Vuslat
Vuslat, âşıkların dilinden düşmeyen, ariflerin gönlünde bir kor gibi taşıdığı mübarek bir kelâmdır. Bu kelime, birbirine hasret kalmış iki sevgilinin kavuşmasını veya gurbetten sılaya dönüşü akla getirir. Bunların hepsi doğrudur, lakin eksiktir. İrfan yolundaki vuslat, bir damlanın okyanusa kavuşması gibi görünse de hakikatinde damlanın zaten okyanus olduğunu idrak etmesidir. O, seyrin sonu değil, seyrin sırrıdır. Vuslat, iki ayrı şeyin birleşmesi değil, ikiliğin ortadan kalktığı o Tevhid makamının müşahedesidir. Bu yolda vuslat, bir hediye gibi yolun sonunda bekleyen bir menzil değil, yolun her adımında, alınan her nefeste, Hakk’ın tecellîleriyle hemhâl olmanın adıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde vuslat, bir yere varmak olarak değil, olduğun yerin hakikatini bilmek olarak anlaşılır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Vuslat, Arapça “vasl” kökünden gelir. Ulaşmak, kavuşmak, bitiştirmek, bir araya getirmek demektir. Lügatteki bu basit mânâ, irfan yolunda öyle bir derinlik kazanır ki, bütün bir seyr u sülûk (mânevî yolculuk) serüveni, bu kelimenin sırrını çözmek için yapılan bir yolculuk hâlini alır. Sâlik, yani yolcu, aslından, vatan-ı aslîsinden ayrı düştüğüne inanır ve bu ayrılık, yani firak acısıyla yola koyulur. Bu yolculuğun nihayetindeki kavuşma arzusuna vuslat denir.
Ancak bu yolculuk, coğrafi bir seyahat gibi değildir. Gidilecek yer, varılacak menzil, sâlikin kendi dışında değildir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin eserlerinin fihristi dahi bu yol haritasının izlerini gösterir. Vuslat bahsi, tek başına bir ada gibi durmaz; birbiriyle iç içe geçmiş mânevî mertebelerin arasında, bir seyrin fıtrî bir durağı olarak yerini alır.
(112) İNTİBA ve ÇİZİM ………………………………………………………(124) HAKİKATİ MUHAMMEDİ ZİYASI ………………………………(128) 9 - RUBÛBİYET, TEVHİD-İ ESMÂ, MÛSEVÎYET MERTEBESİ ….…………………………………………………………………………………(131) ESMÂ’ÜL HÜSNÂ - EF’ÂL TECELLİLERİ ve MÜŞAHADESİ …………………………………………………………………………………… (141) ESMÂ’ÜL HÜSNÂ - TARÎKAT MERTEBESİNDEN TECELLİSİ ve MÜŞAHADESİ ………………………………………(154) İZİNDEN YÜRÜDÜM ………………………………………………….(157) (في ما) "Fİ MA" ZUHURATI …………………………………………(168) ESMÂ’ÜL HÜSNÂ OLUŞAN SIFÂT TECELLİSİ ve MÜŞAHADELERİ ………………………………………………………(181) A B D Ü L L Â H ………………………………………………………….(188) ABD’ÜLMÜ’MİN ..………………………………………………………..(195) ABDÜLMÜHEYMİN ..……………………………………………………(195) ABDÜLAZİZ ………………………………………………………………(196) VUSLAT ………………………………………………………………………(197) ABDÜLKAHHAR …………………………………………………………(211)
Bu sadece bir içindekiler listesi değil, bir irfan haritasıdır. Vuslat’a giden yolun Hakikat-i Muhammediyye’nin nurundan, Rububiyet ve Tevhid-i Esmâ mertebesinin idrakinden, Esmâ ve Sıfât tecellîlerinin müşahedesinden geçtiğini fısıldar. Vuslat, bu mertebeleri atlayarak ulaşılan bir zirve değil, her bir mertebenin hakkını vererek, o mertebelerdeki tecellîleri yaşayarak, sindirerek ulaşılan bir haldir. Kişi, Ef’âl (fiiller) âleminde Hakk’ın fâiliyetini, Esmâ (isimler) âleminde o isimlerin mazharı olduğunu, Sıfât âleminde Hakk’ın sıfatlarıyla boyandığını müşahede etmeden nasıl Zât’a vuslattan bahsedebilir?
Bu kavuşma arzusunun kaynağı, Hakk’ın kendi isimlerinde gizlidir. Kâinattaki her zerrede bir hareket, bir çekim, bir birleşme meyli görülür. Bu, Hakk’ın el-Vedûd (kullarını çok seven ve sevilmeye en layık olan) isminin tecellîsinden başka bir şey değildir. Bir müridin, bu hakikati kendi müşahedesiyle nasıl dile getirdiğine kulak verelim:
Yağmurun düşüpte toprağa karışması vuslat, sevgi, vuslatın bir çeşididir.
Bu, sade ve derin bir müşahededir. Yağmur buluttan ayrılır, toprağa hasret duyar; toprak kurur, yağmura hasret duyar. Bu ayrılık ve hasret, Vedûd isminin bir cilvesidir. Kavuşma anı, yani vuslat, bu sevginin muradına ermesidir. Âlemde görülen her kavuşma, her birleşme, her sevgi tezahürü, o en büyük Vuslat’ın küçük birer yansımasıdır. Birbirini koklayan hayvanlar, birbirine tebessüm eden insanlar, tohumun toprakla buluşması… Hepsi, aslına dönme arzusunun, o ilahi sevgi ve çekim yasasının farklı perdelerden zuhurudur.
Lakin burada ince bir sır vardır. Eğer vuslat mutlak bir birleşme, iki şeyin tamamen tek bir şeye dönüşmesi olsaydı, o zaman sevgi de, hasret de, bilme ve bilinme de ortadan kalkardı. Çünkü sevgi, seven ve sevilenin varlığını gerektirir. Bu yüzden irfan yolunun büyükleri, “mutlak vuslatın gerçekleşmeyeceği” gerçeğine işaret etmişlerdir. Bu, bir eksiklik değil, rahmetin ta kendisidir. Bir dervişin, bu derin tefekkürünü nasıl kelimelere döktüğünü görelim:
Fakat bu, ayrılık olunca vardır. Farklı farklı olmakla vardır. Eğer ki tam bir birliktelik olursa, o sevgide batında kalıp gömülmüş olacaktır. Çok aklım ermez, bir garibim, kah gelip kah giden kah düşüp kah kalkan bir garib… Bilmem ama senin İnsân-ı Kâmil’den gönderdiğin söz ilmi vuslat olabilir. (Ze… Hanım İnsân-ı Kâmil’den o günlerde vuslata ilişkin bir söz göndermişti). Acizane algılayışıma göre vuslatın da çeşitleri var, belki ilmi, belki aşk, bilmiyorum, çesitli ma’nâlarda… Mutlaka onu da, vuslatı yani, tek bir mertebede değerlendirmek mümkün olmasa gerek. Herkes kendi bakış açısından, kendi mertebesinden, kendi yaşadığı, hissettiği, belki de müşahedesi çerçevesinde bir vuslattan söz ediyor olabilir.
Meselenin can alıcı noktası burasıdır. Vuslatın tek bir tarifi, tek bir şekli yoktur. Her sâlik, kendi kabı, kendi istidadı, kendi mânevî mertebesi nispetinde bir vuslat tecrübe eder. Kimisi için vuslat, bir cezbe halinde maşukta fani olmak, kimisi içinse kesrette vahdeti (çoklukta birliği) müşahede etmektir. Bu yüzden “vuslatın çeşitleri” vardır.
