İçeriğe atla
İhsan
7667 kelime | 25 kaynak

İhsan

İrfan yolunun kelimeleri, gündelik hayatta kullandıklarımıza benzese de, içlerinde âlemler taşırlar. Onlar, birer anahtar gibidir; doğru elde, doğru niyetle ve doğru edeple kullanıldığında, hakikat hazinelerinin kapılarını açarlar. “İhsan” kelimesi de bu kutlu anahtarlardan biridir. Dışarıdan bakınca bir iyilik, bir lütufta bulunma gibi görünse de, işin aslı başkadır. İhsan, sâlikin yolculuğunun zirvesi, imanın kemâli ve Hakk ile olan muamelesinin en nazenin hâlidir. O, sadece bir amel değil, bir varoluş hâli; bir görme ve görülme şuurudur. Terzibaba İrfan Mektebi’nin temel taşlarından olan bu kavram, kuru bir bilgi değil, yaşanması gereken bir müşahede hâlidir. Bu makalede, bu mübarek kelimenin katmanları, önce aslı ve kaynağı olan Cibril Hadisi’nden başlayarak, Terzibaba Hazretleri’nin irfanî izahları ışığında aralanacaktır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Her tasavvufî kavramın Kur’ân ve Sünnet’te bir temeli vardır. İhsan bahsinin temeli, dinimizin bütün esaslarını bir mecliste toplayan ve bu yüzden “hadislerin anası” sayılan meşhur Cibril Hadisi’dir. Bu hadise, irfan yolunun bir nevi fihristi nazarıyla bakılır. Terzibaba Hazretleri’nin de sohbetlerine başlarken sıkça atıfta bulunduğu bu hadis, konumuzun merkezini teşkil eder.

Muhterem okuyucum, evvela Cenab-ı Hak'tan cümlemiz için akıl, fikir, zeka ve gönül genişliği niyaz ederim. Konumuz İslam, iman, ihsan ve ikan'dır. Bu düşündürücü kelimelerin açıklanmasında Yahya bin Ya'mur'dan, rivayet edilen bir Hadis-i şerifle, yüce kitabımızın 2'inci süresi olan, Bakara süresinin ilk beş ayeti ve ihsan'dan bahseden diğer bazı ayetlerden de yararlanmak istiyoruz. Daha zyade dikkatimizi çeken "İHSAN" kelimesidir.

Hazret’in de işaret ettiği gibi, İslam, İman, İhsan ve İkan bir merdivenin basamakları gibidir. Bu basamakları bize bizzat Cebrail Aleyhisselâm, insan suretinde bir yolcu kılığında gelerek Efendimiz’e (s.a.v.) sordurmuş ve cevaplarını tüm insanlığa talim ettirmiştir. Hz. Ömer’in (r.a.) rivayet ettiği hadisede, bembeyaz elbiseli, simsiyah saçlı bir yabancı, Peygamber Efendimiz’in dizinin dibine oturur ve suallerine başlar:

Ey Muhammed! Bana İslam hakkında bilgi ver! Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) açıkladı; "İslam", Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir". Yabancı: "Doğru söyledin" diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: "Bana iman hakkında bilgi ver!" Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm)açıkladı: Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır! Yabancı yine: "Doğru söyledin!" diye tasdik etti.

Dinin zâhirî ve itikadî mertebesi olan İslam, bedenin teslimiyeti; iman ise kalbin tasdikidir. Fakat yolculuk burada bitmez. O yabancı, üçüncü ve en can alıcı sorusunu sorar:

Sonra tekrar sordu: "Bana ihsan hakkında bilgi ver!" Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) açıkladı: "İhsan" Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor."

Bütün sır bu cümlede gizlidir. Bu cevapla birlikte “ihsan” kelimesi, lügat anlamından sıyrılarak ıstılahî, yani irfanî bir derinlik kazanır. Terzibaba Hazretleri bu ayrımın altını şöyle çizer:

“İhsan” kelimesi nedir genelde, ihsanda bulunmaktır, birisine para vermektir, yemek yedirmek, elbise almak, maddi bir oluşumdur ihsan, ama bakın Peygamber efendimiz ihsanı rüyet ile karşılaştırıyor, yahut rüyet ile tefsir ediyor, onunla izah ediyor bakın görüş ile. Rabbını her ne kadar şimdilik göremiyorsan da, O’nun seni gördüğünü bil, bakın düşünerek, nerede kaldı elbise nerede kaldı ayakkabı, nerede kaldı para pul, hiç ilgisi yok, demek ki iki ihsan vardır, birisi maddi ihsan, biri manevi ihsandır. İşte bize lazım olan bu manevi ihsanı idrak edip ona sahip olmaktır.

Avamın anladığı ihsan, elindeki maldan mülkten vermek, bir iyilik yapmaktır. Bu güzel bir ahlâktır. Fakat arifin peşinde olduğu hakiki ihsan, bir hâl işidir; bir görüş, bir biliş meselesidir. O, ibadetin ruhudur. Kulun, Hakk’ın huzurunda olduğu ve O’nun tarafından görüldüğü şuurunu bir an bile kaybetmemesidir. Bu, imanın en yüksek derecesidir; çünkü bilgi ve inanç, yerini doğrudan bir şahitliğe bırakmaya başlamıştır.

Efendimiz’in (s.a.v.) "Sen O'nu görmesen de..." ifadesi, sâlikin ilk basamaklarındaki durumu anlatır. Henüz perdeler bütünüyle kalkmamıştır. Cümlenin devamı olan "...O seni görüyor" ifadesi ise bu yolun kapısını açan anahtardır. Bu, bir varsayım değil, hakikatin ta kendisidir. Kul, bu hakikati ne kadar derinden idrak ederse, hâli ve amelleri de o nispette güzelleşir. Terzibaba Hazretleri bu noktaya "şimdilik" kaydını düşerek bir sırrı fısıldar:

“Sen O’nu gormesen de” sözünün altında “şimdilik” ifadesi yatmaktadır. Ve bu hadis ümmet-i Muhammed’e “rü’yet” in yolunu açmaktadır. Eğer yolu ve sistemi bulunursa, görülen de göreni görebilir.

Bu “şimdilik” ifadesi, bir vaattir. Yolun sonunda, gayretin ve ilahi lütfun birleştiği noktada, o tek taraflı “görülme şuuru”nun, çift taraflı bir “görme”, yani rüyetullah hâline dönüşebileceğinin müjdesidir. İhsan, bu müşahede kapısının eşiğidir. Cibril Hadisi’nin sonunda Efendimiz’in (s.a.v.), o yabancının Cebrail olduğunu ve “size dininizi öğretmeye geldi” buyurması, bu üçlü mertebenin (İslam, İman, İhsan) dinin ta kendisi olduğunu ve birbirinden ayrılmaz bir bütün teşkil ettiğini mühürler. İhsan, bu bütünün zirvesi, meyvesi ve gayesidir.

Terzibaba'nın Nazarıyla İhsan: Aslı ve Mertebesi

İhsan, Cibril Hadisi ile bize öğretilen, “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir” sırrıdır. Bu “görmek” ve “görüyormuş gibi olmak” nasıl bir hâldir? Bu soruların cevabı, şeriatın zahirinden hakikatin bâtınına açılan bir kapıdır. O kapıdan geçince anlaşılır ki, ihsan sadece bir fiil değil, bir varlık idrakidir. Hakk’tan gayrı bir varlık olmadığını, her ne zuhûr ediyorsa O’ndan zuhûr ettiğini, her ne görünüyorsa O’nun vechinin bir tecellîsi olduğunu müşahede etme hâlidir.

İhsan'ın Hakikati: Vücûd Mertebesi ve Müşahede Kapısı

İrfan yolunda her kavram, bir üst mertebeye açılan bir kapı gibidir. İhsan, bu kapıların en mühimlerinden biridir. Cibril Aleyhisselam'ın, insan suretinde gelip Efendimiz’e (s.a.v) sorduğu sualler, bizlere dinin katmanlarını ve hakikatin mertebelerini öğretmek içindi. Bu sualler içinde ihsan, zirveyi temsil eder. Terzibaba Hazretleri, bu hadisenin hikmetini şöyle dile getirir:

İhsan nedir” diye sorduğunda efendimiz muhteşem bir cevap veriyor, tabi ki bütün sözleri muhteşemdir, çünkü vahy ile konuşuyor, ama o ihtişamı bizim anlamamız gerekiyor. beşeriyet yönüyle değil de hakikat yönüyle anlamamız gerekiyor. buyurduklarında “İhsan her ne kadar namaz kılıyorken sen rabbını görmüyorsan da O’nun seni gördüğünü bilerek düşünerek ibadet etmendir” diyor. Bakın bu müşahede-i İlahiyenin kapısını açıyor bu kelime ve bu hadise. Eğer Cibril hadisindeki bu oluşum olmasaydı Cenab-ı Hakk’ı bu dünyada müşahede etme kapısı kolay kolay açılmazdı.

