İstiğfar
İstiğfar denilince akla hemen günahlar için af dilemek gelir. Bu doğrudur ama eksiktir. İrfan mektebinde istiğfar, sadece geçmişin hatalarını silen bir sünger değil, aynı zamanda geleceğin nûrunu kalbe davet eden bir kapıdır. O, kulun kendi izâfî, vehmî varlığından sıyrılıp, Hakk’ın mutlak varlığında erime arzusunun adıdır. Günah, en derûnî mânâsıyla, aslımız olan ilâhî nefesten gaflete düşüp, kendimize bir varlık vehmetmemizdir. İstiğfar, bu vehim perdesini aralamak, o perdenin ardındaki Cemâl’i yeniden müşahede etmek için atılan ilk ve en mühim adımdır. Terzibaba İrfan Mektebi'nin usûlünde istiğfar, seyr-i sülûkun hem temeli, hem çatısı, hem de yol boyunca sâlike yoldaşlık eden en sadık refikidir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Her kavramın bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Lügatler, istiğfar için “örtmek, gizlemek, bir kusurun düzeltilmesini talep etmek” derler. Bu, işin kabuğudur. Hakikat ehli için istiğfar, bu kabuğu kırıp öze inmektir. O özde istiğfar, kulun kendi vehmî benliği ile aslı olan ilâhî benlik arasına girmiş olan gaflet perdesini kaldırma talebidir. Nefsânî arzular, hayaller, vehimler, bu iki ayna arasındaki parlaklığı bulandırır. İstiğfar, bu bulanıklığı gideren, iki yakayı yeniden birbirine parlatan bir irfan eylemidir.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu derin mânâyı bir sohbetinde şöyle dile getirir:
İncinin içinde bulunduğu sedefin böyle açılmış hali. Buna benzetiyor. İki tarafı sedef gibi parlak, yani ilâhî benlik ile izâfî benlik... İkisi birbirine ayna oluyor. Nefsî benlik buraya girmek istiyor. Nefsî benlik bunları yemek istiyor. Ve bunların ürettiğini, yani dışarıda üretilenleri de öldürmek istiyor.
Burada “nefsî benlik” diye işaret edilen, insanın kendi kendine bir varlık atfederek ilâhî kaynaktan koptuğunu zannetmesidir. Bu vehim, sâlikin amel-i sâlih ile biriktirdiği bütün manevî hâsılatı yemek, yok etmek ister. İstiğfar, bu nefsânî saldırıya karşı kurulan ilk manevî settir.
Bu manevî eylemin kökeni, insanlığın atası Hz. Âdem’e dayanır. Cennette yasak ağaca yaklaşarak kendi hakikatine zulmeden Hz. Âdem ve Havva, yeryüzüne indirildiklerinde Hakk’tan bazı “kelimeler” aldılar. Bu kelimeler, insanlığın ilk istiğfarı, pişmanlığın ve yeniden dirilişin ilk duası oldu. Terzibaba’nın Bakara Sûresi tefsirinden dinleyelim:
Âdem’e telâkki ettirildi, Âdem’in varlığında Havva’da mevcut, bakın şeytana telâkki ettirildi demiyor... çünkü iblis zâten bu kelimeleri söyleyecek durumda değil yani özür dileyecek durumda değil... şimdi bu kelimeler neydi? “Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ ve in lem tağfir lenâ ve terhamnâ lenekûnenne minel hasiriyn;” (A’raf 7/23.Ayet), yani “Dediler ki: "Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!"... işte insân’ın ilk istiğfarı bu, yeryüzünde insânoğlunun yapmış olduğu ilk istiğfar budur, bizler de gerçek Âdem, Âdem-i mânâ olmayı diliyorsak yapacağımız ilk istiğfar budur.
Her birimiz, kendi varlığımızın hakikatini idrak ettiğimiz gün, bir bakıma yeryüzüne yeni inmiş bir Âdem oluruz. O gün, ilk işimiz kendi nefsimize, yani bizde emanet duran ilâhî hakikatlere nasıl zulmettiğimizi fark edip bu istiğfarı kendi lisanımızla, kendi hâlimizle tekrarlamaktır. Manevî doğumumuz o gün başlar ve istiğfar da o doğumun ilk nefesidir.
İstiğfar, sadece kişisel bir günahın affı için değil, aynı zamanda bozulan kevnî, yani âlemlerin dokusundaki dengeyi yeniden kurmak için de yapılır. Peygamber kıssaları bu hikmetle doludur. Hz. Dâvûd’un kıssasında, bir kişinin 99 koyununa göz diken komşu meseli anlatılır. Zâhirde bu bir hırs hikâyesidir. Bâtınında ise, ilâhî isimlerin (esmâ-i hüsnâ) tecellîlerindeki âhengin bozulmasıdır. Hz. Dâvûd’un verdiği ilk hüküm, bu âhengi göz ardı ettiği için ilâhî bir uyarıya sebep olmuş, o da derhal istiğfar ederek düzeni yeniden tesis etmiştir. Terzibaba Hazretleri bu inceliği şöyle açar:
Ama Cenâb-ı Hakk, “ yanlış yaptın ,” diyor. Neden? Çünkü camiayı bozmuş oldu, cemiyeti bozmuş oldu, esmâ-i hüsnâ cemiyetini bozmuş oldu. Ayrıca zâhirdeki koyunların da tabiatına ters düşen bir yaşam üretmiş oldu. O zaman koyunlar dağılıyorlar, sürü kendi başına dağılıyorlar. İşte ona bu yüzden Cenâb-ı Hakk, “ yanlış yaptın ,” dedi o da hemen istiğfar etti.
İstiğfar, bir peygamberin şahsında, bütün bir varlık düzeninin yeniden ayarlandığı bir fiildir. O, sadece kul ile Rabbi arasında değil, aynı zamanda kulun diğer varlıklarla ve ilâhî isimlerin tecellîleriyle olan ilişkisini de düzenleyen bir anahtardır. Zira yeryüzünün gerçek halifesi, etimiz kemiğimiz değil, bu ilâhî dengeyi gözeten aklımız ve gönlümüzdür.
Hakk’ın Gaffâr (Çok Bağışlayan), Settâr (Ayıpları Örten), Rahman (Merhamet Eden) gibi cemâlî isimlerinin tecellî etmesi için günahın varlığı bir Tevhid muktezası, yani birliğin bir gereğidir. Bu sırrı bize bir Hadîs-i Şerîf aralar. Terzibaba Hazretleri’nin irfan sohbetinden dinleyelim:
Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “eğer siz yer yüzünde suç işlemeyen bir ümmet olsaydınız ben sizi yeryüzünden kaldırır, yerinize suç işleyen ümmet getirirdim, ta ki suçunuzu bilip te istiğfar edesiniz benden rahmet dileyesiniz diye ” diyor. şimdi bakın cenab-ı Hakk’ın Rahman ismi var, Cenab-ı Hakk’ın Rahim ismi var, Cenab-ı Hakk’ın settar yani örtücü ismi var... şimdi eksi olanlar olmazsa bu isimler nereden faaliyete geçecek, az önce dediğimiz gibi 99 Esma-ı İlahiye nereden istihkak taleb edecek.
Kulun işlediği günah, o kulun helâkı için değil, Hakk’ın Gaffâr isminin bir ayna bulup orada tecellî etmesi içindir. Günah, karanlıktır; ama bu karanlık olmasaydı, affın ve merhametin nûru nerede parlayacaktı? Bu, günaha bir teşvik değil, Hakk'ın rahmetinin ne denli kuşatıcı olduğunu ve her şeyin O'nun isimlerinin tecellîsinden ibaret olduğunu anlamak için bir davettir. Bu, zıtların birliği ve cem makamı sırrıdır. Sâlikin hatası, samimi bir istiğfarla, Hakk’ın bir isminin tecellîgâhı haline gelir, bir günah, bir marifet dersine dönüşür.
İstiğfar, sâlikin yolculuğunda onu hayal ve vehim ordularının, yani Ye’cüc ve Me’cüc’ün saldırılarından koruyan manevî bir seddin temelidir. Terzibaba Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
İlk bu işlere başladığı zaman kişide, istiğfar, salavât, zikir ne görev yapıyor? ...ilk yapması gereken o geçmişinden istiğfar etmek. İstiğfar kendisinde geri gidişi durduruyor. İlk yapılan şey. İstiğfar çekmediği sürece kişi geri gidişi devam ediyor.
İstiğfar, manevî bir çöküşü durduran bir frendir. O olmadan atılan her adım, sâlikin daha da geriye gitmesine sebep olur. O, pişmanlık ateşinde eritilen günahların, tevhid ve salavât zikirleriyle karıştırılıp sağlam bir kaleye dönüştürülmesidir. İstiğfar, sadece bir af talebi değil, yeni bir varoluşa “Bismillah” demektir.
Terzibaba'nın Nazarıyla İstiğfar: Aslı ve Mertebesi
İstiğfar kelimesi, günahlar, hatalar ve af dilemeyi çağrıştırır. Bu, doğrudur ama eksiktir; istiğfarın sadece zahirî perdesidir. Terzibaba İrfan Mektebi'nin yolcuları olarak, her meselenin aslına, hakikatine talip olanlarız. İstiğfar, sadece bir fiil değil, bir idrak hâlidir; sadece bir talep değil, bir teslimiyet makamıdır.
Peygamber İstiğfarı: Sürekli Terakkinin Edebi
İstiğfar bahsindeki en büyük düğümlerden biri, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) "Ben günde yetmiş veya yüz defa istiğfar ederim" hadîs-i şerîfidir. Zahir nazarıyla bakanlar, bu söze takılıp kalır. Hikmetten nasipsiz olanlar, bu mübarek kelâmı, Efendimiz'in de -hâşâ- günahkâr olduğuna delil saymaya kalkışmışlardır.
Terzi Baba: Orada biraz durmak lâzımdır, Hz. Muhammedin (s.a.v.) Fetih Sûresinde eğer varsa, bile ki, Peygamberimiz masum günahsızdır, Onun geçmiş ve gelecek bütün günahlarının af edildiği açık olarak bildirilmiştir. İstiğfar konusuna gelince, Onun istiğfarı günah yüzünden değil, O her an bir yeni bir tecelli ile yükseldiğinden bir evvelki mertebe de ki halinden istiğfar etmekteydi. Bunu anlamak pek kolay bir şey değildir.
