Kulillâhi Sümme Zerhüm
"Kulillâhi sümme zerhüm" emri, "Allah de, gerisini bırak" anlamına gelir ve tasavvuf yolunun en keskin kılıcı, en şaşmaz pusulasıdır. Bu üç kelime, kâinatın bütün kitapları bir kefeye konsa, tek başına diğer kefeyi dolduracak bir ağırlık taşır. Zira o, eşyanın ve hâdiselerin labirentinde kaybolmuş insanoğluna, Zât'a giden en kestirme yolu, en dosdoğru kapıyı gösterir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Tasavvuf yolu, Kur'ân-ı Kerîm'in ve Resûlullah'ın (s.a.v) Sünnet-i Seniyyesi'nin bâtınî idrakine dayanır. Her âyet, ârifler için irfan denizine açılan bir kapıdır. "Kulillâhi sümme zerhüm" emri, En'âm Sûresi'nin 91. âyetinden bir armağandır. Lügat mânâsıyla "De ki: 'Allah'; sonra onları bırak" demektir. Ancak irfan mektebinde bu mânâ, bir hâl, bir makam, bir edep olarak yaşanır ve "Allah de, geç" veya "Allah de, gerisini bırak" şeklinde gönüllere nakşedilir.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz'in sohbetlerinde bu ilke, seyr-i sülûkun temel taşı olarak sık sık karşımıza çıkar.
“Kul” de ki; ”lillâhi” Allah; “sümme zerhum” sonra oradan uzaklaş. İşte bu âyet-i kerîme de bizlere çok büyük yol göstermekte ve yolu çok kesin göstermektedir.
Buradaki "uzaklaş" emri, fiziksel bir yerden ayrılmak değil, kalbin ve aklın, Hakk'tan gayrı her şeyden yüz çevirmesidir. Mâsivâ, yani Allah'ın Zâtı'ndan başka her ne varsa, o her şeyden bir adım geri çekilmektir. "Kul," yani "söyle" emri, önce kendi nefsine bir tebliğdir. Söylenecek olan "Allah"tır; bütün varlığın hakikati, bütün isimlerin Müsemmâ'sı, bütün sıfatların Mevsûf'u olan O... Sonrasında ise "Sümme zerhüm," yani "onları bırak" emri gelir. Bırakılacak olan, Hakk'ın varlığı karşısında gölgeden ibaret kalan, O'nun isimlerinin birer tecellî mahalli olan eşya, hâdiseler, fikirler, hayaller ve endişelerdir.
Bu bırakış, bir yok sayma değil, daha derin bir idraktir. Bu, tecellîye takılıp kalmayıp, tecellî edene yönelmektir; sıfata hayran olup Zât'ı unutmamaktır. Terzibaba Hazretleri'nin bu konudaki bir başka işareti, meseleyi daha da berraklaştırır:
arı bırak, Zât’a yapış.” mâ’nâsına-dır.” Yâni Allah de geç.
Hastalık bir "araz"dır, bir belirtidir. Asıl olan, bedendeki dengenin bozulmasıdır. Hekim, sadece belirtiyi tedavi etmez, hastalığın kökenine iner. Mânevî yolda da sâlikin karşılaştığı her şey bir arazdır, bir tecellîdir. Görülen güzellik, duyulan hoş ses, yaşanan sevinç veya keder, Hakk'ın Cemâl veya Celâl isimlerinin birer tecellîsidir. Ârif odur ki, arazda takılıp kalmaz. Gördüğü her güzellikte "Allah" der, Cemîl isminin sahibine döner. Yaşadığı her zorlukta "Allah" der, Kahhâr isminin kudretini idrak eder ve geçer. O tecellînin içinde boğulmaz, o hâlin esiri olmaz.
Bu emir, sâlikin elindeki en sağlam iptir. Çünkü yolculuk esnasında insan binbir türlü hâl ile karşılaşır. Nefis, her tecellîden kendine bir pay çıkarmak ister. Gördüğü bir nuru, yaşadığı bir manevî zevki sahiplenir, "ben oldum" demeye başlar. Veya karşılaştığı bir zorlukta ümitsizliğe kapılır. "Kulillâhi sümme zerhüm" emri, bu iki tuzağa karşı da en güçlü kalkandır. Manevî bir zevk mi geldi? "Allah de, geç." Bu O'ndandır, benden değil. Bir sıkıntı mı çöktü? "Allah de, geç." Bu da O'ndandır, bunda da bir hikmet vardır. Bu teslimiyet, sâliki yolda tutan, ayaklarının kaymasını önleyen en büyük edeptir.
Bu yolun kesinliği de buradan gelir. Diğer bütün yollar, varlıkları ve sebepleri muhatap alır. Falan kişiden yardım istenir, filan nesneye güvenilir. Bunların hepsi birer gölgedir ve insanı er ya da geç yolda bırakır. Ama "Allah de, geç" emri, bütün aracıları ortadan kaldırır ve insanı doğrudan Müsebbibü'l-Esbâb'a, yani sebepleri halk edene bağlar. Bu yüzden bu yol kesindir, şaşmaz. Hedef tektir: Allah. Yol bellidir: O'ndan gayrısını kalpten bırakmak. Bu ilkeyi hayatının merkezine alan sâlik, artık olayların zâhirine takılmaz. İnsanların övgüsüyle şımarmaz, yergisiyle yıkılmaz. Her ne ile karşılaşırsa karşılaşsın, kalbinden ve dilinden aynı nida yükselir: "Allah..." Bu tek kelimeyle, bütün düğümler çözülür ve yol yeniden açılır. Zira O'nu zikredince, O'ndan gayrısı zaten hükümsüz kalır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Kulillâhi Sümme Zerhüm: Aslı ve Mertebesi
Kelime-i Tevhid'in Ötesinde Bir Sır: Sırf Zât'a İşaret
Her Müslüman'ın dilinde ve kalbinde olan Kelime-i Tevhid, "Lâ ilâhe illâllah", yolun temelidir. Önce "Lâ ilâhe" süpürgesiyle bütün sahte ilâhlar, putlar, kalbe yerleşmiş mâsivâ sevgisi dışarı atılır. Sonra "illâllah" diyerek evin tek Sahibi, yâni Cenâb-ı Hakk tasdik edilir.
Ancak irfan yolu, bu tasdikin de ötesinde bir makama işaret eder. "Lâ ilâhe illâllah" demek, hâlâ bir ispat ve inkâr cümlesidir. Bir şeyi nefyedip bir şeyi ispat edersin. Bu, aklın ve sıfatlar âleminin işidir. Fakat "Kulillâhi sümme zerhüm" emri, bu ikiliği de aşan bir tevhidi gösterir. Artık nefyedilecek bir "gayrı" kalmamıştır ki ispat edesin. Her şey O'nun zuhûru olmuştur. Terzibaba Hazretleri bu sırra şöyle işaret buyurur:
«illâallah" dan da üstün bir yer. "Kul illah sümme zerhum" "Allah de geç" hakikatine işaret var burada. Bu tecellinin en yükseği ise… anlatılan şeklidir… Çünkü orada, sırf kendisi vardır. Bütün sıfat, isim, işaret, nisbet ve itibarlardan yana temizdir.» İnsân-ı Kâmil (Cilt 3)
Bu üstünlük, "Lâ ilâhe illâllah" dendiğinde hâlâ Zât-ı Mutlak'ın isim ve sıfatları mertebesinde, yâni Vâhidiyyet sahasında konuşulmasından kaynaklanır. "Allah de, geç" emri ise, insanı sıfatlar ve isimler âleminin de gerisine, kaynağına davet eder. Orası, "sırf kendisinin var olduğu", bütün nispetlerden, işaretlerden, sıfatlardan ve isimlerden münezzeh olduğu Ahadiyet mertebesidir.
