat kendisi, yapısıyla, üslubuyla, her bir fass’ın diğerine bağlanışıyla Arş’ın bir tecellîsidir. Zira Arş, hükümranlığın, kuşatıcılığın ve ilâhî takdirin zuhûr ettiği mertebe değil midir? İşte Füsûs da, her bir peygamberin hikmetini o peygamberin Rabb-i Hâssı’nın tecellîsiyle izah ederken, o ilâhî hükmün nasıl her bir zerrede farklı bir surette belirdiğini gösteren bir ayna olur. Arş’ı bir eşya gibi değil, bir hakikat mertebesi olarak okuduğumuzda, Füsûs’un her bir harfinin o mertebeden bir haber taşıdığını zevk ederiz.
Bu hikmet deryasına dalarken, ilk önce varlığın başlangıcına, her şeyin “henüz hiçbir şey olmadığı” o sırr-ı müpheme nazar kılmamız gerekir.
Varlığın Başlangıcı: Amâ’dan Ahadiyyet’e, Vâhidiyyet’e Tenezzül
Hakk Teâlâ’nın Zât’ı, her türlü kayıttan, isimden, sıfattan ve nisbetten münezzehtir. Şeyh-i Ekber bu bilinmezlik, bu isimsizlik perdesini ifade için bir hadîs-i şerife atıfla “Amâ” tabirini kullanır. Amâ, altında ve üstünde hava olmayan bir bulut, bir sis gibidir. Henüz ne varlık ne yokluk, ne ışık ne karanlık vardır. Sadece Zât’ın kendi kendineliği, sırf hüviyeti söz konusudur. Bu, en derûnî tenzih makamıdır.
Amaiyet diye tarif edilen mertebe böyle anlatılıyor, oradan bir tecelli ettiğinde Ahad, ahadiyet ortaya çıkıyor. Ahad bilindiği gibi “tek” manasınadır. Vahidiyet bir, bakın imam “Allahüekber” dediğimiz zaman biz imam tekbir getirdi diyoruz. İşte biz onu o mertebeden söylüyoruz ama dilimiz ezberlediği için ne dediğimizi bilmiyoruz. İmam tekbir getirdi diye ses ve fiili orada oluşan fiili yani yerde oluşan fiili ifade etmiş oluyoruz. Halbuki “tekbir” Allahuekber demektir. Tek olan ahadiyet mertebesi bir olan vahidiyet mertebesinden ilan ediliyor.
Amaiyet (mutlak gayb, bilinmezlik) âleminden ilk tecellî, Zât’ın kendi kendine olan tecellîsidir. Buna “feyz-i akdes” denir. Bu tecellî ile Zât, kendi Zât’ında yine kendi Zât’ı için bilinir hale gelir. İşte bu, Ahadiyet mertebesidir. Ahadiyet, “Ahad” isminden gelir. Ahad, sayı kabul etmeyen, ikincisi, benzeri, zıddı tasavvur dahi edilemeyen mutlak Tek’liktir. O, “bir” değildir, çünkü “bir” dediğin an, zımnen “iki”yi, “üç”ü aklına getirirsin. Ahad ise bütün bu sayısal düşüncenin dışındadır.
Bu Ahadiyet mertebesinden sonra, Zât’ın kendi sıfatlarına ve isimlerine tecellîsi gelir. Bu mertebeye de Vâhidiyyet denir. Vâhidiyyet, “Vâhid” isminden gelir ki, bu da “bir” demektir. Artık burada kesret, yani çokluk potansiyel olarak mevcuttur. Bütün ilâhî isimler (Esmâ-i Hüsnâ) bu mertebede birbirinden temeyyüz eder, yani ayrışır. Terzibaba’nın namazdaki tekbir misali latiftir: İmamın “Allahu Ekber” demesi, Vâhidiyyet (birlik) mertebesinden, yani bütün cemaati ve fiilleri birleştiren o makamdan, Ahadiyet (teklik) hakikatinin ilanıdır. Yani, “Ey cemaat! Bu gördüğünüz çokluk, saflar, rükûlar, secdeler sizi aldatmasın. Hakikatte her şeyin ardındaki Sır, o mutlak Tek’tir” demektir. Arş’ın istivâsı da bu Vâhidiyyet mertebesinde başlar. Çünkü istivâ, bir hükümranlıktır ve hükümranlık, hükmedilecek olanları, yani Esmâ’nın tecellî edeceği mahalleri gerektirir.
İlk Taayyün: Hikmet-i Ferdiyye ve Hakîkat-i Muhammediyye
Vâhidiyyet mertebesinde, yani ilâhî isimlerin belirdiği bu ilk âlemde, ilk belirlenen, ilk taayyün eden hakikat nedir? Şeyh-i Ekber Hazretleri, Füsûs’un son fassı olan Muhammed Fassı’nda bu sırrı “Hikmet-i Ferdiyye” olarak açıklar. Bu, varlık mertebelerinin en evvelinde bulunan, diğer bütün hakikatleri kendinde toplayan Hakikat-i Muhammediyye’dir. O, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde sabit olan ilk ve en küllî hakikattir.
Sözün özü, ahadiyet zâtının kendi zâtında, kendi zâtına, kendi zâtı ile olan tecellîsinden ibaret olan “feyz-i akdes” (kutsal feyz) ile başlangıçta belirlenen ancak “hakîkat-i muhammediyye”dir (Muhammedî hakikat); ve mertebede ona eşit bir belirlenim yoktur. O hakikat, Hakk'ın mutlak varlığının öyle küllî ve ferdî bir mertebesidir ki, bütün belirlenimleri kapsar ve kuşatır. Ve işte “rûh-ı Muhammedî” (Muhammedî ruh) budur. Onun için (S.a.v.) Efendimiz, أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ رُوحِي [Allah'ın ilk yarattığı benim ruhumdur.] yahut نُورِي [Benim nurumdur.] buyurmuşlardır.
Bütün bir kâinat, Arş, Kürsî, Levh, Kalem, melekler, insanlar, bütün varlıklar, o ilk belirlenen Nur-u Muhammedi’nin tafsilatından, yani açılımından ibarettir. Ferîdüddîn-i Attâr Hazretleri’nin dediği gibi, o mutlak nur bir bayrak açmış ve bütün âlemler o bayrağın altından zuhûra gelmiştir.
Bu hikmete “ferdî” (tekil, eşsiz) denmesinin sebebi, halk ediliş sırrının üçlü bir yapı üzerine kurulmasıdır. Bir şeyin “ol”ması için, Hakk tarafından üç şey gerekir: Zât, İrade ve “Kün!” (Ol!) emri. Buna mukabil, o “şey”in tarafında da üç şey lazımdır: İlâhî ilimdeki kendi hakikatinin (şey’iyyet) sabit olması, “Kün!” emrini işitmesi ve bu emre boyun eğmesi. Bu iki taraflı üçlü yapı (ferdiyyet-i selâsiyye) ilk ve en kâmil şekilde Hakîkat-i Muhammediyye’de gerçekleşmiştir. O, Hakk’ın “Kün!” emrine en kâmil şekilde muhatap olan, O’nun iradesine en kâmil şekilde teslim olan ve O’nun Zât’ına en kâmil ayna olan küllî hakikattir. Diğer bütün varlıklar, bu küllî hakikatin cüzleri, parçaları olarak bu sırra dâhil olurlar.
