Sıbgatullah
İrfan meclisimizin bugünkü sohbeti, adını duyduğumuzda kalbimize bir ferahlık, ruhumuza bir aşinalık hissi veren o güzel sır üzerinedir: Sıbgatullah. Bu, öyle bir kelimedir ki, içinde hem varlığın başlangıcını, hem yolculuğun seyrini, hem de varışın nihayetini barındırır. Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah’ın boyası” (Bakara, 2/138) diye işaret ettiği bu ilâhî renk, kâinatın zerrelerine sinmiş olan Tevhid mührünün ta kendisidir. Tasavvuf yolunda sâlikin bütün gayesi, kendi benliğinin, zanlarının, alışkanlıklarının rengini terk edip bu aslî renge, Hakk’ın boyasına boyanmaktır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin temel direklerinden biri olan bu anlayış, sadece bir bilgi değil, bizzat yaşanacak, tadılacak bir hâldir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Her kavramın bir görünen yüzü, bir de derûnî mânâsı vardır. Sıbgatullah dediğimizde, lügatler bize Arapça “sıbga” kelimesinin “boya, renk vermek, bir şeye mahsus olan hâl” gibi mânâlara geldiğini söyler. “Sıbgatullah” ise “Allah’ın boyası” demektir. Bu terkibin aslı, Kelâm-ı Kadîm’e, Bakara Suresi’nin 138. ayetine dayanır: “Biz, Allah’ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kim vardır?” Bütün irfan yolculuğu, bu ayetin kalbinde saklı olan sırrı çözme, o en güzel boyaya bürünme cehdidir.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin lügatçesinde bu kavram şöylece özetlenir:
Sıbgatullah = Allah-ın boyası
Bu, işin zâhirî, sözlük mânâsıdır. Fakat bu boya, duvarları renklendiren bir boya değildir. Bu, ruhları, kalpleri, hatta bütün bir varlığı kendi rengine bürüyen, varlığa asıl kimliğini veren bir boyadır. Bu boya, Zât-ı Mutlak’ın kendi Zât’ından sıfatlarına, sıfatlarından fiillerine doğru olan tenezzülünün, yani zuhûra çıkışının her bir mertebesine vurduğu ilâhî bir damgadır. Varlık, bu boya ile boyanarak “var” olmuştur. Tekevvün, yani var olma hâdisesinin kendisi, en büyük Sıbgatullah tecellîsidir.
İnsanın ve varlığın sırrını çözmek, bu boyanın izini sürmekle mümkündür. Terzibaba Hazretleri, bir nefesinde bu sır çözme yolculuğunu peygamberlerin izinde adım adım anlatırken, Sıbgatullah’ın bu yolculuktaki kilit rolünü şöyle ifade eder:
Îsâ ile (a.s.) denildi Rûhullah, İçim dışım boyandı sıbgatullah, Nerde bulurum böyle bir ehlullah, Çözdüm Îsâ’nın (a.s.) sırrını çözdüm.
Sıbgatullah'ın, Rûhullah olan Hz. Îsâ ile birlikte anılması manidardır. Çünkü Hz. Îsâ’nın sırrı, Hakk’ın “Kün” (Ol) emriyle, Rûh’un doğrudan tecellî ederek beşerî kalıba can vermesidir. Sıbgatullah da bu mânâda, ölü fıtratımızı, fânî benliğimizi dirilten, ona ilâhî bir can, ilâhî bir renk veren Rûh’un tecellîsidir. “İçim dışım boyandı” ifadesi, bu dönüşümün ne kadar kâmil ve bütüncül olduğunu gösterir. Artık sâlikin zâhiri de bâtını da, amelleri de niyetleri de, sözleri de sükûtu da o ilâhî renge bürünmüştür. Bu boyanma gerçekleştiğinde, peygamberlerin sırrı da bir bir açılmaya başlar. Çünkü peygamberlerin sırrı, bilgiyle değil, hâl ile çözülür. Onların büründüğü renge bürünmeden, onların sırrına ermek mümkün değildir.
Bu boyanma, sâlikin kendi vehmî “ben”liğinden soyunup, Hakk’ın iradesiyle yeni bir kimliğe bürünmesidir. Bu, bir yok oluş değil, yeniden ve daha hakiki bir şekilde var oluştur. Terzibaba Hazretleri, kendi seyrini anlatırken bu alşimik dönüşümü dile getirir:
Ben, ben sanırdım, kendimi evvelce, Yoğruldum hamur oldum güzelce, Yeni bir kimliğim oldu pişince, Çözdüm Necdet ’in sırrını çözdüm.
“Ben, ben sanırdım” dediği hâl, beşeriyetin hamlığı, kendi varlığını Hakk’tan ayrı görme gafletidir. Bu hamur, seyr-i sülûk potasında, zikirle, riyâzatla, en mühimi de aşk ateşiyle yoğrulur. Bu yoğrulma, benliğin direncini kırar, onu şekil almaya müsait hâle getirir. Nihayet, “pişince”, yani ilâhî tecellîlerin ateşiyle kâmil mânâda dönüşünce, ortaya “yeni bir kimlik” çıkar. Bu kimlik, artık şahsın kendi nefsine ait değil, Sıbgatullah ile boyanmış, Hakk’ın ahlâkıyla ahlâklanmış bir kimliktir. Kişi, kendi cüz’î iradesinin sırrını değil, o iradeyi de kuşatan Küllî İrade’nin kendi üzerindeki tecellîsinin sırrını çözer.
Bu ilâhî boyanın tecellî ettiği yer, mü’minin kalbidir. Kalp, cilâlandıkça, mâsivâdan, yani Hakk’ın gayrısı olan her şeyin pasından arındıkça, bir ayna hâline gelir. Terzibaba Hazretleri’nin lügatçesinde geçen Mir’at-ı zât, yani Zât aynası tabiri, tam da bu cilâlanmış kalbi işaret eder. Bu aynaya, Hakk’ın Cemâl ve Celâl sıfatlarının nûru yansır. Sıbgatullah, o aynanın, yansıyan ışığın rengini almasıdır. Artık o kalp, Hakk’ın nazar ettiği yer olur. O kalbin sahibi olan sâlikin yüzünde, hâllerinde, sözlerinde ilâhî bir nûr belirir ki, buna da Nûr-u veçhinden, yani “yüzünün nûrundan” denir. Bu nûr, kişinin kendi nûru değil, kalbindeki aynaya yansıyan Hakk’ın nûrudur. Bu boya ile boyanan göz, artık her yerde o rengin sahibini görmeye başlar:
Evvel, âhır, zâhir, bâtın hep O’dur, Anladım ki; işin gerçeği budur, Nereye baksam gözüm O’nu bulur, Çözdüm varlığın sırrını çözdüm.
Varlığın sırrı, bu Tevhid bakışında gizlidir. Sıbgatullah ile boyanmak, varlıkta Hakk’tan başka bir fâil, başka bir mevcûd görmemek demektir. Bu, eşyayı yok saymak değil, eşyanın ardındaki hakikati, her zerreye rengini veren o ilâhî Boyacı’yı müşahede etmektir. Bu, hem bir Rücû-u ilâllah, yani Allah’a dönüş yolculuğu, hem de bu dönüşün sonunda varılan Visâl ve vuslat hâlidir. Yol da O’ndandır, yolcu da O’nun tecellîsidir, varılan menzil de yine O’dur. Sıbgatullah, bu yolculuğun azığı, bineği ve nihayetinde ta kendisidir. Bu boyaya bürünenden daha güzel kim olabilir ki?
Terzibaba'nın Nazarıyla Sıbgatullah: Aslı ve Mertebesi
Cenâb-ı Hakk’ın boyası olan Sıbgatullah sırrını anlamak, varlığın kendisini anlamaktır. Bu öyle bir boyadır ki, Zât’ın gizli hazinesinden çıkıp âlemler suretinde görünür kıldığı her ne varsa, hepsi o boya ile boyanmıştır. Bu, yalnızca sâlikin seyr-i sülûk sonunda erdiği bir ahlâkî güzelleşme değil, aynı zamanda varoluşun en temel hakikatidir. Terzibaba Hazretleri'nin irfan mektebinde Sıbgatullah, bir netice değil, bir başlangıçtır; Hakk’ın kendi Zât’ından sıfatlarına, sıfatlarından fiillerine tenezzül edişinin, yani âlemleri var edişinin bizzat kendisidir.
Varlık, renksiz ve nişansız olan Mutlak Vücûd’un, kendi esmâ hazinelerini açarak âlemler sahnesine çıkardığı bir tecellîler manzumesidir. Her bir isim, bir renktir. El-Hayy ismi hayat rengini, el-Alîm ismi ilim rengini, el-Mürîd ismi irade rengini âleme çalar. Gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz her şey, bu ilâhî isimlerin boyasıyla boyanmıştır. Terzibaba Hazretleri, varlığın bu çok katmanlı yapısını, bu ilâhî boyanma sürecini bir seyr-i ruhanî olarak önümüze serer. O’nun nazarında Sıbgatullah, hazret-i vücûd denilen varlık mertebelerinin her birini birbirine bağlayan, her birine kendi rengini ve hükmünü veren ilâhî bir usûldür. Âlemler, bu boyanın katman katman açılmasından ibarettir.
Hazret’in irfan penceresi, Sıbgatullah’ın, yani Hakk’ın boyasının, en alt mertebeden en yücesine kadar varlığı nasıl kuşattığını ve renklendirdiğini gösterir.
