İçeriğe atla
Sıfat-ı Subutiyye
8383 kelime | 26 kaynak

Sıfat-ı Subutiyye

Hakk’a giden yolda en temel meselelerden biri, O’nu tanımak ve bilmektir. Lâkin, Zât’ı Mutlak olanı, O’nun Zât’ı itibariyle bilmek ve idrak etmek mahlûka, yani sonradan halk edilmiş olana, mümkün değildir. Biz O’nu ancak sıfatları ve fiilleriyle, yani âlemlerdeki tecellileriyle bilebiliriz. Bu bilme yolculuğunun en mühim duraklarından biri, Sıfat-ı Subutiyye denilen yedi temel vasfı anlamaktır. Bu sıfatlar, Cenâb-ı Hakk’ın varlığının sabit delilleridir; O’nun bilinme muradıyla âlemlere yaydığı, varlığın dokusuna işlediği ilâhî niteliklerdir. Bunları anlamak, kuru bir kelâm bilgisi değil, kendi varlığımızın, görmemizin, işitmemizin aslının nereye dayandığını idrak etme, emaneti sahibine teslim etme sanatıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde bu sıfatlar, sayıların ve harflerin sırlarıyla da yoğrularak, sâlikin kalbine birer birer işlenir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Tasavvuf ıstılahında Hakk’ın sıfatları iki ana başlıkta ele alınır. Birincisi, sadece Zât-ı Mutlak’a mahsus olan ve O’ndan başkasında bulunması düşünülemeyen Sıfat-ı Zâtiyye’dir. Diğeri ise bu sohbetimizin konusu olan ve etkileri, tecellileri mahlûkatta da görülen Sıfat-ı Subutiyye’dir. “Subut”, yani sabit olmak, varlığı kesin ve apaçık olmak kökünden gelen bu sıfatlar, Zât ile kaim olmakla birlikte, Zât’ın gayrı, yani O’ndan ayrı da değildir. Bu, tevhidin en ince sırlarından biridir.

Bu yedi sabit sıfat şunlardır:

  1. Hayat: Diri ve canlı olmak. Varlığın temelidir.
  2. İlim: Her şeyi bilmek.
  3. İrade: Dilemek, murad etmek.
  4. Kudret: Her şeye gücü yetmek.
  5. Kelam: Konuşmak, söz beyan etmek.
  6. Semi: Her şeyi işitmek.
  7. Basar: Her şeyi görmek.

Bu yedi sıfat, Zâtî sıfatlardan farklıdır. Zâtî sıfatlar, Hakk’ın ne olmadığını anlatır bir bakıma; O’nun mahlûkata benzemediğini, başlangıcı ve sonu olmadığını, varlığı için başkasına muhtaç olmadığını bildirir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, bu sıfatlar altı tanedir ve Hakk’ın tenzih, yani her türlü eksiklikten ve halk edilmişlik vasfından münezzeh olma yönünü temsil eder.

(6) “sıfat-ı zatiyyi vücud, kıdem, baka, vahdaniyyet, kaimi bi nefsihi, muhalefet-ül üns”dür.

Bu altı sıfat; yani var olmak (vücud), evvelinin olmaması (kıdem), sonunun olmaması (beka), bir olması (vahdaniyet), varlığı için kimseye muhtaç olmaması (kaim bi nefsihi) ve yaratılmışlara benzememesi (muhalefetün lil havadis), Zât’ın kalesidir. Bu kaleye akıl ile girilemez. Sıfat-ı Subutiyye ise bu kaleden dışarıya, yani varlık âlemine uzanan tecelli pınarlarıdır. Bizler, bu pınarlardan akan suyun tadına bakarak Pınar’ın sahibini tanımaya çalışırız.

İrfan mektebinin bir usûlü de hakikatleri harflerin ve sayıların diliyle, yani ilm-i hurûf ve ebced ile konuşturmaktır. Bu, kâinat kitabını farklı bir gözle okuma sanatıdır. Cenâb-ı Hakk’ın Lafza-i Celâl’i olan “Allah” isminin ebced değeri 67’dir. Bu sayının kendisi, sıfatların bu temel ayrımına işaret eden bir sırrı içinde barındırır.

( الله ) “allah” değer rakamı (67 ) (6) sıfatı zatiyye (7) sıfatı subutiyye (6+7=13) tür.

Allah lafzının sayısal değeri olan 67, bize 6 Zâtî ve 7 Subutî sıfatı işaret eder. Bu iki sıfat grubunun toplamı ise 13 eder. Bu 13 sayısı, tesadüfî bir rakam değil, tevhidin ve hakikatin pek çok mertebesinde karşımıza çıkan mübarek bir anahtardır. Bu sayı, hem birliğin (1) hem de o birliğin içindeki kesretin, yani çokluğun (3) sırrını taşır. Bu, Zât’ın tekliğinin, sıfatlarının çokluğuyla nasıl tecelli ettiğinin sayı dilince ifadesidir. Terzibaba Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, bu sayısal uygunluklar ilâhî sistemin şaşmaz düzeninin birer yansımasıdır.

Herhalde bu kadar uygunluk tesadüfi değildir. İlahi sistemin şaşmaz düzenlemesidir. Bir fikir vermesi yönüyle bu kadarı ile yetiniyoruz.

Bu 13 sırrı, alfabenin ilk harfi ve harflerin atası olan Elif’te de gizlidir. Elif, görünüşte tek bir çizgidir, birliği (1) temsil eder. Fakat bâtınında, yani içsel yapısında, pek çok mertebeyi barındırır. Onun büyük ebced değeri de 13’tür. Elif, hem başlangıç hem de bütünün kendisidir.

(Elif) diğer alfebelerde olduğu gibi Arap alfebesinin de birinci harfidir. Küçük “Ebced” hesabı sayısal değeri (1) en büyük “Ebced” hesabı sayısal değeri ise (13) tür. Bir ve on üç ü ve aradaki bütün sayısal değerleri bünyesinde toplamıştır. Ayrıca ma’nevi olarakta (12) zahir, (1) bâtın noktadan ibarettir. (7) noktası, “yedi nefs” ve (7) “Sıfat-ı Subutiyye” Allah’ın (7) sıfatıdır. (5) noktası, ise “hazarat-ı hamse” (5) hazret mertebesi’dir.

Elif harfinin mânevî yapısında, varlık mertebelerinin bir özeti saklıdır. Onun içindeki yedi nokta, yedi Sıfat-ı Subutiyye’ye işarettir. Bu, bize şu hakikati fısıldar: Varlık, bu yedi temel ilâhî vasfın tecellisi üzerine kurulmuştur. Nasıl ki Elif harflerin aslı ise, bu yedi sıfat da âlemde gördüğümüz bütün fiillerin ve niteliklerin aslıdır.

Bu yedi sıfat içinde de bir öncelik sırası vardır. Hepsinin başı ve temeli, Hayat sıfatıdır. Hayat olmazsa ilim, irade, kudret, kelam, semi ve basar tecelli edemez. Bir şeyin bilmesi, dilemesi, görmesi veya işitmesi için önce “diri” olması gerekir. Varlık, Hayat sıfatının bir tecellisidir. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’in en mühim vasıflarından biri, onun “Hayy” yani diri olmasıdır.

Sıfat-ı subutiyyenin de ilk esmâsı nedir? Hayat. Hayat olmazsa hiç bir şey olmaz. Kur'ân-ı Kerîm'in içersinde hayat olmasaydı, Hayy esmâsının ilmî ma’nâda mutlak zuhuru olmasaydı bugüne kadar Kur'ân-ı Kerîm'den kimse istifade edemezdi.

Kur’ân-ı Kerîm, sadece 1400 yıl önce inmiş ve bitmiş tarihi bir metin değildir. O, her an diridir, çünkü Hakk’ın Hayat sıfatının kelâmdaki tecellisidir. Onu sadece geçmiş zamanın bir kaydı olarak görenler, içindeki hayat pınarından içemezler, ondan şifa bulamazlar. Sâlik için Kur’an okumak, yaşayan, konuşan, gören ve işiten bir hakikatle hemhâl olmaktır. Çünkü Kur’an, bu yedi sıfatın tamamının en kâmil şekilde zuhur ettiği bir tecelli aynasıdır.

Sıfat-ı Subutiyye’yi anlamak, kâinatın ve kendi varlığımızın temel usûlünü, işleyişini anlamaktır. Bu yedi sıfat, Hakk’ın Zât’ından âleme uzanan, O’nunla hem irtibat kurmamızı sağlayan hem de O’nun yüceliğini ve tenzihini idrak etmemize vesile olan ilâhî kanallardır. Onları bilmek, isimlerini ezberlemek değil; kendi görmemizde O’nun Basar sıfatını, kendi işitmemizde O’nun Semi sıfatını, kendi hayatımızda O’nun Hayat sıfatını müşahede etme sanatına talip olmaktır. Yolculuk, bu sıfatların bizde birer emanet olduğunu anlamakla başlar.

Terzibaba'nın Nazarıyla Sıfat-ı Subutiyye: Aslı ve Mertebesi

Sohbetimiz, Hakk'ın Zât'ından âlemlere uzanan tecellî pınarının en mühim damarlarından biri olan Sıfat-ı Subutiyye üzerinedir. Bu yedi sıfatı, yani Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi ve Basar'ı bir liste olarak ezberlemek, hakikat ilminin kapısını aralamaya yetmez. O kapıdan içeri girebilmek için, bu sıfatların hangi hazineden çıktığını, hangi mertebelerde boy gösterdiğini ve nihayetinde hangi aynada en kâmil surette tecellî ettiğini idrak etmek gerekir.

Terzibaba Hazretleri'nin irfan mektebinde bize öğrettiği usûl üzere, bir meselenin hakikatine ermek için onun aslına, menbaına rücû etmek şarttır. Bu yedi mübarek sıfatın, Zât-ı Mutlak'ın bilinmezlik perdesinden nasıl sıyrılıp varlık sahnesine çıktığını, mertebe mertebe inerek bizlere nasıl ulaştığını izlemek, bir "zuhûr" ve "tenezzül" sohbetidir. Bu, Hakk'ın "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim (istedim)" sırrının açılımıdır. Bu sırrın anahtarı ise, Sıfat-ı Subutiyye'nin vücûd mertebeleri içindeki seyrini anlamakta gizlidir.