İhsan, bize bu fâni dünyada “müşahede-i ilahiye” yani İlâhî olanı seyretme kapısını aralar. Bu, gözle görmek değil, gönülle, irfanla bilmek ve bulmaktır. Bu kapı aralandığında görülen, Tevhid’in en derin sırrı olan Vahdet-i Vücûd idrakidir. Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerîm’de kendini bize tanıttığı gibi:

ayette; hüvel evvelü vel ahırü vez zahirü vel batınü ve hüve bikülli şey’in aliymün “o hem evveldir, hem ahırdır, hem zahirdir, hem batındır, ve o her şeyi bilicidir,” dediğimizde, Cenab-ı ALLAH’ın hem evvel, hem ahır, hem zahir, ve hem batın, ve de her şeyi bilici olduğu bildiriliyorsa, o halde Hakk’dan başka bir varlığın mevcudiyetinden bahsetmek mümkün müdür?

İhsan makamının temeli bu idraktir. Eğer Hakk, her şeyin Evvel’i, Âhir’i, Zâhir’i ve Bâtın’ı ise, O’ndan ayrı bir varlık tasavvur edilemez. Bu idrake varmak, Vahdet-i Vücûd sırrına ermektir. Bu sırra eren için artık her şey, Zât’ın farklı mertebelerdeki tecellîsidir. Bu hakikatleri anlamak için idrak seviyesini yükseltmek gerekir. Terzibaba Hazretleri’nin ifadesiyle, “beşeriyet düzeyi mertebesi itibariyle değil de Uluhiyet düzeyi itibariyle, yani Kur’an’da Zat mertebesinden Cenab-ı Hakk neyi bize vermek istiyorsa onu anlamaya onu anlatmaya çalışalım.”

Bu, hayalî bir rabb tasavvurundan kurtulup, vücûd mertebelerini idrak ederek Hakk’ı tanımaktır. Zât’ın Ahadiyyet mertebesinden sıfat, esmâ ve ef’âl âlemlerine tenezzülünü, yani zuhûrunu seyretmektir. İhsan, bu seyrin adıdır.

Vechini Hakk'a Teslim Etmek: Zâtî İhsan ve Muhsin Olmak

Bu Vahdet bilgisi, sâlikin hayatında bir teslimiyetle karşılık bulur. Bilgiyi hâle dönüştüren bu teslimiyetin formülünü Kur’an-ı Kerîm bize verir. Cenâb-ı Hakk, İbrahimî makama işaret ederek şöyle buyurur:

bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun “iyi bilin ki kim vechini ALLAH’a teslim ederse ona ihsan olunur,” diye hitabetmektedir. Kişi İbrahimiyet makamına ulaşıp bunun ileri safhalarına geldiğinde Cenab-ı Hakk bu defa kullarına “Bela” yani evet “ kim ki veçhini Allah’a teslim etti işte ona ihsan edilir”

Buradaki “vecih” kelimesi, sadece zahirî bir yöneliş değildir. Terzibaba Hazretleri bu inceliği şöyle açar: “vecih dediği cihet yöndür. İnsanın külli varlığıdır. Her yönüyle birlikte cephesini çevirmesidir, Hakk’a çevirmesidir.” Vechini teslim etmek, kendi izâfî varlığını, benliğini, iradesini, kısacası tüm kimliğini Hakk’a teslim etmektir. Kendi beşerî vechini, ilâhî vecihte yok etmektir.

Bu teslimiyeti gerçekleştiren kişiye “Muhsin” denir ve ona Hakk’tan “zâtî ihsan” gelir.

Burada ki; “Muhsin” hakk’ın zât-î ihsân-ı dır. Ve vecih vech-i ilâhî’dir, kim ki, beşeri vechini ilâh-î vecih ile değiştirip aslı olan hakk’ın vechine döndürür ve teslim ederse, bu gün onlar için korku yoktur. Yarın da mahzun-hüzünlü olmayacaklardır.

Zâtî ihsan, bir mal veya makam bağışı değildir. O, kulun kendi varlığının Hakk’a ait olduğu hakikatinin ona bildirilmesi, bu idrakin ona giydirilmesidir. Kul, kendi fiilinin, sıfatının, hatta varlığının Fâil-i Hakîkî olan Hakk’a ait olduğunu anladığında, “Muhsin” olur. Bu, kulun bir şey yapmasıyla değil, Hakk’ın o kulda “Muhsin” ismini tecellî ettirmesiyle olur.

Kul ihsâna niyetlendiğinde, Cenâb-ı Hakk'ın "Muhsin" esmâsı onda tecellî eder; zîrâ fâil-i hakîkî O'dur. Kulun ihsânı, Muhsin isminin o kuldaki zuhûrundan ibârettir.

Bu sır, tarih boyunca peygamberler aracılığıyla bildirilmiş, lakin zamanla aslından uzaklaşmıştır. Cenâb-ı Hakk, bu bozulmuş yapıları yeniden aslî hakikatine döndürmek için Habib-i Ekrem’i (s.a.v) Hakikat-i Muhammediyye ile göndermiştir. Bu hakikat, bütün önceki öğretileri kendi içinde toplayan ve en kâmil mertebeye taşıyan bir ihsandır.

İlâhî Tecellînin İki Yüzü: İhsan ve Nikmet

Hakk’ın rahmeti ve ihsanı her şeyi kuşatmıştır. Lakin bu ihsanın kulda bir karşılık bulması gerekir. Kul, alıcısını açmazsa, pınarın başında susuz kalır. İlâhî tecellînin kul üzerinde yansımamasına “nikmet” denir. Bu, nimetin zıddıdır ve bir yoksunluk hâlidir.

Onları kendi varlığında ifna ettiği, buna karşılık onlara bir ihsanda bulunmadığı zaman, bu halin adına: - Nikmet… Nimetin karşılığı, yani zıttı, zorluklar, vermemekler, kendisinden almaklar, iyilikleri kaldırmaklar gibi. Yani Cenab-ı Hakk, bir kuluna tecelli etmezse bunun ismi nikmettir.

Nikmet, Hakk’ın gazap edip zorluk göndermesi değil, lütfunu, tecellîsini çekmesidir. Güneşin varlığı nimettir; yüzünü güneşe dönmeyen için oluşan gölge ise nikmettir. Gölgenin müstakil bir varlığı yoktur, o sadece ışığın yokluğudur. Nikmet de ihsanın yokluğudur.

Bu ilâhî ihsan ve tecellî, kuldaki Latife-i İlâhiyye veya Ruh'ül-kudüs diye isimlendirilen ilâhî öz üzerine gelir.

Bütün tecelliler de, bu LATİFE üzerine gelir.. Bu da, onun varlığından başka bir şey değildir… Durum, anlatıldığı gibi olunca o: Ancak kendi özüne tecelli etmektedir…

Bu, Vahdet sırrının en yüksek perdeden ifadesidir. Tecellî eden Hakk, tecellî olunan mahal de Hakk’ın kuldaki sırrıdır. Öyleyse Hakk, ancak kendi özüne tecellî etmektedir. “Kul” dediğimiz varlık ise, bu tecellînin zuhûr ettiği bir aynadır. Bu ayna ne kadar saf ve cilalı ise, yani nefsanî kirlerden ne kadar arınmışsa, ihsan o kadar parlak yansır. Bu yüzden takvanın mertebeleri vardır. Ef’âl mertebesinde haramdan sakınmak iken, Zât mertebesinde ulûhiyet ve abdiyet (kulluk) arasındaki edep farkını birbirine karıştırmaktan sakınmaktır.

İhsanın Karşılığı İhsan: Dünyada ve Ötede Tecellî Eden Hasene

Rahmân Sûresi’nde Cenâb-ı Hakk, “Hel cezâul ihsâni illel ihsân?” yani, “İhsanın karşılığı, ihsandan başka mıdır?” diye sorar. Bu ayet, irfan yolunun bütün seyrini içinde barındırır. Önce “ceza” kelimesini doğru anlamalıyız.

“Ceza” kelimesi, genelde bilindiği gibi sadece bir suçun karşılığı değil, her oluşumun karşılığının ifadesi “ceza” kelimesiyle belirtilmektedir; İyiliğin de kötülüğün de karşılığı “ceza” dır.

Ceza, yapılanın tam karşılığıdır. Ayet bize, ihsan fiilinin karşılığının yine ihsan olduğunu müjdeler. Terzibaba Hazretleri, ihsanın iki yönlü olduğunu belirtir:

Biri genelde kullanılan herhangi maddi bir şeyin karşılıksız verilmesi, diğeri ise marifetullah yönünden ilmi ilahinin şuhud mertebesinden zati ihsanıdır.

Birine bir lokma ekmek vermek ihsandır ve karşılığı da bir iyiliktir. Fakat asıl büyük ihsan, kulun vechini Hakk’a teslim etmesiyle O��nun zâtî ihsanına, yani marifetullaha nâil olmasıdır. Bu zâtî ihsanın karşılığı da yine zâtî bir ihsandır. Kul, Hakk’a yönelir; Hakk da ona tecellî eder. Kul, benliğini O’nda yok eder; Hakk da ona Kendi varlığıyla beka verir. Bu, dünyada başlayan ve ahirette en kâmil mertebesine ulaşan bir süreçtir. Muhsin olanlar için bu dünyada da bir “hasene”, bir güzellik vardır.

" Fî hâzihid dunyâ haseneh " ( ... bu dünyâda bir iyilik vardır ): İhsân ehlinin mükâfâtı yalnızca âhirette değilldir; dünyâda da bir haseneleri vardır. Nahl Sûresi 16/97'de buyrulur: " Men amile sâlihan min zekerin ev ünsâ ve huve mü'minun fe le nuhyiyennehu hayâten tayyibeh " ( Kim mü'min olarak sâlih amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayât ile yaşatırız ). Bu "hayât-ı tayyibe", maddî ve ma'nevî huzûr ve genişliktir.