Bu çeşitlerin en önemlilerinden biri, yukarıdaki sohbette de geçtiği gibi, “ilmi vuslat”tır. Bu, iki varlığın fiziksel veya hayali olarak birleşmesi değil, sâlikin ilim yoluyla, yani marifetle, varlığın tek bir Vücûd’dan ibaret olduğunu, kendisinin ve bütün mahlukatın O’nun tecellîlerinden başka bir şey olmadığını idrak etmesidir. Bu, cehalet perdesinin kalkmasıyla gerçekleşen bir vuslattır. Sâlik, “Ben ayrı bir varlığım, Rabbim ayrı bir varlık” zannından kurtulur ve “Nereye dönseniz Allah’ın vechi (yüzü) oradadır” (Bakara, 115) ayetinin sırrına ilmen vasıl olur. Bu, bizim ilm-i ezelîde, yani Hakk’ın ilminde a'yân-ı sâbite (sabit hakikatler) olarak bulunduğumuz hâle bir nevi rücû etmektir. O mertebede biz zaten O’nunla beraber idik, O’ndan ayrı değildik. İlmi vuslat, bu ezelî birlik şuuruna bu kesret âleminde yeniden kavuşmaktır.
Bu inceliği idrak eden sâlikin, kendi tefekküründen şüpheye düşüp sonra mürşidinin sohbetinde aynı tabiri duyunca nasıl bir huzur bulduğunu gösteren şu satırlar da yolun edebini ve işleyişini güzel özetler:
Derken dün gece, önceki mesnevi sohbetlerini dinliyordum adetim üzere sırasıyla. Terzi Baba vuslat konusunu işlerken "ilmi vuslat" tabirini kullandı. Yine Ze… Hanıma yazdım. Şunları dedim: "Hani geçen gün sana ses kaydı göndermiştim. Orada aklım sıra haddim olmadan vuslattan sözettim. Ve ilmi vuslat lafını kullandım. Sonra kendi kendime düşündüm. Dedim ki "iyice coştum”. Yanıldım belki de, boş laf ettim. İlmi vuslat diye bir şey var mı bakalım. Murat Hoca'ya desem kimbilir ne der". İşte böyle düşünmüştüm ama yanılmışım. Varmış ve bunu algılayabilmişim, düşünebilmişim, hamdolsun. Elhamdülillah bu yol çok şey katmış bize, görüyorum.
Yol, sadece kitaplardan öğrenilmez. Yol, tefekkürle, samimiyetle, kalbe doğan ilhamlarla ve en nihayetinde o ilhamları tasdik edecek bir İnsân-ı Kâmil’in rehberliğiyle yürünür. Sâlikin kalbine doğan bir hakikat, mürşidin dilinden dökülerek tescillenir. Bu da bir nevi vuslattır; müridin kalbiyle mürşidin kalbinin aynı manada buluşmasıdır.
Vuslat, aslımıza duyduğumuz ilahi bir özlemdir. Bu özlemin kaynağı, Hakk’ın Vedûd ismidir. Yolculuk, Ef’âl, Esmâ ve Sıfât mertebelerinden geçerek Zât’a doğrudur. Ancak bu vuslat, kulun yok olup Hakk’ın içinde erimesi değil, kulun kendi hiçliğini idrak edip Hakk’ın varlığıyla var olduğu şuuruna ermesidir. Bu, mutlak bir birleşme değil, kab-ı kavseyn (iki yay aralığı kadar) sırrınca, kulluk ve rububiyet makamlarının korunduğu, sevgi ve marifetin devam ettiği bir yakınlıktır. Bu vuslat, herkesin kendi mertebesinden tattığı, en kâmil şekliyle “ilmi vuslat” olarak tecellî eden, bitmeyen, her an yeniden yaşanan bir haldir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Vuslat: Aslı ve Mertebesi
Vuslat kelimesini duyduğumuzda zihnimizde hemen iki ayrı şeyin bir araya gelmesi, hasret çekenin sevdiğine kavuşması canlanır. Gurbetteki evladın anasına, bülbülün güle, yağmurun toprağa kavuşması gibi... Bu, Hakk'ın âleme yerleştirdiği Vedûd isminin bir cilvesidir, doğrudur. Lâkin iş, Hakk'a vuslata gelince, bu dünyevî misallerin hepsi birer gölge, birer işaret olarak kalır. Zira tasavvuf yolunda vuslat, iki ayrı varlığın birleşmesi değil, ortada zaten iki ayrı varlık olmadığının idrak edilmesidir.
Vuslat, bir kavuşma değil, bir ayılmadır. Bir yere varmak değil, zaten hep orada olduğunu fark etmektir. Bu yüzden bu bahsi, akıl terazisiyle tartmaya kalkan yolda kalır. Bu, hayal ve vehimle suretler çizmeye çalışanların puthanesinde son bulur. Terzibaba Hazretleri'nin irfan mektebinde vuslat, bir haldir; kelimelerin, zihinlerin ve hatta hayallerin ötesinde bir şuhûd, bir biliştir. Bu biliş, öyle bir biliştir ki, bilen ile bilinenden gayrı bir şey kalmaz.
Hazret, vuslatın ne olmadığını anlatarak, ne olduğunu sezdirir. İki ayrı varlık tasavvurunu en başta reddeder:
Ortada ancak bir varlık olduğuna göre ne birleşmek var ne de ayrılmak. Bunun aksi imkân dışıdır. Vüsulün yâni birleşmenin mânâsının tahakkuku ancak iki eşit şey arasında olur ya da eşit olmayan iki şey sonra cins olaraktan da birbirine benzemesi icab eder. İki şey birbirine benzemediği takdirde arada bir zıdlık meydana gelir. Halbuki Allahû Teâlâ her iki halden de münezzehtir. Kendisinin bir zıddı veya benzeri olamaz.
Bu söz, vuslat hakkındaki bütün dünyevî tasavvurlarımızı temelinden sarsar. Eğer Hakk ile aramızda bir birleşmeden bahsedeceksek, bu iki ayrı varlığın olduğunu kabul etmek demektir. Bu ise şirktir. Hakk’ın ne bir benzeri (misl) ne de bir zıddı vardır. Öyleyse nasıl bir kavuşmadan bahsedebiliriz? Bu, aklın durduğu, irfanın başladığı yerdir. Vuslat, iki olmak vehminden kurtulup, Tek olanın hakikatine uyanmaktır.
Vuslatsız Vüsul: Aklı Aşan Bir İdrak Hâli
Mademki vuslat, bildiğimiz manada bir birleşme değil, o halde nedir? Terzibaba Hazretleri bu durumu, aklın sınırlarını zorlayan, ancak kalbin anlayabileceği ifadelerle anlatır. Bu ifadeler, zihni alıştığı ikiliklerden (yakın-uzak, var-yok, birleşme-ayrılma) kurtarmak için birer mânevî reçetedir.
İyi bilmeli ki visal bir başka visaldir, yakınlık bir başka yakınlıktır, uzaklık bir başka uzaklıktır. Hulasa visal, yakınlık, uzaklık bütün bunlar zâhirde bilinen hâllerin dışında düşünülecek. Hâşâ ki Hakk’a vasıl olmak, uzak durmak ve yakınlaşmak dıştan görünen iki şeyin birbirine yaklaşması, uzaklaşması veya birleşmesine benzemeye. Şüphesiz vuslat yok değildir fakat vuslat dışı bir vuslat vardır yâni zâhirdeki mânâsı dışında, şüphesiz yakınlık yok değildir ancak yakınlık dışı bir yakınlıktır yâni dıştan anlaşılan ve anlatılan şekil dışında, şüphesiz bir uzaklık da vardır ama uzaklık mefhûmu anılmayan bir mânâda uzaklık vardır yâni dıştan bilinen uzaklığın hiç benzeri olamaz.
Bu “vuslatsız vuslat”, “yakınlıksız yakınlık” ne demektir? Bu, Hakk’ın sana mekân ve zaman itibariyle yakın veya uzak olmadığını anlamaktır. O, sana şah damarından daha yakındır, ama bu yakınlık metreyle ölçülmez. O, her yerdedir ama bir mekâna sığmaz. Bu yüzden O’na vuslat, bir yerden bir yere gitmekle olmaz. Bu vuslat, hâlden hâle geçmektir; gaflet hâlinden idrak hâline, kesret (çokluk) görüşünden Vahdet (birlik) şuhûduna geçmektir.
