Esma'ül Hüsna
Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimleri, Esma’ül Hüsna, ezberlenip sayılacak bir listeden ibaret değildir. Bu isimler, Zât-ı Mutlak’ın bilinmek muradıyla âlemlere tecellî edişinin sırlarını taşıyan ilâhî anahtarlardır. Kâinât denilen bu büyük kitabın her bir harfi, her bir zerresi, o isimlerden birinin tecellîsiyle varlık sahasına çıkmıştır. İnsanın kendi hakikatine yolculuğu da bu isimlerin kendi varlığındaki yansımalarını keşfetme, onlarla ahlaklanma ve nihayetinde o isimlerin sahibini, Müsemmâ’yı bilme serüvenidir. Esma’ül Hüsna, sâlikin seyr-i sülûk haritası, kalbinin pusulası ve Hakk’a vuslat yolunun kandilleridir. Bu isimler üzerinde tefekkür etmek, âlemi ve kendini okumaktır; zira her bir isim, varlığın dokusuna işlenmiş ilâhî bir sıfatın adıdır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Esma’ül Hüsna’nın menbaı Kitâb-ı Kerîm’dir. Cenâb-ı Hakk, kendini bize bu isimler ve sıfatlar üzerinden tanıtır. Bu ilâhî tanıtımın en cem’i ifadelerinden biri Haşr Sûresi’nin son âyetlerinde karşımıza çıkar. M. Nusret Tura Hazretleri’nin kaleme aldığı, daha sonra irfan sofrasında zenginleşerek günümüze ulaşan eserin başlangıcına da bu âyet-i kerîme bir mühür gibi vurulmuştur:
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ huve, âlimul gaybi veş şehâdeti, huver rahmânur rahîm. “ O öyle Allah ki ondan başka ilâh yok gaybi de bilir şehadeti de, O rahmândır, rahîmdir.” (Haşr 59/22)
Bu âyet, tevhidin temelini atar: “O’ndan başka ilâh yoktur.” Varlıkta O’ndan gayrı bir mevcûd, bir müessir yoktur. Bu mutlak Birlik (Ahadiyet) kendini “gaybi de bilir şehadeti de” ifadesiyle açar. Esma’nın tecellî ettiği iki ana saha burasıdır. Bize görünmeyen, bâtınî âlemler olan “gayb” ve gözümüzle gördüğümüz, zâhirî âlem olan “şehâdet”, O’nun ilminin kuşatması altındadır. Bu kuşatma, Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellîsiyle, yani bir rahmet zuhûru olarak gerçekleşir. Bütün isimler, bu iki temel rahmet isminin açılımından ibarettir.
Haşr Sûresi’nin ilk âyeti ise, bütün varlığın bu isimler karşısındaki duruşunu özetler: “Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbîh etmektedir.” Bu “tesbih” kelimesi, yalnızca dilde “Sübhanallah” demek değildir. Kelimenin kökeni, daha derin bir mânâ fısıldar.
“Tesbîh” kelimesi “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan "sebh" kökünden türemiş bir kelimedir... Kûr’ân’daki anlamı, Allah-ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah-ı yüceltmek... Kurtubî ise, lügat mânâsından hareket ederek, "tesbîh" in, akmak, gitmek, anlamına geldiğini ve Allah'ın noksan sıfâtlardan tenzîh edilmesi mânâsına alındığını söyler. Bu yorumdan hareketle şöyle denebilir, "tesbîh"; suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânâsına geldiğine göre, Allah (c.c.) da noksan sıfâtlardan münezzehtir. Beş duyu ile ihata edilemez.
Tesbih, bir tenzih eylemidir. Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı aklımıza, hayalimize sığdırdığımız her türlü kayıttan, noksanlıktan, benzetmeden “uzak tutmak”, “yüceltmek”tir. Kelimenin kökündeki “yüzüp uzaklaşmak” mânâsı, Hakk’ın Zât’ının idrakimizin ötesinde, ihata edilemez olduğunu anlatır. Göklerde ve yerde olan her zerre, kendi varlık diliyle Hakk’ı tenzih eder. Taş sertliğiyle El-Metîn ismini gösterirken, aynı zamanda “Benim sertliğim O’nun metanetinin yanında bir hiçtir” der. Güneş parlaklığıyla En-Nûr ismini gösterirken, “Benim ışığım O’nun Nûr’unun sadece bir gölgesidir” diye tesbih eder. Her varlık, bir ismi göstererek teşbih (benzetme) yaparken, aynı anda o ismin hakikatinden aciz olduğunu itiraf ederek tenzih eder. Kevnî tesbihin sırrı budur.
Bu sırları açmak ve bu tesbihi duymak için bir rehbere, bir kitaba ihtiyaç vardır. Elinizdeki eserin ortaya çıkış serüveni, bu yolun nasıl bir gönül ve sohbet yolu olduğunun canlı bir misalidir. Bu, bir kişinin tek başına yazdığı bir eser değil, bir irfan silsilesinin meyvesidir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri bu süreci şöyle anlatır:
Muhterem okuyucularımız. Her ne vesile ile olmuşsa elinize geçen bu, 163-1-7-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. Ve 164-2-8-Esmâ’ül Hüsnâ-M.Nusret Tura. İsimli kitaplarının bende büyük hatırası vardır. Rahmetli Nusret Babam Bu kitabın kendi el yazısı ile olan aslını (1975) li yıllarda bana vermişti bende onu bir tanıdığıma verip daktilo ile yeni harflere döndürtmüş idim... Bu günlerde de kitabın üzerinde çalışmalar yapan “Murat Derûnî” oğlumuz kendisinde oluşan bazı tecelli ve varidatlar üzerine fakirle de istişareler ederek bu kitabın üzerinde çalışmalar yapmak istediğini bildirmiş idi, bende kendisine olabilir yapabilirsin demiştim.
İrfan bir emanettir. M. Nusret Tura Hazretleri’nin el yazması, bir mürşidin (Terzibaba) elinde yıllarca muhafaza edilmiş, sonra bir müridin (Murat Derûnî) gönlünde oluşan tecellîlerle, yani yeni zuhûratlarla zenginleşerek yeniden hayat bulmuştur. Bu, yaşayan, kalpten kalbe akan bir hakikat nehridir. Eser, bu yeni ilhamlarla o kadar zenginleşir ki, tek bir cilde sığmaz olur.
Efendi Babam ile yaptığımız istişareler sonucu kitabı zenginleştirecek şiir ve yazılar kitabın içine alınmış ve kitab hacmi genişlemişti. 500-600 sayfa civarı olduğu için kitabın bölünüp iki ayrı bölüm halinde yayınlanmasının daha uygun olacağına Efendi Babam ile yapılan istişare ile karar verildi.
Bu durum, Esma’ül Hüsna’nın mânâ deryasının enginliğini gösterir. O isimlerin hakikatleri üzerine ne kadar tefekkür edilse, o deryadan yeni inciler çıkar. Bu eser, sadece Nusret Tura Hazretleri’nin yazdıklarını değil, o yazılanların irfan mektebinde nasıl yeşerdiğini, yeni şiirlerle, sohbetlerle, müşâhedelerle nasıl dallanıp budaklandığını da gösteren canlı bir şahittir.
Bu noktada “kitap” meselesini derinleştirmek gerekir. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de “İşte o kitap...” diye buyurur. Terzibaba Hazretleri bu âyetin sırrını açarken, iki tür kitaptan bahseder. Bu, Esma’ül Hüsna’yı anlamanın da temelini oluşturur.
kitap iki tânedir Birincisi, Kûr’ân-ı Sâmit-Mushaf, (susan Kûr’ân), dır. İkincisi, Kûr’ân-ı Nâtık (konuşan Kûr’ân) dır. Eğer bu iki kitap birbirini tamamlamamış olsa ne Kûr’ân-ı Sâmit okunur, ne Kûr’ân-ı Nâtık okuyabilir yani bu yazılı nüsha elimizde olmasa Kûr’ân-ı Nâtık bunu nutk edemez,yani okuyup söyleyemez fakat Kûr’ân-ı Nâtık yani konuşan, söyleyen Kûr’ân olmasa, Kûr’ân-ı Sâmit kapalı kalır, perde arkasında bâtında kalır, mevcudiyeti bir işe yaramaz...
Elimizdeki Mushaf, “Susan Kur’ân”dır (Kûr’ân-ı Sâmit). Onun mânâları, satırların arasında gizlidir. O mânâları seslendirecek, hayata taşıyacak olan ise “Konuşan Kur’ân”dır (Kûr’ân-ı Nâtık). Konuşan Kur’ân, varlığını Hakk’ın boyasıyla boyamış, ahlâkını Kur’ân ahlâkı eylemiş, kalbi Esma’ül Hüsna’nın tecellîgâhı olmuş İnsân-ı Kâmil’dir. Esma’ül Hüsna kitabını okumak, aslında o isimlerin hakikatini kendi varlığında tecellî ettirmiş olan İnsân-ı Kâmil’i okumaktır. Çünkü o, Hakk’ın isimlerinin canlı bir şerhidir, yürüyen bir tefsiridir. O olmadan, isimler ve âyetler teorik bir bilgi olarak kalır, hayata ve ruha dokunmaz. Mürşidin sohbeti, bu Susan Kur’an’ı Konuşan Kur’an haline getiren “nefes”tir. O sohbet, harflere can verir, kelimelere ruh üfler. Bu sebeple Esma’ül Hüsna’yı öğrenmek, bir İnsân-ı Kâmil’in dizinin dibinde, onun sohbet halkasında, onun nefesinden feyz alarak o isimlerin tecellîlerini kendi hayatında seyretmektir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Esma'ül Hüsna: Aslı ve Mertebesi
Esmâ'ül Hüsnâ deryasına dalmak, Hakk’ın kendi Zât’ından âleme nasıl tenezzül ettiğinin, gizli bir hazine iken nasıl “bilinmek” murad ettiğinin izini sürmektir. Bu, bir âlimin kuru bilgisiyle değil, bir ârifin gönül gözüyle yapılacak bir seyahattir. Her bir isim, Cenâb-ı Hakk’ın bir tecellî kapısı, bir zuhûr perdesidir. Âlem dediğimiz bu büyük kitap, o isimlerin mürekkebiyle yazılmıştır. Lâkin bu kitabın en özlü, en şerefli nüshası, insandır. Esmâ’yı bilmek, saymak değil; o Esmâ’nın tecellîsiyle boyanmak, o ahlâk ile ahlâklanmaktır.
Vücûdun Tenezzülü: Hakk'ın Kendi Âyânında Zuhûru
Cenâb-ı Hakk’ın varlığı, bir şeye bağlı değildir, ezelî ve ebedîdir. Fakat O, kendi Zâtî mertebesinde, yani Zât âleminde, isimlerinden ve sıfatlarından münezzeh bir “bilinmezlik” içindeydi. Bu mertebeye irfan dilinde Amâ veya Lâ-taayyün (belirsizlik) denir. O, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim (murad ettim)” kudsî hadîsiyle işaret edilen bir muhabbetle, kendi güzelliğini, kendi kemâlini, kendi isimlerinin sonsuz zenginliğini görmek ve göstermek murad eyledi. Bütün zuhûr, bütün varlık bu ilâhî muhabbetten doğmuştur. Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle dile getirir:
Allah'ın varlığı her zaman vardır, fakat zuhura çıkmış değil, bâtında idi. İnsan aklı ve gönlü bunu alacak, ona teşne olacak, kap olacak halde halkedildiğinden, Cenâb-ı Hakk da kendi seyrini ef'al mertebesi itibariyle orada yapmaya başladı.