Bu “hayât-ı tayyibe”, yani güzel hayat, ihsan ehlinin dünyadaki cennetidir. Gönül âleminin genişlemesi, her hadisede Hakk’ın fiilini müşahede etmenin getirdiği bir sükûnet ve teslimiyet hâlidir. Bu makama eren kulun geçmiş günahları dahi iyiliklere çevrilir. Çünkü o günahları işleyen nefsanî benlik, Hakk’ın tecellîsiyle eriyip gitmiştir. Fâili ortadan kalkan bir fiilin hükmü de kalmaz. Artık o kulun en güzel ameli, kendi yaptığı bir fiil değil, Hakk’ın o kulda zuhûr eden tecellîsidir.

Terzibaba Geleneğinde İhsan'in Yaşanması

İrfan, bilineni hâl edinmek, yaşamak ve o hâl ile var olmaktır. İhsan, kütüphane raflarında duracak bir kelime değil, sâlikin her nefeste giyineceği bir libas, her adımda takınacağı bir edeb hâlidir. İhsanın, yola revân olmuş bir gönülde nasıl yaşandığını, gündelik hayata nasıl sirâyet ettiğini Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinden anlayabiliriz.

İhsan, “Allah’ı görüyormuş gibi” olmaktır. Bu “gibi” olmak, bir taklit değil, bir tahkiktir; görmenin kapısını çalmaktır. O kapı çalındığında, bütün bir varlık, o bilginin nuruyla yeniden şekillenir. Göz başka bakar, dil başka söyler, el başka tutar. Bu, ihsanın sâlikin hayatındaki tecellîsidir.

İhsanın Edebi: Azaları Hakk'a Mâbed Eylemek

Yolun başı da, ortası da, sonu da edeptir. İhsan, en kâmil manasıyla bir edep hâlidir. Bu edep, sâlikin kendi varlık ülkesinde, yani bedeninde başlar. Her bir aza, Hakk’a hizmet için verilmiş bir emanettir. İhsan sahibi olmaya niyet eden kimse, bu emanetin hakkını vermeye başlar. Terzibaba Hazretleri, bu hâli, abdestin bâtınî manasını şerh ederken anlatır:

Aklımızı temizliyeceğiz ki bu elimizle Hakk’ımızı tutuyoruz, Hakk ile münasebette bulunuyoruz, Hakk ile ilgileniyoruz, harama uzatmayacağız, kötülüklere uzatmayacağız, ağzımızı yıkarken Hakk kelamından başka bir şey konuşmayacağız, konuşursak da Hakk niyetiyle konuşacağız, burnumuzdaki Hakk kokusundan başka bir şey koklamayacağız, gözümüzle Hakk’tan başka bir şey müşahede etmeyeceğiz, yüzümüzle Hakk’ın veçhinden başka bir vecih görmeyeceğiz manasına, başımıza mes ederken başımıza ne kadar benlik, nefsaniyet işte kişinin Hakk yolundaki düşünceleri varsa hepsini mes etmek kaldırmak yani onların hepsini temizlemek kulaklarını temizlemesi Hakk kelamından başka bir kelam duyamyacak artık, ayağını yıkaması Hakk yolundan başka bir yere gitmeyecek şekliyle temizlenmesidir batını ifadesi.

Bu sözler, ihsanın bir hayat nizamına nasıl dönüştüğünün beyanıdır. Abdest, sadece namazın bir şartı olmaktan çıkar; yirmi dört saatlik bir şuur hâlinin, bir murakabenin başlangıcı olur. Elini harama uzatmamak, o elin, Hakk’ın kudret elinin bir tecellîgâhı olduğunu idrak etmektir. Dilini gıybetten korumak, o dilin, Hakk’ın Kelâm sıfatından bir hisse taşıdığını bilip, onu zikir ve hikmetle süslemektir.

Gözünü haramdan sakınmak, ihsanın en çetin imtihanlarından biridir. Çünkü ihsan, “görmekle” ilgili bir makamdır. Sâlik, gözünü fânî suretlerden korumalıdır ki, o göz, Bâkî olanın Cemâl’ini müşahede etmeye layık hâle gelsin. “Gözümüzle Hakk’tan başka bir şey müşahede etmeyeceğiz” buyruğu, her şeye kör olmak değil, her şeyde Hakk’ı görmeye talip olmaktır. Bu, eşyaya bakarken ardındaki Sanatkâr’ı, fiillere bakarken ardındaki Fâil-i Mutlak’ı görmek niyetidir. Bu niyet ve gayret, sâlikin her anını bir ibadete, her bakışını bir tefekküre dönüştürür. İşte bu, yaşanan ihsandır.

En Büyük Kurban: Nefsi Kurban Etmek

Sâlik, azalarını bu edeple terbiye etmeye başladığında, karşısına en büyük engel çıkar: kendi nefsi, kendi benlik vehmi. Terzibaba Hazretleri bu sırra sık sık işaret eder:

Efendimiz öyle buyurmuşlar; “vücudike zenbike” yani “senin vücudundan daha büyük günahın yoktur”, fakat bir başka yönden baktığımız zaman, sana vücudundan daha merhametli, faydalı olan da bir şey yoktur, bu kullanmaya bağlıdır ve bunu en güzel şekilde idrak etmemize bağlıdır, eğer bu bedeni nefsimiz istikametinde, benlik yönünde kullanıyorsak bu bizim için en büyük günahtır, diğer günahlar bunun yanında hiç kalır, çünkü benlik davasında bulunmuş oluyoruz ve Allah’ın huzurunda benlik şirktir, şirkte en büyük günahlardandır.

“Senin varlığın, en büyük günahındır.” Buradaki “vücut”tan kasıt, beden kalıbı değil, o kalıbı sahiplenen, “ben” diyen, Hakk’ın varlığı karşısında kendi müstakil varlığını iddia eden vehimdir. Şirk, kendi benliğini Hakk’ın varlığına ortak bilmekle başlar. İhsan makamına giden yol, bu benlik şirkinden tövbe etmekle, bu vehmî varlığı kurban etmekle açılır.

Bu kurbanın en kâmil örneğini, Halîlullah İbrahim Aleyhisselâm’ın hayatında görürüz. O, en sevdiğini, oğlu İsmail’i kurban etme emriyle sınandı. Bu, İbrahim’in (a.s.) kendi varlığından, babalık benliğinden vazgeçip mutlak teslimiyet göstermesinin imtihanıydı. O, bu teslimiyeti gösterdiğinde, Cenâb-ı Hakk ona bir koç gönderdi ve imtihanın sırrını açıkladı:

Sen rü’ya yı derçekleştirdin. Muhakkak ki biz ihsân edenleri böylece mükâfatlandırırız. Muhakkak ki bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona fidye olarak büyük bir kûrb’ânlık verdik.

İhsan edenleri, yani muhsinleri mükâfatlandırmanın yolu, onlara en sevdiklerini feda ettirip, o fedakârlığın ardındaki mutlak teslimiyeti ortaya çıkarmaktır. Sâlikin İsmail’i, onun nefsidir. Ne zaman ki sâlik, İbrahim (a.s.) gibi bu İsmail’i Hakk yolunda kurban etmeye, kendi iradesini Hakk’ın iradesinde yok etmeye bıçağı çalar, işte o zaman göklerden “Dur!” nidası gelir. Artık kesilen nefs değil, nefsin benlik iddiasıdır. Yerine Hakk’ın Beka’sı ihsan edilir. Bu, fena (yokluk) tecrübesiyle beka (Hakk ile var olma) sırrına ermektir. Cânını, yani vehmî benliğini verirsin; karşılığında sana hakiki hayat, Hayy isminin tecellisi olan ebedî can ihsan edilir.

Muhsin'in Huzuru: Kâmil İnsanın Gölgesinde Yol Almak

Sâlik bu çetin yolda yalnız değildir. Cenâb-ı Hakk, rahmetinin bir eseri olarak, bu yolu tamamlamış, ihsanı bir hâl olarak yaşayan kâmil kullarını yeryüzünden eksik etmez. Onların huzurunda bulunmak, sâlik için en büyük feyiz ve terbiyedir. Terzibaba Hazretleri, böyle bir kâmil insanın halini şöyle tasvir eder:

Allah’ı hatırlatır, yani konuşsa da konuşmasa da düşünse de düşünmese de insan çünkü yaydığı enerji yaydığı beyninden çıkan bilgiler devamlı Hakk’ı düşünür halde olduğundan Hakkani yayın yapar, kişi farkında olmadan bunu alır, ne olduğunu da çözemez bir huzur bulur en azından sıkıntı olmaz onun yanına gidildiği zaman bu bir, ikincisi yanına gidildiğinde orada sohbetten sonra dönüldüğünde gidildiği gibi değil de bütün acılarını bütün sorunlarını orada bırakmış da yeni doğmuş gibi çıkıyorsa oradan o da bir işarettir, yükünü almış hafifletmiştir.