Zuhûrun Başlangıcı: Esmâ'nın Âlemleri Boyaması
Terzibaba Hazretleri, sohbetlerinde ve şiirlerinde bizleri daima görünenin ardındaki hakikate, fiilin ardındaki Fâil’e bakmaya davet eder. Gözümüzün gördüğü her hareket, kulağımızın işittiği her ses, hakikatte bir ilâhî ismin tecellîsinden, onun varlığa vurduğu renkten başka bir şey değildir. Varlığın en alt katmanından, yani şu içinde yaşadığımız âlem-i Şehâdet’ten (görünen, müşahade edilen âlem) başlayarak en üst mertebelere kadar her şey, bir mazhar olduğu ismin hükmü altındadır. O isim, o varlığı kendi rengine boyamıştır.
Hazret bu hakikati şöyle dile getirir:
Her ismi Celâl bir esmanın mazharı, Bu isimlerdedir Hakkın birçok esrarı, Hükmünü yürütür Rahman verir kararı, Sen bu kararları Ruhtan mı sanırsın? Her bir boşlukta asılmış dönüyor pervaneler, Sanki âlemi Melekût’ta semada Melekler, Sıra beklemekteler onlarda tavaf edecekler, Sen bu tavafı kendilerinden mi sanırsın?
Burada Sıbgatullah’ın işleyişinin en temel dersi verilir. Her varlık, "bir esmanın mazharı"dır. Yani her varlık, ilâhî isimlerden birinin tecellî ettiği, göründüğü bir ayna, bir yerdir. O varlığın rengi, kokusu, hareketi, kararı, o ismin rengidir. Rahman isminin tecellîsiyle "hüküm yürür, karar verilir". Biz ise gafletle bu kararları, o varlığın kendi cüz’î iradesinden, kendi nefsinden veya ruhundan zannederiz. "Sen bu kararları Ruhtan mı sanırsın?" sorusu, bu gaflet perdesini yırtmak içindir. Karar da, fiil de, o fiile kaynaklık eden renk de Hakk’tandır.
Hazret, misalini daha da derinleştirir. Boşlukta dönen pervaneler, aslında âlem-i Melekût’un (emir ve kuvvetler âlemi) bu görünen âlemdeki yansımalarıdır. Melekût âlemi, şehâdet âleminin bâtını, iç yüzüdür. Oradaki ilâhî kuvvetler, buradaki suretleri ve hareketleri bir kukla gibi oynatır. Pervanenin dönüşü kendinden değildir; o, bir ismin hükmüyle, bir melekinin kuvvetiyle dönmektedir. Onların tavafı, kendi istekleriyle değil, kendilerini boyayan ilâhî hükmün bir gereğidir. "Sen bu tavafı kendilerinden mi sanırsın?" ihtarının ardındaki sır budur: Varlıkta Hakk’tan başka Fâil yoktur. Her fiil, O’nun boyasıdır.
Bu boyanma, şehâdet âleminde nasıl işler? Hazret devam ediyor:
Bu kat âlemi Melekût mazharıdır, Sonra âlemi şehadete geçer zuhur izharıdır, Orada her yapılan kişinin tam kârıdır, Sen o yapılanları kuldan mı sanırsın?
Melekût âleminde belirlenen ilâhî hükümler ve renkler, şehâdet âlemine indiğinde "kişinin tam kârı" olarak görünür. Yani kul, yaptığı fiili kendisine ait zanneder. Hayrı da şerri de sahiplenir. "Ben yaptım, ben karar verdim, bu benim kazancım" der. Hâlbuki o fiil, Melekût’ta bir ismin rengiyle boyanmış, şehâdet âleminde ise kulun eliyle açığa çıkmıştır. Fiilin rengi ilâhîdir, ama kulun kesbi (yönelimi) sebebiyle o fiil kula nispet edilir. "Sen o yapılanları kuldan mı sanırsın?" sorusu, bu vehim perdesini aralamak, fiillerin ardındaki ilâhî boyayı görmek içindir. Ârif, her fiilde o fiili işleten ismin rengini, Sıbgatullah’ı müşahede eder.
Sıbgatullah Küpü: Ceberût Âleminde İlâhî Renge Boyanmak
Seyr-i sülûk, yani manevî yolculuk, bu perdeleri bir bir kaldırarak boyanın kaynağına doğru yapılan bir yolculuktur. Sâlik, şehâdet âlemindeki fiillerin kuldan olmadığını idrak ettikçe, Melekût âlemine yükselir. Orada fiillerin ardındaki ilâhî kuvvetleri ve isimleri seyreder. Lakin yolculuk burada bitmez. O isimlerin de bir kaynağı vardır. Bu kaynak, Ceberût âlemidir. Ceberût, isimlerin ve sıfatların henüz birbirinden tümüyle ayrışmadığı, kesretin (çokluğun) vahdete (birliğe) dönmeye başladığı bir birlik âlemidir.
Terzibaba Hazretleri, Melekût'tan sonraki bu durağı ve oradaki boyanma hâlini şöyle anlatır:
Melekût'a geçenler Ceberuta varırlar, Kendilerini Sıbgatullaha boyalı sanırlar, Bir müddette bu katta kalırlar, Kalanlara kim izin verir bilirmisin? Üçüncü âlemin beyazdandır nurları, İsmi celâl sonsuzdur süslemiş duvarları, Bu âlemin sakinleri Ruhlaşmış duyguları, Sen bu suretleri beşer mi sanırsın?
Bu beyitler, Sıbgatullah kavramının merkezini teşkil eder. Melekût'u, yani fiillerin ardındaki isimleri ve kuvvetleri aşan sâlik, Ceberût âlemine vardığında, kendini "Sıbgatullah'a boyalı" bulur. Bu, çok mühim bir hâldir. Artık sâlik, tek tek isimlerin renklerini değil, bütün isimlerin kaynağı olan o ilâhî boyanın küpüne batmış gibidir. Bu âlemin nurunun "beyaz" olması tesadüf değildir. Beyaz renk, bütün renkleri içinde barındıran, cem eden renktir. Tıpkı Ceberût âleminin, bütün isim ve sıfatları kendi içinde toplaması gibi.
Burada sâlik, kendi cüz'î varlığının, iradesinin ve sıfatlarının, o küllî Vücûd'un sıfatları içinde eridiğini, O'nun rengine boyandığını zevk eder. "Kendilerini Sıbgatullaha boyalı sanırlar" ifadesindeki "sanırlar" kelimesi, bu makamın da geçici bir durak olduğunu, bir nihai hakikat olmadığını ima eder. Sâlik, bu hâlin sarhoşluğuyla bir müddet burada kalır, çünkü bu, benliğin eridiği, her şeyin tek bir renkte göründüğü muazzam bir tevhîd zevkidir. Ancak bu makamda kalmak da bir tür perdedir. "Kalanlara kim izin verir bilirmisin?" sorusu, sâlikin bu makama takılıp kalmaması gerektiğini, yolculuğun devam ettiğini hatırlatır. İzin, yine Hakk'tandır. O dilerse sâliki bu makamdan daha ötesine geçirir.
Bu âlemin sakinleri artık beşerî duygulardan ve suretlerden arınmış, "ruhlaşmış duygular"a sahip varlıklardır. Onlar, Hakk'ın boyasıyla boyandıkları için, beşerî ölçülerle anlaşılamazlar. "Sen bu suretleri beşer mi sanırsın?" hitabı, aklın ve duyuların ötesindeki bu hâli kavramaya bir davettir.
Rengin Kaynağı: Hakikat-i Muhammedî ve Lâhut Âlemi
Ceberût âlemindeki o beyaz nur, o bütün renkleri cem eden Sıbgatullah küpü dahi, mutlak kaynak değildir. O da bir tecellîdir. Peki, bu boyanın, bu rengin kaynağı neresidir? Terzibaba Hazretleri, yolculuğun daha da derinlerine, varlığın kökenine doğru bizleri götürür. Ceberût'un da ötesinde, Hakikat-i Muhammedî denilen, bütün varlığın kendisinden zuhûra geldiği ilk taayyün, ilk belirlenim mertebesi vardır.
Hazret bu mertebeyi şöyle tasvir eder:
Hakikat'i Muhammedi denir bu âleme, Kendi zevkinde her an doyulmaz seyrine, Nasıl gaflette kalır gelmessin kendine, Sen bu âlemi hayal mi sanırsın? Her şeyin zuhuru onunla başlar, Gönlünde kurumuş akıtmadığın yaşlar, Kaab'ı kavseyn den de geçmiş kaşlar, Sen bu âleme şaşı mı bakarsın?
Boyanın asıl menbaı burasıdır. "Her şeyin zuhuru onunla başlar." Bütün isimler, sıfatlar, fiiller, renkler, suretler, yani topyekûn varlık, bu hakikatten bir feyiz olarak doğar. Hakikat-i Muhammedî, Zât ile sıfatlar arasında bir berzah, bir köprüdür. O, Zât'ın kendini ilk defa "bilinmeklik" suretinde seyrettiği aynadır. Âlemlere çalınan bütün Sıbgatullah, bu aynadan yansıyan nurun farklı mertebelerdeki kırılmalarından ibarettir. Bu sebeple bu âlemin seyri "doyulmaz" bir zevktir. Bu hakikati idrak etmeyen, varlığı bir "hayal"den ibaret sanır veya sadece görünen suretlere takılıp kalır. Bu âleme "şaşı bakmak" ise, hem tenzih (Hakk'ı âlemden ayrı görme) hem de teşbih (Hakk'ı âlemle aynı görme) gözünü birleştirememek, Muhammedî mîzanı kuramamaktır.
