Tenzih
Tenzih, ilk bakışta Cenâb-ı Hakk’ı O’na yakışmayan sıfatlardan uzak tutmak gibi görünse de, işin aslı çok daha derindir. Tenzih, sâlikin kalbini mâsivâdan, yani Hakk’tan gayrı sandığı her şeyden temizlemesi, arındırmasıdır. O, aklı ve kalbi, varlıkta Hakk’a ortak koşma yanılgısından, yani gizli şirkten koruyan bir zırhtır. Tenzih, mârifet kuşunun iki kanadından biridir; diğeri ise teşbihtir. Bu iki kanat olmadan vuslat semâsında uçulmaz. İrfan mektebinde bu kavram, kuru bir akıl yürütme olarak değil, seyr-i sülûkun her adımında yaşanan, tecrübe edilen bir hâl olarak anlaşılır. Zira tenzih, Zât’ın kapısını çalan edebin adıdır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Tenzih, Arapça kökenli bir kelime olup “nezehe” fiilinden gelir; arındırmak, temizlemek, uzaklaştırmak demektir. Istılahî mânâsı ise, Cenâb-ı Hakk’ı, halk edilmiş olanların, yani âlemlerin niteliklerinden, sınırlamalarından, zaman ve mekân kayıtlarından münezzeh, yani beri ve yüce bilmektir. Bu, aklın ve şeriatın ilk ve en temel durağıdır. Furkân Sûresi’nin tefsirinde de işaret edildiği gibi, Kûr’ân-ı Kerîm’in en başat mesajlarından biri budur:
Furkân sûresi, Allah Teâlâ’nın yüceliğini, evrendeki hükümranlığının mutlaklığını vurgulayan ve O’nu ulûhiyyetine yakışmayan niteliklerden tenzih eden âyetlerle başlar; Kûr’ân’ın ilâhî kaynaklı ve Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğu hususundaki kuşkuları reddeden açıklamalarla devam eder.
Hakk kelâmının kendisi, söze tenzih ile başlıyor. Çünkü tevhidin ilk adımı “Lâ ilâhe”dir; yani “hiçbir ilah yoktur.” Bu, bütün sahte ilahları, zihindeki putları, varlığa atfedilen sahte güç ve kudretleri reddetmektir. Bu reddediş, bu temizlik olmadan “İllallah” kapısından girilemez. Şirkin, yani ortak koşmanın en ince biçimi, Hakk’ın varlığının yanında başka bir “varlık” daha vehmetmektir. Tenzih, bu vehmin kökünü kazıyan ilâhî bir neşterdir.
Ancak irfan yolunda tenzih, bu ilk ve zahirî mânâsında kalmaz. Yol ilerledikçe, sâlik anlar ki, Hakk’ı anlatmak için kullandığımız en yüce kelimeler bile O’nu kuşatmaktan, O’nun hakikatini tam olarak ifade etmekten acizdir.
Anlatılan “Hakikat”in Arabça’da tabiri “Vücud”, Türkçe’de “Varlık”, Farsça’da “Hestî” dir... Hakikatte ise O hepsinden münezzehtir!.. Ancak anlatmak sadedinde, “vücud”, “aşk”, “nur”, “nefsi rahman”, “varlık” da derler... Murad, bir isim, bir Zattır ... O da Haktır.
Bu, tenzihin daha derin bir mertebesidir. Zât-ı Mutlak, bizim O’nu isimlendirdiğimiz “Varlık”, “Vücûd” gibi isimlerden dahi münezzehtir. Bu isimler, O’na işaret eden parmaklar gibidir; parmağa takılıp kalmamak, parmağın işaret ettiği Ay’ı görmek gerekir. Bu isimler, bizim idrak ufkumuza bir kapı aralamak için kullanılan anahtarlardır. Hakikat ise kapının ardındadır ve her türlü isim ve resimden beridir. Kâmil ârifler, bu sırları anlatırken son derece hassas bir dil kullanırlar. Bu, hakikati ehli olmayandan saklamak ve ehline de edeple sunmak içindir. Bu üslup, hem saklamak hem de açmaktır.
Bu arada izleyeceğimiz yol: Saklamakla, açmak arası bir ifade tarzı olacaktır… Tenzih etmek biraz saklamak, teşbih etmekte açmak, ortaya getirmektir.
Tenzih, hakikati kayıtlardan ve suretlerden arındırarak onu bir nevi “saklar”, yani Zât’ın erişilmez yüceliğini korur. Çünkü Zât, akıl ve hayal suretlerine sığmaz. O, her türlü tasavvurdan münezzehtir. Bu, Hadîs-i Şerif’te buyurulan o yüce makama işarettir:
“Kaanallahu velem yekun şey’en meahu!..” “Allah vardı, onunla beraber hiçbir şey yoktu!”
Bu, mutlak tenzih makamıdır. Bu, Ahadiyet mertebesinin, yani Zât’ın kendi kendineliğinin, hiçbir taayyünün, hiçbir zuhûrun olmadığı sır âleminin ifadesidir. O mertebede ne isim vardır ne sıfat, ne fiil vardır ne de bir eser. O mertebe itibariyle Hakk’ı tenzih etmek, O’nunla beraber hiçbir şeyin olmadığını ikrar etmektir. Bu ikrar, sâlikin kendi varlık vehmini de ortadan kaldırır. Çünkü “O’nunla beraber hiçbir şey yoktu” ise, şu an var gibi görünen bu âlemler ve bizler, hakikatte O’ndan ayrı bir vücûda sahip değiliz demektir.
Bu sırrı anlayanlar, tenzihin en ileri noktasının, Hakk’ı tenzihten bile tenzih etmek olduğunu söylerler.
Varlığı “mutlak” olarak tabir edenlerde ise, mutlaktan murad, “takyid ”dir. Bu ıtlak ile takyidin cemindendir. Bunu, herşeyden ve tenzihden mutlak itibar etmişlerdir. Hatta, tenzihden dahi tenzih etmişlerdir... Ve, “hatta” kaydından dahi tenzihi gerekir demişlerdir... Bu iş ancak zevke dayanır...
Hakk’a “münezzehtir” dediğinde bile, zihninde bir “münezzeh olan” ve bir de “kendisinden uzak tutulan şeyler” (âlemler) ayrımı yapıyorsun. Bu bile, Zât’ın mutlak birliğine göre bir ikiliktir, bir kayıttır. Hakiki tenzih, O’nu bu “tenzih etme” fiilinden ve kaydından bile tenzih etmektir. Bu, aklın sınırlarının bittiği, dilin sustuğu ve ancak zevk ile, yani kalbî bir duyuş ile idrak edilebilen bir makamdır. Bu makamda Hakk, hem her şeyden münezzeh (ıtlak), hem de her şeyde tecelli eden (takyid) olarak bilinir. O, hem Âyet-i Kerîme’de buyrulduğu gibi “âlemlerden Ganî’dir”, onlara ihtiyacı yoktur; hem de her an onlarda yeni bir şe’nde, yeni bir tecellidedir. Kûr’ân-ı Kerîm, bu mutlak tenzihi “sübhane rabbike rabbil ‘ızzeti ‘amma yasıfune” yani “Senin Rabbin, o izzet sahibi, onların vasıflandırdıkları her şeyden münezzehtir.” (Saffat, 180) ayetiyle özetler. Onların, yani bizim, aklımızla, hayalimizle, dilimizle O’na yakıştırdığımız her sıfattan, her tanımdan O yücedir, beridir. Tenzihin zirvesi, bu acziyetin idrakidir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Tenzih: Aslı ve Mertebesi
Tenzih bahsinde zihinde ilk beliren mana, Cenâb-ı Hakk’ı halk edilmişlere ait noksanlıklardan, sınırlılıklardan uzak tutmak, O’nu yüceltmektir. Bu, yolun ilk adımı, şeriat kapısının eşiğidir ve elbette doğrudur, lüzumludur. Lâkin irfan mektebinde bu kapıdan içeri girince, tenzihin sadece bir başlangıç olduğu, onun da mertebeleri, hakikati ve hatta yanılgıları bulunduğu idrak edilmeye başlanır. Terzibaba Hazretleri’nin sohbet pınarından akan hikmet, bize tenzihin ne olduğunu, ne olmadığını, sâlikin bu yolda nasıl yürümesi gerektiğini en berrak haliyle gösterir. O’nun nazarıyla tenzih, Hakk’ı ötelerde bir yere koymak değil, bilakis O’ndan gayrı bir “öte” olmadığını anlamaktır. Avamın tenzihi ile ârifin tenzihi arasında fark vardır. Biri Hakk’ı kendinden uzaklaştırırken, diğeri Hakk’tan gayrı bir benlik olmadığını idrak ederek O’na yaklaşır.
Rububiyetin İki Kanadı: Manevî Tenzih ve Sûrî Teşbih
Cenâb-ı Hakk’ın âlemleri terbiye edişi, yani Rububiyeti, iki büyük tecellî ile kendini gösterir. Bu iki tecellî, hakikate uçuran iki kanat gibidir: biri tenzih, diğeri teşbih. Bu ikisini birleştiremeyen, tek kanatla uçmaya çalışan kuş misali, olduğu yerde dönüp durur, vuslata eremez. Terzibaba Hazretleri, İnsân-ı Kâmil eserinde bu sırrı şöyle aralar:
Renkler verdiniz cemale; Vefa var zay etmediniz… Kemaliniz var ki; sonsuz; Halk onun, murad sizsiniz… ------------------- Burada, biraz RUBUBİYET tecellileri üzerinde durmamız, icab edecek. Bu da bilmen gereken bir mevzudur… RUBUBİYET isminin iki tecellisi vardır; a) Manevî… b) Surî… — Suretlerdeki tecellisi ile, mana yönünden gizli tecelliler… Demeğe gelir… Önce manevî tecelliyi ele alalım… Bu tecelli: Tenzih kanunları usulünce, isimlerde ve sıfatlarda meydana gelir… Bunların, hemen hepsi, tam bir kemal çeşidinden sayılır. Surî tecelliye gelince: Bunun zuhuru da, yaratılmışlar üzerinde görülür... Bu durumdaki tecelli ise, halka bağlanan teşbih yönlü icaplarında görülür… Bir de, mahluk vasfının ihtiva ettiği durumlarda… Bu tecellide, noksan çeşitleri görülebilir…
Rububiyetin manevî yönü, yani âlemlerin ardındaki ilâhî yasa, düzen ve hikmet, “tenzih kanunları” ile işler. Bu, Hakk’ın isimlerinin ve sıfatlarının Zâtî kemâlini ifade eder. O, El-Alîm’dir (Her şeyi bilen), El-Kadîr’dir (Her şeye gücü yeten). Bu sıfatlar, herhangi bir surete veya şarta bağlı olmaksızın, kendi mutlaklıkları içinde tam bir kemal ifade ederler. Bu, tenzihin alanıdır.
Fakat bu manevî tecellî, bir de suretler âleminde, yani “halk” dediğimiz bu kevnî dokuda görünür olmak ister. Buna da “surî tecelli” denir. Bu tecellî, teşbih yönlüdür; yani Hakk’ın sıfatları, halk edilmişler üzerinden, onlara “benzer” bir şekilde açığa çıkar. Bir âlimin ilmi, El-Alîm isminin bir tecellîsidir; bir ustanın gücü, El-Kadîr isminin bir yansımasıdır. Lakin bu yansımalar, surete büründükleri için, mahlukun vasıflarıyla sınırlanır ve içlerinde “noksan çeşitleri” görülebilir. Âlim unutabilir, güçlü olan yorulabilir.