İhsanı yaşayan mürşid-i kâmilin hali budur. O, bir radyo istasyonu gibi, kalbi sürekli Hakk’a ayarlı olduğundan, etrafına da o nisbetten bir huzur, bir sekînet yayar. Yanına gelen, o manevî iklimde yüklerinin hafiflediğini hisseder. Çünkü o zat, kendi benliğinden geçmiş, Hakk’ın tecellîlerine ayna olmuştur. Onun varlığı, Allah’ı hatırlatır. Bu, ihsanın en canlı delilidir. O, “Allah’ı görüyormuş gibi” ibadet etmenin ötesine geçmiş, Allah’ın kendisiyle gördüğü, kendisiyle konuştuğu bir mertebeye, kurb-u nevâfil makamına bir pencere açmıştır. Böyle bir zat, yolcu için sadece bir rehber değil, varmak istediği yerin canlı bir örneğidir.

Gayr'ı Aradan Çıkarmak: Dua, Teslimiyet ve Ayn'iyet Tecrübesi

Yolculuk derinleştikçe, sâlikin hâlleri de incelir. İhsan makamının eteklerinde dolaşan bir gönül, artık dua ederken bile bir edep gözetir. Çünkü bilir ki, dua eden ile dua edilen arasındaki ayrılık, henüz tam birliğe ulaşılmadığının işaretidir. Bu, duayı terk etmek değil, duanın mahiyetini yeniden idrak etmektir. Terzibaba Hazretleri’nin bu konudaki tespiti incedir:

Nusret Babam bir şiirinde: "Dua etsem ikiliktir, şirktir, etmesem münkirliktir" diyor. İşte o arada bırakıyor. Tabii haline bırakıyor. Halin gereği ne ise; dua etmek gerekiyorsa dua ediyor, dua etmemek gerekiyorsa dua etmiyor. Kim için dua ediyorsa... Allah o duayı kabul eder... Kime darılıyorsa... Allah ona darılır... Neden böyle oluyor? Çünkü Cenab-ı Hakk onun zatında mevcut zaten. Zatında mevcut olduğundan onun dargınlığı, Hakk'ın dargınlığı oluyor, onun muhabbeti Hakk'ın muhabbeti oluyor.

Bu makam, sâlikin kendi iradesini Hakk’ın iradesine tamamen teslim ettiği bir makamdır. Artık onun ağzından çıkan dua, kendi nefsinden değil, Hakk’ın onun üzerinden tecellî eden muradından ibarettir. Onun rızası Hakk’ın rızası olur. Çünkü o, “gayr”ı, yani kendisiyle Hakk arasına giren benlik perdesini aradan kaldırmıştır. Bu hâl, Terzibaba Hazretleri’nin bir dörtlüğünde ifade bulur:

Hakk'tan gelince yüce bir ihsân, Mest olur bunu anlayan insan, Gayriyı çıkarınca aradan, İhsân ile belirir ruyetullah.

"Gayr'ı aradan çıkarmak" bütün meseledir. Bu, var olan bir şeyi yok etmek değil, zaten yok olan bir vehimden uyanmaktır. Bu uyanışı Hazret-i Pir, harflerin sırrıyla şöyle açıklar: "Gayn" (غ) harfinin üzerindeki noktayı kaldırdığınızda, geriye "Ayn" (ع) kalır. Yani "gayr" (öteki), bir idrak noktasıyla "ayn" (aynısı, özü) olur. Değişen âlem değil, senin âleme bakışındır.

Ama bu "Gayn" ın üstündeki noktayı kaldırdığımız zaman "Ayn" olduğunda ayni olduğunda o zaman ne giden vardır, ne gelen vardır, ne giren, ne çıkan vardır. Tek şey vardır oda idrak, anlayış, hayata bakış değişikliğidir, ortada başka değişen hiçbir şey yoktur, eski Ahmet, Mehmet, Ali, Veli... eski olan ama yeni olan onda yeni anlayışıdır, kendisi yine aynıdır.

İhsanın sâlikin hayatındaki en kâmil tecellîsi bu idrak değişikliğidir. Artık o, "Allah'ı görüyormuş gibi" davranmaz. O, her şeyde ve her yerde Allah'ın tecellîsini müşahede eder. Kendi varlığının da o tecellîden ayrı bir şey olmadığını anlar. Bu, ihsanın zirvesi, ayn'iyet tecrübesidir. Artık ibadet eden, ibadet edilen ve ibadetin kendisi, Tevhid potasında bir olur. Bu, İslam, İman, İhsan ve İkan mertebelerinin son durağı olan, birliğin ve tekliğin yeniden zuhura geldiği makamdır.

Füsûsu'l-Hikem'de İhsan

İrfan yolunun zirvesi olan "ihsan" sırrına Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin penceresinden, Füsûsu'l-Hikem'in derinliklerinden bakılabilir. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz'in şerhleriyle aydınlanan bu yolda ihsan, sadece "iyi davranış" demekten çok daha öte, varlığın bizzat dokusuna işlenmiş vücûdî bir hakikattir. Şeyh-i Ekber için bir kavramı anlamak, onun varlık mertebelerindeki yerini, Zât-ı Mutlak ile olan bağını ve esmâ tecellîlerindeki işleyişini idrak etmektir. İhsan da böyle bir anahtar kavramdır.

Füsûs'un hikemî dilinde ihsan, her şeyden evvel bir "atâ", yani bir bağıştır. Şeyh-i Ekber, Kelime-i Şîsiyye'de bu ilâhî bağışları iki ana kola ayırır:

Ma'lûm olsun ki, kevnde kulların elleri üzere ve onların ellerinin gayrı üzere olan atâyâ ve minah-i zâhire iki kısım üzerinedir: Onlardan biri atâyâ-yı zâtiyye, diğeri atâyâ-yı esmâiyyedir; ve ehl-i ezvâk indinde mütemeyyiz olur.

Varlık âleminde bize ulaşan bütün lütuflar iki menşeden gelir. Birincisi, atâyâ-yı zâtiyye, yani Zâtî bağışlardır. İkincisi ise atâyâ-yı esmâiyye, yani ilâhî isimler (esmâ) yoluyla gelen bağışlardır. Bu ikisinin farkını ancak "ehl-i ezvâk", yani bu hakikatleri bizzat tadan arifler ayırt edebilir.

Atâyâ-yı zâtiyye, karşılıksız, sebepsiz, kulun hiçbir ameli veya talebi olmaksızın doğrudan Hakk'ın Zât'ından gelen lütuf selidir. Bu, varlığın kendisidir. Bizim var olmamız, bir A'yân-ı Sâbite olarak ilm-i ilâhîde bilinmemiz, sonra da Nefes-i Rahmânî ile bu şehadet âleminde zuhûra gelmemiz, en büyük zâtî ihsandır. Hakk, varlıkları "halk etmeden" evvel, onları Kendi ilminde Zât'ına olan sevgisiyle bilir. Bu ilk biliş, ilk tecellî, karşılığında hiçbir şeyin olmadığı o mutlak bağış, feyz-i akdes denilen o en mukaddes feyizdir. Terzibaba'nın ifadesiyle, "insanların bir elleri ile çalışmaları neticesinde Cenab-ı Hakkın atâ verdiği özellik vardır, bir de manen verdiği Zat’ından verdiği kul çalışmadan verdikleri vardır." Kul çalışmadan verilen, varoluşun kendisidir.

Atâyâ-yı esmâiyye ise, amellerimiz, dualarımız ve istidatlarımız neticesinde, ilâhî isimlerin vasıtasıyla bize ulaşan bağışlardır. Hasta bir kulun "Yâ Şâfî" diye niyaz etmesi ve şifa bulması, esmâî bir bağıştır. Burada kulun bir yönelişi vardır ve Hakk, o amele Kendi isimlerinden birinin hükmüyle cevap verir.

İmdi her bir isme mahsûs bir hüküm vardır ki, kendisinden başka olan bir isimde o hüküm yoktur. Yani her bir ismin özelliği kendisine aittir, o isim ötekinde yoktur dış mana itibariyle. Binâenaleyh sâil, dua edici Hakk'a duâ ettiği vakit "Yâ Ganiyy", "Yâ Kerîm," "Yâ Latif” gibi birtakım esmâ-i ilâhiyyeyi zikr ettikde, bu esma onun indinde nasıl ki zâta delâlet eder ve bu esma ile o dâî zât-ı Hakk'ı murâd eyler ise, 'Yâ Allah" 'Yâ Rahman" diye duâ ettiği vakit dahi, muhtâç olduğu şey hangi ismin eliyle ihsan olunacak ise, o ismin hükmünü nazar-ı itibâra almak lâzımdır; zîrâ atâyâ-yı ilâhiyye, hademe-i esmadan bir hadimin iki eli üzerine vâki' olur.

Her isim bir hizmetkâr gibidir. İlâhî lütuflar, bu isimlerin elleriyle dağıtılır. Fakat atâyâ-yı esmâiyye de aslında atâyâ-yı zâtiyyenin içinde saklıdır. Çünkü o duayı etme kabiliyetini, o ameli işleme gücünü veren de yine Zâtî lütfun ta kendisidir. Bütün esmâî ihsanlar, Zâtî ihsan okyanusuna dökülür.

Bu Zâtî ve esmâî bağış ayrımı, Füsûs'ta "rahmet" kavramıyla da örtüşür. Süleyman (a.s.) faslında Şeyh-i Ekber, Besmele'deki "er-Rahmân" ve "er-Rahîm" isimlerini bu iki rahmetin anahtarı olarak açıklar.

