Umre
Umre, zâhirde Kâbe-i Muazzama’ya yapılan bir ziyarettir ve “küçük hac” diye anılır. Hakikat yolcusu için Umre, bir mekân ziyaretinden ibaret değildir; âlemlerin ve insanın kendi varlığının merkezine doğru yapılan bir seyr-i sülûk, bir iç yolculuktur. Sâlik, bu yolculukta dıştaki Kâbe’den yola çıkar, içteki Kâbe’ye, yani Hakk’ın tecellîgâhı olan kalbe ulaşmayı niyet eder. Bu, taş ve duvardan müteşekkil bir yapıya değil, o yapının işaret ettiği mânâya, “Beytullah” yani Allah’ın Evi sırrına erme cehdidir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde Umre, sadece fıkhî bir ibadet olarak değil, aynı zamanda varlık mertebelerini müşahede etme, mürşidin rehberliğinde nefsini tanıma ve “Kâbe’nin özünü buldum” diyecek bir idrake vasıl olma vesilesi olarak görülür. Yolculuk Mekke’yedir, lakin varış Hakikât-i Muhammediyye’yedir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Umre kelimesi, Arapça “ziyaret etmek, bir yeri mâmur etmek, şenlendirmek” gibi mânâlara gelen ‘a-m-r’ kökünden türemiştir. Istılahta ise, belirli bir zamanla kısıtlı olmaksızın, ihrama girerek Kâbe’yi tavaf etmek, Safâ ile Merve arasında sa’y etmek ve tıraş olarak ihramdan çıkmak suretiyle yapılan ibadete verilen isimdir. Bu ibadetin aslı ve meşruiyeti, Kur’ân-ı Kerîm’de sabittir.
” ------------- وَأَتِمُّواْ الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّهِ... (Bakara Sûresi 196-) ...“Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve benzer sebeplerle) engellenmiş olursanız artık size kolay gelen kûrb’ânı gönderin. Bu kûrb’ân, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin... Bu (durum), ailesi Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın cezasının çetin olduğunu bilin.” Allah için, Haccı tamamlayın. Hac bilindiği gibi İslâm’ın içerisinde hem bedenen hem malen yapılan ibadetlerdendir. İbadetler değişik şekilde, olmaktadır sadece mâlen yapılan ibadetler vardır, sadece bedenen yapılan ibadetler vardır, hem bedenen hem mâlen yapılan ibadetler vardır.
Bu ilahî emir, Umre’nin sadece bir seyahat olmadığını, başı ve sonu olan, tamamlanması gereken bir kulluk vazifesi olduğunu bildirir. Ayetteki en mühim nokta “Lillâh” yani “Allah için” kaydıdır. Bu, yapılan her amelin, atılan her adımın, edilen her duanın gösterişten, ticaretten, geziden uzak, sırf Hakk’ın rızasına yönelik olması gerektiğini anlatan bir mühürdür. Yolculuk bedenen ve malen yapılır, lakin tamamlanması kalben ve ruhen olur. İbadetin tamamlanması, şeklî şartları yerine getirmekle birlikte, o şekillerin işaret ettiği mânâyı kalpte bulmakla mümkündür. Aksi halde yolculuk tamamlanmış sayılmaz, sadece gidip gelinmiş olur. Nitekim Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, niyetin ve amelin istikameti hakikate ermektir. Karınca misali yola düşmek bile, varamamaktan evlâdır.
Karınca uzun bir yola çıkacakmış gibi hazırlık yapıyormuş. Bunu görenler, hayırdır nereye deyince, karınca -hac yolculuğuna çıkıyorum demiş. Senin ömrün yetmez demişler. Karınca şöyle cevap vermiş; olsun hiç değilse hac yolunda ölürüm.
Bu hikmetli kıssa, Umre yolculuğunun asıl gayesinin menzile varmaktan ziyade, o yolda olmak olduğunu anlatır. Sâlikin ömrü, gücü, imkânı Kâbe’ye varmaya yetmeyebilir; lakin kalbi ve niyeti o yola yönelmişse, o zaten mânen bir yolcudur. Yolun kendisi terbiye eder.
Umre ibadetinin rükünleri de zâhirden bâtına uzanan birer işarettir. Safâ ve Merve tepeleri arasındaki sa’y, bu işaretlerin en açıklarından biridir. Cenâb-ı Hakk, bu iki tepeyi kendi nişanelerinden saymıştır.
إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِن شَعَآئِرِ اللّهِ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ أَوِ اعْتَمَرَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِ أَن يَطَّوَّفَ بِهِمَا وَمَن تَطَوَّعَ خَيْرًا فَإِنَّ اللّهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ {البقرة/158} “Şüphesiz Safa ile Merve, Allah’ın (dininin) nişanelerindendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret eder ve onları da tavaf ederse, bunda bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.” Safa ve Merve tepeleri Allah’ın işaretlerindendir, yani bir başka ifade ile Allah’lık işaretlerindendir, nasıl ki kişi ikâmet ettiği yerden gidip hacı oluyor sonra tekrar asli vatanına dönüyor işte onun gibi, Safa mutlak safiyet demektir, kendi saflığını idrak etmesi kişinin Safa tepesine çıkmasıdır, safiyete ermesi, Merve de mürüvettini, kendi hakîkatini idrak etmesi, iyiliklerini güzelliklerini idrak etmesidir. Safa’dan Merve’ye doğru başlayan bir seyir vardır, bir de Merve’den Safa’ya doğru bir seyir vardır, Safa’dan Merve’ye gitmek Aklı Küll’den Nefsi Külle nüzul etmek, inmek, Merve’den Safa’ya gitmek ise Nefsi Küll’den Aklı Külle yönelmektir.
Terzibaba Hazretleri, amelin ruhunu açarak Safâ’nın sadece bir tepenin adı değil, sâlikin ulaşması gereken bir hâlin, yani safiyetin (mutlak arılık) sembolü olduğunu belirtir. Merve ise, mürüvvetin, yani kişinin kendi hakikatini, cömertliğini, insanlık kemâlini bulmasının adıdır. Bu iki tepe arasındaki gidiş geliş, varlık mertebeleri arasındaki bir seyrandır. Akl-ı Küll’den (Küllî Akıl) Nefs-i Küll’e (Küllî Nefis) iniş, Hakk’ın halka tenezzülünü; Nefs-i Küll’den Akl-ı Küll’e çıkış ise halkın Hakk’a urûcunu, yükselişini temsil eder. Sâlik, bu gidiş gelişlerde Hz. Hacer’in teslimiyetini ve arayışını yaşarken, aslında kendi varlığının iki kutbu arasında seyrân ettiğini, tenzih ve teşbih arasında gidip geldiğini idrak eder.
Nihayetinde bütün yollar Kâbe’ye, yani “Beyt-i Atik”e, o kadim Eve çıkar. Kâbe, yeryüzünün kalbi, Hz. Âdem’den beri tevhidin merkezi olan bir yapıdır. Ancak irfan ehli için Kâbe, taştan ve topraktan ibaret değildir; o, içinde büyük bir sırrı, bir tecellîyi barındıran bir semboldür. Asıl olan, o sembolün işaret ettiği hakikattir.
KÂ’BE Âdem’le beraber yeryüzünde, Dönülmeye başlandı ilk günde, Ne tükenmez gücün varmış bu günde, On bin sene geçti, yine varsın Kâ’be. ... Her kes senin önünde eğilir, Varlığın huşu ile seyredilir, Sen de secde edermisin? Dedim, İnsân-ı Kâmil’e ederim, dedi Kâ’be. İnsân-ı Kâmil’e secde neden? Dedim, Ona melekler de secde etiğinden, dedi Kâbe. Ben bir taşım tecelli var içimde, İnsân nûrdur, hakk’ın zât-ı vardır, dedi Kâ’be.
Bu şiir, Umre’nin ve Kâbe ziyaretinin derin sırrını ifşa eder. Zâhirde herkes Kâbe’nin önünde eğilir, onu tavaf eder. Fakat Kâbe’nin kendisi İnsân-ı Kâmil’e secde eder. Çünkü Kâbe, içinde Hakk’ın tecellîsi olan bir taştır. İnsân-ı Kâmil ise, içinde Hakk’ın Zât’ını taşıyan bir nurdur. Meleklerin Hz. Âdem’e secdesi de bu sırdandır. Demek ki Kâbe’ye yapılan ziyaret, nihayetinde İnsân-ı Kâmil’in hakikatine yapılan bir yolculuktur. Tavaf, o hakikatin etrafında bir pervanenin ateşin etrafında dönmesi gibi dönmektir.
Bu idrak, sâlikin yolculuğunun zirvesidir. Artık Kâbe, dışarıda aranan bir mekân olmaktan çıkar, içeride bulunan bir hakikat olur. Bu, bir zuhuratta en güzel şekilde dile getirilmiştir:
Sonra sağ elini, elin içini öpmem için uzattılar. Daha sonra ben de yaklaşıp, sağ avucunun içini öptüm. O esnada gönlümde beni felâha götüren fikir ve duygular oluştu. Kendi kendime, “KÂ’BE’nin özünü buldum,” diyordum.
Umre’nin tamamlanması budur. Mürşidin elini öperken “Kâbe’nin özünü buldum” demek, Kâbe’nin işaret ettiği İnsân-ı Kâmil hakikatini, mürşidin şahsında müşahede etmek ve o hakikate biat etmektir. Bu noktada sâlik, dışarıdaki Kâbe’yi ziyaret etmiş, ama asıl Kâbe olan kendi kalbinin veya mürşidinin kalbinin sırrına ermiştir. Artık o, nereye giderse gitsin Kâbe’yi içinde taşır. Yolculuk bitmiş, sâlik vatanına, yani kendi aslına dönmüştür. Umre, tamamlanmıştır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Umre: Aslı ve Mertebesi
Umre, ihramlara bürünüp Kâbe-i Muazzama'ya doğru yola çıkmak, o mukaddes mekânda tavaf edip sa'y yapmaktır. Bu, işin zâhiridir, şeriatın gösterdiği mübarek bir yoldur. Lâkin, her zâhirin bir bâtını, her suretin bir hakikati vardır. Umre, sadece bedenin bir mekândan diğerine yaptığı bir yolculuk değil, aynı zamanda ruhun kendi aslına, sâlikin hakikatine doğru yaptığı derin bir seyr-i sülûktur.
Terzibaba Hazretleri'nin irfan mektebinde Umre, Vücûd-u Mutlak'ın, yâni Cenâb-ı Hakk'ın kendi mertebelerindeki tecellîlerini müşahede etme meydanıdır. Kâbe, taş ve duvardan ibaret bir yapı değil, Hakk'ın cemâlinin tecellî ettiği bir ayna, âlemlerin kalbi mesabesinde bir merkezdir. Oraya yapılan yolculuk, aslında kesretten Vahdet'e, halktan Hakk'a doğru bir uruc (yükseliş) teşebbüsüdür. Sâlik, Kâbe'nin etrafında dönerken, aslında kendi varlığının merkezindeki ilâhî sırrın etrafında döner.