O Zât-ı Mutlak, kendi isimlerinin tecellî edeceği bir ayna istedi. Bu ayna, evvelâ ilm-i ilâhîde beliren hakikatlerimiz, yani A'yân-ı Sâbite’miz idi. Her birimiz, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde, O’nun bir veya birkaç isminin hâkim olduğu birer kabiliyet olarak mevcuttuk. Henüz dış âlemde bir vücûdumuz yoktu, ama hakikatimiz ezelde sabitti. Sonra o ilâhî muhabbet, Rahmân nefesiyle bu sabit hakikatlere “Ol!” dedi ve bizler, bu şehâdet âleminde, yani görünen dünyada zuhûra geldik. Varlığımız, yokluktan bir var oluş değil, bâtından (iç âlemden) zâhire (dış âleme) bir çıkıştır.
Bu çıkış, bir lütuf ve rahmet eseridir. Bu rahmetin de iki yönü vardır: Biri, hiçbir karşılık beklemeden, sırf lütfundan var etmesi ki buna rahmet-i imtinân (karşılıksız lütuf rahmeti) denir. Diğeri ise kulun gayretine, ameline ve istidadına bağlı olarak tecellî eden rahmettir ki buna da rahmet-i vücûb (gerekli olan rahmet) denir. Aslında ikincisi de birincisinin içindedir, zira o ameli işleme gücünü ve o istidadı veren de yine O’dur.
Zîrâ Hak zâtı ahadiyyette mahfî olan, gizli olan esmâya rahmet-i zâtiyye-i âmmesiyle rahmet edip onları sıkıntıdan rahatlattı; ve cümlesinin hakikatleri, ilm-i ilâhîde sabit oldu. Velâkin bu hakâyık-ı sabite içinde bulunan ba'zı hakâyık hakkında hubb-i ezelîsi eseri olmak üzere, inâyet-i mahsûsa-i ilâhiyyesi ileri geçti ki, bunlar dahi enbiyâ ve evliya ve bilcümle mü'minlerin a'yân-ı sabiteleridir.
Bu “inâyet-i mahsûsa”, yani özel ilâhî yardım, Esmâ tecellîlerinin neden herkeste aynı olmadığını açıklar. Herkes Rahmân isminin tecellîsiyle varlık sahasına çıkmıştır, ama kiminin aynası peygamberlerin ve velîlerin aynası gibi parlaktır da Esmâ’nın hakikatini yansıtır, kimininki ise tozlu ve buğuludur. Yolculuk, o aynayı silip parlatma yolculuğudur.
Ressamın Kalemi, Kaderin Çizgisi: Tevhid-i Ef'âl ve Kulun İradesi
Bu büyük tabloda, yani kâinatta, kulun yeri nedir? Bu derin meseleyi Terzibaba Hazretleri, bir ressam hikâyesi üzerinden anlatır. Hikâyede bir ressam vardır, sürekli hayvan resimleri çizmektedir. Ama “Ben çizmiyorum, sadece çizilmiş olanın içini dolduruyorum” der. Bu söz, irfan yolunun ilk ve en temel makamlarından birine işaret eder: Tevhid-i Ef'âl (Fiillerin Birliği). Bu makamdaki sâlik (yolcu), âlemde gördüğü her fiilin, her hareketin ardındaki gerçek fâilin Cenâb-ı Hakk olduğunu idrak etmeye başlar. Kendi yaptığı işlerde dahi, elini tutanın, dilini söyletenin O olduğunu hisseder.
Ârif olmak Rabbini ve nefsini bilmek olduğuna göre, Hakkın ezeldeki hükümleri’nin müşahede âleminde mikdar, mikdar dağıtımı ve her esmâ-i İlâhiyye’nin zamanı geldiğinde bu mikdar’a boyun eğerek kendisine düşen vazifeyi ifaya çalışması, hakiki kulluğun da bir gereğidir. Hikâyemizdeki ressam da, kendi gücünün sınırlı olduğunu, sadece muâllâk’ ta olanlar üzerinde tasarruf sahibi olduğunu yani resimlerde boş bırakılmış kısımları doldurmaktan başka bir şey yapamadığını vurgularken, ef’âl mertebesinden bu vurguyu yapmakta...
Ressam “Yukarıdaki çiziyor” diyerek hâlâ bir ikilik içindedir. Kendini ve bir de “yukarıdaki”ni ayrı görmektedir. Bu, Tevhid-i Ef’âl’in başlangıcıdır, henüz kemâli değildir. Kemâle erdikçe, çizgilerin de, boyaların da, ressamın da aynı kaynaktan geldiği sırrı açılmaya başlar.
Bu hikâye, kader meselesine de ışık tutar. Kader iki kısımdır: Kader-i Mutlak ve Kader-i Muallâk.
- Kader-i Mutlak, o resmin ana hatlarıdır. Ressamın değiştiremeyeceği, ezelde çizilmiş sınırlardır. Doğacağımız yer, anne-babamız, fiziksel özelliklerimiz gibi... Bunlar kesindir.
- Kader-i Muallâk ise, o çizilmiş hatların içindeki boşluklardır. Ressamın hangi rengi seçeceği, fırçayı nasıl vuracağı, gölgeyi nereye düşüreceği bu sahaya dâhildir. Kulun sorumluluğu ve cüz’î iradesinin tecellî ettiği yer burasıdır.
Biri kader-i muâllâk , diğeri kader-i mutlak . Mutlak kâleminin yazdıkları kesindir değiştirilemez. Kader-i muâllâk sahası ise, kulun niyet, tercih, azim ve irâdesi doğrultusunda ve her şeyden önemlisi de kendi a’yân-ı sâbitesi yönünde yapıp etmelerini gerçekleştireceği sahadır. Burada fiiller gerçekleştiğinde muâllâkta olanlar mutlak’a dönüşmüş demektir. İşte kulun sorumluluğu da burada başlar.
Ressamın renk ve düzenleme seçeneğinin olması, onun iradesidir. Ama bu irade de mutlak değildir; “Allah’ın kendisine armağan ettiği kabiliyyet ölçüsünde olacaktır.” Yani herkes, kendi a’yân-ı sâbitesinin, yani ezeldeki hakikatinin müsaade ettiği ölçüde seçim yapabilir. Bir kartalın istidadına sahip olan, serçe gibi ötemez. Hürriyetimiz, kendi hakikatimizin sınırları içindedir.
İnsân-ı Kâmil: Esmâ'nın Cem Olduğu Nûrânî Ayna
Âlem, Esmâ'nın teferruatlı bir şekilde açıldığı bir kitap ise, İnsân-ı Kâmil o kitabın fihristi, özü, kalbidir. Cenâb-ı Hakk, diğer varlıklarda tek tek veya birkaçını tecellî ettirdiği isimlerinin tamamını, bütün olarak insanda cem etmiştir. Âyet-i kerîmede “Biz Âdem’e bütün isimleri öğrettik” (Bakara, 2/31) buyrulması bu sırra işarettir. İnsan, potansiyel olarak bütün ilâhî isimlerin tecelligâhıdır. Bu potansiyeli fiile çıkaran, yani kendindeki bu ilâhî emanetin hakkını vererek ahlâk-ı ilâhiyye ile ahlâklanan kişiye İnsân-ı Kâmil denir.
Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu hakikat, sadece sözle değil, harflerin ve sayıların dili olan ebced ilminin işaretleriyle de anlatılır. Bu, bir fal veya kehanet değil, kâinatın matematiksel dokusundaki ilâhî âhengi okuma sanatıdır. Sayılar, hakikatlere açılan birer kapıdır.
Daha önceki bölümlerde 253 sayısının İnsân-ı Kâmil’in sayısı olduğu hesaplanmıştı. 45, 6 tane 153 ün yanında 1 leri ve 1 tane 253’ün yanında olan ikiyi toplarsak, 45+1+1+1+1+1+1+2= 53 sayısını vermektedir.
Bu hesaplamalar, dışarıdan bakan için karmaşık görünebilir. Lâkin irfan yolcusu için her sayı bir mertebeye, her harf bir hakikate işarettir. Örneğin, 360 sayısının bir dairenin tam açısı olması gibi, İnsân-ı Kâmil de varlık dairesini tamamlayan, bütün isimleri 360 derecelik bir kuşatıcılıkla kendi varlığında toplayan zâttır.
Aslında bu kare de, iç merkez çizimlerde kare olsaydı toplam 312 kare olacaktır. Dış 48 nokta ile toplanırsa 360 yapar. 360 ise bilindiği gibi bir dairenin toplam açısıdır. Seyr-i sülük dairesi de ( 0 ) Kabe-i Kavseyn denilen iki yarım dairenin birleşiminden oluşmaktadır. ... 360 derece ile âlemler, Kâ’be içindedir. Ne varsa âlemde, o var Âdemde dendiği gibi, İnsân-ı Kâmil’in gönlü Cenâb-ı Hakk’ın hüviyetidir.
İnsân-ı Kâmil’in gönlünün “Cenâb-ı Hakk’ın Hüvviyet’i” olması, Hakk'ın kendi kimliğini, en kâmil şekliyle İnsân-ı Kâmil’in gönül aynasında seyretmesi demektir. O gönül, öyle bir Kâbe’dir ki, bütün âlemler onun tavafındadır. O gönül, öyle bir Kur’an’dır ki, Esmâ’nın bütün sırları onda okunur. Bu yüzden mürşid-i kâmil, yolcunun kıblesi olur. Çünkü o, Hakk’a giden yolda yaşayan bir pusula, Esmâ’nın tecellî ettiği canlı bir örnektir.
Tenzih ve Teşbih Mîzânı: Esmâ'nın Peygamberler Lisanıyla Tebliği
Hakk’ı ve O’nun isimlerini anlama çabası, insanlık tarihi boyunca iki ana meyil üzerinde seyretmiştir: tenzih ve teşbih.
- Tenzih, Hakk’ı her türlü yaratılmışlık özelliğinden, şekilden, mekândan, zamandan soyutlamaktır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 42/11) âyetinin ilk kısmı bu esasa dayanır. Bu yolda aşırı gidenler, Hakk’ı ulaşılmaz, müdahale etmez, soğuk bir varlığa dönüştürme tehlikesiyle karşılaşırlar.
- Teşbih, Hakk’ı yaratılmışlardaki tecellîleriyle, isim ve sıfatlarının âlemdeki yansımalarıyla anlamaya çalışmaktır. “O, Semi’dir (işitendir), Basîr’dir (görendir)” âyetinin ikinci kısmı bu esasa dayanır. Bu yolda aşırı gidenler ise, Hakk’ı insan gibi düşünen, âlemin içinde kaybolmuş bir varlık gibi tasavvur etme, yani bir tür puta tapıcılık tehlikesiyle yüz yüze gelirler.
İslâm ve onun zirvesi olan Muhammedî irfan, bu iki kanadı birleştiren denge yoludur. Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde bu denge, yani Muhammedî mîzan, her daim vurgulanır:
İşte bunu anlamak için teşbîh diyorlar, yâni mÎsâllerle bir şeyi belirtmek. Burası da tehlikeli; nedeni, bir şeyi teşbîh ederken, işte şu Allah’ın bir isminin zuhurudur gibi derken, acaba bu Allah mı diye, O’nu yere indirip yanlış bir idrâke sebep olmakta. Bundan da kurtarmak için ve daha güzel bir Allah anlayışı ortaya gelmesi için, Cenâb-ı Hakk Peygamberimizi göndermiş ve yukarıdaki Allah anlayışı da doğrudur, aşağıdaki Allah anlayışı da doğrudur, ama birisi bir yönünü ifade etmekte birisi de bir başka yönünü ifade etmektedir. Bunun kemâli ise ikisini birlikte kullanmaktır. Tevhîd dini dediğimiz bu hakîkattir. Yâni tenzîh ve teşbîhi birlikte idrâk edip, anlayıp öylece şuur etmektir...