Her Varlığın Kendi Rabbi: A'yân-ı Sâbite ve Rabb-i Has
Bu küllî hakikat içinde her birimiz nasıl kendi özgün varlığımıza kavuşuyoruz? Neden birimiz celâl, diğerimiz cemâl tecellîsine mazhar oluyor? Bu sırrı anlamak için A'yân-ı Sâbite ve Rabb-i Has kavramlarına kulak vermek gerekir.
A'yân-ı Sâbite, bütün varlıkların Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsindeki değişmez hakikatleri, potansiyel suretleridir. Onlar henüz dış âlemde varlık kokusu koklamamışlardır, ama Hakk’ın ilminde sabittirler. Her bir ayn-ı sâbite, ilâhî isimlerden bir veya birkaçının hükmü altındadır. İşte bir ayn-ı sâbite üzerinde en baskın olan, onu terbiye eden ilâhî isme, o varlığın “Rabb-i Has”sı, yani özel Rabbi denir.
Aslı itibariyle her varlığın kendi ana Rabbından gelen bir ismin mutlak özelliğini taşımakta ama diğer bütün esma-i ilahiye de her zerrede sadece bir makasta değil her zerrede bütün esma-ı ilahiye vardır. İşte ayan-ı sabitelerimiz hangi ayan üzere kurgusu yapılmışsa bizim ayinelerimizde yansımakta, zuhura gelmekte ve kevni vücutlarımızda bu ayan-ı sabiteler üzerine varlıkta zuhura gelmektedir. Mevcut vücutlar olarak kevn alemde zuhura gelmektedir. İşte bunda bizim hiçbir dahlimiz yoktur.
Sâlik bu noktayı idrak ettiğinde, kavgası biter. Anlar ki, kendisinden zuhûr eden her fiil, her hâl, her sıfat, ezelde kendi ayn-ı sâbitesine yüklenmiş olan istidâdın bir açılımıdır. Rabb-i Has’sı “el-Kahhâr” olanın celâli, “el-Latîf” olanın cemâli zuhûr eder. Bu, kader sırrının en derin noktalarından biridir. Sorumluluğu ortadan kaldırmaz, bilakis sorumluluğun hakikatini öğretir. Kişi, kendi istidâdının dışına çıkamaz. Hakk, kulundan ancak onun istidâdının gereğini talep eder. Bu yüzden ârif, başına gelen her hadisede kendi Rabb-i Has’sının tecellîsini seyreder ve şikâyeti bırakıp müşahedeye dalar.
Rahmetin Varlığı Kuşatması: Zâtî ve Sıfatî Rahmet
Eğer bir kişinin Rabb-i Has’sı Kahhâr, Dârr (zarar veren) gibi celâlî bir isimse, bu Hakk’ın rahmetine aykırı değil midir? Şeyh-i Ekber, bu soruyu rahmetin mertebelerini açıklayarak cevaplar. Rahmet tek bir çeşit değildir.
Rahmet iki kısımdır: Birisi "zâtî rahmet", diğeri "sıfatî rahmet"tir. Ve bunların her biri de iki kısımdır: Birisi "genel rahmet", diğeri "özel rahmet"tir. Şu hâlde rahmet bu dört temel üzerine kuruludur. Burada her şeye genişlediği beyan buyurulan rahmet, zâtî genel rahmettir. Bu rahmete nail olmak, amel ile değildir. Çünkü bu sabit hakikatlere Yüce Allah, Rahmân ismine ait rahmetiyle varlık ihsan etti. Hâlbuki bunların bu varlığa nâil olmaları, daha önce kendilerinden sâdır olmuş beğenilen bir amelin karşılığında değildir.
En temelde, her şeyi kaplayan bir “rahmet-i zâtiyye-i âmme” yani Zâtî ve Genel Rahmet vardır. Bu, varlık sahasına çıkmış her şeye şâmil olan, varlık vermenin ta kendisi olan rahmettir. Cenâb-ı Hakk’ın, ayn-ı sâbiteleri kendi ilminden dış âleme, kevnî vücutlar olarak çıkarması, onlara varlık bahşetmesi, en büyük rahmettir. Bu rahmet için bir ön şart, bir amel, bir liyakat aranmaz. Kâfir de bu rahmetten payını alır, mü’min de; diken de, gül de. Çünkü var olmanın kendisi bir rahmet tecellîsidir.
Bunun yanında bir de “rahmet-i sıfatiyye” veya “rahmet-i rahîmiyye” denilen özel rahmet vardır. Bu, sâlih ameller, iman ve irfan neticesinde tecellî eden, kişiyi Hakk’a yaklaştıran, ona hakikatleri açan hususî bir lütuftur. Sâlikin yolculuğu, kendisine zaten verilmiş olan o umûmî rahmetin farkına varıp, amelleri ve teslimiyetiyle o hususî rahmete de nâil olmaya çalışmaktır.
Amellerin Suretlenmesi ve Âhiretin İnşâsı
Füsûs’un getirdiği en önemli irfânî açılımlardan biri de, fiillerimizin ve amellerimizin bu âlemde kaybolup gitmediği, bilakis kevn âleminde birer suret olarak muhafaza edildiği hakikatidir. İdrîs Fassı’nın şerhinde bu konu eşsiz bir şekilde izah edilir. Yaptığımız her hareket, söylediğimiz her söz, hatta niyetlerimiz bile, bu varlık âleminde birer "suret" olarak donar ve kalır.
O suretler kevn aleminde muhafaza edilir. Kıldığın namazından, oruçlarından yani her şeyinden meydana gelen suretler bu alemde muhafaza edilmektedir... Video kaydı gibi bütün fiillerimiz kayıt ediliyor... Eğer o salih amel ise suret-i hasenede ve eğer kabih ise suret-i kabihede tecessüd eder. Yani güze bir amel ise salih bir şekilde gelir ama kötülükler içinde bir amel ise kötülük olarak karşına çıkarlar. Böylece herkes dahil olacağı cennetin nimetlerine hurilerine ve sair esbab-ı tenaumu nimetlerini alemde tahsil edip beraberce götürür.
Bu muazzam bir sırdır. Bizler, her anımızda kendi âhiretimizi, kendi cennetimizi veya cehennemimizi bizzat kendi amellerimizle inşâ ediyoruz. Kıldığımız namaz, güzel bir surete bürünüp âhirette bize yoldaş olacak; söylediğimiz bir yalan ise çirkin bir surete bürünüp karşımıza dikilecek. Bu, “Kirâmen Kâtibîn” meleklerinin sırrının irfânî bir açıklamasıdır. Âhiret, uzak bir gelecekte gidilecek bir yer değil, bu dünyadaki amellerimizin suretlerinin tecessüm edeceği, hakikatlerinin ortaya çıkacağı bir "hasat" mevsimidir. Sâlik, bu şuura erdiğinde, her anını bir ibadet titizliğiyle yaşar. Çünkü bilir ki, attığı her adım, söylediği her söz, ebedî âlemdeki kendi suretini yontmaktadır.
Füsûs'a Yaklaşma Edebi
Füsûsu’l-Hikem, bir defada okunup anlaşılacak, sonra da rafa kaldırılacak bir kitap değildir. O, bir ömür boyu demlenmeyi, üzerine tefekkür etmeyi ve en önemlisi, ehlinden dinlemeyi gerektiren bir deryadır.
Gerek İbnü’l-Arabî’nin eserlerine ve bilhassaFusûsu’l-Hikem’ine ve gerekse diğer sûfîlerin bu neviden eserlerine karşı yapılan îtiraz ve tenkitler, müelliflerin sağlığında olduğu gibi, vefatlarından sonra da devam etmiştir. Zîrâ istîdat ve kābiliyetlerin farklı olması, kābiliyetlere göre ilim ve tefekkür sâhalarında bir derecelenme netîcesini ortaya çıkarmış ve her meselede mutlak bir ittifak olmamıştır. Bu farklılaşma ve derecelenme her ilmin kendi mensupları arasında mevcut olduğu gibi, bir ilmin diğer bir ilme nisbeti söz konusu olduğunda daha da belirgin bir hal almıştır.