Hazret, bu muammalı ifadenin sırrını yine kendisi aralar. Bu hâlin, aslında her an mevcut olduğunu, fakat bizim bundan habersiz olduğumuzu söyler:
O mânâdan yâni yakınlıksız yakınlıktan, uzaklıksız uzaklıktan kasdım odur ki sen an mefhûmu ile anılan zamanların hepsinde yakınlık ve uzaklık içindesin ama Allah'tan başka bir şey olmadan. Ne var ki sen bu mânâyı anlamak irfânına sâhip değilsin. İş bu irfân mahrumiyetin, nefsinedir, özünedir. Ve sen kendini bilmiyorsun ki O’sun ama sensiz senliksiz.
Mesele, yeni bir şey kazanmak değil, zaten sahip olunan bir hakikati keşfetmektir. "Sensiz senliksiz O olmak" ifadesi, bu yolun zirvesini özetler. Bu, benliğin, enaniyetin ortadan kalktığı, kulun kendi vehmî varlığından soyunduğu ve geriye sadece Hakk’ın Vücûd’unun kaldığı bir makamdır. Vuslat, işte bu "sensizlik" ve "benliksizlik" hâlinin ta kendisidir.
Zâtî Tecellînin Şartı: Gayriyet Fikrinden Soyunmak
Vuslat yolundaki en büyük engel, Hakk’tan gayrı, O’ndan ayrı ve müstakil varlıklar olduğu zannıdır. Âleme baktığımızda gördüğümüz eşya, insanlar, olaylar... Bunların hepsini kendinden menkul, kendi başına var olan şeyler gibi gördüğümüz müddetçe, perdenin arkasına geçemeyiz. Bu görüş, bizi Esmâ ve Sıfat tecellilerinde tutar, Zât tecellisine yol vermez. Hakiki vuslat ise ancak Zâtî tecelli ile mümkündür. Terzibaba Hazretleri, bu konudaki kesin hükmü şöyle ifade eder:
Eğer baştan onların dışarıda varlığını kabul etmiş olsak, batınına geçemeyiz onların ve ef'al, esma, sıfat mertebelerinin tecellileri oluruz, zati tecelliye mümkünü yok sahip olamayız. O mahlukat varken, varlıklar varken, hiçbirimizde zat tecellisi olmaz. O tecellinin olması için, bütün mahlukatın ortadan kalkması, resimlerinin kalkması lazım gelir.
Buradaki "mahlukatın ortadan kalkması", kâinatın fiziksel olarak yok olması demek değildir. Bu, sâlikin nazarında, görüşünde ortadan kalkmasıdır. Sâlik, bütün bu varlıkları Hakk’ın tecellilerinden ibaret, O’nun Vücûd’u ile kâim birer suret olarak görmeye başladığında, "gayrı" aradan çekilir. Bu, "Lâ mevcûde illâ Hû" (O'ndan başka mevcut yoktur) sırrının zevk edilmesidir.
Bu makama gelindiğinde, "vuslat" kelimesinin kendisi bile bir ikilik, bir perde haline gelir. Çünkü vuslat, hâlâ bir "vasıl olan" ve bir de "vasıl olunan" fikrini içinde barındırır. Hakikat ise bu ikiliğin de ötesindedir.
"Onun azameti önünde bir vüsul de düşünülemez" yani bir vuslat yönü de düşünülemez. Çünkü, o mertebeye geldiğin zaman, vuslat dahi ikiliği ortaya getirir. Vuslat, ikiliktir. Oraya gelinceye kadar, o vuslatın zaten olmuş olması gerekiyor. ... Bakacaksın ki, vuslatsız vuslat olmuş. Vuslata ihtiyacın kalmamış artık. Daha evvel ötelerde aradığını kendinde bulduktan sonra, vuslat nerede? Uzaklık nerede?
Bu, arayışın sonudur. Sâlik, dışarıda aradığını kendi hakikatinde bulur. Define, üzerinde oturduğu toprağın altındadır. Bu idrake erince, yolculuk bitmiş, fakat seyr bitmemiştir. Artık seyr, Allah'a doğru değil, Allah ile beraberdir (Seyr fillah).
Vuslatın Zirvesi: Kulluk Makamı ve Seyr-i İllallah
Vuslat denilince akla gelen bir başka yanılgı da, bunun statik bir son, bir varış noktası olduğu fikridir. Sanki sâlik bir tepeye tırmanır, zirveye varır ve orada kalır. Halbuki kâmil insanın seyri böyle değildir. Terzibaba Hazretleri’nin işaret ettiği zirve, iddiaların bittiği, yokluğun ve aczin idrak edildiği "kulluk makamı"dır. Ve bu makam, durağan değil, son derece dinamiktir.
en yüksek makam kulluk makamıdır. Yokluğunu, aczini, fakirliğini idrâk etmek, Rab ile karşı karşıya gelmek ve üstün sıfatları ona bırakmak demektir. Cenâb-ı ALLAH, huzurunda tutmak istediklerine fakirliğini, hastalığı, ilmin sonundan gelen cehli, yâni kulluğu bahşetmiştir.
Kulluk, her şeyi Hakk’a bırakmaktır. Kendi vehmî varlığından, iradesinden, ilminden soyunup, Hakk’ın iradesinin, ilminin ve kudretinin kendisinde tecelli ettiği bir ayna olmaktır. Bu, "ölmeden evvel ölmek" sırrının yaşanmasıdır. Bu makama eren ârif, kendi zevki ve cazibesi içinde kaybolup kalmaz. O, Hakk’ın iradesiyle "inip çıkar". Zâtî tecellinin istiğrakından (içine gömülme) halkın arasına döner, onların derdiyle hemdem olur. Bu, Peygamberî bir ahlâktır.
Gayelerin gayesi olan o menzile varıp oranın cazibesinden ayrılmak istemeyen bir kimse inzivâya çekilmek için istihareye yatmış, makamı gaybelguyubdan İmam Rabbani Ahmet Faruki Hazretlerine şöyle hitâp edilmiş (yakınıma kadar gelme, yükselme. Bu gayesizliktir, her an seni degiştiren zâta uy, in, çık. Zevk oradadır.) ... İnsan ne kadar çok inip çıkarsa, o kadar çok, çıkışta vuslata ererler, inişte de feyz ve esrar fışkırırlar. Bu âleme telvin âlemi derler.
"Çıkışta vuslat, inişte feyz"... Kâmilin hayatı budur. Hakk ile olur, sonra halka döner. Bu iniş ve çıkışlar, onun kemâlini artırır. Bu, hem tenzih (Hakk'ı her şeyden soyutlama) hem de teşbih (Hakk'ı her şeyde görme) kanatlarıyla uçmaktır. Sadece tenzihte kalmak, halktan kopmaktır; sadece teşbihte kalmak, Hakk'tan perdelenmektir. İkisini birleştirmek ise Cem makamı'dır, Muhammedî meşreptir.
Hakîkat-i Muhammedîye'ye Varmak: İrfan ile Vuslat
Bu vuslat nasıl gerçekleşir? Bu idrake nasıl erilir? Terzibaba Hazretleri, yolun bir mürşid-i kâmil rehberliğinde, sâlikin kendi hakikatine doğru yaptığı mânevî bir sefer olduğunu anlatır. Bu seferin hedefi, cüz'î aklın sınırlılığından kurtulup Akl-ı Kül ile birleşmek ve varlığın özü olan Hakîkat-i Muhammedîye'ye vasıl olmaktır.
Bu ikinci sefere terbiye ve “müşahede seferi” denir. Bu seferde bir mürşîd-i kamilin eteğine yapışıp “akl-ı küll”e uçmak şeklinde manevi bir yolculuk yapmak gerekir. Buna, “Hakikat-i Muhammedi”ye ulaşmak da denir. Pirlerin himmeti ve gayreti ile “Hakikat-ı Muhammedîye”ye vasıl olması gerekir... Ki bu “vuslat-ı has” tır!..
