İçeriğe atla
Hac
7514 kelime | 25 kaynak

Hac

Bu kelimeyi duyunca aklımıza Kâbe-i Muazzama’nın örtüsü, tavaf eden insan seli, Arafat’taki vakfe gelir. Bunlar doğrudur, lâkin işin sadece kabuğudur. Hac, Cenâb-ı Hakk’ın kulunu kendi “Evi”ne, yani kendi aslına, kendi hakikatinin menbaına davet etmesidir. Bu yolculukta ayaklar Kâbe’ye yürürken, gönül Kâbe’nin Sahibine doğru seyreder. Her ibadetin bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Hac, bu zâhir ile bâtının, şeriat ile hakikatin en muhteşem şekilde iç içe geçtiği, kulun kendi varlık davasından soyunup Hakk’ın varlığında “yok” olmaya niyetlendiği bir seyr-i sülûk meydanıdır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Hac, lügatte “yönelmek, kastetmek, bir yere gidip gelmek” demektir. İrfan ıstılahında ise, bu yönelişin ve gidişin nereye olduğunu anlamak esastır. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’inde bu ilâhî daveti asırlar evvel İbrahim Peygamber’in lisanıyla bütün insanlığa duyurmuştur:

وَأَذِّن فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ “Veezzin fî-nnâsi bilhacci ye’tûke ricâlen ve’alâ kulli dâmirin ye’tîne min kulli feccin amîk” İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya incelmiş develer üstünde (uzak yollardan) her derin vadiyi aşarak sana gelsinler. (22/27)

Bu çağrı, kıyamete kadar gelecek her ruha yapılmıştır. Ayette geçen “derin vadiler,” sâlikin bu yolda geçeceği nefs mertebelerini, hâl ve makamları, zorlukları ve imtihanları da işaret eder. Herkes kendi vadisinden, kendi hâlinden, kendi imkânıyla bu çağrıya icabet etmeye çalışır.

İslâm’ın beş temel direğinden biri olan Hac, diğer ibadetlerden hususi bir yönüyle ayrılır. Kimi ibadetler sadece beden ile, kimisi sadece mal ile yapılır. Hac ise ikisini birden talep eder. Bu, adanmışlığın tam olması gerektiğini fısıldar. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri bu noktayı şöyle izah eder:

Hac bilindiği gibi İslâm’ın içerisinde hem bedenen hem malen yapılan ibadetlerdendir, ibadetler değişik şekilde, olmaktadır sadece mâlen yapılan ibadetler vardır, sadece bedenen yapılan ibadetler vardır, hem bedenen hem mâlen yapılan ibadetler vardır, Meselâ zekât vermek mâlen, oruç tutmak bedenendir, ama hac hem mâlen hem bedenen yapılan bir ibadettir…

Hac, kulun hem bedenini hem de malını, yani zâhirde sahip olduğu her şeyi, o yolculuk boyunca Hakk’a teslim etmesidir. Bu teslimiyetin en somut simgesi ise ihramdır. Sâlik, Mikat denilen sınırlara geldiğinde dünyalık elbiselerini, makamını, rütbesini, kimliğini belirten ne varsa hepsini çıkarır; iki parça dikişsiz beyaz beze bürünür. Bu hâl, insanın dünyaya geldiği ve dünyadan gideceği o saf, yalın hâlin bir provasıdır. Herkes eşittir, herkes “kul”dur. Terzibaba Hazretleri, bu kisve değişikliğinin özü değiştirmediğini, sadece hâlin ve mertebenin bir gereği olduğunu anlatır:

…bir insan askere gitti asker elbisesi giydi, garson oldu, papyon taktı garson elbisesi giydi, havacı oldu bir başka elbise giydi, hacca gitti ihram elbisesi giydi, kişi çift oldu mu, olmadı yine aynı kişi aynı akıl, onun suri görüntüleri mertebesinin gereği aldığı kıyafetler oldu, giydiği kıyafetler oldu. Özü bir hakikati birdir.

İhram, sâliki “ben”lik iddiasından soyunduran bir kefen misalidir. Bu kefeni giyen, nefsanî arzu ve davranışlara, tartışmaya, hatta bitki koparmaya ve avlanmaya dair yasaklarla, kendi nefsini kurban etmeye başlar. Eğer bu yolda bir kusur işlerse, şeriat bunun telafisi için bir yol göstermiştir. Bu, yolun ciddiyetini ve her adımın bir hesabı olduğunu gösterir. Nitekim Bakara Sûresi’nde bu durum şöyle belirtilir:

İçinizden her kim hastalanır veya başından rahatsız olur (da tıraş olmak zorunda kalır)sa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kûrb’ân kesmesi gerekir… Kurban bulamayan kimse üçü hacda, yedisi de döndüğünüz zaman (olmak üzere) tam on gün oruç tutar.

Bu fidye hükümleri, zâhirde bir kural ihlalinin karşılığı gibi görünse de, bâtında sâlikin yolculuk esnasında kalbine arız olan gaflet lekelerini temizlemek için birer mânevî arınma vesilesidir.

Bütün bu zahmetli yolculuğun, bu kuralların, bu sembollerin ardındaki asıl gaye nedir? Terzibaba Hazretleri, bu sorunun cevabını ariflerin dilindeki mânâsıyla bize açar:

Evvelâ hac ne idi onu düşünmemiz lâzımdır, yani hac kelimesinin ifade ettiği mânâ ne idi,? kısaca şöyle özetleyebiliriz, (Hakkikat-i İlâhiyye de Cemâllûllah’ı seyir) dir, hac bir yolculuk, ve seyri sülûkta bir yolculuktur, işte hac demek hakikati İlâh-î ye de Cemalullah’ı seyir, sâliklere yol ehline bunları, haccı tamamlayın deniyor, böyle bir emir vardır.

Hac, “İlâhî Hakikat” okyanusunda “Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl tecellîlerini” seyretme yolculuğudur. Kâbe, o okyanusa açılan bir kapıdır. Tavaf, o tecellîlerin etrafında bir pervane gibi dönmektir. Sa’y, o rahmetten bir damla içebilmek için bir arayış ve çırpınıştır. Vakfe, bütün varlığınla durup, kendi hiçliğini ve O’nun mutlak varlığını idrak etme anıdır. Efendimiz (s.a.v.), “Kim nefsini bilirse, Rabbini de bilir” buyurmuştur. Hac yolculuğu, kişinin Kâbe’ye giderken aslında kendi özüne, kendi hakikatine doğru yaptığı bir yolculuktur. Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde bu hakikat vurgulanır:

…zaten Allah’ın gayesi kendi varlığının hakikatinin bu alemde idrak edilmesi anlaşılmasıdır yoksa sadece suri olarak ibadetler etmek değildir. Sadece işte aç kalıp oruç tutmak değildir. sadece bedenimizi hacca götürmek değildir. bütün bunların içerisinde yapılması lazım gelen şey kendi hakikatimizi idrak edip oradan da rabbın varlığını idrak etmek müşahede etmektir.

O hâlde Hac, zâhiriyle şeriatın en temel rükünlerinden biri, bâtınıyla ise hakikat yolcusunun kendi varlık Kâbe’sini bulma ve orada Zât-ı Mutlak’ın tecellîlerini müşahede etme sanatıdır. Cenâb-ı Hakk’ın “Haccı tamamlayın” emri, bu zâhir ile bâtını birleştirerek, bedeni Kâbe’ye, ruhu ise Kâbe’nin Rabbine ulaştırarak bu yolculuğu kemâle erdirmemiz için bir davettir.

Terzibaba'nın Nazarıyla Hac: Aslı ve Mertebesi

Her ibadetin bir sureti, bir de hakikati vardır. Suret, bedenin amelidir; hakikat ise kalbin ve ruhun seyrü sülûkudur. Zâhirde Hac, belirli bir zamanda, belirli bir mekâna, yani Kâbe-i Muazzama’yadır. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın emridir. Lâkin irfan ehli bilir ki, her zâhirî hükmün bir de bâtınî karşılığı vardır. Eğer Hac sadece Mekke’ye yapılan bir yolculuktan ibaret olsaydı, bu yolculuğun sonunda herkesin kalbi arınmış, nefsi mutmain olmuş, hakikate ermiş olarak dönmesi gerekirdi. Oysa nice gidenler var, sadece yorulduklarıyla kalırlar; bir de gitmeden bulanlar var, oturdukları yerden Kâbe’yi kalplerinde tavaf ederler. Bu, bedeni Mekke’ye götürürken, ruhu da Vücud-u Mutlak’ın tecellîgâhı olan kendi hakikatine ulaştırma cehdidir.

Hakiki Kâbe: İnsân-ı Kâmil ve Gönül Haccı

Tasavvuf yolunun büyükleri, daima suretin ötesindeki mânâya işaret etmişlerdir. Onlara göre, topraktan ve taştan bina edilmiş Kâbe’ye hürmet vaciptir, çünkü o Hakk’ın “Beytim” (evim) dediği bir şeâirdir. Lâkin Hakk’ın asıl tecellî ettiği, “Ben mü’min kulumun kalbine sığdım” buyurduğu bir başka Kâbe daha vardır ki, o da “gönül Kâbe’si” veya daha kâmil bir ifadeyle İnsân-ı Kâmil’in kendisidir.