Sâlikin imtihanı burada başlar. Sadece surete bakıp, “Bu noksanlık Hakk’a ait olamaz” diyerek mutlak bir tenzihe kaçarsa, tecellîyi inkâr etmiş olur. Sadece tecellîye bakıp, “İşte Hakk budur” derse, bu sefer de Hakk’ı surete hapsetmiş, O’na ortak koşmuş olur. Kâmil insan, bu iki kanadı birlikte kullanır. Suretteki noksanlığı görür ama o noksanlığın suretin kendi isti’dâdından kaynaklandığını bilir. O suretin ardındaki kemal sıfatın ise Hakk’a ait olduğunu müşahede eder. Böylece hem tenzihi hem teşbihi yerli yerine koyar.
Beşerî Tenzih Yanılgısı ve Hakikî Tenzih
Yolda yürüyen dervişin en büyük tehlikelerinden biri, iyi niyetle yaptığı yanlış bir tenzihtir. Cenâb-ı Hakk’ı yüceltmek adına O’nu o kadar uzaklara, o kadar “öte”lere atar ki, artık O’nunla bir bağı kalmaz. “Allah arştadır, göklerdedir. Zaman ve mekândan münezzehtir” derken, farkında olmadan Hakk’ı kendi zihninin çizdiği bir “dışarı”ya hapseder. Bu, beşerî bir tenzihtir, vehmî bir tenzihtir. Terzibaba Hazretleri, bu ince noktayı şöyle aydınlatır:
Yoksa Allah şundan münezzehtir, bundan münezzehtir derken, zaten bir varlık ortaya getirmekteyiz. O zaman bu yaptığımız tenzih teşbihi tenzih, nefsi tenzih olmakta. Tenzih ederken teşbih ediyoruz. Bu tenzih ilahi değil, beşeri tenzih oluyor. Beşerin kendi zannında ululaştırıyorum dediği Allahı tenzih ediyor. Allah tenzih edilmez çünki zuhurdadır. Zatı Mutlak tenzih edilir.
Sen “Allah şu kötü fiilden münezzehtir” dediğinde, o fiili Hakk’ın varlığından ayrı, müstakil bir “şey” olarak kabul etmiş oluyorsun. Yani Hakk’ın karşısına bir “gayrı” (başka, öteki) koyuyorsun. Böylece tenzih yapayım derken, en büyük şirk-i hafî olan “gayrilik” şirkine düşüyorsun. Hakk’ı yüceltmek isterken, O’nun varlığını sınırlamış oluyorsun.
Hakikî tenzih, Terzibaba Hazretleri’nin dilinden dinleyelim: “Gerçek tenzihte Allah’ı gayrilikten tenzih etmiş olumuş oluyorsun.” Hakikî tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı “O’ndan başka bir varlık olduğu” zannından tenzih etmektir. Varlıkta O’ndan başkası olmadığını, ne ulvî ne süflî, ne iyi ne kötü görünen her ne varsa hepsinin O’nun birer tecellîsi, birer zuhûru olduğunu idrak etmektir. Gayr nerededir ki, Hak ondan tenzih edilsin?
Halbuki gayr nerededir ki Hak ilmini oradan almış olsun. Yani “biz bilelim onların hallerini “ de “onlar” geçiyor ya bu “onlar” sözcüğünü o kişiler ayrı bir varlık zannettiler. Halbuki hakkın varlığında mevcut olduklarından gayr olmadığından Hak ilmini o gayrdan almış olsun.
Bu idrak seviyesinde anlarız ki, tenzih edilecek olan, Hakk’ın kendisi değil, bizim O’na dair kısıtlı, perdelenmiş anlayışımızdır. Tenzih, kalbi mâsivâdan, yani Hakk’ın gayrı olduğu zannedilen her şeyden temizlemektir. Bu temizlik tamamlandığında, sâlik görür ki, ortada ne gayrı vardır ne de mâsivâ. Sadece TEK bir Vücûd vardır ve O, her an her zerrede yeni bir şe’nde (tecellîde) zuhûrdadır.
Lâ Taayyün'den Tenezzül: Vücûd Mertebeleri ve Tenzihin Yeri
Tenzihin hakikatini daha derinden anlamak için, varlığın zuhûr serüvenine, yani Hakk’ın kendi Zâtî mertebesinden bu kesif âleme “tenezzül” edişine bakmamız gerekir. Bu yolculuk, tasavvuf ilminde Beş Hazret (Beş İlâhî Mertebe) olarak anlatılır. En üst mertebe, Zât mertebesi, yani Lâ Taayyün (belirlenimsizlik) âlemidir. Burası, mutlak tenzihin makamıdır.
Gayb-ı mutlak, alemi lahut, (ölçü ve şeklin söz konusu olmadığı) lâ Taayyün alemi, (bırakma, yayılma, her yana) sirayet alemi, ıtlak alemi, mutlak â’ma, sırf vücud, mutlak vücud, sırf zat, ümmül kitab, mutlak beyan, yayılma noktası, gaybların gaybı... Zira, bu mertebede Zat, tam bir tenzihdedir. Henüz esma ve sıfat dairesine tenezzül etmemiştir. Bütün isimlerin ve resimlerin Zat-ı Hakda, yoklukda olduğu makamdır.
Bu mertebe, “Allah vardı ve O’nunla beraber bir şey yok idi” hadîsinin işaret ettiği makamdır. Burada ne isim, ne sıfat, ne de herhangi bir suret vardır. Sadece mutlak Birlik, yani Ahadiyet söz konusudur. Kur’ân-ı Kerîm’deki “Sübhâne rabbike rabbil’izzeti ‘ammâ yasıfûn” (İzzet sahibi Rabbin, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir) ve “İnnallâhe leğaniyyün ‘ani’l ‘âlemîn” (Muhakkak ki Allah, âlemlerden ganîdir) gibi âyetler, öncelikle bu mutlak tenzih mertebesine işaret eder.
Bu letâfet mertebesinden sonra, Hüvviyet-i Mutlaka olan Zât-ı Mutlak, bilinmekliğini murad edince, bir “tenezzül” ile Vâhidiyyet mertebesine, yani isim ve sıfatlar âlemine iner. Oradan fiiller (Ef’âl) âlemine, oradan misal âlemine ve en son şehâdet (madde) âlemine kadar zuhûr eder. Bu iniş, letâfetten kesâfete, birlikten çokluğa bir yolculuktur.
...böylece bu vücud-u vahid-i hakiki mertebe-i letâfetten mertebe-i kesâfete tenezzül etmedikçe vücud-u mutlak, vücud-u izafi oradan da kevniye tenezzül etmedikçe âlem-i keserat yani kesret âlemi meydana gelmez.
Bu tenezzül sebebiyle, bizler kesret âleminde, yani çokluk içinde gözümüzü açarız. Gördüğümüz her şey bize ayrı ayrı varlıklar gibi gelir. Bu noktada şeriat bize ilk dersi verir: “Bütün bu gördüklerin hadistir, sonradan olmadır. Kadîm olan, ezelî olan sadece Allah’tır. O, bütün bunlardan münezzehtir.” Bu, kesretten vahdete doğru atılan ilk adımdır ve tenzih, bu adımın olmazsa olmazıdır. Sâlik, seyr-i sülûkunda bu mertebeleri geri tırmanır; şehâdet âleminden Ef’âl Tevhidine, oradan Esmâ ve Sıfât Tevhidine ve nihayet Zât Tevhidine ulaşarak, başladığı yer olan mutlak tenzih makamının hakikatini bu sefer şuhûdî olarak, yani bizzat yaşayarak idrak eder.
Zât'ın Muktezasından Tenzih Olunmaz: Meleklerin ve İnsân-ı Kâmil'in Tenzih İdraki
İrfan yolunun en ince sırlarından biri de şudur: Hakk’ı noksanlıklardan tenzih ederiz, evet. Ama O’nu, kendi Zât’ının gereğinden, yani şuunat-ı zâtiyesinden tenzih edemeyiz. Bu, O’nu inkâr etmek olur. Terzibaba Hazretleri, bu anlaşılması güç hakikati, Zeyd isminde bir şahıs üzerinden verdiği misalle zihinlere yaklaştırır:
Bir kimse Zeyd’i bu neseb ve şuunatundan tenzih etmiş olsa onun bu tenzihi doğru bir şey olmaz. Yani “ben seni gülmekten tenzih ediyorum” dese, yani gülmeyi düşük bir hal olarak görse bu doğru bir şey olmaz. Çünkü özünde var bu özellik. Komik bir şey karşısında gülerek tepki verir. Tenzih etmek beğenmemek, noksan görmektir. Bir insan Zat’ının gerektirdiği hallerden tenzih olunmaz.
Bir insanın gülmesi, ağlaması, bilmesi, görmesi onun zâtının gereğidir. Onu bu özelliklerinden “tenzih etmek”, onu insan olmaktan çıkarmak demektir. Aynı şekilde, Cenâb-ı Hakk’ın da Zât’ının gereği olan şuunâtı, yani ilâhî işleri, tecellîleri vardır. El-Hâdî (hidayet veren) ismi gibi El-Mudill (dalalete düşüren) ismi de O’nundur. Rahmân ismi gibi Kahhâr ismi de O’nundur. Bütün bu zıt gibi görünen isimler, O’nun Zât’ının sonsuz kemâlinin birer vechesidir. Âlem dediğimiz bütün bu varlık sahnesi, bu isimlerin ve şuunâtın zuhûrundan başka bir şey değildir. Dolayısıyla âlemi veya âlemdeki bir tecellîyi Hakk’tan tenzih etmek, O’nun kendi Zât’ının gereğini O’na yakıştıramamak gibi bir edepsizlik olur.
Zira hiçbir şey kendi Zat’ının müktezasından tenzih olunmaz... Dolayısı ile âlemde Cenab-ı hakkı herhangi bir şeyden tenzih etmek ondaki mevcut olan zuhuru kaldırmış olmak demektir ki buna da kimsenin gücü yetmez. O istediği kadar tenzih etsin.
Bu hakikati anlamayan, kısıtlı bir tenzih anlayışına sahip olur. Tıpkı meleklerin, Hz. Âdem’in hilâfeti karşısındaki durumu gibi. Onlar, Cenâb-ı Hakk’a, “Yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek birini mi halife kılacaksın? Oysa biz seni tesbih ve takdis ediyoruz” dediler. Terzibaba Hazretleri bu kıssayı şerh ederken, meleklerin tenzihinin kendi mazhar oldukları isimlerle sınırlı olduğunu belirtir:
Onlar Hakk’ı ancak mazhar oldukları esmâ-ı hassa dairesinde tenzih ve takdis edebilirler. Yani melekler, hangi isimlerden meydana gelmişlerse, o isimler kadar Allah’ı tenzih ve takdis ederler... Melekler, önümüzdeki cadde Hakk’a gidiyor diye sadece bir caddeyi övdüler. Oysa ki Hakk’a giden o kadar çok cadde vardır ki saymakla bitmez.
Melekler, kendi varlıklarını oluşturan nuranî isimler penceresinden baktıkları için, Âdem’de tecellî edecek olan Celâl ve Kahır isimlerinin zuhûrunu (kan dökmek, fesat çıkarmak) anlayamadılar ve bunu bir noksanlık zannederek itiraz ettiler. Onların tenzihi, tek yönlü ve eksikti.