Tavafın İki Yönü: Uruc ve Nüzul Seyri
Tavaf, Kâbe'nin etrafında yedi defa dönmektir. Bu dönüşün bir yönü vardır; kalbimiz Kâbe tarafında kalacak şekilde, sağdan sola doğru yapılır. Bu, âlemlerin genel seyrine, arşın, yıldızların dönüşüne uygun bir harekettir. Terzibaba Hazretleri, bir zuhuratı yorumlarken bu seyrin iki yönlü sırrını bizlere açar:
«Görüldüğü gibi bu zuhurat, fiziki Kâ’be ile birlikte gönül Kâ’besi’nin de olduğunu ifade etmektedir. Gönül Kâ’be sinin ve hükümlerinin şahsa ait olduğunu, fiziki Kâ’be nin de genele ait olduğunu ifade etmektedir. Tavafın normalin dışında “soldan sağa” yapılması genel olarak insanların, “Halktan Hakka” doğru yönelmesidir. “Sağdan sola” doğru yapılan genel tavaflar ise, “Hakk’tan halka” dır.»
Bu iki yönlü seyirde "Halktan Hakk'a" doğru olan, yani zuhuratta görülen ters tavaf, sâlikin seyr-i sülûk yolculuğudur. Bu, kesret âleminden, kendi vehmî varlığından sıyrılarak, nefsini arındırarak Vahdet'e, yani Hakk'a doğru yaptığı yükselişin, urucun sembolüdür. Bu, bir arayış, bir vuslat özlemidir. Sâlik, bu yolda kendi benliğinin putlarını kırar, tıpkı Hz. İbrahim'in Kâbe'yi putlardan temizlediği gibi. Bu, bir fenâ (yok oluş) yolculuğudur.
"Hakk'tan halka" olan seyir ise, yani bildiğimiz normal tavaf yönü, urucunu tamamlamış, Hakk'ta fenâ bulduktan sonra O'nunla bekâya ermiş olan ârifin seyrini ifade eder. Bu, bir nüzul (iniş) yolculuğudur. Artık o, halka Hakk'ın gözüyle bakar. Her zerrede O'nun tecellîsini müşahede eder. Onun için Kâbe, sadece Mekke'deki yapı değildir; bütün kâinat bir Kâbe, her varlık bir ayet olur. Bu, Hakk ile halk arasında bir "mabeynci" yani aracı olmaktır. Hazret-i Pir, bir şiirinde bu hâli dile getirir:
«“Mabeynci olduk bu gün, kimlere var ne zararı, gelip gitmekteyiz her gün Hakk ile halk arası”»
Kâmil insanın vazifesi budur: Uruc ile Hakk'a yükselmek, nüzul ile halka rahmet olarak inmek. Tavafın bu iki yönü, varoluşun temelindeki bu iki yönlü hareketi, yani Hakk'ın halka tenezzülünü ve halkın Hakk'a iştiyakını sembolize eden mübarek bir fiildir. Umre, sâlike bu iki yönlü seyri hem fiilen hem de mânen yaşatan bir irfan mektebidir.
Kâbe'nin Hakikati: İnsân-ı Kâmil'in Sırrı
Tasavvuf yolunda Kâbe, sadece bir kıblegâh değildir; o, aynı zamanda bir semboldür. Kâbe, hakikati itibariyle İnsân-ı Kâmil'in kalbidir. Nasıl ki mü'minler namazda yüzlerini Kâbe'ye dönerlerse, âşıklar da yüzlerini ve gönüllerini İnsân-ı Kâmil'e dönerler. Çünkü İnsân-ı Kâmil, Hakk'ın yeryüzündeki halifesi, isim ve sıfatlarının en kâmil tecellî ettiği mazhardır. O, "canlı Kâbe"dir.
Terzibaba Hazretleri'nin bir müridinin yaşadığı şu hâl, bu sırrı apaçık ortaya koymaktadır:
«Boş zamanlarımda Kâ’benin karşısında “İnsân-ı Kâmil” düşüncesi üzerinde geçirmeye ve notlar almaya çalışıyordum... Tavafımızın birinci şavtında dualar ile yolumuza ilerler iken, yürür halde yüzümü kâbeye doğru çevirdim Hacerül evsedin olduğu köşe ile kâbe kapısı hizasından, Terzi Babamın sûreti yürüyerek ve oval bir daire çizerek önümüze doğru geçti... Bu tecelli, İnsân-ı Kâmil’in zât’ın zuhuru olarak ef’âl mertebesinde görülmesi idi. Bu sahneyi lütfettiği için rabbime şükrettim.»
Bu yaşanan, bir keşif, bir müşahededir. Sâlik, Kâbe'nin suretine bakarken, onun hakikati olan İnsân-ı Kâmil'in tecellîsiyle şereflenmiştir. Bu, "ef'âl mertebesinde," yani fiiller âleminde, gözle görülür bir şekilde zuhur eden bir hakikattir. Bu tecellî bize şunu öğretir: Suretteki Kâbe'ye yönelmek, hakikatteki Kâbe'ye, yani İnsân-ı Kâmil'e ve onun işaret ettiği Hakk'a yönelmektir.
Cenâb-ı Hakk, nasıl ki Kâbe'yi "mükerrem" yani şerefli kıldıysa, İnsân-ı Kâmil'i de "mükerrem" kılmıştır. Hatta İnsân-ı Kâmil'in şerefi, Kâbe'nin şerefinden daha üstündür. Çünkü Kâbe taştır, İnsân-ı Kâmil ise Hakk'ın "ruhumdan üfledim" dediği ilâhî nefhanın mazharıdır.
«Tıpkı Mekke nasıl mükerrem kılındı ise, İnsân-ı Kâmil de o cihetle mükerrem kılınmıştır. âyeti celilede, mükerrem insan hitabının mazharı olanlardan biride yine odur.»
Bu sebeple, Kâbe'nin karşısında durup tefekkür etmek, aslında İnsân-ı Kâmil'in hakikatini tefekkür etmektir. Tavaf ederken atılan her adım, hakikat yolunda atılan bir adımdır. O taş binanın etrafında değil, Hakk'ın tecellîgâhı olan kâmil insanın gönlü etrafında dönülür. Umre, bu sırrı idrak etme ve yaşama fırsatıdır.
Sayıların ve Harflerin Dilinden Hakikat Seyri
İrfan yolunda her şeyin bir zâhiri, bir de bâtını olduğu gibi, harflerin ve sayıların da bir sureti, bir de taşıdığı mânevî bir özü, bir hakikati vardır. Terzibaba Hazretleri'nin irfan mektebinde, ebced hesabı gibi ilimler, kâinat kitabının ve Kur'ân-ı Kerîm'in şifrelerini aralayan birer anahtar olarak kullanılır. Hac ve Umre ibadetleri de bu hikemî nazarla okunduğunda, bizlere varlık mertebelerine dair derin sırlar fısıldar.
Hazret-i Pir, Hac ile Umre arasındaki mertebe farkını sayıların diliyle şöyle izah eder:
«HAC: Hakikat-i İlâhiye de Cemalullah-ı seyir. UMRE: Hakikat-i Muhammediye de Cemallulahı seyirdir.»
Bu mühim bir ayrımdır. "Hac" kelimesinin ebced değeri 11'dir (Ha: 8, Cim: 3). "11" sayısı, Tevhid-i Zât mertebesini, yani "Hû" zamirini, Zât'ın mutlak birliğini ve Hazret-i Muhammed'in (s.a.v) bu mertebedeki bâtınî hakikatini simgeler. Dolayısıyla Hac, doğrudan Zât tecellîsinde Cemâlullah'ı seyretmektir. Bu, seyrin zirvesidir.
"Umre" ise, Hakikat-i Muhammediyye mertebesinde Cemâlullah'ı seyirdir. Hakikat-i Muhammediyye'nin sayısal değeri 12'dir. Bu mertebe, Zât'ın kendi ilminde kendini seyretmesiyle beliren ilk taayyün, yani ilk belirlemedir. Bütün kâinatın ve varlığın hakikatlerinin kendisinden zuhûr ettiği küllî hakikattir. Umre yolculuğu, sâliki işte bu küllî hakikate, varlığın özü olan Nûr-u Muhammedî'ye götüren bir seyirdir.
Bu sayısal sembolizm, Kâbe'deki fiziksel mekânlara da yansır. Terzibaba Hazretleri'ne zuhuratla bildirilen ve Kâbe'de Fetih kapısı ile Umre kapısı arasında bulunan "gizli kapı"nın 53 numaralı kapı olması tesadüf değildir:
«“Hakk verdi bana bir kapı aşıklar hep yesin diye bu özel bir gizli yapı, bab-ul feth ile umre arası” Kabe’ye gidenler şöyle bir gözlerini oraya doğru çevirsinler... İşte Bab-ul Feth ile Umre arası o iki kapının arasında bizim kapımız var... o merdivenlerin arkasından girilen kapı, 53 numaralı kapı, Cenâb-ı Hakk’ın bize hediye ettiği kapıdır o batın kapısı.»
"53" sayısı, Terzibaba Hazretleri'nin mânevî bir işareti olduğu gibi, aynı zamanda "Ahmed" isminin ebced değeridir. Ahmed, Peygamber Efendimizin göklerdeki ismidir ve Zât'a en yakın mertebeyi ifade eder. Böylece Kâbe'deki 53 numaralı kapı, zâhirde bir geçit iken, bâtında Ahmedî hakikate, yani Hakikat-i Muhammediyye'ye açılan bir gönül kapısı olur. Umre'ye giden sâlik, bu sırların idrakiyle o mekânlarda dolaştığında, sadece taş ve duvar görmez; harflerin, sayıların ve mekânların dilinden konuşan hakikatleri dinler.
Tecellînin Mertebeleri: Besmele'nin Tavafı
Umre'deki her bir fiil, varlık mertebelerindeki bir hakikate işarettir. Tavaf sadece Kâbe etrafında dönmek değil, aynı zamanda ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellî deryasında seyr etmektir. Terzibaba Hazretleri'ne lütfedilen mânevî bir hediye olarak, tavafın üç ayrı mertebesi ve niyeti bizlere bildirilmiştir. Bu, tavafı Besmele-i Şerif'in hakikatleri üzere yapmaktır.