Ahadiyet, Zât'ın kendi kendisiyle olduğu, hiçbir ismin ve sıfatın henüz zuhûr etmediği mutlak teklik makamıdır. Orada ne "Rahmân" ismi vardır ne "Kahhâr". "Kulillâh" emri, sâlike "Bütün bu tecellileri, isimleri, sıfatları bırak; onların kaynağı olan, isimsiz ve sıfatsız olan Mutlak Zât'a yönel!" der. "Sümme zerhüm" (sonra onları bırak) kısmı ise, bu yönelişin ciddiyetini vurgular: "İsimlerde, sıfatlarda, tecellilerde oyalanma, asıl olan Müsemmâ'dır (İsimlenen'dir), O'na yapış!" Bu, tevhidin en saf, en sır hâlidir.
Zâhirin İkiliği, Bâtının Birliği: Muhammedî Mîzan
Dinimizin zâhiri, yâni Şeriat, bir düzen ve denge üzerine kuruludur. Bu düzende Hâlık ve mahlûk, emir veren ve emre uyan gibi bir ikilik vardır. Bu ikilik, dünya hayatının devamı ve kulluğun yerine getirilmesi için zarurîdir.
Fakat her zâhirin bir de bâtını vardır. Tasavvuf, bu zâhirî perdenin arkasındaki birliğe, Vahdet'e işaret eder. Zâhirde görünen bu çokluk ve ikilik, hakikatte Tek bir Vücûd'un farklı aynalardaki yansımalarından ibarettir. "Kulillâhi sümme zerhüm" emri, tam da bu bâtınî hakikatin parolasıdır.
«ndirilmiştir, İslâmiyetin bâtını ise bunu tek’e indirerek “Allah de geç” dedi. Bu âlemde Allah (c.c.) var ise ve ondan başka bir varlık yok ise bizler ne oluyoruz ki, ancak Cenâb-ı Hakk (c.c.) bu ikilik üzere olan anlayışı da kabul ediyor. Zâhiren var olan k» Yâsîn Sûresi
Terzibaba Hazretleri'nin bu sohbeti, meselenin düğümünü çözer. İslâmiyetin bâtını, zâhirdeki ikiliği reddetmez, ama onu Tek'e "indirger". "Bizler ne oluyoruz ki?" sorusu, her sâlikin kendine sorması gereken en temel sorudur. Eğer "O'ndan başka varlık yok ise", benim bu "ben" sandığım varlık nedir?
Bu soruya zihinle cevap ararsan, binlerce yeni soru doğurursun. Ama "Allah de, geç" edebiyle bu sorunun üzerine gidersen, soru kendiliğinden erir. Çünkü "sen" sandığın vehim, "Allah" zikrinin ve idrakinin nuru karşısında erir. Geriye sadece Hakk'ın Vücûdu kalır.
Cenâb-ı Hakk'ın "bu ikilik üzere olan anlayışı da kabul etmesi", O'nun lütfunun ve rahmetinin genişliğindendir. Zâhir ehli için ikilik bir hakikattir ve kulluk orada yapılır. Bâtın ehli, yâni ârifler için ise bu ikilik, Vahdet denizinin yüzeyindeki bir dalgalanmadan ibarettir. Ârif, hem dalgayı görür (zâhir), hem de onun sudan gayrı olmadığını bilir (bâtın). Zâhirle bâtını, tenzihle teşbihi birleştiren bu dengeli bakış, Cem makamı'dır ve "Muhammedî mîzan" da budur.
Eşyanın Hakikatini Seyredip Geçmek
Sâlik, seyr-i sülûkunda sayısız hâl, makam ve tecelli ile karşılaşır. Önüne çıkan her "şey", aslında bir perdedir. Bu perdeyi aralayıp arkasındakini göremeyen, yolda kalır. "Kulillâhi sümme zerhüm" ilkesi, sâlike bu tehlikeli geçitlerden nasıl selâmetle geçeceğini öğreten en pratik usûldür.
Karşına çıkan her ne ise, onun hakikatini düşün. O "şey"in varlığı, Hakk'ın hangi isminin tecellisidir? Gördüğün bir çiçekse, O'nun el-Musavvir, el-Bedî' ve el-Cemîl isimlerinin bir tecellisidir. O halde çiçeğe takılıp kalma. "Allah" de ve geç. Yâni tecelliyi gör, tecelliyi verene şükret ve yola devam et. Mazharda (tecelli yerinde) oyalanma, Zâhir'e (tecelli edene) yürü.
«ok. Cenab-ı Hakk’da ayet-i kerimede “Kulillah sümme zerhum” allah de geç diyor. Teferruatı düşünme. İşte kişi eşya diye sandığı şeyin hakikatinin hakkın bir isminin hakikati olduğunu idrak ederse o kanaat ve anlayışla hayatını sürdürüyorsa “Feeynema tüvellu fe» Sohbet Arası Sohbetler (25)
Bu bir idrak ve kanaat meselesidir. "Teferruatı düşünme!" emri mühimdir. Zihin, teferruatı sever. Bir olayın nedenlerini, niçinlerini kurcalar durur. "Allah de, geç" ise, bütün bu teferruatı bir anda kesip atan bir kılıç gibidir. Olan olmuştur, çünkü O'nun bir isminin tecellisi öyle gerektirmiştir. Sana düşen, bu tecellinin ardındaki Fail-i Mutlak'ı görmek, "Allah" deyip teslim olmak ve teferruatın bataklığında boğulmaktan kurtulmaktır.
Bu idrakle yaşayan kişi için, "Fe eynemâ tüvellû fe semme vechullâh" (Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır) âyetinin sırrı açılır. Artık o, baktığı her yerde, her "şey"de, Hakk'ın bir isminin tecellisini, O'nun Vech'ini müşahede etmeye başlar. Eşya, onun için bir perde değil, bir ayna olur.
Vuslat Makamı: Kaza ve Kaderin Ötesinde Hakk ile Hakk Olmak
Yolun sonunda sâliki vuslat bekler. Yâni kulun, kendi vehmî varlığından tamamen soyunup Hakk'ın varlığında fânî olması, sonra da O'nunla yeniden var olmasıdır. Bu makama erişen zâta Vâsıl-ı ilâ Allah (Allah'a ulaşmış) denir.
Bu makamın idraki, aşağı mertebelerden bakarak mümkün değildir. Bizler, hayatı kaza ve kader gibi kavramlarla anlamaya çalışırız. Bu, kul mertebesi için doğru ve geçerli bir bakıştır. Ancak Vâsıl-ı ilâ Allah için durum değişir. Çünkü ortada Hakk'tan ayrı bir "kul" kalmamıştır ki, o kula bir kader takdir edilsin.