Zât'ın Gaybından Sıfatlar Âlemine Tenezzül

Her şeyin evveli, her türlü isim, sıfat, şekil ve kayıttan münezzeh olan Zât-ı Mutlak'tır. Ariflerin bu mertebeye "A'mâ" demesi, bir körlük veya yokluk manasında değildir. Bilakis, bizim idrakimizin O'nu kuşatmaktan aciz oluşunun, O'nun yanında bütün âlemlerin bir hiç mesabesinde kalışının ifadesidir. O, kendi Zât'ında, kendi kendinde, henüz hiçbir şey zuhûr etmemişken var olandır. Bütün varlık serüveni, bu A'mâ mertebesindeki Zât'ın, kendi güzelliğini, kemâlini ve hazinelerini görmek, bilmek ve bilinmek muradıyla başlar.

Terzibaba Hazretleri bu ilk adımı, bu ilk tecellîyi pek çok eserinde aynı temel üzerine oturtur:

Cenab-ı Hakk “A’ma” da iken, yani kendi varlığında, kendi kendinde iken, bu varlıklar daha henüz meydana gelmemiş iken; bilinmekliğini istediğinden, bir tecelli ederek “Ahadiyyet” mertebesine tenezzül ettiğinde iki vasfı ortaya çıkıyor. Bunun bir yönü benliğini yani “ene” sini, bir yönü de Hüviyetini yani kimliğini oluşturmuştur. Buradan da “Vahidiyyet” e tenezzül ederek; “sıfat-ı subutiyye” yi yani 7 sıfatını Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar ve 8’ incisi “mükevvenat”ı, yani bu alemleri meydana getirmiş olmaktadır.

Bu mübarek ifadelerin manasını kalbimize sindirelim:

  1. A'mâ'dan Ahadiyyet'e Tenezzül: Zât-ı Mutlak, "bilinmeklik" muradıyla ilk tecellîsini ettiğinde, A'mâ mertebesinden Ahadiyyet mertebesine tenezzül eder. Tenezzül, bir eksilme değil, lütfedip aşağı mertebelere kendini göstermesidir. Ahadiyyet, mutlak Birlik'tir. Henüz çokluk yoktur, ama Zât, kendine "Ben" (Ene) diyerek ilk taayyün'ü, yani ilk belirlenimi gerçekleştirir. Bu "Ben" deyiş, O'nun Zât'ının bir yönüdür. Bir de O'nun "Kim"liği, yani Hüvviyet'i vardır ki, bu da Zât'ın diğer yönüdür. Ahadiyyet, Zât'ın Zât'ına olan bu ilk teveccühü, bu ilk ilmî tecellîsidir. Henüz sıfatlar yoktur, sadece "Bir" olan vardır.

  2. Ahadiyyet'ten Vâhidiyyet'e Tenezzül: Serüven devam eder. Hakk, Ahadiyyet'in mutlak birliğinden Vâhidiyyet mertebesine tenezzül eder. Vâhidiyyet, "birlik içindeki çokluk" potansiyelinin belirdiği yerdir. Ahadiyyet'te "Bir" vardı, Vâhidiyyet'te ise "Bir"in içinde saklı olan bütün isim ve sıfatların ilmî suretleri, yani hakikatleri belirir. Sohbetimizin kalbi burasıdır: Sıfat-ı Subutiyye, bu Vâhidiyyet mertebesinde zuhûr eder.

Terzibaba Hazretleri'nin işaret ettiği gibi, Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi ve Basar, bu mertebede belirir. Bu sıfatlar, Zât'tan ayrı şeyler değildir; Zât'ın sonsuz kemâlinin yedi temel vasfıdır. Onlar Zât ile kaimdir, Zât'ın tecellîleridir. Bu yedi sıfatla birlikte "mükevvenat"ın, yani bütün kevnî âlemlerin potansiyelinin de bu mertebede meydana geldiğine dikkat çekilir. Bu, tohumun içinde ağacın bütün programının saklı olması gibidir. Vâhidiyyet mertebesi, bütün âlemlerin ve içindekilerin programlandığı, hakikatlerinin belirlendiği İlâhî ilim mertebesidir.

Rahmâniyyet Mertebesi ve Sıfatların Zuhûru

Vâhidiyyet mertebesinde Zâtî ve Subûtî sıfatların zuhûruyla birlikte, yeni ve muazzam bir mertebe teşekkül eder: Ulûhiyyet, yani İlahlık mertebesi. Bu mertebe, Hakk'ın tüm isim ve sıfatlarıyla birlikte bulunduğu, "Allah" ism-i şerîfinin bütün hakikatleri topladığı mertebedir. Ve bu Ulûhiyyet mertebesinden, bütün varlığa can veren, onu bir şefkat ve sevgi ağı gibi saran Rahmâniyyet mertebesi tecellî eder.

Terzibaba Hazretleri, bu geçişi Er-Rahmân Sûresi'nin sırlarıyla açıklar:

Vahidiyyetinden, yani birlikten başlayan Ulûhiyyet, İlahlık yani Allahlık mertebesi; sıfat-ı zâtiyye ve sıfat-ı subutiyye sıfatlarıyla techiz edilmiş olarak zuhura gelmesi, yani tecelli etmesi ve O Ulûhiyyetten de Rahmâniyyetin tecellisi vardır. İşte Errahmân sûresi burada başlıyor. Errahmân, Allah'ın isimlerinden birisi, ama Rahmân ne? Allamel Kur'an, Kur'an ne? O Rahmân nasıl talim etti bunu? Halakal insan. İnsan ne? Halkediliş ne? Allemehul beyan, ona beyanı da öğretti.

Sıfat-ı Subutiyye'nin zuhûru, sadece soyut bir hikemî mesele değildir. O sıfatlar, Rahmâniyyet mertebesinin "malzemesi" olur. O mertebede, "gizli hazine" olan bütün isim ve sıfatların hakikatleri, yani ariflerin diliyle A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler), "kendi ilmî ve birimsel varlıklarını bulmaktadırlar." Henüz dış âlemde bir suretleri yoktur, ama Hakk'ın ilminde ezelî olarak vardırlar.

Bu Rahmâniyyet mertebesinin fiiliyata geçişi, "Nefes-i Rahmânî" yani Rahmân'ın Nefesi ile olur. Bu, Hakk'ın içindeki "bilinme" muhabbetinin, "Kün!" (Ol!) emrinin bir nefes gibi âlemlere yayılmasıdır.

İşte Ulûhiyyet mertebesinden bütün malzemelerini alan Rahmân sıfatı, kendinde bu hakikatleri idrak ettikten sonra, bunları faaliyate geçirmeye çalıştı ve bütün âlemlere " HU " diye [nefesi Rahmâni diyorlar buna] hayat enerjisini yaydı. Ki; burası Rûhu-l Kudüs mertebesidir.

Demek ki o yedi sıfat; Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar, bu Rahmânî Nefes'in içine sinmiş, onunla birlikte bütün âlemlere yayılmıştır. Gördüğümüz her şey, duyduğumuz her ses, hissettiğimiz her hayat belirtisi, bu yedi sıfatın Nefes-i Rahmânî vasıtasıyla dışa vurumundan, tecellîsinden ibarettir. Âlemlerin dokusunu bu sıfatlar örer. Varlığın varlığı Hayat sıfatından, nizamı İlim ve İrade'den, gücü Kudret'ten, iletişimi Kelam'dan, işitmesi Semi'den, görmesi Basar'dan hisse almıştır.

Sıfatların En Kâmil Tecelligâhı: Hazret-i İnsan

Bu muazzam tecellîler silsilesinin, A'mâ'dan başlayan bu kutlu tenezzül yolculuğunun bir gayesi, bir zirvesi vardır. O zirve, o gaye, o bütün isim ve sıfatların en parlak, en net, en kâmil şekilde tecellî ettiği ayna, "Hazret-i İnsan"dır. Terzibaba Hazretleri, birçok sohbetinde konuyu mutlaka buraya bağlar, çünkü bütün kevnî yapı, insan için halk edilmiştir.

Kendisine Kur’an nazil olan, yani Zatî tecelliye mazhar olan “Hazret-i İnsan” dır.

Bu cümle, bütün meseleyi özetler. Kur'an, Hakk'ın Kelam sıfatının tecellîsidir ve bütün isimlerin hakikatlerini içinde barındırır. Bu Kelam'ın muhatabı ve taşıyıcısı insandır. Neden? Çünkü diğer varlıklar, Hakk'ın sadece bir veya birkaç isminin tecelligâhıdır. Dağlar Celâl ismini, sular Latîf ismini, arslan Kahhâr ismini yansıtır. Ama sadece İnsân-ı Kâmil, bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan (câmi') bir mazhardır.

Sıfat-ı Subutiyye, en şuurlu, en idrakli, en dengeli şekilde insanda zuhûr eder. Hayvanlarda da Hayat sıfatı vardır ama insan, hayatının manasını arar. Onlarda da bir irade vardır ama insan, cüz'i iradesiyle küllî iradeye teslim olmayı seçebilir. Onlar da görür ve işitir ama insan, gördüğünün ve işittiğinin ardındaki hakikati tefekkür edebilir. Bu yüzden insan, Zâtî tecelliye, yani Hakk'ın Zât'ının doğrudan tecellîsine mazhar olabilen yegâne varlıktır. O, âlemlerin özü, meyvesi ve halifesidir. Terzibaba Hazretleri'nin Elif harfinin sırlarını açarken buyurduğu gibi, Elif hem Allah'ın, hem Ahad'ın, hem de Âdem'in ve İnsan'ın ilk harfidir. Bu, aradaki kopmaz bağın en güzel sembolüdür.

Vakti Ma'lûm ve Sıfatların Aslına Rucûu

Nasıl ki her şey O'ndan başladıysa, her şey yine O'na dönecektir. Bu, kâinatın en temel yasasıdır. Tenezzül ile başlayan iniş (nüzûl) seyrinin bir de urûc, yani yükseliş ve aslına dönüş seyri vardır. Bugün bize ait zannettiğimiz, "benim hayatım, benim ilmim, benim iradem" diyerek sahiplendiğimiz bu sıfatlar, aslında birer emanettir. Vakti geldiğinde bu emanetler sahibine iade edilecektir.

Bu gün isteyen kabul isteyen red eder, belirli bir süre bu kabul ve redde izin verilmiştir ancak, “vakti ma’lûm” (bilinen kıyamet vakti) geldiğinde her şey aslına dönecek Hakikat-i muhammed-înin hükmü bütün varlık ve İnsânların üzerinde hükmünü yürütücektir.