Bu sebeple Füsûs okuyacak can, evvela haddini bilmelidir. Bu esere aklıyla hükmetmeye, onu kendi dar kalıplarına sokmaya çalışmamalıdır. Aksine, kalbini bir ayna gibi ona tutmalı, ne kadarını yansıtırsa o kadarına şükretmelidir. Yüzlerce şerh yazılması boşuna değildir. Her şârih, kendi meşrebi, kendi kabiliyeti ve kendi zevki nispetinde o deryadan bir katre sunmuştur. Bizim vazifemiz, bu ulu zatların mirasına saygı duymak, anlamadığımız yerlerde aceleyle inkâra sapmamak ve bir Mürşid-i Kâmil’in himmetine sığınarak bu yolda sabırla yürümektir. Zira bu ilim, akıl ile değil, aşk ile, edep ile ve teslimiyet ile açılan bir sırdır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Önceki sohbetimizde Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûs'undaki Arş bahsini, varlığın mertebelerini ve o mertebelerin ilki olan Hakikat-i Muhammediyye'yi konuşmuştuk. Şimdi ise o sohbetin derinliklerine, adeta bir denize dalar gibi inme vaktidir. Çünkü hakikat, yüzeyde görünenle yetinmez; bâtınına, sırrına talip olanı bekler. Bu sırların en incesi, en akıl durduranı ise zıtların birliğidir. Aklın "ya o, ya bu" dediği yerde kalbin "hem o, hem bu" sırrına ermesidir.
Hakk’ın isimleri, Cenâb-ı Hakk’ın âlemdeki tecellîlerinin menşeidir. Bu isimlerin bir kısmı Cemâlî, yani lütuf, güzellik, rahmet ifade ederken; bir kısmı da Celâlî, yani kahır, heybet, azamet ifade eder. Bize, bu kesret âleminde, çokluk perdelerinin ardından bakan gözümüze bu isimler birbirine zıt görünür. Hâdî (hidayet veren) ile Mudill (dalalete düşüren), Nâfi' (fayda veren) ile Dârr (zarar veren) nasıl bir olabilir? Cem makamı, bu zıtlıkların aynı kaynaktan geldiğini ve aynı Vücûd’un farklı yüzleri olduğunu idrak etme makamıdır.
Şeyh-i Ekber, Hûd Aleyhisselâm'ın hikmetinden bahsederken bu muazzam sırrı şöyle aralar:
Meselâ Dârr isminin yolu, Nâfı’ isminin yoluna nisbeten doğru olmaz. Yani zorda bırakan bir isim nafi, kolaylaştıran menfaat sağlayan ismin yolunda değildir. Ve mü’min kâfiri, kâfir dahî mü’mini, eğri yolda görür. Görmezse zaten o haline sadık olmaz. O en içten samimi olarak mü’minin doğru yolda olmadığını görmektedir. Çünkü ona göre doğru olan kendi yoludur.
Kâfir, kendi bulunduğu yerden baktığında, kendi varlığının dayandığı ilâhî ismin (Mudill) hükmü altında olduğundan, mü'mini "eğri yolda" görür. Bu görüşünde samimidir. Çünkü onun A'yân-ı Sâbite'si, yani ezelî hakikati, Mudill isminin tecellîsine bir ayna olmuştur. Onun Rabb-i Has'sı, yani onu terbiye eden özel ismi, Mudill'dir. Aynı şekilde Hâdî isminin mazharı olan mü'min de kâfiri dalâlette görür. Her ikisi de kendi Rabb-i Has'larının hükmü altındadır ve kendi yollarını "sırat-ı müstakim" zannederler. Peki, hakiki Sırat-ı Müstakim hangisidir?
İmdi ne kadar esmâ-i ilâhiyye varsa, müsemmanın ahadiyyeti i’tibâriyle yani o zuhura gelenlerin tekliği itibariyle hepsi müsemmâ-i Allah’a vâsıl olur. Bu surette cemî’-i esmanın yollarını cami’ olan doğru yol (sırât-ı müstakim), “Allah” ismiyle müsemmâ olan zât-ı ulûhiyyete mahsustur.
Her bir ismin kendine mahsus bir "doğru yolu" vardır ve bu yollar, diğer ismin yoluna göre "eğri"dir. Fakat bütün bu yolların toplandığı, hepsini içinde barındıran asıl ve tek Sırat-ı Müstakim, bütün isimleri kendinde cem eden "Allah" ism-i câmi'ine aittir. Bu yolda yürüyebilmek ise ancak Muhammedî meşrep olan kâmil velîlere mahsustur. Onlar, Hâdî'nin tecellîsini de, Mudill'in tecellîsini de aynı Hakk'ın zuhûru olarak müşahede ederler.
Bir olan, nasıl çok ve zıt görünür? İbn Arabî Hazretleri, bunu Nefes-i Rahmânî misaliyle açıklar. Varlık, Cenâb-ı Hakk'ın "Kün!" (Ol!) emriyle, adeta bir nefes gibi gaybden şehâdet âlemine çıkmıştır. Nefes birdir, ama ağızdaki farklı çıkış noktalarına (mahreçlere) dokunarak farklı harfleri ve sesleri meydana getirir.
Örneğin, bütün harflerin kaynağı insan nefesidir. Fakat sin, şin, ayn, kaf gibi harflerin seslerindeki farklılık, onların çıkış yerlerindeki farklılık sebebiyledir. Soluğun yayılması hepsi için eşittir. Bu sebeple Rahmanî varlık da bunun gibi her bir yerde, o yerin gerekliliğine göre ortaya çıkar.
O mahreçler, varlıkların ezelî hakikatleri olan A'yân-ı Sâbiteleridir. Vücûd-ı Mutlak olan tek Nefes, bu sayısız aynadan, onların kabiliyetlerine göre farklı şekillerde yansır. Vücûd birdir ama zuhûrlar çeşit çeşittir. Bu yüzden bir mazharda Celâl, diğerinde Cemâl görünür. Aslında her şey, tek bir Vücûd'un, kendi hakikatini seyretmesinden ibarettir.
Peki, sâlikin bu meseledeki hâli nedir? Madem her şey Hakk'tandır, sorumluluğumuz nerede kalır? Burası, aklın kaydığı, ayakların titrediği yerdir. Bu sırrı anlamak, mesuliyetten kaçmak için bir bahane değildir; bilakis, dervişliğin tam da başladığı yerdir.
Ama dünyaya geldiğimizde aile ve çevre şartları bizi “Mudil” isminin pençesine düşürmüş olabilir. Zaten dervişlik bunun için başlıyor, iyi kötü tefriki de burada gerekli oluyor. Mesuliyetimizde buradan oluyor... İşte çalışmakla nefis terbiyesi yapmakla “Mudil” ismini “Zahir” ismini “Kahhar” ismini “Cebbar” ismini üstümüzden yavaş yavaş temizleyip bunun karşıt isimlerini faaliyete geçirip gerçek bir insan olma yolunu bize Ceneb- Hakk nasip etsin.