Fakat İnsân-ı Kâmil, yani Hz. Âdem’in hakikatine vâris olan kâmil insan, bütün ilâhî isimleri kendinde toplayan (câmi’) bir ayna olduğu için, Hakk’a giden bütün yolları bilir. O, hem Celâl’in hem Cemâl’in, hem Lütf’un hem Kahr’ın aynı kaynaktan geldiğini, hepsinin TEK olan Hakk’ın farklı vechelerden zuhûru olduğunu müşahede eder. Onun tenzihi, bütün zıtları Zât’ın birliğinde cem eden, kuşatıcı bir tenzihtir. O, “Lâ ilâhe illallah” derken sadece putları değil, Hakk’tan ayrı bir varlık olduğu vehmini de reddeder. İşte bu, tevhid makamının tenzihidir ve en kâmil idrak budur.
Terzibaba Geleneğinde Tenzih'in Yaşanması
Tenzih ilmi, sadece zihinde duran, kitaplarda okunan kuru bir bilgi değildir. Tenzih, sâlikin hayatına sinen, her nefesinde tecrübe ettiği bir hâl, bir edep, bir arınma yolculuğudur. Bu yolculuk, dışarıdaki âlemi değil, evvelâ içerideki âlemi, yani sâlikin kendi varlığını hedef alır. Hakikat yolcusu için tenzih, Hakk'ı uzaklarda aramadan evvel, O'nun tecellisine mâni olan kendi içindeki perdeleri, putları kaldırma ameliyesidir. Bu, bir ömür süren bir seyr-i sülûk, bir arınma ve yeniden doğuş hikâyesidir.
Sâlikin İlk Adımı: Kalp Kâbe'sini Mâsivâ Putlarından Arındırmak
Tenzihin sâlikin hayatındaki ilk ve en temel tecellîsi, bir temizliktir. Ancak bu, dış elbisenin veya bedenin temizliğiyle sınırlı kalmaz. Asıl temizlenecek olan yer, gönül Kâbe'sidir. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (s.a.v), içinde putlar varken Kâbe'ye yönelip secde etmemiş, o ilâhî mekân arınana kadar beklemişse, sâlikin de gönül Kâbe'sini mâsivâ, yani Hakk'tan gayrı ne varsa o sevgilerden, arzulardan, korkulardan temizlemesi gerekir. Bunlar, modern insanın kalbine diktiği Lat, Menat ve Uzza putlarıdır.
Terzibaba Hazretleri bu inceliğe şöyle işaret eder:
Peygamberimiz kendisine peygamberlik geldikten sonra 7-8 ay kadar Kabe-i Muazzama orada olduğu halde secdegahımız Kudüs’tü. Neden Kabe’ye secde ettirilmedi çünkü içinde putlar vardı, o zaman putlara secde olacaktı o zaman Kuryş’in asileri “Bakın Muhammed de bizim putlarımıza secde ediyor” diyeceklerdi... İşte bir kimsede de Hakikat-ı Muhammediye doğduğunda gönül kabesini dolduran putlar yere kapanıp secde ederler. Bu putlar nefs-i emmare putlarıdır, her türlü maddi sevgiler ve dünyevi arzulardır.
Tenzihin başlangıcı kendi şirk-i hafîmizi, yani gizli ortak koşmalarımızı fark etmektir. Dünyevî bir makam sevgisi, bir mal tutkusu, bir insanı Hakk'ın önüne koyan körü körüne bir bağlılık, hepsi birer puttur. Sâlik, "Lâ ilâhe" derken evvelâ kendi kalbindeki bu sahte ilâhları nefyetmelidir. Bu putlar kırılmadan, gönül Kâbe'si arınmadan yapılacak secde, surette kalır.
Bu arınma ameliyesinin en keskin kılıcı, Kur'ân-ı Kerîm'de emredilen "bakara boğazlama" hadisesinin bâtınî mânâsını idrak etmektir. O kurban edilecek olan sığır, dışarıdaki bir hayvan değil, bizzat kendi nefs-i hayvânîmizdir.
Bakare adlı hayvan afakta değil de enfuste bakılıp aranınca kastedilenin bizim kendi hayvani varlığimız olduğunu görürüz.
Sâlikin ilk tenzihi budur: Kendi hayvânî arzularını, bitmek bilmeyen isteklerini, öfkesini ve kibrini "Bismillâh" diyerek boğazlamak. Bu, bir "ihtiyarî ölüm"dür; yani Azrâil (a.s.) gelip canı almadan evvel, kendi irademizle nefsânî arzulardan ölmek, onlardan vazgeçmektir. Bu ilk ve en zorlu tenzihi başaran sâlik, seyr-i sülûk yolunda bir sonraki mertebeye adım atmaya hak kazanır.
Seyr-i Sülûk'ta Mertebeler: Şeriat Tenzihinden Hakikat Tevhidine
Seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, basamak basamak çıkılan bir merdiven gibidir. Her basamağın kendine has bir tenzih anlayışı vardır. Yolun başındaki sâlikin tenzihi ile yolun sonundaki ârifin tenzihi bir değildir.
Şeriat Mertebesi ve Tenzih: Yolculuk, şeriat mertebesinin tenzihiyle başlar. Bu mertebede Hakk ile halk, Hâlık ile halk edilen arasında kesin bir ayrım vardır. Bu, imanı korumak için elzem bir sınırdır.
Şeriat mertebesinin ikinci bir vasfı ise Hakk ile mahlûk arasında kesin bir ayrılık koymasıdır. Yani Hakk uzaklarda ferdin varlığının dışında tasavvur edilmektedir... Îrfani ilimde bu ikinci noktanın ismine tenzih denilmiştir.
Bu mertebede Cenâb-ı Hakk, yedi kat göğün ötesinde, Arş'ında oturan, emir ve yasaklar gönderen Mutlak Hükümdar'dır. Bu anlayış, kişiyi ham ve kaba bir teşbihten, yani Hakk'ı halk edilmişlere benzetme hatasından korur. Bu, gerekli bir ilk adımdır. Lâkin sâlik burada kalırsa, Hakk'a ulaşması mümkün olmaz. Zira bu anlayış, farkında olmadan Hakk'ı "zaman ve mekânın ötesi" diyerek bir yere hapsetmek, O'nunla araya aşılmaz bir mesafe koymaktır.
Zaman ve mekânın ötesinde olan, yani, bu âlemlerin ötesinde olan bir Allah’a ulaşmak kimin haddine, harcına. Mümkün değil... Bizim Allah’a ulaşmamız mümkün değil, ta ki Allah bize ulaşsın.
Tarikat Mertebesi ve Tenzih: Şeriattan tarikata geçen sâlikin tenzih anlayışı bir nebze incelir. Artık Hakk, sadece uzaklardaki bir Hükümdar değil, aynı zamanda özel olarak hitap ettiği, muhabbet kurduğu bir Sevgili'dir. Ancak burada da hâlâ bir "ikilik" söz konusudur: seven ve sevilen, âşık ve mâşuk.
Tarikat mertebesindeki özel hitap iki varlık arasında gerçekleşir. Yani halâ tenzih mertebisidir: ikilik üzere oluşan bir muhabbettir.
Bu mertebede zikirler artar, muhabbet derinleşir, gözyaşları çoğalır. Fakat sâlik, kendisini Hakk'tan ayrı bir varlık olarak görmeye devam eder.
Hakikat Mertebesi ve "İnkılâp": Tarikattan hakikate geçiş, sıradan bir ilerleme değil, bir "inkılâp" gerektirir. Bu, anlayışta köklü bir dönüşümdür. O güne kadar "ötelerde, yukarılarda" bilinen Allah'ın, aynı zamanda "her yerde, her zerrede" mevcut olduğu idrak edilir. Tenzih kanadı yanına, teşbih kanadı da eklenir.
Hakikat mertebesine ulaşmak için inkılap gerekiyor. Nasıl bir inkılap gerekiyor? Yukarda bilinen Allah’ı (cc) şeriat, tarikat mertebesinde yukarılarda tenzihte olan Allah’ın, hakikat mertebesinde, yere indirilmesi gerekiyor. Yani teşbih olarak bakılması gerekiyor... Kendisi diyor zaten. ‘vel evvelü velahirü velzahiru velbatın’ yani evvelde benim, ahirde benim, zahirde benim, batında benim. O halde niye uzaklarda arayalım?
Bu "yere indirme", Hakk'ın mertebesini düşürmek değil, kendi körlüğümüzü ortadan kaldırıp O'nun zaten her yerdeki mevcudiyetini görmeye başlamaktır. Bu, "tefekkür okunu uzağa atmaktan" vazgeçip, Hakk'ı "şah damarından daha yakın" bilme makamıdır. Mevlânâ Hazretleri'nin işaret ettiği gibi:
Hak teala Kur’an-ı Kerim’de وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Ben kuluma şah damarından daha yakınım” buyurdu. Sen ise bundan gafil olup, tefekkür okunu uzağa düşürdün.
Bu inkılâp yaşanmadan, yani sâlik hem tenzihi hem teşbihi birleştiren tevhid sırrına eremeden, çektiği Kelime-i Tevhid dilde kalır, kalbe inmez. Lisanen "Lâ ilâhe illallah" derken, kalben hâlâ Hakk'ı ötelerde arar ve O'nun zuhûr mahalli olan âlemleri O'ndan ayrı görür.
İbadetlerin Bâtını: Gerçek Bir Tenzih ile Hakk'a Yönelmek
İbadetler, bilhassa namaz ve zikir, bu mertebeleri yaşayarak katetmenin en mühim vasıtalarıdır. Ancak bu ibadetlerin de bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Surette yapılan bir ibadet, sâliki şeriat mertebesinin ötesine pek taşımaz. Amma "gerçek bir tenzih" ile, yani her lafzın ardındaki mânâ denizine dalarak yapılan bir ibadet, sâlike hakikat kapılarını aralar.
Terzibaba Hazretleri, namazdaki ve sonrasındaki tesbihlerin bu yolculuğu nasıl özetlediğini şöyle açıklar:
Gerçek bir tenzih ile namaz ibadetine devam eden kişiye bu mertebelerin hakikati açılır. Namaz kılan kimse yüce ALLAH-ı günde en az (beş yüz kırk ( 540 ) defa tenzih mertebesi itibariyle yüceltmiş olmaktadır... Kişi hangi idrak ve yaşam halinde ise, tenzihini ancak o mertebeden yapabilir. Gerçek tenzihi ise sadece irfan ehli olanlar yapabilirler. Ve derlerki: Sen kendini nasıl tenzih ediyorsan, biz de öyle tenzih ediyoruz.
Avamın tenzihi, "Allah gökte değildir, yerde değildir, O hiçbir şeye benzemez" demektir. Bu, bir nevi O'na ne "olmadığını" sayıp dökmektir. Ârifin tenzihi ise bir acziyet itirafıdır. "Yâ Rabbi, Seni hakkıyla tenzih etmekten bile Seni tenzih ederim. Sen, benim aklımın Seni sığdıracağı her türlü tenzihten de münezzehsin." Bu, hamd bahsinde de böyledir. Kâmil insan bilir ki, Hakk'ı hakkıyla övmek, yine ancak Hakk'a mahsustur.
Kul Rabbına lâfzî hamd eder. Mana itibariyle hakiki hamdi etmekten acizdir, kul kendisini tenzih eder. Yani kul, kulluk mertebesindeyken kendini hamd’tan tenzih eder... Allah'ın varlığını da hakkıyla bilmemiz mümkün olmadığından O'nu hakkıyla övmemizde beşeriyetimiz yoluyla mümkün olmaz. İşte o zaman hamd Allah'a mahsustur. Yani hamdı, övgüyü Allah yapar, kul yapamaz.
Bu idrakle yapılan bir tesbih, artık kuru bir tekrar olmaktan çıkar. Her bir "Sübhanallah" bir tenzih, bir arınma; her bir "Elhamdülillah" bir teşbih, bir müşahede; her bir "Allahu Ekber" ise ikisini birleştiren bir tevhid olur.