Bu kemâl, ilâhî hakikatlerin insanlığa tebliğ ediliş usûlünde de kendini gösterir. Her peygamber, kendi döneminin ve kavminin idrak seviyesine, yani manevî ihtiyacına göre belirli ilâhî isimlerin tecellîsine mazhar olmuştur. Bütün isimler potansiyel olarak ilk insan Hz. Âdem’e öğretilmiş olsa da, bu isimler zaman içinde, peygamberler silsilesiyle yavaş yavaş fiiliyata dökülmüştür.
Zâtından, zâtındaki bütün isimleri Âdem(a.s.)'a ( ve allame Âdemel esmâe külleha ) öğretti. (2/31) Ama bütün isimler O'nda faaliyette değildi. Nerde vardı? Bâtınında. O isimler hullet, halillik mertebesi itibariyle İbrahim (a.s.)'da daha belirgin oldu, giyindi onları, hal ehli oldu. ... Eğer tüm mevzular hepsi Âdem (a.s.)'da ortaya çıkmış olsaydı O'ndan sonraki Peygamberlere gerek kalmazdı.
Hz. İbrahim’de Halîl (dost) ismi, Hz. Mûsâ’da Kelîm (konuşan) ismi, Hz. Îsâ’da Rûhullah (Allah'tan bir ruh) ismi daha belirgin olarak zuhûr etmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise Habîbullah (Allah'ın sevgilisi) olarak, bütün önceki peygamberlerin mazhar olduğu hakikatleri ve isimleri kendi varlığında cem eden, toplayan ve kemâle erdiren “Cevâmiu'l-kelîm” (sözün özünü toplayan) peygamberdir.
Esmâ’ül Hüsnâ’nın aslı ve mertebesi budur. O, Zât’ın bilinme arzusundan doğan bir tenezzül, kâinatı var eden bir muhabbet nefesi, kaderin mutlak ve muallak çizgilerini çizen bir kalem, İnsân-ı Kâmil’in gönlünde cem olan bir nur ve peygamberler lisanıyla insanlığın idrakine sunulan bir hikmettir. Onu anlamak, kâinatı ve kendimizi anlamaktır. O isimlerle ahlâklanmak ise, var oluşumuzun gayesine ulaşmaktır.
Terzibaba Geleneğinde Esma'ül Hüsna'in Yaşanması
Esmâ'ül Hüsnâ bahsi, duvara asılacak bir levha, ezberlenecek bir liste değildir. O, yaşayan, nefes alan, her anımızı kuşatan bir hakikattir. Esmâ'yı bilmek, Esmâ ile olmaktır; Esmâ'yı yaşamak, Hakk ile müşterek bir hayat sürmektir. Bu yol, ilimden ziyade hâl yoludur. Bu yolda Esmâ, kitap satırlarından sâlikin kalp sayfasına iner, fiillerinde tecellî eder, ahlâkında görünür olur. Bir Mürşid-i Kâmil'in rehberliğinde Esmâ'nın nasıl bir hâle büründüğüne, nasıl bir elbise gibi giyinildiğine bakalım.
Fiiller Âleminde Esma'yı Kuşanmak: Hayatın Kendisi Bir Zikirdir
Çoğu kimse, Hakk’ı uzaklarda, ötelerde arar. İbadetini yapar, zikrini çeker ama günlük hayatına döndüğünde O’nunla olan bağını unutur. Hâlbuki irfan ehli için hayatın her anı, her fiili, ilahi bir ismin tecellîsidir. Bir anlık öfke, bir anlık merhamet, bir anlık cömertlik yahut bir anlık sabır… Bunların hiçbiri bize ait fiiller değildir. Hepsi, Hakk’ın bir isminin bizdeki zuhûrudur. Terzi Baba bu sırrı şöyle açar:
Yâni burada ne demek istiyor: Bu Esmâ-i İlâhiyye bizlere ait olarak yâni nefsîmiz kaynaklı olarak hepimizde mevcut. Olmadık yerde kızıyoruz, bağırıyoruz, işte Kahhâr ismini kullandık, biz o zaman Kahhâr isminin kendisi olduk, Kahhâr biz olduk. Geçerken bir fakire üç-beş kuruş verdik, işte Rahmet, Rahmân-Rahîm esmâsı biz olduk. Cenâb-ı Hakk bizi faâliyete geçiriyor, kendindeki Rahmân esmâsı biz de faâliyete geçiyor, ve bizim elimizle Cenâb-ı Hakk, ona vermiş oluyor. Yâni ben verdim, şu verdi değil Rahmân verdi.
Seyr-i sülûk yolcusunun ilk derslerinden biri budur: Fiillerin fâilini bilmek. Buna Tevhid-i Ef'al derler. Sâlik, öfkelendiğinde kendi nefsinin kibrinden değil, Celâl sıfatının bir gölgesi olan Kahhâr isminin tecellî ettiğini idrak etmeye çalışır. Bu idrak, nefsin bahaneler üretmesi için bir kapı değildir. Aksine, daha büyük bir sorumluluktur. Madem fâil Hakk’tır, o halde ben bu ismin tecellîsine nasıl bir ayna oluyorum? Onu lekeliyor muyum, yoksa cilalı bir ayna gibi saf mı yansıtıyorum? Birine hidayet yolunu gösterirken Hâdi isminin, birine sabrı tavsiye ederken Sabûr isminin tecelligâhı olduğunun farkına varır. Böylece hayat, Allah ile "müşterek bir hayat" hâlini alır ve her an, bir zikre dönüşür.
Bu yolda dervişin ahlâkı, bir ineğin ahlâkı gibi olmalıdır denir. Terzi Baba Hazretleri, Bakara Sûresi’nin bâtınî manasını şerh ederken bu inceliğe dokunur:
Bir derviş evvela Bakaralık olması lâzım. Kusura bakmayın hepimiz bu yolun yolcusuyuz. Hepimizde biraz ineklik olması lâzımdır. Amiyane mânâ da ineklik değil, hakiki mânâ da olması lazım. Ne demek hakiki mânâ da ineklik; bir dervişin inek ahlâkında olması gerekiyor. O mübarek hay’van inek bize etini verir, sütünü verir, kemiğini verir, ciğerini verir, her şeyini verir ve biz bunların her yönünden hepsinden faydalanırız.
Derviş de böyledir. Varlığını Hakk'a ve halka hizmet yolunda kurban eder. Onda zuhûr eden Rahmân ismi süt olur âlemi besler, Vedûd ismi et olur canlara can katar. Kendinden bir şey beklemez, çünkü bilir ki her şeyin sahibi zaten Hakk’tır. O, sadece ilahi isimlerin âleme akacağı bir kanal olmanın edebi içindedir.
Mürşid-i Kâmil'in Terbiye Atölyesi: Sohbet, Riyazet ve Zuhurat
Bu yüksek ahlâka, bu ince idrake insan kendi başına ulaşamaz. Ham kumaş, usta bir terzinin elinde ölçülüp biçilmeden elbise olmazsa; ham bir sâlik de bir Mürşid-i Kâmil'in terbiye atölyesinden geçmeden, Esmâ elbisesini giyinemez. Terzi Baba Hazretleri’nin mesleği olan terzilik, bu manevi işçiliğin en güzel sembolüdür. O, sadece kumaşa değil, canlara makas vuran, onları Esmâ-i İlâhiyye ile süsleyen bir mana terzisidir.
Bazen aynı zamanda dervişi olan müşterilerine maksatlı olarak nefislerinin istediği her şeyi yemeyip biraz riyâzet yapsınlar diye elbiselerini dar dikerdi... Terzilik, Necdet Ardıç Efendi’nin, takipçileri tarafından “Terzi Baba” namıyla tanınmasına ve sevilmesine vesile olmuştur. Ayrıca ilâhî hakîkatleri gönüllere nakşetmek ve esmâ-i ilâhiyyeyi insanlara giydirmek gibi bâtınî bir yönü de vardır.
Dar dikilen elbise, sâlikin nefsine bir riyazet (manevi terbiye) olur. O dar elbise, şeriatın sınırlarıdır. Nefis o sınırlar içinde sıkılır ama ruh o sıkışıklıktan kendine bir genişlik bulur. Mürşid, sâlikin hangi ismin terbiyesine ihtiyacı olduğunu bilir; kimine Celâl ile, kimine Cemâl ile yaklaşır. Kimi zaman bu terbiye, bir sohbet meclisinde olur. Sohbet, mana yolcusunun en kıymetli gıdasıdır.
Mânâ âleminin rızkı, ef’âl mertebesin-den, esmâ mertebesinden, sıfat mertebesinden ve Zât mertebesinden oluyor, işte bir kimse hangi mertebede ise o mertebeden alıyor rızkını, o düzeyden alıyor ve kendi rûhaniyetini o yönden besliyor... (S.a.v.) Efendimiz “cennet bahçelerine uğrayınız” diye buyurmuş, Sahabeyi Kiram ya Rasûlullah, yeryüzünde cennet bahçeleri var mı? diye sormuşlar, Efendimizde var, cennet bahçeleri zikir halkalarıdır demiştir... birde bu sohbetler zikir halkalarıdır, böyle bir yer gördüğünüzde uğrayınız onlar cennet bahçeleridir, onların meyvelerinden yiyiniz demek sûretiyle bâtıni bilgileri bize anlatmak istiyor.
Yolculuk esnasında sâlikin önüne nice zuhurat (manevi tecelliler) ve işaretler çıkar. Rüyalar, tefekkür esnasında beliren sayılar, günlük hayatta karşılaşılan tesadüf gibi görünen hadiseler… Bu noktada mürşidin rehberliği elzemdir. Çünkü bu âlem, şeytanın da faaliyet sahasıdır ve gelen ilhamları bulandırabilir. Mürşid, sâlikin önüne çıkan bu işaretleri yorumlayarak onu hayal ve vehim boyutundan kurtarır, hakikat bilgisine ulaştırır. Bir zuhuratta geçen 26, 24 gibi sayıların nasıl derin manalara, İnsân-ı Kâmil ve Ahadiyyet sırrına bağlandığını görmek, bu rehberliğin önemini gösterir:
Bu sayıların toplamı (26+26+24)= 76 (سورة الانسان) “İnsân Sûresinin” rakamı, 7+6= 13 Hakikat’ul Ahadiyyet’ul Ahmediye, Rasûlüllah (s.a.v.)’in şifre sayısı, Tersten yazdığımızda ise 67 ile Tüm “Esmâ-i İlâhiyye” ve “Sıfât-ı İlâhiyyeye” Câmi olan (الله) Allah esmâsıdır. Bu zuhûrâtta ki idrâk ve hesaplamalarımızdan en büyük Kerâmet in “13-1” tüm mertebeleri kapsayan Ahadiyyet mertebesi yani Zât tecellisinin zâhirde insân, bâtında Allah (Ulûhiyyet) mertebesiyle insânın kendisinde olduğunu... anlamış bulunuyor.
Kâmil bir rehberin elinde, sıradan görünen her şey, Esmâ'nın ve Zât'ın sırlarına açılan bir kapıya dönüşür.