"Vakti ma'lûm" geldiğinde, yani büyük kıyametle birlikte bütün bu izafî varlıklar perdesi kalktığında, her sıfatın, her ismin, her varlığın aslı olan Hakk'a ait olduğu ayan beyan ortaya çıkacaktır. Bu, Hakikat-i Muhammedî'nin, yani varlığın temelindeki o küllî aklın ve sevgi yasasının mutlak hükmüdür.

Terzibaba Hazretleri, Elif harfinin sembolizmini anlatırken, 12 noktanın sırrından bahseder ve bu noktaların 7'sinin "yedi nefs" ve aynı zamanda "Sıfat-ı Subutiyye" olduğunu belirtir. Bu çok mühim bir işarettir. Demek ki sâlikin seyr-i sülûk yolculuğu, yani nefs mertebelerinde yükselişi, aslında bu yedi sıfatın hakikatini idrak etme yolculuğudur. Gaflet içindeki insan bu sıfatları nefsine mal ederken, arif olan insan bu sıfatların Hakk'a ait olduğunu bilir ve onları Hakk'ın iradesi doğrultusunda kullanarak emaneti sahibine teslim eder.

Sıfat-ı Subutiyye'nin Terzibaba irfanındaki yeri budur. Onlar, Zât'ın A'mâ perdesinden Vâhidiyyet sahnesine çıkardığı yedi temel vasıf; Rahmâniyyet nefesiyle âlemlere yayılan yedi temel güç; ve Hazret-i İnsan'da en kâmil manasını bulan yedi ilahî emanettir. Onları anlamak, varlığı anlamak; onların aslına ermek ise, Hakk'a ermektir.

Terzibaba Geleneğinde Sıfat-ı Subutiyye'in Yaşanması

Hakikat yolcusunun her adımı, bir idrak kapısını aralamak içindir. Bizler, bu dünyaya gözümüzü açtığımızda, kendimizi hazır bir varlık içinde buluruz. Canlıyız, biliriz, isteriz, gücümüz yeter, konuşuruz, duyarız, görürüz. Bütün bunları o kadar fıtrî karşılarız ki, “ben” dediğimiz bu yapının aslı nedir, bu sıfatlar kimin malıdır diye sormak aklımıza gelmez. Gaflet perdesi, bu sorgusuz sahiplenme ile başlar. Seyr-i sülûk denilen mübarek yolculuk ise, bu ödünç alınmış elbiseyi, bu emanet sıfatları asıl Sahibine iade etme ve O’nun izniyle, O’nun adına giyinme edebini öğrenme sürecidir.

Bu bölümde, Sıfat-ı Subutiyye’nin birer nazariyat, birer kelâm bahsi olmaktan çıkıp sâlikin hayatında nasıl bir hâle, bir ahlâka, bir idrake dönüştüğü, Terzibaba Hazretleri’nin irfan pınarından akanlarla anlaşılır. Zira tasavvuf, bilmek değil, olmak sanatıdır.

Emanete Hıyanet: Nefsî Benliğin Sıfatları Gasp Edişi

İnsan, dünyaya geldiğinde bomboş bir levha değildir. Ona, Cenâb-ı Hakk’ın “ve nefahtü fîhi min rûhî” (Ona ruhumdan üfledim) sırrınca kendi hakikatlerinden bir pay verilmiştir. Bu pay, Sıfat-ı Subutiyye olarak bildiğimiz yedi temel vasıftır: Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar. Bunlar, bizim varlığımızın temel direkleridir. Ancak bu direklerin sahibi biz değiliz. Onlar, bize varlığımızı sürdürmemiz ve Sahibimizi bilmemiz için verilmiş birer emanettir.

Gaflet içindeki insan, bu durumu fark etmez. Çevresi, eğitimi, dünya hayatının koşuşturması içinde kendine “hayalî bir nefsî benlik” inşa eder. Bu sahte benlik, ilâhî emanetlere el koyar.

İşte bu husus kişinin kendi hayat anlayışını ve farkında bile olmadan kendinde nefsi bir benliğin oluşmasını sağlamakta ve Hakk’tan o derece uzaklaşıp üzerinde Hakkın emaneti olan her şeyini kendine ve “ hayali bir nefsi benlik ” ile nefsi benliğine bağlamaktadır. İşte bu halde iken Hakk’ın vermiş olduğu, “hayat. İlim, irade, kudret, kelâm, semi, basar” “sıfatı subutiyye” Allah’ın kendine ait olan “sabit sıfatları”ndan kuluna aktardığı bu hayati sıfatları ve diğer bütün esmâ-i İlâyyelerilerini nefsine kaptırdığından bunları nefsi istikametinde kullandığından bu değerler Hakk yolunda faaliyetlerini gösterememekte böylece de atıl kalmakta ve çok mahzun olmaktalardır.

Hakk’ın “gör” diye verdiği Basar sıfatı, nefsin arzu ve heveslerini gözetler. “İşit” diye verdiği Semi sıfatı, dedikoduyu, gıybeti, boş sözü dinler. “Dile” diye verdiği İrade sıfatı, Hakk’ın rızasını değil, nefsin çıkarlarını tercih eder. “Konuş” diye verdiği Kelam sıfatı, zikir yerine malayani ile meşgul olur. Böylece ilâhî sıfatlar, nefsin hizmetkârı olur. Onlar asli vazifelerinden uzaklaştırıldıkları için “mahzun” olurlar, sıkıntıya düşerler. Kişi, farkında olmadan ilâhî bir gücü, nefsânî bir amaç için kullanır. Bu, emanete en büyük hıyanettir.

Terzibaba Hazretleri bu hali, çok çarpıcı bir benzetmeyle anlatır:

Gaflet halinde olan, nefsî benliğinde yaşayan kimsede de, Cenâb-ı Hakk'ın esmâ-i ilâhiyyesi faaliyette, ama o bilmediği için, duyması, görmesi, yaşaması, yemesi, içmesi kendine ait zannettiğinden, bunları kendine maletmekte. Halbuki orda sıfat-ı subutiyye açık olarak faaliyettedir. Sıfat-ı subutiyyenin aslı da Hakk'a ait olduğundan, kişi o zaman haksız mal kullanmaktadır. Bildiği zaman haklı olarak kullanmaktadır, çünkü, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın izni vardır.

Gafletteki insanın durumu, devletin kendisine hizmet için tahsis ettiği makam aracını, üniformayı, silahı alıp kendi şahsî işleri, hatta kanunsuz işleri için kullanan bir kimseninkine benzer. O, Hakk’ın sıfatlarını kullanarak bir “ben” saltanatı kurmuştur ama bu saltanatın malı mülkü çalıntıdır; “haksız mal”dır. Seyr-i sülûk, bu haksız kullanılan malı sahibine iade etme ve sonra O’nun izniyle, O’nun namına kullanma ruhsatını, yani “haklı olarak kullanma” iznini alma yolculuğudur.

Sıfatları Aslına Döndürme Sanatı: "Rabbin İçin Namaz Kıl!"

Peki, nefs tarafından gasp edilmiş, beşerileştirilmiş bu ilâhî sıfatlar nasıl kurtarılacak, nasıl aslına döndürülecektir? Cenâb-ı Hakk, bu kurtuluşun reçetesini Kevser Sûresi’nde vermektedir: “Fe salli li rabbike venhar” - “O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.”

Bu âyet-i kerîmenin bâtınî manası, sâlikin yol haritasını çizer. Buradaki “Rabbin”, herkesin bildiği mutlak Rabbü’l-âlemîn olduğu gibi, aynı zamanda her birimize özel tecelli eden, bizim varlığımızı terbiye eden “Rabb-i Hâs”sımızdır. Bizdeki ilâhî isim ve sıfatların hakikatidir.

Senin rabbin için namaz kıl, senin için, kendin için namaz kıl demiyor. Ancak bu tefsirlerde rabbine namaz kıl ( ilâ ) hükmünde. Zahiren öyle de olabilir ama burda ( li-için ) tahsis olduğundan, rabbin için. Yani; sendeki esmâ-i ilâhiyyenin nefsî olan, daha evvelce sana verilmiş ilâhi olan ama kişinin bunu esmâ-i nefsiyyeye çevirmiş olduğu, nefsi manada kullandığı sıfat-ı subutiyye ve diğer esmâları ve onların içerisinden senin rabb-i hassın olanı hakikatine döndürebilmen için, onun hayrına namaz kıl. Yani beşerileştirdiğin o isimleri tekrar ulvileştir manasınadır. Fe salli li rabbike venhar ve O'nun için kurban kes . Yani nefsi emmareni, levvameni, mülhimeni kes ve bu şekilde o esmâ-i ilâhiyyenin hakikati ortaya çıkmış olsun.

Seyr-i sülûkun usûlü budur. Kıldığımız namaz, çektiğimiz zikir, ettiğimiz istiğfar, hepsi esaret altındaki ilâhî sıfatlarımızı kurtarmak içindir. Onların “hayrına” yapılan birer ameliyedir. Zikirle, fikirle, mürşid-i kâmilin himmetiyle sâlik, Nefs-i Emmâre’nin (kötülüğü emreden nefis), Nefs-i Levvâme’nin (kendini kınayan nefis) ve Nefs-i Mülhime’nin (ilham alan nefis) perdelerini bir bir “kurban eder”. Bu kurbanlarla birlikte, o mertebelerde esir olan sıfatlar da özgürleşir. Artık İrade, Hakk’ın iradesini; İlim, Hakk’ın ilmini; Kelam, Hakk’ın kelamını arar. Sıfatlar, nefsin hizmetinden çıkıp Hakk’ın hizmetine girer. Bu, emaneti sahibine teslim etmenin fiili halidir.

Tavaf Meydanında Sıfatların İdrakı

Bu derin hakikatin en güzel yaşandığı yerlerden biri, Kâbe-i Muazzama’daki tavaf halidir. Tavaf, sadece bir binanın etrafında yedi kez dönmek değildir. O, sâlikin kendi varlık katmanlarında, nefs mertebelerinde ve sıfatlar âleminde yaptığı mübarek bir yolculuktur. Terzibaba Hazretleri’nin şiir dilinde bu seyr, ne güzel ifade edilir:

Dört türlüdür benim tavafım, Tavafımı seyrederim , kıyamdayım Biri şeriat, biri tarikat mertebesinden, Biri Hakikat biri marifet mertebesinden. ... Hakikatte sıfatı subutiyye, İdrak edilir bu esmaiyye, Alınır beşeri olanları Kalanlar sıfatı ilahiyye.