Efendimiz'in istiğfarı, bir günahtan arınma değil, bir makamdan diğerine yükselmenin, yani sürekli bir manevî yükselişin ([terakki](/wiki/terakki)) edebidir. O, Zât-ı Mutlak'a en yakın, tecellilerin sonsuz olduğu bir miraç yolcusudur. Her an yeni bir ilâhî tecelli ile şereflenir, her an bir üst idrak makamına vasıl olur. Ulaştığı her yeni ve daha nurlu makamdan geriye, bir önceki makamına baktığında, o makam, yeni makamın nuruna nispetle sönük kalır. O istiğfar, o bir önceki hâle "takılıp kalmaktan" Hakk'a sığınmaktır. Bu bir nedamet değil, "Ya Rabbi, beni bu halde bırakmadın, daha yükseğine erdirdin" demenin en latif ifadesidir.
Bu hakikat, "Hasenatü'l-ebrâr, seyyiatü'l-mukarrabîn" düsturunu bize öğretir. Yani, "İyi kulların iyilikleri, Hakk'a yakın olanların (mukarrabîn) katında günah sayılır." Sıradan bir mü'minin en büyük sevabı, bir peygamberin, bir velînin makamına göre bir perde, bir duraklama olabilir.
İrfan ehli bu is-tiğfarın günahlarından değil, kendisi her an terakkî de olduğundan bir önceki makamda bulunduğundan istiğfar ederdi, diye açıklamışlardır. Hz. Peygamber efendimizin iki hali vardır. قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ (Kûl innemâ ene beşerun misliküm) 41/6 . “De ki: Şüphe yok ben sizin gibi bir insânım.” Biri, yukarıda belirtilen “beşer” ifadesiyle (bireysel kimliği) يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ (Yûhâ ileyye innemâ ilâhüküm ilâhün vâhidün) 41/6. ”bana vahy olunuyor ki: Sizin ilâhınız muhakkak ki, bir tek ilâhtır.” Diğeri ise! Yine yukarıda belirtilen “vahy olunu-yor,” ifadesiyle (ilâh-î kimliğidir,) aslında her iki kimliği de ilâh-î kimliğe dayanmaktadır.
Efendimiz'in istiğfarı, "beşer" kimliğinden "ilâhî kimliğin" sonsuzluğuna doğru her an yaptığı bu yolculuğun bir neticesidir. O, her istiğfar ile beşeriyetin kayıtlarından bir perde daha sıyırıp Hakk'ın sonsuz tecellisine bir adım daha yaklaşır. Bu, biz ümmeti için de en büyük derstir: Yolculuk bitmez. Ulaştığın her menzili bir son durak sanma, oradan da istiğfarla, yani daha yükseğine talip olma edebiyle ayrıl.
Varlık Mertebelerinde İstiğfar ve Sâlikin Yükselişi
İstiğfarın hakikati, varlık mertebeleri anlaşıldığında daha da berraklaşır. İrfan yolunda varlık, tek bir [Vücûd](/wiki/vucud)'un farklı tecelli sahaları, yani mertebeleri olarak görülür. Bu mertebeler, en aşağıdan yukarıya doğru [ef'âl alemi](/wiki/efal-alemi) (fiiller âlemi), [esmâ alemi](/wiki/esma-alemi) (isimler âlemi), [sıfât alemi](/wiki/sifat-alemi) (sıfatlar âlemi) ve nihayetinde [Zât](/wiki/vahdet-i-vucud) alemi olarak sıralanır. [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil) ise bütün bu mertebeleri kendinde toplayan, cem eden hakikattir.
Her bir mertebenin kendine has bir tesbihi, bir hamdı ve bir istiğfarı vardır. Sâlikin, yani Hakk yolcusunun seyr-i sülûku, bu mertebelerden sırasıyla geçerek ve her mertebenin hakkını vererek ilerlemesidir.
Bu tesbîh ise ef’âl mertebesinin bir üstü olan esmâ mertebesinin hamdı ile olan tesbîhtir. Ef’âl mertebesi tesbîhini bilen bilmeyen her varlık zâten yapmaktadır, bu nedenle önemli olan bu mertebenin tesbîhi değil esmâ mertebesinin tesbîhidir. Bu tesbîhin yanında geçmişte değerlendirilemeyip boşa geçen zamanlar için de istiğfar edilmektedir. Bizler bu istiğfarı edelim ki onlardan sorumlu olmayalım. Bu istiğfar ile kendi aczimizi idrâk ederek, Rabbi’mizden boşa geçirdiğimiz zamanlar için af dilemeliyiz.
Fiiller âleminde istiğfar, işlediğimiz fiillerden, söylediğimiz sözlerden, yaptığımız hatalardandır. Bu, en temel istiğfardır. Lakin sâlik, esmâ mertebesine yükseldiğinde, yani her fiilin ardındaki ilâhî ismi görmeye başladığında, istiğfarı da değişir. Artık o, bir ismi diğerine perde yapmaktan, bir tecelliyi anlarken diğerini gözden kaçırmaktan, Hakk'ın "Vedûd" ismini görürken "Kahhâr" ismini unutmaktan istiğfar eder. Boşa geçirdiği zamanlar, artık sadece dünyevî meşgaleler değil, Hakk'ın bir isminin tecellisinden gafil kaldığı anlardır.
Bu yükseliş devam ettikçe, istiğfar da latifleşir. Sıfatlar âleminde, kendinde vehmettiği bir güç, bir irade kırıntısından istiğfar eder. Zât mertebesine yaklaştıkça, varlık iddiasının kendisinden istiğfar eder. Arafat'ta vakfeye duran hacıların durumu gibi, herkesin istiğfarı kendi makamına, kendi idrakinedir.
...ama a’raf ehli için cezbe-i İlâh-îyye ile şükür hükmündedir, yani herkes bir şeyler yapsın orada demek isteniyor, ama şükürde ikilik değil mi dersek, o şükür ikilik mânâsında olan bir şükür değildir, yine gönlünden gönlüne, yani kendinden kendine olan bir şükür, teşekkür gibidir.
Avam için günahına pişmanlık olan istiğfar, A'raf ehli, yani manevî zirvelerdeki ârifler için, ilâhî cezbeye bir şükürdür. Onların istiğfarı, "Ya Rabbi, bu tecelliyi idrak etmekten acizim, bu lütfun karşısında kendi hiçliğimi itiraf ediyorum" demektir. Bu, kulun kendi [acz](/wiki/acz)ini, muhtaçlığını en derin seviyede idrak edip, her türlü hamd ve övgünün, her türlü tesbih ve istiğfarın da yine Hakk'tan Hakk'a olduğunu bilmesidir.
Ayrıca tesbih, hamd ve istiğfarda Allah’ın azameti, uluhiyeti, hâkimiyeti; kulun ise acziyeti ve muhtaç oluşu gizlidir. İnsanların tesbih, hamd ve bağışlanma dilemelerinin tezahürü olan Hakk’a yönelişleri, ilahi yardım ve fütühat sebebiyledir. Hidayete erdiren O’dur.
İstiğfar, sadece bir eksikliği giderme talebi değil, aynı zamanda Hakk'ın mutlak kemâli ve kulun mutlak acziyeti arasındaki o sonsuz mesafeyi idrak etme eylemidir. Bu idrak, kul için en büyük fetihtir.
İstiğfar: Ye'cüc ve Me'cüc'e Karşı Manevî Bir Set
İstiğfarın bir de sâlikin iç dünyasını, manevî kalbini koruyan bir set, bir kale olma yönü vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de geçen Zülkarneyn kıssası, bu hakikatin en güzel sembolüdür. Zülkarneyn'in, Ye'cüc ve Me'cüc kavminin şerrinden korumak için inşa ettiği set, her sâlikin kendi iç âleminde inşa etmesi gereken manevî bir yapıdır. Terzi Baba Hazretleri, bu kıssanın bâtınî te'vilini bize şöyle açar:
Oradaki o kavim hangisi? Amel-i salih kavmi. Amel-i salih kavmine Ye’cüc Me’cüc kavmi, yani hayal ve vehim, rahat vermiyor bir türlü. Yaptığı amel-i salihin üzerine çullanıyor ve onun bir parçasını koparıyor. Biriktirmiş olduğu, yazın biriktirmiş olduğu hububatını, yani sevaplarını alıp gidiyor yani telef ediyor.
Ye'cüc ve Me'cüc, dışımızdaki düşmanlar değil, içimizdeki en sinsi hasımlardır: [Hayal](/wiki/hayal) ve [vehim](/wiki/vehim). Hayal, bizi olmamış şeylerle, kuruntularla meşgul eder. Vehim ise şüphe ve vesvese tohumları ekerek imanımızı, amellerimizi kemirir. Bu iki şer gücüne karşı Zülkarneyn'in, yani akl-ı küll'e tâbi olmuş kâmil iradenin inşa edeceği set nedir?
Demir parçaları getirin. Demir parçaları yani istiğfarlar getirin, o seddi yapmak için. İstiğfar salavât çekmeden tevhid çekilebilir mi? Çekilir ama yerli yerince olur mu? Olmaz. ... İşte istiğfarlarla, yavaş yavaş, o kuruluşları üst üste koyuyorlar. Fakat bunların rüzgârdan, sudan, yağmurdan devrilme ihtimalleri var. O zaman ne yapılıyor? Tenfehu , üfleyin, körükleyin diyor. Ne demek? Nefes-i rahmânî ile üfleyin. Bu bir ateş olsun. Hangi ateş? Muhabbet ateşi olsun, diyor. Körükleyin diyor ya!