Kalp Aynasında Tecellî: "Mü'min Mü'minin Aynasıdır" Sırrı
Seyr-i sülûkun her adımı, sâlikin kalp [ayna](/wiki/ayna)sını parlatmak içindir. Nefsin pası, benliğin kiri, günahların isi silindikçe o ayna, ilahi isimlerin tecellîlerini yansıtmaya başlar. Bu yolculuğun en mühim duraklarından biri, "Mü'min" isminin hakikatine ermektir. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), genç sahabi Hârise’ye “Nasıl sabahladın?” diye sorduğunda aldığı cevap, bütün bir irfan yolculuğunun özetidir: “Hakkan mü’min olarak sabahladım.” Bu, lafızda bir iman değil, bütün varlığıyla Hakk’ı tasdik etme, O’nun varlığında erime hâlidir.
Bu hâle eren sâlik, artık bir ayna olmuştur. Hadîs-i şerîf, "Mü'min, mü'minin aynasıdır" buyurur. Terzi Baba Hazretleri, bu hadisin en derin sırrını şöyle açıklar: Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri de "el-Mü'min"dir. O halde hadisin bir manası da şudur: Mü'min olan kul, Hakk’ın Mü'min isminin aynası olur.
İşte Cenâb-ı Hakk’a gerçek olan bir mü’min ayna olduğu zaman kendi gönül aynasında hak’kın bütün esmâ-i İlâhiyyesini müşahede eder seyreder. Bakın burada başka bir esmânın aynasıdır, diye bir ibare yoktur. Sadece “ mü’min mü’minin aynasıdır ” denmiş, Rah-mân Rahmânın aynasıdır denmemiş... aynalık mü’minlikle başlamaktadır. Mü’min de güzel bir îmân ehli olarak, kendi hakikatini idrak ederek, bir yaşam olmaktadır. Mühim olan nokta bu mü’minlikte aynalık başlıyor olmaktadır. Mü’min hakikatini idrak eden de de, diğer esmâ-i Îlâhiyye seyredilmeye başlanıyor.
"Mü'min" ismi, bir anahtar gibidir. O hakikate erip kalp aynası parlatıldığında, o ayna sadece Mü'min ismini değil, diğer bütün Esmâ-i İlâhiyye'yi yansıtmaya başlar. Kahhâr'ın celâli de o aynada görünür, Rahmân'ın cemâli de. Vedûd'un sevgisi de, Cebbâr'ın kudreti de. Sâlik, artık Hakk’ın kendi isim ve sıfatlarını seyrettiği bir kalp (gönül) sahibi olmuştur. Kendini tanıma yolculuğu, Hakk’ı bulma ile neticelenir. Zira kendini görebilmek için bir aynaya ihtiyaç vardır.
Kişinin kendinde olanı ortaya çıkarabilmesi için Yûsuf’un kuyudan çıktığı gibi bir kervana, yani bir karşı tarafa ihtiyaç var, karşı taraf ayna tutacak ki o aynada kendini seyretsin, kendindekini bulsun, karşı taraf sadece ayna olur sadece, eğer o karşı tarafta bir şey yoksa aynada bir şey göremez, o yakîn halinin bizde olması lâzım ki aynaya baktığımız zaman biz o yakîni görelim yani idrak edelim.
Önce Mürşid-i Kâmil, sonra bütün bir kâinat, sâlike ayna olur. Sâlik her yüzde O'nun vechini, her seste O'nun kelâmını duymaya başlar. Bu, Esmâ'yı yaşamanın zirvesidir.
Hayaldeki Rab'dan Hakiki Rabb'e Yolculuk
Bu yolculuğun en çetin imtihanı, kişinin zihninde kendi elleriyle inşa ettiği Rab tasavvurunu yıkmaktır. İnsanların çoğu, farkında olmadan, kendi vehim ve hayallerinden bir Rab yaratır, O’nu göklere bir taht üzerine oturtur ve O’na öylece ibadet eder. Bu, putperestliğin en gizli şeklidir. Terzi Baba bu tehlikeye sık sık dikkat çeker:
Kendisi “ O sizinle beraberdir ” (57/4) diyor ,” ve nefahtu fihi min ruhi ”, (15/29) o kadar açık, biz diyoruz ki, hayır Yarabbim sen münezzehsin, sen yücesin, sen göklerdesin. Bu şekilde, bir ömür boyu ibâdet et bakalım, O’nu görebilecekmisin. O’na Ulaşabilecekmisin?, ne dünyada ne âhirette mümkün değil. Nedeni ise kişinin hayalînde var ettiği Rabb’ı.
Seyr-i sülûk, bu hayalî Rab’dan, bu zan putundan kurtulup, her birimizin kendi varlığının hakikati olan Rabb-i Hass’ına, yani Hakk’ın o kişide tecellî eden özel ismine ulaşma yolculuğudur. Bu yolculuk bu dünya hayatında tamamlanmalıdır. Zira bu idrak kapısı burada açılmazsa, ebediyen kapalı kalma tehlikesi vardır.
Salik hakîki Rabb-i Hassına bu dünya hayatında ulaşamazsa bilmelidir ki ebediyen ulaşamaz… Cennete gitse ve “Halidina Fi Ebeda” Ebedi kalıcılardan olsa bile fikri sahada tefekkürde buraya ulaşamazsa hayali Rabb-inden kendine sadece bir selâm vardır…
Bu, bir korkutma değil, bir uyandırma nidasıdır. Esmâ'yı yaşamak, ötelerde bir cennet kazanmaktan ibaret değildir. O, "ölmeden önce ölerek" bu dünyada iken kendi hakikatine, yani Hakk’ın kendi varlığındaki tecellîsine uyanmaktır. Bu uyanışa yakîn (kesin idrak) denir. Yakîn, ikiliğin ortadan kalktığı, sâlikin kendinde zaten mevcut olan hakikati ortaya çıkarması, idrak etmesidir. Bu, ilmel yakîn (bilgiyle kesin idrak), aynel yakîn (görerek kesin idrak) ve Hakkel yakîn (yaşayarak kesin idrak) mertebelerinden geçerek ulaşılan bir Vahdet müşahedesidir.
Terzibaba geleneğinde Esmâ'ül Hüsnâ'yı yaşamak, hayatın her anını, her fiilini, her nefesini bir ibadet ve müşahede hâline getirmektir. Bu, bir Mürşid-i Kâmil'in elinde nefsini terbiye etmek, kalbini ayna gibi parlatmak ve nihayetinde hayalindeki Rab tasavvurunu yıkarak, kendi özündeki Hakikat ile hemhâl olmaktır.
Füsûsu'l-Hikem'de Esma'ül Hüsna
Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde, Esma'ül Hüsna'nın sadece bir isim listesi olmadığını, varlığın dokusunun ta kendisi olduğunu görürüz. Füsûs, baştan sona, Hakk'ın kendi isimlerinin tecellîlerini görmek ve göstermek için âlemi nasıl bir ayna kıldığının hikâyesidir. Her bir peygamber, bu ilahi isimlerden birinin ya da birçoğunun tecellîsine mazhar olmuş bir "kelime", yani bir hikmet taşıyıcısıdır.
Şeyhü'l-Ekber, bu büyük sırrı Âdem Fassı'nın hemen başında şöyle açıklar:
Vaktâki Hak Sübhânehû ve Teâlâ kābil-i ta'dâd olmayan esmâ-i hüsnâsı haysiyetinden onların “ayn”larını görmek diledi; ve eğer diler isen, vücûd ile muttasıf olmasından nâșî emri hasreden kevn-i câmi'de kendi "ayn”ını görmekliği ve onunla kendi sırrı, kendine zâhir olmasını diledi dersin. Zîrâ bir şeyin kendi nefsine kendi nefsi ile rü'yeti, o şeye mir'ât gibi emr-i âharda kendi nefsine rü'yeti gibi değildir. Çünkü ona kendi nefsi manzûrun-fîh olan mahallin verdiği bir sûrette zâhir olur. ... Hâlbuki Hak Teâlâ âlemin küllîsini, kendisinde rûh olmayan tâmmü'l-hilka vücûd-i cesed olarak halketmiş idi. Binâenaleyh gayr-ı mücellâ bir âyîne gibi idi; ve hükm-i ilâhînin şânındandır ki, muhakkak o, bir mahalli ancak "nefh-i ilâhî” taʼbîr olunan rûh-ı ilâhîyi kabûl etmesi lâbüd olarak tesviye etti.
Bu sözler, varlık sofrasının neden kurulduğunu anlatır. Cenâb-ı Hakk, kendi güzelliğinin, kendi sonsuz isimlerinin yankılarını görmek diledi. Kendi kendine bakmak başkadır, bir aynada, o aynanın verdiği renge bürünerek kendine bakmak bambaşkadır. Bütün âlem, Hakk'ın Kendini seyrettiği cilasız, ruhsuz bir ayna gibiydi. Bu aynayı cilalayacak, ona ruh üfleyecek ve Hakk'ın bütün isimlerini kendinde toplayarak O'na en kâmil ayna olacak bir varlık gerekiyordu. Bu varlık, [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil) olan Âdem'di. Âdem, bu "kevn-i câmi", yani bütün âlemleri ve isimleri kendinde toplayan varlık olarak, o cilasız aynanın cilası, o ruhsuz suretin ruhu oldu.
Bu yüzden Âdem'e atfedilen hikmet "İlâhiyye"dir. Çünkü "İlâh" ismi, bütün isimleri kendinde toplayan "Allah" lafzı gibi câmi' bir isimdir ve bu ismin tam olarak tecellî edebilmesi için, kendisindeki bütün isimlerin tecellîlerini yansıtabilecek bir "me'luh", yani kendisinde ilahîliğin göründüğü bir ayna gerekir.
İlâhiyet bilcümle esmâ ve sıfât-ı Hakk'ı câmi' olan bir mertebenin ismidir; ve Adem, kemâlât âleminin miftâhıdır. Eğer Adem olmasa idi, mertebe-i ulûhiyyetin câmi' olduğu esmâ ve sıfât kemâliyle zâhir olmaz idi. Zîrâ “ilâhiyet” “meʼlûh” olmayınca zâhir olmaz; ve âlemde Adem'den gayrı olan mezâhirin hiçbirisinin taayyünü, bu cem'iyetin zuhûruna müsâid değildir.
Bu zuhûr, irfan ehlince "tenezzül" olarak adlandırılan ve yedi ana mertebede incelenen vücûdî bir tertiptir.
Vücûdun merâtib-i tecelliyâtı yedidir: 1. Lâ-taayyün, 2. Taayyün-i evvel, 3. Taayyün-i sânî, 4. Mertebe-i ervâh, 5. Mertebe-i misâl, 6. Mertebe-i şehâdet, 7. Mertebe-i insân. Bu tertîb külliyât i’tibâriyledir; cüz’iyât i’tibâriyle merâtib-i vücûdu hasr ve ta’dâd kābil değildir.
Her şeyin başlangıcı [Lâ-taayyün](/wiki/la-taayyun) mertebesidir. Burası, Hakk'ın mutlak [Zât](/wiki/vahdet-i-vucud)'ı, [Hüvviyet](/wiki/huvviyet) gaybı, [Ahadiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) mertebesidir. Hiçbir ismin, sıfatın, şeklin olmadığı, aklın ve hayalin durduğu, "bütün işaretlerin kesildiği" (Munkatau’l-işârât), "hiçbir niteliğin bilinemediği" (Mechûlü’n-na’t) mutlak gayb (Gaybü’l-guyûb) âlemidir.