Bu inceliği Hazret-i Pîr Mevlânâ’dan naklen Terzibaba Hazretleri ifade ederler:

Mevlana Hz leri ne dedi; Mekke’deki Kabe yapıldığından beri Allah fiil olarak O’nun içine girmedi, ama gönül Kabe’si yapıldığından beri içinden çıkmadı, diyor bu demek değil ki Hacca gitmeyeceğiz o ayrı konudur. Orada çok değişik tecelliler var, insan bulunduğu yerde hacı olur, ama orada tatbikatını yapması gereklidir. Katillere bile cinayet işlediği zaman sonra onu olay mahalinde tatbikatını yaptırıyorlar. Acaba söylediği ifadeler doğru mu yanlış mı diye. Kabe’de tatbikatı yapılıyor, orada hacı olunmuyor, orada hacı sureta oluyor, yani bu beden hacı oluyor orada beden hacı oluyor, ama gönül haccının burada eğitimini alması gerekiyor. eğitimini aldıktan sonra da orada tatbikat yani burada nazari orada tatbiki yapılıyor.

Bu sözler, meselenin düğümünü çözer niteliktedir. İki tür Hac vardır: Biri gönülde yaşanan, idrak edilen, eğitimi alınan “nazari” Hac; diğeri ise Mekke’de bedenen yapılan “tatbiki” Hac. Asıl olan, gönül haccının eğitimini bir Mürşid-i Kâmil’in rahle-i tedrisinde almaktır. Kişi, kendi hakikatini, nefsini, Rabbini bu eğitimde tanır. Bu eğitimi almadan Mekke’ye giden, sadece bedenini götürüp getirmiş olur; sureta hacı olur. Ama gönül haccını burada tamamlayan kimse için Mekke’deki yolculuk, öğrendiklerinin tatbikatı, bir nevi sağlaması olur.

Bu noktada Bâyezîd-i Bestâmî Hazretleri’nin o meşhur kıssası hatıra gelir. Hacca gitmek için yola çıkan birine rastlar ve onu kendi etrafında tavaf etmeye davet eder. Bu hadise, suret ehli için anlaşılması güç bir durumdur. Bir insan nasıl olur da Kâbe’den daha üstün olduğunu iddia edebilir? Bu sorunun cevabı, varlık mertebelerini bilmekten geçer. Terzibaba Hazretleri bu kıssayı şerh ederken, İnsân-ı Kâmil’in neden Kâbe’den daha “etem” yani daha tam bir mazhar olduğunu şöyle açıklar:

Ma’lûm olsun ki; sûret-i Kâ’be’de Zât’m zuhûru, esmâ ve sıfât iledir. Sûret-i insâniyyede Zât'ın zuhûru ise, esmâ ve sıfât ile berâber, bir de sıfât-ı kevniyye iledir. Her ikisinde zuhûr, bu vech ile muhteliftir. Binâenaleyh insan, Kâ’beye nisbetle mazhar-ı etemmdir. Zîrâ Kâ’be’de fakr ve gınâ ve hayât ve memât-ı sûrî ve tenasül ve tevlîd-i misil ve maraz ve eki ve şürb gibi bilcümle sıfât-ı münfaile-i kevniyye yoktur. Ve onda ancak Zât’ın esmâ ve sı- fâtıyla zuhûru vardır. Bu sıfât-ı kevniyyeden ârî olduğu için, Kâ’be şer’an kıble-i ibâdet olmuştur. Ve insân-ı kâmil Kâbe’den etemm olduğu halde bu sı- fât-ı kevniyyeye de mazhariyetinden dolayı şer’an kıble-i ibâdet olmamıştır.

Kâbe, Hakk’ın Zât’ının, isim ve sıfatlarıyla tecellî ettiği bir mazhardır. Ancak İnsan, bu tecellîlere ek olarak bir de “sıfât-ı kevniyye” denilen, yani yeme, içme, doğma, ölme gibi kevnî sıfatların da tecellîgâhıdır. Bu yönüyle İnsan, Kâbe’den daha cami, daha kuşatıcı, daha tam bir aynadır. Peki, madem İnsan daha kâmil bir mazhardır, neden şeriatta kıble olarak tayin edilmemiştir? Cevap yine aynı sırlıdır: İşte bu kevnî sıfatlara mazhar olduğu için. Bu sıfatlar bir yönüyle perdedir. Kâbe ise bu beşerî ve kevnî sıfatlardan arınmış olduğu için, herkesin yönelebileceği sabit, değişmez bir kıble olmuştur. Arif, bu iki hakikati cem ederek, zâhiriyle Kâbe’ye dönerken, bâtınıyla her an İnsân-ı Kâmil’in hakikatinde mevcut olan Hakk’a yönelik yaşar.

Vücud-u Mutlak'ın Tecellîsi Olarak Hac ve İbadetler

Hac, oruç, namaz gibi ibadetleri bizler “yaptığımızı” zannederiz. Oysa irfan gözüyle bakıldığında, bütün bu fiiller, Vücud-u Mutlak olan Hakk’ın, kendi Zâhir ismiyle, bizim suretimizde kendi isim ve sıfatlarını açığa çıkarmasından ibarettir. Bizler, Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsinde mevcut olan hakikatlerimizin, yani A'yân-ı Sâbite’mizin bu şehadet âlemindeki suretleriyiz.

Vücud-u Mutlak-ı Hakk; Hakk’ın mutlak vücudu, her birerlerimizin a’yân-ı sâbitedeki programları istikametinde zuhur eder, zâhir olur diyor. İşte bu vücutlarımız, bize ait bir vücut değil, bu bütün vücutlarımız, Allah’ın “Zâhir” ismi ile ifade ettiğimiz zuhura getirdiği, ceal ettiği, kıldığı, yani biz her birerlerimiz kendi isim ve sıfatlarının, suret almış şekilleriyiz.

Bu idrakle bakıldığında, Hac ibadeti de yepyeni bir mânâ kazanır. O, kulun Hakk’a yaptığı bir yolculuk değil, Hakk’ın kulun beden ülkesinde, gönül Kâbe’sinde kendi halifeliğini ilan etme muradının bir tecellîsidir. Bizim “yeryüzümüz” bu bedenimizdir. Ve Cenâb-ı Hakk, bu yeryüzünde kendisine bir “Beytullah” kurmak ve oraya kendi halifesini, yani kendi ruhundan üflediği o sırrı yerleştirmek ister.

Bizim yeryüzümüz şu bedenimizdir herbirerlerimizin yeryüzü burası ve Cenâb-ı Hakk sana özünden duyurdu ki “ey falan kişi” diye, bizim özümüzden rububiyyet mertebesinden öyle bir hakikat gelecek ki bize ve meleklere diyecek, peki melekler kim, bizdeki bütün kuvvetler bizim meleklerimiz, işte bu melekler daha ziyade bizde beş farzdan meydana gelen melekler, yani namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, hacca gitmekten, zekât vermekten, Kelime-i Tevhid’i beyanekten meydana gelen beş ayrı melek zümresi, işte bu meleklere dedi ki “Ben yeryüzünde bir halife hâlkedeceğim” yani sizin beden yeryüzünüzde Ben kendime ait bir makam meydana getirmek istiyorum, nasıl yeryüzünde Kâbe-i Şerif var, Beytullah, işte sizin gönlünüzde de bir Beytullah kurmak istiyorum oraya da halifemi göndereceğim.

Hacca gitmek, sadece Mekke’deki Beytullah’ı ziyaret etmek değil; aynı zamanda kendi beden yeryüzümüzde, kendi gönlümüzde o Beytullah’ın inşasına izin vermek, bu ilahî murada teslim olmaktır. Bizdeki melekler, yani namaz, oruç, hac gibi ibadetlerden doğan manevi kuvvetler, bu ilahî halifenin hizmetkârlarıdır. Hac ibadeti, bu halifeliğin en kâmil mertebede ilan edildiği bir Cem makamı’dır. Orada sâlik, ihrama girerek beşerî sıfatlarından sıyrılır, Arafat’ta vakfeye durarak kendi hakikatiyle yüzleşir, tavaf ederek varlığın merkezine doğru döner ve bütün bu amellerle kendi gönül Kâbe’sinin halifesi olduğunu idrak eder.

Haccın Mertebeleri: İlmel, Aynel ve Hakkel Yakîn

Her hakikate ulaşmanın mertebeleri olduğu gibi, Haccın hakikatini idrak etmenin de mertebeleri vardır. Bunlar, tasavvuf yolunun temel durakları olan ilmel yakîn, aynel yakîn ve hakkel yakîn mertebeleridir.

  • İlmel yakîn (bilgiyle bilmek): Haccın farz olduğunu kitaplardan okumak, âlimlerden dinlemek, nasıl yapılacağını öğrenmektir.
  • Aynel yakîn (görerek bilmek): Mekke’ye gitmek, Kâbe’yi gözleriyle görmek, tavaf eden insan selini, Arafat’taki mahşeri andıran o büyük toplanmayı müşahede etmektir.
  • Hakkel yakîn (olarak bilmek): Artık görenin, görülenin ve görme fiilinin tek bir hakikatten ibaret olduğunu idrak etmektir. Kâbe’nin kendi gönlü, tavafın kendi varlığının Hakk’ın etrafındaki dönüşü, Arafat’ın ise kendi hiçliğini idrak ettiği bir “bilme” makamı olduğunu yaşamaktır.