Seddin temelini, üst üste konan demir parçalarını "istiğfarlar" oluşturur. Her bir "Estağfirullah", vehmin ve hayalin saldırabileceği bir gediği kapatan bir demir kütlesidir. Lakin bu demirler tek başına zayıftır. Onları birbiriyle kaynaştıracak, yekpare bir zırh haline getirecek olan ateş, muhabbet ateşidir. Bu ateş, [Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani) ile, yani ilâhî sevgi ve rahmetin nefesiyle körüklenir. Bu körükleme amelinin adı "salavât-ı şerîfe"dir. İstiğfar demirleri, salavât ateşiyle eriyip kaynaşır ve üzerine tevhidin, yani "Lâ ilâhe illallah" zikrinin erimiş bakırı döküldüğünde, o set artık aşılmaz, delinmez olur.
İstiğfar, salavât ve tevhid, birbirinden ayrılmaz bir sacayağıdır. Biri olmadan diğeri eksik kalır. İstiğfar arındırır, salavât muhabbetle doldurur, tevhid ise her şeyi aslına, yani Bir'e bağlayarak sarsılmaz bir kale inşa eder. Hümeze Suresi'nde anlatılan, insanı çepeçevre kuşatan dedikodu, gıybet ve mal sevgisi direklerinden kurtuluşun yolu da budur:
İşte ondan kurtulmanın en büyük yolu istiğfar, salavat, kelime-i tevhid ve irfaniyyettir. Inşallah onlardan oluruz.
Şeriatın Bâtını: İstiğfarın Temel Oluşu
İstiğfarın şeriat mertebesindeki temel rolünü idrak etmemiz gerekir. Pek çokları, şeriatı sadece namaz, oruç gibi zahirî ibadetler ve fıkhî kurallar bütünü olarak anlar. Oysa Terzi Baba Hazretleri bu yanlışı net bir şekilde düzeltir:
Ef’al mertebesi dediğimiz Şeriat mertebesinde salavatlar var tövbe istiğfarlar var kelime-i tevhidler var, bu mertebenin iyi bilinmesi lazımdır, Şeriat mertebesini biz yanlış anlıyoruz, sadece suri ve fiziksel oluşumlar olarak zannediyoruz, halbuki şeriat mertebesi Hz Rasulullah’ın getirdiği bütün sistemdir, Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet bunların hepsini içine almaktadır.
Şeriat, yolun kendisidir; tarikat, hakikat ve marifet ise o yolun menzilleridir. Bu yolun en başında, ef'âl mertebesinde bizi karşılayan azıklar arasında salavât ve tevhidin yanında "tövbe istiğfarlar" da vardır. İstiğfar, seyr-i sülûk binasının temelindeki harçtır. Bu yüzden mürşidler, sâlike verdikleri ilk derslerde, ilk virdlerde mutlaka istiğfara yer verirler.
...çalışmaya başlarken evvela iki rekat miraç namazı kılınır, sonra tebareke suresinin tamamı (sure 67) Haşr (sure 59) suresinin 22. Ve 23.ayetleri yani “Hüvallahüllezi” den itibaren okunur, bir tesbih istiğfar ve bir tesbih Kelime-i tevhid çekilir.
Bu, istiğfarın yolun en başından en sonuna kadar sâlikin terk etmemesi gereken bir amel, bir hâl olduğunu gösterir. Zira Fussilet Suresi'nde de buyrulduğu gibi, istikameti Vâhid olan Allah'a yöneltmenin ve şirkin her türlüsünden (gizli şirkten, benlikten) arınmanın yolu istiğfardan geçer:
...festekîmû ileyhi, istikametinizi vahid/bir olan İlâhınıza döndürün, bunun içinde beşeriyetnizle benim beşeriyetime uyun, hakikatinizle de benim hakikatime uymaya çalışın ki, sırat-ı müstakîm/doğru yol üzere olasınız, bunun içinde, vestağfirûhu, gaflet, benlik, perdeler ve sadece beşeriyetiniz ile yaşamaktan ona istiğfar edip tevbe edin. ve veylun lilmuşrikîne. Bunları yapmayıpta nefsi beşeriyetlerinde kalıp kendilerini bir varlık zannederek şirk koşanlara yazıklar olsun.
İstiğfar, Peygamber makamında bir terakki edebi; varlık mertebelerinde bir idrak basamağı; içimizdeki hayal ve vehim ordularına karşı muhabbet ve tevhid ile örülmüş bir set; ve şeriatın, yani Hakk'a giden yolun en temel azığıdır. Her "Estağfirullah" deyişimiz, kendi hiçliğimizi, acziyetimizi ikrar edip Hakk'ın sonsuz Gafûr ve Rahîm sıfatlarına sığınma talebimiz olsun.
Terzibaba Geleneğinde İstiğfar'in Yaşanması
İrfan, sadece bilmekle tamam olmaz; bilineni hâl edinmek, yaşamak gerekir. Tasavvuf, kuru bir bilgi yığını değil, ateşin içinde pişerek, su ile arınarak, toprakta tevazu bularak ve hava gibi lâtifleşerek çıkılan bir mi'râc yolculuğudur. Bu yolculuğun ilk adımı da son nefesi de istiğfardır.
Seyr-i Sülûk'ün Temel Amelleri: İstiğfar, Salavat ve Zikir
Seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, bir harita ve pusula ile çıkılan bir seyahate benzer. Harita Kur'ân ve Sünnet, pusula ise kâmil bir mürşid'dir. Mürşidin sâlike ilk verdiği azık ise zikirdir. Lâkin zikir, kirlenmiş bir kaba konulan temiz bir suya benzemesin diye, o kap önce temizlenmelidir. Bu temizliğin adı istiğfardır. Gönül evini dünya pasından, nefs kirinden, gaflet tozundan arındırmadan, o eve Sultan nasıl teşrif etsin?
Terzibaba İrfan Mektebi'nin usûlünde, bu arınma ve dolma işlemi belli bir tertip ve edeb ile yapılır. Günlük vird, yani mânevî ders, sâlikin ruhunu besleyen gıdadır. Bu gıdanın en başında ise istiğfar ve salavat gelir.
Yukarıda bahsettiğniz zikirler sıralaması tamamdır ancak baş tarafta (100) adet istiğfar ve (100) adette salâvat vardır. Bu arada gene gördüğünüz zuhuratlar olursa gönderirsiniz. Cenâb-ı Hakk Dünya ahret işlerinizde kolaylıklar nasib etsin İnşeallah.
Yolun en başına istiğfar konulmuştur. Çünkü istiğfar, sâlikin geriye gidişini durduran bir settir. Terzibaba'nın buyurduğu gibi, kişi ileri gittiğini zannetse bile altındaki gaflet ve günah zemini onu sürekli geriye çeker. İstiğfar, bu geri çeken bandı durduran manivela gibidir. Kişi "Estağfirullah" dedikçe, geçmişin zincirlerinden, geleceğin vesveselerinden kurtulup "ân"a gelir. Ân'a gelmek ise Hakk'ın huzuruna gelmektir.
İstiğfar ile kap temizlendikten sonra, o kaba konulacak ilk rahmet suyu salâvât-ı şerifedir. Çünkü Efendimiz (s.a.v), rahmetin âlemlere dağıldığı kaynaktır. O'na salât ve selâm getirmek, o rahmet pınarından kana kana içmektir. İstiğfarla arınan, salavatla rahmete bürünen kalp, artık Kelime-i Tevhid'i, Esmâ-i İlâhî'yi zikretmeye hazır hale gelir.
Günlük beş vakit namaz kılındıktan sonra ayrıca. Nafile hükmü ile, iki rek’ât Mi’râc namazı niyyetiyle kılınır... Sonra devamla: (101) adet “istiğfar” (estağfirullah) çekilip, 3 İhlâs 1 Fâtiha okunup, Âdem baba ile Havva validemizin rûhlarına hediyye edilir. Sonra devamla: (101) adet “Salâvât-ı şerife” çekilip, 3 İhlâs 1 Fâtiha okunup Efendimizin ve validelerimizin rûhlarına hediyye edilir... İşte biz de gönlümüzü dünya pasından kirinden işte madde bağlantılarından dünya muhabbetinden hepsini temizleyip yerine yenisini Hakk’ın muhabbetini doldurmamız gerekiyor.
Bu tertip, bir tesadüf değildir. İstiğfar ile ilk atamız Hz. Âdem'in kusurunu ve tövbesini hatırlayıp kendi beşeriyetimizi, acziyetimizi idrak ederiz. Salavat ile insanlığın kemâli olan Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.v) bağlanır, O'nun nuruyla nurlanmayı dileriz. Bu iki kanat olmadan Tevhid semâsında uçulmaz. İstiğfar bir kanat, salavat diğer kanattır. Biri tenzih (Hakk'ı noksanlıklardan arındırma) diğeri teşbih (Hakk'ın tecellilerini mahlûkatta görme) gibidir. Bu iki kanatla, sâlik, Muhammedî mîzan üzere, dengede uçar.
Mürşid ve Mürid: Teslimiyet, Edeb ve İstiğfarın Gölgesi
Seyr-i sülûk, yalnız başına çıkılan bir yolculuk değildir. Bu yolda bir Mürşid-i Kâmil'e ihtiyaç vardır. Mürid, "irade eden, isteyen" demektir; ama asıl mânâsı, kendi iradesini mürşidinin iradesinde yok edendir. Bu ilişki, muhabbet, teslimiyet ve en mühimi edeb üzerine kurulu bir gönül bağıdır. Bu bağın en büyük düşmanı ise müridin benliği, kibri ve "ben bilirim" demesidir.
Müridin belki de en büyük hatası, mürşidine karşı edebi bozması, onu sorgulaması, kalbinde ona karşı bir şüphe duymasıdır. Çünkü mürşid, sâlikin kalbine Hakk'ın feyzinin aktığı bir oluk gibidir. O oluğa karşı güvensizlik, oluğu tıkamak demektir. Bu tıkanıklığı açacak tek şey ise samimi bir pişmanlık ve gözyaşıyla yoğrulmuş bir istiğfardır.
Ne muhabbetinden bahsediyorsun be kardeşim, muhabbeti olan kimse muhabbetin gereğini, uymakla yerine getirir, tayfasının bazılarını toplayıp karşı yakada karargâh kurmaz, bayrak açmaz. Bırak bu beylik lâfları, Kendi yolunu kendi kapatana, kendi köprüsünü kendi yıkana kim acır ki, neden acısınki,? can yakanın canı yanar, yapacak bir şey yok, o canı yakmadan evvel niticesi düşünülecek bir meseledir..