Mertebeleri itibariyle, Sübhanellah TENZİH, El-hamdülillah TEŞBİH, ALLAH-u ekber TEVHİD dir. Bir başka yönden bakışla, Sübhanellah TENZİH Museviyet, El-hamdülillah TEŞBİH İseviyet, ALLAH-u ekber TEVHİD Muhammediyyet mertebesidir.
Sâlik, her gün kıldığı namazda ve çektiği tesbihte, aslında bütün bir peygamberler tarihini, Âdem'den (a.s) başlayıp Hatemü'l-Enbiyâ'ya (s.a.v) ulaşan o kâmil yolu kendi içinde yeniden yaşar. Tenzih ile başlar, teşbihten geçer ve Tevhid'de karar kılar.
Mürşidin Rehberliği: Cennet Talebinden Zât Talebine Yükseliş
Bu yolculuk, çetindir. İnsanın kendi nefsini, alışkanlıklarını, ezberlerini ve en önemlisi "menfaat" üzerine kurulu din anlayışını terk etmesi kolay değildir. Çoğu insan, ibadetini bir ticaret gibi görür: "Ben şunları yapayım, Sen de bana cenneti ver Yâ Rabbi." Bu, meşru bir taleptir, lakin âşıkların yolu değildir. Âşık, cenneti değil, Cennet'in Sahibini ister.
Bu noktada Mürşid-i Kâmil'in rehberliği devreye girer. Mürşid, müridin bu dünyevî ve uhrevî beklenti putlarını yıkan kişidir. O, sâlike daha yüce bir hedef gösterir: Marifetullah, yani Hakk'ın bilgisine ve müşahedesine ermek.
Sadece yaptırımlar yolunda bir din müntesibi olarak faaliyetimizi sürdürüyoruz. Bundan da beklediğimiz tek şey, cennet ehli olmak. Böyle olunca da Cenab-ı Hak veriyor. Ey kulum sen cenneti istedin, buyur cennete geç diyor. Ama ben yokum orada diyor.
Mürşid, bu acı gerçeği sâlikin yüzüne söyleyen tabiptir. "Cenneti istiyorsun ama Hakk'ı ıskalıyorsun" der. Bu, bir irfan sofrasına davettir. Bu sofraya oturan, yani hakikatleri duyan kişi için artık geri dönüş yoktur.
Size o sofrayı indiririm, ama kim ki o sofradan yer de dönerse âlemlerde etmediğim azabı ona ederim.” Buyuruyor. Şu yaşadığımız hadise budur işte. Bu irfan sofrası... Yani sohbete katıldı gerçekleri duydu sonrada bu gerçeklerden ayrıldı bu kişilere “âlemlerde etmediğim azabı ederim” buyuruyor.
Bu sofradan nasiplenen sâlik, artık "hayal ve vehim cennetinden" çıkıp, "ihtiyarî ölüm" ile nefsini kurban eder. Bu ölüm, bir yok oluş değil, hakiki bir doğuştur. Bu doğumla sâlikin içinde "veled-i kalb", yani kalp çocuğu dünyaya gelir. Artık onun varlığı, kendi cüz'î ve nefsânî varlığı değil, Hakk'ın tecellileriyle hayat bulan o mânevî varlıktır. Bu, kulun kendini tenzih edip aradan çekilmesi, Hakk'ın kendi varlığında fiillerini, isimlerini ve sıfatlarını izhar etmesine izin vermesidir.
En nihayetinde sâlik anlar ki, asıl tenzih edilecek olan, âlemdeki zuhurlar değil, bizim o zuhurları Hakk'tan ayrı görmemize sebep olan kendi kısıtlı, perdeli ve noksan anlayışımızdır.
Tenzih edilecek tek şey kendimizi tenzih etmektir. Kendi mahalimizi temizlemektir. Zira hiçbir şey kendi Zat’ının müktezasından tenzih olunmaz.
Kendini bu noksan anlayıştan tenzih eden, kalbini mâsivâdan temizleyen ve ibadetlerini bu şuurla yapan sâlik, Mürşidinin rehberliğinde, şeriatın tenzihinden başlayıp hakikatin Tevhidine ulaşır. Artık onun için Hakk, ne sadece ötelerdedir ne de sadece beride. O, "Leyse kemislihî şey'un" (O'nun benzeri hiçbir şey yoktur) tenzihi ile "ve Hüve's-Semîu'l-Basîr" (O, İşitendir, Görendir) teşbihini kalbinde birleştiren Muhammedî mîzanın sahibi olmuştur.
Füsûsu'l-Hikem'de Tenzih
Hakk’a giden yolun edebi, O’nu bilmekten geçer. Bilmek ise, hem ne olmadığını, hem de nasıl tecellî ettiğini idrak etmektir. Bu iki kanadın birine “tenzih”, diğerine “teşbih” derler. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin irfan deryası olan Füsûsu’l-Hikem’i, bu iki kanatla nasıl uçulacağını, bu mîzanın nasıl kurulacağını bizlere tâlim eder. Zira bu dengeyi kuramayanın yolu ya ifrata ya tefrite, ya inkâra ya da şirke varır. Füsûs bize gösterir ki, tenzih, yolun başı ve bir mertebesi olmakla beraber, tek başına menzile varan bir binek değildir.
Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı, sonradan halk edilmiş olanların, yani imkân âleminin sıfatlarından, noksanlıklarından ve kayıtlarından uzak tutmak, O’nun yüceliğini ve benzersizliğini ikrar etmektir. Bu, nübüvvetin ilk ve temel vazifesidir. Peygamberler, insanları evvelâ şirkin, yani varlıklara ilahlık payesi vermenin karanlığından, tevhidin nuruna çıkarmak için gelmişlerdir. Bu da ancak bir tenzih ile, bir arındırma ile mümkündür. Nûh Aleyhisselâm’ın kıssasında bu hikmet saklıdır. Onun kelimesine bağlanan hikmet, “Hikmet-i Sübbûhiyye”, yani tesbih ve tenzih hikmetidir.
“Nuh” kelimesi çok “Subbuh”, çok tesbih manasınadır. Tesbih; Allah’ı ahkam-ı imkaniyeden tenzih etmektir. Yani imkan ahkamından, hükümlerinden tenzih etmektir. Yani ahkami hükümlerden; sonradan meydana gelen hükümlerden tenzih etmektir. Tesbihin en güzel tarifi budur. Tesbih çekiyoruz, niçin çekiyoruz teşbihi. İşte buradaki tesbihin hakikati Allah’ı (cc), Cenab-ı Hakk’ı ahkam-ı imkaniyeden tenzih etmektir... Risaletin en birinci hükmü Resülun ümmetini tevhid-i Hakka davet etmek ve şirk ve benzerinden tenzihidir.
Tesbih aslında bir tenzih amelidir. “Sübhanallah” derken, “Hakk, her türlü noksanlıktan, acizlikten, sonradan olma hâllerinden münezzehtir” demiş oluruz. Bu, imanın temelidir. Lâkin, hakikat ehlinin yolu burada durmaz. Zira aklın ve zâhir ulemâsının yaptığı bu tenzih, doğru olmakla beraber, eksiktir ve eğer mutlaklaştırılırsa, sâliki hakikatten uzaklaştıran bir perdeye dönüşebilir.
Şeyh-i Ekber, tenzihin bu tek kanatlı hâlinin nasıl bir cehalete ve edepsizliğe varabileceğini keskin bir dille ifade eder. Zira aklıyla Hakk’a sınır biçmeye kalkan insan, farkında olmadan O’nu kendi dar idrakine hapsetmeye çalışır. "Allah şuradadır, burada değildir", "şunu yapar, bunu yapmaz" demek, aslında Hakk’ın sonsuz fiillerine ve tecellîlerine bir sınır çizme cüretidir. Bu, tanıtıyorum zannıyla tanınmaz kılmaktır.
Malum olsun ki muhakkak hakikat ehli indinde Cenab-ı İlahi’de tenzih yani Cenab-ı Hakk’ı tenzih etmek aynı kayıtlama ve sınırlamaktır. Yani Cenab-ı Hakk’ı tenzih ediyorum derken sınırlıyor ve kayıtlıyorsun. ki bu da O’na en büyük hakarettir, işine karışmaktır... Sen, Allah şunu yapmaz, bunu yapmaz, öyle değildir, böyle değildir demekle hem kayıtlıyorsun hem de sınırlıyorsun.
Bu hâl, kürsüde Allah’ı ötelere atan, O’nu arşın üstünde bir yere hapsetmeye çalışan vâizin hâlidir. Cemaatten bir irfan sahibinin dediği gibi, “Hoca Efendi, o kadar uzatacağına ‘yok’ desen de işi bitirsen.” Hakk’ı âlemden o kadar tenzih edersin ki, sonunda geriye O’nunla hiçbir bağı olmayan, boş, ruhsuz bir kâinat ve fiillerinden kopuk, işlevsiz bir Zât tasavvuru kalır. Bu, hakikatte Hakk’ı inkâr etmenin eşiğidir.
Füsûs’ta bu tek kanatlı, aklî tenzihin en güzel misali İlyâs Aleyhisselâm’ın fassında, “Hikmet-i İnasiyye”de verilir. İlyâs (a.s.), beşerî arzulardan, şehvetten, kesif bedenin kayıtlarından soyunup ruhânî bir mertebeye yükselmiştir. Bu hâliyle o, saf aklın bir timsalidir. Akıl ise, fıtratı gereği soyutlama ve ayrıştırma ile çalışır. Bu sebeple aklın tek başına vardığı mârifet, daima tenzih yönü ağır basan bir mârifettir.
İmdi Hak, İlyâs'da münezzeh oldu. Böyle olunca ma'rifet-i ilâhiyyeden nısf üzerine oldu. Zîrâ akıl kendi nefsiyle mücerred oldukça, ulûmu nazarından aldığı haysiyetten, onun Allah Teâlâ'ya ma'rifeti, teşbîh üzere değil, tenzîh üzere olur.
Meselenin düğüm noktası burasıdır: “ma’rifet-i ilahiyyeden nısf üzerine oldu.” Yani, ilahî bilgiden sadece yarısını elde etti. Akıl, Hakk’ı halk edilmişlerden ayırır, O’nu yüceltir, tenzih eder. Bu doğrudur ve gereklidir. Lâkin mârifetin tamamlanması, diğer yarısının da idrak edilmesiyle mümkündür. O yarım ise, Hakk’ın tecellîsini, yani O’nun bu âlemdeki zuhûrunu, isim ve sıfatlarının bu suretlerdeki yansımalarını görmekle, yani teşbih bilgisiyle tamamlanır. Sadece tenzihte kalan, mârifetin yarısıyla yetinen, tek kanatla uçmaya çalışan kuş gibidir.
Bu sebeple Şeyh-i Ekber, sâdece tenzih kapısında durup kalanları “cahil” veya “edepsiz” olarak niteler. Çünkü onlar, Hakk’ın ve Peygamberlerin getirdiği haberin bir kısmına inanıp bir kısmını, farkında olmadan, inkâr etmektedirler.
İmdi tenzîh eden kimse ya câhildir, veyâhud sû'-i edeb sâhibidir. Velâkin... mü'min olan ve şerâyi' ile kāil bulunan kimse, tenzîh edip tenzîh indinde tevakkuf etdikde ve bundan gayrı görmedikde, muhakkak edebe isâet eder; ve Hakk'ı ve resûlleri tekzîb eyler, hâl-buki onun şuûru yoktur; ve o, hâsılda olduğunu tahayyül eder, hâl-buki o kimse fâittedir; ve o ba'zısına îmân eden ve ba'zısına kâfir olan kimse gibidir.