«Bu tavafların yapılması hakkındaki husûsları ve kendilerine âit okunması lâzım gelen duâları yukarıda, (2013 Umre dosyası) ayrı ayrı düzenleyip belirtmiştim. Ayrıca! Bunlar. Makâm-ı İbrâhim Tavafı, Makâm-ı Muhammedî Tavafı, Ve makâm-ı Ulûhiyet Tavafı, Diğer yönden bu tavaflar Besmele-i Şerîfe’nin de tavaflarıdır, üçünün tamamı ayrıca yine başka yönden bir tavaftır. İbrâhimiyyet tavafı, Rahîm; Muhammediyyet tavafı, Rahmân ; Ulûhiyyet tavafı ise Allah esmâ-i Zât’ının karşılığıdır.»
Besmele, "Bismillâhirrahmânirrahîm"dir ve "Allah", "Rahmân" ve "Rahîm" isimlerini cem eder.
-
Ulûhiyet Tavafı (Allah İsmi): Bu, Zât mertebesine yönelik bir tavaftır. "Allah" ismi, bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplayan İsm-i Âzam'dır. Bu tavaf, sâlikin bütün kesret perdelerinden geçerek, varlığın kaynağı olan Zât-ı Mutlak'a yönelmesidir. Bu, en yüksek niyet ve en küllî tecellîdir. Bu, "Hac" ibadetinin sırrına yakın olan Tevhid-i Zât seyrine bir kapı aralar.
-
Muhammedî Tavaf (Rahmân İsmi): Bu, Hakikat-i Muhammediyye mertebesine yönelik bir tavaftır. "Rahmân" ismi, var olan ve olmayan her şeyi kuşatan, mü'min-kâfir ayırt etmeyen sonsuz ve genel rahmeti ifade eder. Bu rahmet, varlığın zuhûra gelmesini sağlayan Nefes-i Rahmânî'dir. Hakikat-i Muhammediyye de bu Rahmânî nefesin ilk ve en kâmil tecellîsidir. Bu tavaf, varlığın kaynağındaki bu küllî rahmeti ve onun mazharı olan Nûr-u Muhammedî'yi müşahede etme niyetidir. Bu, "Umre"nin hakikatine en uygun seyirdir.
-
İbrâhimî Tavaf (Rahîm İsmi): Bu, velâyet ve nübüvvet yoluna, yani sâlikin kendi seyrine yönelik bir tavaftır. "Rahîm" ismi, sadece mü'minlere yönelik olan, onları hidayete erdiren ve kemâle ulaştıran özel rahmeti ifade eder. Hz. İbrahim (a.s.), teslimiyetin ve tevhidi ikame etmenin sembolü olarak bu yolun büyüklerindendir. Bu tavaf, sâlikin kendi nefsini putlardan arındırıp, Rahîm isminin tecellîsine mazhar olarak yolunda ilerleme niyetidir.
Umre, sâliki varlığın en derin katmanlarında dolaştıran, Zât, Sıfat ve Fiil mertebelerini hem ilmen hem de zevken idrak ettiren bir ibadettir. Ancak Hazret-i Pir'in uyarısı mühimdir:
«Bu hediyelerin tatbiki için, fıkhi ve şer-i hiçbir hüküm yoktur vicdani ve zevkidir, alıp tatbik etmek irteyenlere de, mâni yoktur muhabbet ve irfaniyyet meselesidir.»
Bu, şeriatın hükümlerine bir ilave değil, irfan ve muhabbet ehli için bir zevk, bir hediye, bir bâtınî edeptir. Umre'nin ve Kâbe'nin hakikatine bu nazarla bakabilenler için o mübarek yolculuk, Cenâb-ı Hakk'ın varlık kitabını okuduğu, Cem makamı tecellîlerine şahit olduğu bir mi'râc olur.
Terzibaba Geleneğinde Umre'in Yaşanması
Zahirde yapılan bir seyahatin, bâtında nasıl bir sey-ri sülûk tecrübesine dönüştüğünü, Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde bu kutlu yolculuğun nasıl yaşandığını anlamak gerekir. Kâbe’ye giden yollar çoktur, ama asıl mesele o yolda nasıl yürüdüğümüz, o yolda kiminle yürüdüğümüz ve o yolun bizi nereye, nasıl ulaştırdığıdır. Umre, bu mânâda, sâlikin nefsini, ahlâkını ve idrakini mürşidinin potasında erittiği, edep ve hizmet ile yeniden şekillendirdiği bir mânevî talim ve terbiye meydanıdır.
Mürşid, Mürid ve Kutsal Topraklarda Sohbet Halkası
Tasavvuf yolu, en temelde bir edep ve muhabbet yoludur. Bu yolun rehberi mürşid, yolcusu ise müriddir. Umre yolculuğu, bu ikili arasındaki bağın en saf, en yoğun hâliyle yaşandığı müstesna bir zaman dilimidir. Sâlik için Kâbe’ye varmak, aslında mürşidinin gönül Kâbe’sine daha çok yaklaşmaktır. Orada yapılan her ibadet, edilen her dua, atılan her adım, mürşidin nazarı altında bir mânâ kazanır. Bu yolculuk, kuru bir turistik gezi değil, canlı bir mekteptir. Dersleri sohbet, imtihanları hizmet, diploması ise edeptir.
Bu mektebin en mühim derslerinden biri hizmettir. Hizmet, nefsin belini kıran en tesirli ilaçtır. Terzibaba geleneğinde bu hizmet ahlâkının en kâmil örneğini, Hazret’in hayat arkadaşı, yoldaşı, sırdaşı Nüket Annemiz’in şahsında görürüz. İhvan onun bu vazifesini şöyle tarif ediyor:
Aişe validemiz için kullanılan "ilim kapısı" ifadesini onun şahsiyeti için de kullanmamız mümkündür. Çünkü Hazretimizin huzuruna çıkmak isteyenler onun açtığı kapıdan geçmekteydiler. O, kandil ve diğer sohbet gecelerinde çok sayıdaki ihvanı evinde en iyi şekilde ağırlarken, Pîr Hasan Hüsameddin Uşşâki Hazretlerinin hanı-mı "Halva-i Bacı" validemizin başlattığı "misafirlere helva ikram et-me" geleneğini de hâlen sürdürmektedir.
"İlim kapısı" ifadesi, sadece bir iltifat değil, bir hakikatin ifadesidir. Mürşidin ilmine ve sohbetine ulaşan yolun, hizmet ve edep kapısından geçtiğini gösterir. Nüket Annemiz’in şahsında tecessüm eden bu ahlâk, Uşşâkî yolunun büyüklerinden "Halva-i Bacı" validemize kadar uzanan bir silsilenin devamıdır. Demek ki sâlik için Umre, sadece Kâbe'nin etrafında dönmek değil, bir hizmet halkasının içinde dönmektir; kardeşlerine bir tas çorba uzatmak, yorgun bir dervişin yükünü hafifletmek, sohbet meclisinin düzenini sağlamak, bunların hepsi tavafın bir başka çeşididir.
Bu yolculuk, aynı zamanda mürşid ile mürid arasındaki en mahrem anların, en derin sohbetlerin de zemini olur. Bazen bir niyet, ilâhî tecellî ile başka bir şekilde zuhûr eder. Hazret’in ve Nüket Annemiz’in 40. evlilik yıl dönümlerini Haremeyn’de kutlama niyetleri varken, tecellînin İzmir’de gerçekleşmesi gibi. Bu hadise bile kendi içinde bir derstir.
Her nekadar Nüket Hanımefendi annemiz, bu kutlamayı Umre ziyaretine denk getirmek istedi ise de, ilâhi tecelli bu yönde gelişmişti.
Ancak Hakk, o niyeti karşılıksız bırakmaz. Bir sonraki sene, o niyetin tecellîsi daha da güzelleşerek zuhûr eder:
Ertesi sene ise, Terzi Babam, Nüket Annem ile beraber dostları ve ihvanları ile 17/09 – 13/10/2004 tarihleri arasında Umre’de idiler. Nüket Hanım validemizin 41 inci evlilik yıl dönümlerini 28/09/2004 tarihinde “haremeyn” de çocuklarıyle birlikte kutlamışlardır.
Yolun adabı budur. Sâlik, kendi planını yapar ama Hakk’ın takdirine razı olur. Bilir ki, O’nun takdiri her zaman daha hayırlı, daha hikmetlidir. Mürşidin hayatında yaşanan bu hâller, tüm sâlikler için canlı birer örnektir. Umre yolculuğu, sâlikin bu teslimiyet ahlâkını bizzat yaşayarak öğrendiği bir mânevî atölyedir. Orada, mürşidinin her hâlini, her sözünü, hatta sükûtunu dahi bir ders olarak okumayı öğrenir.
Seyr-i Sülûk Temrinleri: Zikir, Vird ve Hâl Ayetleri
Umre yolculuğu, sâlikin mânevî eğitiminin hızlandırıldığı, yoğunlaştırıldığı bir dönemdir. Mürşid, sâlikin bulunduğu nefs mertebelerini, o anki hâlini ve ihtiyacını en iyi bilendir. Bu sebeple, bu kutlu yolculukta veya öncesinde, sâlike özel zikirler, virdler ve mânevî egzersizler, yani temrinler verilir. Bu temrinler, kuru bir tekrar değil, sâlikin iç âlemindeki dönüşümü tetikleyen mânevî anahtarlardır.
Bir sâlik ile yolun rehberi arasındaki yazışmalarda bu süreç şöyle işler:
Le… Hanım, size 2 rekat evvabin ve sabah namazı sonrası Vird-i Settâr'ı okumanızı beyanış olmalıyım. Buna ilaveten ekte abdest temrini gönderiyorum. 10 gün devam ediniz, bitiminde yine beni haberdar ederseniz, diğer temrini vermiş olurum. Sorularınız olursa yazabilirsiniz. Selam ve dua ile..
"Adım adım, yudum yudum gidelim istiyorum ki kolaylıkla hazmedelim" denilmesi, yolun usûlünü gösterir. Mânevî gıda, birdenbire ve hazımsız bir şekilde verilmez. Sâlikin bulunduğu mertebeye, taşıyabileceği kaba göre verilir. Evvabin namazı, Vird-i Settâr, abdest temrini... Her biri, sâlikin seyr-i sülûk merdiveninde bir basamak daha çıkmasına yardımcı olur. Umre gibi mânevî yoğunluğu yüksek bir tecrübeye hazırlanırken, bu temrinler sâlikin gönül kabını temizler, onu gelecek tecellîlere hazırlar.
Bu yolda sadece virdler ve temrinler değil, Kur’ân ayetleri de birer "hâl ayeti" olarak kullanılır. Ayetler, sadece okunup geçilen metinler değil, sâlikin nefsini terbiye etmek için kullandığı canlı birer reçetedir. Nefs-i Emmâre, yani kişiye sürekli kötülüğü emreden nefs mertebesinin en büyük tuzağı, kendini kayırmasıdır. Bu hâle karşı Kur’ân’dan bir ilaç sunulur:
Bu âyeti kerime “İrfan Mektebi” derslerimizin “Nefsi Emmâre” dersinin hâli âyetidir. Seyr-i süluk derslerine başlandığı zaman bu âyet en az 33 sefer çekilerek üstümüze hâl edilmeye çalışılır ve nefsi emmârenin kendini kayırmaz hale getirmesi sağlanır.