Terzibaba Hazretleri, Bakara Sûresi’ni şerh ederken, Hacda kurban kesemeyenin yerine tutacağı orucun bu üç mertebeye nasıl işaret ettiğini şöyle açıklar:

Kim ki bunu bulamadı yani kûrb’ân gönderemedi, oruç tutsun, hac günleri içerisinde üç gün... birincisi haccın hakikatlerini ilmel yakîn olarak idrak etsin, ikincisi aynel yakîn, üçüncüsü hakkel yakîn olarak, işte kendinde var olan bu duygu ve bilgileri oruç tutmak sûretiyle bâtınına alsın, bâtınında olan özellikleri de zâhire çıkarsın, yani bu hakikatleri ilmel, aynel, hakkel yakîn olarak idrak etsin...

İbadetlerin suretinde bile bu mertebelere tırmanışın sırları gizlidir. Oruç tutmak, yani imsak, kendini tutmak; bu üç mertebeyi kendi içinde gerçekleştirmek için bir vesiledir. Sâlik, bu üç günlük sembolik oruçla, Haccın hakikatini önce ilimle, sonra müşahedeyle ve nihayet bizzat o hal olarak idrak etme niyetini ortaya koyar.

Bu mertebeler arasındaki geçiş, samimiyetle ve her şeyi geride bırakma kararlılığıyla mümkündür. Cüneyd-i Bağdadî veya Bâyezîd-i Bestâmî’ye atfedilen şu kıssa, bu kararlılığın ne demek olduğunu anlatır:

Peki hacca giderken ne yaptın akid yaptın mı diyor, yani niyet ettin mi ben bu sene hacca gideceğim diye niyet ettin mi bu niyet akid demektir, Allah ile akd etmek demektir. Akdettin mi diyor, ettim efendim diyor, peki bu akdin karşısında bütün diğer akidlerini bozdun mu, yani dünya ile ilgili bütün varlıklarını terk ettin mi etmedim efendim diyor, o zaman sen akid yapmamışsın diyor.

Hakiki Hac budur: Allah ile bir “akid” yani bir sözleşme yapmak. Bu sözleşmeyi yapınca, O’nun dışındaki her şeyle, dünyayla, malla, mülkle, makamla, hatta kendi nefsiyle yaptığı bütün diğer sözleşmeleri bozmak gerekir. Haccın meşakkati, zorluğu bundandır. Asıl meşakkat, nefs ile yapılan bu akidleri bozmak, gönlü masivadan temizlemektir.

Harflerin ve Sayıların Dilinden Hac Hakikati

Terzibaba İrfan Mektebi’nin özelliklerinden biri, Kûr’ân-ı Kerîm’in ve varlığın harfler ve sayılar dilindeki sırlarına, yani ebced ilmine yaptığı vurgudur. Bu bakış açısına göre kâinatta hiçbir şey tesadüfî değildir.

Hac Sûresi’nin 26. ayetinde geçen “secde” kelimesinin sayısal değeri, bu ibadetin nereye yapıldığını ve nihai hedefin ne olduğunu fısıldar:

Âyet-i Keriyme’nin sonunda secde kelimesi vardır ki kulluğun kemâlidir. Secdenin ise sayısal değeri. (60+3+4=-67) dir. Toplarsak (6+7=13) tür. Bağlı olduğu yer ne kadar açık değilmi?. Demekki secde gerek sayısal asliyyet-i gerek mânâsal hakikatiyle yapıldığında, veya nasıl secde olursa olsun hepsi (13) ün hakikatine olmaktadır.

13 sayısı, bu mektebin usûlünde Ahadiyyet (mutlak birlik) ve Hakikat-i Muhammediyye’nin sayısal karşılığıdır. Secdenin sayısal değerinin 13 çıkması, her secdenin, kim tarafından ve ne niyetle yapılırsa yapılsın, eninde sonunda o Tek olan Zât’a, Ahadiyyet hakikatine yapıldığının ilahî bir mührüdür.

Aynı şekilde, “Hac” kelimesini oluşturan harflerin sayısal değerleri de bir kapı aralar:

Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım. ( حج ) “Ha: 8” “Cim: 3” sayı değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 8+3= 11 dir.

“11” sayısı, “Hû” (O) isminin sayısal değeridir ve Hüvviyet mertebesine, yani Zât’ın bilinemez, isimsiz ve sıfatsız mutlak gayb haline işaret eder. Hac, zâhirde Kâbe’ye yapılan bir yolculuk olsa da, bâtında Zât’ın o mutlak “Hû” mertebesine doğru yapılan bir seyrin adıdır.

Terzibaba Hazretleri’nin nazarında Hac, çok katmanlı, hem zâhirî hem bâtınî mertebeleri olan, hem bedeni hem ruhu kuşatan kâmil bir ibadettir. O, sadece Mekke’ye bir seyahat değil, asıl Kâbe olan İnsân-ı Kâmil’in hakikatine ve nihayetinde kendi özümüzdeki Beytullah’a yapılan bir yolculuktur.

Terzibaba Geleneğinde Hac'in Yaşanması

Cenâb-ı Hakk'ın her birimize nasip ettiği bu ömür yolculuğu, aslında bir Hac yolculuğudur. Terzibaba geleneğinde, ibadetlerin sûretinde kalmamayı, her bir amelin hakikatine ermeyi gaye ediniriz. Hac ibadeti de bu gayenin en kâmil tecellî ettiği amellerden biridir.

Bu yolculuk, Mekke'ye varınca başlayan, Medine'den dönünce biten bir seyahat değildir. O, bir hâldir. O hâle giren için her yer Kâbe, her an Arafat'tır. Ama o hâle girmek için de bir usûl, bir erkân, bir edep vardır. Bu edep, Mürşid-i Kâmil'in rehberliğinde öğrenilir.

Sûretten Mânâya: Hac Yolculuğu ve Suretperestlik Tehlikesi

Tasavvuf yolu, şeriatın bâtınıdır. Şeriatın emrettiği her ibadetin bir de tarikat ve hakikat derinliği vardır. Bu derinliğe inemeyenler, denizin yüzeyindeki köpüklerle oyalanır. Sadece tesbih çekmekle, sadece zikir halkasında dönmekle yol alınmaz. Bunlar gereklidir, lakin yeterli değildir.

Biz enerjiyi aldığımız yerden tüketiyoruz, bu neye benziyor depoyu doldurduk döndük döndük konak meydanında döndük halbuki on defa döneceğine o yaktığın enerjiyi 10 Km yol gideceğin enerjiyi hiç Km yapmadan yok etmiş harcamış oluyorsun. Bu tarikatların asli görevlerini yerine getirememelerinden olmaktadır. Tesbih çekmek yeterli değildir, o tesbih çekmek tarikatın suri hallerinden bir tanesidir. Şeriatın nasıl suret olarak hareketler yapılması şeriat şeriat hukuku ne diyoruz namaz kılacaksın hacca gideceksin, zekat vereceksin, oruç tutacaksın, bunlar hep suri yapılan işlerdir. Tarikatın da kendine göre suri görevleri ve batıni görevleri vardır. Tarikat batıni görevlerini yerine getiremiyor.

Sûrette Hac, mal ve beden ile yapılan bir ibadettir. Ama mânâda Hac, varlığından soyunup Hakk'a yapılan bir yolculuktur. Bu yolculukta sâlikin en büyük azığı teslimiyettir. Bazen niyet eder, yola çıkarsın ama menzile varamazsın. Tıpkı Hudeybiye'de olduğu gibi, ashâb-ı kirâm umreye niyetlenmiş, ama Kâbe'ye varamadan geri dönmüştür. Nefisleri kıpırdanmış, "Neden geri dönüyoruz?" diye sormuşlardır. Ama Allah Rasûlü'nün teslimiyetinde, ilâhî zamanlamaya rızâ göstermenin en büyük dersi gizlidir.

Demek ki bizim de bazı zamanlarımızda böyle ileriye gidiyoruz, ulaşamadan tekrar geriye dönüyoruz. Bunun bir üzüntü sebebi vesilesi olmaması lazım geldiğini burada belirtiyor bize bu ayet yaşantı içerisinde. Ama nefsimiz bakın kıpırdanıyor, neden bunu yaptık bunu ettik buraya kadar geldik de işte iki adım beş adım daha gitmedik birkaç gün daha kalmadık gibi, Allah’ın emri orada da imtihanda her tarafta imtihanda Hz Rasulullah’ın tatbikatı ne ise her işimizi O’nun tatbikatına uyarlamamız lazımdır. Geriye çekilmek lazımsa geriye çekileceğiz, ileri gitmek lazımsa ileri gideceğiz, çünkü O’nu örnek aldığımız için sonra o zaman mesuliyetimiz olmayacak, çünkü örnek O’dur...