İmdi Süleyman (a.s.) "rahmet-i imtinân" ile "rahmet-i vücûb" olan iki rahmet îrâd eyledi ki, onlar "er-Rahmân", "er-Rahîm"dir. Böyle olunca Hak, Rahman ile imtinân ve Rahim ile îcâb eyledi. Ve bu vücûb, imtinândandır.

Rahmet-i imtinân, karşılıksız lütuf rahmetidir. Bu, "er-Rahmân" isminin tecellîsidir ve Zâtî ihsanın karşılığıdır. Varlığın tamamını ayırt etmeksizin kuşatan "Benim rahmetim her şeyi vâsi'dir" (A'râf, 7/156) sırrı budur.

Rahmet-i vücûb ise, Hakk'ın "kendi üzerine yazdığı" (En'âm, 6/12) rahmettir. Bu, "er-Rahîm" isminin tecellîsidir ve esmâî ihsanın karşılığıdır. Kul, iman edip salih amel işlediğinde, Hakk'ın kendi üzerine vacip kıldığı bu hususi rahmete hak kazanır. Fakat Şeyh-i Ekber, "Ve bu vücûb, imtinândandır" diyerek hatırlatır: Kazanılmış gibi görünen bu ikinci rahmet de aslında ilk ve mutlak rahmetin bir dalıdır.

Bu noktada Şeyh-i Ekber, "halk" yerine "zuhûr" ve "tecellî" kelimelerini neden tercih ettiğini hissettirir. Varlıklar yoktan var edilmemiştir; onlar Hakk'ın ilminde A'yân-ı Sâbite olarak zaten mevcuttu. Hakk'ın Zât'ından taşan Nefes-i Rahmânî, bu ilmi suretleri görünür âleme çıkarmıştır.

Dolayısı ile bütün bu âlemde gördüğümüz varlıklar yaratılmış varlıklar değil zuhur etmiş varlıklardır. Yani Hakkın Zat’ından nefes-i rahmani ile zuhur etmiş varlıklardır. Ve böylece kendi istidatları orantısında kendilerinde var olan ilm-i ezelilerini ortaya çıkardılar, bu onların sanatları, özellikleri oldu. Ve Cenab-ı Hakk da zahiren yani ilm-i latifte iken zahire çıkmaları için kendilerine bir atâda bulundu.

Her varlık, kendi istidadı neyi gerektiriyorsa o ihsanı almıştır. Duanın hikmeti de burada gizlidir. Peygamberlerin dualarındaki edep, bu sırrı bildiklerindendir. Zekeriyyâ (a.s.) bir evlat isterken, "Ya Rabbi bana bir oğul ver" demek yerine, "Bana kendi indinde... bir veli ver" (Meryem, 19/5) diyerek, talebini Zât'a bağlamış, Hakk'ı öne almıştır.

Yani bana bir oğlan ver Allah’ım dendiği zaman oğlunu Hakkın üzerine takdim etmiş oluyor. Ama senin indinden bana bir oğlan ver yahut bir veli ver dediğinde Hakk’ı daha önce takdim ediyor. Bu da nezaketli bir şey olduğundan Cenab-ı Hakk da ona “Hay” Yahya ismini veriyor.

Bu edep, talebin kaynağının da, sonucunun da ancak Hakk olduğunu bilmekten gelir.

Nihayet, Füsûs, bizi tekrar Cibril Hadisi'nin tanımına geri getirir. Şeyh-i Ekber'e göre, ihsanın bütün bu katmanlarının vardığı nihaî nokta, "ru'yet", yani görme ve müşahede halidir.

Bilindiği gibi ihsan iki türlüdür, birisi maddi manada yardımlaşmak işte elbise, ayakkabı, işte yiyecek maddi manada şeyler, ama ihsanın gerçek manası rüyettir. Çünkü o hadiste de belirtildiği gibi ihsan nedir? diye sorulduğunda Cebrail (a.s.) “ibadet ederken veya namaz kılarken sen Allah’ını görmesen de Onun seni görüyormuşcasına hareket etmendir” diyor.

Bu "görme", sâlikin mertebesine göre farklılık gösterir. Yolun başındaki sâlik için bu, bir tahayyül, bir tefekkür halidir. Yolun sonuna varmış arif, İnsan-ı Kâmil için ise bu "gibi"lik ortadan kalkar. Müşahede, hakikatin ta kendisi olur. O artık her şeyde Hakk'ın vechini, her zerrede O'nun esmâsının tecellîsini görür. O an, "O’nun zatından başka her şey helak olacaktır" (Kasas, 28/88) ayetinin sırrı tecellî eder. Eşyanın kendi başına varlığı arifin nazarında yok olur, geriye sadece Vech-i İlâhî kalır.

Kelime-i Muhammediyye'de bu zirve şöyle ifade edilir:

Ve bir kimse zû-basar olduğu halde, zikr ettiği kimseye mücâlis olsa, kendi celisini müşahede eder. İşte müşahede ve rü'yet budur. Binâenaleyh eğer zû-basar olmazsa, müşahede edemez. Böyle olunca namaz kılan kimse bu namazda, bu rü'yet ile Hakk'ı müşahede eder mi, yoksa etmez mi? Kendi mertebesini buradan bilir.

Füsûsu'l-Hikem'in dilinde ihsan, varlığın başlangıcındaki Zâtî bir bağış, devamındaki esmâî bir lütuf ve nihayetindeki kâmil bir müşahededir. Varlığın kendisi bir ihsandır; varlığın içindeki her bir tecellî ayrı bir ihsandır ve bu tecellîlerin ardındaki Mutlak Varlığı görmek, ihsanların en büyüğüdür.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

İhsan makamının sırlarına doğru yolculukta, Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin Füsûsu’l-Hikem deryasına, Terzibaba Necdet Ardıç Efendimizin şerhinin ışığıyla daha derinden dalınabilir. Bu müşahede hâlinin en incelikli menzillerinden biri, zıtların birliğine nazar etmektir. Bu, Muhammedî mîzanın kurulduğu, iki kanatla uçulduğu yerdir.

Hakk’a dair marifetin iki kanadı vardır: tenzih ve teşbih. Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü yaratılmışlık sıfatından münezzeh bilmektir. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) âyetinin sırrıdır. Teşbih ise, "Nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır" (Bakara, 115) sırrınca, bütün âlemde O’nun tecellîlerini görmektir. Kâmil ârif, bu iki kanadı dengede tutan kişidir. Şeyh-i Ekber’in buyurduğu gibi:

Tenzîh-i sırf ise, Hakk'ı tahdîd etmektir. Zîrâ, bir şey bir şeyden münezzeh olunca ikisinin hududu ayrılmış olur. Binâenaleyh vücûdlarında aklı hâkim olan kimseler yarım ma'rifet sahibidirler. Fakat aklın bendeliğinden kurtulan ve Allah Teâlâ tarafından aklına tecellî ile ma'rifet ihsan olunan kimse Hakk'ı tenzih mahallinde, tenzîh-i resmî ile değil tenzîh-i hakîkî ile tenzîh eder; ve tecellînin verdiği ma'rifet iktizâsınca Hakk'ın vücûdunun hâricinde bir vücûd ve sûre müşahede etmeyip, belki tabîat Rahmân'ın "ayn"i olduğunu zevkan bildiğinden, teşbîh mahallinde dahi, kendinin müşahedesi ve keşfi üzerine Hakk'ı teşbîh eyler.

İhsan ehlinin ulaştığı yer burasıdır. Onlar, aklın çizdiği sınırlardan kurtulmuşlardır. Onlar için tenzih, Hakk’ın hiçbir surete sığmayacak Hüvviyetini bilmektir; teşbih ise bütün suretlerin O’nun tecellîsi olduğunu müşahede etmektir. Bu, aklın değil, kalbe gelen bir tecellînin, bir zevkin ihsanıdır. Sâlik bu noktaya geldiğinde, Enfal Suresi’ndeki "Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı" sırrını zevk ederek anlar. Oku atan el bir surettir, ama o suretlerde fiili halk eden, Hakk’ın kendisidir. Bu ikisini bir arada görmek, kâmil marifettir. İhsan sahibi, okun içinden Hakk'ın fiilini müşahede eder.

Bu Cem makamı, yani zıtların bir arada görüldüğü bu müşahede hali, sâlikin bakışını tamamen değiştirir. Artık o, kâinata baktığında ilâhî isimlerin bir senfonisini seyreder. Her bir varlık, Hakk’ın bir isminin aynasıdır.

Ve bu sebeble ism-i Zahir ve ism-i Ahir abd için oldu, Ve onun olmayıp ba'dehû olması ve onun zuhuru O'na mütevakkıf bulunması ve ondan amelin sudûru da O'na mütevakkıf olması sebebiyle, ism-i Bâtın ve Evvel oldu. Binâenaleyh sen halkı gördüğün vakit Evveli, Ahir'i, Zâhir'i ve Bâtın'ı görürsün.

"Halkı," yani yaratılmışı gördüğün vakit, aslında dört ismi birden görürsün. O varlık, zuhûruyla Zâhir’dir. Ardındaki hakikatiyle Bâtın’dır. Varlığa gelmeden önceki haliyle Evvel’dir. Bir gün bu sureti bırakıp Hakk’a döneceği için Âhir’dir. Bu dört ismi bir kulda, bir çiçekte aynı anda okuyabilmek, İhsan makamının getirdiği bir marifettir. Bu, Vahdet-i Vücûd hakikatinin gözle görülür hale gelmesidir. Nitekim Şeyh-i Ekber’in bir başka ifadesinde bu sır şöyle açılır:

İşte sana Evvel'i, Âhir'i, Zâhir'i ve Bâtın'ı gösteren şey, ancak yaratılmışların varlığıdır. Eğer yaratılmışların varlığı olmasaydı, bağıntılardan ibaret olan bu isimler gözlemlenemezdi.