Şeriat tavafında beden döner, ayaklar yürür. Tarikat tavafında sâlik, nefs mertebelerini (Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Râziye, Marziyye, Kâmile) bir bir geçer. Her şavt, bir nefis perdesinin yırtılmasıdır.

Üçüncü mertebe olan “Hakikat tavafı”nda, konu doğrudan Sıfat-ı Subutiyye’nin idrakine gelir. Sâlik, yedi şavtta bu yedi sıfatın hakikatini tefekkür eder. Dönerken anlar ki, bu Hayat benim değil, Hayy olan Hakk’ındır. Bu İlim benim değil, Alîm olan Hakk’ındır. Bu İrade benim değil, Murîd olan Hakk’ındır... Bu tefekkürle, sıfatların “beşerî olanları”, yani nefse ve kişiye izafe edilen yönleri “alınır”, sâlikten soyulur. Geriye sadece “sıfat-ı ilâhiyye”, yani sıfatların çıplak ve ilâhî hakikati kalır. Bu, bir arınma, bir teslimiyettir.

Marifet tavafında ise artık dönen de, döndüren de, dönülen de bir olur. Orası Zât âleminin sırrıdır, kelimelerin bittiği yerdir. Sâlik, bu tavafın sonunda kendi varlığının Kâbe’sinde, sıfatların asıl sahibi olan Hakk ile buluşur. Veda tavafında yaşanan o enfes diyalogda olduğu gibi:

Birlikte döndük dedim, ben dışında sen içimde, Dedi, görünen sen, hareket eden ben içinde.

Bu hal, sâlikin sıfatları nefsine mal etmekten tamamen vazgeçip, Hakk’ın kendisi üzerinden fiil işlemesine razı olduğu bakâbillah makamının bir tecellisidir. Görünen sâlikin suretidir, ama o suretteki Hayat, Kudret, İrade, Hakk’ın kendi tecellisidir.

Basar’dan Basirete: Halk’ta Hakk’ı Görmek

Sıfatlar aslına rücu edince, sâlikin âleme bakışı da değişir. En bariz değişimlerden biri “görme” fiilinde yaşanır. Nefsinin emrindeki Basar (görme) sıfatı, eşyanın sadece dış yüzünü, suretini görür. Bu bakış, ayrılık (tefrika) ve çokluk (kesret) görür. Her şeyi birbirinden ayrı, bağımsız varlıklar olarak algılar.

Ancak sâlik, seyr-i sülûk ile Basar sıfatının emanet olduğunu idrak edip onu Sahibine teslim ettiğinde, Hakk ona o sıfatı Basiret (derin kavrayış, kalp gözü) olarak iade eder. Artık göz, Hakk’ın nuruyla bakar. Bu bakış, suretin ardındaki sîreti, halkın ardındaki Hakk’ı görür.

Basardır yedincisi, hep görür Hakk_ı, Basiretin açılmazsa, hep görürsün halkı, Halk’ta Hakk-ı görmektir, bu bir marifet, Bu sıfatlar sende var, kendini Ârif et.

Halk'ta Hakk'ı görme marifeti, Basar sıfatının nefsânî kullanımdan kurtulup Hakkânî bir tecelliye mazhar olmasıyla mümkündür. Artık bakan göz, her zerrede O’nun Hayat sıfatının tecellisini, her düzende O’nun İlim sıfatının nakşını, her harekette O’nun Kudret sıfatının eserini müşahede eder. Çokluk, birliğin aynası olur. Göz, artık bir ayrılık aracı değil, bir vuslat penceresidir. Sâlik, bu sıfatların kendinde de bir emanet olarak bulunduğunu bilerek “kendini ârif eder”, yani kendini bilenlerden olur. Çünkü kendini bilen, Rabbini bilir.

Fenâfillah: Sıfatların Sahibine Teslimiyeti

Yolculuğun zirvesi, sâlikin kendinde vehmettiği varlığın tamamen erimesi, sıfatların asıl sahibinde yok olmasıdır. Buna fenâfillâh (Hakk’ta fâni olmak) denir. Bu, bir yok oluş değil, hakiki varlığa kavuşmaktır. Bu makam, Sıfat-ı Subutiyye’nin idrakiyle doğrudan ilişkilidir.

İnsanda mevcud olan “sıfat-ı subutiyye” Hayat, ilim, irade, kudret, kelâm, semi, basar, sıfatlarının aslında, kendine ait olmadığı, onların sahibinin Hakk olduğu ve bunları geçici bir süre için, kendisine Hakk tarafından verildiğini, idrak ve müşahede eden kimse, diğer hallerini de bu kıyasla idrak edip yaşamaya başladığında, kendinde kendine ait bir şeyin olmadığını, gerçek bir anlayışla idrak ettiğinde, “fenâ fillâh/Hakta fani” olmuş olur.

Fenâ, bir bilgi değil, bir “idrak ve müşahede” halidir. Sâlik, artık “benim hayatım, benim iradem, benim kudretim” demez. O bilir ki, kendisi bu sıfatların sadece tecelli ettiği bir ayna, bir mazhardır. Aynanın kendiliğinden bir sureti olmadığı gibi, sâlikin de kendiliğinden bir sıfatı yoktur. Bu idrak tam olarak kalbe yerleştiğinde, o hayalî nefsî benlik ölür, sâlik Hakk’ta fâni olur.

Bu fânilik, bir pasiflik, bir atalet hali değildir. Aksine, en kâmil fiilin başlangıcıdır. Çünkü sâlik kendi cüz’î irade ve kudretinden vazgeçince, Hakk’ın küllî irade ve kudreti onun üzerinden tecelli etmeye başlar. Bu da bakâbillah (Hakk ile bâki olmak) makamıdır. Terzibaba Hazretleri bu ince ayrımı şöyle izah eder:

Normal yaşadığın sürece, elinde ayağında olan gözünde kulağında lâtif olan, senin kullandığın, Onun sıfat-ı subutiyye ve isimleridir, onu kullanan sen. Fena-ı beşer, onların sende fani olmalarıdır, ancak kişi bu işin farkında olmadan gafletle onları kullanmaktadır. ... Sen onları kullandığının, farkında olunca, senin fenâfillahındır. Giğer taraftan özel hallerde o seni kullanan, “Attığın zaman sen atmadın” (8-17) hükmü ile baka billâhtır.

İşte yolun başı ve sonu: Gafletle, Hakk’ın sıfatlarını “ben” diyerek kullanmak, yolun en altıdır. Bu sıfatların Hakk’a ait olduğunu bilerek fâni olmak, fenâfillah’tır. O sıfatların senin üzerinden, Hakk’ın izni ve iradesiyle tecelli etmesi ise bakâbillah’tır. Bütün seyr-i sülûk, bu emanet sıfatları hırsız gibi kullanmaktan, vezir gibi kullanma salahiyetine erme yolculuğudur.

Füsûsu'l-Hikem'de Sıfat-ı Subutiyye

Sıfat-ı Subutiyye'nin hakikatine daha derinden dalmak için, hikmetin mührü Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'ine ve onun Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz'in irfan süzgecinden geçmiş şerhine kulak verilir. Füsûs'a göre Sıfat-ı Subutiyye meselesinin kalbi, İnsân-ı Kâmil'in hakikatinde atmaktadır.

Cenâb-ı Hakk, kendisini isim ve sıfatlarıyla görmek ve göstermek murad ettiğinde, bu tecellîyi en kâmil şekilde yansıtacak bir ayna aradı. O ayna, cilâlı, lekesiz, bütün Esmâ'yı ve Sıfat'ı aynı anda, birini diğerine perde etmeden, eksiksiz ve fazlasız, tam bir denge ve itidal üzere gösterecek bir ayna olmalıydı. Bu ayna, Hazret-i İnsan'dır. Âlemlerin geri kalanı, bu aynanın sırçaları, parçaları gibidir. Her parça bir yönü, bir ismi, bir sıfatı yansıtır ama bütününü yansıtamaz. İnsân-ı Kâmil ise, o aynanın ta kendisidir. Terzibaba Hazretleri, Kelime-i Hûdiyye'de bu hikmeti şöyle şerh eder:

Yani esma-i ilahiye insan-ı kamil’de son derece itidalde olduğundan yani insan-ı Kamil’de mutedillik var her bir esma aynı değerde zuhura çıkmaktadır, bunu zuhura getirmek kemalatına sahip olduğundan bütün Esma-i İlahiye insanın mazharında mevcut olmaktadır. Diğer varlıklarda böyle olmadığından bu güce sahip olamadığından daha doğrusu bunu kullanamayacağından hangi esma kendisinde zuhurda ise o zahir olmakta o mazharda diğerleri de batında kalmaktadır.

"İtidal" ve "mutedillik" kelimeleri burada anahtar vazifesi görür. İnsân-ı Kâmil'in mazharında, Hakk'ın Celâl ve Cemâl isimleri, Kahhâr ve Latîf isimleri, Evvel ve Âhir isimleri birbiriyle kavga etmez. Her biri, kendi hakkını tam olarak alır ve Muhammedî mîzan denilen o hassas denge içinde zuhur eder. Bu, bir "cemiyyet" yani toplayıcılık makamıdır. İnsan, bu toplayıcılık sırrı sebebiyle "halife" kılınmıştır. Çünkü halife, aslının bütün özelliklerini taşıyabilen, O'nun namına iş görebilen demektir. Bir varlıkta sadece Kahır sıfatı tecellî etseydi, o varlık her şeyi yakıp yıkar; sadece Lütuf sıfatı tecellî etseydi, orada da imtihan ve tekâmül sırrı zâyi olurdu. İnsân-ı Kâmil, bu iki kanatla uçan, tenzih ile teşbihi aynı anda yaşayan, hem "O'nun gibi hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 42/11) tenzihini, hem de "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 2/115) teşbihini zatında birleştiren müstesna bir varlıktır.