Sâlikin seyr-i sülûk'u da böyledir. Bazen bir makama yaklaştığını zanneder ama bir imtihanla geri çekilir. Hakiki Hac yolcusu, bu anlarda "Neden?" diye sormaz, "Emir böyleymiş" der ve rızâ gösterir. Çünkü bilir ki, ileri gitmek de geri çekilmek de O'nun emriyledir ve her ikisinde de bir hikmet vardır. Asıl Hac, bu teslimiyet hâlini kuşanmaktır.

Kâbe-i Mürşid ve Makam Bilmenin Edebi

Taştan yapılmış Kâbe, Beytullah'tır. Oraya yöneliriz, etrafında döneriz. Lakin hakikat ehli bilir ki, asıl Kâbe, İnsân-ı Kâmil'in gönlüdür. Çünkü Hakk, "Ben yere göğe sığmadım, mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurmuştur. O gönül, Hakk'ın tecellîgâhıdır. Bu yüzden, bir Mürşid-i Kâmil'e intisap etmek, onun elini öperek biat etmek, aslında bâtınî bir Hac'ca niyet etmektir.

Onun sağ elini ve avuç içini öpmek ise, “Hacer’ül Esved” i öpmek ve istilâm etmek ( selâmlama ) bîad'ı yenilemek ve ahde vefa göstermektir. Bunu nasıl izah edersiniz diye sual olunduğunda, şöyle açıklayabiliriz: Nasıl ki hacca gidildiğinde tavafa başlayabilmek için tavafin şartlarından birisi de Hacer’ül Esved çizgisine gelip Hacer’ül Esved'i öpmek veya imkân dahilinde değilse uzaktan selâmlamak gerekir; İnsân-ı Kâmil de “Allah'ın beyti” dir. Dolayısıyla O'na doğru mi’ râc yolculuğu yapabilmek için edep dairesine girip sağ elini öpmekle yola girilir. Çünkü İnsân-ı Kâmil'in eli, Hacer’ül Esved mesabesinde, Hacer’ ül Esved de, “Allah'ın eli” mesabesindedir.

Sûretteki Kâbe'nin tavafına Hacer'ül Esved'den başlanır. Mânâdaki Kâbe'nin, yani İnsân-ı Kâmil'in irfan deryasında seyre başlamak için de onun elini öperek, yani "Elest Bezmi"nde verdiğimiz ahdi yenileyerek yola girilir. O el, "Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir" (Fetih, 10) âyetinin sırrına mazhardır.

Bu edep, dergâh hayatının her anında yaşanır. Dergâh, Hac meydanının küçük bir misalidir. Orada da makamlar vardır. Herkes kendi yerini, kendi haddini bilir. Kıdem, Hac sayısıyla değil, nefsini ne kadar bildiğiyle ölçülür. Şu kıssa, bu hakikati anlatır:

Sabah içtimaya geçtiklerinde o misafir hacı efendi gidiyor o kıdemli dervişlerin arasına giriyor, Şeyh efendi gelmiş, misafiri tutup çekiyor ta develerin arkasına götürüyor senin yerin burası diyor... şeyh efendi de diyor ki onlar “ develer senden daha kıdemlidir ” sen iki defa hacca gitmişsin yahut üç defa neyse, onlar on bir defa hacca gittiler diyor. O misafir hacda gördüğü beyleri paşaları anlatıyor, halbuki rabbı ile olan ünsiyetinden bahsetmesi lazımdır, beyi paşayı her yerde görürsün ne olacak ki?

Yolcu, Hac'dan döndüğünde valileri, paşaları değil, Rabbiyle olan ünsiyetini anlatmalıdır. Eğer anlatacak böyle bir hâli yoksa, sadece Kâbe'nin duvarlarını gezip gelmişse, o develer ondan daha kıdemli sayılır. Çünkü ibadetin gayesi, Hakk ile ünsiyet kurmaktır. Sayı ile hacca gitmek kıdem oluşturmaz; asıl kıdem, mânâda kat edilen mertebelerle kazanılır.

Nefs Mertebelerinden Geçiş ve Kişinin Kendi Hira'sını Keşfi

Hac ibadetinin her bir rüknü, sâlikin iç âlemindeki bir yolculuğa işarettir. Tavaf ve sa'y ederken ilk üç turda adımların hızlandırılması, "hervele" yapılması, sâlikin en aşağı mertebeler olan Nefs-i Emmâre, Nefs-i Levvâme ve Nefs-i Mülhime'nin tuzaklarından bir an evvel kaçıp kurtulma gayretinin bir sembolüdür.

Hacılar Ka’be de “tavaf” , safa ve merve arasında “sa’y’ı” ederken, ilk üç tavaf ve sa’y’ı hızlı hızlı adımlarla, diğerlerini daha ağır, ağır yaparlar. Bunun hikmeti, en kısa sürede üç nefs mertebesinden kaçıp kurtulmak, diğerlerinin de hakkını vererek oluşumlarını meydana çıkarmak içindir.

Bu üç mertebeyi hızla geçen sâlik, "esfel-i sâfilîn"den kurtulup, "âlâ-yı illiyyîn"e doğru yükselmeye başlar. Diğer turları daha yavaş ve tefekkürle yapması, artık mutmainne ve daha üstü makamlardaki tecellîlerin hakkını vererek yaşama gayretidir.

Bu yolculuğun zirvesi, her sâlikin kendi Hira'sını bulmasıdır. Hira, sadece Mekke yakınlarındaki bir dağın adı değildir. Hira, "küntü kenzen mahfiyyen" sırrının açıldığı, Hakikat-i İnsâniyye ile Hakikat-i Kur'âniyye'nin buluştuğu mânevî bir makamdır. Her sâlik de, mürşidinin rehberliğinde kendi varlığının derinliklerine inerek, kendi Hira'sını keşfetmekle mükelleftir.

Seni nasıl tarif edeyim. / İdrakim çok zayıf nideyim. / Neler oldu sende hayretteyim... / Sen de Hira’nı keşf edersen. / Türlü sırlara erersen. / Peygamberini yad edersen. / Ah... Nûrlu Hira heybetli Hira.

Kendi Hira'nı keşfetmek, kendi hakikatine vâkıf olmak, "kendini bilen Rabbini bilir" sırrına ermektir. Bu, dışarıda değil, içeride yapılan bir Hac'dır. Bu Hac'da sâlik, kendi varlığının katmanlarını bir bir aşar, nefsini tanır ve nihayetinde Zât'ın tecellîsine ayna olur. Bu, en büyük Hac'dır; Hacc-ı Ekber'dir.

Zuhuratın Dili: Hac Yolculuğunun Mânevî Ganimetleri

Sâlikin Hac yolculuğundan getireceği en kıymetli hediye, rüyalar ve zuhuratlardır. Bunlar, mânevî âlemden gelen şifreli mesajlardır. Lakin bu mesajları herkes doğru çözemez. Mürşid-i Kâmil, "ilm-i Nûraniyyet" sahibi olduğu için, bu rüya ve zuhuratların tabirini yaparak sâlike yol gösterir.

Mesela rü’yâsında “ezan okuduğunu gören” üç kimsenin rü’yâsı ayrı ayrı yorumlanır. Bu rü’yâ; birinin, “hacca gideceğine”; diğerinin, “hırsızlık yapacağına” üçüncüsünün, “mürşid ve hadi” olacağına delâlet eder.

Bu yüzden sâlik, gördüğü rüyayı veya yaşadığı zuhuratı kendi aklıyla yorumlamaya kalkmamalıdır. Nefis, en güzel mânevî halleri bile kendi lehine yontabilir, kişiyi benlik tuzağına düşürebilir.

Ya Rabbi ben buraya hacca geldim, bu nedendir falan gibi. Galiba biraz zülfikara dokunmuş... Rabbim (c.c.) murakabede tecelli etti, dedi ki: “kulum niye böyle yapıyorsun? Seninle meleklere karşı övünmemi istemiyor musun?” ondan sonra cız etti içim, ağzım dilim kesildi, hiçbir şey söyleyemedim.

Bu gibi ifadeler, kişinin marifetullahtan habersiz olduğunun, kendi hayalinde kurguladığı bir Rab ile konuştuğunun itirafıdır. Hakk ile nazlanmak, O'na beşerî sıfatlar yakıştırmak, irfan yolunun en tehlikeli tuzaklarıdır.

Hakiki sâlikin Hac yolculuğu ise, bir rüyada başlar ve mürşidin tabiriyle mânâ kazanır. Bir dervişin rüyasına ve Terzibaba'nın yaptığı yoruma bakalım: Sâlik, rüyasında "Yolcu"nun (mürşidin) kendisini Hac'ca çağırdığını, yolda türlü zorluklar çektiğini, sonunda bomboş bir otobüse tek başına bineceğini görür. Bu rüyanın tabiri, Hac'cın hakikatini özetler:

Hacca gitmek için Süleyman beyin sizi çağırması , (Süleyman ve Süleymandan içeri) ifadesiyle içerideki Süleymanın akl-ı küll’e doğru davetidir. Hacca davet zata davettir... Yanınızda hiçbir şeyin olmaması , herşeyden soyunmuş olmanın gereğidir. Tabii ki herkes kendi gönül haccını, kendisi yalnız başına yapacaktır.