Yolculuğun son durağı ise, bütün taayyünlerin, isimlerin, sıfatların ve renklerin de ötesinde olan, mutlak gayb âlemi, yani Lâhut âlemidir. Burası, Zât-ı Mutlak'ın kendisidir. Renksizliğin rengidir.
Daha yukarısı âlemi Lâhuttur sonsuz, Bütün bu işler ondan gelir olmaz onsuz, Kişi kendini bedensiz bulur ansız, Sen bu âlemi yerde mi sanırsın? Öyle bir mavilik ki siyaha yakın, Başınızı kaldırıp tekrar tekrar bakın, Bütün âlemlerde hemen var olun, Bu var oluşu beşerden mi sanırsın?
Lâhut, "sonsuz"dur. Bütün âlemler, bütün boyalar, bütün renkler, yani "bütün bu işler ondan gelir." O olmadan hiçbir şey olmaz. Burası, Sıbgatullah'ın kaynağının da kaynağıdır. Boyanın kendisi değil, boyayı var eden Zât'tır. Bu mertebeye eren, "kendini bedensiz bulur." Çünkü beden, bir kayıt, bir renktir. Lâhut ise kayıtsızlık ve renksizliktir. Bu âlemin rengi "siyaha yakın bir mavilik" olarak tarif edilir. Bu, "Amâ" mertebesine, yani Zât'ın kendi kendine olduğu, henüz hiçbir taayyünün ve rengin belirmediği o mutlak karanlık, mutlak gayb haline işarettir. Siyah, bütün renkleri yutan, yok eden renktir. Tıpkı Lâhut mertebesinin, bütün isim ve sıfatları kendi Zâtî birliğinde yok etmesi gibi.
"Bütün âlemlerde hemen var olun" emri ise, bu en son mertebeyi idrak eden kâmil insanın, artık tek bir âleme veya renge bağlı kalmayıp, Zât ile Zât, sıfat ile sıfat, fiil ile fiil olarak her mertebede Hakk ile var olmasıdır. Bu varoluş, artık beşerî bir varoluş değil, ilâhî bir varoluştur. "Bu var oluşu beşerden mi sanırsın?" sorusu, bu nihai sırra işaret eder.
Netice olarak, Terzibaba Hazretleri'nin irfan dünyasında Sıbgatullah, sadece ahlâkî bir yetkinleşme değil, vücûdî bir hakikattir. Varlığın kendisi, Hakk'ın kendi boyasıyla boyanmasından ibarettir. Zuhûr, bu boyanın Lâhut'un renksizliğinden şehâdet âleminin bin bir rengine doğru açılmasıdır. Sâlikin yolculuğu ise, bu renklerin katmanlarını geçerek, şehâdetten Melekût'a, oradan Ceberût'un beyazlığına, oradan Hakikat-i Muhammedî'nin nuruna ve nihayet Lâhut'un "Amâ" karanlığına, yani boyanın kaynağına ulaşmaktır. Bu yolculuğun sonunda ârif anlar ki, boya da O'dur, boyanan da O'dur, boyayan da O'dur. Her şey, tek bir Vücûd'un farklı renk ve suretlerdeki tecellîsinden ibarettir.
Terzibaba Geleneğinde Sıbgatullah'in Yaşanması
Sıbgatullah kavramının, yani "Allah'ın boyası"nın ne mânâya geldiğine ve bu boyanın bütün varlığı nasıl kuşattığına dair bir kapı aralamıştık. Şimdi o kapıdan içeri girip, bu ilâhî boyanın sâlikin gönül âleminde, onun hayatında, seyrinde nasıl bir hâle büründüğünü, bu boyanmanın nasıl yaşandığını anlamaya gayret edelim. Zira irfan, sadece bilmek değil, bildiğiyle "olmak" sanatıdır. Sıbgatullah, bir bilgi değil, bir dönüşümdür; bir nazariye değil, ateşin içinde pişmektir.
Tasavvuf yolu, yani seyr-i sülûk, sâlikin kendi vehmî varlığından, yani "ben" zannından soyunup Hakk'ın varlığıyla var olma yolculuğudur. Bu yolculuğun her adımı, her nefesi, her zikri, her hizmeti tek bir gayeye yöneliktir: Sıbgatullah ile boyanmak. Bu, kulun kendi rengini, kendi iddialarını, kendi sıfatlarını ilâhî iradenin küpüne atıp, oradan Hakk'ın rengiyle, O'nun ahlâkıyla bezenmiş olarak çıkmasıdır. Bu, bir yok oluş değil, hakiki varlığa doğuştur. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin dilinde bu boyanma, sâlikin bütün varoluş gayesi olarak karşımıza çıkar.
Suretten Sîrete Yolculuk: 'Ben' Zannından Soyunmak
Yolun başındaki insan, kendisini bu bedenden, bu isimden, bu sıfatlardan ibaret bir varlık zanneder. Bu, onun dış kabuğu, yani suretidir. Hakikat yolcusunun ilk işi, bu suretin geçiciliğini ve aldatıcılığını idrak etmektir. Bizler dünyaya "ben" diyerek geliriz, ama bu "ben"in kime ait olduğunu bilmeden yaşar, o "ben" zannının hapishanesinde ömür tüketiriz. Mürşid-i kâmil, sâlike ilk önce bu "ben" zannının bir vehimden ibaret olduğunu telkin eder.
Terzibaba Hazretleri, bu dönüşümün ne kadar köklü bir değişim olduğunu, adeta kimyevî bir başkalaşım olduğunu şöyle ifade eder:
Ben, ben sanırdım, kendimi evvelce Yoğruldum, hamur oldum güzelce Yeni bir kimliğim oldu pişince Çözdüm Necdet’in sırrını çözdüm.
Buradaki "yoğrulmak" ve "pişmek", seyr-i sülûkun çilesidir. Aşkın ateşiyle, zikrin hararetiyle, hizmetin potasında hamur gibi yoğrulmayan bir gönlün yeni bir kimliğe bürünmesi mümkün değildir. "Ben, ben sanırdım" ifadesi, gaflet halindeki insanın en temel yanılgısıdır. Sâlik, mürşidinin manevî terbiyesi altında bu benlik davasından vazgeçer. O "ben" erir, dağılır ve yerine "yeni bir kimlik" zuhûr eder. Bu yeni kimlik, beşerî sıfatlardan arınmış, ilâhî ahlâkla ahlâklanmış olan hakiki insanın kimliğidir. Sıbgatullah, bu yeni kimliğin rengidir. Artık o kimliğe sahip olan "Necdet", eski zannettiği Necdet değildir; o, Hakk'ın boyasıyla boyanmış bir mazhardır.
Bu yolculuk, eğreti olandan aslî olana, suretten sîrete bir hicrettir. Can emanettir, fakat biz bu emanet canı kendi malımız zannederiz. Terzibaba Hazretleri, bu pazarda yapılacak en kârlı ticareti bize şöyle gösterir:
Sende Can olmak ister isen, eğreti Candan geç, Canlar içinde dönüp duran kimyayı Can'ı seç, Bu pazarda Can alıp satılır sakın kalma geç, Sureti İnsanda kalma sıreti İnsan'ı seç.
"Eğreti can", bizim fâni, beşerî varlığımızdır. "Kimya-yı can" ise, her şeyin hakikati olan, ölümsüz, ilâhî candır. Sıbgatullah ile boyanmak, bu eğreti candan vazgeçip, o kimya-yı canı seçmektir. Bu bir alışveriştir; sâlik kendi fâni varlığını Hakk'a verir, karşılığında O'nunla beka bulur. "Sureti İnsan'da kalma" uyarısı, sadece dış görünüşe, etten kemikten ibaret olan yapıya aldanmamak gerektiğini anlatır. Asıl olan, o suretin ardındaki mana, yani sîret-i insandır. O sîret, Allah'ın kendi suretinde halk ettiği hakikattir ve ona ulaşmak, ancak Sıbgatullah'a boyanmakla, yani eğreti kimlikten sıyrılmakla mümkündür.
Bu soyunma ve boyanma hadisesinin zirvesi, kulun "ben" deme hakkını sahibine iade ettiği makamdır. O makamda konuşan, gören, işiten kulun kendisi değil, onun varlığında tecelli eden Hakk'ın kendisidir. Bu sırrı Hazret şöyle açıklar:
Marifet ben diyebilmek, “Muammayı ben”dir bu Eğer benlik ile dersen, dediğin ben değildir bu Bu zamiri ancak O der, suretten gelen değildir bu Sen de O olursan eğer, söyleyen sen değildir bu
"Benlik ile dersen, dediğin ben değildir bu" sözü, nefsânî "ben"in hakikat karşısındaki hiçliğini ifade eder. Marifet, Hakk'ın varlığında kendi varlığının bir gölgeden ibaret olduğunu idrak edip, "ben" zamirini ancak O'nun kullanabileceğini bilmektir. "Sen de O olursan eğer, söyleyen sen değildir bu" ifadesi, [fenâfillah](/wiki/fâni olmak) makamının, yani kulun Hakk'ta yok olmasının en net tarifidir. Sıbgatullah'ın en son ve en kâmil derecesi budur: Sâlikin varlığı, Hakk'ın konuştuğu, işittiği, gördüğü bir âlete, bir mazhara dönüşür. Boya ile boyanan o kadar bir olur ki, artık boyanan görünmez, sadece boyanın rengi kalır.