"Vuslat-ı has", yani özel vuslat budur. Sâlik, bu yolculukta kendi cüz'î varlığının, aslında o küllî hakikatin bir tecellisi olduğunu idrak eder. Bu, "kendini bilen, Rabbini bilir" sırrının açılmasıdır. Bu noktada Hazret, İbn Arabî Hazretleri'nin veciz ifadesini hatırlatarak vuslatın en net, en öz tanımını yapar:
Vuslat, vasıl olmak yani lika, mülaki olmak. ... Muhiddin Arabi Hazretleri vuslatı tarif, tabir ederken; Vuslat, marifettir demiş. Zahiri bir şekillendirme değil, çok güzel bâtıni bir tarif ile belirtmişler. Vuslat, marifettir. İşte kişinin marifeti ne kadarsa yani marifet bilgisi ne kadarsa, Hakk'a olan vasıliyeti, ulaşması, vuslatı da o mertebeden olur.
Vuslat, marifettir. Kavuşma, bilmektir. Hakk'ı ne kadar bilirsen, O'na o kadar vasıl olursun. Bu bilgi, kitâbî bir bilgi değil, zevkî ve şuhûdî bir bilgidir; irfandır. Bu irfan hâsıl olduğunda, artık arayışta kullanılan vasıtalar, isimler, kavramlar anlamını yitirir. Çünkü aranan şey, yaşayan bir hakikat haline gelmiştir.
Bir yeri ararken elinde adres var değil mi? Şu, şu vasıflar var. Ama adresi bulduktan sonra, artık vasıflara ihtiyaç kalmıyor. Adres sen oluyorsun çünkü. Uzaktayken, arama yolundaki hallerin, vuslatı talep etmek. Ama ulaştıktan sonra, vuslat etmiş oluyorsun, artık orada vuslat da söz konusu, kalkıyor değil.
Terzibaba Hazretleri'nin irfan ufkundan vuslatın hakikati budur. O, iki ayrı varlığın kavuşması değil, Tek Varlık hakikatinin idrakidir. O, mekânsal bir yakınlaşma değil, "vuslatsız bir vüsul"dür. O, gayriyet vehminin kalkmasıyla Zâtî tecelliye ayna olmaktır. O, statik bir varış değil, kulluk makamında "inip çıkma" dinamizmidir. Ve en nihayetinde o, bir bilgi, bir irfandır. Kişinin kendi hakikati olan Hakîkat-i Muhammedîye'yi bilmesi ve bu bilişle, aradığı Hazine'nin bizzat kendisi olduğunu anlamasıdır.
Terzibaba Geleneğinde Vuslat'in Yaşanması
Evvelki sohbetlerde vuslat sırrının ne olup ne olmadığına dair bir kapı aralanmıştı. Vuslatın, iki ayrı varlığın birleşmesi değil, zaten bir olanın idrak edilmesi olduğu; onun akıl ve hayal oyunlarını aşan bir hâl olduğu beyan edilmişti. Bu yüksek hakikatin, bu kutlu hedefin yeryüzündeki bir sâlik için nasıl bir yolculuğa dönüştüğü, gündelik hayatın içinde, dergâhın bir köşesinde, zikir halkasında, bir mürşidin dizinin dibinde nasıl yaşandığı da önemlidir. Zira hakikat, göklerde asılı bir yıldız değildir; o, âşığın kalbine inen, onun her adımında, her nefesinde yaşanan bir sırdır. Bu sırrı yaşamanın da bir usûlü, bir erkânı, bir edebi vardır.
Sâdık Tâlibin Üç Hâli: Cisim, Ruh ve Sır
Vuslat yolculuğu, ayağı yerden kesik bir hayal uçuşu değildir. Bu yolun temeli sağlamdır, kökleri derindedir. Kökü, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarıdır, yani şeriattır. Bazıları zanneder ki, hakikat yolcusu olunca şeriat hükümleri düşer. Bu, yolu hiç anlamamaktır, şeytanın fısıltısına kulak vermektir. Hoca Alâeddin Attâr Hazretleri şöyle buyurur:
“Sâdık-ı tâlib, sadık olan tâlib cismi ile şeriatta, ruhuyla tarikatta, sırrıyla vuslatta ve irfaniyette olacaktır.”
Bütün mesele bu üç hâli bir arada, dengede tutabilmektir. Bu, Muhammedî mîzandır. "Cismiyle şeriatta olmak", bedenin, zâhirin, bütün eylemlerin Kitap ve Sünnet'e uygun olması demektir. Tâlibin zâhirinde, şeriata aykırı en küçük bir tavır dahi bulunmaz. Bu, yolun ilk ve en sağlam adımıdır. Bu adım atılmadan bir sonraki basamağa çıkılmaz.
"Ruhuyla tarikatta olmak" ise, o sağlam temel üzerine bir dergâh, bir gönül binası kurmaktır. Tarikat, şeriatın bâtınıdır, ruhudur. Artık sadece bedenin değil, kalbin de amelleri başlar. Zikir, rabıta, sohbet, hizmet... Bunlar ruhu besleyen, onu incelten, onu aslına doğru yola çıkaran azıklardır.
"Sırrıyla vuslatta olmak" ise bu yolculuğun meyvesidir. Sır, sâlikin en derûnî hakikatidir, Hakk ile arasındaki vasıtasız noktadır. Vuslat o sır makamında yaşanır. Fakat bu vuslat, ham bir duygu sarhoşluğu, bir kendinden geçme hâli değildir. Muhyiddin-i Arabî Hazretleri'nin kesin hükmüyle: “Vuslat marifettir.”
Vuslat marifettir. Yâni Hakk’a vâsıl olmak isteyen kişi ehli marifet olacak, ehli şeriat değil. Ama ehli şeriat olmadan ehli marifet olmak mümkün değildir. Her kim ki ben şeriatsız, ehli hakîkat olurum, ehli marifet olurum derse bu iş olacak bir şey değildir, kendisi sadece hayâl kurmuş olur.
Vuslat, bir bilme, bir idrak etme hâlidir. Marifet, yani irfanî bilgiyle Hakk’ı tanımaktır. Bu tanıma, duygusal bir lezzetten öte, ilmî bir idraktir. Sâlik, kendi varlığının ve bütün âlemin hakikatini bildikçe, Hakk’a vâsıl olur. Bu yüzden "sırrıyla vuslatta" olan kişi, aynı zamanda "irfaniyetiyle de marifette" olur. Bu dört hâl, yani cisimle şeriat, ruhla tarikat, sırla vuslat ve irfanla marifet, aslında iç içedir. Hepsi bu beden elbisesi içinde, bu dünya hayatında yaşanır.
Burada bahsedilen vuslat, maddi mâ’nâda belirtilen veya anlaşılan, yaşanan vuslat gibi sadece kesif bir muhabbet değildir. Vuslat diye orada bahsedilir. İşte vuslat marifettir dediği, marifette duygusal bir tat ve lezzet yoktur. İlmi bir idrâk ve anlayış vardır. İşte oradaki vuslat, ilme dönüştüğü zaman ilimle o vuslat haline gelinmektedir.
Bu ilimle vuslat hâline gelindiğinde, sâlikin bakışı değişir. Artık zâhiri kıblesi olan Kâbe’ye yöneldiği gibi, bâtınî kıblesi olan Hakk’ın vechine, Zâtına yönelir. Gönül gözünü mutlak yüzden ayırmaz. "...feeynemâ tüvellû fesemme vechull’ah..." (Nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır) âyetinin sırrıyla, baktığı her zerrede O'nun vechinden başka bir şey görmemeye başlar. Vuslatın yaşanması, bu bakışa ermektir.
Mürşid Kapısı: Feyz, Hizmet ve Teslimiyet
Bu çetin yolda, bu ince sırlarla dolu yolculukta insan tek başına ilerleyemez. Nasıl ki bir çocuk okuma yazmayı hocasız öğrenemezse, sâlik de vuslat yolunu bir rehbersiz, bir mürşid olmadan bulamaz. Mürşid, yolu daha önce yürümüş, tehlikelerini ve güzelliklerini tatmış olan kâmil insandır. Sâlikin elinden tutar, ona feyz verir, onu kendi nefsine ve şeytanın hilelerine karşı korur.