«------- Vasılı ilâ Allah. Bâtını billâh/fillâh, Allah de geç. Netice ulaşılacak yerde, ne kaza vardır ne kader, hepsi Hakk’tır Hakk’tan’dır, Hakk’la’dır, kendinden kendinedir, kendinde’dir, diğer yönlerin hepsi, kendi mertebelerinde geçerlidir» İnci Tezgâhı (2)
Bu sözler, tevhidin zirvesini ifade eder. Vuslat makamında "ne kaza vardır ne kader". Bu, kaza ve kaderin inkârı değil, o mertebede bu kavramların aşıldığı anlamına gelir. Çünkü kaza ve kader, bir "fail" ve bir "mef'ul" gerektirir. Oysa vuslatta, yâni Fenâfillah (Allah'ta yok oluş) ve Bekâbillah (Allah ile var oluş) makamında, bu ikilik kalkmıştır.
"Hepsi Hakk'tır, Hakk'tan'dır, Hakk'la'dır." Bu, Vahdet-i Vücûd'un en özlü tarifidir. Fiil, Fâil ve Mef'ûl bir olmuştur. "Kendinden Kendinedir, Kendinde'dir." Artık olan biten her şey, Zât-ı Mutlak'ın kendi Zât'ında, kendi Zât'ından, kendi Zât'ına bir tecellisidir.
"Allah de, geç" emrinin sâliki adım adım taşıdığı son durak burasıdır. Her "geçiş"te, sâlik kendi vehmî varlığından bir parça daha bırakır. Her "Allah" deyişte, Hakk'ın hakikati biraz daha onun varlığını kaplar. Sonunda sâlik tamamen "geçip" gider ve geriye sadece "Allah" kalır. Terzibaba Hazretleri'nin "diğer yönlerin hepsi, kendi mertebelerinde geçerlidir" diye eklemesi, onun irfanının ve hikmetinin derinliğini gösterir. O, vuslat makamının sırrını açıklarken bile, diğer mertebelerin hakikatini ve gerekliliğini asla göz ardı etmez.
Terzibaba Geleneğinde Kulillâhi Sümme Zerhüm'in Yaşanması
Bazı hakikatler akıl ile bilinmez, ancak hâl ile yaşanır. "Kulillâhi sümme zerhüm" emri de bu sırlı hakikatlerin en başında gelir. Bu bilginin kalbe nasıl indirileceği, bir sâlikin hayatında nasıl ete kemiğe bürüneceği, seyr-i sülûk (mânevî yolculuk) esnasında kuşanılacak bir zırh, ele alınacak bir kılıçtır. O, sadece bir söz değil, bir edep, bir tavır, bir teslimiyet makamıdır.
Yol, inişli çıkışlıdır. Sâlik, bu yolda bazen lütuflarla, bazen kahırlarla imtihan edilir. Bazen kalbine bir feyiz gelir, bazen de bir kabz hâli yaşar. Bu iki hâlin de birer imtihan olduğunu bilmek, yolun en mühim edebidir. "Allah de, geç" emri, bu iki hâlin tuzağına düşmemek için sâlike verilmiş en büyük nimettir.
Sülûk Yolunda Bir Zırh: Hâdiseler Karşısında "Allah De, Geç"
Mânevî yolculuk, bir okyanusta seyahat gibidir. Bazen sular durgun, bazen fırtınalar kopar. Yola yeni çıkan, bu dalgaların her birini ayrı bir hadise zanneder. Hâlbuki irfan ehli bilir ki, bütün dalgaların aslı birdir: Su. "Allah de, geç" demek, dalganın şekline değil, suyun hakikatine bakmaktır. Terzibaba Efendimiz bu edebi şöyle özetler:
ُ ثُمَّ ذَرْهُمْ 6/91 başımıza ne tür oluşum gelirse gelsin Allah de geç diyor bakın başkasını düşünme. Onun için birçok ehlullah öyle der “Elhamdülillah” der “Allah” der geçer “Allahuekber” der geçer üzerinde durmaz.
Başına bir lütuf geldiğinde, "Bu benim başarım" diye nefsini okşama. "Allah" de, geç. O lütfu sana göndereni bil, lütfun kendisinde takılıp kalma. Başına bir musibet geldiğinde, "Neden ben?" diye isyan etme. "Allah" de, geç. O hadisenin ardındaki Fâil-i Mutlak'ı gör. Ne sevinç seni şımartsın ne de keder seni yoldan alıkoysun. İkisinin de aynı kaynaktan geldiğini bilenin tavrı, sadece "Allah" deyip yürümeye devam etmektir. Üzerinde durmamak, hadiseye kendi başına bir vücûd (varlık) vermemektir. Hadise, Hakk'ın bir tecellîsidir; tecellîye takılan, tecellî edenden gafil kalır.
Bu tavır, özellikle matem ve keder anlarında sâlik için bir can simididir. İnsan, fıtratı gereği kayıplarına üzülür. Lâkin bu üzüntüyü bir ağıt ve isyan merasimine dönüştürmek, hakikati görememektir. İrfan yolcusu, yasını dahi edeple tutar. Terzibaba Hazretleri, Kerbelâ hadisesi üzerinden bu ince noktayı şöyle izah eder:
r şunlar bunlar meydana gelmeyecek işin hakikatini bilecek “Allah de geç” diyecek onların üstünde fazla durmayacak. Bazı guruplar var, kendilerine zincir ile vuruyorlar Hüseyin, Hüseyin, Ali, Ali Hasan, Hasan kardeşim ağıt yakacaksan ömründe bir defa yak beş
Bu, Ehl-i Beyt'in çektiği çileye kayıtsız kalmak değildir. Bu, o büyük şehitlerin ulaştığı teslimiyet makamını anlamadan, sadece işin zâhirî acısına takılıp kalmanın, yolu kaybetmek olduğunu anlamaktır. Onlar, canlarını "Allah" diyerek vermişlerdi. Onları anmanın en doğru yolu, onların bu teslimiyet sırrına vâris olmaya çalışmaktır. Hadisenin teferruatında boğulmak, "sümme zerhüm" yani "gerisini bırak" emrine aykırıdır. Hakikatini bil, Fâil'i gör, "Allah de" ve geç.
Nefsin Mantığına Karşı Hakk'ın Emri
Sâlikin yolculuğundaki en büyük engel, kendi nefsidir. Nefs, en yakın dostumuz, en akıllı danışmanımız kılığında gelir. Başa gelen bir hadiseyi saatlerce analiz ettirir. "Şöyle yapsaydın böyle olmazdı," "Hakkını aramalıydın" gibi sonu gelmez vesveselerle kalbi ve zihni işgal eder. Bu fısıltıların hepsi de son derece mantıklı görünür. "Kulillâhi sümme zerhüm", nefsin bu sahte mantığına karşı ilâhî bir kaledir.
lendirme, sadece onu yaşamaya bak. (Kulillâh sümme zerhüm) "Allah de geç." Nefsinin vesveselerine de aldanma. Çok mantıklı gibi Görünerek önüne çıkar.