Taklidi Aşarak Dost ile Dost Olmak
Tasavvuf yolunda ilerleyiş, iki temel aşamadan geçer: taklit ve tahkik. Taklit, yolun başında bir mürşidin gösterdiği usûl ve erkânı, zikirleri ve ibadetleri şeklen yapmaktır. Bu, zarurî ve önemli bir başlangıçtır. Ancak gaye, taklitte kalmak değil, taklit edilen şeyin hakikatine ermek, yani tahkike ulaşmaktır. İbadetin ruhuna, zikrin sırrına, teslimiyetin lezzetine varmaktır. Sıbgatullah, bu tahkik makamının rengidir. O boyaya boyanan kişi, artık ibadeti bir görev veya borç olarak değil, bir vuslat anı olarak yaşar.
Terzibaba Hazretleri, bu mertebeye ulaşan "gönül ehli"nin hâlini anlatır:
Gönül ehli olanlar, Taklidi takvadan geçerler, Kanat açıp göklere, Enginlere uçarlar. Sayıları hesapları, Ehline bırakırlar, Dost ile dost olup, Dostla seyran ederler.
"Taklidi takva", şekle ve zâhire bağlı dindarlıktır. Sevap-günah hesabıyla, cennet arzusu ve cehennem korkusuyla yapılan amellerdir. "Gönül ehli" ise bu hesabı aşmıştır. Onlar için asıl olan "Dost ile dost olmak"tır. Yaptıkları her işi, aldıkları her nefesi Dost'la beraber, Dost için yaparlar. Onların secdesi, Dost'a vuslattır; onların zikri, Dost ile sohbettir. "Sayıları hesapları ehline bırakırlar" demek, artık kâr-zarar mantığıyla hareket etmedikleri, amellerini bir karşılık bekleyerek yapmadıkları anlamına gelir. Onların tek kazancı, Dost'un rızası ve yakınlığıdır. Bu hâl, Sıbgatullah ile boyanmış bir kalbin hâlidir. O kalp, artık kendi rengini değil, Dost'unun rengini yansıtır.
Bu makama erişmek için sâlikin elinden tutacak, onu taklit karanlığından tahkik aydınlığına çıkaracak bir rehbere, bir mürşid-i kâmile ihtiyaç vardır.
Sende talib oldun isen, Yüzün hakka tuttun isen, Mürşidini buldun ise, Menziline vardın demek.
Yüzünü Hakk'a dönen bir talip için en büyük müjde, kendisini menzile ulaştıracak bir mürşidi bulmasıdır. Çünkü mürşit, yolu ve yolun tehlikelerini bilir. Sâliki nefsânî tuzaklardan, benlik iddialarından korur. Onu, "Sıbgatullah'a boyan" emrinin tecellisine mazhar kılar. Bu boyanma, tam bir teslimiyetle, "beli" diyerek kendinden geçmekle gerçekleşir. Hazret'in dediği gibi:
Beli deyip kendinden geç, Böyle imiş olmak demek.
"Olmak", bu kendinden geçişle mümkündür. Kendi iradesini, kendi aklını, kendi hesabını bir kenara bırakıp, mürşidinin rehberliğinde ilâhî iradeye teslim olmaktır. Bu teslimiyet, sâlikin kalbini cilalar, onu ilâhî boyayı kabul etmeye hazır hale getirir. Artık o, Dost'uyla beraber seyreder; her hadisede O'nun fiilini, her varlıkta O'nun yüzünü görür. Bu, taklidin bittiği, hakikatin başladığı yerdir.
Eğreti Candan Geçip Hakikati Bulmak: Ölmeden Evvel Ölmek
Sıbgatullah ile boyanma süreci, sâlik için bir nevi "ölmeden evvel ölmek" tecrübesidir. Bu, bedenin ölmesi değil, nefsin ve benlik zannının ölmesidir. İnsanlar, hakikati bulmak için öteleri, bilinmez âlemleri, ölüm sonrasını beklerler. Oysa arifler, Hakk'ı bu dünyada, bu bedende yaşarken bulurlar. Bu buluş, ancak fâni varlıktan, yani "eğreti can"dan vazgeçmekle nasip olur.
Terzibaba Hazretleri, bu büyük buluşmanın yerini ve zamanını açık bir şekilde işaret ediyor:
Tâa derunda buldum yara, Düşünürken kara kara, Ölüpte girmeden mezara, Yaşar iken buldum seni.
Yâr, yani Sevgili olan Hakk, ötelerde, uzaklarda değil, "tâa derunda", yani varlığın en derinliğindedir. İnsanın kendi hakikatindedir. Onu bulmak için mezara girmeyi beklemek, en büyük gaflettir. Asıl marifet, bu hayattayken, "yaşar iken" O'nu bulmaktır. Bu ise, Sıbgatullah ile boyanarak kendi renginden, kendi varlık iddiasından soyunmakla, yani ölmeden evvel ölmekle mümkündür. Bu ölüm, bir son değil, ebedî dirilişe açılan bir kapıdır.
Bu boyanma, bir anlık bir hadise değil, devamlı bir hâldir. Sâlik, her anını bu şuurla yaşamalı, her nefeste yeniden boyanmalıdır. Gaflete düşülen her an, bu ilâhî renk solar, beşeriyetin pası yeniden ortaya çıkar. Bu yüzden uyanıklık ve gayret esastır.
Hamd ile hamd edilir her an, Gayret eyle Vahid'e dayan, Her an (Sıbgatullaha) boyan, Ahad'da buldum seni.
"Her an Sıbgatullah'a boyan" emri, bu sürecin devamlılığını ifade eder. Her an zikirle, fikirle, şükürle, tefekkürle kalbi cilalamak, onu ilâhî tecellilere ayna kılmaktır. Bu gayretin neticesi, Vahidiyet (isimlendirilmiş birlik) mertebesinde Hakk'a dayanıp, Ahadiyet (mutlak, isimsiz teklik) sırrına ermektir. "Ahad'da buldum seni" demek, bütün çokluğun (kesretin) ortadan kalktığı, geriye sadece Zât-ı Mutlak'ın kaldığı tecrübe ufkuna işaret eder. O ufukta "sen" ve "ben" kalmaz. Sadece O vardır.
Bu boyanma, sâlikin menzile ulaşması için yegâne şarttır. Yol ne kadar uzun, meşakkat ne kadar çetin olursa olsun, varışın sırrı bu boyaya bürünmektir.
Menziline erişmek için, Sıbgatullah'a boyan.
Menzil, Hakk'ın kendisidir. O'na ulaşmak, O'nun rengine bürünmekle olur. Çünkü seven, sevdiğinin rengine boyanır. Âşık, Maşuk'un ahlâkıyla ahlâklanır. Kul, Rabb'inin sıfatlarının tecelligâhı olur. Bu, yolun özeti ve gayesidir. Terzibaba geleneğinde Sıbgatullah'ın yaşanması, bu aşk dolu teslimiyetin, bu sürekli dönüşümün ve bu nihai vuslatın adıdır. Sâlik, "Can içre gir Canları gör boyan Sıbgatullaha" nidasına uyarak, kendi cüz'î canından geçer ve Küllî Can'ın deryasına dalar. O deryada ne renk kalır, ne de benlik. Geriye sadece deryanın kendisi kalır.
Füsûsu'l-Hikem'de Sıbgatullah
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet deryasında, "Sıbgatullah" yani Allah'ın boyası kavramı, bir süs yahut bir benzetme olmaktan çıkar, varlığın en temel sırlarından birinin anahtarı hâline gelir. Bu gelenekte Sıbgatullah, sâlikin seyr-i sülûkunda ulaştığı en yüce makamlardan birinin, fenâfillah tecrübesinin ve Vahdet-i Vücûd (varlığın birliği) idrakinin en canlı ifadesidir. Şeyh-i Ekber'in ve onun izinden giden ariflerin lisanında bu boyanma, meşhur "Hû Küpü" meseliyle anlatılır.
Bu küp, herhangi bir küp değildir. O, Zât-ı Mutlak'ın, henüz isimler ve sıfatlarla taayyün etmediği, "O" diye işaret edilen mutlak gayb âleminin, yani Hüvviyet mertebesinin sembolüdür. Âlemdeki bütün renkler, bütün suretler, bütün varlıklar, aslında bu renksizliğin, bu mutlak birliğin tecellîleridir. Sâlikin yolculuğu, kendi fânî renginden, beşeriyetinin kayıtlarından soyunup, aslı olan bu Hüvviyet küpüne düşerek, O'nun rengiyle renklenmektir. Bu, bir yok oluş değil, hakiki varlığa kavuşmaktır. Bu, benliğin eriyip gitmesi, "ben" zannının ortadan kalkması ve geriye sadece Hakk'ın kalmasıdır.
Bu öyle bir hâldir ki, dışarıdan bakanın aklı karışır. Beşeriyet ölçüleriyle bu tecrübeyi tartmaya kalkan, yanılır. Terzibaba Hazretleri, İbn Arabî'nin İdris ve İbrahim Fassı'ndaki hikmetleri şerh ederken bu inceliği şöyle açar:
Birisi o küpe düştüğü vakit sen ona kalk desen yani mertebe-i vahdete vasıl oldukda sen ona bu mertebeyi hüviyetten ayrıl kalk beşeriyete çık desen şevkinden o sana küp benim yani vahdetin küpü ve hüviyetin nuru benim, sen başkasın diye bana levm etme der. O küp benim sözü ise “Enel Hak” demektir.