Âşıka lâzım olan bir mürşide kavuşmak, Mürşidi olmayan bilir mi, nefsi ile savaşmak.
Mürşid, sâlik için bir feyz pınarıdır. O pınardan akan feyz ile sâlikin gönül toprağı yeşerir, aşk tohumları filizlenir. Hazmî Baba’nın, Dede Ömer-i Rûşenî Hazretleri’nin gazeline yaptığı tahmîste bu feyz akışı güzel ifade edilir:
Pîr’den ona feyz Dâne-çîn oldu Muhammed Hazmî Oldu dâîsi onun Vassâf’ı Zü’l-yakîn oldu Muhammed Hazmî
Mürşid-mürid ilişkisi, bir sohbet ve muhabbet ilişkisidir. Bu ilişkinin temeli hizmet ve teslimiyettir. Hizmet, sadece dergâhın işlerini görmek değildir. Asıl hizmet, mürşidin irşadına gönülden bağlanmak, onun gösterdiği yolda vukûf-u kalbî ile, yani kalp uyanıklığı ve şuurla yürümektir.
Aynı hizmeti idrâkle yaptığımız zaman Hakk’a hizmet, idrâksiz yaptığımız zaman gelenlere göstermelik hizmet. Demek ki “vukûf-u kalbî” ile şuurla yapılan her iş kişiye çok büyük yol açtırıyor.
Bu yolda bazen mürşidin vefatıyla bir imtihan yaşanır. Sâlikler, feyz aldıkları pınarın kuruduğunu zannedebilirler. Lakin bu yol kesilmez. Nasıl ki Nusret Tura Hazretleri’nin vefatından sonra bu kutlu vazife Terzi Baba’ya geçmişse, her dönemde Hakk, kullarını rehbersiz bırakmaz. Mürşidin vefatı, aslında onun en büyük vuslatıdır. Bu, geride kalanlar için hem bir hüzün hem de bir ibret vesilesidir. Terzi Baba’nın, mürşidi Nusret Tura Hazretleri ile geçirdiği son Kadir Gecesi’ni anlattığı şiir, bu hâli dokunaklı bir şekilde resmeder:
Bir vuslat ve gariplik hâli idi, Ey canlar kadrinizi bilin dedi, Hepimize tek tek gülümsedi, Şeyhimle son Kadir gecesiymiş o akşam.
Mürşidin bedenen ayrılışı, onun mânevî varlığının ve irşadının bittiği anlamına gelmez. Onun bıraktığı miras, halifeleri ve eserleri yoluyla yaşamaya devam eder. Hz. Ömer'in, Peygamber Efendimiz'in vefatında kılıcını çekip "Kim Muhammed öldü derse boynunu vururum" demesi gibi, kâmil mürşidlerin ruhaniyeti de bakidir. Onların sözleri, sohbetleri, yazıları, geride kalanlar için birer teselli ve irşat kaynağıdır.
Hazreti peygamberin vefatında Hazreti Ömer kılıcını çekmiş "kim Hazreti Muhammet için öldü derse boynunu uçururum. Çünkü O ölmemiştir, ruhu bakidir" demiş. Onun gibi, bir gün gelecek, bu vuslat ve beka şarabından biz de içeceğiz. Bu yazılarımla karşınızda oldukça yetimlik çekmezsiniz. Okur, düşünür, ferahlarsınız.
Mürşide teslimiyetin bir yönü de budur. Onun bedeniyle birlikte manasının da ölümsüz olduğuna inanmak ve yeni rehbere, onun işaret ettiği halifeye bağlanarak yola devam etmektir.
Vuslatın Edebi: İnkâr Etmemek ve "Ölmeden Evvel Ölmek"
Vuslat yolculuğunun en önemli azığı edeptir. Edeb, haddini bilmektir. Bu yolda sâlik, aklının ermediği, zâhirine ters gelen nice sırla karşılaşır. İmtihan burada başlar. Eğer sâlik, aklını ölçü yapıp anlamadığı şeyi inkâr ederse, o kapı yüzüne kapanır ve vuslat lezzetinden ebediyen mahrum kalır.
Sonra, onun vuslat tadı: Bu inkârı sebebi ile, ondan kesin olarak Tamamen gider… Hem de: İlk inkârı anında… O kadar ki: Onun için, artık iman ve teslim babında başka bir yol da kalmaz…
Bir kâmilin sözünde, bir velinin hâlinde aklına uymayan bir şey gördüğünde, sâlike düşen "Benim aklım ermedi, bunda bir hikmet vardır" deyip teslim olmaktır. Belki o an anlamadığı sır, bu teslimiyet bereketiyle bir zaman sonra kendisine açılacaktır. İnkâr, feyz damarlarını kesen bir bıçak gibidir. O bıçak bir kere kalbe saplandı mı, vuslat tadı, yani marifete ulaşma imkânı ortadan kalkar. Buradaki vuslatın, hayalî bir varlıkla buluşmak olmadığını tekrar hatırlamak gerekir:
Vuslat, vasıl olmak yani lika, mülaki olmak. Zannedilir ki, insan Allah'ı düşüne düşüne, zikir yapa yapa, hayal ve vehim anlayışı içerisinde, karşısında bir silüet olarak Allah gelecekte, onun ile konuşacak, görüşecek bir varlık olarak, görüşecek diye zanneder, böyle bir şey olmaz. Eğer öyle bir şey oluyorsa, o mutlaka zaten putperestliktir, hayal ve vehimdir.
Gerçek vuslat, "Feeynema tuvellu fesemma vechullah" hakikatinin şuuruna ermektir. Bu şuura ermenin yolu ise inkârdan değil, teslimiyetten ve edepten geçer.
Vuslatın bir diğer önemli pratiği, Peygamber Efendimiz'in "Ölmeden evvel ölünüz" emrine uymaktır. Bu, bedeni öldürmek değil, nefsanî arzuları, dünyevî bağları, benlik davasını daha bu dünyadayken terk etmektir. Ölmeden evvel ölmek, kendini bir an için ölmüş farz edip, varlığının Hakk’ın nuruyla, hayatının Hakk’ın hayatıyla kaim olduğunu idrak etmektir.
İşte tasavvufta "ölmeden evvel ölmek," dedikleri; ecel gelmeden evvel kendini ilminde, idrâkinde bir an için ölmüş farz ederek "Hakkın nuruyla nurlanmak, kuvvetiyle diri görmek," demektir. O'nun nefhasının mevcudiyetini kendinden uzak görmemek demektir.
Bu, bir tür fânî olma alıştırmasıdır. İnsan, en sevdiği şeylerden, en bağlandığı alışkanlıklardan, "ben" dediği kimliğinden vazgeçtikçe, içinde asıl sahibine yer açılır. Bu mecazi ölüm, hakiki vuslatın kapısını aralar. İki sevgilinin birbirinde fani olmasına "vuslat" dendiği gibi, kulun da kendi iradesini Hakk'ın iradesinde yok etmesi, ilahi vuslatın başlangıcıdır. Bu, mecazi aşktan hakiki aşka geçiştir. Aşk dürbünü, Hakk’a olan mesafeleri kısaltır.
Halktan Hakk'a Yöneliş: Aşk ve Sohbet Meclisleri
Vuslatın en temel şartlarından biri, halktan yüz çevirip Hakk’a yönelmektir. Bu, insanlardan kaçıp dağ başına çekilmek demek değildir. Bilakis, insanların içinde yaşarken, onların değer yargılarından, dedikodularından, boş meşgalelerinden kalbini ve zihnini arındırmaktır.
Tanrı vuslatı halktan ayrılmaktır... Kendine yabancı olmak Hakk’a aşina olmaktır. Tanrı vuslatının birinci şartı halktan ayrılmaktır. Hakk’la vuslat etmeyi düşünüyorsan evvela halktan ayrılacaksın.