Bu sözler, bir mürşidin sitemi gibi görünse de aslında bir cerrahın neşteri gibidir. Kangren olmuş uzvu, yani müridin benliğini ve isyanını kesip atmak için söylenmiştir. Mürid, mürşidinden bir sitem işittiğinde, bir ikaz aldığında yapacağı ilk iş, hatayı karşıda aramak değil, kendi nefsine dönüp "Ben nerede yanlış yaptım?" diye sormak ve hemen istiğfara sarılmaktır.
Sakın bu sözü bir daha beyane, evvelâ sonsuz bir istiğfarda bahsettiğin Âdemiyeti evvelâ kendin yaşa, biraz o hususta tecrüben olsun, belki (10) belki (20) sene, ömrün yeterse, belki o zaman, Allah razı olsun sözü ağzına yakışır.
"Allah razı olsun" demek bile bir makam işidir. Kişi, kendi nefsinin enkazı altında kalmışken, benlik davası güderken bu sözü beyanesi, o söze ihanettir. Mürşid burada, "Önce 'sonsuz bir istiğfar' denizine dal, orada benliğini boğ, Âdem'in gibi hatanı itiraf etme ve affedilme sırrını yaşa. Ondan sonra konuşalım" demektedir. İstiğfar, sadece günah için değil, haddini bilmemek, makamını aşan söz beyanek için de edilir. Bu, yolun edebidir.
Kalbin Aynasını Parlatmak: Günlük Muhasebe ve Nefs Terbiyesi
Hakikat yolcusu, her an uyanık olmak zorundadır. Bu uyanıklığın en pratik yolu ise muhasebedir. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz" buyruğu, sâlikin yol feneridir.
Terzibaba geleneğinde bu muhasebe için özellikle ikindi sonrası vakti işaret edilir. Bu, günün sona yaklaştığı, amellerin melekler tarafından derlenip sunulduğu o vakitte yapılan bir içe dönüş, bir arınma çabasıdır.
"Hasibü enfüseküm kable entühasibu" (hesaba çekilmeden evvel nefislerinizi hesaba çekiniz) hadis-İ şerifi üzere "muhasebe-i nefs" (nefis muhasebesi) ile meşgul olursun. Muhasebenin hakikati, evvela yüz kere istiğfar-ı şerifi sonra yüz kere salavat-ı şerife getirip, ikindi'den ikindiye kadar kendinden, "kavlen, figlen, fikren," (söz, fiil, düşünce) ile meydana gelen, isyan, hata, Hakk'ın rızasına muhalif hallerini, tefekkür ederek en derin gönülden istiğfar edersin.
Muhasebe bile istiğfar ve salavatla başlar. Çünkü insan, kendi başına ayıbını göremez. Göz, kendini göremez; bir ayna lazımdır. İstiğfar ve salavat, sâlikin eline verilmiş o mânevî aynadır. O aynaya bakınca, gün içinde söylediği yalanı, kalbinden geçirdiği kötü düşünceyi, yaptığı gıybeti, gösterdiği kibri bir bir görür. Gördükçe utanır, pişman olur ve "en derin gönülden istiğfar eder." Bu istiğfar, amel defteri semâya yükselmeden önce günahları silen ilâhî bir silgi gibidir.
Bu arınma, kalbi bir ayna gibi parlatma ameliyesidir. Kalp, aslen Hakk'ın tecelligâhı olmak üzere cilalı bir ayna gibi halk edilmiştir. Ancak günahlar, gaflet, dünya sevgisi o aynanın üzerini paslandırır.
İşte sen de ayna gibi pırıl pırıl olduğun zaman istiğfar selavat tevhid bunlar içindir, varlıkları üzerimizden izole etmek için aşındırmak içindir, aynayı parlatmak içindir. İşte o aynada akseden Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir artık. Çünkü alemde Hakk’ın varlığından başka bir şey yoktur. Başka bir şeyin de sana yansıması mümkün değildir, yeter ki sen ayna ol, yansıyacak olan Hakk’ın ta kendisidir.
İstiğfar, o paslanmış aynayı zımparalayan ilk işlemdir. Salavat, o zımparalanmış yüzeyi rahmet yağıyla cilalayan bezdir. Tevhid ise, artık pırıl pırıl olmuş o aynayı, Varlığın Tek Sahibi'ne çevirip O'ndan başka bir şey görmeme hâlidir. Yolcu, gün içinde aklına geldikçe, özellikle de olumsuz bir düşünceye kapıldığında hemen istiğfara sarılarak, bu aynanın yeniden tozlanmasına, paslanmasına izin vermemeye çalışır.
Halkanın Edebi ve Sıkıntının Hikmeti
Sâlikin yolculuğu hem tek başına hem de cemaatle, yani ihvanıyla birliktedir. Zikir halkaları, bu birlikteliğin en güzel tecellisidir. Cennet bahçelerine benzetilen bu halkaların da bir adabı, bir usûlü vardır. Halka şeklinde oturmak, merkezde olan Ahadiyet sırrına işaret eder ve her bir dervişin o merkezden yayılan feyze eşit uzaklıkta birer nokta olduğunu gösterir.
Bu halkada mürşid, Feyz-i Akdes'in yani Zât'tan gelen en mukaddes feyzin tecelli ettiği merkezdir. Zikri "Fa'lem ennehu la ilahe illallah" diyerek tek başına başlatması, o feyzin önce kendisinde tecelli ettiğini, sonra halkadakilere Feyz-i Mukaddes olarak yayıldığını gösterir. Bu mukaddes meclise girmeden önce de yapılan ilk iş, istiğfar ve salavat ile mânevî bir hazırlıktır.
İşte ikindi namazında kendinizi hesaba çekin daha sonra sizi hesaba çekecek birisi gelmeden en güzel şey oto kontrol eğer bir kişi ikindi namazından evvel oturur da veya oturmaz da yani ayakta istiğfar çekmeye başlarsa işte o günkü bir evvelki ikinde zamanından diğer ikindi vaktine kadar yapmış olduğu günahları affa uğruyor.
Bu günlük arınma, sâliki sadece günahlardan temizlemez, aynı zamanda başına gelen sıkıntı ve imtihanlara karşı da bir kalkan olur. Zira yolcu bilir ki, ayağına batan diken bile kendi ektiği bir tohumun filizidir. Başına gelen her dert, ya bir günahının kefaretidir ya da makamını yükseltmek için bir imtihandır. Her iki durumda da sâliki düştüğü yerden kaldıracak olan el, istiğfar elidir.
Sûfîlerin yolundaki esaslardan biri dünyevi yahut ruhî bir sıkıntıya düştüğü zaman kişinin bu sıkıntıdan selametle kurtulabilmesi için çokça istiğfar ve selâtü selam getirmeleri öğütlenir. Zira bu sıkıntı bize mutlaka Rabbimizle olan irtibatımızı gerektiği gibi gözetememek yahut O'nun razı olmadığı bir iş yapmamızdan, söz beyanemizden vb. kaynaklanır. Dolayısıyla istiğfar Rabbimize karşı içtenlik ve samimiyetle özrün ifadesi, selâtü selâm da Efendimizi affolunmaklığımıza vesile edinmektir.
İstiğfarın yaşayan, canlı yüzü budur. O, sâlikin her an yanında taşıdığı bir ilk yardım çantasıdır. Benlik yarası aldığında, kibir virüsü kaptığında, gaflet ateşine düştüğünde hemen açıp kullandığı ilâçtır. Her istiğfar, "Ya Rabbi, ben acizim, ben kusurluyum, ben yokum; var olan, kâim olan, her şeye gücü yeten Sensin!" demenin fiilî bir itirafıdır. Bu itiraf, sâliki zayıflatmaz, tam tersine güçlendirir. Çünkü kendi hiçliğini idrak eden, Hakk'ın varlığıyla var olur.
Füsûsu'l-Hikem'de İstiğfar
İstiğfar, işlediğimiz bir hatadan ötürü Cenâb-ı Hakk’tan af dilemektir. Bu, işin şeriat kapısındaki en temel mânâsıdır. Lâkin irfan yolunun yolcuları bilirler ki, her kavramın katman katman bâtınları da vardır. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, Füsûsu'l-Hikem adlı eserinde istiğfar bahsine öyle bir pencere açar ki, bizim günah ve af anlayışımız bir anda vücûdî bir meselenin, yani varlığın kendi hakikatiyle ilgili derin bir sırrın perdesine dönüşür.
Şeyh-i Ekber’in nazarında istiğfar, artık sadece kulun fiillerine bağlı bir pişmanlık değil, Hakk’ın isimlerinin tecellîsiyle, peygamberlerin manevî yükselişiyle ve varlığın kendi işleyişiyle alâkalı bir anahtar hâline gelir. O, peygamber kıssalarını anlatırken, onların istiğfarlarını birer “kusur” delili olarak değil, birer “yükseliş” ve “idrak” nişânesi olarak okur.
Peygamberlerin İstiğfarı: Terakkinin Getirdiği Edeb
İrfan yolunda en çok kafa karıştıran meselelerden biri, Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberlerin istiğfar etmesidir. Avam nazarı bunu, onların da bizim gibi günah işlediğine yorar. Hâlbuki peygamberler ismet sıfatıyla muttasıftır, yani günahtan korunmuşlardır. Öyleyse onların bu istiğfarı nedir?
Şeyh-i Ekber, bu sırrı özellikle Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mi'râc yolculuğuna ve Feth Sûresi’ndeki müjdeye bağlayarak açıklar. Cenâb-ı Hakk, Habîbi’ne, "Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın diye..." (Feth, 2) buyurur. Şeyh-i Ekber, Dâvûd Fassı’nda bu âyetin sırrını şöyle şerh eder:
İşte bu لِيَغْفِرَ لَكَ اللهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ )Fetih 48/2) [Allah Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahlarını gafr ve setreyledi.] âyet-i kerîmesinde işâret buyurulan günâhdan murâd bu günahdır. Ya'ni seni ülfetten ve gayrın ünsiyetinden pâk ettik ve gayrıdan müstağnî kıldık, demektir.