Nefsin mantığı, kesret (çokluk) âlemine aittir. O, sebepleri ve sonuçları görür. "Allah de, geç" emri ise Vahdet (birlik) âleminin kanunudur. O, sebepleri de, sonuçları da Tek bir iradeye bağlar. Nefs sana "Ama o sana haksızlık yaptı!" dediğinde, sen kalbinle "Allah de, geç" dersin. Bu, "O kişinin yaptığı fiilin ardındaki hakiki Fâil, Hakk'tır. Benim muhatabım o değil, Hakk'tır. Hakk'tan gelene ise razı olmaktan başka edep yoktur" demektir. Bu cevap, nefsin bütün mantık zincirlerini bir anda kırar. Bu, teslimiyetin dilidir.
Bu emri yaşamak, bir nevi sürekli zikir hâlidir. Hakiki zikir, her hadise karşısında Allah'ı hatırlamak, O'nun iradesini görmektir. Nefs, bir olayı önüne getirdiğinde, o olayı analiz etmeye başlamadan evvel "Allah" demek, zikrin en üst mertebesidir. Bu, nefsin önüne bir set çekmektir. Bu yüzden Terzibaba Efendimiz, bu emrin bir "yaşama" işi olduğunu vurgular. O bir hâldir; yaşanır, tadılır ama anlatılmaz.
Vahdet Müşahedesi ve Sükûtun Dili
"Allah de, geç" emri, sâlikin dilinde ve kalbinde bir vird hâline geldikçe, zamanla bir müşahedeye dönüşür. Başlangıçta bir iradeyle "Allah" diyen sâlik, bir süre sonra bakar ki, zaten her zerre "Allah" demektedir. Kâinattaki her fiil, O'nun bir tecellîsidir. Bu noktaya gelen ârif için artık "gerisini bırak" diye bir emir de kalmaz, çünkü ortada "gerisi" diye bir şey kalmamıştır.
Bu makam, sükût makamıdır. Konuşmak, ayrılık gerektirir. Ama her varlıkta Hakk'ın varlığını müşahede eden kimse, kime neyi, nasıl anlatabilir? Terzibaba Hazretleri'nin Gülşen-i Râz şerhinde işaret ettiği gibi:
doğrudur ama genele, gerçeğe göre yanlıştır, boş konuşmadır. Allah de geç. Bunu dediği zaman kişi artık hiç bir şey söyleyemez. Birimler hakkında söz söyleyemez. Her varlıkta Hakk’ın varlığını, kendinde de onu müşahade ettikten sonra kime ne söyler ki? Aciz kalır
Bu acziyet, bir eksiklik değil, bir kemâlât işaretidir. Bu, bilmediğinden susmak değil, bildiğinin büyüklüğü karşısında nutkunun tutulmasıdır. Ârif, mahlûkat hakkında konuşmayı bırakır, çünkü mahlûkatı Hâlık'tan ayrı görmez. "Ne şekilde ne sûrette görürsen gör gerçektir" sırrı ona açılmıştır. Bu sırra eren için artık kayma tehlikesi azalır. Terzibaba Efendimiz'in buyurduğu gibi:
r? KULİLLÂH SÜMMR ZERHÜM; (6/91) Allah de. Sonra uzaklaş. (Allah de geç.) İşte bunlar o âyetin hükmü ile yaşayanlar. Allah de geç diyor. Ne şekilde ne sûrette görürsen gör gerçektir. Burada biraz daha işin kolayı var. Diğerlerinde biraz kayma ihtimali vardır.
İşin kolayı vardır, çünkü diğer mertebelerde sâlik, gördüğü tecellîleri yorumlamaya çalışır. Bu ayrımların her birinde yanılma ihtimali vardır. Ama "Allah de, geç" makamına gelen, bütün bu tecellîlerin ardındaki Tek'i gördüğü için teferruata takılmaz. Suret ne olursa olsun, ardındakinin Hakikat olduğunu bilir ve sadece "Allah" der. Bu, en kestirme ve en emin yoldur.
İrfan Ehlinin Dünyadan Yüz Çevirmesi: "Ben Herkesim" Sırrı
"Sümme zerhüm" yani "onları bırak" emri, dünyanın geçici değerlerini de kapsar. İnsanların peşinde koştuğu makam, mevki, şan, şöhret, hepsi bu "gerisi" kategorisine dâhildir. İnsân-ı Kâmil, bu dünyada yaşar ama kalbi bu geçici değerlere asla iltifat etmez.
eç; (قُلِ اللّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ) “Kul Allahu sümme zerhum” Allah de geç. (En’âm 91) Nusret Babam rahmetullâhi aleyh “Kimsesiz sandılar beni, halbuki ben herkesim” diyor. İrfân ehlinin, ün, pâye, nişân ile işi olmaz bunları bir kalem geç.
"Kimsesiz sandılar beni, halbuki ben herkesim." Zâhir gözüyle bakanlar, dünyevî hırslardan elini eteğini çekmiş olan ârifi, yalnız ve kimsesiz sanırlar. Hâlbuki o, "Allah" diyerek bütün mahlûkattan yüz çevirdiği an, Vahdet denizine dalarak bütün mahlûkatın hakikatiyle bir olmuştur. Kendini "birisi" olarak görmekten vazgeçtiği için "herkes" olmuştur. Bu, fenâfillah makamının toplumsal hayattaki yansımasıdır. Ün, pâye, nişan gibi şeyler, kişiyi diğerlerinden ayırmaya yarar. Vahdet-i Vücûd ehli ise bu ayrılıkların peşinde koşmaz. "Allah de, geç" emri, aynı zamanda bu dünyevî etiketlerin hepsine "Allah" deyip onlardan geçmektir.
Bir Hâl Olarak Yaşamak: "Söyle Oğlum, Ne Gördün?"
Bu yüce hakikati bilmek başkadır, yaşamak bambaşka. Bu yolda sâlik, sadece bilgisiyle değil, hâliyle imtihan edilir. Mânevî tecrübeler, haller, keşifler dahi "gerisi"dir. Onlara takılıp kalmak, yolda durup çiçek toplarken menzili unutmaya benzer. Terzibaba Efendimiz'in naklettiği şu kıssa, bu gerçeği açıkça gösterir:
olur. İşte bu mertebede En’âm sûresi 91. âyetinde mealen: “Allah de geç” hükmünü yaşamayıp Hakk’ı unutup gaflete dalmak büyük günahtır. Bu hususta Hz. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled gençliğinde girdiği bir erbaîn halvetinden çıktıktan sonra babası “Oğlum söyle
Kıssanın devamında, Sultan Veled babasına halvette gördüğü nurları, yaşadığı hâlleri anlatmaya başlar. Hz. Mevlânâ ise "Sus oğlum, sus. Keşke bunların yerine bir kere 'Allah' deseydin" buyurur. Yaşanan harikulade hâller, görülen nurlar, duyulan sesler, hepsi tecellîdir, hepsi "gerisi"dir. Onlara takılıp onları anlatmaya başladığın an, tecellî edeni unuttun, gaflete düştün demektir. "Allah de, geç" hükmünü yaşayamadın demektir. En büyük günah, bu mertebede Hakk'ı unutup tecellînin kendisiyle oyalanmaktır.
"Kulillâhi sümme zerhüm" emri, sülûkun başından sonuna kadar sâlikin elindeki en sağlam iptir. Başta, nefsine ve hadiselere karşı bir kalkan ve zikirdir. Ortada, tecellîler karşısında aldanmayı önleyen bir mîzandır. Sonda ise Vahdet müşahedesinin kendisi ve sükûtun dilidir. O, "Allah de, gerisini bırak" derken, aslında "Geride bırakacağın her şeyin de Allah'tan ibaret olduğunu bil ve sus" demektedir.