Âlemdeki her bir varlık, bir ağaç, bir taş, bir melek veya bir hayvan, kendi "istidat" yani kabiliyeti nispetinde bir veya birkaç ilâhî ismin tecellîgâhıdır. Onların varlık sahnesindeki rolleri, o isim veya isimlerin gereğini yerine getirmektir. Bir gül, Latîf ve Cemîl isimlerini yansıtırken, bir yanardağ Kahhâr ve Cebbar isimlerinin tecellîsine mazhar olur. Onlar bu hallerinde kâmildirler, çünkü kendilerinden beklenen vazifeyi eksiksiz yaparlar. Fakat onların bu mazhariyeti "cüz'î" yani parçaya aittir. Küllî, yani bütüncül mazhariyet, sadece insana verilmiştir. Bu yüzden İnsân-ı Kâmil dışındaki varlıklarda bazı isimler "zâhir" yani görünürde iken, diğerleri "bâtın" yani gizlide kalır.

Bu durum, sâlikin kendi hâlini anlaması için de mühim bir derstir. Yolun başındaki insan, "insân-ı nâkıs" yani eksik insandır. Onda da bu yedi sübûtî sıfat –Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar– zuhurdadır. Yaşar, bilir, ister, gücü yettiğince yapar, konuşur, işitir ve görür. Ancak bu sıfatların kullanımı, nefsânî benliğinin esaretindedir. Diğer ilâhî isimler ise onda "kuvvede" yani potansiyel olarak mevcuttur, fiile çıkmamıştır. Terzibaba Hazretleri bu durumu şöyle açıklar:

Ve eğer insân-ı nâkısın mazharı gibi bir mazharın tesviyesi uygunluk olmasa, ve insanî uygunluk haddinden hâriç olsa, onda yedi sıfât ile beraber konuşma zahir olursa da, sâir esma ile kemâlât bâtında, ya’nî kuvvede kalır, yani yedi sıfat; Hayat, İlim, irade, Kudret, Kelam, Sem’, Basar, insan-ı nakısda da zuhurda ise de ama diğerleri kuvvede batında kalır , fî’len zahir olmaz.

Seyr-i sülûk dediğimiz yolculuk, işte bu kuvvede olanı fiile çıkarma, bâtında kalmış olanı zâhire getirme ve bütün bu isim ve sıfatları "itidal" üzere, yani Cem makamı denilen birlik ve denge noktasında yaşama sanatıdır. Sâlik, nefs mertebelerinde yükseldikçe, kendi vehmî iradesinin aslında Hakk'ın İrade sıfatının bir gölgesi olduğunu, kendi cüz'î ilminin O'nun küllî İlim deryasından bir damla olduğunu, kendi görmesinin ve işitmesinin aslında O'nun Basar ve Semi sıfatlarının bir tecellîsi olduğunu idrak etmeye başlar. Bu idrakle, emaneti sahibine teslim eder ve kendisi aradan çekilir. O zaman Hakk onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olur. İşte o vakit, insân-ı nâkıs, İnsân-ı Kâmil olma yolunda mesafe kat etmiş olur.

Şeyh-i Ekber'in hikmet dünyası, bu meseleyi daha da derinleştirerek, varlığın en alt mertebelerine kadar indirir. Bizim "cansız" zannettiğimiz varlıkların bile bu sıfatlardan habersiz olmadığını, bilakis onların da kendi mertebelerinde bu sıfatlarla "var" olduklarını bize öğretir. Onların durumu, insân-ı nâkıstan da farklı bir mertebedir. Onlarda bu sıfatların çoğu bâtının da bâtınında kalmıştır. Özellikle de "Kelam" sıfatı... Biz bir taşın, bir ağacın konuşmadığını zannederiz. Oysa onlar da konuşur, onlar da kendi lisanlarıyla Hakk'ı tesbih ederler. Lakin onların bu konuşması, bizim kulaklarımızın duyabileceği bir nisbette değildir. Onların kelâmını duyabilmek için, bâtın kulağının açılması, keşif ehli olmak gerekir.

Terzibaba Hazretleri, Füsûs'un bu inceliğini şu sözlerle billurlaştırır:

Ve eğer bir mazharda uygunluk ve seviyelendirme zikr olunan mertebeden aşağı bir derecede olursa, cemâdât ve nebatatta olduğu gibi, konuşma bâtında kalır; zira konuşmanın zuhuruna mahallîn kabiliyeti yoktur. Binâenaleyh mevcudatın tümü ya zahiren veya bâtınen konuşandır. Nitekim âyet-i kerimede buyurulur (İsrâ, 17/44). وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ İmdi nutukları bâtında kalan eşyanın Hakk’a teşbihi, perdelinin zannettiği gibi hal lisânı ile değildir; belki kal lisânı iledir. Binâenaleyh taş ve ağaçların ve tüm eşyanın kelâmını, ancak mevcudatın bâtınlarını keşf eden kimse işitir. Yani onların kelamları batındadır ama kelamları vardır. Ancak müşahede ehli bunları keşfeder.

İrfan nazarında bütün kevn, bütün âlemler, canlıdır, şuurludur ve konuşmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın "O, her an yeni bir şe'ndedir" (Rahmân, 55/29) buyruğu, bu sürekli tecellî ve konuşma halinin ilânıdır. Eşyanın tesbihi, "hal diliyle" yani sadece varlıklarıyla bir şeyler anlatmaları değildir. Bu, işin bir yönüdür. Ama asıl mesele, onların "kal diliyle", yani hakiki bir nutuk ile konuştuklarıdır. Fakat bu nutku, "fıkıh edemeyiz", yani anlayışımız ona yetmez. Çünkü o nutuk, bizim beşerî idrakimizin ötesinde bir vücûdî mertebede gerçekleşir. Onu duymak için, kendi varlık perdemizden sıyrılıp, eşyanın bâtınına nüfuz edecek bir kalp gözüne, bir basirete sahip olmamız gerekir.

Öyleyse toparlayacak olursak, Füsûsu'l-Hikem'in penceresinden baktığımızda Sıfat-ı Subutiyye, sadece Allah'a atfedilen yedi soyut özellik değildir. Onlar, varoluşun yapı taşları, kevnî hiyerarşinin dereceleri ve İnsân-ı Kâmil'in kim olduğunun anahtarlarıdır.

  1. İnsân-ı Kâmil, bu yedi sıfatla birlikte diğer bütün Esmâ'yı en kâmil ve en dengeli şekilde yansıtan "câmi-ul esmâ" yani isimleri toplayan varlıktır. O, varoluş ağacının meyvesi ve halkın gayesidir.
  2. Diğer varlıklar, melekler, hayvanlar, bitkiler ve madenler, bu sıfat ve isimlerden sadece kendi kabiliyetlerine uygun olanları, cüz'î bir şekilde yansıtırlar. Onların mazhariyeti özeldir ama bütüncül değildir.
  3. İnsân-ı Nâkıs, yani bizler, bu bütüncül yansıtma potansiyeline sahip olduğumuz halde, nefs perdeleri yüzünden bu potansiyeli kuvvede bırakmış olanlarız. Yolculuğumuz, bu potansiyeli fiile çıkarmak, aynayı parlatmaktır.
  4. Bütün varlık, en küçük zerresine kadar, bu sıfatlardan kendi mertebesinde pay almıştır. Her şey canlıdır, her şey konuşur, her şey tesbih eder. Fark, bu sıfatların hangisinin zâhirde, hangisinin bâtında olduğundadır.

Şeyh-i Ekber'in ve onun izinden giden Terzibaba gibi irfan ehlinin bize sunduğu bu geniş ve derin bakış açısı, bizi kendi hakikatimiz üzerine düşünmeye davet eder. Biz, bu yedi sıfatı ve diğer bütün ilâhî isimleri sadece potansiyelde taşıyan bir "insân-ı nâkıs" olarak mı kalacağız, yoksa bir mürşid-i kâmilin elinde aynamızı parlatıp, o "itidal" makamına erişerek, varoluşun gayesi olan "İnsân-ı Kâmil" olma şerefine nâil olmak için mi gayret edeceğiz?

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

İrfan yolculuğu, meselelerin sadece zâhirini bilmekle tamam olmaz. Hakikat, derûna inildikçe, derin sulara dalındıkça kendini gösteren bir incidir. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, bu derin suların haritasıdır. Bu sıfatların âlemde ve sâlikin kalbinde nasıl zıtlarıyla birlikte tecellî ettiğini, bu zıtların birliğinin sırrını Füsûs'un ışığında aralamak gerekir.

Bu, aklın çelişki dediği yerde kalbin "Labbeyk" dediği bir makamdır. Akıl, bir şeyin hem "o" hem de "o olmayan" olamayacağını söyler. Lâkin hakikat ilmi, aklın sınırlarının bittiği yerde başlar. Şeyh-i Ekber bize öğretir ki, Hakk hem tenzih edilmeli hem de teşbih edilmelidir. Yani O, hem hiçbir şeye benzemez (Tenzih), hem de her şeyde tecellîsiyle görünür (Teşbih). Bu iki bakış, hakikatin iki kanadıdır. Tek kanatla uçulmaz. Sadece tenzih (Hakk'ı her türlü eksiklikten ve yaratılmışlığa benzemekten arındırma) yolunda giden, Hakk'ı o kadar uzağa koyar ki, âlemle ve kendisiyle bağını koparır; O'nu işlemez, etkisiz bir varlık gibi düşünme tehlikesine düşer ki buna "ta'til" denir. Sadece teşbih (Hakk'ı yaratılmışlarda görme, benzetme) yolunda giden ise, her gördüğünü Hakk zannetme, tecellî ile Tecellî Eden'i karıştırma ve şirke düşme tehlikesiyle yüzleşir.

Kâmil arifin bakışı, şaşı bakış değildir. O, bir gözüyle Hakk'ın "Hiçbir şey O'nun misli gibi değildir" (Şûrâ, 11) ayetinin sırrıyla tenzih eder; diğer gözüyle ise "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 115) ayetinin tecellîsiyle teşbih eder. Bu iki bakışı aynı anda, aynı idrak potasında birleştirebilen kimse, Muhammedî mîzan üzere olan kişidir. Bu mîzan, zıtların dengelendiği, çelişki gibi görünenlerin aslında aynı hakikatin farklı yüzleri olduğunun anlaşıldığı yerdir.