Demek ki, ezelî istidadımızda Hâdî ismi galip olsa bile, bu dünyaya geldikten sonra çevre şartları ve nefsin aldatmacalarıyla Mudill isminin tesirine girebiliriz. Dervişlik, işte bu arızî hâlleri temizleme, üzerimizdeki pası silme ve aslımızdaki parlaklığı ortaya çıkarma gayretidir. Bu gayret olmadan, "Her şey Hakk'tandır" demek, sadece bir kelime tekrarından ibaret kalır ve kişiyi helâke sürükler. Bu yolda en büyük tehlike, kişinin kendi Rabb-i Has'sından, yani kendisini terbiye eden özel isimden yardım istemesidir. Eğer o isim bir Celâl ismiyse, kişi yardım istedikçe daha çok kahra uğrar. Bu yüzden, bütün isimlerin Rabbi olan "Rab-ül Erbab"dan, yani Allah ism-i câmi'inden istemek gerekir ki, bu da ancak bir Mürşid-i Kâmil'in rehberliği ile mümkündür.
Bu zıtların birliğini anlamanın en güzel misallerinden biri de Kur'an-ı Kerim'de anlatılan Âd kavminin kıssasıdır. Onlar kuraklıktan kırılırken bulut görüp sevindiler ve "Bu bize yağmur getirecek bir buluttur" dediler. Yani Hakk'tan bir rahmet, bir lütuf beklediler.
Fakat isabet eden hayr, zannettikleri hayr değildi. Aksine o, başka bir hayırdı. Çünkü onlar yağmur beklediler; karşılarına ölüm çıktı. O ölüm onların hicap olan nefislerini yok edip hayrdan ibaret olan yakınlığa ulaştırdı.
Zâhirde bir azap, bir helâk gibi görünen o rüzgâr, bâtında onlar için en hızlı "yakınlık" (kurb) vesilesi oldu. Çünkü bekledikleri yağmur, ancak toprağı sular, ekinleri bitirir ve bu uzun bir süreçtir. Ama gelen ölüm rüzgârı, onların en büyük perdeleri olan nefsanî vücutlarını bir anda ortadan kaldırarak, onları doğrudan Hakk'a ulaştırdı. İşte Celâl içindeki Cemâl budur. Azap suretinde görünen rahmet budur. Bu, ancak Cem makamının gözüyle görülebilen bir hikmettir. Zâhirde kalan akıl, burada sadece bir felaket görür.
Bu derin tevhid bilgisini anlamak, insanın beşerî varlığını, o "ben" zannettiği vehmi ortadan kaldırmasıyla mümkündür.
“yok ol bilmek dilersen bilmek budur” yani Allah’ı bilmek istiyorsan bilmek budur, senin yok olman bilmektir. Var olduğun sürece “ben varım” dediğin sürece sen kendini bilirsin sadece nefsini bilirsin Allah’ı bilemezsin.
Bu yokluk, buzun eriyip suya, suyun buharlaşıp göze görünmez hâle gelmesi gibidir. Fakat insanın letafet kazanması için bedeninin yok olması şart değildir. Ateşin içine girmiş bir demir parçası gibi, kendi demirliği (kesifliği) dururken, ateşin yakma vasfıyla vasıflanır. Hem demirdir hem ateştir. Sâlik de beşeriyeti dururken, Hakk'ın sıfatlarıyla sıfatlanabilir. "Gören gözü, tutan eli" olabilir. İşte bu, zıtların, yani Halk ile Hakk'ın, kul ile Sultan'ın aynı vücutta birleşmesidir.
Lâkin bu tevhid sırrı, ehil olmayanın elinde tehlikeli bir silaha dönüşür. Her mertebenin bir hukuku, bir edebi vardır. Bu edebe riayet etmeyen, hakikati söylediğini zannederken fitneye sebep olur. Anlatılır ki, bir adam gece vakti bir eve girmiş. Elindeki tenekeden kandile yağ doldururken ev sahibini uyandırmış. Adam demiş ki: "Hâzâ beyt-i Beytullah (Bu ev Allah'ın evidir), Hâzâ zeyt-i zeytullah (Bu yağ Allah'ın yağıdır), ve Hâzâ abd-i Abdullah (Bu da Allah'ın kuludur)." Yani, "Her şey Allah'ın olduğuna göre, ben de O'nun mülkünde dilediğim gibi davranırım" demeye getirmiş. Bunu duyan ev sahibi müezzin, eline bir sopa alıp adamın tepesine indirirken şöyle demiş: "Hâzâ matraku matrakullah! (Bu da Allah'ın tokmağıdır!)"
Kıssadan hisse şudur: Evet, her şey Hakk'ındır. Ama bu şehadet âleminin, yani şeriatın ve toplumsal düzenin kendine ait kuralları vardır. Hakikat bilgisi, şeriatın hukukunu çiğnemek için bir ruhsat değildir. İbn Arabî Hazretleri'nin kendisine hediye edilen saray yavrusu bir evi, kapısına gelen bir fakire anahtarını verip çıkıp gitmesi, onun ulaştığı makamın bir gereğidir. O, "Allah'tan aldı, Allah'a verdi." Bu hâl, herkesin harcı değildir. O hâle gelmeden o sözü beyanek, sadece bir iddiadan ibarettir.
Sohbetimizi şu hikmetli sözle bağlayalım: "Bir şeye Halk gözü ile bakarsan ol halk olur, Hakk gözü ile bak ki sırr-ı Yezdan ondadır." Bütün mesele bakıştadır. Zıtlıklar, bizim kesret gözümüzün bir aldanışıdır. Hakk gözüyle bakmayı öğrendiğimizde, Dârr'ın da Nâfi'nin de, Celâl'in de Cemâl'in de aynı sevgilinin farklı tecellîleri olduğunu görür, her birine kendi makamında "hoş geldin" deriz. İşte o zaman Arş'ın sırrına, yani Hakk'ın bütün âlemi kuşatan hükümranlığının sırrına bir nebze olsun ermiş oluruz.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Arş
Arş gibi bir hakikati anlamak, onu harflere ve kelimelere sığdırmakla mümkün olmaz. Bu, Zât’ın hükümranlık tahtı, emrin ve hükmün tecellî ettiği ilk mertebedir. Onu kuru bir tarifle anlatmaya kalkmak, okyanusu bir bardağa doldurmaya benzer. İşte bu yüzden Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, bu gibi yüce hakikatleri doğrudan tarif etmek yerine, onları gönül aynasına bir sır gibi fısıldayan hikâyelerin, temsillerin ve sembollerin ardına gizler. Mesnevî-i Şerîf, Arş’ın ne olduğunu değil, Arş’ın tecellîlerinin bu âlemde nasıl göründüğünü, sâlikin gönlünde nasıl yankı bulduğunu anlatan bir hikmet deryasıdır. O, Arş’ı bir harita üzerinde göstermez; sâliki elinden tutup o yüceliğin gölgesine, o iklimin havasına götürür.
Mesnevî’nin dili, aşkın dilidir. Aşk ise doğrudan beyanez, sezdirir. Kimi zaman bir padişahın hikâyesinde, kimi zaman bir fakirin nidasında, kimi zaman da zıtların birbiriyle olan oyununda Arş’ın azametini ve kuşatıcılığını seyre dalarız. Bu yüzden bu bahiste, Arş’ın tarifini değil, onun Mesnevî’deki kokusunu, izini ve gölgesini takip edeceğiz.
Hakikatin Perdesi Olarak Hikâye: Akl-ı Cüz'înin Aczi ve Aşkın Dili
Hz. Mevlânâ, hakikatin herkese aynı şekilde görünmediğini, her gönlün kendi kabı kadar aldığını bilir. Hakikat bir pınardır, ama kiminin testisi kanla, kiminin testisi âb-ı hayat ile dolar. Mesnevî de böyledir. Kimine masal, kimine ise hakikat sırlarını açan bir anahtardır.