Halktan ayrılmak, onlara beşer gözüyle, yani etten kemikten birer varlık olarak bakmayı bırakıp, Hakk’ın birer tecellisi olarak görmeye başlamaktır. Karşındaki kişi ne kadar beşeriyetiyle, nefsani halleriyle sana yaklaşırsa yaklaşsın, sen ona Hakk nazarıyla bakmayı başardığın an, halkın içinde Hakk ile olursun. Vuslatın gündelik hayattaki tecellisi budur. Bu bakışa erdikten sonra dünya, arifler için bir "vuslathane", bir aşk sahnesi hâline gelir.
Ehli dil olan Ârifler, kâmiller, sâdıklar, vâsıllar için bir vuslathanedir, aşk sahnesidir. Dünyanın sefâsını bunlar sürer.
Bu vuslat hâlini yaşamanın ve yaşatmanın en güzel yolları ise aşk, zikir, şiir ve sohbet meclisleridir. Aşk, kalpteki ateştir; Hakk’tan gayrı ne varsa yakıp kül eder. Zikir, o ateşi sürekli harlayan körüktür. Şiir ve ilahiler ise, vuslat hasretinin ve vuslat neşesinin dile geldiği, âşıkların gönül tellerini titreten nağmelerdir. Terzi Baba’nın Divan’ı ve şiirleri, bu aşk yolculuğunun her durağından haber veren birer menzil taşı gibidir.
Dosta vardım hayli zaman, Kaynıyor Aşk ile kazan, Bu oyunu böyle yazan, Ahh sardı beni vuslatı Aşk.
Âşıklar bir araya gelip sohbet meclisleri kurduklarında, o meclise feyz ve muhabbet yağar. Herkes kendi hâlini, kendi derdini, kendi buluşunu ortaya koyar. Birinin sözü, diğerinin gönlündeki bir kilidi açar. Birinin okuduğu bir şiir, diğerini cezbe hâline sokar. Nusret Tura Hazretleri’nin anlattığı "Saraya giren âşık" hikâyesi bu yolun nasıl işlediğini güzel özetler: Âşık, maşukuna kavuşmak için önce aracılarla (dadı kalfa) haberleşir, sabırla bekler, nice eziyete katlanır. Nihayet vuslat gerçekleştiğinde, yani saraya girdiğinde, artık ikilik ortadan kalkar. Âşık, maşuk olur.
Aşk denizine varlık elbisesiyle girenler boğulmağa mahkûmdur. Deniz ortasında altın torbasını bile bırakmak lâzımdır. Vuslat demek ikiliğin ortadan kalkması ve yekvücut olmak demektir. Aşk sıfatının değişmesi, âşıklığın ref'olması demektir.
Terzibaba geleneğinde vuslat, böyle yaşanır. Şeriat temeli üzerinde, bir mürşidin rehberliğinde, hizmet, teslimiyet ve edeple yürünerek; ölmeden evvel ölme sırrına ererek; halkın içinde Hakk ile olarak; aşk, zikir ve sohbetle demlenerek... Bu yol, bir firkat (ayrılık) ile başlar, bir hasret ile devam eder ve nihayetinde "Sende bulundu vuslat" sırrına erdirir.
Füsûsu'l-Hikem'de Vuslat
Vuslat kelimesi kulağa hoş gelir. Kavuşmak, ermek, hasretin bitmesi... Lakin Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin irfan mektebine adım atıldığında, bu kelimenin bildiğimiz, alıştığımız manaların çok ötesinde bir kapıyı araladığı görülür. Füsûs'un hikmet pınarlarından içenler için vuslat, iki ayrı şeyin bir araya gelmesi değildir. Zira bu mektepte "iki" yoktur ki birleşsin. Vuslat, zaten bir olanın "bir" olduğunu idrak etmesidir. Bu, akılla çözülecek bir denklem değil, kalple tadılacak bir haldir.
Şeyh-i Ekber'in öğrettiği en temel ders, varlığın birliğidir: Vahdet-i Vücud. Vücûd, yani varlık, tekdir ve O da Hakk'ın Vücûdu'dur. O'ndan başka hakiki varlık yoktur. Madem hep O'nunlayız, O'nun varlığında varız, bu ayrılık nereden çıktı? Bu hasret, bu vuslat arzusu nedendir? Bu, ilahi sevginin bir oyunudur. Kudsî hadiste buyurulduğu gibi: "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (istedim) ve bilinmek için mahlukatı halk ettim." Bu "bilinme sevgisi," yani hubb-i irfani, Mutlak Varlık'ın kendi güzelliğini, kemalini, isim ve sıfatlarını göreceği bir ayna olan âlemleri zuhûra getirmiştir. Ayna olunca, bakan ve bakılan ortaya çıkmış, bir "ayrılık" görüntüsü peyda olmuştur. Vuslat, aynadaki sûretin, aslının kendisinden başkası olmadığını anlamasıdır.
Bu ilahi oyun, bir iniş ve çıkış seyrinden ibarettir. Hakk, kendi Zât mertebesinden, isim ve sıfatlarının tecellîleriyle âlemlere tenezzül etmiştir. Bu iniş, bir kayıp veya eksilme değil, bir açığa çıkma, bir zuhûrdur. Şeyh-i Ekber'in şârihlerinin dilinden bu inişi dinleyelim:
Fakat bu varlık inişlerinden maksat, zuhurun ve görünür kılmanın kemâli olduğundan, bu iniş mertebesiyle yetinmek, gayeye aykırıydı. Bu sebeple latîf zât (Allah'ın özü) bundan sonra bir mertebe daha tenezzül buyurdu; ve bu mücerret cevherlere (soyut özlere) birer hayalî suret giydirdi ki, bu mertebeye: Âlem-i melekût (melekler âlemi), âlem-i misâl (misal âlemi), âlem-i hayâl (hayal âlemi), berzah-ı suğrâ (küçük berzah) ve âlem-i tafsîl (ayrıntı âlemi) derler. Velâkin bu âlemde dahi zuhurun ve görünür kılmanın kemâli hâsıl olmaz... Binâenaleyh bu gāyeye vusûl için, zât-ı mutlak-ı latîf, bizzât bir derece daha kesîf olan libâs-ı taayyüne büründü; ve bu sûretle bilcümle esmâ ve sıfatının sûretlerini, kendi vücûdu âyînesinde kemâliyle müşâhede eyledi. Ve bu mertebe... âlem-i şehadet, âlem-i mülk, âlem-i nâsût... gibi esâmî ile tevsîm ederler.
Zât-ı Mutlak, en latîf mertebelerden en kesif olan bu şehâdet âlemine, yani bizim yaşadığımız dünyaya kadar tenezzül etmiştir. Vuslat ise bu inişin tersine, yani aslına doğru çıkışın, rücû etmenin adıdır. Sâlik, bu kesif beden elbisesinden soyunup latîf mertebelere doğru yol alarak, geldiği kaynağı idrak etmeye çalışır. Bu dünya, bazıları için esfel-i sâfilin, yani aşağıların en aşağısı gibi görünse de, arif için durum öyle değildir. Terzi Baba’nın Füsûs sohbetlerinde buyurduğu gibi:
Dünya için esfel-i safilin tabiri kullanılıyorsa da aslında bu alem hazret alemidir. Esfel-i safilin nefsani yönden bağlanılmaması anlamında kullanılmıştır, Aslında bu alem hazret alemidir, Cenab-ı Hakkın bütün şaşasıyla bütün esma ve sıfatlarını burada zuhura getirdiği alem burasıdır.
Bu âlem, hor görülecek bir yer değil, Hakk'ın tüm isim ve sıfatlarıyla tecellî ettiği bir "hazret" yani "huzur" âlemidir. Vuslat, başka bir âlemde değil, tam da bu âlemde, bu tecellîler içinde Hakk'ı müşahede etmekle başlar.