Bu mutlak birlik âleminde potansiyel olarak mevcut olan isimler, kendi hakikatlerinin gereği olarak zuhûra çıkmayı talep ettiler. Bu talebe ve Zât'ın kendi güzelliğini görme arzusuna cevap olarak ilk tecellî, [Feyz-i Akdes](/wiki/feyz-i-akdes) (en kutsal feyz) gerçekleşti. Bu, Hakk'ın Zâtından yine kendi Zâtına, kendi ilmine olan tecellîsidir.
Vaktâki zâtında mahv ve müstehlek olan bu sıfât ve esmâ zuhûr isterler, Hak kendi zâtına, yine kendi zâtında tecellî etmekle, onların suver-i ilmiyyeleri Hakk'ın zâtında peyda olur. Buna "feyz-i akdes" ta'bîr ederler; ve Hakk'ın bu tecellîsi ile “mertebe-i ilm"e tenezzülü mertebe-i esmâ ve sıfât, vahdet ve ulûhiyet mertebesidir.
Bu ilk tecellî ile, Lâ-taayyün mertebesinden [Taayyün](/wiki/taayyun)-i Evvel'e, yani [Vâhidiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) mertebesine inilir. Artık Zât, kendi ilminde kendi isimlerinin ve sıfatlarının "ilmî suretlerini" bilir. Her bir varlığın Hakk'ın ilminde ezeli olarak sabit olan bu hakikatine [a'yân-ı sâbite](/wiki/ayan-i-sabite) denir. Senin, benim, bütün kâinatın hakikati, o ezelî ilimde bir "ayn-ı sâbite" olarak mevcuttur. Onlar henüz dış dünyada var değildir, ama Hakk'ın ilminde "hükmen" vardırlar.
Bu a'yân-ı sâbiteler, varlık sahasına çıkmak için bir "iştiyak" içindedirler. Adeta "yokluk karanlığında" bunalmışlardır. Burada ikinci bir feyz, Feyz-i Mukaddes devreye girer. Bu feyzin taşıyıcısı ise [Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani)'dir.
zât-ı ahadiyyette mahbûs kalıp sıkılan esmâ-i ilâhiyyeyi nefes-i Rahmânîsini irsâl ile Hakk'ın tenfis etmesinden ibârettir... Hak Teâlâ hazretleri o icmâli, vücûd-ı mutlakının a'yân-ı sâbite üzerine inbisâtından ibaret olan nefes-i Rahmânîsi ile tafsîl etmek murâd etti.
Tıpkı insanın içinde biriken bir sıkıntıyı "ah" diyerek dışarı atması ve ferahlaması gibi, Cenâb-ı Hakk da kendi Zât'ında potansiyel olarak "sıkışmış" olan isimlerin ve onların suretleri olan a'yân-ı sâbitenin üzerine Rahmân isminin tecellîsi olan Nefes-i Rahmânî'yi üflemiş, onları "tenfîs" etmiş, yani ferahlatmış ve varlık sahasına çıkarmıştır. Bu nefes, bütün âlemlerin kendisinden dokunduğu ilahi bir "cevher" gibidir.
İşte bunun için nefes-i ilâhî, suver-i âlemi kabûl etti. Böyle olunca o, onlar için cevher-i heyûlânî gibidir ve değildir, illâ ki tabîatın "ayn"ıdır.
Bu Nefes-i Rahmânî, her bir "ayn-ı sâbite"nin kabiliyetine göre ona bir vücut elbisesi giydirir. Varlığın "yokluk karanlığı" üzerine serpilen "nur" da budur.
إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ رَشَّ عَلَيْهِ مِنْ نُورِهِ فَظَهَرَ ya'ni “Tahkikan Allah Teâlâ hazretleri, halkı zulmette halkeyledi. Badehû onun üzerine nûru serpti, zâhir oldu" buyurmaları buna işarettir. Binâenaleyh “adem” dediğimiz şey, “vücûd” mukābilinde taakkul olunur; ve “adem” ile “vücûd-ı mahz”ın ayrı ayrı idrâki mümkin değildir.
Buradaki "zulmet" (karanlık), a'yân-ı sâbitenin kendi başlarına var olamamaları, yani "mümkün" olmalarıdır. Onların varlık sahasına çıkması için, üzerlerine Vücûd-ı Mutlak'tan bir "nur" serpilmesi gerekir. Bu nur, Nefes-i Rahmânî'dir.
Bu ilahi nefes ve zuhûr, peygamberlerin hayatında ve hikmetlerinde somutlaşır. Hz. Nuh'un hikmeti "Sübbûhiyye"dir, yani tesbih ve tenzih hikmetidir. Onun kavmi, ilahi isimlerin hakikatini unutup, onları somut putlara (Vedd, Süva, Yeğūs...) indirgemiş, yani kesrette boğulmuşlardı. Hz. Nuh'un daveti, bu kesretten Vahdet'e, yani Hakk'ı her türlü ortak ve benzerden tenzih etmeye bir çağrıydı.
Nûh (a.s.)ın kavmi, esmâ-i müteaddide-i muhtelifeyi birtakım ecsâmdan ibaret zannedip vehimlerinde peydâ olan sûretler üzerine Vedd, Süva ve Yeğūs ve Yaûk isimleriyle putlar i'mâl ederek onlara taptılar; ve esmâ-i kesîre sebebiyle tasnî' ettikleri müteaddid ilâhlara tapmakla vahdet-i Haktan hicâba düştüler. Binâenaleyh Nûh (a.s.) kavmini bu hâlde görünce, kendine gayret ve kavmine de gazab gālib oldu.
Hz. Yusuf'un hikmeti ise "Nûriyye"dir; nur ve hayal ile ilgilidir. Çünkü varlık mertebeleri, [Hazarât-ı Hamse](/wiki/hazarat-i-hamse) (Beş İlahi Mertebe) olarak bilinen âlemler, birer nur ve gölge, hakikat ve hayal ilişkisi içindedir. Bizim içinde yaşadığımız bu şehadet âlemi, bir üstteki Misal/Hayal âleminin gölgesidir. O âlem de Ruhlar âleminin (Ef'âl) gölgesi, o da İsimler âleminin (Esmâ) gölgesi, o da Zât'ın tecellîsidir. Hz. Yusuf'un rüyaları yorumlaması, bu mertebeler arası geçişi, yani görünen suretin ardındaki hakikati, hayalin ardındaki nuru görme kabiliyetini simgeler.
Ve sen şimdi içinde bulunduğun hazarâtın esfeli olan hazret-i şehadetten bi-tarîk-i kahkarî rücû' edersen görürsün ki, âlemde mahsûs olan her şey, âlem-i misâlde mevcûd olan her bir şeyin bir misâl ve sûretidir. Sûret ve misâl ise hazret-i rubûbiyyetin şuûnâtından bir şe'ndir; ve Allâh'ın isimlerinden bir ismin sûretidir; ve her isim dahi bir sıfatın sûreti ve her sıfat da zât-ı müteâliyenin bir vechidir ki, ekvândan bir kevnde o vech ile zâhir olur.
Hz. İsa'nın durumu ise daha özel bir tecellîdir. O, diğer peygamberler gibi tabiat âleminin (ism-i Zâhir'in tecellîsi) içinden değil, doğrudan doğruya ulûhiyetin bâtınından, yani ism-i Bâtın'ın hükmüyle zuhûr etmiştir. Bu yüzden onun mucizeleri, doğrudan "halk etme", "diriltme" gibi fiilleri içerir. O, "Allah" isminin bâtınî bir tecellîsidir.
Cevâb: Enbiyâ ve kümmel-i evliyânın vücûdât-ı zâhiriyyeleri tabîatta mütekevvin oldu; ve tabîat ise ulûhiyetin zâhiriyetidir. Binâenaleyh bu zevât-ı kirâm ulûhiyetin zâhirinden münbais oldular. Îsâ (a.s.) ise... “Siccîn” tesmiye olunan “tabîat”tan mutahhar olarak tekevvün etti; ya'ni ism-i Bâtın'ın taht-ı hîtasında zâhir oldu.
Tüm bu zuhûr ve tecellîlerin arkasındaki itici güç, Hakk'ın Rahmet'idir. Bu rahmet, Füsûs'ta çeşitli katmanlarıyla ele alınır. Her şeyden önce gelen, "Rahmet-i âmme-i zâtiyye"dir. Bu, Hakk'ın Zât'ının gereği olarak, isimlerini sıkıntıdan kurtarıp onlara Feyz-i Akdes ile ilmî vücut vermesidir. Buna "rahmet-i imtinân" (karşılıksız lütuf rahmeti) da denir ve Rahmân ismi buna işaret eder.
Rahmet-i imtinân... Bu rahmet zât-ı ahadiyyede mündemic olan bilcümle esmâyı, Hakk'ın kendi zâtına olan tecellîsi ile ilminde peydâ kılmasıdır; ve hakāyık-ı eşyâ olan suver-i ilmiyyenin bu sûretle sübûtu için, onların hiçbir amel ve hizmetleri sebketmiş değildir, belki inâyet-i zâtiyyedir.
Bir de "rahmet-i vücûb" vardır ki, bu da kulun amellerine karşılık Hakk'ın kendi üzerine vacip kıldığı rahmettir. Rahîm ismi de buna işaret eder. Fakat kulun salih amel işleyebilmesi dahi, en başta ona verilen "rahmet-i imtinân" sayesindedir. Dolayısıyla her rahmet, eninde sonunda o ilk, karşılıksız, zâtî rahmete döner.
Son olarak, Hz. Musa'nın fassında, isimlerin kendi içindeki hiyerarşisi ve işleyişi daha net bir şekilde ortaya konur. Her isim, hem Zât'a işaret eder hem de kendi özel manasına. Semî' (İşiten) ismi, Basîr (Gören) isminin işini yapmaz. Ancak Allah, Rahmân gibi küllî isimler vardır ki, diğer bütün cüz'î isimleri kendi altlarında toplarlar.
İmdi her bir isimde iki delâlet vardır. Birisi Zâtʼa, diğeri mevzû' olduğu ma'nâya aittir. Meselâ Semî' ismi mevzû' olduğu ma'nâ i'tibariyle Basîr, Kadîr, Mürîd ilh... isimlerinin hizmetini göremez. ... Şu hâlde esmâ külliyet ve cüz'iyet i'tibâriyle de yekdîğerinden farklıdırlar. Binâenaleyh her bir ism-i küllînin tahtında birçok esmâ-i cüzʼiyye vardır ki, o ism-i küllî bu esmâ-i cüzʼiyyenin imâmı ve hâkimidir.
Füsûs'un bize öğrettiği budur: Bütün varlık, Hakk'ın isimlerinin bir senfonisidir. Her bir varlık, bir veya birkaç ismin tecellîgâhıdır. [Cem makamı](/wiki/cem-makami)na ulaşan İnsân-ı Kâmil ise, bütün bu isimleri kendinde toplayan, orkestrayı yöneten şef gibidir. Âlemi bu gözle okumak, her hadisede bir ismin tecellîsini, her yüzde Hakk'a açılan bir pencereyi görmek, Füsûs'un sunduğu irfânî bakıştır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Esma'ül Hüsna denizine daldıkça, aklın kıyıları geride kalır. Bu öyle bir ummandır ki, içinde zıtlıklar boğulur, ikilikler bir olur. Şeyh-i Ekber İbn Arabî, Füsûsu'l-Hikem adlı eserinde bu denizin derinliklerinden inciler çıkarır. Hakk’ın kendi isimlerini görmek için âlemi ve insanı bir ayna kıldığını anladıktan sonra, bu aynaya nasıl bakılacağını, o aynada görünen suretin hem “O” olduğunu hem de “O’ndan gayrı” gibi durduğunu, bu sırrın nasıl bir idrak ile çözüleceğini Şeyh-i Ekber’in rehberliğinde anlamak gerekir.