Bu çetin meselenin halli, tenzihi hangi mertebede, teşbihi hangi mertebede yapacağını bilmektir. İrfan yolunun yolcusu, her hakikati kendi mertebesine koyma sanatını öğrenmelidir. Tenzihin de bir yeri ve makamı vardır. Bu makam, her türlü çokluğun, ismin ve sıfatın kendisinde eriyip yok olduğu Ahadiyet mertebesidir.
لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ dendiği zaman hangi mertebede bu tenzih Zat-ı mutlak mertebesindedir. Yoksa bu alemde teşbih aleminde olan bir tenzih değildir. لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ dediği zaman bütün bu eşyayı kaldırdığında yani “eşya onun benzeri değildir“ dediğinde o zaman Hakk’ı yukarıya attın yani Zât-ı mutlak’a attın...
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 42/11) ayeti, Zât-ı Mutlak’ın, yani Hakk’ın mutlak ve kayıtsız özünün tenzihidir. O mertebede O’na benzeyecek, O’nunla kıyaslanacak bir “şey” dahi yoktur. Orada “gayrı” yoktur ki, O’nu o gayrdan tenzih edesin. Zaten böyle bir tenzihe kalkışmak, gizli bir şirk olur. Şeyh-i Ekber’in dediği gibi:
Ahadiyyet (Allah'ın birliği) mertebesinde tenzih ise, şirki (Allah'a ortak koşmayı) ispat etmektir. Çünkü zât-ı ahadîyi (Allah'ın biricik özünü) tenzih etmek için ondan başka bir şey ispat etmek gerekir. Halbuki o mertebede ne isim ne de sıfat ve na't (niteleme) mevcut değildir.
Lâkin, Hakk aynı zamanda isimleri ve sıfatlarıyla bu âlemde tecellî etmiştir. O, “her an yeni bir şendedir” (Rahmân, 55/29). Bu tecellî ve zuhûr âleminde, yani ef’âl (fiiller) mertebesinde Hakk’ı tenzih etmek, yani “O bu fiillerde yoktur” demek, O’nun fiillerini ve isimlerini inkâr etmektir. Hakikat ehli, ne mutlak tenzihe saplanıp âlemi Hakk’tan koparır, ne de mutlak teşbihe düşüp Hâlık ile halk edileni birbirine karıştırır. O, Hakk’ın hem âlemlerden ganî (Ahadiyet itibariyle tenzih) hem de âlemlerde Kendi isimleriyle zâhir (Vâhidiyet itibariyle teşbih) olduğunu bir arada görür.
Bu, Kur’ân’ın Muhammedî mîzanıdır. Ayet-i kerime bize hem tenzihi hem teşbihi bir arada sunar: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Laysa kamithlihi shay’un) diyerek en kâmil tenzihi yapar. Sonra hemen ardından, “ve O, İşiten ve Gören’dir” (ve huve’s-Semî’u’l-Basîr) diyerek, işitme ve görme sıfatlarını mahlûkatta da bulunan isimlerle ifade ederek teşbihi ortaya koyar.
...ama sonra ayetin devamında وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ ama O aynı zamanda duyan ve görendir demek suretiyle de teşbihe indirmiş oluyor. Diğeri ile tevhid ediyor, tenzih ediyor, bu ayetin bu kısmında teşbih ediyor, işte bu ikisini birlikte yaşayan da tevhid etmiş oluyor. İşte bu da gerçek Muhammediliktir.
Kâmil ârif, Hakk’ı Zât’ı itibariyle her şeyden tenzih ederken, aynı anda O’nu tecellîleri itibariyle her şeyde müşahede eder. O bilir ki, hakikat ehli indinde Hakk için ne mutlaklık ne de kayıtlılık vardır; O, bütün bu zıt görünenleri Zât’ında cem edendir. Bu, aklın durduğu, hayretin başladığı ve kalbin teslim olduğu Cem makamıdır. Bu makamda sâlik, her bir zerrede O’nun vechini görür ve anlar ki, O’nu bir şeye benzetmek de, O’nu bir şeyden tamamen uzaklaştırmak da O’nun sonsuzluğuna karşı bir edepsizliktir. Gerçek edeb, O ne ile tecellî ederse etsin, her tecellîde O’nu tanımak ve her mertebenin hakkını vermektir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Aklın kapısında duranlar, hakikatin sarayına ancak uzaktan bakarlar. Akıl, ayırmayı sever; böler, parçalar, isimlendirir ve her şeyi kendi çekmecelerine yerleştirmeye çalışır. Bir şeye "bu" dediği an, geri kalan her şeye "o değil" demek zorunda kalır. Aklın tenzihi, Cenâb-ı Hakk'ı yüceltmek isterken, farkında olmadan O'nu bir yere hapsetmektir. O'nu âlemlerden uzaklaştırır, Arş'ın üzerine oturtur ve "Sen oralarda ol, buralara karışma" dercesine bir edepsizlik içinde bulunur.
Şeyh-i Ekber, bu ince noktayı Nûh (a.s.) fassında açar. Zira hakikat ehlinin nazarında, mutlak tenzihin kendisi bir sınırlamadır.
Malûmun olsun ki, muhakkak, ehl-i hakâyık indinde Cenâb-ı İlâhîde tenzih, ayn-ı tahdîd ve takyîddir. ... Ya'ni, Cenâb-ı İlâhî sıfât-ı muhdesâttan ve cismâniyetten ve mâddiyât- tan münezzehtir, dediğimiz vakitte, O'nun sıfatı bunların sıfatından ayrı- dır, demiş oluruz. Binâenaleyh Hak bir sıfat ile takyîd edilmiş olur; ve kezâ bundan, Hakk'ın haddi bunların haddinden hâriçtir, ma'nâsı da çıktığı için, aynı zamanda Hakk'ı bir hadd ile de tahdîd etmiş oluruz.
"Allah maddede yoktur, cisimde yoktur, şu kötü hadisede hiç yoktur" dediğin an, O'nun mutlak Vücûduna sınırlar çizmiş olursun. Bu, O'nun kudret elini bağlamaya, iradesine sınır koymaya cüret etmektir. "Bugünün insanının dini işte bu tenzih üzerine kurulmuştur," diyor Terzibaba Hazretleri. Böyle bir din anlayışıyla ne Rab bilinir, ne nebi, ne de insanın kendisi. Çünkü bu, her şeyi birbirinden ayıran, birliği görmeyen bir bakıştır.
Hakikat ehli, Hakk'ı tenzih eder elbette. Ama onların tenzihi, aklın kupkuru ve ayrıştırıcı tenzihi değildir. Onlarınki, tecellînin nuruyla aydınlanmış, kalbin müşahedesiyle ispatlanmış bir tenzihtir. Bu, iki kanatla uçmaktır. Bir kanat tenzih, bir kanat teşbih. Tek kanatla menzile varılmaz, sadece kendi etrafında dönülür durulur.
Kur'ân-ı Kerîm, bu iki kanadı bize tek bir ayetin mucizesinde sunar: “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur (Leyse ke-mislihî şey’un) ve O, her şeyi İşiten, her şeyi Gören'dir (ve Hüve's-Semîu'l-Basîr).” (Şûrâ, 42/11). Bu, Muhammedî mîzandır, tevhidin şaşmaz ölçüsüdür.
Zîrâ bu âyet-i kerîme "tenzîh" ve "teşbih" arasını câmi'dir yani hem tenzih ve hem de teşbihin arasını yani ikisini birden toplamıştır... لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ kavliyle Hakk'ın misli nefy olunur. وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ kavliyle de Hak, semî'ıyyet ve basîriyyet ile vasf olunur. “Şeyiyet onun misli değildir” diyor yani gördüğümüz eşya diye ne varsa O’nun bir benzeri değildir, işte burası nefh etmek yani kaldırmak, bir bakıma tenzih mertebesidir.
Ayetin ilk kısmı, Leyse ke-mislihî şey’un, tenzihin kılıcıdır. Bütün hayalî putları, zihinde canlandırılan suretleri, O'na yakıştırılan her türlü beşerî ve kevnî sıfatı kesip atar. Bu, Zât-ı Mutlak mertebesine dönük bir edeptir. O Zât ki, akılların idrakinden, hayallerin tasavvurundan, dilin ifadesinden münezzehtir. Bu tenzih, O'nu "yok" demek değil, "hiçbir şeye benzemez" demektir. Bu, aklın varabileceği en son sınırdır.
Fakat ayet burada bitmiyor. Hemen ardından gelen "ve" bağlacı, hakikatin iki yüzünü birbirine bağlayan Berzah'ın sırrıdır. Ve Hüve's-Semîu'l-Basîr. Bu da teşbihin, yani benzetmenin kapısıdır. Ama bu, avamın yaptığı gibi Hakk'ı halk edilmişlere benzetmek değildir. Bu, halk edilmişlerdeki kemâl sıfatlarının, işitmenin, görmenin, bilmenin, sevmenin... aslının O'ndan olduğunu ikrar etmektir. O, Semî' ve Basîr'dir; o halde kâinatta işiten ve gören ne varsa, O'nun bu isimlerinin bir tecellîsinden, bir gölgesinden ibarettir.
Kâmil ârif, kalbini bu ayetin potasında eritmiş kişidir. O, bu iki hakikati aynı anda, tek bir nazarda müşahede eder. Bu makam, Cem makamı'dır; zıtların birliğidir. Ârif, bu makamda Hakk'ı nasıl bilir? Şeyh-i Ekber, İlyas Fassı'nda bu kâmil bilişi şöyle tarif eder:
Ve Allah Teâlâ ona maʼrifeti tecellî ile verdiği vakit, onun ma'rifet-i ilâhiyyesi kâmil olur. Binâenaleyh mevzi'-i tenzîhde, tenzîh-i hakîkî ile tenzîh eder, tenzîh-i resmî ile değil. Ve teşbîh mevziinde dahi, teşbîh-i şühûdî ve keşfî ile teşbîh eder; ve suver-i tabîiyye ve unsuriy- yede Hakk'ın vücûdu ile sereyânını görür. Ve onun için bir sûret bâkî kalmaz; illâ ki onun “ayn”ını Hakk'ın "ayn”ı görür.
"Resmî tenzih" ile "hakikî tenzih" ayrılıyor. Resmî tenzih, akıl ile yapılan, kitaptan okunan, "Allah şuna benzemez, buna benzemez" diye tekrarlanan kuru bilgidir. Hakikî tenzih ise bir hâl'dir. Hakk'ın mutlak gayriyetini, yani hiçbir şeye benzemezliğini, hiçbir şeye muhtaç olmayışını kalben yaşamaktır.
Aynı şekilde, "şühûdî ve keşfî teşbih" de, Hakk'ın tecellîsini kendi gözüyle, kendi keşfiyle görmektir. Artık onun için hiçbir suret, anlamsız bir madde yığını değildir. Her surette, o suretin hakikati olarak Hakk'ın bir isminin, bir sıfatının tecellîsini görür. "Onun için bir sûret bâkî kalmaz; illâ ki onun 'ayn'ını (özünü, hakikatini) Hakk'ın 'ayn'ı görür." Bu, artık eşyaya bakmak değil, eşyanın içinden Hakk'ı seyretmektir. Varlığın perdesi aradan kalkmış, gören de görünen de, gösteren de bir olmuştur.