Peygamber Efendimiz, mi'râcda makamları aşıp Cebrail Aleyhisselâm'ın dahi "Bir adım daha atsam yanarım" dediği sınıra vardığında, yol arkadaşı olan Cebrail'e bir anlık ünsiyet göstermiştir. Fakat Kâbe Kavseyn makamında, yani Hakk ile aradaki bütün perdelerin kalktığı o mutlak vuslat anında, Cebrail dahi bir "gayrı"dır, bir perdedir. O makamın gereği, gayrıya olan o anlık iltifatın dahi "günah" olarak nitelenmesidir. Buradaki "günah," şer'î bir isyan değil, makamın yüceliğine nispetle daha aşağıda olan bir hâle anlık bir meyil göstermektir. Hakk’ın "günahını bağışladık" demesi, "Seni o gayrıya ünsiyetten dahi temizledik, kalbinde Bizden başkasına yer bırakmadık" mânâsındadır.
Bu sırrı anladığımızda, peygamberlerin ve kâmil velîlerin sürekli istiğfar etmesinin hikmeti de aydınlanır. Onlar, manevî bir terakki, yani sürekli bir yükseliş hâlindedirler. Her an yeni bir ilâhî tecellîye, yeni bir marifet ufkuna yükselirler. Ulaştıkları her yeni makamdan dönüp bir önceki makamlarına baktıklarında, o makamın bu yeni hâle göre ne kadar "noksan" olduğunu görürler. İşte o noksanlık idrakinden dolayı istiğfar ederler. Bu, bir pişmanlık değil, bir edep, bir tenzih ve bir şükür istiğfarıdır.
Rasulullah’ın geçmiş ve gelecek günahların avf olunduğu halde neden istiğfar ediyordu, içinde bulunduğu mertebeden bir an sonra yukarıya çıktığı mertebeye ulaştığında önceki mertebede kaldığı için istiğfar ediyordu, yoksa günah işlediğinden dolayı değil, üzüntüsündendir.
Bu hâl, irfan ehlinin dilinde "Hasenâtü'l-ebrâr seyyiâtü'l-mukarrebîn" yani "İyilerin iyilikleri, Hakk’a yakın olanların kötülükleridir" sözüyle ifade bulur. Sizin en büyük sevabınız, bir üst makamdaki velînin nazarında aşılması gereken bir perdedir. Onun için istiğfar, nefes alıp vermek gibi, bu sonsuz yükseliş yolculuğunun ayrılmaz bir parçasıdır.
Günahın Hikmeti: Gaffâr İsminin Tecellîgâhı Olmak
Peki ya bizim gibi sıradan kulların, yani nefsine uyup açıkça günah işleyenlerin durumu nedir? Şeyh-i Ekber, bu noktada da rahmetin genişliğini gösteren bir kapı aralar. Meseleyi kulun fiilinden alıp Hakk’ın isimlerinin tecellîsine bağlar.
Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimleri, bu âlemde tecellî etmek ister. er-Rezzâk ismi rızıklananı, eş-Şâfî ismi şifa bulanı gerektirdiği gibi, el-Gaffâr (günahları çokça örten, bağışlayan) ve et-Tevvâb (tövbeleri çokça kabul eden) isimleri de günah işleyip sonra pişmanlıkla Rabbine dönen bir kulu gerektirir. Eğer yeryüzünde hiç günah işlenmeseydi, bu isimler nerede ve nasıl tecellî edecekti? Bu hikmeti, Peygamber Efendimiz’in şu hadîs-i şerîfi ne güzel açıklar:
لَوْ لَا أَنَّكُمْ تُذْنِبُونَ لَذَهَبَ اللَّهُ بِكُمْ وَجَاءَ بِقَوْمٍ يُذْنِبُونَ فَيَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ : فَيَغْفِرُ لَهُمْ yani “Eğer siz günah işlememiş olsanız Allah Teâlâ sizi giderir ve bir kavim getirir ki, onlar günah işleyip Allâh'a istiğfâr ederler ve Hak dahi onları mağfiret eder.” İşte sırr-ı mağfiret budur.
Bu, günaha bir teşvik değil, ilâhî plandaki hikmetine bir işarettir. Kul, beşeriyeti gereği hataya düşer. Fakat hakkında ezelî bir inayet varsa, o günah onun için bir helâk sebebi değil, al-Ghaffār isminin tecellîsine bir ayna, bir mazhar (tecellî mahalli) olma vesilesi olur. Kul, günahının karanlığı içinde kendi acziyetini, hiçliğini idrak eder ve "Yâ Rabbi!" diyerek O'nun rahmetine sığınır. İşte o anda kul, kendi hiçliğiyle Hakk’ın Gaffâr isminin büyüklüğüne en mükemmel aynalığı yapmış olur. Günah, samimi bir tövbe ve istiğfar ile O'na yaklaştıran bir köprüye dönüşür.
Fakat hakkında inâyet-i ezeliyye sebk ettiği ve kendisi Gaffâr isminin mazharı düştügü için, Hak Teâlâ hazretleri hubb-i ezelîsi eseri olmak üzere onun günahlarını belirtilir...
Bu "inâyet-i ezeliyye," yani ezelî yardım sırrı, bizim aklımızın ölçüleriyle anlaşılamaz. Hakk’ın rahmeti, bizim liyakatimize veya amellerimizin çokluğuna değil, kendi lütfunun ve kereminin genişliğine bakar. Günahkârın tövbesi, O’nun katında belki de ibadetine güvenen bir âbidin hâlinden daha sevimli olabilir. Çünkü birincisinde tam bir teslimiyet ve hiçlik, ikincisinde ise gizli bir benlik iddiası bulunabilir.
Hz. Mûsâ'nın İstiğfarı: Fiilin Hakikatinden Perdelenmek
Füsûs’ta istiğfarın bir başka vechesi, Hz. Mûsâ ile Hızır Aleyhisselâm'ın yolculuğunda karşımıza çıkar. Bu kıssa, bir fiilin zâhirdeki görüntüsü ile bâtınındaki hakikatinin nasıl farklı olabileceğini gösteren eşsiz bir derstir.
Hz. Mûsâ, Mısır'da istemeden bir Kıptî'nin ölümüne sebep olmuş ve "Bu şeytanın işidir... Rabbim, şüphesiz ben nefsime zulmettim, beni bağışla" (Kasas, 15-16) diyerek istiğfâr etmişti. Yıllar sonra ilim öğrenmek için Hızır (a.s.) ile yola çıktığında, Hızır'ın masum bir çocuğu öldürdüğünü görünce dehşete kapılarak itiraz etti. Hızır ise yolculuğun sonunda bu fiillerin sırrını açıklarken "Ben bunu kendi emrimden yapmadım" (Kehf, 82) dedi.
Şeyh-i Ekber, bu sözün sadece çocuğun öldürülmesini açıklamadığını, aynı zamanda Hz. Mûsâ'ya kendi geçmişiyle ilgili bir sırrı öğrettiğini söyler:
Ve bu söz ile onun o katildeki mertebesine, ya'ni onun dahi Kıbtî'yi emr-i ilâhî ile katletmiş olduğuna, tenbîh eyledi. Çünkü her ne kadar Mûsâ (a.s.)ın Kıbtî'yi katli emr-i ilâhî ile olduğuna şuûru yok idi ise de, kendisi nebî olması hasebiyle, hadd-i zâtında kendinden sâdır olan hareket ve fiilde ma'sûmdur.
Hz. Mûsâ'nın Kıptî'yi öldürmesi de aslında bir ilâhî emir ile gerçekleşmişti. Fakat Mûsâ (a.s.), o an bu emrin şuurunda olmadığı için, fiili kendi nefsine atfetmiş ve bu "perdelenme" hâlinden dolayı istiğfar etmişti. Onun istiğfarı, fiilin kendisinden ziyade, fiilin Fâil-i Hakikî'sini görememekten, olayı kendi benliğine izafe etme "günahından" kaynaklanıyordu. Hızır (a.s.), bu tenbih ile Mûsâ'nın (a.s.) kalbindeki o yıllanmış nedamet ve teessüfü gidermiş, ona kendi fiilinin ardındaki ilâhî iradeyi göstermiştir.
Salavâtın Sırrı: Kendi Rahmet Pınarımıza Dönmek
Şeyh-i Ekber istiğfarı, rahmeti ve Peygamber Efendimiz’e getirilen salavâtı birbiriyle ilişkilendirerek konuyu zirveye taşır. Salât, Allah’tan olduğunda rahmet, meleklerden olduğunda istiğfar, kuldan olduğunda ise dua ve boyun eğiştir.
Bütün varlığın hakikatlerinin toplandığı en câmî hakikat, Hakikat-i Muhammediyye'dir. O, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah" ism-i şerîfinin, yani bütün isimleri kendinde toplayan İsm-i Câmi''nin tam mazharıdır. Dolayısıyla, bütün âlemlere dağıtılan ilâhî rahmet, önce bu ana pınara, yani Hakikat-i Muhammediyye'ye iner ve oradan bütün kâinata dağıtılır.
Ve hakîkat-i muhammediyye bilcümle hakāyıkı câmi’ olduğundan, rahmet-i ilâhiyye kâffe-i hakāyıka bu makāmdan tevzî’ olunur. Binâenaleyh ( ) Efendimiz’e getirilen salât, herkesin kendi nefsi için taleb-i rahmeti mutazammın olur.
Biz Peygamber Efendimiz’e salavât getirdiğimizde, aslında kendi rahmet talebimizi dile getirmiş oluyoruz. Çünkü bizim payımıza düşecek rahmetin yolu O'ndan geçmektedir. Biz, "Yâ Rabbi, rahmetini o pınara indir" diye dua ederek, o pınardan kendi testimize dolacak rahmeti istemiş oluyoruz. O'na getirilen her salavât, O'nun cüzleri mesabesinde olan bizlere bir rahmet ve mağfiret olarak geri döner.