Sıfatların her biri, âlemde zıt kutuplarıyla birlikte zuhûr eder. Bu zıtlık, Ulûhiyyet mertebesinin bir gereğidir. Çünkü Ulûhiyyet, hem lütfu hem kahrı, hem cemâli hem celâli, hem vermeyi hem almayı gerektirir. Hakk'ın Kudret sıfatını düşünelim. Bu Kudret, bir bahar sabahı bir çiçeğin yaprağını usulca açtıran Kudret'tir (Cemâl tecellîsi). Ama aynı Kudret, dağları yerle bir eden, denizleri altüst eden bir depremde tecellî eden Kahhâr isminin de kaynağıdır (Celâl tecellîsi). Her ikisi de aynı Kudret sıfatının farklı yüzleridir. Birini kabul edip diğerini reddetmek, Kudret sıfatını tam olarak idrak edememektir. Sâlik, lütuf geldiğinde "Elhamdülillah" dediği gibi, kahır tecellî ettiğinde de o kahrın ardındaki hikmeti ve o kahreden elin de aynı Kudret'in eli olduğunu bilerek "Elhamdülillah" diyebildiği gün, sıfatı anlamaya başlamış demektir.

İlim sıfatı da böyledir. Hakk'ın ilmi her şeyi kuşatmıştır; gizliyi de aşikârı da, hayrı da şerri de. Âlemde bir yanda ilim, irfan, hikmet tecellî ederken, diğer yanda cehalet, gaflet ve unutkanlık görünür. Füsûs bize öğretir ki, bu cehalet dahi, İlim sıfatının tecellî edebileceği bir "zemin" olarak vardır. Eğer cehalet olmasaydı, ilmin bir değeri, bir anlamı olur muydu? Karanlık olmasaydı, ışığın ne olduğunu nasıl bilirdik? Bu zıtlıklar, birbirlerini var eden, birbirlerinin anlamını ortaya çıkaran ilâhî bir düzendir.

İrade sıfatı da bu zıtların birliğinin en açık göründüğü yerlerden biridir. Hakk'un İrade'si, bir kulun hidayetini diler, o kulda iman ve marifet zuhûr eder. Aynı İrade, bir başkasının dalâletini diler, o kulda küfür ve isyan belirir. Akıl burada durur ve sorar: "Madem her şey O'nun iradesiyle, o zaman kulun suçu ne?" Bu, aklın çözemeyeceği, ancak kalbin teslimiyetle aşabileceği bir sırdır. Şeyh-i Ekber'in işaret ettiği yer şurasıdır: Sen, kendi cüz'î iradenle Hakk'ın küllî iradesine baktığında bir çelişki görürsün. Ama Cem makamı (birlik, toplanma makamı) idrakine yükseldiğinde, o cüz'î iradenin de aslında Küllî İrade'nin bir tecellîsi olduğunu, hayrın da şerrin de aynı kaynaktan, fakat farklı mazharlarda ve farklı hikmetlerle zuhûra geldiğini anlarsın. Bu, "sorumluluğu atmak" demek değildir. Bilakis, edebi kuşanıp, fiilin Fâil'ini bilerek, kendi nefsini aradan çekmektir.

Bu zıtların birleştiği, eridiği ve tek bir hakikat olarak seyredildiği yer 'ârif-i billâh'ın kalbidir. İbn Arabî Hazretleri'ne göre kalp, sürekli bir "takallüb", yani dönüşüm ve değişim hâlindedir. Neden? Çünkü o, Hakk'ın sürekli değişen tecellîlerinin aynasıdır. Hakk, bir kuluna asla aynı tecellî ile iki kez tecellî etmez. Bir an Cemâl'iyle tecellî eder, kalp neşeyle, sevinçle dolar. Bir an sonra Celâl'iyle tecellî eder, kalp kabz hâline, sıkıntıya düşer. Sıradan insan, bu hâllere kapılır; sevinince şımarır, sıkılınca isyan eder. Ama 'ârif, bilir ki bu gelenlerin hepsi aynı Yâr'dandır. Onun için kabz da bast da (ruhun sıkılması da genişlemesi de) birdir. O, kalbini o kadar genişletmiştir ki, Hakk'ın Celâl ve Cemâl tecellîlerini, Lütuf ve Kahır isimlerini bir arada, birbiriyle çelişmeden barındırabilir. Onun kalbi, zıtların düğün yaptığı bir dergâh hâline gelmiştir.

Bu makamın Kur'ân'daki mührü, Hadîd Sûresi'nin şu ayetidir: "O, Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır." Akıl bu dört ismi yan yana koyduğunda donar kalır. Bir şey hem nasıl ilk (Evvel) hem de son (Âhir) olabilir? Hem nasıl her şeyde görünen (Zâhir) hem de hiçbir şeyle kayıtlanamayan, gizli (Bâtın) olabilir? Akıl için bu imkânsızdır. Ama kalp için bu, Tevhid'in en saf ifadesidir. Füsûs'un bütün hikmeti, sâliki bu ayetin sırrını zevk olarak tadabileceği bir kalp safiyetine ve idrak genişliğine ulaştırmaktır.

Sıfat-ı Subutiyye'yi bilmek, bu sıfatların zıtlarıyla birlikte tecellî ettiğini görmek ve bu zıtların ardındaki Bir'i müşahede etmek... İşte seyr-i sülûkun özeti budur. Sâlik, yolda ilerlerken kendi varlığında bu zıtlıkları yaşar. Kendi nefsinde hem melekî hem şeytanî sıfatların potansiyelini görür. Hem rahmet hem gazap duygularını tadar. Hem bilmek ister hem de bildiğinden kaçar. Bu içsel savaş, aslında Hakk'ın Celâl ve Cemâl isimlerinin onun varlığındaki tecellîsinden başka bir şey değildir. Yolculuk, bu savaşan tarafları barıştırmak, ikisinin de aynı Padişah'ın askerleri olduğunu idrak etmektir.

Sonuç olarak, Füsûsu'l-Hikem'in bize sunduğu derinlik, Sıfat-ı Subutiyye'yi bir liste olarak ezberlemekten çok öteye geçer. Bizi, bu sıfatların hayatın tam ortasında, kendi içimizde ve dışımızda, zıt kutuplarıyla nasıl dans ettiğini görmeye davet eder. Bu ilâhî dansı seyredebilen, zıtların kavgasında boğulmak yerine onların ahengini dinleyebilen ve nihayetinde tüm bu seslerin aynı kaynaktan geldiğini anlayan bir kalp idrakine çağırır. Bu, akıl ile değil, aşk ile, teslimiyet ile ve Hakk'ın lütfuyla erişilecek bir makamdır. Akıl, "ya bu, ya o" der; kalp ise "hem bu, hem o, hem de ikisinden de öte olan Bir" diyerek secdeye kapanır.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Sıfat-ı Subutiyye

Hazret-i Pîr'in, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin engin denizinde, Sıfât-ı Subutiyye'nin kuru bir bilgi, ezberlenmiş bir liste olmadığı, bilakis her birinin kâinatın ve insanın dokusuna işlenmiş canlı birer hakikat olduğu görülür. Hazret-i Mevlânâ, bir âlim gibi tasnif yapmaz, bir arif gibi gösterir. O, bu yedi sıfatı; Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi ve Basar'ı, hikâyelerin, temsillerin ve en çok da aşkın diliyle anlatır. Mesnevî-i Şerîf'i açtığımızda, bu sıfatların birer ders başlığı değil, âşığın gönlünde yankılanan birer nağme, sâlikin yolunu aydınlatan birer ışık olduğunu fark ederiz.

Hazret-i Pîr, “Cenâb-ı Hakk Hayy’dır, diridir” demekle kalmaz; kupkuru bir kamışlıktan koparılmış neyin feryadıyla Hayat sıfatının nasıl bir tecellî olduğunu hissettirir. “Hakk her şeyi bilir” demez; karanlık bir odaya kapatılmış filin hikâyesiyle, bizim cüz’î bilgimizin, O’nun küllî İlim sıfatı karşısındaki hiçliğini yüzümüze vurur. “Hakk’ın İrade’si her şeye galiptir” diye fetva vermez; denizde boğulmak üzere olan bir nahiv âliminin (dilbilimcinin) hikâyesiyle, irademizi O’nun iradesine teslim etmedikçe kurtuluşun olmadığını gösterir.

Mesnevî, bu yedi sıfatın insanda birer emanet olduğunu anlatan altı ciltlik muazzam bir şerhtir adeta. Bizim “hayatım, iradem, bilgim, gücüm” diyerek sahiplendiğimiz ne varsa, hepsinin aslının O’na ait olduğunu ve bu sahiplenme davasının en büyük şirk-i hafî (gizli şirk) olduğunu fısıldar.

"Ney"in Feryadı: Sıfatların Aslını Anlatan Ses

Mesnevî-i Şerîf, bir neyin feryadıyla başlar. Bu ney, asıl vatanı olan kamışlıktan, yani Birlik’ten (Ahadiyet’ten) koparılmıştır. İçindeki bütün perdeler boşaltılmış, kendi varlığından eser kalmamıştır. Artık o, sadece bir "araçtır". Nefesi üfleyen neyzenin arzusuna göre ses verir. Kendi başına ne bir sesi, ne bir nağmesi, ne de bir hayatı vardır. Bu ney, kâmil insanın ve aynı zamanda ilâhî sıfatların tecellî edişinin en güzel timsalidir.

Neyin içinden çıkan o dokunaklı ses, neyin midir, yoksa neyzenin mi? Elbette neyzenindir. Ney, yalnızca o sesin zuhûr ettiği bir mazhardır, bir tecellîgâhtır. Kelam sıfatı da böyledir. Bizim “konuşuyorum” dememiz, neyin “ben ses çıkarıyorum” demesi kadar abestir. Aslında konuşan, kelâmı var eden Hakk’tır. Bizim dilimiz, dudağımız, ses tellerimiz, o ilâhî kelâmın bu âlemde duyulur hâle gelmesi için birer vasıtadan, birer "ney"den ibarettir. Sâlik, seyr-i sülûkunda ilerledikçe kendi kelâmının aslında Hakk’ın kelâmı olduğunu idrak eder. Boş ve lüzumsuz konuşmayı terk eder, çünkü bilir ki o ilâhî nefesi, neyzenin o kıymetli nefesini boşa harcamak edebe sığmaz. Artık onun ağzından çıkan her söz, bir hikmet taşır; çünkü konuşan "o" değildir, onun aracılığıyla Murâd-ı İlâhî’dir.