Füsûsu'l-Hikem'de Kulillâhi Sümme Zerhüm
"Kulillâhi sümme zerhüm" yani "De ki: 'Allah'; sonra onları bırak..." (En'âm, 91) buyruğu, Vahdet-i Vücûd mektebinin temelini, esasını ve en nihai hedefini içinde barındıran bir sır anahtarıdır. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem'i, varlığın dokusunu, Hakk ile halk arasındaki o incecik perdeyi aralar. Bu âyet, bu aralanan perdenin ardındaki Vahdet ufkuna işaret eden en keskin, en dolaysız davettir. Bu davet, kesret (çokluk) âleminde kaybolmuş zihinleri ve kalpleri Asl'a, yani Bir'e çağırır.
Şeyh-i Ekber'in bize fısıldadığı sır şudur: Âlem, Hakk'ın isimlerinin ve sıfatlarının tecellî ettiği bir aynalar mecmuasından ibarettir. Her bir varlık, O'nun bir isminin mazharıdır. Ancak göz, aynadaki surete takılıp kaldığında, suretin sahibini unutur. "Kulillâhi sümme zerhüm" emri, bu perdeyi yırtmak için sâlikin eline verilmiş bir Zülfikâr gibidir.
"Kulillâhi" (De ki: Allah), varlığın hakikatinin yalnızca Allah olduğunu ikrar etmektir. Bu, "Lâ mevcûde illâ Hû" (O'ndan başka mevcut yoktur) hakikatinin ilanıdır. Bu ilk adımda sâlik, gördüğü her şeyin ardındaki tek ve mutlak Vücûd'un Hakk'ın Vücûdu olduğunu idrak etmeye başlar. Bu, İbrahim Peygamber'in yıldızlara, aya ve güneşe bakıp "Ben batanları sevmem" diyerek hepsinin ötesindeki Batmayan'a yönelmesi gibi bir yöneliştir.
Emrin ikinci kısmı, "sümme zerhüm" (sonra onları bırak), seyr-i sülûkun en çetin yokuşlarından biridir. "Onları bırak" demek, o aynaları, o mazharları bırak demektir. Bu, "onları yok say" veya "inkâr et" demek değildir. Bu bırakış, bir yöneliş eylemidir. Surette takılı kalma, suretin işaret ettiği Müsemmâ'ya, yani İsimlenmiş olan Zât'a dön demektir.
Şeyh-i Ekber'in hikmetinde bu, varlıkların A'yân-ı Sâbite'sini, yani onların Hakk'ın ilm-i ezelîsindeki hakikatlerini bilmekle ilgilidir. Cenâb-ı Hakk, Nefes-i Rahmânî (Rahmânî Nefes) ile bu sabit hakikatlere "Ol" emriyle dış âlemde bir vücûd elbisesi giydirir. Bizim "eşya" dediğimiz, bu giydirilmiş elbiselerdir. "Sümme zerhüm" emri, sâlike der ki: "Elbiseye, yani tecellînin suretine bakıp oyalanma. O elbisenin içindeki hakikate, o hakikatin de dayandığı Hakk-ı Mutlak'a yönel. Ressamın fırçasından çıkmış bir güle hayran olabilirsin, ama o hayranlık seni Ressam'ın kendisine ulaştırmıyorsa, o hayranlık bir perdedir. Gülü bırak, Ressam'ı bul!"
Bu ilke, varlıkların kendi başına bir mevcudiyeti olmadığını anlamanın en kestirme yoludur. Bir insan cömertlik yaptığında, o aslında Hakk'ın "el-Kerîm" isminin bir mazharıdır. O şahsa takılıp kalırsan, Kerîm isminin hakikatini değil, sadece onun bir gölgesini görmüş olursun. "Kulillâhi" diyerek o cömertliğin asıl sahibinin Allah olduğunu anlarsın. "Sümme zerhüm" diyerek de o şahsı bir an için "bırakır" ve doğrudan Kerîm olan Hakk'a yönelirsin. Artık o kişi, bir put değil, bir işaret levhası olur.
İbn Arabî'nin terminolojisinde bu yolculuk, Hakk'ı bilmenin iki temel mertebesi arasında gidip gelmektir: Hakk'ı halk ile bilmek (teşbih) ve Hakk'ı halk'sız bilmek (tenzih).
Hakk'ı halk ile bilmek, teşbih mertebesidir. Âlemi bir ayna olarak görüp her zerrede O'nun isim ve sıfatlarının tecellîsini müşahede etmektir. Bu, "Nereye dönerseniz Allah'ın vechi (yüzü) oradadır" (Bakara, 115) âyetinin sırrına ermektir.
Hakk'ı halk'sız bilmek ise tenzih mertebesidir. Hakk'ı her türlü kayıttan, suretten münezzeh olarak, O'nun mutlak Ahadiyyet mertebesinde idrak etmeye çalışmaktır. Bu, O'nun "Hiçbir şey O'nun misli gibi değildir" (Şûrâ, 11) buyruğunun tecellîsidir.
"Kulillâhi sümme zerhüm" bu iki kanatla uçmanın usûlünü öğretir. "Kulillâhi", Hakk'ın mutlak Vahdet ve tenzih mertebesine bir işarettir. "Sümme zerhüm" ise bu tenzih şuuruna ulaşmak için teşbihin suretlerinden, yani halktan yüz çevirme eylemidir.
Bu, sâlikin aklının sınırlarını aştığı bir makamdır. Çünkü akıl, ikilik üzerine kuruludur. "Kulillâhi sümme zerhüm", bu ikiliği eritip Tek'e ulaşma çağrısıdır. Bu, aklın değil, aşkın yoludur. Bir noktadan sonra akıl, bir gemi gibi sahilde bırakılmalıdır. Çünkü Vahdet deryasına akıl gemisiyle değil, fena (yokluk) kanatlarıyla dalınır. "Onları bırakmak", aklın ve duyuların getirdiği bütün verileri geride bırakıp "isimlerin sahibine" vasıl olma arzusudur.
Füsûs'un ruhu baştan sona bu hakikati anlatır. Muhammedî Hikmet, bütün bu hikmetleri kendinde toplayan, hem tenzihi hem teşbihi birleştiren, Hakk'ı hem halk ile hem halk'sız bilen kâmil insanın Cem makamıdır. Önüne çıkan her ne olursa olsun, o bir isim tecellîsidir. Bütün bu tecellîler karşısında tavır, "Kulillâhi" demek, "Bu da Senden yâ Rabbî" demektir. Sonra, "sümme zerhüm" diyerek o hâdisenin suretine takılıp kalmamaktır. Onu bir basamak bilip Asl'a, Sahib'e, Müsemmâ'ya yönelmektir. Çünkü Füsûs'un öğrettiği en büyük hikmet şudur: Suretler değişir, ama o suretlerde kendini gösteren hep Bir'dir. O Bir'i bulan, her şeyde O'nu bulur ve hiçbir şeyde kaybolmaz.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
İrfan yolunun en çetin yokuşları, aklın kendi kendine kurduğu tuzaklardır. Akıl, ikilik üzerine kuruludur; ayırt etmeyi, bölmeyi sever. Hakikat ise Birlik’tir. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûs’u bize aklı aşan, zıtları birleştiren bir bakış fısıldar. Kulillâhi sümme zerhüm emr-i şerîfi, işte bu bakışın anahtarıdır.