Bu yolun en çetin menzili, zıtların birliğini idrak etmektir. Hakk hem Zâhir’dir hem Bâtın, hem Evvel’dir hem Âhir. Akıl, bu isimleri ayrı ayrı düşünmeye alışkındır. Bu, aklın değil, kalbin işidir. Bu, Cem makamı denilen, kesretin içinde vahdeti, vahdetin içinde kesreti müşahede etme hâlidir. Bu makamın anahtarı ise tenzih ile teşbih kanatlarını bir edip uçmaktır.
Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksanlıktan, yaratılmışlara benzemekten uzak tutmaktır. “O’nun misli gibi bir şey yoktur” demektir. Fakat bu kalede ebediyen kalmak, Hakk’ı sadece ulaşılamaz, soyut bir varlık olarak görmek de bir tür perdedir. Şeyh-i Ekber, Nuh Aleyhisselâm’a atfedilen hikmetin dilinden bu ince sırrı şöyle fısıldar:
Bilinmeli ki, muhakkak, hakikat ehli katında Yüce Allah'ta tenzih (eksikliklerden arındırma), aynen sınırlama ve kayıtlamadır. Ya'ni, Cenâb-ı İlâhî sıfât-ı muhdesâttan ve cismâniyetten ve mâddiyât- tan münezzehtir, dediğimiz vakitte, O'nun sıfatı bunların sıfatından ayrı- dır, demiş oluruz. Binâenaleyh Hak bir sıfat ile takyîd edilmiş olur; ve kezâ bundan, Hakk'ın haddi bunların haddinden hâriçtir, ma'nâsı da çıktığı için, aynı zamanda Hakk'ı bir hadd ile de tahdîd etmiş oluruz; veyâhud Hak bilcümle mukayyedâttan münezzehtir desek, kayd-ı ıtlâk ile takyîd etmiş oluruz.
Hakk’ı “her şeyden münezzehtir” diye kayıtladığımızda bile, O’nu “münezzehlik” kaydıyla sınırlamış oluruz. “O, mutlaktır” dediğimizde, O’na “mutlaklık” sıfatını vererek yine bir kayıt altına almış oluruz. Çünkü Cenâb-ı Hakk, bizim zıtlar üzerine kurulu idrakimizin ötesindedir. Çözüm, tenzih kalesinden çıkıp teşbih sahrasına adım atmak, sonra ikisini bir eylemektir.
Teşbih, Hakk’ın tecellilerini âlemde görmektir. “O, Semi’dir (işitendir), Basîr’dir (görendir)” ayetinin sırrına ermektir. Rüzgârın esişinde O’nun Hayy isminin, bir annenin şefkatinde O’nun Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellisini müşahede etmektir. Fakat sadece teşbihte kalmak, yani her şeyi O görmek ama O’nun münezzehliğini unutmak da tehlikelidir.
Kâmil bakış, Muhammedî mîzan üzere olan bakıştır. O, her iki kanadı da aynı anda kullanır. Bu mizanı bize Kur’an-ı Kerim’in kendisi öğretir. Şeyh-i Ekber, Süleyman Aleyhisselâm’a ait hikmet bahsinde bu mizanı şöyle kurar:
Meğer ki sen, Hakk'ın ken- di hakkında nefy ve isbât için dediği hîndeki âyet-i câmia gibi, O'nu, O'nun kendi nefsini isbât ettiği vech ile isbât edesin; ve O'nu, O'nun kendi nefsini nefyettiği vech ile ondan nefyedesin: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ ]O'nun misli bir şey yoktur.] nefyetti وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ )Sura42/11) [Ve O Semî' ve Basîr'dir.] Bir sıfat ile isbât etti ki, hayvandan her sâmi' ve basîre âmmdır.
İşte kâmil bakış budur. Ayetin ilk kısmı, لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ (“O’nun misli gibi bir şey yoktur”), mutlak tenzihtir. Hiçbir şey O’na benzemez. Ama ayet burada bitmez. Hemen ardından gelen وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (“Ve O, Semi’ ve Basîr’dir”), teşbihtir. Çünkü işitmek ve görmek, yaratılmışlarda da bulunan sıfatlardır. Hakk, Kendisini hem hiçbir şeye benzemeyen olarak tanıtır, hem de Kendisini mahlukatında görünen sıfatlarla bildirir. Birinci kanatla O’nu her şeyden soyutlarsın, ikinci kanatla O’nu her şeyde bulursun. Ârif, bu iki kanatla Hüvviyet semasında pervaz edendir.
Bu idrak ile âleme baktığımızda, âlem artık Hakk’tan ayrı, kendi başına var olan bir nesneler yığını değildir. Âlem, Hakk’ın Zâhir isminin tecellisidir. O, Zât’ı itibariyle Bâtın, isim ve sıfatları itibariyle Zâhir’dir. Bu hakikat, ancak basireti perdeli olanlardan gizlidir.
Yani anlayışı sınırlı olan kimselerin yatkınlıklarının yetişmediği kavramlar ile gizlidir; fakat bu gizlilik, anlayışı sınırlı olanların anlayışlarına göredir. Yoksa "Âlem Hakk'ın şekli ve hüviyetidir; ve âlem Hakk'ın Zâhir ismidir" diyen ve bunun böyle olduğunu zevken (manevî tecrübeyle) bilen kimsenin anlayışına göre gizli değildir. Çünkü böyle şerefli bir zâtın anlayışı sınırlı değildir. Bu şerefli zât, âlemin, Hakk'ın zâtı itibariyle değil, aksine Zâhir ismi ile kayıtlanması ve belirginleşmesi itibariyle şekli ve hüviyeti olduğunu bilir. Zira o, Hakk'ı bütün tecellilerde müşahede eder.
Âlem, Hakk’ın suretidir ama Zât’ı değildir. Tıpkı aynadaki görüntünün sana ait olması ama senin kendin olmaması gibi. Âlem, Hakk’ın Zâhir isminin mazharıdır, yani göründüğü yerdir. Bu yüzden İnsân-ı Kâmil, her şeyde Hakk’ı müşahede eder. O, âlemi Hakk’ın kitabı olarak okur. Bu kitabın ruhu Hakk’tır (Bâtın), harfleri ve kelimeleri ise âlemdir (Zâhir).
Peki, Hakk’ın Esma'ül Hüsna’sından olan el-Aliyy (Yüce) ismi bu denkleme nasıl oturur? Şeyh-i Ekber, İdris Aleyhisselâm’a atfedilen hikmette bu soruyu cevaplar. Hakk’ın yüceliği, bir mekân yüceliği değil, bir mekânet (mertebe, şan) yüceliğidir.
Zîrâ Hak cisim olmadığı cihetle "mekân”dan müteâlîdir, fakat “mekânet”ten müteâlî değildir. Ve ulüvv nisbeti iki sûretle olur: Birisi “âlî'nin sırf kendi şânındandır. Bu ulüvv, ulüvv-i hakîkî ve zâtî- dir. Diğeri mekân-ı âlîye nisbetle olur. Bu da ulüvv-i izâfidir. Binâenaleyh Hakk'ın ulüvvü, ulüvv-i hakîkî ve zâtî olan ulüvv-i mekânettir. Zîrâ Hakk'ın vücûd-ı mutlak mertebesi vücûd-ı mukayyed mertebesinden a'lâdır.
Cenâb-ı Hakk, bir çatı katında oturup aşağıdakileri seyreden bir varlık değildir. O, mekândan münezzehtir. O’nun yüceliği, varlık mertebesindendir. Mutlak Varlık (Vücûd-ı Mutlak), kayıtlı varlıklardan (vücûd-ı mukayyed) elbette daha yücedir. Ancak Şeyh-i Ekber, aynı hikmetin içinde aklı durduran bir sıçrama daha yapar:
Ve "Aliyy” O'nun esmâ-i hüsnâsındandır. Kimin üzerine? Hâlbuki vü- cûdda ancak O vardır. İmdi O, li-zâtihî “Aliyy”dir. Yâhud ne şeyden? Hâlbuki o şey, ancak O'dur. Binâenaleyh onun ulüvvü, kendi nefsi içindir. Ve O, vücûd haysiyetiyle mevcûdâtın “ayn”ıdır. Böyle olunca muhdesât ile müsemmâ olan, li-zâtihâ "Aliyy❞dir. Halbuki muhdesât ancak O'dur.
Hakk, kimden daha yücedir? Varlıkta O’ndan başka hakiki bir vücûd sahibi yoktur ki, O ondan yüce olsun. Öyleyse O’nun yüceliği, bir şeye kıyasla değildir; Zât’ındandır. Ve mademki varlık olarak görünen her şey (muhdesât), O’nun varlığının bir tecellisidir, o halde bu tecelliler de o yücelikten pay alır. Yücelik, hem Zât’a aittir, hem de Zât’ın tecelli ettiği her şeye sirayet etmiştir. Bu, zıtların birliğinin en baş döndürücü tecellilerinden biridir.
Bu kadar geniş, zıtları içinde eriten bu hakikat nereye sığar? Gökler ve yerler bile bu hakikati kuşatmaktan acizken, bu sırrın tecelli edeceği bir mahal vardır: ârifin kalbi. Şeyh-i Ekber, Şuayb Aleyhisselâm’a atfedilen hikmette şöyle buyurur:
Ma’lûmun olsun ki kalb, ya'ni ârif-i billâhın kalbi, rahmet-i ilâhiyye- dendir; ve ondan daha geniştir. Zîrâ o, Hak (celle celâluhû) hazretle- rini sığdırır. Halbuki Hakk'ın rahmeti, Hakk'a vâsi' değildir.
Ârifin kalbi, Hakk’ın rahmetinden daha geniştir. Çünkü rahmet, Esma’dan sadece bir isimdir. Halbuki ârifin kalbi, bütün isimleri kendinde toplayan ve “Allah” lafza-i celâlinin tam mazharı olan İnsân-ı Kâmil’in kalbidir. O kalp, bütün esmayı birden yansıtan bir ayna olduğu için, Hakk’ı “sığdırır”. Bu sığdırma, bir mekâna hapsetmek değil, O’nun bütün isim ve sıfatlarının tecellilerine mahal ve ayna olabilmektir. Meşhur hadis-i kudsî de bu sırra işaret eder: “Ben yere göğe sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım.”
Bu idrak seviyesi, zâhir ilmiyle meşgul olan âlimler ile hakikat ilmine dalan muhakkikler arasında derin bir anlayış farkı ortaya çıkarır. Zâhir uleması, Hakk’ı sadece Râhim (rahmet eden) olarak bilir; O’nun merhûm (rahmet edilen) olabileceğini düşünemez. Oysa hakikat ehli, daha derin bir sırrı müşahede eder. Şeyh-i Ekber, bu farkı şöyle açıklar:
Fakat havâssın ve muhakkikînin husûsî olan lisânına gelince: Hak, hem “râhim”dir, hem de “merhûm”dur. Çünkü gayr yoktur; ve âlem denilen a’yân, Hakk'ın “ayn”ı- dır. Böyle olunca Hak, ancak kendi nefsine rahmet eder; makām-ı cem'-i ahadiyyette râhimdir; makām-ı tafsîlde ve kesrette ise merhûmdur. Zîrâ a'yân-ı kevniyye a'yân-ı sâbitenin ve a'yân-ı sâbite dahi esmâ-i ilâhiyyenin sûretleridir. Esmâ-i ilâhiyye ise, zât-ı ahadiyyette adem sıkıntısı içinde idi. Bu sıkıntıdan kurtulmak için, onlar zuhûru taleb ettiler. Zât-ı ahadî dahi onları ketm-i ademden, nefes-i Rahmânîsi ile zâhire ihrâc eyledi.