Âlem, bu ilâhî isimlerin kendilerini seyrettiği bir ayna mesabesindedir. İhsan, bu aynadaki yansımadan yola çıkarak, yansımanın sahibini müşahede etme sanatıdır.

Fakat bu yol, tehlikelerle doludur. Sâlikin en büyük imtihanı, bu hakikatleri idrak etmeye başladığında kendi varlığını nereye koyacağıdır. Eğer bu müşahede, "ben anladım, ben gördüm" benliğine dönüşürse, en büyük günaha, gizli şirke kapı aralanmış olur.

Hep Hakktan uzaklaşmaktalar, hayal ve vehim üzere hareket etmekteler, o zaman da benlik ortaya gelmekte, benlik geldiğinde de şirk oluşturmaktadır. Hiçbir varlığın olmadığı halde Allah gibi kendini görmende, Allah gibi görmezsen o zaman inkiyad etmen lazım gelir. Boyun bükmen gerekecek, boyun bükmediğin süre tabi olmadığın süre Allahlık iddia ediyorsun demektir.

Bu, keskin ve net bir uyarıdır. Yol, "ben" demekten vazgeçip "O" demeye varan bir yoldur. Eğer bu yolda elde ettiğin marifet seni daha çok "ben" demeye itiyorsa, bil ki yanlış yoldasın. O zaman ilâhî ikaz gelir: "Rabbine dön!" Yani kendi vehminden sıyrılıp asıl sahibine, hakiki Rabbine dön. Bu dönüş, İhsan'ın ta kendisidir. Bu yüzden İbn Arabî hazretleri kendisi ve kendi yolunda olanlar için "makam-ı ihsandayız" der. Bu, bir hali ve bir usûlü bildirmedir.

Bu benlik iddiasından kurtulmanın en kesin yolu ise, Zât-ı Mutlak karşısında bütün varlığın "yok" hükmünde olduğunu zevk etmektir. Efendimiz (s.a.v.) "Allah vardı ve O'nunla birlikte hiçbir şey yoktu" buyurduğunda, bu cümlenin devamını İmam Ali (k.v.) Efendimiz getirmiştir. Bu, zamanın ötesinde bir vahdet idrakidir.

Zîrâ bu zevat ya'nî "Allah Teâlâ var idi; O'nunla beraber eşyadan bir şey yok idi; ve el-ân dahi öyledir" kavli münîfi mucibince vücûd-i Hak'tan başka bir mevcûd olmadığını ve bu i'tibârâtın ancak vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın meratibine taallukunu bildikleri için, her iki emrin her bîr aynda mütehakkık olduğuna hükm ederler.

"El-ân dahi öyledir," yani "şu anda da öyledir." Bütün mesele bu "an"da gizlidir. Arif için geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman, Hakk’ın mutlak varlığı karşısında erir. Gördüğü bütün çokluk, O'nun varlığının farklı mertebelerdeki zuhûrundan ibarettir. Bu idraka varan kimsede hayret kalmaz.

Peygamberler ve onların vârisleri olan evliyaullah, bu sırları herkesin anlayacağı bir dille, bir [zâhir](/wiki/zahir) lisanla sunarlar. Sözün dış kabuğu herkese hitap eder, ama içindeki özü, yani [bâtın](/wiki/batin) manayı ancak istidat sahipleri anlar.

Kelam zahir lisanı üzere söylenince avam kendi vehmi derecesinde zahiri manayı anlayacağı gibi havas dahi öyle anlar velakin havas avamın bu kelamdan anladığını anlamakla beraber daha ziyadesini de anlar. İşte bu ziyadeyi anlaması sebebiyle avamdan ayrıldı.

Bu, ilâhî bir rahmettir. Peygamberler, en aşağı mertebedeki insanın bile anlayabileceği bir elbise giydirerek hakikati sunarlar. İhsan sahibi, o elbisenin güzelliğine takılıp kalmaz, elbisenin içindeki sultanı seyreder.

Bu zıtların birliği meselesinin en zirve noktası, Firavun gibi inkârcı bir surette bile Hakk’ın bir isminin tecellîsini okuyabilmektir. Bu, şeriatın hükmünü inkâr etmek değil, hakikatin daha derin bir katmanına nazar etmektir.

Fakat Fir’avn bu rubûbiyetini Hakk’ın gayrı olan kendi bâtıl sûretinde Hakk’ın “ayn”ına mülâbis olduğu hâlde icrâ etti. Zîrâ her bir sûret hakîkati cihetinden Hakk’ın “ayn”ıdır. Ve bu hakîkat gâh Hak ve gâh bâtıl sûretlere, bürünerek zâhir olur. Fir’avn dahi bâtıl sûretine bürünerek zâhir olmuş idi.

Firavun "Ben sizin en yüce Rabbinizim" dediğinde, Rab isminin bir tecellîsi zuhûr etmiştir. Fakat o, bu tecellîyi kendi nefsine, kendi bâtıl suretine atfettiği için helak olmuştur. Musa (a.s.) ise aynı Rab isminin tecellîsine hakiki surette mazhar olmuştur. Arif, bu iki tecellîyi de görür. Birinin hak surette, diğerinin bâtıl surette olduğunu bilir. Fakat her ikisinin de ardında, isimlerin sahibi olan Hakk’ın bir hikmeti olduğunu müşahede eder. Hz. Mevlana'nın dediği gibi: "Küfür dahi Hâlık’a nisbetle hikmettir. Eğer bize nisbet edersen küfür âfettir."

İhsan, bu keskin ve derin bakışa sahip olmaktır. Âlemde O’ndan başka fâil, O’ndan başka mevcûd olmadığını bilmek ve bu bilişle yaşamaktır. Her zerrede O’nun isimlerinin cilvesini görmek, zıtlıkların ardındaki birliği seyretmek, tenzihin ululuğu ile teşbihin yakınlığını aynı anda kalbinde hissetmektir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle İhsan

Hazret-i Mevlânâ'nın hikmet pınarından akan temsillerle İhsan'ı anlamaya gayret edilebilir. Mesnevî-i Şerîf, hakikati doğrudan beyan etmek yerine, onu bir hikâyenin, bir meselin içine gizleyerek anlatır. Çünkü hakikat, çıplak bir güneş gibidir; her göz ona doğrudan bakmaya tahammül edemez. İhsan gibi yüksek bir makam da Mesnevî'de böyle anlatılır.

Suretin Ötesindeki İhsan: Hikâyelerin Diliyle Mana

İhsan, en temelde bir “veriş”tir. Fakat bu veriş, bildiğimiz alışverişe benzemez. Hazret-i Mevlânâ, bu sırrı açmak için lokma ve boğaz temsilini sunar. Birine bir lokma ekmek vermek kolaydır, ama o lokmayı yutacak “boğazı” vermek, yani o nimeti alacak, hazmedecek kabiliyeti vermek, ancak Hakk’ın işidir.

Her bir kimseden bir kimseye lokma bahşedicilik gelir; boğaz bağışlayıcılık ancak Yezdân'ın işidir. İnsan fertlerinden her biri, muhtaç olan diğerine bedensel veya ruhanî lokmalar bahşedebilir. Fakat görünen lokmaları yutabilecek boğazı ve manevî lokmalardan ibaret olan hikmetleri ve ilâhî sırları yutup hazmedebilecek hazmetme gücünü ve yatkınlığı bahşedemez. Bu ihsan ve bağış ancak Yaratıcı Yezdân'ın işidir.

Hakk’ın ihsanı, sadece nimeti vermek değil, o nimeti alacak [isti'dâd](/wiki/istidad)ı (kabiliyeti) da vermesidir. Bir mürşid size hikmet lokmasını sunar, ama o hikmeti anlayacak, ruhuna katacak “boğazı” ihsan eden yine Cenâb-ı Hakk’tır. Nitekim Hazret-i Pîr, müridi Hüsameddin Çelebi’ye hitaben şöyle der:

Ey Hakk'ın ışığı, senin görüşünün keskinliğiyle, senin helvan taşa boğaz bağışlar.

Kâmil insanın sözü, bakışı, Hakk’ın izniyle, taş gibi katı kalplere bile tesir eder. O kalpleri yumuşatır, onlara manevi lokmaları alacak bir “boğaz” ihsan edilmesine vesile olur. Göze görme kabiliyetini, kulağa işitme zevkini veren kimdir? O “boğazı” veren, her uzva kendi gıdasını alma kabiliyetini ihsan eden, Zât-ı Mutlak’tan başkası değildir.

Cisme ve rûha boğaz bağışlar; Hak senin her uzvuna ayrı ayrı boğaz bağışlar. Hakk'ın boğaz vericiliği yalnız bir türe sınırlı değildir; O hem cisme hem ruha, kendi hâl ve şanlarına uygun birer boğaz verir. Bundan başka ey Hakk Yolcusu, senin cisminin her uzvuna dahi ayrı ayrı birer boğaz verir; ve onlar bu boğazlar ile kendilerine özgü olan gıdaları alırlar.