Aynı şekilde ney, neyzenin nefesiyle can bulur. O nefes kesildiği an, ney yine sessiz, cansız bir kamış parçasına döner. Hayat sıfatının tecellîsi de böyledir. Bizim “yaşıyorum” diye sahiplendiğimiz bu can, bu dirilik, Zât-ı Mutlak’ın “Hayy” isminin bir tecellîsidir. O hayat nefesi bize ulaştığı için diriyiz. O nefes kesildiğinde, ten kafesimiz bir paçavraya döner. Hazret-i Mevlânâ, neyin hikâyesiyle bize der ki: “Ey can! Kendini diri sanma. Sen, Hayy olanın hayatıyla dirisin. Kendi varlığından soyun ki, tıpkı ney gibi, O’nun nefesiyle dolasın. Ancak o zaman gerçek hayatın ne olduğunu anlarsın.”

Neyzen, neyi eline alır, dilediği nağmeyi üfler. Burada neyzenin bir İrade’si, bir de o iradeyi gerçekleştirecek Kudret’i vardır. Neyin ise ne bir iradesi ne de bir kudreti bulunur. O, neyzenin iradesine tamamen teslim olmuştur. Sâlikin yolculuğu da budur: Kendi cüz’î iradesini ve vehmî kudretini, Hakk’ın küllî iradesine ve mutlak kudretine teslim etmek. “Ben yaparım, ben ederim, ben başarırım” demek, kamışın neyzene isyan etmesi gibidir. Bu isyan, ancak uyumsuz, cızırtılı sesler çıkarır. Hakikî nağmeler, yani ilâhî hikmet ve feyzin zuhûru, ancak tam bir teslimiyetle mümkündür. Kul, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” (Güç ve kudret yalnızca Allah’a aittir) sırrına erdiğinde, artık onun eli Hakk’ın eli, onun iradesi Hakk’ın iradesi olur. O, Hakk ile yapar, Hakk ile tutar. Tıpkı neyzenin kudretiyle ses veren ney gibi.

Karanlıktaki Fil: Cüz'î İdrak ve Küllî Sıfatlar

Hazret-i Pîr, Mesnevî’de o meşhur hikâyeyi anlatır: Hintliler, karanlık bir ahıra bir fil getirirler. Halk, daha önce hiç görmediği bu varlığı merak eder, içeri girer. Fakat içerisi zifiri karanlıktır. Herkes file dokunarak onu tanımaya çalışır.

Biri filin hortumuna dokunur, “Bu bir oluk gibidir” der. Diğeri kulağını tutar, “Hayır, bu bir yelpazedir” diye iddia eder. Bir başkası bacağına sarılır, “Bu bir sütun, bir direktir” sonucuna varır. Sırtına dokunan ise onun bir taht gibi olduğunu söyler.

Her biri, kendi el yordamıyla, kendi sınırlı idrakiyle filin sadece bir parçasını tecrübe etmiştir. Ve her biri, o parçanın, filin tamamı olduğuna inanır. Hazret-i Mevlânâ der ki, eğer onların elinde bir mum olsaydı, bu ihtilaf ortadan kalkardı. Herkes filin bütününü görür ve hakikatte birleşirdi.

Bu hikâye, bizim ilâhî sıfatları idrak edişimizin mükemmel bir temsilidir. O karanlık oda, bu kesret (çokluk) âlemidir. Fil ise, Vücûd-u Mutlak’ın kendisidir; sıfatlarıyla birlikte Hakikat’tir. Bizler ise o karanlıktaki insanlar gibiyiz.

Elindeki mum olmayan, yani İnsân-ı Kâmil’in irfan ışığından mahrum olan herkes, Hakk’ı kendi dar idrakine göre tanımlar. İlim sıfatının tecellîsiyle bize ulaşan bilgi kırıntılarını, ilmin tamamı zannederiz. Kendi aklımızın erdiği kadarını “ilim” diye sahipleniriz. Cenâb-ı Hakk’ın Basar (görme) ve Semi (işitme) sıfatları da böyledir. Gözümüzün gördüğü, kulağımızın işittiği, o mutlak görme ve işitmenin bu âlemdeki son derece kısıtlı birer tecellîsidir. Biz, filin bacağını tutup “bu direktir” diyen adam gibi, kendi gördüğümüzü mutlak gerçeklik, kendi duyduğumuzu hakikatin ta kendisi sanırız. Bu yüzden birbirimizle sürekli bir çekişme hâlindeyizdir. Biri “Hakk şöyledir” der, diğeri “Hayır, böyledir” diye karşı çıkar. Herkes kendi dokunduğu parçayı anlatır.

O mumu getiren, kalbi ilâhî nur ile aydınlanmış, hakikati bütüncül olarak müşahede eden Peygamberler ve onların vârisleri olan Mürşid-i Kâmillerdir. Onlar, filin ne hortum, ne yelpaze, ne de sütun olduğunu; bütün bunların filin parçaları olduğunu ve filin, bu parçaların bir araya gelmesinden oluşan bir bütün olduğunu gösterirler. Yani onlar, Hakk’ın sıfatlarının ayrı ayrı değil, bir bütün olarak Zât ile kâim olduğunu öğretirler.

Sâlikin yolculuğu, el yordamıyla hakikati aradığı bu karanlık odadan, bir mürşidin irfan mumuyla aydınlanmış Tevhid (birlik) makamına yükselme yolculuğudur. O zaman anlar ki, kendi cüz’î ilmi, görmesi ve duyması, O’nun küllî İlim, Basar ve Semi sıfatlarının okyanusunda bir damladan bile daha azdır. Artık kendi bilgisine güvenmez, O’nun ilmine sığınır. Kendi gözüne inanmaz, O’nun nazarıyla bakmaya çalışır. Bu, emaneti sahibine teslim etmenin, fili bütün olarak görmenin başlangıcıdır.

Âşığın Varlığı: İrade ve Kudret'in Hakk'a Teslimi

Mesnevî, baştan sona bir aşk destanıdır. Bu destanın kahramanı olan âşık, kendi varlığından soyunup maşukunda yok olan kişidir. Hazret-i Mevlânâ, bir hikâyesinde kapıya gelen âşıktan bahseder. Âşık kapıyı çalar. İçeriden Maşuk sorar: “Kim o?” Âşık, “Benim” diye cevap verir. Maşuk, “Git, bu evde iki ‘ben’e yer yok” der. Âşık gider, bir süre aşk ateşinde yanar, pişer, hamlığından kurtulur. Geri döner, tekrar kapıyı çalar. Maşuk yine sorar: “Kim o?” Bu defa âşık, “Sensin” diye cevap verir. İşte o zaman kapı açılır.

Bu hikâye, Sıfât-ı Subutiyye’nin, özellikle de İrade ve Kudret sıfatlarının sâlikteki seyrini özetler. “Ben” demek, kendine ait bir varlık, bir irade ve bir kudret atfetmektir. “Ben istiyorum, ben yapabilirim” iddiası, o kapının kapalı kalmasının sebebidir. Bu, nefsin en temel iddiasıdır. Nefs, ilâhî sıfatların kendi üzerindeki tecellîlerini gasp eder, onları kendine mal eder ve bir “benlik” sarayı kurar. Bu saray, aslında bir zindandır.

Seyr-i sülûk, bu benlik sarayını tuğla tuğla yıkma sürecidir. Sâlik, başına gelen her hadisede, yaptığı her işte, kendi iradesinin ve kudretinin ne kadar aciz olduğunu tecrübe eder. Başarıya ulaştığında, o başarının kendi gücünden değil, Hakk’ın bir lütfu ve kudretinin bir tecellîsi olduğunu anlar. Başarısız olduğunda ise, kendi iradesinin O’nun küllî iradesi karşısında bir hiç olduğunu idrak eder. Bu idrak, aşk ateşinde pişmektir.

Pişen âşık, artık “ben istiyorum” demez, “O ne murad ederse o olur” der. “Ben yaparım” demez, “Kudret O’nundur, O dilerse olur” der. Bu, kapıda “Sensin” deme makamıdır. Bu makamda sâlik, kendi iradesini Hakk’ın iradesinde, kendi kudretini Hakk’ın kudretinde yok etmiştir. Buna tasavvufta Fenâ fi’l-Ef’âl (fiillerde yok oluş) ve Fenâ fi’s-Sıfât (sıfatlarda yok oluş) denir. Artık onun bir isteği kalmamıştır; Maşuk’un isteği onun isteği olmuştur. Onun bir gücü kalmamıştır; Maşuk’un kudreti onun eliyle, diliyle, bedeniyle zuhûra gelir.

Hazret-i Pîr, bu sıfatların bizde emanet olduğunu, onların asıl sahibinin Hakk olduğunu, hikâyelerin ve aşkın diliyle kalbimize böyle işler. O, bizi, o sıfatların tecellî ettiği birer ney olmaya, karanlık odadan çıkıp hakikat filini bir bütün olarak görmeye ve “ben”lik davasından vazgeçip kapıda “Sen” diyebilen bir âşık olmaya davet eder. Mesnevî’nin diliyle Sıfât-ı Subutiyye’yi anlamak, bu davete icabet etmekle başlar. Bu, bilginin irfana, ilmin aşka dönüştüğü mübarek bir yolculuktur.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Sıfat-ı Subutiyye

Sıfat-ı Subutiyye’nin irfan okyanusundaki yerini anlamak için, onun komşu olduğu hakikat adalarına ve bağlı olduğu ana karalara bakmak gerekir. Bu yedi sıfat, tek başına bir ada değil, bütün bir vücûd (varlık) coğrafyasını birbirine bağlayan bir takımadadır.

Evvela, her şeyin temeli olan Sıfat kavramıyla başlayalım. Sıfat, Zât’ı niteleyen, O’nun bir yönünü, bir vasfını bildiren mânâdır. Ancak Hakk’ın Zât-ı Mutlak’ı, bizim aklımızın idrak edebileceği her türlü nitelemeden münezzehtir. İrfan ehli, sıfatları iki ana kola ayırarak konuşma ve anlama imkânı bulmuştur. Sıfat-ı Subutiyye, bu iki koldan biridir.

Diğer kol ise Sıfat-ı Zatiyye’dir. Bu ikisi arasındaki ayrım, bir sâlikin yol haritasındaki en temel işaretlerden biridir. Sıfat-ı Zatiyye (Vücud, Kıdem, Beka, Vahdaniyet, Muhalefetün li’l-havadis, Kıyam bi-nefsihi), sadece ve sadece Hakk’ın Zât’ına mahsus olan, O’ndan başkasında bulunması düşünülemeyen sıfatlardır. Onlar, Zât’ın gayrı değildir. Bu sıfatlar, Hakk’ın tenzih, yani her türlü mahlûkattan ayrı ve yüce oluş yönünü bize talim eder. Sıfat-ı Subutiyye (Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar) ise, Zât ile kâim olmakla birlikte, eserleri ve tecellîleri âlemlerde görülen sıfatlardır. Bizde görülen cüz’î hayat, ilim, irade gibi vasıflar, o küllî sıfatların birer gölgesi, birer tecellîsidir. Dolayısıyla Zâtî sıfatlar tenzihe, Subûtî sıfatlar ise tecellîleriyle teşbihe, yani Hakk’ın âlemdeki görünürlüğüne işaret eder. Muhammedî mîzan, bu ikisini bir arada idrak etmektir.