"Küpe düşmek", sâlikin cüz'î varlığını, iradesini, ilmini Küllî Varlık'ta, Hakk'ın iradesi ve ilminde yok ederek Vahdet (birlik) mertebesine ulaşmasıdır. Bu, istiğrak, yani tam bir gark olma hâlidir. Bu makamda sâlik, kendi varlığından o denli fâni olmuştur ki, ona "Haydi, kendine gel, beşeriyetine dön!" diyen birine, artık kendinden değil, içinde eridiği hakikatten seslenir. "Küp benim" der. Yani, "O birlik denizi, o Hüvviyet nuru artık benden ayrı değil, ben oyum" der. Bu söz, Hallâc-ı Mansûr'un "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) nidasının bir başka perdeden ifadesidir. Bu, beşerî bir iddia değil, ilâhî bir hakikatin, o kulun lisanından zuhûra gelmesidir. O artık Hakk'ın boyasıyla boyanmıştır; kendi rengi kalmamıştır ki eski hâline dönsün.
Sıbgatullah, işte bu geri dönülmez boyanmanın adıdır. Bir kumaşı boya küpüne attığınızda, kumaş kendi ham rengini kaybeder ve küpün rengini alır. Artık o kumaşa "mavi kumaş", "kırmızı kumaş" dersiniz; kimse onun eski rengini hatırlamaz. İlâhî boya ile boyanmak da böyledir. Kul, kendi beşerî sıfatlarından, enaniyetinden, "ben" demenin getirdiği ayrılık vehminden soyunur ve ilâhî sıfatlarla bezenir. Bu, Hakk'ın ahlâkıyla ahlâklanmanın zirvesidir. Terzibaba Hazretleri, bu meseleyi daha da açarak, Sıbgatullah'ın ne demek olduğunu bir kez daha izah eder:
“HU” küpünün rengi yani O’nun rengi yani Allah’ın rengi yani “sıbgatullah” o “sıbgatullah”ın içine düşen bir kimse mertebe-i vahdete vasıl oldukda sen ona bu mertebeyi hüviyetten ayrıl, yani Hakk mertebesine yani O olduktan sonra kalk ayrıl beşeriyetine çık desen, şevkinden o sana küp benim yani vahdetin küpü ve hüviyetin nuru benim, sen başkasın diye bana levm etme. O küp benim sözü ise “Enel Hakk” demektir.
"Hû" küpünün rengi, "Allah'ın rengi" olarak tarif ediliyor. Bu, varlığın tek bir renge, Hakk'ın Vücûd'unun rengine boyanmış olduğunun en açık delilidir. Sâlikin yaptığı, zaten var olan bu hakikati kendi nefsinde yaşaması, müşahede etmesidir. Bu makama eren arif, artık ikilik gözüyle bakamaz. "Sen" ve "ben" ayrımı ortadan kalkar. Ona, "Hakk'tan ayrıl, beşeriyetine dön" demek, ateşe girip kor hâline gelmiş demire "Haydi soğukluğunu hatırla, demirliğine dön" demek gibi abes olur.
Şeyh-i Ekber'in ve izindeki büyüklerin sıkça başvurduğu meşhur demir-ateş misali, bu dönüşümü anlamak için eşsiz bir anahtardır:
Mesela ateş rengine giren demir sonuçta bu demirdir ama demirin rengi ateşin rengi tarafından mahv edilmiştir. Ateşlikten dem vurur, velakin ateş gibi olan ilahi tecelli gelince beşeriyet ve insaniyet hükmü mahvolup yerine sıfat-ı ilahiye kaim olur. O vakit o kimse hakikat lisanı ile “Enel Hak” davasına kalkışır. Fakat beşeriyeti itibarıyla sakıt gibidir.
Demir, kulun varlığıdır; soğuk, katı, karanlık ve sınırlı. Ateş ise Hakk'ın tecellîsidir; sıcak, aydınlatıcı, her şeyi dönüştüren ve sınırsız. Demir ateşe girdiğinde ne olur? Demirin demirliği, yani zâtı kaybolmaz. Fakat sıfatları tamamen değişir. Soğukluğu gider, sıcaklık gelir. Karanlığı gider, aydınlık gelir. Katılığı, yakıcılığa dönüşür. Artık o demir, ateşin sıfatlarıyla sıfatlanmıştır. Ona dokunan, demire değil ateşe dokunmuş gibi yanar. O demir, artık "Ben ateşim" der. Bu, onun kâl lisanı, yani sözüyle söylediği bir şey olmasa bile, hâl lisanıyla, yani durumuyla haykırdığı bir hakikattir.
Sıbgatullah ile boyanan kulun hâli de budur. Onun beşeriyeti, insaniyeti yok olmaz; ama ilâhî tecellînin ateşi karşısında hükümsüz kalır, "mahvolur". Kulun fânî sıfatlarının yerine, Hakk'ın bâkî sıfatları kaim olur. Görmesi Hakk ile görmek, duyması Hakk ile duymak, konuşması Hakk ile konuşmak olur. Bu hâldeyken "Ene'l-Hak" demesi, demirin "Ben ateşim" demesi gibidir. Bu, bir şirk koşma değil, birliğin en saf ifadesidir. Beşeriyeti itibarıyla "sakıt gibidir", yani hükmü kalmamıştır.
Demir kızıllıkta madendeki altın gibi olunca onun sözü hal lisanıyla “Enen nar” olur. Yani o lisan ile beyanese de hal lisanıyla “ben ateşim” der. Ateşin renginden ve tabiatından muhteşem oldu, artık o “ben ateşim, ben ateşim” der, eğer senin şüphen varsa tecrübe et. Elini bana sür ben ateşim eğer sana iştibah vaki oldu ise bir lahza yüzünü benim yüzüme koy.
Demir, ateşin içinde sadece renk değiştirmez, "fıtrat" değiştirir. Artık o, ateş gibi davranır. Bu, Sıbgatullah'ın sadece bir ahlâkî güzelleşme değil, vücûdî, yani varlık seviyesinde bir dönüşüm olduğunu gösterir. O arifin varlığı, Hakk'ın tecellîsinin ispatı hâline gelir. "Şüphen varsa elini sür" demesi, bu hakikatin bir iddia değil, yaşanılan ve tesiri olan bir gerçeklik olduğunun ilanıdır. O kişinin sohbetine katılan, bakışına muhatap olan, onun beşeriyetinden değil, onda tecellî eden ilâhî nurdan, ilimden, feyizden etkilenir. Onun yüzüne bakan, kendi hakikatini, Hakk'ın bir aynadaki yansımasını görür.
Bu yolculuğun nihayeti, insanın yaratılış gayesine, yani "halife" olma sırrına ulaşmasıdır. İnsanın aslı, çamurdan ibaret olan bedeni değil, ona üflenen ilâhî ruhtur. Sıbgatullah, o ruhun bedeni ve sıfatları tamamen kendi rengine boyaması, çamuru nur hâline getirmesidir. Terzibaba'nın işaret ettiği gibi, bu sırrın ilk tecellî ettiği yer, Âdem Aleyhisselâm'dır:
Adem hüdayı zülcelelalden kendine nur aldığı vakit, güzide-i Hakk olmasından naşi melaikenin secde mahali oldu.
Meleklerin Âdem'e secdesi, onun topraktan olan suretine değil, o surette parlayan ilâhî boyaya, Sıbgatullah'a idi. Âdem, Hakk'tan aldığı o nur ile, yani bütün ilâhî isimleri kendinde cem eden İnsân-ı Kâmil olma potansiyeliyle meleklerden üstün kılındı. O, Nefes-i Rahmânî'nin, yani ilâhî rahmetin nefesinin en kâmil tecelligâhı olduğu için secdeye layık görüldü.
Dolayısıyla, Şeyh-i Ekber'in hikmet ocağında Sıbgatullah, sâlikin kendi hiçliğini idrak edip, Hakk'ın varlığıyla var olma sanatıdır. Bu, beşeriyetten sıyrılıp, Hüvviyetin nuruyla nurlanmak, demir misali ateşin rengine ve tabiatına bürünerek, "Ben ateşim" diyen bir hâl ile yaşamaktır. Bu, cüz'î varlığın, Küllî Varlık okyanusunda kaybolması değil, o okyanusun kendisi olduğunun idrakine varmasıdır. Ve bu idrak, kuru bir bilgi değil, sâlikin bütün zerrelerini kaplayan, onu baştan aşağı yeniden var eden ilâhî bir boyadır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Hakk’ın boyasıyla boyanmanın ne demek olduğunu, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin diliyle, sâlikin benliğini vahdet küpüne atıp "Hû" rengine boyanması olarak anlamaya gayret ettik. Lâkin bu boyanma, basit bir renk değişimi değildir. Bu, varlığın en derin sırrına, zıtların bir araya geldiği o akıl almaz noktaya ermektir. Şeyh-i Ekber’in Füsûsu’l-Hikem’de işaret ettiği hikmet pınarlarından içenler bilir ki, Sıbgatullah tecrübesi, sâlikin kalbinde zıtların, özellikle de tenzih ile teşbih’in birleştiği, akılların durduğu Cem makamı’nın bir yansımasıdır.
Yola yeni çıkan sâlike ilk öğretilen, tenzihtir. Yani, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksanlıktan, yaratılmışlığa ait özelliklerden, akla ve hayale gelen her şeyden uzak tutmaktır. "O’nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 42/11) ayetinin sırrınca, Zât-ı Mutlak’ın hiçbir şeye benzemediğini, âlemlerden ganî olduğunu idrak etmektir. Bu, mîzanın bir kefesidir. Bu olmadan olmaz. Bu terbiye, sâlikin zihnini ve kalbini, Hakk’ı yaratılmışlara benzetme yanılgısından, yani bir nevi gizli şirkten korur. Sâlik bu mertebede, Hakk’ı o kadar yüceltir ki, O’na ulaşmak, O’nu bilmek neredeyse imkânsız görünür. Bu, bir yönüyle doğrudur; Zât’ın künhünü bilmek muhaldir. Fakat bu mertebede takılıp kalmak, Hakk ile araya aşılamaz bir mesafe koymaktır ki, bu da bir perdedir. Bu, Hakk’ı âfâkta, çok uzaklarda aramaktır.