Bu usûlün pratik hayattaki yansıması, Umre esnasında yaşanan küçük bir hadisede tecellî eder:
Medine bulunduğumuz otelin restoran solonu umreciler fazla olduğu için bir hayli kalabalık oluyordu. Bazı zaman umrecilerden bazıları sıraya geçmeden, başkalarının önüne geçiyorlardı. Ce… adlı kardeşimiz böyle durumda ne yapalım diye Efendi Babam ile istişare ettiğinde kendisine, eğer sâlik sûlükunun başlarındaysa başkalarını nefsini kendisine tercih etmesinin doğru olacağını ve bu konuda seslenmemesinin gerektiğini bildirmiştir.
Bu canlı bir derstir. Yemek sırasında öne geçme arzusu, nefs-i emmârenin en basit, en ilkel "kendini kayırma" talebidir. Mürşid, bu basit hadiseyi bir terbiye vesilesine dönüştürür. Sâlike, ayetin mânâsını lafızda değil, hâlde yaşamasını öğretir. Umre, işte bu türden sayısız dersle dolu bir mârifet okuludur. Sâlik, okuduğu kitapların, çektiği zikirlerin mânâsını, bizzat yaşayarak, sindirerek, "geviş getirerek" anlamaya başlar.
Babamız hani inanın elimde kitap ileri gidiyorum geri geliyorum, üç farklı kalemle o an hangi kalemi bulduysam çiziyorum böyle okuyun dediği için. Ben size de yazdım bunu, ben çok hızlı okuyormuşum sindirim güçlüğü yaşıyormuşum diye de ifade ettim, hatta o yüzden hani ben de o zamandan beri ben de geviş getirme şöyle bir adet haline geldi...
Bu "geviş getirme" tabiri, ilmin irfana dönüşmesinin sırrıdır. Sâlik, mürşidinin eserlerini de, Kâbe'yi de, hayatın kendisini de böyle okumaya başladığında, yolculuk asıl mânâsına kavuşur.
Zuhûrat ve İşaretler: Mânâ Âleminin Rehberliği
Mânevî yolculuk, sadece zahirde yürünen bir yol değildir. Bu yolculuğun bir de bâtınî, yani içsel boyutu vardır. Sâlikin rüyaları, yani [zuhurat](/wiki/zuhurat)ları, bu içsel yolculuğun haritaları gibidir. Özellikle Umre gibi mânevî atmosferi yoğun mekânlarda, sâlikin gönül aynasına birçok mânâ tecellî eder. Ancak bu haritaları tek başına okumak tehlikelidir. Her zuhurat, mutlaka mürşidin rehberliğinde, yani [istişare](/wiki/istisare) ile yorumlanmalıdır.
Kutsal topraklarda görülen zuhuratlar, bazen çok açık ve net olabilir. Hatta sâlik, yakaza hâlinde, yani uyanıklık ile uyku arasında bir durumda, mânâ âleminin sakinleriyle hemhâl olabilir. Bir müridin şahitliğinde, Terzi Baba'nın Harem-i Şerif'te Hızır (a.s.) ile görüşmesi şöyle anlatılıyor:
Mekkede mahfilin altında ayrıldığımız son sabahı hatırladın mı?” Ben de “evet” dedim. “Orada bana benzeyen biriyle namazdan sonra görüşmüştük ya, o Hızır (a.s.) idi,” dediler. “Bizi ve umremizi tebrik ve takdir etti,” dediler.
Bu, muazzam bir tecellîdir. Mürid, mürşidinin yanında bir hadiseye tanıklık ediyor ama işin hakikatini ancak mürşidi ona açıkladığında anlıyor. Hızır (a.s.)'ın suretinin dahi Terzi Baba'nın suretine bu denli benzemesi, "Hazretimizdeki ilmi düşünce ve ahlâkı çıkarıp, bir sûret oluştursanız, bu yani Hızır (a.s.) aynısı ortaya çıkar" ifadesi, mânâ âlemindeki ayniyet sırlarına bir işarettir. Bu tür tecrübeler, Umre mekânının mânevî bereketini ve mürşidin bu bereketi müridlerine nasıl taksim ettiğini gösterir.
Bazen de zuhuratlar, sâlikin gelecekteki hâllerine veya yolculuğunun mânevî mertebesine işaret eder. Bir sâlikin rüyasında Umre ziyaretinin Hacca dönüştüğünü görmesi gibi:
Sizinle gideceğimiz umre ziyaretinin hac farizasına döndüğünü gördüm. Hatta secdeye varıyordum. Namazı bitirince Kâbe’yi görme heyecanı sarmıştı ve sizi hac kıyafetleri içinde görüyordum.
Terzi Baba'nın bu zuhurata yorumu, yolun inceliklerini anlamak için bir anahtar gibidir:
İdrak ile oraya gitmek Hacc vaktinde orada oluşanları ilmen ve şuhuden yaşamaktır. ...ziyaret umre dahi olsa hacca bedel bir hususiyeti vardır. Hissettiğin bunlar olabilir.
Demek ki asıl mesele, zamanın veya mekânın kendisinden ziyade, o zaman ve mekândaki "idrak" seviyesidir. Kâmil bir mürşidin rehberliğinde, ihlas ve idrak ile yapılan bir Umre, sâlikin gönlünde Hacc tecellîlerine kapı aralayabilir. Zuhuratlar, işte bu potansiyel tecellîlerin müjdecisi veya habercisidir. Ancak bu müjdeler, sâliki şımartmamalı, aksine daha çok edebe, daha çok gayrete sevk etmelidir. Her zuhurat, mürşide arz edilerek, nefsin ve şeytanın hilelerinden emin olunmalıdır.
Nefsin Tuzakları ve Hakk'a Teslimiyet
Mânevî yolculuk, güllerle döşeli bir yol değildir. Bu yolda sayısız viraj, yokuş ve tuzak vardır. En büyük tuzak ise, sâlikin kendi nefsidir. Şüphe, vesvese, acelecilik, kibir, ümitsizlik... Bunların hepsi, İblis ve avenesinin, sâlikin gönül Kâbe'sine giden yol üzerine kurduğu barikatlardır. Terzi Baba'nın Umre esnasında gönlüne doğan bir tecellîde bu durum şöyle ifade edilir:
Eşyâlarını kamyonun arkasına yüklemişsin bir yerden bir yere gidiyorsun. Bâzı yaramaz çocuklar o eşyâlara zarar vermek için, taş, toprak atarlar, işte bunun gibi, gönlüne ve orada olan muhabbet malzemelerine, iblis ve tâifesi fiske ve fitne taşları atarlar, aklına olmayacak şeyler getirirler, gönlünü şüphe ve tereddütlere düşürürler.
Sâlik, bu "fitne taşları" geldiğinde, onların kaynağının kendisi olduğunu zannedip ümitsizliğe düşebilir. Hâlbuki mürşidin uyarısı açıktır: "kaynağını kendin zannedersin, halbûki onlar dışarıdan gelmişlerdir, daha sonra giderler, endişelenmeyin." Çare, bu düşüncelerle boğuşmak değil, uyanık olmak ve onlara aldanmamaktır.
Yolun en büyük imtihanlarından biri de, ilâhî takdire tam bir teslimiyet gösterebilmektir. Bazen sâlik, büyük bir niyet ve gayretle bir işe başlar ama netice beklediği gibi olmaz. Bu durum, nefsin en çok kıpırdandığı, "neden olmadı, niye böyle oldu?" diye isyan ettiği anlardır. İşte bu anlarda sâlikin sığınağı, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) hayatıdır. Hudeybiye'de yaşananlar, bu konuda en büyük derstir. Ashab, Umre niyetiyle yola çıkmış, Kâbe'ye birkaç kilometre kala geri dönmek zorunda kalmıştır.
O zaman efendimiz dedi ki evet ben size Mekke’yi feth edeceğiz dedim ama bu sene feth edeceğiz demedim dedi, tarih vermedim dedi. ... Demek ki bizim de bazı zamanlarımızda böyle ileriye gidiyoruz, ulaşamadan tekrar geriye dönüyoruz. Bunun bir üzüntü sebebi vesilesi olmaması lazım geldiğini burada belirtiyor bize bu ayet yaşantı içerisinde.
Bu büyük bir teslimiyet dersidir. Aylarca yol gidip hedefe ulaşamadan dönmek, ama Hakk'ın emrine, Resûl'ün talimatına boyun eğmek... Sâlikin yolculuğu da böyledir. Bazen mânevî olarak çok ilerlediğini hisseder, sonra bir imtihanla kendini en başta bulur. Bazen bir kapının açılmasını bekler ama o kapı açılmaz. İşte o anlarda Hudeybiye'yi hatırlamalıdır. Bilmelidir ki, geriye çekilmek de ileri gitmek kadar yolun bir parçasıdır. Mühim olan, kendi nefsine göre değil, mürşidinin işaretine ve Hakk'ın takdirine göre hareket etmektir.
Yine, bir sâlikin başka bir yoldan gelip, çok kısa sürede esma derslerinde hızla ilerletilmesi, fakat sonunda "kendimi nefs-i emmareden kurtulamamış gibi hissediyorum, hiç yol alabilmiş gibi değilim" diye feryat etmesi, bu "hazımsız" ilerlemenin tehlikesini gösterir.
NOT= Bu kadar süre içinde bu kadar ders yükseltmesi olacak iş değildir. Bu esmaların idrak edilip hazm edilmesi seneler sürer. Her esmanın kendine göre “hali ve idraki” yaşantısı vardır, bunlar yaşanmadıkça ders geçirilmesi o kişye yapılan büyük kötülüktür.
Umre yolculuğu, bu yüzden bir hız yarışı değil, bir sabır ve teslimiyet imtihanıdır. Sâlik, Kâbe'ye yaklaştıkça, kendi hiçliğini daha iyi anlar. Mürşidinin himmeti ve rehberliği olmadan, bu çetin yolda bir adım dahi atamayacağını idrak eder. İşte o zaman, nefsini değil, Rabbini dinlemeye başlar. O zaman Umre, onun için bir seyahat olmaktan çıkar, Hakk'a vuslat yolunda atılmış kutlu bir adıma dönüşür.
Füsûsu'l-Hikem'de Umre
Kabe'ye yapılan yolculuk olan Umre, zâhirde bir mekâna doğru atılan adımlardır. Lâkin hakikatte bu yolculuk, mekânların ötesinde, insanın kendi vücûdunun derinliklerine, Cenâb-ı Hakk'ın sırlarının tecellî ettiği o en mukaddes beyt'e, yani kalbe yapılan bir seyr ü seferdir. Bu seferin haritasını ve pusulasını en kâmil şekilde çizenlerden biri, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleri'dir. O'nun Füsûsu'l-Hikem adını verdiği hikmet pınarları, Umre gibi bir ibadetin sadece taş ve duvardan ibaret bir yapıya ziyaretten çok daha öte, Vücûd-ı Mutlak'ın sırlarını müşahede etme talimi olduğunu bize fısıldar.