Bu bakışa ulaşamayanın durumu ise tehlikelidir. O, Hakk'ı yerlere ve durumlara göre ayırır. Camide, secdede, bir hayır işinde Hakk'ı görür de, ayağına batan dikende, canını sıkan hadisede, sevmediği insanda O'nu göremez. Bu, gizli şirktir, şirk-i hafîdir.
Yoksa Allah yücedir, zamandan, mekandan biz onu tenzih ederiz, onda görür de şunda görmezse zaten o şirk ehli olmuş olur. Yani bir diyelim ki birisi cami yaptırdı, hayır yaptı, güzel yaptırdı diye Hakkın orada Rahman esması zuhur ediyor dersek ama gittiğimizde bir diken de birinin ayağına battı, diken ayağıma battı diyerek onu Hakk’tan ayırdığımız zaman işte biz şirk ehli oluyoruz. O dikende de O’nun bir sıfatının olduğunu onun da O’nun vechinden gayri bir şey olmadığını idrak ettiğimiz zaman şirkten kurtulmuş oluyoruz.
Tevhid ehli için diken de güldendir, gül de Gülistan'dandır. Kahır da Lütuf'tandır, Lütuf da O'nun Zât'ındandır. Birini alıp diğerini atmak, Vücûd-ı Vâhid'i parçalamaya kalkmaktır.
Bu sırrı daha derinden anlamak için, ayniyet (aynılık) ve gayriyet (başkalık) meselesine bakmak gerekir. Hakk, Zât'ı itibariyle bizden ve bütün âlemlerden başkadır (gayrıdır). Ama tecellîleri itibariyle, varlığın hakikati olması itibariyle aynıdır.
Hakk Zat’ı bakımından eşyadan münezzehtir, ancak taayyün bakımından münezzeh değildir. İşte biz Cenab-ı Hakkı tenzih ettiğimiz zaman Zat-ı Mutlak yönüyle tenzih etmemiz gerekiyor. Zat-ı Mukayyed yönüyle tenzih ettiğimiz zaman çok yanlış iş yapmış oluyoruz. O’nu sınırlamış oluyoruz, O’nun zuhuruna perde ve mani olmuş oluyoruz. Hakk Zat’ı bakımından eşyanın aynıdır, fakat taayyün bakımından gayridir.
Bütün mesele burada düğümleniyor. Zât-ı Mukayyed, yani şu gördüğümüz kayıtlanmış, suretlere bürünmüş varlıklar... Bu mertebede O'nu tenzih etmek, yani "Hakk burada yoktur" demek, O'nun zuhuruna perde olmaktır. Ama bu suretin hakikati olan Zât-ı Mutlak'ı düşünürken, O'nu bütün bu kayıtlardan tenzih etmek gerekir. Bu iki bakışı kalbinde cem edemeyen, ya her şeyi Hakk sanıp şeriatın sınırlarını çiğneyen bir laubaliliğe düşer, ya da Hakk'ı her şeyden ayırıp O'nu Arş'a hapseden bir kuruluğa. Kâmil insan ise, "Sen o değilsin, belki sen O'sun" sırrının canlı şahididir. "Sen, bu fâni suretinle O değilsin, ama hakikatin itibariyle O'ndan gayrı da değilsin."
Bu bakış açısı o kadar derindir ki, en kaba görünen suretlerin ardındaki hakikati bile görmeyi talep eder. Şeyh-i Ekber'in bir beytine atıfla Terzibaba Hazretleri'nin yaptığı şu şerh, bu konuda son noktadır:
Eğer müslüman bilse idi ki put nedir bilir idi ki din putperestliktedir. Yani gerçek din putperestliği idrak etmektedir. “Nereye bakarsan allah’ın veçhi ordadır” ... o gördüklerinin hepsi put. Ama o putlar kendiliğinden put değildir. İnsanlar onu batıl yapıyorlar. Hakkın zuhur etmiş varlığı olduğundan aslı nasıl put olsun? Eğer müşrik gerçek putun ne olduğunu bilseydi dininde delalete düşer miydi. O puttan ancak onun zahirini gördü, bu sebeple şeriatta kafir oldu.
Bu söz, putperestliğe bir övgü değil, idrakin en üst perdesinden bir sestir. Diyor ki: Müşrikin hatası, bir taş veya ağaç suretine tapması değil, o surette takılıp kalması, o suretin ardındaki Mutlak Vücûd'u görememesidir. O, Hakk'ın sonsuz tecellîlerinden sadece birini alıp onu ilahlaştırmış, böylece Hakk'ı o taşa hapsetmiştir. Eğer o taş parçasının da Hakk'ın bir halkı, bir eseri, bir tecellîsi olduğunu bilip oradan geçerek "Ve hüve alâ külli şey'in Kadîr" (O her şeye Kâdir'dir) hakikatine ulaşabilseydi, müşrik olmazdı. Mü'min ise, o taşa bakıp "Leyse ke-mislihî şey'un" der, tenzih eder; sonra da o taşın varlığındaki sanata, hikmete bakıp "Hüve's-Semîu'l-Basîr" der, teşbih eder. Böylece o taş, onun için Hakk'a giden bir delil olur, Hakk'ın önünde bir perde değil.
Mesele, bakışı düzeltmektir. Musa (a.s.) meşrebinde tenzih galipti, o yüzden "Ya Rabbi bana kendini göster" dediğinde "Beni göremezsin" cevabını aldı; çünkü beşer gözüyle, Musa olarak görmek istedi. İsa (a.s.) meşrebinde ise teşbih galipti, o yüzden "Ben ve Baba biriz" gibi sözler zuhur etti. Efendimiz'in (s.a.v.) yolu ise, bu iki denizi birbirine karıştırmadan birleştiren Cem makamı'dır. O'nun yolu, "mutlak abdiyet" suretinde tenzihi yaşarken, bâtınında "Bana bakan Hakk'ı görür" sırrıyla teşbihi taşımaktır.
Sâlikin vazifesi, aklının daracık tenzih hapishanesinden çıkıp, kalbinin sonsuz vüs'atine ulaşmaktır. O kalp ki, bir yanda "Leyse ke-mislihî şey'un" zikriyle Hakk'ın mutlak aşkınlığını, Zâtî münezzehliğini idrak eder; diğer yanda "Ve Hüve's-Semîu'l-Basîr" müşahedesiyle, her zerreden O'nun sesini duyar, her surette O'nun vechini görür. Bu, zıtların düğünüdür. Bu, hakikatin kâmil bilgisidir. Ve bu, Füsûsu'l-Hikem'in ariflere sunduğu en büyük hikmet sofralarından biridir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Tenzih
Cenâb-ı Hakk’ı bilme ve bulma yolunda önümüze iki büyük kapı açılır: Tenzih ve Teşbih. Biri O’nu her türlü halk edilmişlik sıfatından, noksanlıktan, âlemde gördüğümüz her türlü kayıttan uzak ve münezzeh tutma kapısıdır. Diğeri ise O’nun her zerrede tecellî eden güzelliğini, kudretini, isim ve sıfatlarının yansımalarını görme, müşahede etme kapısıdır. Akıl, daha çok tenzih kapısında durmaya meyleder. Çünkü aklın işi ayırmak, sınırlamak ve tanımlamaktır. Hakk’ı, yarattıklarından ayırarak O’nun yüceliğini koruduğunu zanneder. Bu, elbette seyr-i sülûkun ilk ve zaruri bir basamağıdır. Lâkin bu basamakta kalmak, kuşun tek kanatla uçmaya çalışması gibidir. Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, o ilâhî Mesnevî deryasında, bizi bu tek kanatlılıktan kurtarıp iki kanatlı, kâmil bir uçuşa davet eder.
Mesnevî, kuru bir kelâm kitabı, bir hikmet nazariyesi değildir. O, baştan sona bir hâl kitabıdır. Tenzih bahsini de aklın dar kalıplarından çıkarır, kalbin ve ruhun tecrübe sahasına indirir. Zira Hz. Mevlânâ için asıl mesele, Hakk’ı “bilmek” değil, O’nunla “olmak”, O’nun boyasıyla boyanmaktır. Bu yüzden Mesnevî’nin dili, bir şerh geleneğinin de süzgecinden geçerek bize ulaştığı haliyle, tenzihi bir iddia olmaktan çıkarıp bir “zevk” ve “müşahede” hâline getirmeyi hedefler.
Sûretten Geçmeden Tenzih Olmaz: Hâl İlmi Olarak Tevhid
Sûret âlemine, yani şu gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz kesâfet âlemine hapsolmuş bir idrakin yaptığı tenzih, hakiki tenzih değildir. Bu, olsa olsa bir vehim, bir zandan ibarettir. Kişi, kendini ve çevresindeki her şeyi Hakk’tan ayrı ve müstakil bir varlık olarak görmeye devam ederken, diliyle “Allah her şeyden münezzehtir” demesi, O’nu daha da uzaklara atmaktan, O’na sınırlar çizmekten başka bir işe yaramaz. Hz. Pîr bu inceliğe şöyle işaret eder:
Senin sûretsiz ve süretli demekliğin, sen sûretten gitmeksizin bâtıl geldi. "Sûretsiz" ile Hakk'ın tenzihine (eksikliklerden arınmışlığına) ve "sûretli" ile Hakk'ın teşbihine (yaratılmışlara benzetilmesine) işaret edilir. "Sûretten gitmek"ten kasıt, somut sûretleri idrak eden dış duyuların hükmü altından çıkmaktır. Yani "Ey henüz hayvansal duyuları (beş duyu) baskın olan Hakk Yolcusu, bu sûret âleminden çıkmadan Hakk'ın tenzihinden veya teşbihinden bahsetmen geçersizdir. Çünkü tenzihin sözdedir, fiilî ve hâlî (hâle uygun) değildir. Zira sen eşyadan Hakk'ı tenzih ettiğin zaman, Hak ile eşyanın sınırını birbirinden ayırmış olursun. Ve teşbihin dahi, Hakk'ı sûretlerde sınırlı kılmaktan ibaret olur. Bu sebeple sûret ehlinin tenzih ve teşbihden bahsetmesi geçersiz oldu."
“Sûretten gitmek,” yani beş duyunun saltanatından kurtulup kalp gözünü açmak, hakikati görmenin ilk şartıdır. Bu basirete ulaşmadan yapılan tenzih, Hakk’ı eşyadan ayırır, O’na bir sınır (hadd) çizer. “Allah arştadır, ama burada değildir” demek, farkında olmadan hem arşı hem de “burayı” Hakk’tan bağımsız bir varlık olarak kabul etmektir. Bu ise gizli bir şirktir. Şerh metninin de işaret ettiği bu “vehmî tenzih”, sâlikin en büyük tuzaklarından biridir. Bu tuzağa düşenler, Hakk’ı tenzih ettiklerini zannederken, aslında O’nun Vücûd-ı Mutlak oluşunu perdelerler.
Çünkü onlar Hakk'ı eşyadan tenzih ederek (uzak tutarak) tahdit ederler (sınırlandırırlar); ve bu vehmî tenzih ile فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) yani "Nereye yönelirseniz Allah'ın vechi ve zâtı oradadır." Ve وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) yani "Nerede olursanız olun O Hak hüviyeti sizinle beraberdir" ve benzeri Kur'anî metinleri anlamsız te'viller (yorumlar) edip zahir nassa (açık metne) muhalefet ederler. Ve Hak Zâtı'nın tahdidi (sınırlandırılması) ise ilâhlık şanına layık olmayan bir vasıftır.
Hakiki tenzih ve teşbih, ancak “kabuktan çıkıp öze vasıl olan” kâmil insanın harcıdır. O, sûretler âleminin birer izafi varlık, birer gölge olduğunu müşahede etmiştir. O’nun için tenzih, Hakk’ı bu gölgelerden ibaret sanmaktan tenzih etmektir.