Hac'ca davet, Zât'a davettir. Yanında hiçbir şey olmaması, masivadan, yani Allah'tan gayrı her şeyden soyunmanın gereğidir. Otobüsün boş olması ve sâlikin yalnız olması ise, bu yolculuğun esasen tek başına, kendi içine doğru yapılan bir yolculuk olduğunu gösterir. Mürşid davet eder, yolu gösterir; ama o yolda sâlik kendisi yürüyecektir.

Hac, bir defa gidilip "hacı" olunan bir merasim değildir. O, ömür boyu süren bir seyr-i sülûktur. Her an ihramda, her an tavafta, her an vakfede olma şuurudur. Sûretten mânâya geçebilenler, Kâbe'nin taşında değil, İnsân-ı Kâmil'in gönlünde Hakk'ı bulanlar, kendi Hira'larında vahye mazhar olanlar, hakiki hacılardır.

Füsûsu'l-Hikem'de Hac

İslam'ın beş temel direğinden biri olan Hac ibadetinin zahirî heybeti, her müminin kalbinde bir özlem ateşi yakar. Lâkin irfan yolunun yolcusu, suretin ardındaki sîreti arar. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz'in şerhiyle birleşerek, Hac ibadetinin vücûdî derinliklerine iner. Füsûs, Hac’dan bir ibadet olarak bahsetmekten ziyade, Hac gibi ilahi tekliflerin varlık ve insan hakikati içindeki yerini, yani hikmetini bize açar.

Şeyh-i Ekber'in hikmetini Terzibaba Efendimiz'in dilinden dinlediğimizde, Hac gibi şer'î tekliflerin ardındaki sır perdesi aralanır. Bizim bu kayıtlı, sınırlı bedenimize yöneltilen "Namaz kıl, oruç tut, Hacca git" gibi emirler, sadece uhrevî bir mükafat için yapılıp geçilecek vazifeler değildir. Her bir emir, bâtınımızda, yani iç âlemimizde ilahi bir oluşumu, bir "tekvin"i tetiklemek içindir.

Bu kayıtlı olan vücuda vaki olan teklif yani namaz kıl, oruç tut, zekat ver, hacca git diye yapılan bu teklif, batında tekvin içindir yani batında bir oluşum meydana getirmek içindir. Böylece ilahi teklife tabi olmak Salih amel ve onu inkar etmek de kötü ameldir. Dolayısıyla bunlar ahrette birer vücut bulacak salih ameller cennetler, bahçeler, huriler, köşkler gibi çıkacak güzel ameller, kötü ameller de cehennem suretinde, zebaniler suretinde varlıklar olmuş olacak.

Hac yolculuğuna niyet ettiğimiz andan itibaren attığımız her adım, söylediğimiz her "Lebbeyk", yaptığımız her tavaf, kestiğimiz her kurban, sadece bu âlemde kalmaz. Her bir salih amel, bizim kendi hakikatimizde manevî bir varlık, nuranî bir suret halk eder. Bu ameller, öte âlemde bizim için hazırlanmış cennetler olmadan evvel, daha bu dünyadayken kendi iç âlemimizde birer nuranî varlık olarak doğarlar. Hac gibi büyük ve meşakkatli bir ibadet, bâtınımızdaki nur ordusuna katılan büyük bir kuvvettir. Hac, sadece günahların affı değil, aynı zamanda günahkâr tabiatın dönüştürülmesi, bâtının yeniden "tekvin" edilmesidir.

Peki, bu yolculuğa bizi sevk eden asıl âmil nedir? Zahirde Peygamber'in (s.a.v.) davetine icabet ederiz. Peki ya bâtında, işin hakikatinde bizi o mukaddes topraklara çeken nedir? İşte burada İbn Arabî Hazretleri'nin temel öğretilerinden biri olan [Rabb-ı Hass](/wiki/rabb-i-hass) (kişinin özel Rabbi) hakikati devreye girer. Her bir varlık, Cenâb-ı Hakk'ın bir isminin mazharı olarak varlık sahnesine çıkar. O isim, o kişinin "Rabb-ı Hass"ıdır, yani onu terbiye eden özel ismidir.

Yani hakkıyla çıkmaz, eksik çıkar. İkincisi aslında bir ism-i Celalin mazharıdır, fakat peygamberin davetine icabetle zahirde peygamberin davetine icabet etmiş gibi görünmekle şeriat üzere amil olmakla beraber Rabbı hassı olan o ism-i Celalin zevki ve sırat-ı müstakimi üzeredir, iç bünye de. Mesela namaz kılar, oruç tutar, hacca gider, velakin söylediği vakit gururlanır. Yalan söyler, vaat ettiği vakit vadinden döner, emanete hıyanet eder, bunları yapmaktan zevk alır. Asla nedamet etmez, yani dışından hem namaz kılar içinden de bunları yapar. İşte bunlar nifak alemetidir.

Demek ki kişi, zahirde Cemâl tecellisi olan Hac ibadetini yaparken bile, eğer hakikati bir Celâl isminin mazharı ise, o ibadetten alacağı hisse de o ismin hükmü altında olacaktır. Dışarıdan Hacı olur, ama içeride yalan ve gurur zevki devam eder. Çünkü onun [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite)si, yani ezelî hakikati, o Celâl isminin tecellisini talep etmektedir. O, zahirde peygamberin davetine uysa da, bâtında kendi Rabb-ı Hass'ının yolu üzerindedir. Bu, Hac'dan ve diğer ibadetlerden neden herkesin aynı feyzi alamadığını açıklayan vücûdî bir sırdır.

Bu "kap" meselesi, bizi Füsûs'un kalbindeki bir başka hikmete, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri'nin o meşhur sözüne götürür:

Nitekim Allah bilgisi (ma'rifet-i billâh) ve âriften (Allah'ı bilenden) sorulduğu zaman, Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) hazretleri: "Suyun rengi, kabının rengidir" buyurdu. Ve bu öyle doğru bir cevaptır ki, Hz. Cüneyd hakikatin halini haber verdi. Zira su nasıl renksiz ve suretsiz ise, mutlak zât da öylece suretsiz ve renksizdir; ve su nasıl bulunduğu kabın renginde görünür ve o kabın şekline girer ise, mutlak zât da kap mesabesinde bulunan mazharlar (tecelli yerleri) sebebiyle zahir olur.

[Zât-ı Mutlak](/wiki/zat-i-mutlak), yani Hakk'ın her türlü kayıt ve suretten münezzeh olan özü, renksiz ve şekilsiz bir su gibidir. Bu su, hangi kaba (mazhara) dolarsa, o kabın rengini ve şeklini alır. Her birimiz, Cenâb-ı Hakk'ın Vücûd denizinin tecelli ettiği birer "kap" hükmündeyiz. Hac ibadeti, o Vücûd denizine yapılan bir yolculuktur, ama her hacı, o denizden kendi kabının (isti'dadının, Rabb-ı Hass'ının) renginde ve miktarında bir tecelli ile döner. Bu sırrı anlayan ârif için artık Kâbe, taştan bir bina olmaktan çıkar. Mevlânâ Hazretleri'nin Füsûs şârihlerinin de sıklıkla atıf yaptığı nidası, bu hakikati haykırır:

ای قوم به حج رفته، کجایید؟ کجایید؟ معشوق همین جاست، بیایید بیایید، گر صورت بی صورت معشوق ببینید هم خواجه و هم خانه و هم کعبه شمایید Tercüme: "Ey hacca gitmiş olan tâife, neredesiniz, neredesiniz? Maşûk buradadır, geliniz, geliniz! Eğer bî-sûret olan maşûkun sûretini görüyor iseniz efendi de sizsiniz, hâne de sizsiniz, Kâbe de sizsiniz!"

Maşûk, yani Hakk, her yerdedir. O, senin kendi kalbinin kabında tecelli etmektedir. Eğer bu sırrı görürsen, asıl Kâbe'nin kendin olduğunu anlarsın.

İnsanı bu kadar şerefli bir "kap" kılan sır nedir? Cevap, [venefahtü](/wiki/venefahtu) ("Ona ruhumdan üfledim") ayetinin sırrında gizlidir.

Şimdi biz bilelim veya bilmeyelim yani bu hakikatleri bilelim veya bilmeyelim irfani ve gafleti halde Hacca veya umreye gidelim, bir insanda bu iki özellik mutlaka vardır. Eğer olmamış olsa insan olmaz. Efendilik olmadığı için hayvanlar hayvan olarak kalır, işte insanlarda efendilik olduğu için Allah’ın Zat’ının zuhur mertebesi zuhur mahalli ve “venefahtü”nün de kabul hanesi olmuştur.

İnsana üflenen o ilahi nefes, ona bir "efendilik", bir [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil) olma potansiyeli vermiştir. Bu potansiyel, onu Hakk'ın Zât'ının zuhur edeceği en câmi mahal kılmıştır. Hac yolculuğunda giyilen ihram, bu hakikatin sembolik bir ifadesidir. Kişi, dünyevî elbiselerini, yani kendine ait sandığı bütün "renkleri" üzerinden atar. Geriye, o ilahi nefesin taşıyıcısı olan saf, renksiz bir "beyazlık" kalır. Bu, "Benim bir rengim yok, ben sadece Senin tecellin için hazırlanmış bir kabım" demenin fiilî ifadesidir.