Bu ilâhî emir, bir görüş talimidir. Bu bakışın iki kanadı vardır: [tenzih](/wiki/tenzih) ve [teşbih](/wiki/tesbih-temsil).
Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksanlıktan, O’nu mahlûkata benzemekten münezzeh kılmaktır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 11) âyetinin sırrıyla Hakk’ı [âlemler](/wiki/alemler)den ve her türlü kayıttan soyutlamaktır. Sadece bu kanatla uçmaya kalkarsan, Hakk’ı o kadar “öte”ye koyarsın ki, O’nunla arana aşılmaz mesafeler girer. O, ulaşılmaz bir [Zât-ı Mutlak](/wiki/zat-i-mutlak) olur; sen ise bu kevnî âlemde O'ndan ayrı kalırsın.
Teşbih ise, Hakk’ı [kevnî](/wiki/kevni) âlemde, yani halk edilmiş her bir zerrede görmektir. “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” (Bakara, 115) âyetinin tecellîsiyle, O’nun isim ve sıfatlarının bu âlemdeki yansımalarını müşahede etmektir. Bu da tek başına tehlikelidir. Sadece bu kanatla uçarsan, tecellîye takılır, tecellî edeni unutursun. Gördüğün suretleri Hakk’ın kendisi zannetme yanılgısına düşersin.
Kâmil bakış, Muhammedî mîzan, bu iki kanadı birlikte kullanmaktır. [Ârif](/wiki/arif), Şeyh-i Ekber’in tâbiriyle “iki gözü de gören” kişidir. Bir gözüyle Hakk’ı her şeyden münezzeh olarak (tenzih) görürken, diğer gözüyle O’nu her şeyde mevcut olarak (teşbih) seyreder. Bu iki bakışın birleştiği kalp makamına [Cem makamı](/wiki/cem-makami) denir.
Kulillâhi sümme zerhüm’ün bu [tenzih-teşbih dengesi](/wiki/tenzih-tesbih-dengesi) ile ilgisi şudur:
“Kulillâh” (Allah de) emri, teşbihin zirvesidir. Önüne çıkan her ne olursa olsun, ona bakıp, onun ardındaki, onu var kılan hakikate işaretle “Allah” demektir. Bu, gördüğün her suretin, Hakk’ın bir isminin tecellîsinden ibaret olduğunu ikrar etmektir.
Fakat emir burada bitmez. Hemen ardından gelir: “sümme zerhüm” (sonra onları bırak). İşte bu da tenzihin zirvesidir. “Allah” dediğin o sureti, o tecellîyi bırak. Ona yapışıp kalma. Çünkü Hakk, o suretin kendisi değildir. O, o surette sana kendini göstermiştir, ama o suretle kayıtlı değildir. O sureti bırakmazsan, kendine bir put yontmuş olursun. “Bırakmak”, Hakk’ı o kayıttan tenzih etmektir.
Bu kısacık emir, sâliki her nefeste hem teşbih hem de tenzih yapmaya davet eden mükemmel bir mânevî talimdir. Ârif, her an “Allah” diyerek halkta Hakk’ı görür, “sonra bırak” diyerek Hakk’ı halktan ayırır ve yüceltir. Bu, aynı anda, tek bir bakışta, kalbin [Cem makamı](/wiki/cem-makami)nda her ikisini birden yaşamaktır. Bu, zıtların birliğini ([cem'ul-addâd](/wiki/cemul-addad)) idrak etmektir.
Bu idrak seviyesine ulaşan sâlikin nazarında artık “zıt” diye bir şey kalmaz. Lütuf ve kahır, Cemâl ve Celâl, hayat ve ölüm… Bunların hepsi, aynı Zât’ın farklı isimlerle zuhûra çıkmasından ibarettir. Bunlar birbirinin zıttı değil, tamamlayıcısıdır.
Bu zıtların birliğini idrak hali, kişiyi aklın sınırlarının ötesine taşır ve [hayret](/wiki/hayret) makamına ulaştırır. Bu, cahilin şaşkınlığı değil, ârifin, Hakk’ın sanatındaki inceliği, zıtları bir araya getirmesindeki ustalığı gördüğünde düştüğü bir hayranlık, bir vecd halidir. Akıl burada iflas eder ve yerini müşahedeye bırakır. Dil susar, kalp konuşmaya başlar.
“Onları bırakma” emrinin en derin sırrı da burada çözülür. Bıraktığın şey, aslında senden ayrı bir şey değildir. Bıraktığın, o şeyin “Hakk’tan ayrı bir varlık olduğu” vehmidir. Sen o vehmi bıraktığında, o şeyi kaybetmezsin. Tam aksine, onu ilk defa hakikatiyle bulursun. Onu artık “kendinde var olan” bir mahlûk olarak değil, “Hakk ile var olan” bir tecellî olarak görürsün. Bu, eşyayı yok etmek değil, eşyayı yerli yerine koymaktır. Bu, [fenâfillah](/wiki/fenafillah) sırrından geçip [bekâbillah](/wiki/bekabillah) ufkuna varmaktır.
Âlem, Hakk’ın kendine ayna kıldığı bir tecellîler denizidir. Kulillâhi sümme zerhüm, bu denizde boğulmadan yüzmenin, dalgalara kapılmadan inci avlamanın yoludur. “Allah de”, o dalganın Hakk’tan geldiğini bil (teşbih). “Sonra bırak”, o dalganın köpüğüne aldanma, denizin kendisine yönel (tenzih). Bunu başarabilen [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil), Hakk’ın gözüyle âleme bakar ve her yerde sadece O’nun saltanatını görür. Onun için artık “öteki” kalmamıştır; sadece Hüve (`Hüvviyet) vardır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Kulillâhi Sümme Zerhüm
Her hakikatin bir de Aşk lisanıyla söylenmişi vardır ki, o dil, doğrudan kalbe konuşur. Bu lisanın sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'dir. Onun eseri Mesnevî-i Şerîf, baştan sona, Kulillâhi sümme zerhüm’ün Aşk ile yapılmış bir tefsiridir. İbn Arabî Hazretleri hakikati bir mimar gibi inşa edip bize bir harita sunarken, Mevlânâ Hazretleri o haritayı elimizden alır, "Haritayı bırak da, beldenin sahibine yürü!" der. Onun yolu, cezbe ve Aşk yoludur. Bu yolda "Allah de, gerisini bırak" emri, bir hikmet kaidesi olmaktan çıkar, âşığın maşukuna kavuşma anındaki vecd dolu feryadı olur.
Sureti Bırakıp Mânâya Dalmak: Gölge ve Asıl
Bu kevnî âlem, bir gölgeler oyunudur. Her varlık, bir Asl'ın gölgesidir. O Asıl, Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-i Hüsnâ'sıdır. Bizler ise çoğu zaman gölgelere takılır, gölgelerle kavga eder, gölgelere sevdalanırız. Gölgenin sahibini unuturuz. Hazret-i Mevlânâ, bu gaflet perdesini yırtmak için bize daima Asl'ı işaret eder.