Bu Mesnevî-i Şerîf, Mısır'ın Nil nehrinin suyu gibidir. Mûsâ (a.s.)a karşı çıkan ve Firavun'a uyan Kıbtîler'e Nil suyu kan göründüğü gibi, Firavun konumunda bulunan nefislerine uyan kimselere de nahoş görünür. Hâlbuki yine o Nil suyu, Mûsâ (a.s.)a uyanlara kan değil idi, harareti söndüren su idi. Bunun gibi, ruhun Mûsâ'sına uyan kimselere bu Mesnevî-i Şerîf âb-ı hayattır (hayat suyudur).
Bu temsil, hakikate bakışın nasıl bir iç hâl ve istidat meselesi olduğunu gösterir. Arş bilgisi de böyledir. Nefsinin Firavun’una esir olmuş, akl-ı cüz'î (kısmî akıl) zindanına hapsolmuş bir kimse için Arş, sadece bir kelime, belki de anlamsız bir hayaldir. Ama ruhunun Mûsâ’sının ardına düşmüş bir sâlik için, o su, yani Mesnevî’nin hikâyeleri, manevî hararetini söndüren bir hayat pınarı olur. O hikâyelerin içinde, Arş’ın sırlarına dair işaretler bulur.
Akl-ı cüz'î, bu âlemin ölçüleriyle, sebep-sonuç zincirleriyle çalışır. Onun için her şey tartılabilir, ölçülebilir, sınıflandırılabilir olmalıdır. Ancak Arş gibi hakikatler, bu aklın sınırlarının çok ötesindedir. Akl-ı cüz'î, kendinden geçme (bî-hodluk) ve aşk hâllerini anlayamaz; çünkü o hâllerde aklın kendisi devreden çıkar.
Cüz'î akıl her ne kadar mantık, beyan, bedî' (edebî sanatlar), maânî (anlam bilim) gibi ilimleri bilmek ve anlamakta sır sahibi gibi görünse de, bî-hodluk (kendinden geçme) âleminin hallerine vâkıf olamadığı için, bu hâli saçma ve hurafeler sayar ve aşk denildiği zaman, nefsânî eğilimi anlar.
Bu yüzden Hz. Pîr, hakikati aklın diliyle değil, aşkın diliyle, yani hikâyeyle anlatır. Define arayan adamın hikâyesi tam da budur. O, zâhirde bir harabeyi kazar, ama aslında bâtınî bir hazinenin peşindedir. Zâhir uleması, yani akl-ı cüz'înin temsilcileri, onu sadece toprağı karıştıran bir divane olarak görürler.
Sonra bundan sultana haber ettiler, öbür gürüh ki pusuda idiler. "Sultan"dan maksat, burada şeyhülislam ve müftü gibi zahir ulemasından (dış görünüşe ve şeriata göre hüküm veren âlimler) biridir. Çünkü bu gibi ulema, çoğunlukla hakikat ehline karşı çıkmış ve onlara musallat olmuşlardır.
Bu "sultan," aklın ve zâhirî bilginin sultasıdır. Sâlikin define arayışı, yani Arş’ın Rabb’ine doğru yolculuğu, bu sultanın hükümranlığına bir tehdit gibi görünür. Çünkü sâlik, onların kurallarıyla oynamaz, onların bilmediği bir âlemin bilgisine taliptir. Akl-ı cüz'î, kendi varlığını "yok" etmedikçe, yani Hakk’ın varlığı karşısında kendi iddialarından vazgeçmedikçe, hakikatin meleği ona bir şeytan gibi görünür.
Zekîdir ve âlimdir; fakat yok değildir. Melek "la" olmadıkça bir Ehri-men'dir. ... Yani, melek cinsinden olan cüz'î akıl, kendisini hiçe sayıp küllî aklın (mutlak aklın) hükmü olan vücudî tevhid'i (varlığın birliğini) kabul etmedikçe, şeytanlık mertebesinden kurtulup, kendi cinsi olan melekler sınıfına dahil olamaz, demek olur.
Arş’a giden yol, bu aklı geride bırakmaktan, "lâ" diyerek kendi varlık iddiasını ortadan kaldırmaktan geçer. Hikâyeler, bu "yok oluş" hâlini, aklın donup kaldığı o aşk ve hayret makamlarını anlatmak için birer vasıtadır.
Zıtların Oyunu: Arş'ın Âlemdeki Yansımaları
Arş, hükmün, emrin ve iradenin tecelli ettiği birlik makamıdır. Orada zıtlık yoktur. Ancak bu kesret (çokluk) âlemine tenezzül eden her şey, kendi zıddıyla birlikte zuhûr eder. Güzellik çirkinlikle, rahmet gazapla, hayat ölümle, nur zulmetle bilinir. Hz. Mevlânâ, bu zıtların oyununu ve ardındaki birliği göstererek, bizi dolaylı yoldan Arş’ın kuşatıcı hükmüne şahit tutar.
Matlub ve talip böyle sarılırlar. Mağlub ve galip bu oyun içindedirler. ... Ve bu suret âlemi, birbirine zıt ve karşıt olan ilahi isimlerin tecelli yeri olduğundan, galip ve mağlup ve talip ve matlup böyle birbirlerine sarılma oyunu içindedirler.
Bu âlem, Hakk’ın esmâsının tecellî sahnesidir. Her bir isim, kendi zıddını da talep eder. Kâbız (sıkan) isminin tecellîsi, Bâsıt (açan) isminin tecellîsiyle dengelenir. Mudill (dalalete düşüren) ve Hâdî (hidayet eden) isimleri, aynı iradenin iki farklı yüzüdür. Bu zıtların dansı, Arş’tan gelen tek bir hükmün bu âlemdeki açılımıdır. Bu bir Cem makamı idrakidir. Talip matlubuna, galip mağlubuna sarılırken, aslında Hakk’ın esmâsı birbirine sarılmaktadır.
Hz. Pîr, bu zıtların birliğini daha da derinleştiren çarpıcı temsiller kullanır. Mesela, İnsân-ı Kâmil gibi yüce bir hakikatin, günahkâr insanoğlunun çamurundan nasıl çıktığını "bal" ve "zehir" temsiliyle anlatır:
"Meleklere kendi sırrını gösterdin ki, böyle bir bal zehire değer!" ... Ve melâike bu sırra vakıf olduktan sonra anladılar ki, bal mesâbesinde olan böyle bir insân-ı kâmil, zehir mesâbesinde olan benî-Âdem'in zulüm ve fesâdına değer ve tekabül eder.
İnsanoğlunun döktüğü kan, ettiği fesat bir "zehir"dir. Ama bu zehrin içinden çıkan İnsân-ı Kâmil öyle bir "bal"dır ki, bütün o zehri değerli kılar. Bu, Arş’ın sahibinin hikmetidir. O, zıtları bir araya getirerek en güzel eserini ortaya koyar. Yine aynı hikmet, yeşil ağacın içinde ateşi gizler:
Senin ateşinin tohumunun mayası taze daldır; ateşin yanmışı kevserin karînidir. ... Nasıl ki Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْأَحْصَرِ نَاراً (Yâsîn, 36/80) yani, "Öyle Allah Teâlâ'dır ki, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaptı!" buyurur.