Cesedimizin değişmesi bizi ilgilendirmiyor. Biz askere gidiyoruz, asker elbisesi giyiyoruz, polis oluyoruz polis elbisesi giyiyoruz, hacca gidiyoruz, ihram giyiyoruz, biraz duygular artıyor o da kilo ile tartılan bir şey değildir.

Elbisenin değişmesi, Zât'ı değiştirmez. Lâkin giyilen kisve, o anki hâli, mertebeyi ve vazifeyi belirler. İhram, sâlikin "abdiyet" yani kulluk elbisesidir.

Bu hikemî incelikleri kavramadan yapılan bir Hac, elbette şer'an geçerlidir. Lâkin irfan yolcusu için bu yeterli değildir. Sadece surette kalan bir Müslümanlık, insanın içindeki o ilahi potansiyeli harekete geçirmeye yetmez.

bunları bilmediğimiz zaman biz sadece suri birer Müslüman olmaktayız. Veya kelami veya lafzi, iç bünyede irfaniyeti olmayan, iç bünyesi kaynamayan, iç bünyesi ışıklanmayan açılmayan ama efendim işte namaz kıldık, hacca gittik geldik, hepsini de yaptık tabi bunların hepsi güzel şeylerdir. Ama kişi, kişiliğini terk edemediği sürece firkattedir, uzaktadır, yani kendisi farkında olmasa bile uzaktadır.

Füsûsu'l-Hikem gibi eserler, bizi bu "firkat"ten, bu ikilik ve uzaklıktan kurtarıp "vuslat"a, yani birliğe çağıran kılavuzlardır. Onlar olmadan Hac, Mekke'ye yapılan bir seyahat; onlarla birlikte Hac, kişinin kendi hakikatine, kalbinin Kâbe'sine yaptığı bir [seyr-i sülûk](/wiki/seyr-i-suluk) olur.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Hac yolculuğu, hakikatin en çetin düğümlerinden birinin, zıtların birliğinin yaşandığı bir ibadet mektebidir. Bu mektep, sâliki bir yanda Hakk’ı her türlü suretten münezzeh bilme durağı olan tenzih ile, diğer yanda O’nu her surette görme durağı olan teşbih arasında salındırmaz; bu iki kanadı birleştirerek uçurur. Bu uçuşun makamına Cem makamı denir.

Hac ibadeti, bu iki hakikati aynı anda yaşatır. Bir yanda, bütün Müslümanlar yüzlerini tek bir noktaya, Kâbe-i Muazzama’ya dönerler. Bu, tenzihin gereğidir. Emre itaat vardır. Fakat arif bilir ki, o taş binanın Rabbi, sadece o binada değildir. Ayet-i Kerime, “Nereye dönerseniz, Allah’ın vechi oradadır” buyurur. İşte bu da teşbihin idrakidir. Hacı, Kâbe’ye yönelerek tenzih denizine dalar, ama kalbiyle bilir ki o denizin suyu, bastığı topraktan farksızdır.

Terzibaba, İbn Arabî Hazretleri’nin Kelime-i Hûdiyye’deki bu inceliğini şöyle açar:

Velâkin “O, yalnız buradadır” deme; belki idrâk ettiğin şey indinde dur! Ve Mescid-i Haram canibine istikbâlde edebi lâzım kıl; ve eyniyyet-i hâssada (döndüğün hususi cihette) vechin adem-i hasrı hususunda edeb üzere ol! Belki o cihet, müteveccihin teveccüh ettiği eyniyyât cümlesindendir. (yön cümlesindendir) İmdi muhakkak, Hakk’ın her cihetin eyniyyetinde olduğu, sana Allah’dan zahir oldu.

Bu büyük bir edep dersidir. “Hakk sadece buradadır deme!” diye ikaz ediyor. Ama “Hakk her yerdedir, o halde Kâbe’ye dönmeme gerek yok” demek de edepsizliktir. Arif, bu ikisinin ortasını, o sırat-ı müstakîmi bulandır. Kâbe’ye dönerken, o yönün de Hakk’ın sonsuz yönlerinden sadece biri olduğunu bilir. Böylece hem şeriatın zahirî hükmünü yerine getirir hem de hakikatin bâtınî sırrını yaşar. Buna Muhammedî mîzan, yani Peygamberî denge denir.

Bu dengeyi en kâmil şekilde yaşayan, İnsân-ı Kâmil’dir. O, Hakk’ın kendisiyle beraber olduğunu (ve hüve meaküm) an be an müşahede eder. Buna rağmen namaz vakti geldiğinde, suretini ve bedenini Kâbe’ye döndürür. Bu, mertebelerin hakkını vermektir.

Yani abd-i kâmil, zikr olunan âyet-i kerîme gereğince, “vechullâh”ın heryerde zahir olduğunu bilmekle beraber, namaz ile kayıtlandığı vakit, namaz kıldığı vakit suret-i zahire ve cismiyyesi ile, Ka’be-i Muazzama tarafına dönmeyi lâzım addeder; yani bunu gerekli görür ve bu teveccühle beraber onun i’tikadı bu merkezdedir ki, Allah Teâlâ Hazretleri, abd namaz haliyle mukayyed olduğu esnada, onun kıblesinde hazırdır ; ve Ka’be-i Muazzama tarafı, (Bakara, 2/115) فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ âyet-ı kerimesinde beyân buyrulan “vecih”ler mucibince, vech-i Hakk’ın mertebelerinden bir mertebedir .

Kâbe, Hakk’ın vecihlerinden, yani tecellî mahallerinden bir mertebedir. Oraya dönmek, o mertebeye hürmet etmektir. Ama sadece o mertebeye takılıp kalmamak, bütün mertebelerin Sahibini bilmektir asıl olan. Hacı, Kâbe’nin talibi olur; arif ise Kâbe’nin Rabbinin talibi. Terzibaba’nın şerhinde geçen beyit ne güzel söyler:

Hacının talebi Ka’be ve benimki Hakk’ın vechini görmek yani hacca gidenin talibi o taş yapı olan Kabedir, benim ki ise didar yani o Kabe’de mevcut olan tecelli-i İlahidir benim taleb ettiğim, O evin talibi olmuş, eve yönelmiş, ben ise sahibinin talibiyim, sahibine yönelmekteyim diyor.

Fakat bu hakikatleri sadece dil ile beyan etmek, kişiyi avamlıktan kurtarmaz. Terzibaba’nın Füsûs şerhinde altını çizdiği gibi, bu bilgi müşahedeye dönüşmedikçe bir "itikadi hayal"den ibarettir.

Onlara göre Hakk’ın sari olarak açıktan anlatılışı itikadi bir hayaldir. İtikad etmek yani kabullenmektir sadece iyi niyetle kabullenmektir. Müşahede değildir. İşte burada bu bilgileri aldıktan sonra müşahedeye dönüşmek, tahkik ehli olmak, avam halkı için bundan başka ne olabilir ki.

“Allah her yerdedir” diye inanmak başkadır, bu hakikati her zerrede seyretmek başkadır. Birincisi imandır, ikincisi irfandır. Hac yolculuğu, sâliki bu itikadi hayalden kurtarıp müşahedeye ulaştırmak için bir vesiledir.

Bu görüş bir kere hâsıl olunca, kişi anlar ki asıl mukaddes ev, içinde yaşadığı bu âlemin ta kendisidir. Çünkü Zât-ı Mutlak, bu âlemde isim ve sıfatlarıyla tecelli etmiştir.

İşte bu âlemin hakikatini idrak ettiğimiz zaman bu âlem Mescid-i Aksa, Beyt-ül Makdis yani Mukaddes ev üzerinde yaşadığımız bu ev mükaddestir, niçin mukaddes? Cenâb-ı Hak Zât’ı ile birlikte tecelli ettiğinden bu âlem mukaddestir.

Bu idrakle bakınca, Kâbe’ye yapılan yolculuk, zaten içinde bulunduğumuz mukaddes evin merkezine, kalbine yapılan bir yolculuğa dönüşür. Kâbe’den Miraç’a çıkılmaz, Mescid-i Aksa’dan çıkılır. Çünkü Miraç, Zât’a yükseliştir. Zât ise zaten âlemi kuşatmıştır. O halde O’na yükselmek için önce O’nun tecellî ettiği bu kevn âleminden “dışarı çıkmak”, yani bu kayıtların farkına varıp ötesine geçmek gerekir.

Bu müşahede makamına erenlerin dilinden dökülen sözler, surete takılanlara bir nida olur. Mevlânâ Hazretleri’nin o meşhur sözünü Terzibaba, Füsûs’un derinliğiyle birleştirerek aktarır:

"Ey hacca gitmiş olan taife, neredesiniz, neredesiniz? Ma'şûk buradadır, geliniz, geliniz. Eğer suretsiz olan ma'şükun suretini görüyor iseniz efendi de sizsiniz, hâne de sizsiniz, Ka'be de sizsiniz!"