Bu vuslatın, bu idrakin yolu nedir? Şeyh-i Ekber, bu sorunun cevabını defalarca tekrarlar: "Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehû" - "Kendini bilen, Rabbini bilir." Vuslat, dışarıda bir yeri aramakla değil, kendi hakikatine dönmekle mümkündür. Zira senin hakikatin, O'nun hakikatinden ayrı değildir. Bu yolculuk, geçmiş peygamberlerin kıssalarını okuyup geçmekle olmaz. O kıssalar, bugün senin kendi iç âleminin hikâyesidir. Terzi Baba’nın Füsûs'a giriş derslerinde altını çizdiği gibi:
Ey Hakk yolcusu salik kardeşim, bu mevzular sadece geçmiş, mazide kalmış kimselerin hayat hikayeleri değildir. Bugün için senin zatının ve nefsinin hayat hikayesidir, ona göre oku ve kendinde bunları bulmaya çalış ki senin de Âdemiyet devren başlamış olsun. Oradan da yola çıkarak Muhammediyyet devrene ulaşmaya yol bulabilesin. İşte bu seyir senin sırat-ı müstakimin ve Hakk’a vuslatındır.
Bu sebeple "kendinden haberi olmayan bir birimin gerçek manadaki Hakk’tan haberi olması mümkün değildir." Vuslat, bir marifettir, bir biliştir. Ama bu biliş, kitâbî bir bilgi değil, "olmak" halidir. Füsûs şerhinin mukaddimesinde bu ince sır şöyle ifade edilir: "Zîrâ “bilmek” başka ve “olmak” yine başkadır. Bilmek ile vücûd-ı vehmînin nefyi ve tevhîd-i hakîkîye vusûl kābil değildir."
Vuslatın önündeki en büyük engel, işte bu "vücûd-ı vehmî"dir, yani vehme dayalı varlık sanrısıdır. Bu, kendini Hakk'tan ayrı, müstakil bir varlık olarak görme yanılgısıdır. Füsûs'ta bu yanılgının timsali İblis'tir. Onun hatası, Âdem'e secde etmemesi değil, bu emrin ardındaki hikmeti görememesidir. O, "biri iki görmüştür."
Hakîkat-ı iblîsiyye, akl-ı küll olan hakîkat-i insâniyyeye diğer kuvâ-yı ulûhiyyet gibi serfürû etmesi teklîfine karşı أنَــا خَيْــر ٌ مِنْــه ُ(A’râf, 7/12) [Ben ondan hayırlıyım!] dedi. Bu cevâb, kendisini ayrı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir.
Vuslat yolunun en büyük düşmanı budur: kendini ayrı görmek. Bu, gizli şirktir (şirk-i hafi). "Ben" ve "O" demek, biri iki görmektir. Vuslat, "ben"liğin aradan kalkmasıyla, sadece "O"nun kaldığının idrakidir. Bu ise ancak bir İnsân-ı Kâmil'in terbiyesi altında, vehmin saltanatını yıkarak mümkün olur. Aklın ve hikmetin tek başına hakikate vusûlü mümkün değildir, çünkü akıl dahi vehmin tesirinden kurtulamaz.
Şeyh-i Ekber, vuslatın en kâmil tecrübesinin yaşandığı bir tecellîgâhtan daha bahseder ki bu, Füsûs'un en derin ve en yanlış anlaşılan bahislerinden biridir: kadın. Muhammediyye Fassı'nda, Hz. Peygamber'e (s.a.v) sevdirilen üç şeyden birinin kadın olduğunu hatırlatır ve bu sevginin ardındaki vuslat sırrını açar. Ona göre erkek için Hakk'ı en kâmil müşahede, kadında gerçekleşir. Çünkü bu müşahede, Hakk'ı hem fâil (etken) hem de münfail (edilgen, kabul eden) olarak bir arada görmeyi sağlar.
İmdi erkek, Hakk'ı kadında müşâhede ettikde, onun şühûdu münfailde oldu; ve kadının kendisinden zuhûru haysiyetinden Hakk'ı kendi nefsinde müşâhede ettikde, onu fâilde müşâhede eyledi... Binâenaleyh racülün Hak için şühûdu, kadında etemm ve ekmeldir. Zîrâ Hakk'ı fâil ve münfail olduğu haysiyetten müşâhede eder.
Erkek, kendi nefsinde Hakk'ı sadece fâil (etken) olarak bulur. Ama kadına yöneldiğinde, onda Hakk'ın tecellîsini münfail (edilgen, alıcı, sûretlenen) bir aynada görür. Böylece, hem kendi fâilliği hem de kadının münfailliği üzerinden Hakk'ı iki yönüyle birden müşahede eder. Bu yüzden bu müşahede "etemm ve ekmel" yani en tam ve en mükemmeldir. Nikâh, bu bedensel birleşme, bu sırra işaret eden en büyük vuslat örneğidir. Şehvetin tüm vücudu kaplaması, bir anlık da olsa benliğin fânî olmasına, ardından gusül ile yeniden Hakk'a rücû etmeye işarettir. Bu, Hakk'ın kendi tecellîsi karşısında yine kendi kendine olan muhabbetinin bir tezahürüdür.
Bu vuslat sırrı, ilk insan Âdem ile Havva'nın halk edilişinde de gizlidir. Havva, Âdem'den bir parçadır, onun gayrısı değildir. Bu ayrılık, vuslatın gerçekleşebilmesi için bir zarurettir. Çünkü birlik halinde, yani "tek" iken vuslatın lezzeti olmaz.
İşte bu her iki cinsin bir varlıkta his ve duygular içerisinde yaşıyorken diğer hislerin yani karşıt hislerin bir elbise giymesi gerekiyor ki iki ayrı yönden tekrar birleşme yoluna gidilsin, vuslat olsun. Yani kendinde iken vahitte iken vuslat olmuyor. Tek yani kendinde iken ama kendindeki düşünce veya o duygular ayrılacak bir ceset giyecekler orada bir varlık meydana gelecek ama bu varlık Âdem’in gayri bir varlık değildir.
Âdem'in kendi içindeki bir duygu, bir sûret giyinip "Havva" olarak karşısına çıkmıştır ki, aşk ve vuslat tecrübesi yaşansın. Bu, Hakk'ın "bilinmek" için âlemi var etmesiyle aynı usûldür. Ayrılık, vuslat içindir.
Bu yolda yürüyen, günah işleyen, gaflete düşen ne olacak? Herkes bu vuslata erebilecek mi? Şeyh-i Ekber, Dâvûd Fassı'nda bu soruya ilahi rahmetin genişliğiyle cevap verir. Hakk'ın rahmeti, gazabını geçmiştir. Bu, sadece bir temenni değil, Vücûd'un temel bir hakikatidir.
"Rahmeti gazabını sebkat etti" sözünün ma'nâsıdır, tâ ki ona vâsıl olan kimse üzerine hükmede! Zîrâ o, gāyette vakıftır. Halbuki küllîsi gāyeye sâliktir. Binâenaleyh gāyeye vusûl lâbüddür. Rahmete vusûl ve gazaba müfârakat lâbüddür.
"Gāyeye vusûl lâbüddür." Yani, hedefe ulaşmak kaçınılmazdır. Çünkü her şeyin seyr ettiği nihai hedef, Rahmet'tir. Gazap, yoldaki bir arızadır, geçicidir. Rahmet ise yolun sonundaki asıldır, kalıcıdır. Her ne kadar kulların halleri ve yolları farklı olsa da, en nihayetinde herkes kendi istidadına göre o rahmet okyanusuna varacaktır.
Vuslat, uzak bir diyarda, bilinmez bir zamanda gerçekleşecek bir olay değildir. O, "şimdi ve burada" başlayan ve sonsuza dek süren bir idrak yolculuğudur. Kendi vehminden, "ben"lik davanından sıyrıldığın an, vuslat kapısı aralanır. Karşındaki aynada O'nu, O'nun aynasında kendini gördüğün an, ayrılık perdesi kalkar. Füsûs'un öğrettiği budur: Vuslat, bir yere varmak değil, zaten olduğun yeri bilmektir. Gayret bizden, muvaffakiyet Cenâb-ı Hakk'tandır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Vuslat bahsine Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin Füsûsu’l-Hikem deryasından inciler devşirerek devam edelim. Önceki sohbetimizde vuslatın, Hakk’ın “bilinmeklik sevgisi” ile başlayan bir rücû etme, asla dönme arzusu olduğunu konuşmuştuk. Şimdi bu kavuşmanın en derin sırlarına, zıtların nasıl birleştiği, bakanla bakılanın nasıl bir olduğu o mübarek makama doğru yelken açalım.