Seyr-i sülûk ilerledikçe sâlik, mîzanın diğer kefesiyle tanışır: teşbih. Yani, Hakk’ın tecellîlerinin bütün varlıkta görünür olduğunu idrak etmektir. "Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi (yüzü, zâtı) oradadır" (Bakara, 2/115) ve "Biz ona şah damarından daha yakınız" (Kāf, 50/16) ayetlerinin sırrı burada açılır. Sâlik, baktığı her zerrede, duyduğu her seste, hissettiği her nefeste Hakk’ın isimlerinin ve sıfatlarının tecellîsini görmeye başlar. Ağacın yeşilinde Hayy ismini, güneşin ışığında Nûr ismini, akan suyun sesinde Kelâm sıfatının bir yansımasını müşahede eder. Bu mertebe, Hakk’ı kendine ve âleme yakın bulma, O’nunla bir ünsiyet, bir dostluk kurma mertebesidir.
Akıl, bu iki hakikati bir arada tutamaz. Bir yanda "hiçbir şeye benzemeyen" (tenzih), diğer yanda "her şeyde görünen" (teşbih) bir Hakk tasavvuru… Zâhir akıl için bu, bir açmazdır. Biri diğerini yok eder gibi görünür. Sıbgatullah, bu ikiliğin aşıldığı, bu zıtlığın ortadan kalktığı ilâhî bir hâldir. O boya, ne sadece tenzihin renksizliği ne de sadece teşbihin alacasıdır. O boya, bütün renkleri kendinde birleyen ve aşan Nûr’un kendisidir.
Şeyh-i Ekber bu sırrı anlatırken, arifin iki gözle bakmasından bahseder. Tek gözle bakan şaşıdır. Sadece tenzih gözüyle bakan, Hakk’ı o kadar uzağa koyar ki, âlemle ve kendisiyle hiçbir ilgisi kalmamış gibi bir yanılgıya düşer; bu bir tür muattıla, yani işlevsizleştirme tehlikesi taşır. Sadece teşbih gözüyle bakan ise, Hakk’ı tecellî ettiği suretlerle karıştırır, mazharı Zât’ın kendisi zanneder; bu da şirke, yani ortak koşmaya açılan bir kapıdır.
Hakiki Tevhid ehli, İnsân-ı Kâmil’in bakışına sahip olan ârif ise, iki gözle birden bakar. O, Muhammedî mîzan’ı kalbinde kurmuştur. Bir gözüyle Hakk’ın hiçbir şeye benzemeyen, mutlak münezzehliğini (tenzihini) görürken, diğer gözüyle O’nun her zerrede tecellî eden yakınlığını (teşbihini) müşahede eder. Hakk’ı hem "O" (Hû) olarak uzakta ve aşkın, hem de "Ben" (Ene) olarak içte ve içkin bilir. O’nu hem zâhir hem bâtın, hem evvel hem âhir olarak birler. Bu, zıtların birliğidir. Sıbgatullah’ın kemâli budur. Bu boyaya boyananın nazarında, tenzih ile teşbih birbirinin zıddı değil, birbirini tamamlayan, aynı hakikatin iki farklı yüzü hâline gelir. Tıpkı bir paranın yazı ve turası gibi. Birini görmen, diğerinin varlığını inkâr etmeni gerektirmez; bilakis, birinin varlığı diğerinin de var olduğunun delilidir.
Bu ilâhî boyanmanın tecellî ettiği mahal, sâlikin kalbidir. Kalp, tasavvuf ıstılahında et parçasından ibaret bir organ değildir; o, ilâhî nûrların indiği, hakikatlerin tecellî ettiği latîf bir aynadır. Yolun başında bu ayna paslıdır, tozludur. Üzerinde benliğin, vehimlerin, dünyanın ve kesret (çokluk) âleminin kirleri vardır. Bu yüzden hakikati olduğu gibi yansıtamaz. Sâlik, zikirle, fikirle, riyâzetle, en önemlisi de bir Mürşid-i Kâmil’in himmetiyle bu aynayı parlatır. Bu, seyr-i sülûk denilen manevî yolculuğun özüdür.
Ayna parladıkça, yani nefs tortularından arındıkça, kendi rengini kaybeder. Aynanın kendi rengi olmaz. Kendi rengi olmayan ayna, karşısında ne varsa onu olduğu gibi yansıtır. Kalbini bu şekilde cilalayan sâlik, onu Hakk’a döndürdüğünde, o kalpte artık sâlikin kendi sıfatları, kendi istekleri, kendi "ben"liği yansımaz. O kalpte sadece ve sadece Hakk’ın tecellîsi yansır. O kalp, "Mümin kulunum kalbine sığdım" hadis-i kudsîsinin sırrına mazhar olur ve bir nevi Arş-ı Rahmân (Rahmân’ın tahtı) hâline gelir.
Bu, Sıbgatullah’ın en ileri mertebesidir. Kalp, Allah’ın boyasıyla öyle bir boyanmıştır ki, artık kendinden bir renk vermez. O, renksizliğin rengine bürünmüştür. Artık o kalbin sahibi, varlığa baktığında Hakk’ı eşyada değil, "Hakk ile eşyayı" görmeye başlar. Eşyanın kendi başına bir vücûdu olmadığını, sadece Hakk’ın tecellîleri için birer ayna, birer mazhar olduğunu idrak eder. Bütün kevnî (kevnî) âlem, bütün zıtlıklar; varlık-yokluk, uzaklık-yakınlık, celâl-cemâl, hepsi o parlatılmış kalp aynasında tek bir renge, Tevhid’in rengine bürünür.
Bu hâle eren ârif için artık kâinatta ikilik kalmamıştır. O, hem "La ilahe" diyerek tenzihin zirvesine çıkar, hem de "illallah" diyerek teşbihin derinliğine dalar. Bu iki kanatla, Cem makamının semalarında uçar. Onun nazarında Hakk’ı tenzih etmek, O’nu bir kayıt altına almamaktır; teşbih etmek ise, O’nun her şeyi kuşatan tecellîsini inkâr etmemektir. Bu iki bakışı birleştiremeyen, hakikatin ancak yarısını görmüş olur. Sıbgatullah ise, hakikati bütün olarak, zıtların düğümlendiği ve çözüldüğü o Hüvviyet noktasından seyretmektir.
Anlaşılmalıdır ki, Allah’ın boyasıyla boyanmak, bir sıfatı bırakıp başka bir sıfatı almak değildir. O, bütün sıfatların, bütün zıtlıkların ve bütün vehimlerin ötesinde, Zât’ın nûruyla nûrlanmaktır. Kalp aynasını silip, o aynada Hakk’ın hem tenzih hem de teşbih vechini aynı anda müşahede etmektir. Bu, akılla çözülecek bir bilmece değil, aşk ile yaşanacak bir hâldir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Sıbgatullah
Gönüller sultanı Hazret-i Mevlânâ’nın engin irfan denizinde, Mesnevî-i Şerîf, hakikat ilmini kuru bir bilgi yığını olarak sunmaz. O, bir dükkân-ı vahdettir; içinde şeker de bulunur, zehir de. Her kıssa, her temsil, her beyit, sâliki kendi hâliyle yüzleştiren, kalbine dokunan bir ayna olur. Hazret-i Pîr, Sıbgatullah gibi derin bir sırrı, "şöyledir, böyledir" diye tarif etmek yerine, onu yaşayan, hisseden, o renge boyanan canların hikâyesiyle anlatır. Onun dilinde Sıbgatullah, bir nazariye değil, bir tecrübedir; fırında pişen ekmeğin kokusu, denize kavuşan damlanın huzuru, Aşk ateşinde yanan pervanenin vecdidir.
Mevlânâ, aklı bir kenara bırak demez; aklın sınırını bil, der. Cüz'î akıl, Hakk’ın işlerini tartmaya kalktığında yolda kalır. Ama Aşk’ın ve teslimiyetin dili, en çetin sırları bile bir anda çözer. Mesnevî, bu dilin, yani kalbin dilinin lügatidir. Orada Sıbgatullah, bir boya küpüne düşen farenin istiğrak nârası olur; fırıncının yanında dura dura ekmek kokan çırağın hâline bürünür. Bu temsiller, bize o ilâhî boyanın nasıl bir kimya ile işlediğini, insanın kendi rengini nasıl yitirip Hakk’ın rengine nasıl büründüğünü nazariyenin ötesinde, bir hâl olarak sezdirir.
Hamlıktan Pişmeye: Fırıncının Çırağının Sırrı
Hazret-i Mevlânâ için insanın kemâle erme yolculuğu, bir pişme sürecidir. "Hamdım, piştim, yandım" sözü, bu yolculuğun üç temel durağını özetler. Sıbgatullah, bu pişme hadisesinin ta kendisidir. Sâlik, bu yola "ham" bir niyetle, işlenmemiş bir Nefs ile girer. Kendi rengi, kendi kokusu, kendi iddiaları üzerindedir. Seyr-i Sülûk ise onu ilâhî bir fırına sokar. Bu fırının ateşi Aşk, ustası Mürşid-i Kâmil, ortamı ise zikir ve sohbettir.