Yeşil dal, hayattır, rahmettir. Ama onun özünde, cehennemin yakıtı olan ateşin tohumu gizlidir. Aynı şekilde, nefsine muhalefet ateşinde yanan sâlikin bu yanışı, onu Kevser cennetine, yani rahmete ulaştırır. Ateş ve su, kahır ve lütuf, aynı kaynaktan fışkırır. Bu zıtların birliğini görebilen nazar, Arş’ın hükmünü seyreden nazardır. Bu idrak için ise, kişinin kendi bakış açısından çıkıp, âşığın gözüyle bakması gerekir:
Eğer sen istersen ki o senin için şeker olsun; imdi ona onun âşıkının gözünden bak! ... Ey Hakk Yolcusu, sen isimlere ait bağıntılar ve özellikler dairesinde sınırlı kalma. Bakışını bu mertebeden yükselt de muhalefetten kurtul ve kâinat ile genel bir barış anlaşması yap; ve herkese bir mertebeden değil, onların kendi mertebelerinden bakıp, mazur gör!
Bütün mahlûkatı kendi mertebesinde mazur görmek, her şeyin Hakk’ın bir isminin tecellîsi olduğunu bilmek, Arş’ın sahibinin hükmüne teslim olmaktır. O zaman zehir şeker olur, düşman dost görünür.
Mürşid, Mürid ve Nefsin Halleri: Arş'a Yükselen Yolculuk
Arş, bir mekân değil, bir makamdır. Oraya ayaklarla değil, hâllerle çıkılır. Bu yolculuk, nefsin en alt mertebelerinden ruhun en yüce ufkuna doğru bir seyr-i sülûktur. Hz. Mevlânâ, bu yolculuğun rehbersiz olmayacağını, bir Mürşid-i Kâmil’in ışığına ihtiyaç duyulduğunu defalarca vurgular. Mesnevî’nin yazılmasına vesile olan Hüsameddin Çelebi, bu kâmil mürşidin ve aynı zamanda sadık müridin en güzel timsalidir.
Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn, bu üçüncü defteri getir ki üç kerre sünnet oldu. ... "Bu Mesnevî-i Şerif'in üçüncü cildinde de ilahi hikmetler ve sırlar hazinesini aç ve bu ateşli çöl olan dünyada, kelimeler bulutları arasından ilahi bilgilerin yağmurlarını susamış olanların üzerine saç ve bu konudaki özürleri de bırak!"
Hz. Pîr, Hüsameddin Çelebi’yi “Hakk’ın ziyası” olarak görür. O, bu sırların açılacağı bir ayna, bu yağmurların yağacağı bir topraktır. Mürşidin sözü, müridin kalbine ektiği bir tohumdur. Bu ilişki olmadan hakikat yolunda ilerlenemez. Mürşit, sâlikin nefsanî arzularının ve akl-ı cüz’îsinin ötesinde olan "arşî ruhunu" ona hatırlatır.
Git evin tavanı için samanlı çamur yap; feleğin tavanını samanlı çamurdan temiz bil! "Ev"den kasıt, beden; ve onun tavanından kasıt, aklın yeri olan beyin; ve "samanlı çamur"dan kasıt, maddî gıdadır. "Feleğin tavanı"ndan kasıt, arşa ait olan ruhtur.
Beden evi, bu dünyanın gıdası olan "samanlı çamur" ile ayakta durur. Ama insanın hakikati olan ve "feleğin tavanı" mesabesindeki "arşî ruh", bu çamurdan temizdir. O, maddî gıdayla değil, manevî müşahedeyle beslenir. Cebrail (a.s.) için söylendiği gibi, onun kuvveti mutfaktan değil, "Hallâk-ı vücûdun hicâbsız müşâhedesinden" gelir. Sâlikin yolculuğu, bu samanlı çamurdan ibaret olan bedene ve onun arzularına esir olmaktan kurtulup, arşî olan ruhunun gıdasını aramaya başlamasıdır.
Bu yolculuktaki en büyük engel, nefsin hırsıdır. Hz. Mevlânâ, Sultan Mahmud’un gözdesi Ayaz’ın odasına giren vezirlerin hikâyesini anlatırken, bu hırsın insanı nasıl kör ettiğini resmeder. Vezirler, Ayaz’ın odasında hazineler sakladığını düşünürler, ama odada sadece eski bir çarık ve bir post bulurlar. Onların altın hırsı, Ayaz’ın sadakat ve alçakgönüllülük hazinesini görmelerine engel olur.
Hırs beyhûde olarak serâb tarafına koşar. Akıl der ki: “Bak o su değildir!” ... Hırs insanı serâb gibi olan hayâlât tarafına koşar. Fakat o hırs sâhibinin aklı bâtınından bağırıp “Boşuna koşma, su zannettiğin o serâb ve hayâl su değildir!” derse de, hırs gâlib olduğundan aklın bu nasîhati pek hafî ve gizli kalır.
Dünya malı, bir seraptır. Hırs, insanı bu serabın peşinde koşturur. İçindeki akıl "dur, o su değil" dese de, hırsın galebesiyle o ses duyulmaz. Bu hâldeki bir insan, nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefis) esiridir. Arş’a ait olan ruhunu unutmuş, çamurdan ibaret olan bedenin peşine düşmüştür. Yolculuk, bu hırstan kurtulup, Ayaz gibi aslını (fakrını, hiçliğini) unutmamakla, yani o eski çarığı ve postu saklamakla başlar.
Nihayetinde bu yolculuk, zâhirin perdesini yırtıp bâtının hükmüne varmaktır. Tıpkı Hz. Mûsâ ile Hızır (a.s.) kıssasında olduğu gibi. Hz. Mûsâ, şeriat sahibi bir peygamberdir ve olayları zâhirî hükümlere göre değerlendirir. Hızır (a.s.) ise, doğrudan hakikat mertebesinden, yani "kendi emrinden değil," Hakk'ın emrinden iş görür.
Ve Hızır (a.s.) ilahi emri aldığı vakit, Mûsâ (a.s.)'ın şeriati, o olayların hakikatleri karşısında geçersiz olmuş idi; ve hiç şüphe yok ki Yüce Allah hazretleri emrini yerine getirme hususunda şeriatle kayıtlı değildir.
Hızır’ın makamı, Arş’tan gelen emrin dolaysız idrak edildiği bir makamdır. O, olayların ardındaki ilahi hikmeti, zıtların nasıl bir amaca hizmet ettiğini görmektedir. Gemiyi delmesi bir koruma, çocuğu öldürmesi bir rahmet, duvarı örmesi bir lütuftur. Akl-ı cüz'î ve şeriatın zâhiri bunu kavrayamaz. Mesnevî’nin bütün hikâyeleri, bizi Mûsâ’nın sabırsızlığından Hızır’ın teslimiyetine, zâhirin yargısından bâtının hikmetine, yani Arş’ın Rabb’inin kuşatıcı iradesini seyretme makamına davet eder. Bu, kelimelerle değil, hâl ile çıkılan bir yolculuktur.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Arş kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 9: "Kesif bir hâlde olmasa idi ve onların maârif-i ilâhiyye lokmalarına karşı boğazları ya'ni havsala-i idrâkleri dar ve zayıf olmasa idi…"
Mesnevî-i Şerîf Şerhi (Cilt 2, 4, 5, 9, 10, 12, 13) — Konuk efendi pek çok yerde Arşa atıf yapar; özellikle maârif-i ilâhiyye lokmalarının ancak geniş boğazlardan geçtiği hatırlatılır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Arş
İrfan yolunda hiçbir kavram tek başına durmaz. Her biri, Zât-ı Mutlak'ın sonsuz tecellî denizinde birer dalga misali, diğerine bağlı, diğerinden haber verir. Arş'ı anlamak, onun etrafında halkalanan diğer hakikat incilerini de tanımaktan geçer.