Bu, "Ey Kâbe’yi bulmak için yollara düşenler! Aradığınız Hazine, Ma'şûk olan Hakk, zaten sizinle beraber. Onu bulmak için uzaklara gitmenize gerek yok, kendi içinize dönün." demektir. Eğer sureti olmayan Hüvviyet’in, yani Zât-ı Mutlak’ın suretlerdeki tecellîsini görebiliyorsanız, o vakit anlarsınız ki asıl Kâbe sizin kendi kalbinizdir.

Bu idrak, Hakk’ın her kişiye kendi itikadı ve kabı nispetinde tecelli ettiği sırrını da açar. Siz Hakk’ı nasıl bilirseniz, O size o suretten tecelli eder.

Velhâsıl zât-ı mutlaka bütün vasıflar ve suretlerden münezzeh olmakla beraber bi'l-cümle suretlerden zahirdir, işte bundan dolayı mu'tekıd, akîde-i cüz'iyye sahibi olunca, onun i'tikâdı hasebiyle ona tecellî eder.

Eğer Hakk’ı sadece göklerde oturan bir varlık olarak bilirsen, O sana öyle görünür. Ama O’nu hem her şeyden münezzeh (tenzih) hem de her şey ile mevcut (teşbih) bilirsen, o zaman Hac ibadeti senin için bir Vechullâh mektebi olur.

Füsûs’un ışığında Hac, suret ile mana, tenzih ile teşbih, şeriat ile hakikat arasındaki köprüdür. O köprüden geçenler, Kâbe’nin taşında değil, kendi gönüllerinde Ev Sahibi’ni bulurlar.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Hac

Söz kervanını irfanın sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin diyarına sürelim. Onun dilinde Hac, ayakların değil, canın yolculuğudur. Mekke’ye varmak değil, kendi aslına, Hakk’ın Zât’ına ulaşmaktır. Onun sohbetinde Hac, bedenin bir ameli olmaktan çıkar, ruhun bir seyrânına, kalpin bir tavafına dönüşür.

Suretin Ötesi: Kâbe'nin Ruhu ve İnsân-ı Kâmil

Hazret-i Pîr, bizleri her dem uyanık olmaya çağırır. Zira hakikat yolcusu için en büyük tehlike, mânâyı unutup surete tapınmaktır.

Sûretlerde kaldığın vakit putperestsin; onun sûretini bırak ve ma'nâya bak! Hacca mensub adam isen ister Hindu, ister Türk veyâ Arab bir hacıyı yoldaş iste! Onun nakşına ve rengine bakma; onun azmine ve âhengine bak!

Eğer Kâbe’nin sadece duvarlarını görürsen, mânâdan habersiz bir putperestten ne farkın kalır? Hac yolculuğu, bir niyet, bir azim yolculuğudur. Yoldaşın rengine, ırkına bakılmaz. Bakılacak tek şey, kalbindeki aşk ve Kâbe-i Maksûd’a olan ahengidir.

Bu mânâ anlaşıldığında, Kâbe’nin sırrı da aralanır. Asıl Kâbe, asıl kıblegâh, Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarıyla tecellî ettiği İnsân-ı Kâmil’in kalbidir. Hazret-i Mevlânâ, bu sırrı şu sözleriyle açık eder:

Eğer kibir ve kendini beğenmişlikten vazgeçip insân-ı kâmilin etrafını tavaf eden ve dolaşan biri isen, Hakk'a ulaşma farzını yerine getirirsin ve bu şekilde nefsini alçaltmış olursun. Bu sebeple, yumuşak oluculuk üzerinde Tâif şehrinde yapılan makbul bir sahtiyan gibi olursun.

İşte bâtınî haccın tarifi! Kibri, enaniyeti bir kenara bırakıp bir Mürşid-i Kâmil’in önünde hiç olabilmektir asıl tavaf. Onun sohbetinin etrafında bir pervane gibi dönmektir. Bu dönüş, nefsin sertliğini alır. Tıpkı Tâif’te işlenen derinin (sahtiyan) yumuşayıp kıymet bulması gibi, sâlikin nefsi de bu manevi tavafla terbiye olur.

Zaten Kur’an-ı Kerîm’in özü de budur. İnsanları hacca çağıran ayet (وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ), sadıklarla beraber olmayı emreden ayetle (وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ) birleştiğinde, mana tamamlanır. Yeryüzünde seyahat et, ibret al ve o sadıkları, yani zamanın kâmillerini bul! Onların etrafında toplan. Çelebi Hüsâmeddin hazretlerinin hanesi için söylenen şu sözler, bu hakikati özetler:

...emellerin Ka'be'si olmak dâim olsun ki, Hak yoluna sa'y eden ve ma'rifet tâlibleri olan cemâatler onu tavâf ederler.

Bir kâmilin bulunduğu yer, arifler için “emellerin Kâbe’si” olur. Hak yolunun yolcuları, o manevi Kâbe’yi tavaf ederler. Çünkü bilirler ki feyzin ve irfanın pınarı oradadır. Taştan Kâbe’ye yönelmek de asıl hakikat olan İnsan-ı Kâmil’e ve nihayetinde Zât-ı Mutlak’a yönelmenin bir alâmeti, bir suretidir.

Kalp Havuzunda Tavaf: Vücûdun Hakikatini Müşâhede

Gerçek tavaf nedir ve nerede yapılır? Hazret-i Pîr, bu sorunun cevabını vermek için bizi kendi içimize, kalbimizin derinliklerine götürür.

Ey insan, nefse ait sıfatlarla kalbin havuzunun saf olan suyunu karıştırma, tâ ki bu su, asıl fıtratı üzere saf olsun ve o berrak olan kalp havuzunda ay gibi parlak olan varlık hakikatini ve yıldızlar gibi doğru yolu gösteren ilahi bilgileri tavafta gör!

İşte tavafın sırrı! Tavaf, kalbin etrafında dönmektir. Ama hangi kalbin? Nefsanî arzuların bulandırdığı bir kalp değil. Yolcu, önce bu çamurdan kurtulmalı, kalbini masivadan temizlemelidir. O zaman kalp, fıtrat-ı asliyesine, yani saf ve berrak haline döner. İşte o an, o sakin suyun yüzeyinde “ay gibi parlak olan hakikat-ı vücûdu” ve “yıldızlar gibi yol gösteren maarif-i ilâhiyyeyi” müşahede edersin. Asıl tavaf bu müşahededir.

Irmağın dibi cevher doludur ve inci doludur, sakın bulanık yapma ki o sâf ve hürdür.

O kalp ırmağının dibi, hakikat cevherleriyle, ilahi marifet incileriyle doludur. Onları görmek için dalgaları dindirmek, suyu durultmak yeter. Hac ibadetinin ihramı, telbiyesi, vakfesi, tavafı; hepsi bu kalp havuzunu bulandıran nefsani sıfatlardan arınmak içindir.

Bu içsel tavafın öyle bir mertebesi vardır ki, kelimeler onu anlatmaya yetmez.

Müşâhede sâhibinden ve onun tavâfından bu âlem-i kelâmda bir ibâre bulup haber vermek mümkin değildir. Çünki onun hâli ve seyri iç içedir ve pek gizlidir.

Hakk’ı müşahede eden bir kâmilin seyri, bu sözler alemine sığmaz. Bu hal, aynı zamanda Kâbe’de tavaf ederken Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin kırk bin yıl önce vefat etmiş bir ruhla konuşması gibi, zaman ve mekan kayıtlarının aşıldığı bir tecrübedir. Tavaf, sadece bir mekanın etrafında dönmek değil, alemlerin ve zamanların kesiştiği bir sır kapısını aralamaktır.

Bu sırra eremeyen, kalp gözü açılmayan kimse ise, ölümü bir “ayrılık” (firak) zanneder.

Harap olan kalbine ve dinine ağla ki, bu eski topraktan başkasını görmüyor.

Halbuki arif için ölüm, bir “kavuşma buluşması”dır (mülâkāt-ı visâl). O, ölümü vuslata bir yardımcı bilerek cesur olmuştur. Onun için Hac yolculuğu, ölmeden evvel ölmenin en güzel talimlerinden biridir.

Kâ'be-i Zât'a Teveccüh: Tevazu ve İnayetin Sırrı

Nihayetinde bütün yollar O’na çıkar. Hac, lügat manasıyla “bir şeye kastetmek ve yönelmek”tir. Bu yönelişin nihai hedefi neresidir?

"Hacc" lügatte bir şeye kasd ve teveccüh ma'nâsınadır. Burada Hakk'ın Ka'be-i Zât'ı murâd olunur; zîrâ Kâ'be, mazhar-ı ism-i Zât'dır ve ism-i Zât dahi câmi'-i cemî'-i esmâ ve sıfatdır.

Asıl Hac, Hakk’ın Kâ'be-i Zât’ına, yani Zât’ının kendisine yönelmektir. Mekke’deki Kâbe, Cenâb-ı Hakk’ın Zât isminin bir tecelligahıdır. Dolayısıyla, Kâbe’ye yönelmek, suret üzerinden Zât’a yönelmektir.