Kulillâhi sümme zerhüm emrinin Mesnevî'deki ilk karşılığı budur: Gölgeyi bırak, güneşe dön! "Allah de," yani gölgenin sahibi olan Asl'a yönel. "Gerisini bırak," yani o Asl'ın bir cilvesi olan gölgelerle, suretlerle oyalanma.
Bir gölgeye kapılıp kalmışsın. Bilmiyorsun ki, o gölge, bir servinin gölgesidir. Sen servinin kendisine koşmuyorsun da, karanlık bir gölgenin peşinden gidiyorsun.
Hazret-i Pîr'in bu gibi temsilleri, hep aynı hakikate işaret eder. Suret (form), gölgedir. Mânâ (öz), o suretin sahibi olan Asıl'dır. Sâlikin seyr-i sülûku, suretten mânâya, gölgeden Asl'a doğru bir yolculuktur. Bu yolculukta kişi, önüne çıkan her şeyde Asl'ın mührünü görmeye başlar. Bir çiçekte "El-Musavvir" ismini, bir fırtınada "El-Kahhâr" ismini okur. Bu okuma, "Allah de" demenin ilk adımıdır.
Yol ilerledikçe, sâlik artık her bir Esmâ'yı ayrı ayrı zikretmekten de geçer. Çünkü her bir ismin tecellisine ayrı ayrı takılıp kalmak da bir tür "gerisi"dir. Vahdet denizinde artık ne El-Kahhâr, ne El-Lâtîf kalır; sadece bütün isimlerin sahibi olan Zât kalır. Bu, "Allah de" emrinin kemâlidir. Bu noktada "gerisini bırak" emri kendiliğinden yerine gelir, çünkü ortada "gerisi" diye bir şey kalmamıştır. Gölge, güneşin ışığında kaybolmuştur.
Aşk Sarhoşluğu ve Pervanenin Hâli: "Gerisini" Unutmak
Aklın yolu, ayrıştırarak, tanımlayarak ilerler. Bu yüzden akıl, "gerisi"ni bırakmakta zorlanır. Aşkın yolu ise bambaşkadır. Aşk, birleştirir, eritir ve yok eder. Aşk, ispat değil, teslimiyet ister.
Hazret-i Mevlânâ, Kulillâhi sümme zerhüm sırrını anlatırken bizi Aşk sarhoşlarının vecd dolu âlemine davet eder. Bu âlemde "Allah de, gerisini bırak" emri, sarhoşun Sâkî'den başka bir şey görmemesinin fıtrî hâlidir.
Şarap içen, şarabın ve kadehin güzelliğini düşünmez; o, şarabı sunan Sâkî'nin cemâline dalar gider. Onun için artık ne meclis vardır, ne dostlar; sadece Sâkî ve onun sunduğu ilâhî sarhoşluk kalır.
"Allah de" demek, o ilâhî Aşk şarabından bir yudum almaktır. O yudumu alan için "gerisi" – dünya, makam, mal mülk, hattâ kendi canı ve aklı – kendiliğinden önemini yitirir. Onları "bırakmak" için özel bir çaba gerekmez. Aşk sarhoşu da Hakk'ın Aşkıyla kendinden geçtiğinde, mâsivâ denen o "gerisi"ni zaten unutur. Bu, bir terk ediş değil, bir unutuş, bir fânî oluştur.
Bu hâlin en zirve sembolü ise pervanedir. Pervane, mumun alevini gördüğünde kendini ateşe atar. Onun için "Allah de" demek, o aleve doğru kanat çırpmaktır. "Gerisini bırak" demek ise, o ateşte yanıp kül olmak, kendi varlığından eser kalmamasıdır. Pervane, kendini feda ederek Vahdet'e ulaşır. O, ateşe karışır, ateş olur. İşte bu, fenâfillah makamının ta kendisidir. Pervanenin hikâyesi, Kulillâhi sümme zerhüm'ün en sessiz, en derin ve en yanık tefsiridir.
Nahiv Âlimi ve Dervişin Gemisi: "Mahv" İlmine Yolculuk
Hazret-i Pîr'in Mesnevî'sinde anlattığı gemiye binen nahiv (gramer) âliminin hikâyesi, zâhirî ilim ile bâtınî ilim arasındaki farkı eşsiz bir şekilde ortaya koyar.
Bu âlim, dilin bütün kurallarını bilen kibirli bir zattır. Gemide gördüğü bir dervişe sorar: "Sen hiç nahiv ilmi okudun mu?" Derviş, "Hayır" deyince, âlim küçümseyerek, "Vah vah! Ömrünün yarısı boşa gitmiş!" der. Bir süre sonra denizde büyük bir fırtına kopar. Gemi batmak üzeredir. Bu sefer derviş, telaş içindeki âlime sorar: "Ey âlim, peki sen yüzme bilir misin?" Âlim, korkuyla, "Hayır, bilmem!" diye feryat eder. Derviş cevap verir: "Vah vah! Şimdi senin ömrünün tamamı boşa gitti! Çünkü nahiv ilmi seni karada kurtarırdı, ama bu denizde sadece 'mahv' ilmi, yani yok olmayı bilmek insanı kurtarır."
Bu kıssa, "Allah de, gerisini bırak" emrinin en sarsıcı tefsirlerinden birini sunar.
- Nahiv İlmi: "Gerisi"dir. Dünyanın kuralları, ilimleri, mantığı, kelâmı... Bütün bunlar, hayat denizinin sakin olduğu zamanlarda işe yarar gibi görünen suret bilgileridir.
- Yüzme Bilmek / Mahv İlmi: "Allah de" demenin ta kendisidir. Fırtına koptuğunda, yani ölüm gerçeğiyle veya hayatın sarsıcı imtihanlarıyla yüzleştiğinde, bütün o birikmiş bilgi anlamsızlaşır. Geriye tek bir şey kalır: Varlığın okyanusunda kendini bırakmayı, yani Hakk'a teslim olmayı, O'nun takdir denizinde "mahv" olmayı bilmek. Dervişin "yüzme" dediği, işte bu teslimiyet ve fenâ sırrıdır.
Hazret-i Mevlânâ, nahiv (gramer) ile mahv (yok oluş) kelimeleri arasındaki ses benzerliğini kullanarak eşsiz bir irfan dersi verir. Bize der ki: "Ey sâlik! Bütün ömrünü 'nahiv' ile geçirme. Bir de 'mahv' ilmini öğren. Varlığını, benliğini Aşk potasında eritmeyi, Hakk'ın iradesi önünde yok olmayı öğren. Çünkü fırtına koptuğunda seni kurtaracak olan, bildiklerin değil, vazgeçtiklerindir."
Kulillâhi sümme zerhüm'ün Mesnevî'deki en pratik karşılığı budur: Nahvi bırak, mahva sarıl. Sureti bırak, mânâ denizinde yüzmeyi öğren. "Gerisini" bir kenara koy, çünkü gemi batarken sana yükten başka bir şey olmazlar. Sadece "Allah" de ve kendini O'nun rahmet denizine bırak. Kurtuluş ancak bundadır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Kulillâhi Sümme Zerhüm
"Kulillâhi sümme zerhüm" emri, irfan ilminin kavramlar tesbihinin imamesi mesabesindedir. Diğer bütün hakikatler onun etrafında döner.