Kısacası, Şeyh-i Ekber’in hikmet nazarında istiğfar; kâmiller için bir terakki edebi, günahkârlar için al-Ghaffār ismine ayna olma imkânı, ârifler için fiillerin ardındaki Fâil-i Hakikî'yi görememe perdesinden kurtulma talebidir. Ve nihayetinde, Hakikat-i Muhammediyye'ye salavât ile bağlanarak, bütün rahmet ve mağfiretin indiği ana pınardan kendi hissemizi istemektir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
İstiğfar, varlığın en derin sırlarına açılan bir kapıdır. Özellikle Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretlerinin Füsûsu’l-Hikem’inde bu kapının ardındaki manzaralar, aklı hayrette bırakır. Füsûs’un hikmeti, zıt gibi görüneni birleştirmesindedir; Zahir ile Bâtın’ı, uzaklık ile yakınlığı aynı hakikatin iki farklı yüzü olarak göstermesidir. Bu makam, ariflerin Cem makamı dediği, zıtların el ele tutuştuğu birlik meydanıdır.
Hakikat, tek bir gözle bakılarak idrak edilemez. Ona bakmak için iki göz lazımdır: biri tenzih (Hakk’ı her türlü noksanlıktan uzak tutma), diğeri teşbih (Hakk’ın tecellilerini yaratılmışlarda görme). Bu iki kanat olmadan Tevhid semasında uçulmaz. Nûh Aleyhisselâm’ın kıssası, bu dengenin ne denli hayatî olduğunu anlatır. Nûh Peygamber, kavmini saf bir tenzih ile Hakk’a çağırdı. Lâkin kavmi, eşyanın ve suretlerin çokluğunda boğulmuş, teşbih denizinde kaybolmuştu. Nûh’un tenzih daveti, onların teşbih perdesine çarpıp geri döndü. Şeyh-i Ekber, Terzibaba Sultan'ın şerhiyle bize şöyle fısıldar:
Eğer Nûh, kavmi için iki da'vet arasını cem' edeydi, elbette onlar ona icabet ederlerdi. Böyle olunca, onları cihâren da'vet eyledi; ba'dehû onları isrâren da'vet etti. Sonra onlara "Rabbinize istiğfar edin ki, muhakkak O gaffardır" (Nûh, 71/10) dedi. Ve Nûh (a.s;) "Yâ Rab ben, kavmimi gece gündüz da'vet ettim, benim da'v etim onlara firardan gayrı ziyâde etmedi" (Nûh, 71/6) dedi.
Muhammedî mîzan (Hz. Muhammed'e has denge ve ölçü) burada devreye girer. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, davetinde tenzihi ve teşbihi birleştirmiştir. O, hem “Lâ ilâhe” diyerek bütün sahte ilahları reddetmiş (tenzih), hem de “illâllah” diyerek bütün varlıkta tecelli eden tek Vücûd’u ispat etmiştir (teşbih). Nûh’un kavminin istiğfara davet edilmesi, aslında bu tek gözlü bakıştan vazgeçip, hem her şeyden münezzeh olan hem de her şeyde tecelli eden Hakk’ı idrak etmeye bir çağrıydı.
Fakat hikmet burada bitmez. Nûh kavminin bu reddedişi, zâhirde bir isyan iken, bâtında şaşılacak bir kabule dönüşür. Kur’ân-ı Kerîm, onların halini “parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler” diye anlatır. Nûh Aleyhisselâm onları istiğfara, yani gafr (örtme) kökünden gelen bir fiile, örtünmeye davet etmişti. Onlar da bu daveti duymamak için kulaklarını parmaklarıyla, yüzlerini elbiseleriyle örttüler. Yani sözle inkâr ettikleri “örtünme” eylemini, fiilleriyle gerçekleştirdiler.
Zira Nuh (a.s.) onları istiğfara, yani taleb-i gafra ve örtünmeye davet etti, onlar surette inkar ettiler fakat fiilen icabet ettiler. Çünkü parmaklarıyla kulaklarını ve elbiseleriyle vücutlarını örttüler, bunlar fiille yaptıkları işler, ayrıca taayyünatın çokluğu ile de ahadiyeti örttüler. Dolayısıyla isyan gibi görünen şeyde Hakka tabi oldular. Zahir ehli buradaki hakikatleri çıkaramaz.
Zâhirde isyan, bâtında itaattir. Onlar, Nûh’un davetini reddederken, aslında Hakk’ın Zâtî bir şuunatı olan “örtme” fiilinin tecellisine mazhar oldular. Zira varlığın çokluğu ([taayyün](/wiki/taayyun)at), Ahadiyet’in (mutlak birlik) yüzünü bir nevi örter. Onlar putlarıyla, yani kesretin suretleriyle, Vahdet’in mutlak yüzünü örterek, fiilen bir “setr” (örtme) eylemi içinde oldular. Bu, Hakk’ın hem Zâhir hem Bâtın olmasının sırrıdır. Hakk’ın vücûdu, yani varlığı, hem tenzihi hem de teşbihi bir arada barındırır. Bu öyle bir hikmettir ki, zâhir ilmiyle bakanlar burada sadece bir isyan görür, bâtın ehli ise isyanın içindeki itaati seyreder.
Bu derinlikli bakış, sâlikin kendi yolculuğuna da ışık tutar. Seyr-i sülûk yolcusu, manevî haller arasında yükselirken bazen ilâhî feyzin coşkunluğuyla bir mest (manevî sarhoşluk) hali yaşar, bazen de bu halden ayılıp her şeyi yerli yerinde idrak ettiği bir sahv (manevî ayıklık) haline geçer. İnsân-ı Kâmil’in nazarı daima Hakk’ın kendisindedir, renkten renge giren hallerde değil. Bu sebeple peygamberlerin ve kâmillerin istiğfarı, bizim anladığımız gibi bir günahtan dolayı değildir.
Velhâsıl enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın istiğfarları, ehl-i nefs olan kimselerden sâdır olan günahlara karşı vâki ’ olan istiğfar gibi değildir. Belki "Hasenâtü'l-ebrâr seyyiâtü'l-mukarrabîn" ya'nî "Ebrârın hasenatı mukarrabînin seyyiâtıdır" mucibince kendi makâmât-ı aliyyeleri iktizâsınca zünûb addolunan ba'zı ahvâldendir.
“İyilerin iyilikleri, Hakk’a yakın olanların günahları gibidir.” Sıradan bir mümin için büyük bir sevap olan bir amel, bir ârif için Hakk ile arasına giren bir perde olabilir. Sarhoşluk halindeyken ayıklık halinin farkındalığından uzak kalması bir istiğfar sebebidir; ayıklık halindeyken de sarhoşluk halindeki o kendinden geçişin lezzetini özlemesi başka bir istiğfar sebebidir. Onun nazarı her iki halde de değildir; o, halleri var edendedir. Bu yüzden her iki halden de istiğfar eder ki, hiçbir hal O’nunla arasına girmesin.
Bu yolculuğun zirvesi, “nefsini bilenin Rabbini bilmesi” sırrıdır. Sâlik, fenâ makamına ulaşıp Hakk ona Zâtî tecellisiyle tecelli ettiğinde, Hakk aynasında kendi suretini, yani kendi hakikati olan a'yân-ı sâbitesini (ezelî ve ilmî hakikat) görür.
İmdi bu makāmda sizden biriniz gördüğü sûreti Hak zannedip, ben Hakk'ı müşâhede ettim diye tahayyül ederse, hatâ eder ve Hakk'ı bilmemiş olur, zira Hakk bir surete sığmaktan yüce ve yukarılardadır. Ve sizden biriniz eğer bu makamda gördüğü suretin kendi nefsi olduğunu ve Hak aynasında kendini veyahut kendi aynasında Hakk'ı müşahede ettiğini bilse, o kimse âriftir.
Ârif, Hakk aynasında gördüğünün Hakk’ın kendisi değil, Hakk’ın tecellisiyle beliren kendi hakikati olduğunu bilendir. O, “Ben Hakk’ı gördüm” demez; “Hakk aynasında kendimi gördüm” der. Çünkü bilir ki Cenâb-ı Hakk, herhangi bir surete sığmaktan münezzehtir ama her surette tecelli edendir. Bu müşahede, kulun kendi ezelî hakikatinin idrakidir.
Füsûs’un ışığında istiğfar, sadece bir günahı örtme talebi değil, bir idrak yenilemesidir. O, tek gözlü bakıştan iki gözlü, tam bir bakışa (Tevhid) geçme çabasıdır. O, mest haliyle sahv hali arasında gidip gelirken, her iki halin de ötesindeki “Hâl-i Mutlak”a yönelme arzusudur. Ve nihayetinde o, Hakk aynasında kendi hakikatini görüp, “bu bendim” diyebilme irfanıdır. Her istiğfar, sâlikin vücûdî seyrinde aştığı bir tepenin ardından, daha yüce bir tepeye doğru attığı yeni bir adımdır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle İstiğfar
Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin hikmet deryası Mesnevî-i Şerîf’e daldığımızda, istiğfarın kuru bir kelime tekrarından ibaret olmadığını; gönül evini temizleyen bir amel, kalbin pasını silen bir cila, kulun Hakk ile olan ahdini yenilediği bir vuslat anı olarak resmedildiğini görürüz. Onun dilinde istiğfar, bir düşüşün değil, yeniden ayağa kalkışın adıdır.
Gönül Evinin Görünmez Süpürgesi
İnsan, bir gönül evidir. Bu evin içi, gün içinde binbir düşünce, gam, keder ve hatanın tozuyla dolar. Hazret-i Mevlânâ, istiğfarı bu mânâda gönül evini temizleyen görünmez bir süpürgeye benzetir.
Cennetin odası süpürücüsüz nasıl süpürülür diye şaşırma, onun bu âlemde de örneği vardır. Örneğin gönül evi gamdan tozlanıp perişan olur, görünen bir süpürücü olmadığı halde, tövbe ile kalb evinin tozları süpürülüp gider; bu sebeple istiğfara devam etmek kalpteki gam ve tozun giderilmesinde etkili olur.