Bu yedi sıfat, aynı zamanda Esma'ül Hüsna denilen sonsuz isimler okyanusunun yedi ana kaynağı, yedi büyük ırmağı gibidir. Her bir sıfat, nice ismin menbaıdır. Mesela, İlim sıfatı; Alîm, Habîr, Hakîm gibi isimlerin köküdür. Kudret sıfatı; Kadîr, Muktedir, Kavî, Metîn gibi isimlerin ardındaki güçtür. Kelam sıfatı, Hakk’ın Mütekellim isminin tecellîsidir. Bu yüzden Sıfat-ı Subutiyye’yi anlamak, Esmâ’ül Hüsnâ’nın sırlarına açılan yedi kapının anahtarını eline almak demektir. Sıfatlar, isimlerin bâtını (iç yüzü); isimler ise sıfatların zâhiridir (dış yüzü).

Son olarak, bu sıfatların kevnî düzlemdeki yerini Hazarat-ı Hamse yani Beş İlâhî Hazret (mertebe) içinde görmeliyiz. Sıfat-ı Subutiyye, bu mertebelerin işleyişinde merkezî bir yer tutar. İlk mertebe olan Ahadiyyet (Gayb-ı Mutlak), her türlü sıfat ve isimden münezzeh olan Zât’ın kendi kendine olduğu makamdır. Orada ne Hayat’tan, ne İlim’den söz edilebilir. Hakk’ın “bilinmeyi murad etmesiyle” başlayan tenezzül hareketinde, ikinci mertebe olan Vâhidiyyet’e geçilir. Sıfat-ı Subutiyye, tam da bu geçişte, Ahadiyyet’in isimsiz ve sıfatsız birliğinden, isimlerin ve sıfatların zuhûr ettiği Vâhidiyyet mertebesine inişte belirir. Onlar, Ulûhiyyet makamını, yani Hakk’ın Rab olarak âlemlerle olan ilişkisini kuran temel vasıflardır. Âlemlerin ve içindekilerin bütün hakikatleri (A’yân-ı Sâbite), bu yedi sıfatın birbiriyle olan nispetlerinden doğar. Dolayısıyla Sıfat-ı Subutiyye, Zât perdesinin ardından çıkan ve bütün bir kâinatı dokuyan yedi ilâhî “kuvve”dir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Terzibaba İrfan Mektebi’nin dijital kütüphanesinde yer alan temel eserler, Sıfat-ı Subutiyye hakikatine farklı pencerelerden bakarak birbirini tamamlayan bir irfan manzarası sunar. Her bir kaynak, bu yedi sıfatın bir başka yüzünü aydınlatır; biri nazarî temelini kurarken, diğeri sâlikin gönlündeki tecrübesini, bir başkası ise aşk ile yoğrulmuş hikâyesini anlatır.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetleri ve eserleri, bu konunun hem en temel, hem de en yaşanılır hâlini önümüze koyar. O’nun taliminde Sıfat-ı Subutiyye, kuru bir kelâm bilgisi olmaktan çıkar, seyr-i sülûkun ta kendisi hâline gelir. Terzibaba Hazretleri, bu yedi sıfatın, Hakk’ın Zât’ının “A’mâ” denilen ilk taayyününden sonra, bilinme arzusunun bir neticesi olarak Vâhidiyyet mertebesinde nasıl zuhûr ettiğini açıklar. Bu sıfatlar, Rahmâniyyet tecellîsinin vasıtalarıdır ve İnsân-ı Kâmil’in halk edilişinin de sebebidir. Hazret-i İnsan, bu yedi sıfatın en kâmil, en dengeli tecellî ettiği mazhar olduğu için halife olmuştur. Sohbetlerinde en çok durduğu nokta ise sâlikin bu sıfatlarla olan imtihanıdır. İnsanın gafleti, Hakk’a ait olan bu görmeyi (Basar), işitmeyi (Semi), bilmeyi (İlim), dilemeyi (İrade), gücü (Kudret) ve varlığı (Hayat) kendine mal edip “ben görüyorum, ben biliyorum, ben yapıyorum” demesidir. Bu, en büyük şirk-i hafîdir (gizli şirk). Terzibaba’ya göre seyr-i sülûk, bu gasp edilmiş sıfatları asıl sahibine, yani Hakk’a iade etme yolculuğudur. Nefs-i Emmâre’de insan bu sıfatları kendi benliği için kullanırken, nefs mertebelerinde yükseldikçe görmesinin Hakk’ın görmesi, işitmesinin Hakk’ın işitmesi olduğunu idrak eder. Bu, “ölmeden evvel ölmek” sırrının ta kendisidir: kendi vehmî sıfatlarından ölerek, Hakk’ın bâkî sıfatlarıyla dirilmektir.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ise bu konunun hikemî ve vücûdî temelini en sağlam şekilde ortaya koyar. Füsûs’ta Sıfat-ı Subutiyye, doğrudan bu başlık altında uzun uzadıya incelenmez; bunun yerine, eserin dokusuna bir ilmek gibi işlenmiştir. Şeyh-i Ekber’in ana meselesi, Hakk’ın tecellîsinin neden farklı varlıklarda farklı şekillerde göründüğüdür. Cevap, sıfatların ve isimlerin kabul edilişindedir. Âdem Fassı’nda açıklandığı üzere, İnsân-ı Kâmil’i diğer mahlûkattan ayıran şey, onun bütün Esmâ’yı ve dolayısıyla bu esmânın kaynağı olan Sıfat-ı Subutiyye’yi kendinde cem etmesidir. Diğer varlıklar, kendi istidatları (kabiliyetleri) gereği, ilâhî isimlerden sadece birini veya birkaçını yansıtır. Bir melek belki sadece tesbih ve tenzihle ilgili isimleri, bir dağ Celâl isimlerini, bir çiçek Cemâl isimlerini yansıtır. Ama insan, bu zıtlıkları, Celâl ile Cemâl’i, Lütuf ile Kahr’ı, tenzih ile teşbihi birleştiren “ayna”dır. İnsanın görmesi (Basar), Hakk’ın Basîr isminin; ilmi, Alîm isminin tecellîsidir. Füsûs, bu yedi sıfatın en kâmil tecellîgâhının neden insan olduğunu, onun bu sıfatları itidal üzere yansıtarak nasıl Hakk’a halife kılındığını vücûd mertebeleri üzerinden izah eder.

Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’i ise bu hakikati, akla değil, doğrudan kalbe söyleyen bir aşk diliyle anlatır. Mesnevî’de Sıfat-ı Subutiyye, nazarî bir bahis olarak değil, insanın en temel trajedisi ve en büyük umudu olarak karşımıza çıkar. İnsanın bu ilâhî sıfatların bir damlasına sahip olup da kendini derya sanması, Mesnevî’nin ana temalarındandır. Firavun’un “Ben sizin en yüce rabbinizim” demesi, Kudret ve İrade sıfatlarını kendine mal etmesinin bir kıssasıdır. Bizim cüz’î aklımız, Hakk’ın küllî İlim sıfatının bir gölgesidir; ama biz o gölgeye yapışır, aslı unuturuz. Hazret-i Pîr, şöyle seslenir: “Aklın, O’nun aklına karşı ahmaklıktan ibarettir. Canın, O’nun canına nispetle ölüdür.” Mesnevî, sâlike sürekli olarak bu yedi sıfatın aslının kendisinde olmadığını hatırlatır. Kendi cüz’î iradenden vazgeç ki Hakk’ın küllî İradesi sende tecellî etsin. Kendi fânî hayatından geç ki O’nun Hayy sıfatıyla ebedî hayata eresin. Mesnevî, bu sıfatları iade etme sürecini, bir bülbülün güle olan aşkı gibi, bir pervanenin ateşe atılması gibi, aklı ve mantığı aşan bir teslimiyet ve aşk yolculuğu olarak resmeder. Bu üç büyük kaynak, Sıfat-ı Subutiyye’nin ne olduğunu (Terzibaba), niçin olduğunu (İbn Arabî) ve nasıl yaşanacağını (Mevlânâ) bizlere talim eder.

Değerlendirme

Sıfat-ı Subutiyye hakikati, tasavvuf yolunun hem başlangıcı hem de nihayetidir. Bu yedi sıfat, Hakk’ın Zâtî perdesinden âlemlere uzanan yedi nuranî ipidir ve bütün bir varlık bu iplerle dokunmuştur. Bu sohbetten alınacak en temel ders, bu sıfatların sadece Cenâb-ı Hakk’ı tanımak için birer anahtar olmadığı, aynı zamanda insanın kendini tanıması için de bir ayna olduğudur. İnsanın en büyük gafleti ve şirki, bu aynadaki yansımasını, yani kendisine emanet edilen görmeyi, işitmeyi, bilmeyi ve yaşamayı kendi malı sanmasıdır.

Seyr-i sülûk denilen mânevî yolculuk, bu emanetlerin asıl sahibini idrak edip, “ben” zannından arınarak O’nunla var olma sanatıdır. Bu yedi sıfat, sâlikin nefsânî benliğinin yedi kalesidir ve bu kalelerin her biri fethedilmedikçe tevhid sırrına erilmez. Bu sebeple, Sıfat-ı Subutiyye’yi anlamak, sadece bir ilim meselesi değil, bir hâl, bir idrak ve nihayetinde bir fena (yok oluş) ve beka (var oluş) tecrübesidir. Her an, her nefes, bu yedi sıfatın tecellîsi altında olduğumuzu müşahede etmek, zâhirden bâtına doğru atılmış en büyük adımdır.

Cenâb-ı Hakk, bizleri emanete hıyanet edenlerden değil, emaneti bilip Sahibine teslim eden ve O’nun rızasıyla kullanan sadık kullarından eylesin. Amin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 26 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-2.5-pro | Olusturulma: 26.05.2026