Arş ve Lahut Alemi
Lahut alemi, Zât’ın Zât’ıyla baş başa olduğu, hiçbir sıfatın, ismin ve şeklin O'nu perdelemediği, mutlak gayb ve tenzih mertebesidir. Arş, bu mutlak gayb olan Lahut alemi ile halk edilmiş, zuhûra getirilmiş kevnî âlemler arasındaki ilk ve en azametli sınırdır, ilk perdedir. Lahut’un sırrından ilk tenezzül, ilk tecellî, Rahmân esmâsıyla Arş üzerinde olur. Bu yüzden Arş, bir yönüyle Lahut’un kapısı, bir yönüyle de yaratılmış âlemlerin (Mülk, Melekût, Ceberût) çatısıdır. O, Lahut’un sessizliğini, Rahmân’ın kelâmına dönüştüren ilk yankı odasıdır. Lahut'tan taşan Vücûd nuru, ilk olarak Arş aynasında Rahmâniyet rengine bürünür.
Arş, Cennet ve Cehennem
Cennet ve Cehennem, ahirette beklenen mekânlar olmaktan öte, Hakk’ın Cemâl ve Celâl isimlerinin tecellîleridir. Arş, İlâhî hükümranlığın, yani kâinat üzerindeki mutlak idarenin merkezidir. Bütün hükümler, kararlar, takdirler o makamdan sâdır olur. Bu mânâda Cennet ve Cehennem, Arş’tan zuhûr eden İlâhî adaletin ve rahmetin iki farklı tecellî sahasıdır. Hakk’a yakınlığın ve O’nun rızasına uygunluğun mükâfatı olan Cennet de, Hakk’tan uzaklığın ve O'nun isimlerinin muktezasına isyanın neticesi olan Cehennem de, hükmü Arş’tan verilen bir adalet tecellîsidir. Sâlikin yolculuğunda kalbi, küçük bir arş gibidir. O kalpte Hakk’ın rızası hâkim olursa, o kalp bir cennet bahçesine döner. Eğer nefsin hevesleri ve isyanı hâkim olursa, o kalp bir cehennem çukuru olur. Nihai Cennet ve Cehennem, bu dünyadaki kalbî hâllerin ahiretteki sonsuzlaşmış karşılığıdır ve her ikisinin de dayandığı hüküm, Arş’ın sahibinindir.
Arş ve Hz. Adem (a.s.)
Hakk Teâlâ, Hz. Adem (a.s.)’ı “halîfe” olarak halk ettiğini beyan buyurur. Bu hilafet, yalnızca yeryüzüne memur olmak değildir. İnsân-ı Kâmil’in prototipi olan Âdem, bütün Esmâ-i İlâhiyyeyi kendinde cem eden bir جامع (câmi') nüshadır. Arş, Rahmân isminin tecellîgâhı ve bütün âlemlerin idare merkezi ise, İnsân-ı Kâmil de bu Arş’ın sırrını taşıyan, onun üzerinde hüküm süren Allah isminin mazharıdır. Arş, âfâkî (dış dünyadaki) en büyük taht ise, İnsân-ı Kâmil’in kalbi de enfüsî (iç dünyadaki) arştır. Cenâb-ı Hakk’ın “Ben göklere ve yere sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım” kudsî hadisi bu sırra işaret eder. Âdem’in hilafeti, Arş’ı ve altındaki her şeyi ilmiyle kuşatıp, Hakk’ın ahlâkıyla onlar üzerinde adaletle tasarruf etme yetkisidir. Gerçek halîfe, kendi varlık arşına Hakk’ın tecellîsiyle istivâ etmiş olandır.
Arş ve Tecelli
Tecelli, Hakk’ın Zât, sıfat ve fiilleriyle gizlilikten açığa çıkması, kendini göstermesidir. Arş, bu tecellî silsilesinin en başındaki, en kuşatıcı aynasıdır. Zât-ı Mutlak, kendi güzelliğini ve kudretini seyretmeyi murad ettiğinde, bu muradın ilk tecellîsi Rahmân ismiyle Arş üzerinde olmuştur. Buna “Tecellî-i Rahmânî” denir. Arş’ın altındaki her şey; Kürsî, semâlar, Levh-i Mahfuz, melekler, cinler, insanlar ve bütün varlıklar, Arş’ta başlayan bu ilk ve kapsamlı tecellînin tafsilatından, detaylarından ibarettir. Bir güneşin bir odaya pencereden süzülmesi gibi, Vücûd güneşi de varlık âlemine Arş penceresinden süzülmüştür. Bu yüzden Arş’ı bilmek, tecellînin usûlünü, âlemlerin nasıl bir nizamla zuhûra geldiğini bilmektir. Her varlık, Arş’tan yansıyan bu İlâhî nurdan kendi kabiliyeti kadar pay alır.
Arş ve Hz. Muhammed (s.a.v.)
Bu bağ, belki de en derûnî bağdır. Zahirde Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz, zaman ve mekân içinde dünyaya gelmiş bir peygamberdir. Lâkin hakikatte O, Hakikat-i Muhammediyye veya Nûr-ı Muhammedî denilen, halk edilmiş her şeyden önce var olan ilk taayyündür, ilk belirlenimdir. İbn Arabî Hazretleri’nin ifadesiyle, O, varlığın kendisinden zuhûr ettiği “Hikmet-i Ferdiyye”nin sahibidir. Bu hakikat, Arş’tan da, Kürsî’den de, bütün âlemlerden de öncedir. Hatta Arş, o Hakikat-i Muhammediyye’nin tafsilatlı bir şekilde açığa çıkması için kurulmuş bir saltanat tahtıdır. "Sen olmasaydın, sen olmasaydın, felekleri (âlemleri) yaratmazdım" kudsî hadisi bu önceliğe işarettir. Arş, Rahmân isminin tecellîsi ise, Hakikat-i Muhammediyye, o Rahmân isminin bile kendisinden zuhûr ettiği Zât’a en yakın, en kâmil mazhardır. Dolayısıyla Arş, Muhammedî Saltanat’ın tahtıdır ve Efendimiz (s.a.v), o tahtın gerçek sultanıdır.
Arş ve Tevhid
Tevhid, her şeyde ve her yerde yalnızca Bir’i görmek, bilmek ve bulmaktır. Arş, bu Tevhid akidesinin en muhteşem sembolüdür. Bir krallığın bir başkenti, bir tahtı olur. O taht, krallığın birliğinin, bölünmezliğinin ve tek bir iradeyle yönetildiğinin alâmetidir. İşte Arş da, bütün kâinat mülkünün tek bir Melik’e, Allah’a ait olduğunun, O’ndan başka hiçbir güç ve iradenin olmadığını ilân eden İlâhî tahttır. Arş’ın üzerinde “istivâ” eden (hükümranlığını kuran) Rahmân, bu birliği ve tekliği temsil eder. Bütün meleklerin Arş’ı tavaf etmesi, tesbih etmesi, kâinattaki bütün zerrelerin, en küçük atomdan en büyük galaksiye kadar her şeyin, farkında olsun veya olmasın, bu tek merkezden gelen emre boyun eğdiğini gösterir. Arş’ı tefekkür etmek, kesrette (çoklukta) vahdeti (birliği) görme talimidir.