Bu, Vahdet-i Vücûd hikmetinin zirvelerinden biridir. Varlıkta O’ndan başka bir şey olmadığı için, Hakk’ın rahmeti yine Kendinedir. Birlik makamında O, kendi kendine rahmet edendir (Râhim). Çokluk ve tafsil âleminde, yani yaratılmışların suretlerinde ise, rahmetin ulaştığı yer (merhûm) yine O’nun tecellisidir. Bu zuhûr, ilim mertebesinde bulunan ilahi isimlerin “bilinme” arzusunun bir "sıkıntısı" gibidir. Bu sıkıntıyı gideren ilahi nefes, yani Nefes-i Rahmânî, bütün âlemleri varlık sahnesine çıkarmıştır. Böylece Hakk, hem bu nefesi üfleyen, hem de bu nefesle ferahlayan olmuştur.
Füsûs’un ışığında Esma'ül Hüsna, varlığın dokusuna işlenmiş, zıtların birliğinde tecelli eden, kâmil insanın kalbinde kemâle eren yaşayan bir hakikattir. Yol, tenzihin sınırlayıcılığını fark edip, teşbihin tehlikesinden korunarak, Kur’an’ın Muhammedî mizanında bu iki kanadı birleştirmekten geçer.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Esma'ül Hüsna
Hakk’ın kelâmı nasıl ki katman katmansa, o kelâmın sırrına vâris olanların sözü de öyledir. İbn Arabî hakikatin vücûdî mertebelerini açarken, Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, aynı hakikatleri bir aşk sofrası olarak önümüze serer. Mesnevî-i Şerîf, Esma'ül Hüsna’nın kuru bir dökümü değildir; bilakis, o Güzel İsimler’in kevnî sahada, yani bu oluş âleminde nasıl raks ettiğinin, nasıl tecellî ettiğinin canlı bir hikâyesidir. O, Esmâ’yı anlatmaz, Esmâ ile konuşturur. Kamışın feryadından arslanın kükremesine, satranç tahtasındaki şahın hamlesinden sevenle sevilenin vuslatına kadar her şey, O’nun bir isminin tecellîsidir.
Hazret-i Pîr, hakikati bir ders gibi anlatmak yerine, onu bir misalin, bir hikâyenin içine gizler. Çünkü akıl bir yere kadar gider, lakin aşk kanatlarla uçar. Akıl, Esmâ’yı tasnif eder; aşk ise Esmâ’nın tecellîsinde yok olur. Bu sebeple Mesnevî, bir ilim kitabı olduğu kadar, bir hâl kitabıdır.
Hikâyelerin Diliyle Hakikatin Sırları: Temsil ve Sembol
Hakikat, çıplak hâliyle her göze görünmez. O, bazen bir buzağı suretinde tecellî eder, bazen bir satranç tahtasında kendini gösterir. Hazret-i Mevlânâ, bu âlemin bir oyun gibi göründüğünü, lakin arif için her zerrenin bir Esmâ dersi olduğunu bize hatırlatır.
Yani, ey insan! Satranç tahtası hükmünde olan bu yeryüzünde oyun senindir. Çünkü sen insan suretini taşıdığın için bütün ilahi isim ve sıfatların mazharı (tecelli yeri) olmaya yatkınsın; ve senin bu izafî varlığında tecelli eden Hak'tır. Bunu bil de kendini asıl doğana ve neşeli, şen ve şâd olmaya ulaştır!
Bu dünya satranç tahtası ise, oyuncu kimdir? Zahir gözüyle bakan, sebepleri görür. Hakikat nazarıyla bakan ise bilir ki, bütün pulları hareket ettiren Üstad birdir. Bu âlemde bir aklın diğerine üstün gelmesi dahi, Hakk'ın bir isminin diğerine galebesinin bir yansımasıdır.
Yani, bu şekil âleminde herhangi bir işte bir akıl diğer bir akla üstün gelip galip geldiği zaman, o galip akıl tavla oyunu mesabesinde olan o işte pul mesabesinde olan o işin ayrıntılarını Hakk'ın dilemesinden alarak başarılı olur. Bu dünya hayatı tavla oyununun üstadı ve isimleri ve sıfatları sebebiyle tecelli eden Hak'tır.
Bu, Tevhîd-i Ef’âl’in, yani bütün fiilleri asıl Fâil’e, Hakk’a iade etmenin Mesnevî dilindeki ifadesidir. Oyunu seyrederken piyonlara takılıp kalma, Üstad’ı gör! Sebepler perdesine aldanma, o sebeplerin ardındaki Müsebbib’ül-Esbâb’ı, yani sebepleri halk edeni bil. Peygamberler bunun için gelmiştir; sebeplere olan bağlılığı kesip, her şeyin doğrudan Hakk’ın Esmâ’sının bir tecellîsi olduğunu göstermek için.
Peygamberler, sebeplerin ortadan kaldırılmasında geldiler. Kendi mucizelerini Satürn gezegeni üzerine vurdular.
Mucize, sebepleri âciz bırakır. Hz. İsa’nın bir “efsun” ile, yani bir İsmi’nin tecellîsiyle ölüyü diriltmesi, sebebin değil, ismin hükmünün asıl olduğunu gösterir. O “efsun” dediği, İsm-i A’zam’ın tecellîsinden başkası değildir.
"Büyü"den kasıt, ilahi isimlerdir. [...] Yüce Allah'ın pak Zât'ına ve celil isim ve sıfatlarına yemin ederim ki, o gaybî efsunu ve yüce ismi sağır ve kör üzerine okudum, iyileştiler.
Hazret-i Pîr, bu hakikati Kur’ân’ın da işaret ettiği bir misalle taçlandırır: Kan ve gübre arasından çıkan saf süt. Bu yoğunluk ve madde âlemi, kan ve gübre gibidir. Lakin Bâkî’nin Nûr’u, O’nun Esmâ’sının tecellîsi, bu bulanıklığın içinden saf bir süt gibi zuhûr eder.
İmdi bu beyt-i şerîfte vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın "nûr"u sâfi "süt"e; ve "ecsâm" hayvâ-nât-ı ehliyyeye; ve bu ecsâm üzerinde cârî olan ahkâm ve ahvâl-i tabîat "kan ve gübre"ye teşbîh buyurulmuştur.
Ârif, bu âlemin kan ve gübresine takılmaz; o, her şeyin içinden süzülüp gelen o saf sütü, o hakikat nurunu içer. Kimi buzağıya tapar, kimi Kâbe’ye. Lakin sır, ne buzağıda ne de Kâbe’nin taşındadır. Sır, o surete tecellî eden Nur’dadır. O Nur tecellî edince, buzağı da kıble olur, Kâbe de. O Nur çekilince, Kâbe dahi bir put yığınından ibaret kalır.
Buzağı o nur sebebiyle keremin kıblesi oldu. Kıble o nursuz küfür ve put oldu. Ey ayıplayan! Buzağı mertebesinde tuttuğun Ebu'l-Hasan hazretlerinin cismanî sureti, o ilâhî nur sebebiyle Hakk'ın kereminin kıblesi oldu.
Bu misaller bize gösterir ki, Esmâ, kitaplarda yazan kelimeler değil, kâinat kitabında okunan canlı hakikatlerdir.
Âlemin Kalbi: İnsân-ı Kâmil ve Esma'nın Cem'i
Eğer bütün varlık, Esmâ’nın tecellî sahnesi ise, bu sahnenin merkezinde kim durur? Bu Esmâ’nın tamamını bir ayna gibi yansıtan kimdir? Hazret-i Mevlânâ, bu sorunun cevabını İnsân-ı Kâmil’de, yani Kutup’ta, Pîr’de bulur. O, Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarının tecellî ettiği en parlak mazhardır. Diğer insanlar, tek tek isimlerin tecellîsi iken, İnsân-ı Kâmil, bütün isimlerin toplandığı bir “cem’iyyet-i esmâiyye” makamıdır.
Bilinmeli ki, insân-ı kâmil (Allah'ın tüm isimlerinin tecelli ettiği olgun insan) isimlerin bütünlüğünün tecelli yeridir ve nâkıs insanlar ise ayrı ayrı isimlerin tecelli yeridirler. Bu sebeple insân-ı kâmil onların bütünüdür ve onlar insân-ı kâmilin cüz'üdürler.
Bir insan ömrü boyunca sadece el-Cebbâr isminin tecellîsi altında yaşayabilir. Bir başkası er-Rahîm isminin. Lakin İnsân-ı Kâmil, bütün bu isimlerin Küll’ü, yani bütünüdür. O, hem Cebbâr’dır, hem Rahîm. Hem Zâhir’dir, hem Bâtın. Bu yüzden o, diğer insanların “ayakları” ile de yürür. Onların hâlini bilir, anlar ve onları terbiye eder.
Böyle olunca, nâkıs insanların bu ayakları insân-ı kâmilin de ayakları olmuş olur. Şimdi insân-ı kâmil bu nâkıs insanların ayaklarını, Hakk Yolculukları sırasında birer birer diğer isimler tarafına da açar; ve yatkınlığı olanları sonunda isimlerin bütünlüğü makamına eriştirir.
Âlemin manevî kalbi odur. Feyiz ondan dağıtılır. Onun kalbi, Esmâ nurunun yandığı bir kandilliktir (mişkât). O kandillikten yansıyan nur, âlemin manevî karanlıklarını aydınlatır.
"Mişkât" (kandillik), duvar içinde kandil veya lamba koydukları yere denir. Bundan kastedilen, bütün ilahi isim ve sıfatların tecelli yeri olan insân-ı kâmilin şerefli kalbidir. Ve bu şerefli zât, âlemde zamanın biricik varlığı olup, hakikat-i Muhammediyye'yi taşır. Bütün âlem ehline ilahi feyizler, onun şerefli kalbinden dağıtılır. Ona "kutbu'l-aktâb" (kutbun kutbu) da derler.
Bu yüzden sâlik, o nuru ister doğrudan Hakk’tan, isterse Hakk’ın halifesi olan İnsân-ı Kâmil’den alsın, fark etmez. Suyu küpten içmişsin, maşrapadan içmişsin; su aynı sudur.
Yani ey Hakk Yolcusu, bu ilahi tecellileri ister kutbu'l-aktabdan (kutbun kutbu, en büyük kutup) ve onun tâbi olduğu diğer kâmil insanlardan al; ister doğrudan doğruya Hak'tan aldığını gör, hepsi eşittir. Örneğin suyu ister küpten alırsın; ister maşraba (su kabı) yerine kullanılan su kabağından alırsın, ikisi de birdir.
Çünkü İnsân-ı Kâmil, kendinden bir şey vermez. O, bir ayna gibi, sadece yansıtır. Onun varlığı, Hakk’ın varlığında erimiştir. O, Cenâb-ı Hakk’ın “Bilek” gibidir; Esmâ’nın atiyyeleri, bağışları, onun eliyle dağıtılır.
Zıtların Sahnesi: Celâl ve Cemâl'in Tecellîgâhı Olarak Dünya
Bu âlemde neden bu kadar çekişme, savaş, zıtlık var? Mesnevî’nin en derinlikli cevaplarından biri buradadır: Bu dünya, birbirine zıt olan ilahî isimlerin tecellî sahnesidir (meclâsıdır).
Diğerlerine zıt olan ilâhî isimlerin gereği olarak bu suret âleminde muhalefetin devamı zorunludur. Nasıl ki birinci cildin 2504 numarasına denk gelen "Vaktaki renksizlik rengin esiri oldu, Musa, Musa ile savaşta oldu" beyt-i şerifinde bu konuda açıklamalar geçti.