Terzibaba İrfan Mektebi'nin sohbet halkalarında da Umre ve Hac, her zaman Füsûs'un ışığında demlenir. Külliyatın içindekiler listelerinde dahi, "Umre Dosyası" başlıklarının hemen yanında "Fu-Hi-01-Adem Fassı," "Fu-Hi-02-Şit Fassı," "Fu-Hi-03-Nuh-fassı" gibi Füsûs derslerinin yer aldığını görürüz. Bu bir tesadüf değildir. Bu, zâhirî ibadet ile bâtınî hikmetin nasıl iç içe geçtiğinin, birinin diğerini nasıl şerh ettiğinin delilidir. Umre yolculuğu, Füsûs'ta anlatılan peygamberlere verilmiş hikmetlerin, sâlikin kendi hayatında, kendi hâllerinde tecrübe edilmesidir.
Şeyh-i Ekber'in hikmet okyanusu, Umre'ye insanın ne olduğu sorusuna verilen cevapla bir pencere açar. İnsan, alelade bir mahlûk değildir. O, Hakk'ın kendi Zât'ını seyrettiği en parlak ayna, en câmi' (kapsayıcı) tecellîgâhtır. Terzibaba Hazretleri'nin bir sohbetinde buyurduğu gibi, bu mesele insanın varlık sebebidir:
Şimdi biz bilelim veya bilmeyelim yani bu hakikatleri bilelim veya bilmeyelim irfani ve gafleti halde Hacca veya umreye gidelim, bir insanda bu iki özellik mutlaka vardır. Eğer olmamış olsa insan olmaz. Efendilik olmadığı için hayvanlar hayvan olarak kalır, işte insanlarda efendilik olduğu için Allah’ın Zat’ının zuhur mertebesi zuhur mahalli ve “venefahtü”nün de kabul hanesi olmuştur.
Umre'ye giden ister ârif olsun ister gafil, özünde bu potansiyeli taşır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran bu "efendilik," onun Cenâb-ı Hakk'ın "Ona ruhumdan üfledim" (venefahtü fîhi min rûhî) sırrına mazhar olmasından gelir. İnsan, Hakk'ın Zât'ının zuhur edeceği, yani görünüp kendini göstereceği bir mahal, bir tecellî yeridir. Umre ve Hac ibadetleri, işte bu "kabul hanesi" olan insanın, kendi hakikatini idrak etmesi için kurulmuş ilâhî bir tezgâhtır. Sâlik, Kabe'ye yürürken aslında kendi içindeki o ilâhî nefhanın, o "efendilik" sırrının üzerine yürür. Tavaf ederken, kendi varlığının merkezindeki o ilâhî noktayı tavaf ettiğini anlamaya başlar.
Bu idrak, Füsûs'un temel direkleri üzerine bina edilir. Terzibaba külliyatında "Âdem Fassı", "Şit Fassı", "Nuh Fassı", "İbrahim Fassı" gibi sohbet başlıklarının "Hacc Umre ve hakikatleri" ve muhtelif yıllara ait "Umre dosyası" ile birlikte zikredilmesi, her bir peygambere verilen hikmetin, Umre yolculuğunun bir mertebesine karşılık geldiğini gösterir.
- Âdem Fassı'ndaki hikmet, insanın hilafet sırrını ve bütün isimleri kendinde toplayan câmiiyetini anlatır. Umre'ye niyetlenen sâlik, ihrama girerek dünyevi sıfatlarından soyunur ve adeta Hz. Âdem gibi, asli ve saf fıtratına dönmeye niyet eder.
- Nuh Fassı'ndaki hikmet, tenzih (Hakk'ı yaratılmışlardan soyutlama) ve teşbih (Hakk'ı yaratılmışlarda görme) dengesini öğretir. Sâlik, Kabe'yi taştan bir bina olarak görüp tenzih ederken, aynı anda "Allah'ın Evi" diyerek O'nun tecellîsi olarak teşbih eder. Bu iki bakışı kalbinde birleştirebilmek, Nûhî hikmete ermektir.
- İbrahim Fassı'ndaki hikmet, Halîliyyet, yani Hakk ile olan en yakın dostluk makamıdır. Kabe'yi inşa eden Hz. İbrahim'in makamına ayak basan sâlik, kendi kalbini putlardan (masivadan, yani Hakk'ın gayrı olan her şeyden) temizleyerek O'nun dostluğuna layık bir "Beytullah" (Allah'ın Evi) haline getirmeye çalışır.
Bu hikmetlerin tamamı, tek bir hakikate işaret eder: [İnsan-ı Kâmil](/wiki/İnsan-ı Kâmil). O, bütün peygamberlerin taşıdığı hikmetlerin varisi ve en kâmil mazharıdır. Hakikat-i Muhammediyye (Muhammedî hakikat) olarak da bilinen bu mertebe, varlığın özü ve gayesidir. Füsûs'un bütün hikmetleri, bu tek ve eşsiz mücevherin farklı yüzlerini bize gösterir. Dolayısıyla, Umre'nin bâtınî yönü, İnsan-ı Kâmil'in hakikatine yapılan bir yolculuktur. Zâhirde Kabe'ye yönelinir, bâtında ise o Kabe'nin de kıblesi olan İnsan-ı Kâmil'e.
Füsûs öğretisinin bir diğer temel taşı, Terzibaba'nın eserlerinde yine Umre ve kader bahisleriyle birlikte anılan [A'yân-ı Sâbite](/wiki/A'yân-ı Sâbite) (sabit hakikatler/özler) ilmidir. A'yân-ı Sâbite, bütün varlıkların Cenâb-ı Hakk'ın ilminde, henüz dış âlemde zuhûr etmemiş olan ezelî hakikatleridir. Her birimizin "ayn-ı sâbitesi", bizim istidat ve kabiliyetimizin, yani potansiyelimizin ne olduğunu belirler. Hakk, bu ilmindeki hakikatlere göre tecellî eder ve âlemde her ne zuhûr ediyorsa, o ayn'ın istidadına göre zuhûr eder.
Umre yolculuğunda sâlikin başına gelen her hâl, karşılaştığı her zorluk, yaşadığı her manevi açılım, aslında onun kendi ayn-ı sâbitesinin bir tecellîsidir. Yolculukta sabrı mı sınanıyor? Demek ki onun ayn-ı sâbitesi "Sabûr" isminin tecellîsine bir kabiliyet taşıyor. Beklenmedik bir kolaylık mı buluyor? Demek ki "Fettâh" isminin tecellîsi onun hakikatinde bir yol buldu. Bu şuurla yapılan bir Umre, sâlike kaderin sırrını aralar: Başına gelenler, dışarıdan gelen kör tesadüfler değil, kendi öz hakikatinin, Hakk'ın ilminden harice doğru açılan bir çiçeğidir.
Nihayetinde, Füsûs'un penceresinden bakıldığında Umre, sâlikin Hakk ile halk, tenzih ile teşbih, zâhir ile bâtın arasındaki perdeleri kaldırdığı bir [Cem makamıdır](/wiki/Cem makamı). Bu makamın idrakini en çarpıcı şekilde anlatan şu hayalî tablo, Terzibaba'nın Füsûs şerhi olan sohbetlerinden bize bir armağandır:
Şimdi Kabe-i Muazzama’da öğlen namazının farzını kıldık, yahut kılıyoruz, veya kılmak üzereyiz, veya yatsı namazı diyelim serinde, gayb aleminden bir vinç geldi uzattı kolunu kabe-i muazzamanın altından bir bütün olarak vakumladı çekti onu yukarıya o yukarıda duruyor, peki aşağıda ne oluyor, secde halinde yuvarlak bir halka halinde insanlar secde etmekteler, birbirlerine secde etmektedirler. Peki o secde nasıl oluyor o secde de putperestlik olmuyor mu? Yoksa putperestlık olur.
Bu, muazzam bir işarettir. Zâhirî kıble olan taş Kabe aradan çekildiğinde, insanlar kime secde eder? Birbirlerine mi? Bu, şirkin ta kendisi olurdu. Hayır! Onlar, birbirlerinin suretinde tecellî eden Hakk'a secde ederler. Çünkü bilirler ki, her bir insan, "venefahtü" sırrıyla ilâhî bir hakikat taşır. Ve o halkanın merkezinde, o günün kutbu, devrin İnsan-ı Kâmil'i vardır ki, o, Kabe'nin hakikatini kendinde cem etmiştir. Artık secde, taşa değil, o taşın işaret ettiği mânâya, o mânânın en kâmil tecellîsi olan İnsan-ı Kâmil'in kalbine, dolayısıyla doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'adır.
Füsûsu'l-Hikem'in Umre'ye bakışı budur. O, bir ibadeti, bir vücûdî idrak seviyesine yükseltir. Sâlik, Âdem'in hilafetini, Nuh'un tenzih ve teşbihini, İbrahim'in dostluğunu kendi nefsinde tadarak, kendi ayn-ı sâbitesinin sırrına ererek ve nihayetinde Kabe'nin hakikatinin İnsan-ı Kâmil olduğunu müşahede ederek, suretten sirete, halktan Hakk'a doğru bir miraç yaşar. Umre, bu mânâda, Füsûs'un sayfaları arasında anlatılan hikmetlerin, can ile, kan ile, aşk ile tecrübe edildiği bir irfan mektebine dönüşür.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Kâbe’ye yapılan yolculuğun, Umre’nin bir de derûnî, bâtınî yüzü vardır ki, bu yüz, ancak irfan mektebinde, gönül ehlinin sohbetinde açılır. Şeyhü’l-Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i, bu bâtınî yolculuğun kılavuzudur. Orada anlatılan hikmet, suretteki Kâbe’den siretteki hakikate, yani insanın kendi özüne yapılan seferin sırlarını fısıldar. Umre, bu sırra ermek için atılan adımların, çekilen niyetin, dökülen gözyaşının adıdır.
Bu yolculuk, fıkıh kitaplarında okuduğumuz, alışılageldik ilimlerin ötesinde bir alana açılır. Bu, eşyanın hakikatine, varlığın özüne dair bir ilimdir. Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri’nin Füsûs mukaddimesindeki sohbetleri, bu kapıyı aralar:
Bu ilimler zâti ilimler içerisinde olan ilimlerdir, yoksa sıfâtî, esmâî, ef’âlî ve fıkhî ilimler içerisinde değildir. Allah’ın zâtının yolu zâtından gelen ve zâtına giden ve zâtının hakîkatlerini bildiren hakîkat ilmidir. Bu yüzden bu ifâdeler ba’zılarımıza uzak ve duyulmamış ifâdeler gibi gelebilir. Bu bilgiler aynı zamanda irfâniyet yolunun bilgileri, yaşantıları ve tatbîkatlarıdır. Birkaç rek’at namaz kılmak ile birkaç hac ve umreye gitmek ile birkaç oruç tutmak ile sâdece âbid veyâ zâhid oluruz ancak ârif olamayız.