Mesnevî’de geçen o güzel temsil, bu sırrı açıklar. Bir fırıncının yanında yıllarca çalışan çırağın üzerine, fırının ve ekmeğin kokusu siner. O artık kendisi gibi değil, çalıştığı yer gibi kokar. İnsanlar yanından geçerken, "Ne güzel ekmek kokuyor!" derler. Çırağın kendi ten kokusu, fırının ve pişen ekmeğin rayihasında yok olmuştur. Bu, taklitten tahkike geçiştir. Çırak, ekmek pişiriyormuş gibi yapmaz; o, bizzat o sürecin bir parçası hâline gelerek, o hâlin rengine ve kokusuna bürünür.
Bu, Sıbgatullah'ın en anlaşılır tecellîlerinden biridir. Allah dostlarının meclisinde bulunan, onların sohbetini dinleyen, onların nazarı altında bulunan bir sâlik, zamanla o meclisin rengini alır. Başlangıçta bu bir taklittir; onların sözlerini tekrar eder, hâllerine özenir. Lâkin bu beraberlik devam ettikçe, o manevî "koku", sâlikin varlığına işlemeye başlar. Tıpkı çırağın üzerine sinen ekmek kokusu gibi, ilâhî isimlerin nûru, Hakk dostlarının feyzi, sâlikin eğreti benliğini yavaş yavaş siler. Artık ondan duyulan sözler kendi sözü değil, fiilleri kendi fiili değil, hâli kendi hâli değildir. O, "dost ile dost olmuş", Hakk’ın boyasıyla boyanmıştır.
Mevlânâ bu temsille bize şunu fısıldar: "Ey sâlik! Kendi renginde, kendi kokunda ısrar ettiğin müddetçe ham kalırsın. Benliğinin o çiğ kokusundan kurtulmak istiyorsan, bir Aşk fırınına gir. Bırak o ateş seni yaksın, pişirsin. O zaman sendeki 'sen' kokusu gider, 'Hakk' kokusu gelir. O zaman, gören göz, işiten kulak, tutan el O’nun olur. Senin cüz'î varlığın, o Küllî fırının içinde erir ve yeni bir lezzet, yeni bir koku, yeni bir renk ile yeniden zuhûr edersin."
Bu pişme süreci, aynı zamanda cüz'ün küll'de kaybolmasıdır. Denize düşen bir damlayı düşün. Damla denize düştüğü an, artık "damla" değildir. O, "deniz" olmuştur. Damlalık vasfı, denizin sonsuzluğunda Fenâ bulmuştur. Artık o damlanın rengi, tadı, hareketi, denizin rengi, tadı ve hareketidir. Sıbgatullah da böyledir. Kulun kendi iradesi, arzuları, renkleri, o ilâhî Vahdet denizine düştüğünde erir, kaybolur. Geriye kalan, sadece Hakk'ın rengidir. Bu, bir yok oluş değil, hakiki varlığa kavuşmaktır. Damla, damla olarak kalsaydı sınırlı ve ölümlüydü; deniz olarak ise sonsuz ve ölümsüzdür. Sıbgatullah, bu sonsuzluğa boyanmanın adıdır.
'Hû' Küpüne Düşmek: Benliğin Vahdette Erimişi
Hazret-i Mevlânâ, Sıbgatullah’ın getirdiği istiğrak ve benliksizlik hâlini, belki de en çarpıcı şekilde "Hû Küpüne Düşen Fare" kıssasıyla anlatır. Bu kıssa, İbn Arabî hazretlerinin Füsûs'ta işaret ettiği "Hû küpü" sembolizminin Mesnevî dilindeki bir yansıması gibidir. "Hû", Cenâb-ı Hakk'ın Zâtî hüviyetine işaret eden, O'nun mutlak gayb ve tanınmazlık mertebesini ifade eden bir isimdir. Hüvviyet küpü, Vahdet deryasıdır.
Kıssada bir fare, içi misk ve gülyağı gibi değerli yağlarla dolu bir küpün içine düşer. O küpün içinde o kadar renklenir, o kadar o kokuya bürünür ki, dışarı çıktığında diğer fareler onu tanıyamaz. Kendi cinsi ondan kaçar. O ise sarhoş bir edayla, kendinden geçmiş bir halde gezinir ve diğer farelere tepeden bakar. Onlar sorar: "Sana ne oldu da böyle değişiverdin? Bu hâlin nedir?" Fare, İstiğrak hâlinin getirdiği bir sarhoşlukla ve şatahatla (taşkın söz) cevap verir: "Ben o küpün içine düştüm ve o oldum! Ben o küpün kendisiyim!"
Buradaki fare, insanın cüz'î varlığını, benlik davasını, yani enaniyetini temsil eder. Küp ise Hakk'ın Vücûd-ı Mutlak'ıdır. O küpün içindeki yağ, ilâhî feyiz, nur ve tecellîlerdir. Fare, yani sâlik, bir Cezbe hâliyle veya riyazet ve mücahedeyle o Vahdet küpünün içine "düşünce", yani fenâ tecrübesini yaşayınca, kendi fareliğinden (beşerî kayıtlarından) eser kalmaz. O, tamamen o küpün rengine, kokusuna, hâline bürünür. Artık o, eski fare değildir. Varlığı, ilâhî boya ile boyanmıştır.
Farenin "Ben küpün kendisiyim!" demesi, Hallâc-ı Mansûr'un "Ene'l-Hak" nârası gibidir. Bu, bir şirk veya haddi aşma sözü değil, bir istiğrak, yani Vahdet tecrübesinin içinde tamamen kaybolma hâlinin dilidir. O anda konuşan, farenin benliği değildir; o benlik zaten küpün içinde erimiştir. Konuşan, o benliği istila eden, onu kendi rengine boyayan tecellînin kendisidir. Fare, o tecellînin bir mazharı, bir dili olmuştur.
Mevlânâ bu kıssayla bize der ki: "Ey kendi varlığına fare gibi yapışan can! O daracık benlik deliğinden çıkıp bir Vahdet küpüne düşmedikçe, hakikatin kokusunu alamazsın. Kendi renginle, kendi aklınla övündükçe, diğer farelerden bir farkın olmaz. Ama ne zaman ki Aşk ile o küpe kendini atarsan, o zaman görürsün ki senin rengin neymiş, O'nun rengi neymiş! O boya seni öyle bir boyar ki, eski hâlinden eser kalmaz. O zaman sen, Sıbgatullah sırrına ermiş, Hakk'ın boyasıyla boyanmış olursun. Artık senin benliğin yoktur, sadece O'nun rengi vardır."
Bu, sâlikin kendi varlık iddiasından tamamen vazgeçtiği, iradesini Hakk'ın iradesine teslim ettiği makamdır. Artık o, kendi adına bir fiil işlemez. Her fiili, Hakk'ın bir tecellîsi olur. Bu, "ölmeden evvel ölmek" sırrının yaşanmasıdır. Fare, küpe düşerek ölmüş, ama küpün rengiyle yeniden dirilmiştir.
Aşk Boyası: Varlığı Maşuk'un Rengine Boyayan Kimya
Mesnevî'nin her satırında nefes alıp veren bir hakikat varsa, o da Aşk'tır. Hazret-i Mevlânâ'ya göre Sıbgatullah'ın en tesirli boyası, en güçlü kimyası Aşk'tır. Diğer bütün ameller, riyazetler, ilimler Aşk ateşinin yanında sadece birer araçtır. Asıl dönüştüren, asıl boyayan, asıl pişiren Aşk'ın kendisidir.
Aşk, âşığı kendi renginden soyar ve onu Maşuk'un rengine boyar. Bu, öyle bir boyamadır ki, arada ikilikten eser bırakmaz. Mevlânâ'nın meşhur pervanesi (gece kelebeği) ile mum (şem) temsili, bu Aşk boyasının nasıl işlediğini en yalın hâliyle gözler önüne serer. Pervane, muma âşıktır. Önce uzaktan seyreder, sonra etrafında döner, sonra kanadının ucuyla dokunur. Ama bilir ki hakiki vuslat, kendini ateşin içine atmaktır. Pervane, kendini mumun alevine attığı an, onun karanlık ve cılız varlığı, ateşin nûrunda yok olur. Artık ortada pervane diye bir şey kalmamıştır; o, ateşin kendisi olmuştur. Rengi, ateşin rengidir. Işığı, ateşin ışığıdır.
Sıbgatullah, bu pervanenin hâlidir. Âşık olan sâlik, Maşuk-ı Hakikî olan Cenâb-ı Hakk'a duyduğu Aşk ile O'na yönelir. Bu Aşk onu yavaş yavaş kendi benliğinden, sıfatlarından, arzularından soyunduruverir. En sonunda sâlik, pervane gibi kendini o ilâhî nûrun ateşine atar. Bu, Fenâfillah (Allah'ta fâni olma) makamıdır. Bu makamda kulun beşerî sıfatları, ilâhî sıfatların tecellîsinde erir. Kul, kendi rengini tamamen yitirir ve Hakk'ın boyasıyla boyanır.
Hazret-i Pîr, Aşk'ı anlatırken şöyle buyurur: "Aşk bir kimyadır." Simyacıların, değersiz maden olan bakırı altına çevirme çabası gibi, Aşk da insanın toprak tabiatlı, karanlık nefsini, İnsân-ı Kâmil altınına dönüştürür. Bu dönüşüm, bir boyanmadır. Bakırın paslı, donuk rengi gider; yerine altının parlak, saf rengi gelir. Bu, Sıbgatullah'ın en kâmil tecellîsidir.