Şeriat, yolun zahiri, dış yüzüdür. Hakikat ise bâtını, iç yüzü, sırrıdır. Bu ikili, Arş kavramında çok net bir şekilde kendini gösterir. Şeriat açısından bakan bir kimse için Arş, meleklerin taşıdığı, göklerin ötesinde, fiziksel mertebeleri olabilecek muazzam bir tahttır. Bu, avamın imanını koruyan, gerekli ve doğru bir tasavvurdur. Lâkin sâlik, bu zahirî perdenin arkasına geçmekle mükelleftir. Yolun hakikat mertebesinde Arş, fiziksel bir nesne değil, İlâhî hükümranlığın ve Rahmân isminin tecellî ettiği bir Vücûd mertebesidir. Sâlikin seyr-i sülûku, şeriatın tarif ettiği Arş’a iman etmekten başlayıp, hakikatinin kendi kalbinde tecellî ettiği Arş’a vâsıl olmakla kemâle erer. Mesele, dışarıdaki bir tahtı hayal etmekten, içerideki “mü’minin kalbi” olan arşa sahip çıkmaya doğru bir yolculuktur.
Arş ve Levh-i Mahfuz
Arş ve Levh-i Mahfuz ilişkisi, küllî (genel) ve cüz’î (özel) ilişkisidir. Arş, küllî iradenin, yani kâinatın genel yasalarının, ana prensiplerinin belirlendiği hükümranlık makamıdır. Rahmân’ın istivâsı, bütün varlığa şâmil olan rahmet ve nizamın kaynağıdır. [Levh-i Mahfuz](/wiki/Levh-i Mahfuz) ise, bu küllî iradenin her bir varlık için nasıl tecellî edeceğinin, yani kaderin bütün tafsilatıyla yazıldığı “Korunmuş Levha”dır. Genellikle Levh-i Mahfuz’un Arş’ın altında olduğu ifade edilir. Bu, alt-üst ilişkisinden ziyade, bir ilke-uygulama ilişkisidir. Arş’tan sâdır olan genel kanun (kazâ), Levh-i Mahfuz’da her bir zerre için özel bir yazıya (kader) dönüşür. Arş, bir padişahın fermanı ise, Levh-i Mahfuz o fermanın her bir vilayet ve her bir vatandaş için nasıl uygulanacağını gösteren detaylı talimatnamedir. İkisi de aynı İlâhî iradenin farklı mertebelerdeki zuhûrudur.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin üç temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetleri, İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i, Arş hakikatine üç farklı pencereden bakarlar. Bu pencereler birbirini inkâr etmez, bilakis birbirini tamamlar ve derinleştirir.
Terzibaba Hazretleri’nin irfan mektebinde Arş, kuru bir bilgi veya uzak bir hayal değil, sâlikin bizzat tecrübe etmesi gereken yaşayan bir hakikattir. Sohbetlerinde Arş, öncelikle Vücûd mertebeleri şemasında yerine oturtulur. Zât’ın mutlak tenzihinden Rahmâniyet mertebesine tenezzülünün ilk durağı olarak Arş, hem bir perde hem de bir tecellîgâh olarak anlatılır. Terzibaba, bu hikemî yapıyı sâlikin manevî yolculuğuna tatbik eder. Arş’ın sırrına ermenin, ancak mürşid-i kâmil rehberliğinde, beşerî aklı ve onun getirdiği zanları terk edip, Hakk’ın kulunun “gören gözü, işiten kulağı” olmasıyla mümkün olacağını vurgular. Zikir ve tesbihin, sâliki nasıl Arş’ı taşıyan meleklerin hâline ortak edeceği, taklitten tahkike geçişin nasıl yaşanacağı gibi pratik ve derûnî meseleler, onun sohbetlerinin merkezindedir. Arş, Terzibaba’nın dilinde, yaşanacak bir makam, ulaşılacak bir hâldir.
Şeyhü’l-Ekber İbn Arabî Hazretleri ise Füsûsu’l-Hikem’de, Arş’ı Vücûd’un en derinlikli haritası içinde ele alır. Onun anlatımında Arş, varlığın başlangıcına dair en temel meselelerin kilit taşıdır. Varlığın, Zât’ın kendi kendine olduğu Ama (bulut) mertebesinden, ilk taayyün olan Hakikat-i Muhammediyye’ye ve oradan da Rahmân isminin tecellî ettiği Arş’a doğru akışını bir sistem bütünlüğü içinde sunar. Arş, zıt isimlerin (Dârr-Nâfi, Hâdî-Mudill) âhengini sağlayan, her varlığın kendi Rabb-i Has’sından aldığı feyzi bütün kâinata dağıtan bir merkezî istasyon gibidir. Şeyhü’l-Ekber, Arş’ı Nefes-i Rahmânî’nin, yani varlığın ham maddesinin ilk şekillendiği yer olarak tarif eder. Onun bakışı, daha çok hikemî ve ilmî bir bakıştır; Arş’ın ne olduğunu değil, Vücûd nizamı içindeki “ne işe yaradığını” ve “nasıl işlediğini” anlamaya odaklıdır. Bu, sâlike yolun haritasını veren, akl-ı küllî seviyesinde bir idraktir.
Hazret-i Mevlânâ ise bu hakikati bambaşka bir dille, Aşk’ın ve hikâyenin diliyle gönüllere nakşeder. Mesnevî’de Arş kelimesi doğrudan geçtiği yerlerde bile, asıl mesele onun sembolize ettiği mânâdır. Mevlânâ, Arş’ın azametini, cüz’î aklın onu kavramaktaki acizliğini, define arayan adam gibi hikâyelerle anlatır. Arş’ın üzerindeki İlâhî hükmün zıtlıklar üzerinden nasıl tecellî ettiğini, bal ile zehrin, ateş ile yeşil dalın nasıl aynı kaynaktan geldiğini masal tadında sunar. Onun için Arş’ın sırrına ermenin yolu, İbn Arabî’deki gibi ilmî tahlillerden veya Terzibaba’daki gibi seyr-i sülûk disiplininden ziyade, “bî-hodluk” yani kendinden geçiştir. Aşk sarhoşluğu içinde, talip ile matlubun bir olduğu o vecd hâlinde, sâlikin kendisi bir arş olur ve Hakk’ın tecellîsine ayna tutar. Mürşid-i Kâmil, yani Hüsameddin Çelebi, bu Aşk yolculuğunda sâliki Arş’ın ötesindeki sırlara taşıyan kılavuzdur. Mevlânâ, Arş’ı akla değil, kalbe ve ruha fısıldar.
Değerlendirme
Arş kavramının incelenmesi, sâlike üç temel hakikati idrak ettirir. Birincisi, Arş’ın gökyüzünde bir taht olmaktan çok öte, İlâhî hükümranlığın ve Rahmân isminin tecellî ettiği küllî bir vücûd mertebesi olduğudur. İkincisi, bu hakikate ulaşmanın yolunun, şeriatın zahirî bilgisinden hakikatin bâtınî irfanına doğru ilerleyen, mürşid rehberliğinde bir seyr-i sülûk yolculuğu gerektirdiğidir. Terzibaba Hazretleri bu yolculuğun yaşayan mertebesini, İbn Arabî Hazretleri ilmî haritasını, Mevlânâ Hazretleri ise Aşk ile kat edilişini bizlere göstermiştir. En nihayetinde Arş’a dair tüm bu derinlikli sohbetler, mü’minin kalbinin de bir arş olduğu ve asıl fethin, o arşa nefsini değil, Hakk’ı oturtmakla gerçekleşeceği müjdesini taşır. Bu, taklit perdesini yırtıp tahkik nuruna kavuşmanın ta kendisidir.