Demek ki, Umre’nin bir âbid ve zâhid mertebesi var, bir de ârif mertebesi. Âbid, ibadetin şeklini, rükünlerini yerine getirir, sevabını umar. Zâhid, dünyadan yüz çevirir, o kutsal topraklarda manevî bir arınma arar. Bunların hepsi haktır, güzeldir. Lâkin ârifin Umre’si başkadır. Ârif, Kâbe’ye bakarken Hakk’ın Zâtî tecellisini müşahede etmeye, kendi varlığının hakikatini o tecellinin aynasında görmeye gider. Bu, sıfatlar ve isimler denizinden geçip doğrudan Zât deryasına dalma arzusudur. Bu ilim, İrfan ilmidir; yaşanır, tadılır, kuru bilgiyle elde edilmez.
Bu yola giren sâlik, kendini Yunus Peygamber gibi bir balığın karnında bulur. O balık, bizim bu madde bedenimiz, nefsânî varlığımızdır.
Bizim içinde bulunduğumuz madde vücûtlarımız bizler için Yûnus’u (a.s.) yutan balık gibidir. Yûnus (a.s.) nasıl o balığın karnından çıktı ise, bizlerinde aynı şekilde bu madde beden hükmünden çıkmamız gereklidir. Üzerimizde o kadar çok kılıflar ve perdeler vardır ki bunları aşarak gerçek hüviyyetimize kavuşmamız gerekmektedir. Kişi bu hapishanede oluştan kurtarıp hür edecek olan da bu tevhîd ilimleridir, başka türlü bu tutukluluktan kurtulmak mümkün değildir.
Umre, işte bu balığın karnından, bu madde beden hapishanesinden tevhid hakikatine doğru çıkma niyetidir. İhrama girmek, dünyevî elbiseleri, kimlikleri, sıfatları üzerinden atmak, bu çıkışın ilk adımıdır. Sâlik, “Lebbeyk” derken, sadece Hakk’ın davetine değil, kendi hakikatine kavuşma çağrısına da icabet eder. Bu yolculuk, üzerimizdeki kılıfları, benlik iddialarını teker teker soyan bir manevî ameliyattır.
Bu yolculuğa çıkma ve hakikate erme istidadı insana nereden gelir? İnsanı diğer varlıklardan ayıran sır, onun zıtları kendinde toplayan eşsiz yapısında gizlidir. İnsan, hem hayvani sıfatların hem de melekî hasletlerin bir arada bulunduğu bir tecelligâhtır.
İnsanda bütün hayvanların ahlakları mevcut, meleki ahlaklar mevcut, Azrail, Mikail, İsrafil, Mikail özellikleri ve diğer bütün meleklerin özellikleri mevcut. Bunların hepsinin toplamına insan deniyor. Ayrıca diğer varlıklarda olmayan bir başka özelliği daha var bu onun ekstradan bir ayrıcalığıdır. Kim ki “venafahtu”yu faaliyete geçirirse hakikat-ı Muhammediyi ancak o bulabiliyor, diğerleri hayali bir din, hayali bir kurgu, hayali bir Allah, hayali bir peygamber ile hayali bir şeriat aleminde hayatlarını sürdürüyorlar.
İnsan, içinde hem en aşağı mertebelerin (esfel-i sâfilîn) potansiyelini, hem de en yüce mertebelerin (ahsen-i takvîm) potansiyelini taşır. Bu iki zıt kutup arasında gerilen bir varlıktır. Onu eşref-i mahlûkat yapan ise, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an’da buyurduğu “ve nefahtü fîhi min rûhî” – “Ona ruhumdan üfledim” sırrıdır. Bu ilahi nefha, venefahtü sırrı, her insanda bir tohum, bir potansiyel olarak bulunur. Umre gibi manevî yolculuklar, riyazetler, zikirler ve sohbetler, bu tohumu sulayan, çatlatıp filizlenmesini sağlayan amellerdir. Kim ki bu ilahi nefesi kendi varlığında faaliyete geçirirse, o, Hakikat-i Muhammediyye denilen küllî hakikate ulaşır. Aksi halde, din ve hakikat, kişinin kendi zannının, hayalinin bir ürünü olarak kalır.
Bu potansiyelin kökü zaman ve mekânın ötesine uzanır. Füsûs hikmeti bize der ki, senin varlığının özü, bu âlemde zuhura gelmeden evvel Hakk’ın ilminde sabit bir hakikattir.
“Ay’an-ı sâbite mec’ul değildir.” (Fü-Hi-Mu) İşte belirtilen bu ibâre insanın kendisini tanıması ve yüceliğini idrâk etmesi açısından, Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) o kulum ve habîbim dediği insan ve İnsân-ı kâmile verdiği değeri göstermesi bakımından muazzam bir ibâredir.
A'yân-ı Sâbite, yani sabit hakikatler, sonradan halk edilmiş, “yapılmış” (mec’ul) değildir. Onlar, Hakk’ın ilmindeki ezeli suretlerdir. Senin ve benim hakikatimiz, bu âleme bir beden elbisesiyle gelmeden önce, O’nun ilminde ezelden beri vardı. Umre yolculuğu, bu sonradan giydiğimiz beden elbisesini ve onunla gelen vehimleri aşarak, o ezeli hakikate, o “yapılmamış” öze bir anlığına dokunma cehdidir. İşte insanın değeri, şerefi buradan gelir. Irk, cinsiyet, makam değil; bu ezeli hakikati idrak etme kabiliyeti onu üstün kılar.
Bu idrak mertebesine varan sâlikin bakışı değişir. Artık o, varlığı “ben” ve “öteki”, “yaratan” ve “yaratılan” gibi keskin ayrımlarla görmez. Bu ikiliklerin ötesinde, zıtların birleştiği bir Cem makamı idrakine ulaşır. Bu makamın dili, gündelik aklın diliyle değil, ancak işaretle, remizle konuşur. Terzibaba Hazretleri’nin bir Umre esnasındaki tefekkür notları, bu makamın ne denli derin bir yaşantı olduğunu gösterir:
“İnnî ”nin “ene” si, “ene” nin “ente” si. Beşer şekline bürünmüş “ene” kendine “ente” demiş ve sonra ikisine “Hû” demiş, karşıyı veya gaybı işaret etmiş... Evvelce kendimi kendimde zanneder idim daha sonra Hakk’ı kendimde zanneder idim. Halbuki ben Hakk’ta Hakk olarak varmışım. Bu görünen surette, suretin ismi ile Hakk’ ın ta kendisi imiş.
Bu muazzam bir sırdır. “İnnî ene Allah” – “Şüphesiz ben, Allah’ım” (Tâhâ, 14) ayetindeki mutlak “Ben” (Ene), beşer suretinde zuhur ediyor. Bu zuhur, yani İnsân-ı Kâmil (Peygamberimiz s.a.v.), Hakk’a “Sen” (Ente) diye hitap ederek kulluk makamını, ubudiyeti izhar ediyor. Bu, Hakk’ın hem âlemlerde zuhur edişini (teşbih) hem de bu zuhurun yine O’na yönelerek O’nun aşkınlığını, münezzehliğini ikrar edişini (tenzih) bir arada görmektir. Bu ikiliğe bakan ârif ise, her ikisinin de ötesindeki mutlak gaybı, Hüvviyet makamını, yani “O”yu (Hû) müşahede eder. İşte bu, tenzih-teşbih dengesi dediğimiz Muhammedî mîzanın ta kendisidir.
Bu idrakle Kâbe’ye yönelen sâlikin hali de değişir. Yolculuk üç aşamalı bir idrake dönüşür: “İnsanda olan Kâ’be, Kâ’be’de olan insan, Kâ’be olan insan.”
- İnsanda olan Kâ’be: Sâlik, önce anlar ki asıl Kâbe, müminin kalbidir. “Ben yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım” kudsî hadisinin sırrı budur.
- Kâ’be’de olan insan: Sonra Kâbe’ye gittiğinde, taş ve duvara değil, orayı şereflendiren manaya, yani İnsân-ı Kâmil’in hakikatine yönelir. Tavaf, o hakikatin etrafında dönmektir.
- Kâ’be olan insan: Nihayetinde, bu hakikati kendi varlığında gerçekleştiren ârif, kendisi yürüyen bir Kâbe’ye, bir kıblegâha dönüşür. Onun kalbi, Hakk’ın tecellilerini yansıtan bir ayna olur.
Bu ayna bir kere parlatıldığında, sâlikin bütün varlık algısı değişir. Önceden kendini ayrı bir “ben” olarak görürken, şimdi Hakk’ın varlığında bir tecelli olduğunu anlar. Şu beyit, bu halin en güzel tercümanıdır:
Beyit: "Ben bilmez idim gizli ayân hep sen imişsin, Canlarda ve tenlerde nihân hep sen imişsin, Senden bu cihân içre nişân ister idim ben, Âhir bunu bildim ki cihân hep sen imişsin."
Artık arayan da aranan da, gören de görünen de, seven de sevilen de aynı hakikatin farklı yüzleri olur. Umre, bu nihai birliğe, bu tevhid sırrına yapılan en somut, en sembolik, en aşk dolu yolculuklardan biridir. Her an yeniden halk edilen, her an gaybdan şehadete, şehadetten gayba akan âlemler gibi, sâlikin kalbi de tavafın her bir şavtında, Safa ile Merve arasındaki her bir sa’yde yeniden dirilir. O kalp, zıtların düğümlendiği ve çözüldüğü, Hakk’ın kendi güzelliğini seyrettiği bir nazargâh olur. Füsûs’un ışığında Umre, bu nazargâhı cilalamak, o aynayı parlatmaktan başka bir şey değildir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Umre
Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin hikmet deryasında, her ibadetin, her yolculuğun ve her amelin bir sûreti, bir de hakikati olduğunu görürüz. Onun dilinde Umre, sadece Mekke toprağına ayak basmak, Kâbe'nin etrafında dönmek değildir. Bu, şeriatın aziz bir emridir ve hürmeti vaciptir. Lakin irfan ehli için her yolculuk, asıl menzile, yani Hakk’a varan bir seyr ü sülûktur. Mesnevî-i Şerîf, bize Kâbe’ye giden yolların en kestirmesinin, gönül Kâbe’sine giden yol olduğunu fısıldar. Sûretten mânâya geçişin sırrını, taş ve topraktan insana, insandan da Hakk’a uzanan o mübarek seferin edebini öğretir.