Bu ilâhî emrin en yakın olduğu kavram, şüphesiz Tevhid'dir. "Kulillâhi" yani "Allah de" emri, Tevhid ikrarını kalbe indirme davetidir. "Sümme zerhüm" yani "gerisini bırak" buyruğu ise, Tevhid'in ikinci yarısı olan "illâllah" sırrının yaşanmasıdır. Mâsivâyı kalpten ve nazardan "bırakmak", Tevhid'in en kâmil mertebesidir.
Bu bırakma eylemi, bizi dosdoğru Fenafillah makamına götürür. Fenâ, "yok olmak" demektir. "Gerisini bırak" emri, sâlike kendi benliğinin bir seraptan ibaret olduğunu, asıl Vücûd'un yalnızca Hakk'a ait olduğunu telkin eder. Kişi, bu emre sarıldığında, kendi varlığını O'nun Vücûd'unda eritir ve fenâ bulur. Bu, "ölmeden evvel ölmek" sırrıdır.
"Kulillâhi" emri, varlık mertebelerinin en yücesi olan Ahadiyyet mertebesine bir işarettir. "Allah" lafzı, bütün isimleri kendinde toplayan İsm-i Cami'dir ve bu ismiyle doğrudan Zât'a işaret eder. "Gerisini bırak" emri, isimler ve sıfatlar âleminde, yani Vâhidiyyet mertebesinin tecellilerinde oyalanmamayı, tecelliye değil tecelli edene yönelmeyi öğretir.
Bütün bu yolculuk, şeriat kapısından girip, tarikat yolundan geçerek ulaşılan Hakikat menzilinin sırrıdır. "Kulillâhi sümme zerhüm", bu müşahedenin en kestirme formülüdür.
Bu seyrin ve idrakin meyvesi ise Hikmet'tir. "Allah de, geç" diyebilen bir gönül, kâinattaki her olayda Hakk'ın bir isminin tecellisini görür. Kaza ve kader gibi meselelerde boğulmaz. Bilir ki olan, olması gerekendir ve her şey O'ndandır. İşte bu, en büyük hikmettir.
Bu yüce hakikatler sâlike bir Mürşid-i Kâmil'in feyz dolu Sohbet halkasında ulaşır. "Kulillâhi sümme zerhüm" sırrı, yaşayan bir mürşidin nefesiyle, nazarıyla, hâliyle kalpten kalbe aktarılan bir sırdır. Terzibaba Hazretleri'nin Sohbet Arası Sohbetler'inde bu ilâhî emrin tekrar tekrar vurgulanması bundandır. Çünkü sohbet, bu hikmetin nazariyeden pratiğe, bilgiden hâle dönüştüğü irfan mektebidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu ilâhî pusulanın kütüphanemizdeki üç temel direkteki yansımaları, birbirini tamamlayan üç farklı ayna gibidir.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde "Kulillâhi sümme zerhüm", seyr-i sülûk eden dervişin elindeki en keskin kılıçtır. O, bu emri, Vâsıl-ı ilâllah olmuş kâmil insanın son durağı olarak işaret eder. Bu makamda artık "Lâ ilâhe illâllah" zikri bile geride kalır. Çünkü "Lâ ilâhe" derken bir nefiy, "illâllah" derken bir ispat vardır; bu ise hâlâ bir ikilik barındırır. "Kulillâhi" ise sırf isbattır, sırf Zât'a işarettir. Terzibaba için bu emir, sâlikin yolda karşılaştığı her türlü tecelli, keramet gibi duraklarda oyalanmamasını sağlayan bir edep kuralıdır. Nefsin vesvesesine karşı en güçlü cevaptır: "Allah de, geç."
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde bu âyet, Vahdet-i Vücûd'un en derinlikli temellerinden biridir. İbn Arabî'ye göre bütün âlem, Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir ayna hükmündedir. "Kulillâhi" emri, bütün bu tecellilerin ardındaki asıl Müsemmâ'yı ikrar etmektir. "Sümme zerhüm" ise, aynalara (halk) takılıp kalmayıp, aynada görünenin Aslı'na (Hakk) dönmektir. Bu, "Hakk'ı halk'sız bilmek" (tenzih) ile "Hakk'ı halk ile bilmek" (teşbih) arasındaki Muhammedî mîzanı kurmaktır. "Allah de" demek, her şeyde O'nu görmektir (teşbih). "Gerisini bırak" demek ise, O'nun hiçbir şeye benzemediğini idrak etmektir (tenzih). Ârif, bu iki bakışı kalbinde birleştiren (Cem makamı) kişidir.
Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'ine geldiğimizde ise bu emir, Aşk'ın diliyle terennüm edilir. Mevlânâ için bu emir, Aşk ateşine düşmüş bir pervanenin fıtrî hâlidir. Pervane, ışığı gördüğünde artık kendini düşünmez. Sadece "ateş" der ve kendini içine atar. Âşık da Maşuk'unu bulunca "Allah" der ve gerisini, yani dünyayı, âhireti, hatta kendi canını bile unutur, bırakır. Gemiye binen nahiv âlimi hikâyesi bunun en güzel misalidir. Fırtına koptuğunda, bütün dilbilgisi kuralları işe yaramaz; sadece yüzme (yok olma) bilen kurtulur. "Allah de, geç" emri, aklın gemisini Aşk denizinde batırıp, sadece Sevgili'ye doğru yüzme çağrısıdır.
Değerlendirme
"Kulillâhi sümme zerhüm" emri, tasavvuf yolunun tamamını özetleyen ilâhî bir fermandır. Bu emir, sâlikin eline verilmiş üç anahtar gibidir: Terzibaba Hazretleri'nin dilinde bir edep anahtarıdır; nefse ve dünyaya karşı nasıl bir duruş sergileneceğini öğretir. Şeyh-i Ekber İbn Arabî'nin nazarında bir hikmet anahtarıdır; varlığın sırlarını, tenzih ve teşbihin birliğini açar. Hazret-i Mevlânâ'nın gönlünde ise bir aşk anahtarıdır; aklı geride bırakıp sadece Sevgili'ye yönelmenin coşkusunu ifade eder.
Bu üç bakış açısı, birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan mertebelerdir. Yol, edeple başlar, hikmetle derinleşir ve aşkla kemâle erer. Sâlik, önce "Allah de, geç" demenin edebini öğrenir. Sonra bu sözün ardındaki vücûdî hakikati idrak eder. Nihayetinde bu idrak, onu öyle bir Aşk hâline büründürür ki, artık "Allah demek" ve "gerisini bırakmak" onun için bir emir değil, varlığının fıtrî bir nefesi olur.
Bu kutlu emir, sâlikin kalbine ekilmiş ilâhî bir tohumdur. Onu sohbet suyuyla sulamak, mürşid nazarıyla büyütmek ve hayatın her anında "Allah" deyip gerisini O'na havale etme ameliyle yeşertmek gerekir. Yol budur, menzil budur ve vuslatın sırrı bu iki kelimede gizlidir: Allah de. Gerisini bırak. Cenâb-ı Hakk, bizleri bu kutlu emrin sırrına eren, onu hayatının her anında yaşayan ve bu idrakle son nefesini veren sâdık kullarından eylesin. Amin.