Mevlânâ'nın nazarında Aşk, hem yakan hem de dirilten bir ateştir. O, önce sâlikin varlık evini yakar, yıkar. İçindeki bütün putları, bütün "ben" iddialarını küle çevirir. Ama bu yıkım, yeniden yapmak içindir. Kül olan benliğin enkazı üzerinde, Maşuk'un rengiyle bezenmiş yepyeni bir saray inşa edilir. Bu saray, artık âşığın değil, Maşuk'un evidir. Orada O'nun iradesi hüküm sürer, O'nun sıfatları tecellî eder.
Netice olarak, Hazret-i Mevlânâ için Sıbgatullah, Aşk ile yaşanan bir hâl değişikliğidir. Bu, hamlıktan pişmeye, damlalıktan deniz olmaya, farelikten küpün rengine bürünmeye, pervanelikten ateş olmaya uzanan bir dönüşüm yolculuğudur. Bu yolculuğun sonunda sâlik, kendi rengini, kendi sesini, kendi varlığını Maşuk'un varlığında kaybeder ve geriye sadece "Allah'ın boyası" kalır. Bu, sözün bittiği, hâlin başladığı yerdir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Sıbgatullah
Bir kavramı anlamak, onun komşularını tanımaktan geçer. Hakikat, tek bir noktada değil, noktaların birbiriyle kurduğu ilişkide kendini gösterir. Sıbgatullah, yani Allah'ın boyası da böyledir. O, tek başına bir mefhum değil, irfan okyanusunda nice inciyle yan yana duran bir cevherdir. Bu cevherin en yakın komşusu, en has yoldaşı ise hiç şüphesiz Hikmet’tir.
Sıbgatullah, Hakk’ın boyasıyla boyanmak ise, Hikmet de o boyanın insanda açığa çıkardığı idraktir, görüştür. Hikmet, kuru bilgi, ezberlenmiş malumat değildir. Hikmet, varlığın sırrına, eşyanın hakikatine dair Cenâb-ı Hakk’ın kulunun kalbine lütfettiği derin anlayıştır. Bu anlayışın nasıl hâsıl olduğu noktasında Sıbgatullah ile Hikmet’in yolu kesişir. Kul, kendi zanlarının, vehimlerinin, beşerî sıfatlarının renginden soyunup Hakk’ın boyasına, yani O’nun ilâhî sıfatlarının tecellîsine büründükçe, eşyaya Hakk ile bakmaya başlar. Artık bakan da, görünen de, gösteren de O’nun tecellîsinden ibaret olur. Bu bakış, hikmetin ta kendisidir. Her bir zerrede, her bir hadisede, Cenâb-ı Hakk’ın muradını, O’nun ince hesabını, sanatının eşsizliğini seyretmeye başlar. Sıbgatullah bir hâl ise, Hikmet o hâlin meyvesi olan görüştür. Boyanmadan görmek, tatmadan bilmek mümkün değildir. Bu yüzden arifler, “Hikmet, ilâhî ahlâk ile ahlâklanmanın neticesidir” buyurmuşlardır. İlâhî ahlâk ile ahlâklanmanın tasavvuf dilindeki en güzel ismi de Sıbgatullah’tır. Bu boya, bir renk boyası değil, bir hikmet ve idrak boyasıdır. O boyaya bürünen, kâinat kitabını okuyacak gözü bulur.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temel direği, gönüller sultanı Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve irşadlarıdır. Onun dilinde Sıbgatullah, sadece sâlikin manevî yolculuğunda ulaştığı bir makam değil, aynı zamanda varlığın zuhûra gelişinin temel usûlüdür. Terzibaba Hazretleri, bu kavramı Vücûd mertebelerinin en başına yerleştirir. Ona göre, Zât-ı Mutlak’ın kendi gizli hazinesinden bilinmeyi murad etmesiyle başlayan tenezzül süreci, baştan sona bir Sıbgatullah tecellîsidir. Nefes-i Rahmânî, A'yân-ı Sâbite’yi, yani varlıkların ilimdeki hakikatlerini dış âlemde görünür kılarken, her birini bir İsm-i İlâhî’nin rengine boyar. Güneşi Celâl ismiyle, suyu Latîf ismiyle, dağı Kahhâr ismiyle boyayan hep O’dur. Dolayısıyla Terzibaba nazarında bütün kâinat, Sıbgatullah’ın sergilendiği bir meşherdir. Sâlikin vazifesi ise, bu kevnî boyanışın şuuruna varmak, kendi cüz’î varlığının da hangi ilâhî ismin bir rengi olduğunu idrak etmek ve nihayetinde tüm renklerin sahibi olan Renksiz’in rengine boyanmaktır. Bu, “dost ile dost olmak”, kendi eğreti kimliğinden sıyrılıp Hakk’ın iradesinde fâni olmaktır.
Yolumuzun büyüklerinden Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise Sıbgatullah kavramı, Vahdet-i Vücûd mektebinin en can alıcı sembollerinden biriyle, “Hû Küpü” ile anlatılır. “Hû”, yani “O”, Cenâb-ı Hakk’ın bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan Hüvviyet’ine işarettir. Bu küp, Ahadiyet sırrını taşıyan Vahdet küpüdür. Sâlik, kendi “ben”liğini, yani beşerî kayıtlarını ve izâfî varlığını bu küpün içine attığında, o küpün rengine boyanır. Artık onda kendi renginden, kendi varlığından bir eser kalmaz. O, küpün rengiyle renklenmiştir. Bu, sâlikin kendi cüz’î iradesini Küllî İrade’de yok ederek Hakk ile var olmasıdır. İbn Arabî’ye göre bu tecrübe, aynı zamanda zıtların birliğinin yaşandığı Cem makamı’dır. Kul, bu boya ile boyandığında, Hakk’ı hem her şeyden sonsuz derecede yüce ve münezzeh (tenzih), hem de her şeyde apaçık tecellî eden (teşbih) olarak aynı anda müşahede etme sırrına erer. Kalbi, bu ilâhî boyanın tecellî ettiği bir ayna olur ve varlığı tek bir renkte, Hakk’ın renginde seyreder.
Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’ine geldiğimizde ise bu derin hikmet, aşkın ve muhabbetin diliyle, her gönle hitap eden misallerle önümüze serilir. Mevlânâ için Sıbgatullah, en çok da Aşk ateşiyle gerçekleşen bir dönüşümdür. O, bu hâli anlatmak için fırıncının ateşle hemhâl olan çırağını, denize düşüp deniz olan damlayı, tuğlanın çamur hâlinden çıkıp ateşte pişerek sağlamlaşmasını misal verir. Bunların hepsi, hamlıktan ve ayrılıktan kurtulup, vuslat ateşinde pişerek Birlik’e ermenin, yani Maşuk’un rengine boyanmanın ifadesidir. Mesnevî’deki meşhur fare hikâyesi, İbn Arabî’nin “Hû Küpü”ne bir naziredir. Misk veya amber dolu bir küpe düşen fare, artık kendinden geçmiş, küpün kokusuyla ve rengiyle öyle bir hâle bürünmüştür ki, dışarı çıktığında diğer farelere kendi fareliğini unutarak küpün azametinden bahseder. Bu, benliğinden geçen sâlikin, ilâhî tecellîler karşısında yaşadığı istiğrak (derin manevî sarhoşluk) hâlidir. Mevlânâ’ya göre sâliği kendi renginden soyan ve onu Maşuk’un ebedî rengine boyayan en tesirli kimya, Aşktır.
Değerlendirme
Sıbgatullah kavramı, tasavvuf yolunun hem başlangıcı, hem ortası, hem de sonudur. Bu derinlikli sohbetten anlıyoruz ki, Allah’ın boyasıyla boyanmak, yalnızca güzel bir temenni veya şiirsel bir ifade değildir; bilakis varoluşun temel yasası ve manevî tekâmülün en kesin usûlüdür. Bu yolculuktan çıkarılacak en temel ders, Sıbgatullah’ın hem bütün kâinatı kuşatan kevnî bir hakikat, hem de sâlikin kalbinde tecrübe etmesi gereken şahsî bir dönüşüm olduğudur. Varlık, zaten O’nun boyasıyla mevcuttur; dervişe düşen ise bu hakikatin şuuruna ererek, gafletin isli paslı renginden arınmaktır.
İkinci olarak, büyük mürşidlerin dilinde farklı sembollerle anlatılsa da, bu boyanmanın tek bir şartı olduğu görülür: benlikten vazgeçmek. İster Terzibaba’nın ifadesiyle “dost ile dost olmak”, ister İbn Arabî’nin “Hû küpüne düşmek”, ister Mevlânâ’nın “aşk ateşinde pişmek” diyelim; hepsi, kulun kendi izâfî varlığını Hakk’ın mutlak Vücûdunda fâni kılmasına işaret eder. Bu fânilik, bir yok oluş değil, hakiki varlığa ermektir.
Bu sohbetin daveti şudur: Kendi renginin ne kadar geçici, ne kadar eğreti olduğunu tefekkür etmek. Sonra da ebedî renge boyamak için her an tecellîde olan o ilâhî boya küpünü aramak. O küp, uzakta değil, kendi kalbinin derinliğindedir. Cesaret edip o küpe dalan, kendi fâni rengini verir, karşılığında Bâkî’nin rengini alır.
Cenâb-ı Hakk, bizleri de kendi boyasıyla boyanmayı arzulayan, bu yolda gayret gösteren ve nihayetinde "Dost ile dost olup" O'nunla seyran eyleyen sâdık kullarından eylesin. Âmin.