Mevlânâ nazarında Umre, bir ziyaret ise, ziyaret edilecek en şerefli varlık, Hakk’ın tecellîgâhı olan İnsân-ı Kâmil’dir. Tavaf bir dönüş ise, bu dönüş aşk ile bir kâmilin etrafında pervane olmaktır. İhram, dünyadan soyunmak ise, bu soyunuş benlikten ve masivadan arınarak bir mürşidin huzurunda hiçliğe bürünmektir. Hazret-i Pîr, zahirdeki ibadetin içinde gizlenmiş olan bu bâtınî hakikatleri misallerle, hikâyelerle anlatır. Artık Kâbe, sadece bir yapı değil, bir işarettir; Umre, bir seyahat değil, bir vuslat provasıdır.
Asıl Kâbe: İnsân-ı Kâmil'in Gönlü
Mesnevî'nin sayfaları arasında, yolculuğun yönünü değiştiren bir hikmete rastlarız. Sûret Kâbe’sine koşan büyük velî Bâyezîd-i Bistâmî’nin karşısına çıkan bir başka velî, ona yolun hakikatini gösterir. Bu karşılaşma, zahirî ibadetin bâtınî mânâ ile nasıl taçlanacağını anlatan en veciz derslerden biridir.
Ümmetin şeyhi Bâyezîd hac ve umre için Mekke tarafına koşuyordu. ... O, gittiği her şehre ilk olarak muhakkak azizleri açıkça arardı. Yani, evliyaların huzuru Hakk'ın huzuru olduğundan ve Kâbe nasıl ki Zât isminin tecelli yeri ise, Hakk'ın velisi olan insân-ı kâmil de aynı şekilde Zât isminin tecelli yeri bulunduğundan, evvela onu tavaf etmek için, Bayezid-i Bistâmî hazretleri gittiği her şehirde kendisine gerçekleşen tavsiye gereğince, açıkça insân-ı kâmilleri arardı.
Hac ve Umre gibi en kutlu yolculuğa niyet eden bir Allah dostu, her girdiği şehirde önce o beldenin "azizlerini", yani yaşayan velîleri, kâmil insanları arıyor. Çünkü bilir ki Kâbe, Cenâb-ı Hakk’ın Zât isminin bir tecellî mahalli, bir sembolüdür. Lakin İnsân-ı Kâmil, o Zât’ın "halifem" dediği, kendi ruhundan üflediği, isim ve sıfatlarını üzerinde cem ettiği canlı bir tecellîgâhıdır. Kâbe taştandır, insan ise candandır. Kâbe’ye Hakk "Beytim" (evim) demiştir, ama mü’minin kalbi için "Ben yere göğe sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım" buyurmuştur. Bu sırra vâkıf olan Bâyezîd Hazretleri, taş Kâbe’ye varmadan önce, can Kâbe’lerini ziyaret etmeyi bir usûl edinmiştir.
Hikâyenin devamında, Bâyezîd Hazretleri’nin karşısına çıkan o kâmil zatın sözü, bu hakikati bütün çıplaklığıyla ortaya koyar:
Bu bahsin başlığı Hind nüshalarında گفتن شیخی بر بایزید را که کعبه منم گرد من طواف كن yani, "Bir şeyhin Bâyezîd'e, "Kâbe benim, benim etrafımı tavaf et!" demesi" şeklindedir.
Bu söz, ilk duyuşta beşer aklını zorlayan bir iddia gibi gelebilir. Lakin bu, benlikten geçmiş, varlığını Hakk’ın varlığında yok etmiş bir velînin, kendi üzerinden değil, Hakk namına söylediği bir hakikattir. O artık kendisi değildir; Hakk’ın aynasıdır. Ona yönelmek, aynadaki tecellîye yönelmektir. Nitekim Hazret-i Mevlânâ da bu makamdan seslenir:
Ve Hz. Pîr efendimiz dahi bir gazellerinde şöyle buyururlar: "Aşıkların kıblesi benim, şûrîdelerin (aşkından aklı karışmışların) Kâbe'si benim. Kalk gel ve benim kapımın eşiğine baş koy!"
Aşkından aklı karışmış, yolunu şaşırmış "şûrîdeler" için İnsân-ı Kâmil, Kâbe olur. Çünkü onlar, fırtınalı denizde yönünü kaybetmiş gemiler gibidir. Onlara bir kutup yıldızı, sabit bir kıble lazımdır. İşte o kıble, nefsinden fânî, Hakk ile bâkî olmuş velînin gönlüdür. Ona yapılan ziyaret, en makbul Umre’dir. Ona bağlanan kalp, en doğru kıbleye dönmüştür. Bu yüzden Mesnevî şârihi, yolcuya şu öğüdü verir: "Eğer yolculuğa ve seyahate çıkarsan, bir insân-ı kâmil ile karşılaşmak kasıt ve niyeti ile çık." Gideceğin yer neresi olursa olsun, niyetin bir Allah dostu bulmak olsun. Zira o niyettir asıl saadet olan.
Sûretin Tavafı, Hakikatin Ziyareti
Öyleyse, sûret Kâbe’sinin kıymeti yoktur denemez. Mevlânâ’nın ve onun yolundan gidenlerin yaptığı, sûreti inkâr etmek değil, sûretin işaret ettiği hakikate ermektir. Tavaf, bir binanın etrafında dönmekten ibaret değildir; o dönüşün içindeki sırrı yakalamaktır.
İm-di, Ka'be'nin tavâfı, mahlûk tarafından binâ olunan sûreti için değil, Hak olan hakikatı içindir. Nitekim melâikenin Âdem'e secdeleri de onun sûreti için değildir.
Melekler, topraktan halk edilmiş Âdem’in sûretine, yani etine kemiğine secde etmediler. Onlar, Âdem’in içinde parlayan ilâhî nûra, Cenâb-ı Hakk’ın ona öğrettiği isimlerin sırrına, "venefahtü fîhi min rûhî" (Ona ruhumdan üfledim) hitabının şerefine secde ettiler. Kâbe’nin tavafı da böyledir. Hacı, İbrahim Peygamber'in inşa ettiği taş duvarların etrafında dönerken, kalbiyle o duvarların içindeki "sırrın" etrafında dönmelidir. O sır, Kâbe’yi "Beytullah" (Allah’ın Evi) yapan ilâhî nisbettir.
Bu hakikat anlaşıldığında, İnsân-ı Kâmil’in etrafında dönmenin mânâsı daha da aydınlanır. Kâbe, Hakk’ın tecellîsine mazhar olmuş cansız bir mekândır. İnsân-ı Kâmil ise Hakk’ın tecellîsine mazhar olmuş canlı bir varlıktır. Bu yüzden Mesnevî şerhi, aradaki mertebe farkını şöyle ifade eder: "Ve insân-ı kâmil Kâbe'den etemm olduğu halde..." Yani kâmil insan, Kâbe’den "daha tam" bir mazhardır.
Bu idrakle yapılan bir ziyaret, gerçek bir Umre olur. Umre, kelime olarak "ziyaret" demektir. Ziyaret edilen kâmil bir velî ise, o ziyaret sâliki günahlardan arındırmakla kalmaz, ona ebedî bir hayatın kapısını aralar.
Umre ettin, ömr-i bâkîyi buldun; sâf oldun, saflığa acele ettin. ... Şimdi, Kâbe'nin tavafı günahlardan ve hatalardan saflığa kefaret olunca, en mükemmel mazhar olan insân-ı kâmilin tavafı, elbette daha fazla saflığı gerektirir.
Fiziksel Umre, iki Umre arasındaki günahlara kefarettir; bu, fânî ömrün temizliğidir. Lakin kâmil bir gönlü ziyaret etmek, yani mânâ Umresi yapmak, sâliki "ömr-i bâkî"ye, yani ebedî hayata ulaştırır. Çünkü o, sâliki fânî olan nefsinden koparıp Bâkî olan Hakk’a bağlar. Bu, sadece günahlardan arınmak değil, benliğin kirinden arınıp saf (sâf) olmaktır. Saflığa ermek, Safa ile Merve arasında sa’y etmenin hakikatine ulaşmaktır.
Umrân ve Vîrâne: Hakikat Hazineleri Nerededir?
Umre kelimesi, Arapça’da "imar etmek, mamur kılmak, canlandırmak" mânâsına gelen "umrân" kökünden gelir. Dünya ehli, şehirleri, binaları, pazarları imar etmekle, yani dünyanın "umrân"ı ile meşguldür. Onlar için değerli olan her şey, göz önünde, parlak, mamur ve zengindir. Lakin Mevlânâ, bize bambaşka bir hikmet dersi verir: İlâhî hazineler, dünyanın mamur yerlerinde değil, viranelerinde saklıdır.
"Umrân", imar edilmiş yer demektir. "Ehl-i umrân"dan kasıt, dünya ehlidir. Yani, dünya ehlinin hırsından ve saldırısından kurtarmak için, defineleri viranelere ve harabelere gömüp sakladıkları gibi, fakirlik ehli de kendi hünerlerini ve dünyevî sebeplerini, söz ehli olan gaflet sahiplerinden saklarlar...
Dünya ehli, yani "ehl-i umrân", altını, gümüşü hırsızlardan korumak için harabelere, kimsenin rağbet etmediği yerlere gömer. Aynen bunun gibi, "ehl-i fakr" olan Allah dostları da kendilerine verilmiş olan mânevî hünerleri, irfan incilerini, keramet definelerini, gaflet ehlinin hasedinden, kibrinden ve anlayışsızlığından korumak için "vîrâne" bir görüntüye bürünürler. Onlar, tevazu, hiçlik ve yokluk elbisesi giyerler. Dışarıdan bakınca sıradan, hatta kusurlu görünürler. Kalpleri Allah’ın zikriyle mamur bir hazine iken, dışları dünya ehlinin gözünde bir viranedir.
Hızır Aleyhisselâm’ın kıssası, bu sırrın en güzel örneğidir. O, sağlam ve güzel gemiyi, onu gasp edecek olan zalim kraldan korumak için kasten delmiş, kusurlu hale getirmiştir.
İmdi Hızır gemiyi bunun için deldi, nihayet bu gemi gāsıbdan kurtuldu. ... Sen de ruhunun bindiği cisim gemisini böyle dünya ehline karşı kusurlu yap ki, senin benliğini gasp etmesinler!
Sâlik için bu büyük bir derstir. Mânevî halini, zevkini, ibadetini ulu orta sergileme. "Ehl-i umrân" olan gafillerin övgüsü, senin ruh gemini gasp etmeye çalışan bir korsan gibidir. Onların alkışı, nefsini şişirir ve seni yoldan alıkoyar. Bu yüzden, onların arasında "kusurlu" görünmek, mânevî servetini korumanın en emin yoludur. Bu, Melamet neşesinin ta kendisidir.