Hakk'ın tenzîh ve teşbîh-i hakîkîsi, kabuk gibi olan sûretten soyunup, hep iç olan ve hakîkat-ı vücûdu makām-ı ittihâdda zevken idrâk eden insân-ı kâmile mahsûstur...
Bu makama ermeyenlerin, yani biri iki gören şaşıların yanında ise, onların anlayacağı dilden, yani ikilik dilinden konuşmak bir zaruret olur. Çünkü onların hasta gözleri, birliğin nuruna henüz tahammül edemez.
Ey putperest! Mademki şaşıların çiftiyiz, müşrikçe söz beyanek gerekir. "Şemen", putperest demektir. Burada, vehmî tenzih (Allah'ı noksan sıfatlardan arındırma sanısı) saikasıyla eşyanın çokluğunu müstakil varlık sahibi zanneden kimseler kastedilir. Yani, ey bu izafî varlıklar âlemine sarılıp muhabbet eden kimse! Mademki biz, biri iki gören şaşıların arkadaşıyız ve onlarla sohbet etmek zorundayız, bu sebeple onların meclislerinde müşrikçe konuşmak lazımdır.
İki Kanatlı Kuş: Teşbih İçinde Tenzih, Tenzih İçinde Teşbih
Sûretin esaretinden kurtulan kalp gözü, artık hakikate bakmaya hazır demektir. Ancak bu bakış, başlangıçta bir kamaşma, bir hayret ve şaşkınlık meydana getirir. Sâlik, bir yanda Hakk’ın mutlak birliğini ve her şeyden münezzeh oluşunu (tenzih), diğer yanda ise her şeyde O’nun isim ve sıfatlarının tecellî edişini (teşbih) görür ve bu ikisini aklı ile uzlaştıramaz. Bu, yolun en çetin ama en bereketli menzillerinden biridir.
Varlıkların hakikatlerine bakış, akıl ve idrakin gözüne aydınlık verir ve akıl gözü aydınlanıp keskin görmeye başlar. Fakat o aklın gözü başlangıçta zayıf olduğu için, bir yere kadar yönelir ve orada kamaşır ve sersemleşir. Bu sebeple bu kamaşma akıl ve idrakin gözüne başlangıçta sıkıntı getirir. Ve sıkıntı şudur ki, vahdet-i vücûd (varlığın birliği) ile varlıkların çokluğu arasında şaşırıp kalır; bazen "teşbih"e (benzetmeye) ve bazen "tenzih"e (Allah'ı her türlü eksiklikten arındırmaya) düşer; tenzihte teşbihi ve teşbihte tenzihi göremez ve iki zıddı "ayn-ı vâhide"de (tek bir hakikatte) birleştiremez.
Bu noktada Hz. Mevlânâ’nın şiirsel dili, bu zıtların nasıl bir araya geldiğini en güzel temsillerle anlatır. O, Hakk’a seslenirken hem O’nun tecellîlerinin sonsuzluğunu dile getirir hem de Zât’ının bu tecellîlerin hiçbirine sığmayacak aşkınlığını vurgular. Bu, Muhammedî mîzan’ın, yani tenzih ile teşbihin en kâmil dengesinin ifadesidir.
Kâh güneş ve kâh deniz olursun. Kâh Kaf Dağı ve kâh anka kuşu olursun. Sen kendi zâtında ne busun, ne osun. Ey vehimlerden hariç ve ziyadeden ziyade! Ey nakışsız olan Zât, bu kadar suretler ile hem tenzih eden, hem müşebbih senden hayrandır.
Hakk, güneş suretinde tecellî eder ama güneş değildir. Deniz suretinde coşar ama deniz değildir. O, bütün bu nakışları, suretleri izhar eden Nakkaş’tır, ama kendisi hiçbir nakışla kayıtlı değildir. Bu bakış, Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin "Tenzih ederim o Zâtı ki, eşyayı izhar etti; halbuki o Zât, eşyanın "ayn"ıdır" sözündeki sırrın aynısıdır. Zuhurda her şeyin “aynı” (özü, hakikati), ama Zât’ında her şeyden münezzeh. Bu ikisini bir arada görebilmek, Cem makamı’nın ta kendisidir.
Bu görünürdeki çelişkiyi Mesnevî şerh geleneği, "buzun aslının su olması" gibi bir misalle açıklar.
Örneğin buzun aslı sudur. Buna göre bir kimse "Buzlar hep sudandır" veya "Buzlar hep sudur" dediği zaman bu iki hüküm arasında ihtilaf olmadığı açıktır. Fakat ne yapalım ki, zahir uleması Hakk'ı tenzih ettiklerini zannederek bu gibi akla uygun misalleri de reddederler.
Buz, suyun donmuş, kesifleşmiş, bir surete bürünmüş halidir. Buz, sudan gayrı değildir, ama su da buzdan ibaret değildir. Bütün buzlar sudur, ama suyun tamamı buz değildir. Kesret (çokluk) ve vahdet (birlik) arasındaki ilişki de böyledir. Bütün mahlûkat, Vücûd-ı Mutlak olan Hakk’ın tecellîleridir. Ama Hakk, bu tecellîlerden ibaret değildir. Bu inceliği kavrayan sâlik, artık ne sırf tenzihe saplanıp Hakk’ı âlemden soyutlayan bir korkak, ne de sırf teşbihe dalıp Hakk’ı mahlûkata karıştıran bir cahil olur.
Kur’ân-ı Kerîm’in "Ümmü'l-Kitâb" (Kitabın Anası) olmasının sırrı da buradadır. O, ne Tevrat gibi ağırlıklı olarak tenzihe, ne de İncil gibi teşbihe dayanır. O, bu iki kanadı birleştirerek insanı en kâmil tevhid anlayışına ulaştırır.
"Ümmü'l-Kitâb" olması da budur ki, teşbih ve tenzihi bir araya getirir. Zira geçmiş semavi kitapların bazıları sırf tenzihi ve bazıları da sırf teşbihi açıklar. Örneğin Tevrat tenzih üzerine ve İncil teşbih üzerine... Ve Kur'ân hiçbir semavi kitabın beyanediği hükümleri bir araya getirir.
Hâl Lisanıyla Konuşan Ârifler: “Sübhânî” ve “Ene’l-Hak” Sırrı
Bu tevhid müşahedesi doruk noktasına ulaştığında, sâlikin dilinden beşer aklının ölçülerini aşan sözler dökülebilir. Hallâc-ı Mansûr’un “Ene’l-Hak” (Ben Hakk’ım) demesi veya Bâyezîd-i Bistâmî’nin “Sübhânî mâ a’zame şânî!” (Kendimi tesbih ederim, şanım ne yücedir!) nidası, bu makamın hâl lisanıyla ifadesidir. Zâhir ehli bu sözlerde bir şirk ve benlik iddiası görür. Hâlbuki Mesnevî’nin irfanî şerhi, bize bu sözlerin tam aksine, en büyük tevazuun ve en kâmil tenzihin birer tecellîsi olduğunu öğretir.
Bazen insân-ı kâmil, hakiki canan olan Hakk'ı kul suretiyle görünmekten tenzih etmek için, kendi kul oluşunu viran edip kaldırır ve Hakk'ın sıfatlarıyla görünerek, "Enel-Hak" ve "Kendimi tesbih ederim, benim şânım ne büyüktür" ve "Cübbemde Allah'tan gayrisi yoktur" gibi sözler söyler ve bu surette kendisinin kendiliği kalmaz. Örneğin demir ateşte kızdığı zaman onda demirlik sıfatı kalmaz, ateş olur; ve demir o vakit "Ben ateşim" dese doğrudur. Bu hâl, insân-ı kâmilin kendi kul nakşını viran edip, fiilen Hakk'ı ispat etmesi ve Hakk'ı kulluk elbisesiyle görünmekten tenzihidir.
“Ben kulum” demek, “Ben” diye ayrı bir varlık iddia etmektir. Ama “Ben Hakk’ım” demek, kendi izafi varlığını tamamen ortadan kaldırıp, o varlıkta konuşanın ve iş görenin sadece Hakk olduğunu ilan etmektir. Bu, Hakk’ı “kulluk elbisesi” gibi bir kayıtla sınırlamaktan tenzih etmektir. Yani en büyük tenzih, kendi aradan çekilerek Hakk’ın Zât’ına yol açmaktır.
Mesnevî’de anlatılan Bâyezîd hazretlerinin kıssası bu hâli somutlaştırır. Müridleri, onun “İşte Yezdân benim!” sözünü duyunca öfkelenip ona kılıçlarla saldırırlar. Fakat kılıçları kendi bedenlerini yaralar, Şeyh’e ise hiçbir zarar gelmez. Sabah olup da durumu gördüklerinde, Şeyh onlara hakikati açıklar.
"İki âlemin bir gömlekte toplanmış olması", kesafet (yoğunluk) ve letafet (incelik) âlemi ile suret ve mana âleminin, tenzih (Allah'ı noksan sıfatlardan arındırma) ve teşbihin (Allah'ı yaratılmışlara benzetme), insân-ı kâmilde toplanmış olması anlamınadır... "Şeyhin cisminin yaralanmaması tenzih mertebesi itibarıyla ve müridlerin bedenlerinin yaralanması teşbih itibarıyladır; çünkü yoğun olan ancak müridlerin cisimleri idi."
İnsân-ı Kâmil, işte bu iki âlemin birleştiği noktadır. Onun zâhir bedeni teşbih âlemine, hakikati ise tenzih âlemine aittir. O, ruhuyla tenzih sırlarını, bedeniyle teşbih sırlarını zevk eder. Meleklerin tek yönlü tesbih ve takdisinin aksine, insanın kemâli bu zıtları nefsinde birleştirmesindedir. Melekler, Âdem’in halk edilişine itiraz ederken, sadece tenzih isimlerini biliyorlardı.
Zîrâ melâike, Adem gibi cem'iyyet-i esmâiyyeye mâlik değildirler; onlar ancak "Sübhân, Kuddûs, Tayyib, Tâhir, Nûr, Ahad, Vâhid ve Aliyy gibi kendilerine mahsûs olan tenzîh ve takdîse müteallık esmâ-i ilâhiyyeye vakıfdırlar. Diğer esmânın dahi bulunduğunu bilmezler.
Halbuki insan, Hakk’ın bütün isimlerinin tecellî ettiği bir ayna olarak, hem celâli hem cemâli, hem tenzihi hem teşbihi kendinde toplayarak meleklerden üstün bir makama erişir.
Mesnevî-i Şerîf’in bize öğrettiği tenzih, Hakk’ı aklımızın dar sınırlarına hapsetmek, O’nu bizden ve âlemden uzak bir yere koymak değildir. Bilakis, önce kendi vehmî varlığımızı, sûrete olan bağlılığımızı, ikilik görüşümüzü ortadan kaldırarak, sonra da Hakk’ın hem her surette zâhir hem de her suretten bâtın olduğunu bir bütünlük içinde müşahede etmektir. Bu, dilden hâle, bilgiden zevke geçmektir. Bu, “Heme ost” (Hep O’dur) sırrına ermektir. Bu, gözdeki şaşılığı giderip, Vâhid olanın kesret aynalarındaki sonsuz yansımalarını hayranlıkla seyretmektir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Tenzih kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 3: "Sûret-i abdâniyye zuhûrdan tenzîh için, kendi kul taayyününü (taayyün-i abdânî)nü vîrân edip kaldırır ve Hak sıfatları ile zâhir olup, Ene'l-Hak ve Kendimi tesbîh ederim, benim şânım ne büyüktür..."