Bu ihsan, herkese rastgele verilmez. Bu ruhani boğazlar, ancak kulun hileden, nefsanî arzulardan arındığı vakit bahşedilir.

Bu hakikati fıtratın işleyişinde de görürüz. Çiftçi tohumu eker, tarlayı sürer, ama harmanı savurmak için rüzgâra muhtaçtır. O rüzgâr esmezse, buğday samandan ayrılmaz. O rüzgâr, kulun gayretini tamamlayan ilahi bir ihsandır.

O esici rüzgâr geç kaldığı vakit, cümleyi Hakk'a yalvarıcı görürsün. Rüzgârın esmesi geciktiği zaman, çiftçilerin hepsi: "Ey Rabbimiz, bize rüzgâr ihsan et, işimizi görelim!" diye Hakk'a yalvarmaya başlarlar.

Aynı şekilde, doğum sancısı çeken bir kadının rahminde oluşan “doğum yeli”, çocuğun kolayca dünyaya gelmesini sağlar. Bu da bir ihsandır. Kulun elinde olmayan, fakat işin tamamlanması için zaruri olan her şey, Hakk’ın görünmez ihsan elinin bir tecellisidir.

Nefsin Kurban Edilişi ve Hakikî Varlığın İhsanı

İhsan makamına ermenin yolu, insanın kendi varlığından geçmesinden başlar. Mesnevî, bu çetin yolu “öküz” metaforuyla anlatır. Beden, bir öküz gibidir. Bu öküzün iki binicisi vardır: ruh ve [nefs](/wiki/nefs). Eğer binici nefs ise, o beden öküzü fesat tarlasında koşar. Hakk’tan zahmetsiz bir rızık, yani manevi bir hayat isteniyorsa, evvela o “cisim öküzü”nü kurban etmek gerekir.

Onun zahmetsiz rızkı neye bağlıdır, ona ki kötülüğün aslı olan öküzü öldüre. Aklın Hak'tan istediği zahmetsiz rızkın ihsânı, kötülüğün aslı ve menba'ı olan cisim öküzünü öldürmeğe mütevakkıftır. Zîrâ cismin hükümlerinden zâil olan her bir hüküm yerine bir hükm-i rûhânî kāim olur. ... Binâenaleyh nefsi yaya bırakmak ve rûhu irkâb etmek için cism öküzünü riyâzet ve mücâhede ile öldürmek lâzımdır.

Bu “öküzü öldürmek”, riyazet ve mücahede ile nefsin isteklerini kırmak, bedenin saltanatına son vermektir. Bu, bir yok oluş değil, hakiki varlığa doğuştur. Sultan Mahmud’un meclisindeki Ayaz’ın hali, bu sırrı açıklar. Sultan, Ayaz’ı överken, Ayaz mahcubiyetle başını eğer ve o meşhur cevabı verir:

Dedi: "Ben bilirim ki bu senin ihsânındır; ve yoksa ben o çarık ve kürküm." Şahın bu hitâblarına cevâben Ayaz ve abd-i mahz dedi: "Sultânım, ben bilirim ki, bu bende olan ta'dâd buyurduğun fezâil ve ilim ve hilm ancak senin ihsânındır. Yoksa ben o çarık ve kürküm; ve benim vücûd-ı izâfîm zelîl ve hakîr olan bir avuç topraktır."

Ayaz, kendindeki bütün güzelliklerin Sultan’ın bir ihsanı olduğunu, kendi hakikatinin ise o eski, değersiz “çarık ve kürk”ten ibaret olduğunu bilir. Bu, “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehû” (Nefsini bilen Rabbini bilir) sırrının tecellisidir. Kul, kendi hiçliğini idrak ettiği an, Hakk’ın Gani ve Vâhib olduğunu müşahede etmeye başlar. İnsanın aslı, bir damla “nutfe” ve pıhtılaşmış “kan”dan ibarettir. Geriye kalan ne varsa, hepsi O’nun bâkî ihsanıdır.

Senin çarığın nutfedir ve kanın kürktür. Ey efendi, bu bâkî O'nun ihsânıdır.

Bu idrak, sâliki fedakârlık makamına taşır. Madem ki bu varlık bize bir lütuf olarak verilmiştir, o halde onu yine sahibine iade etmek gerekir. Buna tasavvufta “fütüvvet” denir. Âşık, canını ve varlığını, bir karşılık beklemeden Hakk yolunda feda eder.

Hak ona varlığı illetsiz verir. Fetâ da illetsiz geri tevdî eder. "Feta", civânmerd ma'nâsınadır, murâd "âşık"tır. Ya'nî, âşığın iradesiz ve aşk ile olan fedakârlığına mukābil Hak Teâlâ ona sebebsiz bir varlık ihsân eder ve o civânmerd ve fütüvvet sahibi olan âşık o varlığı hiçbir sebeb olmaksızın tekrar vücûd-i hakîkî sahibi olan Hakk'a tevdî' eder.

Bu, aklın ötesinde bir pazarlıktır. Bu, “Allah’a güzel bir borç vermek”tir (karz-ı hasen). Kul, fani bedeninin hazlarını Hakk’a borç verir; Hakk ise ona karşılık olarak kalbinde hakikatleri müşahede edeceği bir feyiz çimeni bitirir. Bu, kulun ihsanının, Hakk’ın sonsuz ihsanıyla karşılandığı mübarek bir alışveriştir.

Ahlâkın Zirvesi: Kahırda Gizlenen Lütuf ve Affın İhsanı

İhsan, ahlâkın en yüksek zirvesidir. Bu zirve, kötülüğe iyilikle, kahra lütufla mukabele etmektir. Bunun en kâmil örneği, Âlemlerin Efendisi’nin (s.a.v.) Uhud’daki halidir. Mübarek dişi kırılmış, yüzü kanlar içinde kalmışken, ashâbı beddua etmesini istediğinde, O rahmet peygamberi şöyle dua etmiştir:

"Ben la'net edici olarak gönderilmedim ve lâkin Hakk'a da'vet edici ve rahmet olarak gönderildim. Ey benim Allah'ım, kavmime hidâyet eyle, onlar bilmiyorlar!" İşte bu harbde tecellî-i kahrî ile imtihân-ı ilâhîye ma'rûz kalan Server-i kâinât Efendimiz'den bu hâl-i ıztırâb içinde dahi kıl ucu kadar nefsânî bir sıfat zâhir olmadı da hilm-i ilâhînin eseri zâhir oldu.

İhsan budur. En zor anda, en şiddetli kahır tecellisi içinde bile nefsine pay çıkarmayıp, düşmanına rahmet ve hidayet dilemektir. Bu, beşerî ahlâkın bittiği, ilahi ahlâkın başladığı yerdir.

Hazret-i Mevlânâ, bu yüce ahlâkı bir başka hikâye ile anlatır. Bir adam, kendisini yakalamaya çalışan zabıta memurundan kaçarken, manevi bir tecelli yaşar ve maşukuna kavuşur. Sonra dönüp kendisini kovalayan o memur için dua eder:

"Yâ Rab, kaçtığım için, polise zararım dokundu, zîrâ beni tutmuş olsa idi, zabıta nizâmı mûcibince benden cezâ-yı nakdî alacaktı; kaçtım, beni tutamadı ve cezâ-yı nakdîyi de alamadı. İlâhî ben ondan kaçtım, ma'şûku buldum, ona mükâfât olarak benden alacak olduğu yirmi kadar gümüş ve altını, onun üzerine dök ve ona dîğer bir sebeble ihsân et!"

Bu, zıtların birliğinin, yani [Cem makamı](/wiki/cem-makami)nın bir yansımasıdır. Zâhirde kahır gibi görünen bir hadise, bâtında en büyük lütfa kapı açmıştır. O zabıta memuru, adamı Hakk’tan uzaklaştıran bir engel gibi görünürken, aslında onu maşukuna koşturan bir vesile olmuştur. Bu yüzden ârif, kendisine kötülük edene bile minnet duyar, onun için hayır diler. Çünkü bilir ki, Hakk’ın lütfu bazen kahrının içinde gizlidir.

Bu idrake varan [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil), artık kendisi bir ihsan kaynağı haline gelir. Hased edenlere bile lütuf ve ihsan ile muamele eder. Çünkü o, manevi bir güneş gibidir. Güneş, kendisine haset edenlere darılmaz; nurunu ve ısısını herkesten esirgemez.

Sen cihanda kâmran olan güneşin hasûdu olan bir kimseye bahş et! "Ey Çelebi, senin gibi arzusunu husûle getiren ve murâdını elde eden bir ma'nevî güneşin hasedçileri vardır. Sen bunlara acı ve lütuf ve ihsân ile muâmele et!"