Umre’nin "imar etme" mânâsı, burada bambaşka bir derinlik kazanır. Asıl imar edilecek yer, sâlikin viraneye dönmüş kalbidir. Bu kalp, ancak dünyanın sahte "umrân"ından yüz çevirip, bir velînin "vîrâne" görünümlü dergâhına sığındığında imar olur. Gerçek Umre, dünyanın imar edilmiş, göz alıcı yerlerinden kaçıp, hakikat hazinesinin saklı olduğu o mütevazı gönül viranesini ziyaret etmektir. Eğer bu yolu tutamazsan, o zaman en azından halvete çekil, kendi içine dön.
Eğer kanadı koparmazsan git halvette otur, tâ ki hep bunun ve onun harcı olmayasın!
Eğer dünya ehlinin övgüsünden ve yergisinden etkilenmeyecek bir mânevî güce erişemediysen, onların meclislerinden uzak dur. Kendi köşene çekil ve kalbini imar etmekle meşgul ol. Tâ ki ömrün, onun bunun keyfine hizmet etmekle ziyan olmasın.
Netice olarak, Hazret-i Mevlânâ’nın dilinde Umre, bir mekân ziyaretinden çok, bir makam arayışıdır. Sûretteki Kâbe’ye yapılan yolculuk, sâliki hakikatteki Kâbe’ye, yani İnsân-ı Kâmil’in gönlüne götüren bir vesiledir. Asıl tavaf, aşk ile o gönlün etrafında dönmektir. Asıl sa’y, nefs ile kalp arasında hakikati arayarak gidip gelmektir. Ve asıl imar, dünyanın aldatıcı "umrân"ını terk edip, Allah dostlarının virane görünümlü sohbet halkalarında gönül Kâbe’sini yeniden inşa etmektir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Umre
Bir kavramı anlamak, onu komşularıyla birlikte tanımaktan geçer. Umre dediğimiz manevî seyahat de tek başına duran bir ada değil, hakikat okyanusunda nice adayla bağlantısı olan bir merkezdir.
Her şeyden evvel Umre, büyük kardeşi Hac ile anılır; biri farz, diğeri sünnet olan bu iki ibadet, aynı Kâbe’ye yönelen iki koldur. Bu Kâbe’yi bina eden ve tevhidi bir nişane olarak insanlığa miras bırakan ise Hz. İbrahim (a.s.)’dir; dolayısıyla Umre, İbrahimî geleneğin kalbine yapılan bir yolculuktur. Bu yolculuğun sonunda sâliki bekleyen, Hakk’a yakınlığın lezzeti olan Cennet ve Cehennem hallerinin bir ön tadımıdır; vuslat cennet, gaflet ise hicran cehennemidir. Bu yolun inceliklerini, bâtınî haritasını bizlere açan ise bu asrın İnsan-ı Kâmil’i, mürşidimiz Necdet Ardıç (Terzibaba) olmuştur; onun sohbeti olmadan Kâbe’nin taşından hakikatine geçmek zordur.
Yolculuk boyunca her adımda, her bakışta aranan, Hakk’ın Tecelli'sidir. Kâbe, Zâtî tecellinin âlemdeki en yoğun merkezidir. Bu ibadetin usûl ve erkânını bize öğreten, onu kendi hayatıyla en kâmil şekilde yaşayan Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Umre, onun izinde yürümektir ve bu iz, bizi her şeyde Bir’i görme sanatı olan Tevhid’e ulaştırır. Dilin ve kalbin bu yoldaki azığı ise durmaksızın yapılan Zikir’dir.
Bu yolculuğun vücûdî haritasını, yani varlık mertebelerindeki yerini ise Şeyh-i Ekber’in Fusûsu'l-Hikem’i çizer. O, Kâbe’nin neden Kâbe olduğunu, İnsan-ı Kâmil ile ilişkisini anlatır. Umre’nin bir dış yüzü, yani Şeriat ile belirlenmiş kuralları vardır; bir de iç yüzü, yani Hakikat’i vardır ki bu, sâlikin kalbinde tecelli eder. Yol boyunca sâlikin kalbine düşen manalar, rüyalar, ilhamlar ise Zuhurat adını alır ve mürşid tarafından yorumlanır. Bu zuhuratın en derini, sâlikin kendi varlığında üflenmiş olan ilahi nefes, yani Ruhullah sırrını idrak etmesidir. Bu yöneliş hali, her an kıbleye dönmek olan Salât’ın bütün bir hayata ve mekâna yayılmış halidir.
Bu aşk ve muhabbet yolculuğunu en dokunaklı dille anlatan ise Mesnevi-i Şerif olmuştur; o bize Kâbe’nin canının İnsan-ı Kâmil olduğunu fısıldar. Bu yolculuk, insanlığın babası Hz. Adem (a.s.)’in yeryüzüne inişinden beri süren Hakk’a dönüş arayışının bir sembolüdür. Yolda Hz. Musa (a.s.) gibi şeriatın ve Tûr’da tecellinin, Hz. İsa (a.s.) gibi ruhaniyetin ve merhametin, Hz. Yusuf (a.s.) gibi güzelliğin ve ayrılığın, Hz. Nuh (a.s.) gibi sabrın ve kurtuluşun hikmetleriyle de hemhal olunur. Bütün bu yolculuğun yakıtı Muhabbet, yolu Tasavvuf, ulaşılan ilim ise İrfan’dır. Her an okunan Fatiha Suresi bu yolculuğun bir özetiyken, Bakara Suresi de Hac ve Umre’nin hükümlerini ve hikmetlerini barındırır. Bütün yolların ve yönlerin birleştiği o mübarek yapı, Kâbe, hem başlangıç hem de varış noktasıdır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi’nde Umre kavramı, üç ana pınardan beslenen bir nehir gibi akar. Her pınar, bu mübarek yolculuğa farklı bir pencereden bakar ve sâlikin idrakini katman katman derinleştirir.
Birinci ve en temel kaynağımız, mürşidimiz Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve eserleridir. Terzibaba, Umre’yi yaşayan, yaşatan ve manasını günümüz insanının kalbine nakşeden bir rehberdir. Onun anlatımında Umre, turistik bir gezi veya sadece sevap kazanılan bir ibadet olmaktan çıkar; seyr-i sülûkun, yani manevî yolculuğun yoğunlaştırılmış bir laboratuvarı haline gelir. “Ters tavaf” ve “düz tavaf” gibi daha önce duyulmamış yorumlarla tavafı, sâlikin “halktan Hakk’a” yükselişi (urûc) ve “Hakk’tan halka” inişi (nüzûl) olarak açıklar. En önemlisi, Kâbe’ye bakarken İnsan-ı Kâmil’in hakikatinin tefekkür edilmesi gerektiğini öğreterek, suretten sirete geçişin anahtarını verir. Onun sohbetlerinde Umre, mürşid-mürid ilişkisinin, hizmetin, edebin ve zuhurat tabirinin en canlı şekilde yaşandığı bir mekteptir.
İkinci pınar, hikmet ilminin zirvesi olan İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu'l-Hikem’i ve onun şerhleridir. Füsûs, Umre’nin ritüellerini doğrudan anlatmaz; o, bu ritüellerin dayandığı vücûdî hakikatleri, yani varlığın temel işleyişini açıklar. Umre yolculuğu, Füsûs merceğinden bakıldığında, insanın kendi hakikati olan “küçük âlem”in (âlem-i sagîr), “büyük âlem”in (âlem-i kebîr) kalbi olan Kâbe’ye seyahatidir. İnsanın, Hakk’ın “Ben ona ruhumdan üfledim” (venefahtü) sırrının tecelligâhı oluşu, Kâbe’nin neden tavaf edildiğinin bâtınî sebebidir. Füsûs’taki Âdem, Nuh, İbrahim gibi peygamberlere atfedilen hikmetler, Umre yolundaki sâlikin geçireceği manevî hallerin ve idrak edeceği ilahi isimlerin birer anahtarıdır. Kısacası Füsûs, Umre’nin “neden”ini, onun varlık okyanusundaki yerini ve gayesini anlatır.
Üçüncü pınar ise aşkın ve muhabbetin dili olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’idir. Mesnevî, Umre’ye bir âşığın gözüyle bakar. Mevlânâ için asıl Kâbe, taş ve topraktan inşa edilmiş yapıdan ziyade, Allah sevgisiyle dolu olan velînin, İnsan-ı Kâmil’in kalbidir. “Ey Kâbe’ye gidenler, nereye gidiyorsunuz? Sevgili burada, dönüp dolaşmanıza ne hâcet var?” derken, sâliki dışsal yolculuktan içsel arayışa davet eder. Mesnevî’ye göre, Kâbe’nin taşını değil, onun içindeki “Hazineler viranelerdedir” sırrınca o Kâbe’yi Kâbe yapan manayı tavaf etmek gerekir. Bu bakış açısı, ibadeti şekilcilikten kurtarıp, onu kalbin en derinlerinde yaşanan bir aşk tecrübesine dönüştürür.
Böylece bu üç kaynak, sâlike bir bütünlük sunar: Terzibaba ile Umre’yi yaşar, İbn Arabî ile anlar, Mevlânâ ile aşk eder.
Değerlendirme
Umre yolculuğu, Mekke’ye yapılan coğrafi bir seyahatten ibaret değildir. O, zâhirde Kâbe’ye, bâtında ise insanın kendi kalbine, kendi hakikatine yaptığı çok katmanlı bir seyr ü seferdir. Bu makalede ele alınan üç temel irfan mektebinin ışığında, Umre’nin hakikati bir cem makamıdır: Şeriatın titizliği ile hakikatin derinliğini, aklın tefekkürü ile kalbin aşkını, halktan Hakk’a urûcu ile Hakk’tan halka nüzûlu birleştirir.
En temel içgörü, Kâbe’nin sureti ile İnsan-ı Kâmil’in sireti arasındaki kopmaz bağdır. İster Terzibaba’nın sohbetinde, ister İbn Arabî’nin hikmetinde, ister Mevlânâ’nın aşkında olsun, yol eninde sonunda taştan ve duvardan, et ve kemikten öte bir hakikate, yaşayan ve konuşturan bir manaya çıkar. Sâlik, Kâbe’yi tavaf ederken aslında kendi aslına, Hakk’ın yeryüzündeki halifesi olma potansiyeline doğru bir yolculuk yaptığını idrak eder.
Nihayetinde Umre, bütün bir tasavvuf yolunun, seyr-i sülûkun bir özeti, bir provası gibidir. İhramıyla sıfatlardan soyunmayı, tavafıyla Tevhid merkezi etrafında dönmeyi, sa’y ile dünya ve ukbâ arasında gayret etmeyi ve nihayet tıraş ile nefsani arzulardan arınmayı talim eder. Bu yüzden Umre, bir kez yapılıp bitirilen bir eylem değil, sâlikin ömrü boyunca kalbinde taşımaya devam ettiği bir hal, bir yöneliş ve bir muhabbet pusulasıdır.