- Cilt 10: "Vehmî tenzîh görüşlülere bir uyarı vardır. Çünkü onlar Hakk'ı eşyâlarla sınırlayarak tenzîh ederler; bu vehmî tenzîh ile Kur'an'daki şu âyetleri: ve lillâhi'l-meşrıku ve'l-mağrib..."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Tenzih
Bir kavramı anlamak, onun komşularını, zıtlarını ve dostlarını tanımakla mümkündür. Tenzih de tek başına duran bir kale değildir; etrafındaki yollar, nehirler ve dağlarla birlikte bir mana haritası çizer.
Tenzih'in en yakın komşusu ve zıt kutbu, onun tamamlayıcı kanadı olan Teşbih’dir. Tenzih, “Hakk, âlemlerden münezzehtir, O’na hiçbir şey benzemez” derken; teşbih, “Âlemlerdeki her güzellik, her fiil, her sıfat O’ndandır, O’nun tecellîsidir” diye fısıldar. Biri olmadan diğeri eksik kalır; biri kanatsız kuş, diğeri kör gözdür. Marifet, bu iki kanatla uçmaktır. Bu ikisinin dengesi, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin getirdiği Muhammedî mîzandır.
Bu denge, Zât ve Sıfat bahsinde kendini gösterir. Tenzih, Hakk’ın akıllara sığmaz, idrak edilemez Zât’ına dönüktür. O’nun Zât-ı Mutlak oluşu, her türlü kayıttan münezzehliğidir. Teşbih ise, âlemlerde zuhûra gelen Sıfatlar ve Esmâ tecellîlerini müşahede etmektir. Sıfat-ı Zatiyye, yani Hakk’ın sadece Zât’ına mahsus olan Vücûd, Kıdem, Bekâ gibi sıfatları, tenzihin en saf ifadesidir.
Bu yolculuğun nihai hedefi Tevhid’dir. Tevhid, ne kuru bir tenzih ne de başıboş bir teşbihtir. O, Hak ve Halk arasındaki ilişkiyi doğru anlamaktır. Tenzih, Hak ile halk arasına bir mesafe koyarak şirki önler. Ancak kâmil İrfan, halkın, Hakk’ın zuhûr mahalli olduğunu idrak ederek bu ikiliği ortadan kaldırır. Vahdet-i Vücud irfanı, bu birliğin nasıl hem tenzihe hem de teşbihe aykırı düşmeden anlaşılabileceğinin hikemî izahıdır. Sâlik, Zikir ile kalbini “Lâ ilâhe” diyerek masivadan tenzih eder, temizler; ardından “illallah” ile o boşalan arşa sadece Hakk’ı oturtur. Bu yolun sonunda ise Fenafillah makamı vardır ki, sâlikin kendi vehmî varlığının bir hiç olduğunu idrak ederek Hakk’ın Vücûdu’nda yok olması, en ileri tenzih hâlidir. Çünkü artık ortada Hakk’tan gayrı bir “şey” kalmamıştır ki tenzih edilsin.
Peygamberlerin kıssaları bu yolun işaret taşlarıdır. Hz. Nuh (a.s.), kavmini putlardan, yani sahte teşbihlerden arındırıp Tevhid’in tenzihine çağırmıştır. Hz. İbrahim (a.s.), batan yıldızlardan, aydan ve güneşten yüz çevirerek aklî bir tenzih ile fânî olandan Bâkî olana yönelmiştir. Hz. Musa (a.s.)’nın Tûr Dağı’ndaki “Beni asla göremezsin” hitabına muhatap olması, Zât’ın tenzihini öğretir. Hz. İsa (a.s.)’ya verilen Ruhullah sıfatı ise, teşbihin ne kadar ince bir sırât olduğunu gösterir; zira bu sıfat, O’nu Hakk’ın bir parçası sananları dalâlete, hakikatini anlayanları ise hidayete götürmüştür. Hz. Yusuf (a.s.)’un güzellik suretinde tecellî eden hikmeti, suretin ardındaki manayı, yani teşbihin içindeki tenzihi anlamak için bir misaldir. Bütün bu yolların ve makamların kendisinde toplandığı kâmil insan ise Hz. Adem (a.s.)’dır. O, bütün Esmâ’yı kendinde cem etmiş, tenzih ve teşbihin birliğini kendi vücûdunda sergilemiştir.
Bu irfan yolculuğunun adı Tasavvuf’tur. Sâlik, işe Şeriat’ın tenzih edebiyle başlar; haramı helali, Hakk’ı ve bâtılı ayırır. Sonra tarikat yolunda Muhabbet ateşiyle yanarak teşbihin lezzetine, Hakk’a yakınlığın zevkine erer. En sonunda ise Hakikat makamında, ayrılığın ve birliğin aynı Hakikat’in iki farklı yüzü olduğunu anlar. Bu hâlin en güzel ameli ise Salât’tır. Kıyamda “Sübhâne Rabbiyel Azîm” diyerek tenzih, secdede “Sübhâne Rabbiyel A’lâ” diyerek yine tenzih ederiz ama bu tenzih, en büyük yakınlık anında yapılır. Fatiha Suresi’nde “Yalnız Sana kulluk ederiz” demek katıksız bir tenzihtir; “Yalnız Senden yardım dileriz” demek ise sebepler perdesinden gelen yardımı da O’ndan bilerek teşbih kapısını aralamaktır. Bu yol, sâliki Cennet ve Cehennem gibi suretlerin ötesinde, doğrudan Cemâlullah’ı talep eden bir ahlâka ulaştırır.
Bu kavramlar ağının iki ana kaynağı, irfan kütüphanemizin temel direkleri olan Fusûsu'l-Hikem ve Mesnevi-i Şerif’tir. Onlar, bu haritanın nasıl okunacağını, bu yolda nasıl yürüneceğini anlatan iki büyük rehberdir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi’nin dijital kütüphanesinde tenzih kavramı, üç ana pınardan beslenir. Her biri, bu yüce hakikatin farklı bir yüzünü aydınlatır ve sâlikin idrakine sunar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin Külliyatı, bu bahsin temelini ve zeminini oluşturur. Onun sohbetlerinde ve eserlerinde tenzih, kitâbî bir bilgi olmaktan çıkar, yaşayan bir hâle bürünür. Terzibaba, tenzihi öncelikle sâlikin kendi iç dünyasına yönelik bir ameliyat olarak tarif eder: Kalp Kâbe’sini masiva putlarından, yani Hakk’ın gayrındaki her türlü sevgi, korku ve beklentiden temizleme işidir. O, avamın yaptığı aklî tenzih ile ârifin bildiği ilahi tenzih arasındaki farka dikkat çeker. Birincisi, Hakk’ı “şurada değil, burada” diyerek farkında olmadan sınırlayan bir beşerî çabadır. İkincisi ise, Hakk’ın âlemlere ve âlemlerdeki hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, O’nun Zât’ı itibariyle Ganîyy-i Mutlak olduğunu idrak etmektir. Terzibaba’nın dilinde tenzih, en nihayetinde “gayrilikten tenzih”tir; yani Hakk’tan başka bir vücûd sahibi olmadığını anlamaktır. Bu, Vahdet-i Vücûd’un ta kendisidir.
İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu'l-Hikem’i, tenzihin hikemî ve nazarî derinliğini sunar. Şeyh-i Ekber, mutlak tenzihin, yani Hakk’ı her türlü tecellîden soyutlayarak O’nu ulaşılmaz bir hiçliğe hapsetmenin, bir tür cehalet ve edepsizlik olduğunu beyan eder. Ona göre bu, Hakk’ı kayıtlamaktır. Bu konu, özellikle aklın tenzih gücünü temsil eden İlyas Peygamber’e atfedilen “Hikmet-i İnasiyye” fassında işlenir. Akıl, tek başına ancak tenzihe ulaşabilir ama bu, marifetin sadece yarısıdır. Marifetin tamamlanması, tecellî ve teşbih bilgisiyle, yani keşfî ve şuhûdî yolla mümkündür. Diğer yandan Nûh Peygamber’e ait “Hikmet-i Sübbûhiyye” fassı, risaletin ve davetin ilk adımının şirkten tenzihe, yani sahte ilahları reddedip bir olan Hakk’a yönelmeye dayandığını gösterir. Füsûs’un en büyük öğretisi, kâmil ârifin, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 11) ayetinin tenzihini, “Ve O, Semi’dir, Basîr’dir” ayetinin teşbihiyle birleştirdiği Cem makamıdır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise, bu hikemî hakikatleri kalbin diliyle, aşkın ve vecdin coşkusuyla anlatır. Mesnevî, aklın donuk tenzihini eritip onu bir hâl ilmine dönüştürür. Hz. Mevlânâ, bir yandan “Ey vehimlerden, kıyaslardan ve her olandan dışarı olan!” diyerek en yüce tenzihi dile getirirken, diğer yandan “Kâh güneş olursun, kâh derya, kâh da Kafdağı olursun” diyerek Hakk’ın her suretteki tecellîsini, yani teşbihi kutlar. Mesnevî’ye göre bu ikisi arasındaki görünürdeki zıtlık, buzun aslında su olması gibidir. Surette buz, katı ve ayrı görünür (tenzih); ama hakikatte o, akışkan ve her şeyi kaplayan sudan (teşbih) başka bir şey değildir. Hz. Pîr, Kur’ân’ın “Ümmü’l-Kitâb” (Kitabın Anası) olmasının sırrını da bu iki kanadı birleştirmesinde bulur. Zira bazıları sadece tenzihe, bazıları sadece teşbihe saplanmışken, Kur’ân ve onun kâmil vârisi olan İnsan-ı Kâmil, bu iki denizi birleştirir.
Bu üç kaynak, birbirini tamamlayan bir bütünlük içinde sâlike hem usûlü, hem irfanı hem de aşkı öğreterek tenzihin sırât-ı müstakîminde yürümesine rehberlik eder.
Değerlendirme
Tenzih, irfan yolculuğunun başlangıç kapısıdır; fakat bu kapıda ebediyen beklemek için değil, o kapıdan geçip Vuslat sarayına girmek için gelinir. O, “Lâ ilâhe” kılıcıyla mâsivâ putlarını kırmaktır ki, kalp tahtına “illallah” sultanı oturabilsin.
Bu yolda en ince tehlike, tenzihte aşırıya gitmektir. Hakk’ı âlemlerden o kadar uzaklaştırmak ki, O’nu kendi şah damarımızdan daha yakın olduğumuzu unutmak; bu, bir tür perdelenmedir. Şeyh-i Ekber’in buyurduğu gibi, Hakk’ı sadece tenzih ile bilen, O’nu bilmemiştir; O’nu sadece teşbih ile bilen, O’nu sınırlamıştır. Hakiki marifet, O’nu hem her şeyden münezzeh (tenzih) hem de her şeyde tecellî eder (teşbih) olarak bilmektir.
Bu, Cem makamının sırrıdır; zıtların birliğidir. Sâlikin gayesi, aklın tenzihini kalbin şuhûduyla birleştirmektir. O vakit anlar ki, “O’nun benzeri yoktur” hükmü, O’nun tecellîlerinin sonsuzluğunu ve hiçbir tecellînin O’nu kuşatamayacağını anlatır; yoksa O’nun âlemde bir tecellîsi, bir zuhûru olmadığını değil. Yol, tenzih ile başlar, teşbih ile lezzet bulur ve Tevhid’de, yani ikisinin birliğinde son bulur. Cenâb-ı Hakk, bizleri bu Muhammedî mîzânı kalbinde ve hâlinde yaşayabilenlerden eylesin. Amin.