Peki, Zât Kâbe’sine giden yol nereden geçer? Hazret-i Mevlânâ, bu yolun alametini bir çoban ve sürüsü misaliyle anlatır. Evliya taifesi, bu yolda en önde koşanlar değil, sürünün arkasında kalan “pâ şikeste” yani ayağı kırık, mütevazı ve miskin kullardır.

Bu evliyâ tâifesi, Zât-ı Hakk'a kemâl-i tevâzu' ve meskenetle giderler ve sürünün arkalarında kalırlar. Gerçi bu tevâzu' ve meskenette ve câhillerin ezâ ve cefâlarına tahammül etmekte, zahmet ve meşakkat vardır. Fakat bu zahmet ve meşakkatten râhata kadar, zâhiren mahsüs olmayan gizli bir yol vardır.

Zât’a giden yol, iddia ve gösterişten değil, tam bir hiçlik, tevazu ve miskinlikten geçer. Bu yolda zahmet vardır. Ama o zahmetin içinden rahata çıkan “gizli bir yol” vardır. Bu yol, zahirî ilimlerle bulunmaz. Bu gizli yola götüren ilim, “aslı o baştan olan”, yani doğrudan Hakk’tan gelen ilm-i ledün, yani marifet ilmidir.

Hazret-i Pîr, Mesnevî kervanını çeken Hüsameddin Çelebi’ye seslenirken yine bu Hac istiâresini kullanır:

Bu kervanı hacca kadar güzel çek; ey sevincin anahtarı olan sabrın emîri!

Mesnevî’nin kendisi bir kervandır. Bu kervanın nihai menzili, yani “hac”, Zât Kâbe’sidir. Bu yolculukta acele olmaz. Emîr olan sabırdır.

Sonuçta her şey O’nun inayetiyle vuku bulur. Ebrehe’nin süslü Kâbe’si yerle bir edilirken, Mekke’deki sade taş binanın izzeti kıyamete kadar baki kalır. Bu, “kaderin inayetlerindendir.” Hac yolculuğuna çıkmak bir gayrettir, ama o yolda Kâbe’nin Rabb’ini bulmak bir inayettir, bir lütuftur. Kâmil insanlar, bu inayet yolunun rehberleridir. Onların rehberliğiyle sâlik, suret Kâbe’sinden başlattığı yolculuğunu, kalp Kâbe’sinde sürdürür ve nihayetinde Zât Kâbe’sinde tamamlar.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Hac kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 1: "Daîm olsun ki, çabalayanlar ve tâlipler topluluğu onu tavâf ederler; aynı şekilde o kapının önü, rabbânîler, rûhânîler, semâvîler, arşîler ve nûrîler, sâkit görenler, hazırda olanlar, eski elbiseliler tarafından çevrelenir."
  • Cilt 11: "Bu altı suhuftan altı cihete nûr ver, tâ ki onun etrâfını tavâf etmeyen kimse tavâf etsin! Bu altı cild Mesnevî-i Şerîf'in ilim ve irfânını altı cihet, ya'nî dünyânın altı yönünden..."
  • Cilt 13: "O ve onun Kâbe'si pek mahsûf olmuştur. Bu nedendir? Kaderin inâyetlerindendir. 'Mahsûf', noksan edilmiş ve yere yatırılmış demektir. Yani, Beytullâh'ın bu izzet ve şerefi..."

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Hac

Bir kavramı anlamak, onun komşularını tanımaktan geçer. Hac dediğimizde, onunla iç içe geçmiş başka hakikatler de akla gelir.

Bunların başında Kurban gelir. Hac, Mina'da kesilen kurbanla zirveye ulaşan bir teslimiyet yolculuğudur. O kurban, sâlikin kendi nefsini, İsmail’i gibi sevdiği her şeyi Hakk yolunda feda etmeye hazır olduğunun bir nişanıdır. Hz. İbrahim (a.s.)'in o mutlak teslimiyetinin bir yâd edilişidir.

Elbette bu bizi doğrudan doğruya Hz. İbrahim (a.s.)'e götürür. Hac, baştan sona onun ve ailesinin hatıralarıyla bezelidir. Kâbe'yi inşa eden o, Safa ile Merve arasında eşi Hacer validemizin arayışını bize miras bırakan o, şeytanı taşlayan o, kurban emriyle sınanan o... Hac, İbrahimî bir yola girmektir.

Hac ile birlikte anılan bir diğer ibadet ise Umre'dir. Umre, "küçük hac" olarak bilinir ve Hac'daki gibi belirli bir zamana bağlı olmaksızın yapılabilir. Hac, nasıl ki farz olan, tamamlanması gereken büyük bir seyr ise, umre de o büyük seyrin bir parçası, bir alıştırması gibidir. Umre, Hac'a nispetle büyük vuslatın özlemini taze tutan bir ziyarettir.

Ve nihayetinde bütün bu yolların birleştiği merkez, Kâbe... Zahirde, yeryüzünde bir bina, bir istikamet noktasıdır. Lâkin irfan yolunda biliriz ki, taştan Kâbe bir semboldür. Asıl Kâbe, hakiki Beytullah, Cenâb-ı Hakk'ın "Ben onun gören gözü, işiten kulağı olurum" buyurduğu İnsan-ı Kâmil'in kalbidir. Zahirdeki Hac, taştan Kâbe'ye bir yolculuktur; bâtındaki Hac ise o Kâbe'nin hakikati olan arif-i billahın gönlüne girmektir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Terzibaba İrfan Mektebi'mizin dijital kütüphanesini besleyen üç ana pınar, Hac kavramını kendi meşreplerince aydınlatır.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerine baktığımızda, Hac'ın suretten sirete, şekilden manaya doğru yapılan bir yolculuk olarak ele alındığını görürüz. Hazret'in dilinde Hac, Vücûd-u Mutlak'ın kendi isim ve sıfatlarını suretler âleminde seyretme arzusunun bir tecelligâhıdır. Bayezid-i Bestami Hazretleri'nin kıssası, bu öğretinin özünü oluşturur: Kâbe'yi tavaf etmek yerine, bir İnsan-ı Kâmil'in etrafında dönen dervişin, "Hakiki Kâbe budur" demesi, Terzibaba'nın irfan mektebinde Hac'ın nasıl anlaşıldığının anahtarıdır. Hac, bu gelenekte, nefs mertebelerinde yükselmenin ve kişinin kendi içindeki "Hira"yı keşfetmesinin bir tatbikatıdır.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'ine müracaat ettiğimizde ise, Hac'ın kevnî, yani varlığın dokusuna işlenmiş bir işleyişi olduğunu görürüz. Şeyh-i Ekber'e göre şer'î hükümler, bâtında ilahi bir oluşumu tetikleyen amellerdir. Kişi zahirde Peygamber'in davetine uyarak yola çıksa da, hakikatte onu sevk eden, kendi "Rabb-ı Hass"ıdır. Füsûs'un "suyun rengi kabının rengidir" hikmeti, burada da karşımıza çıkar: Mutlak Vücûd, Kâbe'de bir başka, arifin kalbinde bir başka tecelli eder. Hac, bu okumada, Hakk'ın hem her yerde hazır olduğunu (teşbih) hem de Kâbe gibi belirli bir yönde O'na yönelmenin (tenzih) gerekliliğini birleştiren bir Cem makamı ibadetidir.

Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'ine geldiğimizde ise, Hac kavramı Aşk'ın diliyle ele alınır. Mesnevî için Hac, bedenin değil, canın yolculuğudur. "Ey hacca gidenler, nereye gidiyorsunuz? Ma'şuk buradadır, geliniz!" nidası, Mesnevî'nin Hac anlayışının özetidir. Hazret-i Pîr, surete takılıp kalmayı en büyük tehlike olarak görür. Ona göre hakiki tavaf, İnsan-ı Kâmil'in etrafında dönmek, onun ilminden ve feyzinden beslenerek kendi kalp Kâbe'sini nefs putlarından temizlemektir. Mesnevî'nin dilinde Hac, bir vuslat arayışıdır ve o vuslatın en yakın adresi, arifin kendi kalbidir.

Değerlendirme

Hac ibadeti, zahirde Mekke'ye yapılan bir yolculuk olsa da, bâtında kişinin kendi hakikatine, yani kalbindeki ilahi sırra doğru yaptığı bir seyr-i sülûktur. Taştan inşa edilmiş Kâbe, birliğin sembolüdür; fakat hakiki ve canlı Kâbe, Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarıyla tecelli ettiği İnsan-ı Kâmil'dir. Bu yüzden en büyük Hac, bir mürşid-i kâmilin irfan meclisine dahil olmak ve onun gönül Kâbe'sini tavaf etmektir. Hac'daki her bir rükün; ihram, tavaf, sa'y, vakfe ve kurban, sâlikin nefsini terbiye etmesi, enaniyetini kırması ve "Ben yokum, sadece Sen varsın" idrakine ulaşması için kurulmuş ilahi birer vesiledir. Yolcu, bu vesilelere aşkla sarılırsa, menzile varmış demektir. Cenâb-ı Hakk, bizleri surette kalmaktan muhafaza edip sirete erenlerden, Kâbe'nin taşını değil, o Kâbe'nin sahibini bulanlardan eylesin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026