“Musa, Musa ile cenkte oldu” ne demektir? Renksizlik âleminden gelen saf ruh, bu renkli suretler âlemine indiğinde, kendi gibi bir başka hakikat tecellîsi ile karşı karşıya gelir. Firavun’daki el-Mütekebbir ve el-Cebbâr isimlerinin tecellîsi, Musa’daki el-Hâdî ve el-Hakk isimlerinin tecellîsi ile çarpışır. Bu, iki kişinin değil, iki ilahî ismin hükmünün yeryüzündeki mücadelesidir.
Bu zıtlık olmadan Esmâ’nın tamamı zuhûr edemez. el-Kahhâr isminin tecellî etmesi için bir Firavun’a ihtiyaç vardır. es-Sabûr isminin tecellî etmesi için bir Eyyûb’a ihtiyaç vardır. Kavminin eziyeti (sirke) olmasaydı, Hz. Nuh’un hilminin (şeker) kemâli nasıl ortaya çıkardı?
Kavim, yani nefsanî olan topluluk, Nuh (a.s.) üzerine sirke gibi olan nefsanî sıfatlarının taşkınlığından dolayı tecavüz ettiler. Yüce Allah'ın lütuf ve kerem denizi de Nuh (a.s.)'ın yüce ruhunda şeker gibi olan ruhanî sıfatların ortaya çıkışını artırdı.
Bu zıtlıkların var olabilmesi dahi, Hakk’ın el-Halîm (Acele Etmeyen, Yumuşak Huylu) isminin bir tecellîsidir. O, Halîm olduğu için mühlet verir. Kâfire de, mü’mine de rızkını verir.
Fakat nefsanî olan ehl-i sûret abd-i mahz olan insân-ı kâmile töhmet isnâd ederse, bu hâl, âlem-i sûrette ancak Allah Teâlâ'nın Halîm isminin kuvvetine istinâden ve bu isim kuvvetinin hıfz ve istizhânından, ya'ni muâvenetinden vâki' olur." Zîrâ bu âlem-i keserât esmâ-yı ilâhiyye ahkâmının cereyânına hâdim olan mezâhiriden ibârettir.
Âlemdeki bütün çekim, bütün hareket, bu zıtların oyunudur. Âşık ile maşuk, galip ile mağlup… Hepsi birbirine sarılmıştır. Bu sadece insana has bir durum da değildir.
Ve bu suret âlemi, birbirine zıt ve karşıt olan ilahi isimlerin tecelli yeri olduğundan, galip ve mağlup ve talip ve matlup böyle birbirlerine sarılma oyunu içindedirler. [...] Bu oyun yalnız karı ile kocanın değildir. Her bir maşuk ve âşık için bu sanat vardır.
Bu muhabbetin kökeni, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim” sırrına dayanır. Bütün kâinat, o ezelî muhabbetin, o bilinme arzusunun bir neticesidir. Varlıktaki her sevgi, o Aslî Sevgi’nin bir gölgesidir.
Mesnevî, bize bu gözle bakmayı öğretir. Gördüğümüz her hadisede, her varlıkta, her fiilde Esmâ’nın parmak izlerini okumayı; zıtlıkların ardındaki Tevhîd’i, yani Birliği görmeyi; ve bütün bu çokluğun, aslında Vahdet Deryası’nın dalgalarından başka bir şey olmadığını idrak etmeyi… O, Esmâ’yı bir liste olarak ezberletmez; âlemi, Esmâ’nın canlı bir zikri olarak seyrettirir. Bu seyir, sâliki önce hayrete, sonra muhabbete, en sonunda da fenâya, yani o Vahdet Deryası’nda yok olmaya götürür.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Esma'ül Hüsna kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 2: "Senin taayyünün ve sûretin dahi, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyem hasebiyle merâtibe tenezzülden hâsıl olmuştur ve cemî'-i mevcûdât bir parlak güneş gibi olan benim…"
- Cilt 3: "'İsti'dâd' iki nev'idir: Birisi gayr-i mec'ûl, diğeri mec'ûldür. İsti'dâd-ı gayr-i mec'ûl, esmâ-i ilâhiyyenin zılli olan a'yân-ı sâbitenin isti'dâd-ı ezelîleridir. Bu isti'dâd hâssıyyet-i esmâ oldu…"
- Cilt 10: "Zîrâ bu âlem-i keserât esmâ-yı ilâhiyye ahkâmının cereyânına hâdim olan mezâhirden ibârettir."
- Cilt 11: "Zîrâ bu âlem mütekâbil olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır. Diğerlerine 210 olan esmâ-i ilâhiyyenin icâbı olarak bu âlem-i sûrette muhâlefetin de…"
- Cilt 13: "Hakîm, 'her şeyi yerli yerinde tertib eden' demek olup esmâ-i ilâhiyyedendir. Yani, Hak Teâlâ ezelen ve ebeden hakîmdir. Kabuğu yakmak ve içi yakmamak kâide-i hikmettendir. Binâenaley…"
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Esma'ül Hüsna
Esma'ül Hüsna'yı anlamak, kâinat denilen muazzam kitabın kelimelerini birbiriyle ilişkilendirerek okumaktır. Bu ağın merkezinde, bütün isimlerin kaynağı ve toplayıcısı olan Uluhiyyet makamı ve bu makamın ismi olan Allah lafzı bulunur. Bu makamdan âlemlere doğru bir Tecelli başladığında, Esma'ül Hüsna, Hazarat-ı Hamse (Beş İlahi Mertebe) üzerinden sahneye çıkar. Esma, ilk olarak Vahidiyyet mertebesinde, ilahi ilimde belirginleşir. Bu ilim mertebesindeki potansiyellerin dış âlemde suret bulması, Nefes-i Rahmani ile olur. Bu dokuyu oluşturan temel iplikler ise Sıfat-ı Subutiyye'dir (Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semi, Basar, Kelam). Bütün bu muazzam zuhurun gayesi, tek bir Hakikat'i, Vücûd-ı Mutlak'ı bildirmektir.
Bu pencerelerin hepsini birden kendinde toplayan varlık ise İnsan-ı Kamil'dir. Bu sırrın ilk tohumu, "Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti" ayetiyle işaret edilen Hz. Adem (a.s.)'de atılmıştır. Bu emanetin en kâmil taşıyıcısı ise, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. Sâlikin vazifesi, kendi varlığında potansiyel olarak bulunan bu isimleri Zikir ve tefekkürle fiile çıkarmaktır. Bu isimlerin ahlakıyla ahlaklanma derecesine göre, kişi kendi içsel Cennet ve Cehennem'ini de inşa eder. Bu terbiye süreci, Hakk'ın Rububiyyet isminin bir tecellisidir. Bu derin manalar, Kur'an-ı Kerim'in özü olan Besmele'de ve baştan sona Rahmân isminin tecellilerini sayan Rahman Suresi'nde özetlenmiştir. Bu isimlerin ve harflerin ardındaki sembolik düzeni keşfetme ilmi olan Ebced Hesabı ise, ariflerin kullandığı bir hikmet anahtarıdır. Bütün bu anlatılanların aşk diliyle gönüllere nakşedildiği en büyük şerhlerden biri de Mesnevi-i Şerif'tir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi'nin dijital kütüphanesindeki kaynaklar, Esma'ül Hüsna okyanusuna dalmak için üç ana kapı sunar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetleri, Esma'ül Hüsna'yı ariflerin yüksek irfan mertebelerinden alıp, sâlikin günlük hayatının tam ortasına indirir. O'nun dilinde Esma, ahlaklanma ve nefs tezkiyesinin yegâne aracıdır. "Mü'min mü'minin aynasıdır" hadis-i şerifini merkezine alarak, mürşid-mürid ilişkisinde Esma'nın nasıl tecelli ettiğini gösterir. Mürşid, müridin kalp aynasındaki pası siler ve orada Hakk'ın bir isminin parlamasına vesile olur. O'nun anlatımında Esma'ül Hüsna, seyr-i sülûk'un bizzat kendisidir.
İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i ise, meselenin vücûdî ve hikemî temelini, yani kökünü ve mimarisini ortaya koyar. Şeyh-i Ekber, "Hakk, kendi isimlerinin suretlerini görmek istedi de âlemi bir ayna olarak halk etti" diyerek bütün varoluşun gayesini Esma'ya bağlar. Füsûs'ta her bir peygamber, ilahi bir ismin tecellisinin zirvesi olarak anlatılır. İbn Arabî, Feyz-i Akdes ve Nefes-i Rahmânî gibi kavramlarla, Esma'ül Hüsna'nın sadece bir sıfatlar listesi değil, varlığın ontolojik yapısının ta kendisi olduğunu ortaya koyar. O, bize Esma'nın "neden" ve "nasıl" var olduğunu en derin seviyede izah eder.
Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'i ise, Füsûs'un o derin hikmetini, aşkın ve şiirin diliyle kalplere sunan bir deryadır. Mevlânâ, Esma'yı sistematik olarak sıralamaz; onları hikâyelerin içinde yaşatır. Dünya, zıt isimlerin çarpıştığı bir savaş ve aşk meydanıdır. İnsan-ı Kâmil, bütün bu zıtlıkları kendinde birleştiren "Küll" (bütün), diğer insanlar ise onun "cüz"leridir (parçaları). Mesnevî, Esma'ül Hüsna'nın akılla anlaşılan hakikatini, gözyaşıyla, vecd ile ve muhabbetle hissedilen bir hâle dönüştürür.
Bu üç büyük kaynak, birbirini tamamlar. Biri (İbn Arabî) planı çizer, diğeri (Mevlânâ) bu plandan doğan senfoniyi besteler, üçüncüsü (Terzibaba) ise o senfoniyi hayat sahnesinde nasıl icra edeceğimizi bizlere talim ettirir.
Değerlendirme
Esma'ül Hüsna, tasavvuf yolunun hem alfabesi hem de en yüksek edebiyatıdır. O, sadece Hakk'a dair bir bilgi listesi değil, varoluşun bizzat işleyiş usûlü ve insanın kendini bilme yolculuğunun müfredatıdır. Her bir isim, kâinat aynasında Hakk'ın bir tecellisi, insan kalbinde ise ahlaklanılması gereken bir ilahi sıfattır.
Hakk'ı bilmek, isimlerini bilmektir; isimlerini bilmek ise sadece ezberlemekle değil, o isimlerin tecelligâhı olan kâinatı ve kendi nefsini okumakla mümkündür. Seyr-i sülûk denen mânevî yolculuk, özünde, dağınık ve perdeli bir halde bulunan bu isimleri, İnsan-ı Kâmil'in ve onun en mükemmel örneği olan Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ahlakında olduğu gibi, kendi varlığında dengeye ve parlaklığa kavuşturma sanatıdır.
Terzibaba'nın pratik rehberliği, İbn Arabî'nin hikemî temelleri ve Mevlânâ'nın kalbe işleyen aşk dolu dili, bu sanatı öğrenmek isteyen her yolcuya kendi meşrebine uygun bir kapı aralar. Mühim olan, bu kapılardan birinden içeri adım atma cesaretini ve samimiyetini gösterebilmektir. Zira Esma'nın sırrı, bilende değil, yaşayan ve o sır ile "olan" kimsede açığa çıkar. Cenâb-ı Hakk, bizleri Esmâ'sının sadece lafzını değil, manasını yaşayan, ahlâkıyla ahlaklanan hakiki mü'minlerden eylesin. Amin.