Hazret-i Mevlânâ’nın dilinde İhsan, suretten manaya geçmek, fani varlığı baki varlıkta kurban etmek ve kahır perdesinin ardındaki lütfu görerek, yaradılmış her şeye Hakk’ın nazarıyla bakıp rahmetle muamele etmektir.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde İhsan kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 2: "Canının kuşu, bu uyku sebebiyle ten hapsinden kurtuldu ve o hâl içinde çalgıyı ve çalgıcılığı terk etti; canı başka bir âleme sıçradı. Saf bir âlemde ve cân sâh(asında)..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 2, Ahmed Avni Konuk)
  • Cilt 5: "Anlayışı zayıf olana huşûnet etmemek lâzımdır. Evvelce siz de böyle idiniz. Allâh Teâlâ size ihsân etti." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 5, Ahmed Avni Konuk)
  • Cilt 7: "Hüsâmeddîn hazretlerinin talebi üzerine inşâd ve ümmet-i Muhammed'e taraf-ı Hak'dan ihsân buyurulmuştur. Ve cenâb-ı Pîr efendimizin nihâyetsiz bir deryâ-yı hakîkat olan kalb-i şeriflerinden, bu Mesnev(î çıktı)..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 7, Ahmed Avni Konuk)
  • Cilt 8: "Abdin ayn-ı sâbitesindeki isti'dâda binâen Hak Teâlâ tarafından vehb ve ihsân olunmuşdur. Nûru câna gıdâ olan akıl, bu akıldır. Kitâbdan ve üstâddan ve fikirden ve zikirden ve ulûmdan ve güzel v(ücûttan ihsân olunmuş aklîler)..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 8, Ahmed Avni Konuk)
  • Cilt 10: "Dedi: 'Ben bilirim ki bu senin ihsânındır; ve yoksa ben o çarık ve kürküm.' Dedi: 'Ben bilirim ki bu senin ihsânındır; yoksa ben o çarık ve kürküm.'" (Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 10, Ahmed Avni Konuk)
  • Cilt 12: "Âşığın irâdesiz ve aşk ile olan fedâkârlığına mukâbil Hak Teâlâ ona sebebsiz bir varlık ihsân eder ve o civânmerd ve fütüvvet sâhibi olan âşık o varlığı hiçbir sebeb olmaksızın tekrâr vücûd-i Hak(ka iâde eder)..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 12, Ahmed Avni Konuk)

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında İhsan

İrfan yolunda hiçbir kavram tek başına yürümez; her biri, diğerine yaslanır. İhsan da bir hakikatler halkasının ortasında parlar.

İhsan'ın kapı komşusu İhlas'tır. İhlas, ameli sırf Hakk rızası için yapma samimiyetidir. İhlas tohumu olmadan İhsan ağacı yeşermez.

Bu makamın menbaı ve yaşayan timsali, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'dir. İhsan, O'nun ahlâkının ve bâtınî hâlinin özüdür.

İhsan'ın meyvesi Hakikat'tir. Sâlik, İhsan hâliyle baktığında, eşyanın ardındaki hakikati, yani her şeyin Hakk ile kâim olduğunu görmeye başlar.

Bu görüş, baş gözüyle değil, Kalp Gözü ile olur. İhsan, basiretin, yani kalp gözünün açılmasıdır.

Bu görüş hâlini devamlı kılma gayretine Murâkabe denir. Murakabe, "O seni görüyor" şuurunu bir an bile kaybetmemek için nefsin ve kalbin üzerine bir gözcü olmaktır.

Murakabe yerleşince, sâlikte Müşâhede hâli başlar. Bu, artık çabayla değil, bir lütuf olarak Hakk'ın tecellîlerini her şeyde apaçık görme hâlidir.

Her şeyin başı ve temeli Niyet'tir. Ameller niyetlere göredir ve İhsan makamına niyet etmeden varılmaz.

Bu yolda ilerleyen sâlikin ulaştığı menzil, Huzûr makamıdır. Huzûr, daima Hakk'ın huzurunda olma şuurudur.

İhsan'ın dışa yansıyan en belirgin kokusu Edep'tir. Hakk'ın her an gördüğünü bilen bir kul, O'nun arzu etmediği bir işi nasıl yapar? Edep, İhsan'ın davranışa dökülmüş hâlidir.

Bütün bu yolculuğun yakıtı Muhabbet'tir. Hakk'a duyulan muhabbet ne kadar artarsa, O'nu müşahede etme arzusu ve O'nun tarafından görülüyor olma şuurunun lezzeti de o kadar artar.

Son mertebede İhsan, sâliki Beka'ya ulaştırır. Kendi vehmî varlığından (fena) geçen sâlik, Hakk ile Beka bulduğunda, artık görenin de görünenin de aynı Vücûd olduğunu idrak eder.

Nihayetinde Tasavvuf dediğimiz ilim ve yol, baştan sona bir İhsan mektebidir. Amacı, ham insanı bu kavramlarla yoğurarak, onu "Allah'ı görüyormuş gibi" yaşayan ve Hakk'ın ahlâkıyla ahlâklanmış bir "İnsân-ı Kâmil" yapmaktır.

Kütüphanedeki Kaynaklar

İhsan gibi merkezî bir hakikatin, irfan mektebimizin üç temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin, Şeyh-i Ekber İbn Arabî'nin ve Hazret-i Mevlânâ'nın eserlerinde farklı vechelerden ama aynı öze işaret ederek ele alınması tesadüf değildir.

Terzibaba Hazretleri, sohbetlerinde, İhsan'ı doğrudan Vahdet-i Vücûd'un zeminine oturtur. O'na göre İhsan, "Hüvel evvelü vel âhiru vez zâhiru vel bâtın" âyetinin sırrına ermektir. Bir şeyi "iyi yapmak"tan öte, yaptığın her fiilde Fâil-i Mutlak olan Hakk'ı müşahede etmektir. İhsan, sâlikin kendi vehmî varlığını ("vücudike zenbike" sırrınca) aradan çıkarıp, her azasıyla Hakk'ın tecellîsine ayna olmasıdır. Bu, ilâhî veche dönmek, O'nun zâtî ihsanına mazhar olmaktır. Bu mazhariyet yoksa, hayatın tamamı bir "nikmet" olur.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri ise, Füsûsu'l-Hikem'de, İhsan'ın kevnî dokusunu, yani âlemlerin işleyişindeki yerini bizlere açar. O, İhsan'ı, Hakk'ın varlıklara olan lütfunun iki ana kanadıyla izah eder: "atâyâ-yı zâtiyye" (Zât'ından gelen karşılıksız bağışlar) ve "atâyâ-yı esmâiyye" (isimlerinin gereği olan bağışlar). Varlıkların yoktan var edilmesi değil, Hakk'ın Zât'ından Feyz-i Akdes ile "zuhur" etmesi, O'nun Nefes-i Rahmânî'si ile açığa çıkması, en büyük zâtî ihsandır. Cibril Hadisi'ndeki "görüyormuş gibi" ifadesi, Şeyh-i Ekber'in dilinde, bu zuhûr hakikatini "ru'yet" yani müşahede etmenin ta kendisidir.

Hazret-i Mevlânâ ise, Mesnevî-i Şerîf'te, bu yüce hakikati, cana işleyen bir hâl olarak sunar. O, İhsan'ı doğrudan tanımlamak yerine, onu yaşayanların hikâyeleriyle anlatır. Uhud'da dişini kıranlara beddua etmeyip "Allah'ım, kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar" diyen Peygamber ahlâkı, İhsan'ın zirvesidir. Herkesin birine bir "lokma" verebileceğini ama o lokmayı alacak "boğazı" yani istidadı verenin sadece Hakk olduğunu anlatırken, fiillerin ardındaki hakiki Fâil'i işaret eder. Mevlânâ için İhsan, bilmek değil, olmak; anlatmak değil, yaşamaktır.

Değerlendirme

Bu sohbetten hasıl olan şudur ki; İhsan, ahlâkî bir erdem olmanın çok ötesinde, bir varlık idrakidir. O, dinin bir müşahede ve muhabbet yolculuğu olduğunu gösteren en parlak nişandır. Bu yolculukta sâlik, "ben" ve "O" ikiliğinden sıyrılıp, her fiilde, her bakışta Hakk'ın Zâhir ve Bâtın tecellîlerini bir arada görmeyi öğrenir. Bu, tenzih-teşbih dengesi'nin, yani Hakk'ı yaratılmışlardan ayrı bilmekle beraber, her yaratılmışta O'nun tecellîsini görmenin Cem makamı'nda yaşanmasıdır.

Kütüphanemizin üç büyük mürşidinin de gösterdiği gibi, İhsan'a giden yol, Vahdet şuurundan geçer. İster Terzibaba gibi doğrudan Vücûd'un tekliğine vurgu yaparak, ister İbn Arabî gibi varlığın zuhûr edişindeki hikmeti çözerek, ister Mevlânâ gibi aşk ve teslimiyet hikâyeleriyle olsun, varılan kapı aynıdır: Kendi vehmî benliğini aradan çıkardığında, geriye sadece O'nun sonsuz İhsan'ının kaldığı hakikati.

Öyleyse sâlik için vazife, bu hakikati sadece okumak değil, her anına tatbik etmektir. Gözünü haramdan, dilini gıybetten, kalbini mâsivâdan korumak, bir ahlâk kuralı değil, İhsan makamının edebi, Hakk'ı müşahede etmenin ön şartıdır. Yol, bu şuurla yaşamaktır; menzil ise zaten her an içinde bulunduğumuz Hakk'ın Huzûru'dur. Cenâb-ı Hakk, bizleri de ihsanın sırrına talip olan, o yolda azalarını edeple donatan, nefsini kurban etme cesaretini gösteren ve bir kâmil insanın himmetiyle gayr'ı aradan çıkarıp ruyetullah nuruna eren sâdık kullarından eylesin. Âmin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026