Bu temsil, istiğfarın bâtındaki işleyişini anlatır. Nasıl ki bir odayı toz kapladığında eşyanın asıl rengi görünmez olursa, günah ve gam tozlarıyla kaplanan kalp de hakikat nurlarını yansıtamaz olur. İstiğfar, bu tozları kaldıran, kalbin aynasını yeniden parlatan manevî bir "saykal" yani cilalama amelidir. Kalp, aslen Hakk’ın tecelligâhı olmak üzere halk edilmiş parlak bir cevherdir. Ancak nefsânî temayüller onu demir gibi paslandırır. Bu pası silmenin yolu, istiğfar ve zikirle kalbi sürekli cilalamaktan geçer.
Ya'ni, kalb mücâhedât ve riyâzâta ve tövbe ve istiğfâra devâm ile ve zikrullâh ile temizlenip sâf ve mücellâ kılınırsa, o kalbe dünyâda iken dahi ahvâl-i cennet ve cehennem ve ahvâl-i kıyamet ve her şeyin iç yüzü muâyeneten ve görmek sûretiyle zâhir olur... İmdi gerçi demir gibi bulanık heykelsin; saykallık et, saykallık et, saykallık!
Hazret-i Pîr’in bu üç kere tekrarla vurguladığı "saykallık et!" emri, sâlik için bir hayat düsturudur. Her günah kalpte bir kara nokta bırakır. Hadîs-i şerîfte de bu hakikate işaret edilir:
"Kul her ne zaman bir günah işlese, onun kalbinde bir kara nokta belirir; eğer tövbe ve istiğfar ederse parlar ve eğer günaha dönerse kalp kararana kadar artar."
İstiğfar, o kara noktayı anında silen bir nur, bir rahmet suyudur. Devamlı istiğfar halinde olan bir kalp, her an cilalanan bir ayna gibi olur ki, sonunda Şâh-ı Velâyet Hazret-i Ali’nin (k.v.) buyurduğu "Eğer perde kalksa yakînim artmazdı" sırrına mazhar olur. O kalp artık, eşyanın ardındaki hakikati görmeye başlar.
Dilden Kalbe Tövbe: Nedâmet Ateşi ve Nefs-i Levvâme
Tasavvuf yolunda amellerin kabuğu değil, özü makbuldür. İstiğfarın kabuğu, dille "Estağfirullah" demektir. Özü ise, kalbin işlenen günahtan dolayı duyduğu derin pişmanlık, yani "nedâmet" ateşinde yanmasıdır. Hazret-i Mevlânâ, kalpte bu yanış olmadan, sadece dilde kalan tövbenin bir aldatmacadan ibaret olduğunu keskin bir dille ifade eder:
Zîrâ hakîkî nedâmet kalbe te'sîr eder ve müteessir olan kalb sahibinin gözü sulanır; ve nedâmet-i kalbiyye olmaksızın lisânen vâki' olan istiğfarın hiç hükmü yoktur. Beyt: "Elde tesbih, dudakta tövbe, kalb günâhın zevkınden dolu olursa bizim istiğfârımızdan günaha gülme gelir".
Bu beyit, sâlikin kendi kendini aldatmasının en tehlikeli halini resmeder. Gerçek tövbe, o günahın lezzetine karşı kalpte bir nefretin doğmasıdır. O günahtan duyulan zevkin yerini, tövbeden ve Hakk'a yönelmekten duyulan manevî bir lezzet alır.
Bu hal, nefs mertebelerinden [nefs-i levvame](/wiki/nefs-i-levvame)nin, yani "kendini kınayan nefs"in şanıdır. Henüz kötülüğü emreden [nefs-i emmare](/wiki/nefs-i-emmare) batağında olan kimsenin, yaptığı fenalıktan pişmanlık duyması aklına bile gelmez. Onun kalbi katılıktan taşa dönmüştür; tövbe tohumunun yeşermesi için o kalbin nedamet gözyaşıyla ıslanması gerekir.
Nedâmet, ancak “nefs-i levvâme” mertebesinde olan kimselerin şânıdır. ... Kalb, katılıktan taşın yüzü oldu; tövbe onu ziraat için nasıl yarar?
Sâlike düşen, "içinde bulunduğu anı" bir ganimet bilmektir. Geçmiş ömür bir ağaç ise, şu an onun köküdür. O kök kurumuşsa, onu nedamet ve gözyaşı suyuyla sulamak gerekir ki, geçmişin zehirleri geleceğin şekeri oluversin.
Eğer ömrün geçti ise müteessif olma! Mâdemki hayât-ı dünyeviyyen devâm etmektedir, mütebâkî ömrün kökü ve temeli bu demdir ve içinde bulunduğun andır. Eğer bu anda yaptığın fenâlıklardan nedâmet etmemiş isen ahvâl-i âhiretini düşün de ömrünün temeli ve kökü olan bu deme göz yaşı ile tövbe ve nedâmet suyunu ver!
Bu samimi nedametle yapılan tövbe, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) müjdelediği gibi, "Günahtan tövbe eden kimse, günahı olmayan kimse gibidir" sırrına kişiyi mazhar eder.
Kusuru İtiraf Etme Edebi: Hz. Âdem'in Dersi ve Gaffâr İsminin Tecellisi
İstiğfarın en büyük edep dersini, insanlığın babası Hz. Âdem’den (a.s.) öğreniriz. O, bir zelle işlediğinde şeytan gibi isyan ve inkâr yolunu seçmedi. Kibrini bir kenara bırakıp kusurunu itiraf etti. Bu görünüşteki alçalış, hakikatte onu Cenâb-ı Hakk’ın katında yücelten bir miraç oldu.
Ya'ni "Edebi, insanların babası olan Adem (a.s.)'dan öğren ki, o hazret günah işlediğinde kendi kusurunu itiraf etmek suretiyle zillet (alçaklık) tarafına hoş bir tarzda tenezzül etti; onun bu tenezzülü, hakikatte ilahi katında kadir ve makam tarafına oldu. Tevazu gösterdi, Yüce Allah onu yükseltti."
Hz. Âdem, "isimlerin tamamını öğrenmesi" sırrıyla, günahın ardından istiğfar etmenin, Hakk'ın [Gaffâr](/wiki/gaffar) (Çok Bağışlayan) isminin tecellisine bir davetiye olduğunu idrak etmişti. Zira melekler, nefs-i kesîf sahibi olmadıkları için günah işlemezler ve bu yüzden Gaffâr ismine tam bir ayna olamazlar. Bu ismin tecelligâhı, insandır. Bu, istiğfarın ardındaki en derin sırlardan biridir ve Resûl-i Ekrem Efendimiz'in daha önce zikredilen hadîs-i şerîfinde bütün çıplaklığıyla önümüze serilir.
Bu hadîs-i şerîf, günaha bir teşvik değil, bir Tevhid muktezasıdır. Vücûd mertebesi itibariyle, Hakk'ın her bir isminin tecelli edeceği bir ayna olması gerekir. [Halîm](/wiki/halim) (Hilmiyle Muamele Eden) isminin tecellisi için bir cürüm, Gaffâr isminin tecellisi için bir günah, Afûvv (Affedici) isminin tecellisi için bir kusur lazımdır. Kulun günahı, onun ayn-ı sâbitesinin, yani ilâhî ilimdeki hakikatinin bir gereğidir. O günah zuhur ettiğinde, Hakk'ın Halîm ismi bir şefaatçi gibi araya girer, Settâr (Örten) ismi o günahı örter. Kul da bu tecelliler karşısında acziyetini idrak edip istiğfara yöneldiğinde, bu sefer de Gaffâr ismi tecelli ederek onu bağışlar. Şeyh Nazîf-i Mevlevî ne güzel beyanış:
Âyine-i mağfiret sûret-i isyânadır. Halk günah etmese halkeder âhar, İlâh.
Yani, "Mağfiretin aynası, isyan suretidir. Eğer halk günah etmeseydi, Allah günah işleyecek başkalarını halk ederdi." Bu, kulun günahının Hakk'ın rahmetini ve mağfiretini kendine çektiği, zıtların birliğinin en güzel misallerinden biridir.
Sâlikin Gündelik Hayatında İstiğfar: Seher Vakti, Gam ve Vesvese
İstiğfar, sâlikin manevî hayatının her anına sinmiş bir nefes alışverişidir. Hazret-i Mevlânâ, özellikle seher vaktinde yapılan istiğfarın kıymetine işaret eder. Gecenin en karanlık anının aydınlığa en yakın olduğu seher vakti, kalbin de Hakk'a en yakın olduğu vakitlerdendir.
Uyuyanlardan uykusu az olan kimse ol; seherlerde istiğfâr edenlerden ol!
Bu amel, günün getireceği manevî imtihanlara karşı bir kalkan kuşanmanın en güzel yoludur. İstiğfar, aynı zamanda sâlikin iç dünyasında karşılaştığı hallere karşı da bir ilaçtır. Kalbe sebepsiz bir gam, bir sıkıntı mı çöktü? Bil ki o, işlenmiş bir günahın, bir edebsizliğin bâtındaki yansımasıdır. Çaresi, hemen istiğfara sarılmaktır.
Sen gam gördüğün vakit, istiğfâr et; gam, iş yapıcı olan Halık'ın emriyle geldi.
Aynı şekilde, kalbe gelen vesveseler, özellikle de mürşid-i kâmil hakkında gelen şüpheler, sâlikin yolunu kesen en büyük tehlikelerdendir. [İnsân-ı kâmil](/wiki/insan-i-kamil) hakkında bir imtihan vesvesesi geldiğinde, yapılacak tek şey, derhal Hakk'a dönüp secdelere kapanmak ve gözyaşlarıyla o zandan kurtulmak için yalvarmaktır.
Vaktaki böyle vesvâsı gördün, çabuk çabuk Huda'ya dön ve sücûda gel! "Ey Huda, bu zandan beni kurtar!" diye akan göz yaşından secde mahallini ıslat!
Hazret-i Pîr, sâlikin hayatını bir bütün olarak ele alır ve her duruma uygun bir manevî reçete sunar. Bu reçetenin merkezinde ise istiğfar daima yerini korur. Hayat yolculuğunda karşına çıkan uğurlu (sa'd) ve uğursuz (nahs) görünen haller karşısındaki duruşunu da şu hikmetli beyitle özetler:
Sa'd gördün, şükür et ve îsâr et! Nahs gördün, sadaka ve istiğfâr et!
Kalbine Rahmanî, hayırlı bir ilham geldiğinde (sa'd), hemen şükret ve bu nimeti başkalarıyla da paylaş. Yok, eğer kalbine nefsânî, şeytanî bir vesvese düştüğünde (nahs), onu sakın dışarı vurma. Hemen sadaka vererek ve istiğfar ederek o şerrin fiile dönüşmesine engel ol.
Hazret-i Mevlânâ'nın dilinde istiğfar, geçmişin günahlarını silen bir af talebi olmanın çok ötesinde, anı inşa eden, kalbi parlatan, Hakk'ın isimlerinin tecellisine zemin hazırlayan, sâlikin her anına eşlik eden dinamik bir ameldir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde İstiğfar kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 3: "İstiğfâr edip: 'Böyle bir rahmet denizi dururken insanın kendisini halvet köşelerinde habsetmesi saâdetsizliktir' dediler."
- Cilt 6: "Taş, inci gibi olan istiğfârı vermez; ey hür olan can, nefsin insâfı bu olur. Be-istiğfâr'daki 'bâ' zâidedir. 'İstiğfâr-ı dürr' müşebbehün-bihin müşebbehe izâfeti kabilinden terkib-i izâfidir."
- Cilt 7: "Âdem (a.s.) esrâr âlemini görüp, ahkâm-ı esmâya vâkıf olduğu vakit, istiğfâr için iki ayak üzere durdu; ya'ni mağfiret talebine kıyâm etti."
- Cilt 8: "İstiğfâr olunmazsa kalbin o bulanıklığı hâriçde bir belâ oku olup sana teveccüh eder ve saplanır; ve o sersemliğin ve tövbe etmemenin cezâsı sana, o ameline münâsib bir kisvede zâhir olur."
- Cilt 9: "Hakk'a rücû' edip istiğfâr ederse Hak Teâlâ o istiğfârdan bir libâs-ı rahmet halk edip onun o ma'siyetinden mahlûk olan azâb meleği üzerine örter, Binâenaleyh o ma'siyet hasenât sûretine tebeddül eder."
- Cilt 12: "Tövbe ve istiğfâr ile meşgül oldu. Tövbesi makrün-ı icâbet olmakla o maraz ondan zâil oldu."
- Cilt 13: "Yapmazsanız Allah Teâlâ sizi giderir ve bir kavim getirir ki, onlar günâh yaparlar ve müteâkıben Allâh'a istiğfâr ederler. Allâh Teâlâ da onları mağfiret eder."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında İstiğfar
Hakikat yolunun yolcusu, her bir menzilde farklı bir azıkla yoluna devam eder. Kavramlar, bu yoldaki işaret levhalarıdır. İstiğfar da tek başına bir kelime değil, etrafındaki diğer nurlu kelimelerle mânâsını tamamlayan bir hakikattir.
Bu ağın en temel halkası şüphesiz Tevbe’dir. Tevbe, “dönmek” demektir; Hakk’tan gâfil olma hâlinden, Hakk’ı anma ve O’na yönelme hâline dönmektir. Tevbe, bir pişmanlık ateşiyle kalpte tutuşan bir alev, bir karar anıdır. İstiğfar ise bu dönüşün lisan ile ikrarı, fiil ile ispatıdır. Tevbe, niyetin yönünü tayin eder; istiğfar, o yolda atılan ilk adımı temsil eder. Biri kök ise diğeri gövdedir. Tevbesiz bir istiğfar köksüz bir ağaç gibi kalır; istiğfarsız bir tevbe ise meyve vermeyen bir niyetten ibaret olur.
İstiğfarın bir diğer ayrılmaz parçası ise Zikir’dir. Zikir, “anmak, hatırlamak” demektir. İstiğfar, zikrin en has, en mahrem şekillerinden biridir. Çünkü istiğfar eden kul, sadece dil ile “estağfirullah” demez. O anda, Hakk’ın Gaffâr ve Settâr isimlerini zikreder. Kendi günahını, kusurunu anarak kendi abdiyyet (kulluk) makamını zikreder. Böylece istiğfar, iki yönlü bir zikre dönüşür: Kul kendi aczini hatırlar, Hakk’ın sonsuz rahmet ve mağfiretini hatırlar. Bu iki hatırlayışın birleştiği yerde kalp, pasından arınmaya başlar. Zikir, kalbin cilasıdır; istiğfar ise bu cilayı yaparken kullanılan en tesirli mâcundur. Her “estağfirullah” deyiş, kalbin aynasına vurulan bir bez gibidir; zamanla o ayna parlar ve Hakk’ın tecellîlerini yansıtmaya başlar.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin raflarında duran her bir eser, hakikate açılan farklı bir penceredir. Bu üç temel kaynağı bir araya getirdiğimizde, istiğfarın sadece bir bağışlanma dileğinden ne kadar öte, ne kadar katmanlı bir irfan dersi olduğunu görürüz.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin Külliyatı’nda istiğfar, sâlikin seyr-i sülûkundaki en temel ve en dinamik amellerden biridir. O, bir terakki, yani sürekli bir manevî yükselişin zorunlu bir parçasıdır. Hazret-i Peygamber’in (s.a.v) günde yüz defa istiğfar etmesi, onun bir günah işlediği için değil, ulaştığı her yeni hakikat makamından bir önceki hâline bakıp o hâlin bile yeni makamına göre bir “perde” olduğunu idrak etmesindendir. Bu, bir şükür ve tenzih istiğfarıdır. Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde istiğfar, varlık mertebeleri olan ef'âl, esmâ, sıfât ve zât âlemlerinde yapılan bir seyahate dönüşür. Her mertebenin tesbihi gibi, istiğfarı da başkadır. Ayrıca, Terzibaba geleneğinde istiğfar, son derece pratik bir karşılık bulur. O, sâlikin amel defterini kemiren hayal ve vehim ordularına, yani Ye’cüc ve Me’cüc’e karşı örülen manevî bir settir.
Şeyhü’l-Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise mesele, hikmetin en derin katmanlarına, vücûdun işleyişinin sırlarına taşınır. Burada istiğfar, ilâhî isimlerin tecellîleriyle doğrudan bağlantılı bir vücûdî zorunluluk olarak ele alınır. Kulun günah işlemesi, kişisel bir ahlâkî düşüş olmaktan çıkar, Hakk’ın Gaffâr, Afüvv, Tevvâb gibi isimlerinin tecellî edeceği bir ayna, bir mazhar olma potansiyeline dönüşür. Bu, günahı teşvik etmek değil, her şeyin O’nun iradesi dâhilinde cereyan ettiğini, en karanlık görünen fiilin bile ardında bir ilâhî ismin tecellî etme muradının gizli olduğunu idrak etmektir. Bu, zıtların birliğinin, yani Cem makamı’nın idrakidir. Füsûs’ta peygamberlerin istiğfarı da bu çerçevede ele alınır. Onların “zelle” denilen sürçmeleri, bizim anladığımız mânâda günahlar değil, bulundukları makamın gerektirdiği tam bir huzur hâlinden anlık bir ayrılış, bir perdelenmedir. İstiğfarları, o perdenin kalkması ve fiilin fâil-i hakîkîsinin Hakk olduğunu yeniden idrak etme eylemidir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’inde ise istiğfar, kalbe dokunan, gözü yaşartan bir şefkat ve muhabbet diliyle anlatıldığı bir gönül dersine dönüşür. Mevlânâ, yüksek irfânî hakikatleri, herkesin anlayabileceği hikâyeler ve semboller içinde eriterek sunar. İstiğfar, “gönül evini görünmez bir süpürgeyle gam ve keder tozlarından temizlemek”tir. Bu süpürge, nedamet ve gözyaşıdır. Mesnevî’de istiğfar, kuru bir sözden ibaret değildir; kalbin yanması, pişmanlıkla kavrulmasıdır. Bu, nefs-i levvame (kendini kınayan nefs) makamının en belirgin özelliğidir. Hz. Âdem’in kıssası, bu bahsin en can alıcı örneğidir. Hz. Âdem, hatasını kabul edip “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” diyerek tevazu gösterdiğinde yücelir. Şeytan ise kibre kapılıp hatasını savunarak ebediyen kaybeder. Mevlânâ için istiğfar, bir edep dersidir; acziyeti ikrar etmenin en büyük şeref olduğunu anlatan bir derstir.
Değerlendirme
Hâsılı, istiğfar bahsinde yapılan bu seyahat bize göstermiştir ki bu kutlu amel, sadece geçmişin hatalarını silen bir silgi değil, aynı zamanda geleceğin manevî yolunu aydınlatan bir fenerdir. O, bir yandan kulun kendi acziyetini ve hiçliğini idrak etme dersi iken, diğer yandan Hakk’ın Gaffâr ve Rahîm isimlerinin sonsuz tecellîsine açılan bir kapıdır. Bu yolculukta anlaşılan en temel hakikatlerden biri, istiğfarın peygamberler ve ârifler için bir terakki yani sürekli yükselişin ve tenzihin bir aracı olduğudur; her yeni makam, eskisini bir istiğfar vesilesi kılar. Bir diğer mühim sır ise, kulun kusurunun dahi ilâhî planda bir karşılığı olduğu, onun bu kusurunun Hakk'ın bağışlayıcılık ve örtücülük sıfatlarının zuhûru için bir ayna vazifesi gördüğüdür; bu, tenzih ile teşbihin Muhammedî mîzanda buluştuğu ince bir sırdır. Öyleyse sâlik, istiğfarı bir ceza korkusundan ziyade, Sevgili’den bir an bile olsa gâfil olmanın hicabıyla, O’na daha yakın olma aşkıyla ve O’nun isimlerinin tecellîlerini hayretle seyretmenin bir vesilesi olarak görmelidir. İstiğfar, kulluğun en derin zevklerinden biridir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi, dilinde ve kalbinde istiğfarı eksik etmeyen, her hâliyle O'na dönen sadık kullarından eylesin. Âmin.