Vuslat, aklın sınırlarında iki ayrı şeyin bir araya gelmesi gibi düşünülür. Halbuki irfan yolunda vuslat, ikiliğin hiç var olmadığını idrak etmektir. Bu, zıt gibi görünenlerin hakikatte tek bir Vücûd’un farklı yüzleri olduğunu müşahede etmektir. Bu makam, Cem makamı olarak anılır. Şeyh-i Ekber, bu hali bir ayna misaliyle öyle güzel anlatır ki, akıl durur, kalp dinlemeye başlar.
Ve bakanın gözünde görünen yansımanın sureti nasıl belirmişse, görünen yansımanın gözünde de bakanın sureti tamamıyla belirmiştir. Şimdi, asıl suretin gözü, nasıl ki kendi yansımasının suretine bakıyorsa, yansımanın gözü de öylece asıl göz ile yine o asıla bakmaktadır. Bu sebeple bakan kendi kendine bakar. İşte bu örnekte olduğu gibi, bu müşahede sahibi, ki aynaya yansıyan bakanın sureti mesabesindedir, onun müşahedesi bakan olan Hakk'ın müşahedesidir. Bu sebeple Hak kendi kendine bakar; ve sonuç olarak da bakan, görünenin ta kendisi olur.
Vuslatın sırrı bu cümlede gizlidir: “Bakan, görünenin ta kendisi olur.” Ayna, yani kâinat ve onun içindeki insan, bir suret yansıtır. Bakan, yani Hakk, aynada kendi suretini görür. Ama iş burada bitmez. Aynadaki suretin gözü de asıl Bakana bakmaktadır. Öyleyse kim kime bakıyor? Seven mi seviliyor, yoksa Sevilen mi seviyor? Gören mi görülüyor, yoksa Görülen mi görüyor? Cem makamında bu soruların cevabı tektir: Hakk, kendi kendine bakar. Kulun Hakk’a iştiyakı, hakikatte Hakk’ın kendi güzelliğine, kendi zuhûruna olan iştiyakıdır. Nitekim Şeyh-i Ekber hazretleri bu bağı şöyle kurar:
"Neyden işit, nasıl hikâye ediyor; ayrılıklardan şikâyet ediyor. Kendi aslından uzak düşen her bir kimse vuslat vaktini tekrar arar durur." Şimdi, bî-taayyün (belirlenmemiş, sınırsız) olan latîf Hakk, imkân mertebesine tenezzülünde (inmesinde), müştak kulun kesîf (yoğun, maddi) sûretinde müteayyin (belirlenmiş, görünür) olduğundan, müştak kulun Hakk'a olan iştiyâkı, Hakk'ın kendi nefsine olan iştiyâkından ibaret olur.
Bu idrak, sâliki Muhammedî mîzan denilen o hassas dengeye getirir. Bu denge, tenzih ve teşbih kanatlarıyla uçmaktır. Tenzih, Hakk’ı her türlü yaratılmışlıktan, suretten, şekilden münezzeh bilmektir; “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 42/11) ayetinin sırrıdır. Teşbih ise Hakk’ı her surette, her zerrede görmektir; “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” (Bakara, 2/115) ayetinin tecellîsidir. Sâlik, sadece tenzihde kalırsa Hakk’ı ulaşılamaz, uzak bir varlık sanır, donar kalır. Sadece teşbihte kalırsa her gördüğünü Hakk sanır, şirke düşme tehlikesi yaşar. Kâmil insan ise, aynaya baktığında hem sureti görür (teşbih) hem de o suretin aynanın kendisi olmadığını, asıl olanın Bakan olduğunu bilir (tenzih). Vuslat, işte bu iki kanadı aynı anda çırpabilme sanatıdır.
Bu vuslat nasıl gerçekleşir? Bu birleşme, bu idrak nasıl bir haldir? Şeyh-i Ekber ve onun izinden giden Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu sorunun cevabını tek kelimeyle özetler: Marifet.
Arabi Hazretleri buyurur, “Vuslat marifettir” yani vasıl olmak, mülaki olmak marifettir. Yani arifliktir, irfaniyettir, bilgidir.
Bu, kuru bir bilgi, aklî bir çıkarım değildir. Nitekim sohbetin devamında bu incelik vurgulanır:
Bu yalnız batılıların düşündükleri gibi felsefi bir yaklaşım değildir. Müşahedeli bir yaklaşımdır. Gerçek bir yaklaşımdır. Gerçek bir ulaşımdır.
Vuslat, bilginin bizzat kendisi olmaktır. Bilginin yaşanması, tadılması, müşahede edilmesidir. Kişinin ilmi ne kadarsa, Hakk’a vuslatı da o kadardır. Hakk, o kişinin ilminde ve idrakinde o kadar zuhûr eder. Bu sebeple “Nefsini bilen Rabbini bilir” buyrulmuştur. Kişi kendi hakikatini, yani a'yân-ı sâbite’sini, o ilâhî ilimdeki aslını ne kadar tanırsa, Rabbi’ni de o kadar tanır. Bu tanışıklık, vuslatın ta kendisidir. Bu tanışıklığın mekânı ise sâlikin kalbidir. Ârif için bu dünya, bir sürgün yeri değil, bir “vuslathane”dir.
Yani bu içinde bulunduğumuz alem ilahi ilmini Hakk’tan alan kimseler için burası bir vuslathanedir, bir kavuşma yeridir, idrak yeridir ve Hz Şehadettir. Burada yapılan iş bu mana alemine bu bağlantıyı sağlamaktır. Yani kişinin kendisini özünü tanıtmak, hakikatini tanıtmak. Sen özünü kendi hakikatini tanıdığın zaman o zaman zaten kendini tanımış olacaksın kendini tanıdığın zaman Rabb’ını tanımış olacaksın zaten bağlantı kendiliğinden kurulmuş olacaktır.
Fakat kalp nasıl bir vuslathane olur? Üzerindeki tozlar, paslar, perdeler nasıl kalkar? Burada karşımıza “ölmeden evvel ölmek” sırrı, yani iradî ölüm çıkar. Vuslat, bu bedenden ibaret olduğumuz zannını öldürmekle başlar. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in, “Sizden biriniz muhakkak Rabb'ini görmez tâ ki öle” hadîs-i şerîfi bu hakikate işaret eder. Bu ölüm, intihar değil, nefs denilen ve insanı aslî hakikatinden alıkoyan yılanı öldürmektir.
İşte mademki hakikat, her yerde bir belirlenme elbisesiyle ortaya çıkıyor, şu hâlde nefsinin suretini mücâhede (nefisle mücadele) zorluklarıyla çıkarmak hususunda cesur ol; çünkü (S.a.v.) Efendimiz "Yılanın öldürülmesi üzerine bile olsa Allah Teâlâ cesareti sever" buyurdu. Yılan ise, senin nefsinden başkası değildir. Çünkü yılan senin görünen vücudunu nasıl sokup zehirle bozarsa, nefs de, kötü sıfatlarıyla senin maneviyatını öylece zehirleyerek, ebedî manevî hayata ulaşmaktan alıkoyar.
Bu, ehlullahın “mevt-i ahmer” (kırmızı ölüm) dediği, nefsin arzularına muhalefet ederek onun sıfatlarını yok etmektir. Bu mücahede, İlyas (a.s.) kıssasında ne güzel sembolize edilir. Onun riyazetle dağ gibi olan kesif bedenini yarması ve içinden çıkan ateşten ata binerek yükselmesi, sâlikin nefsini mücahede ile eritip, sâlih amellerinin burakına binerek vuslata ermesinin misal âlemindeki bir ifadesidir.
"Dağ" Hz. İlyas'ın taayyün-i cismânîsine (bedensel belirginleşme) işarettir; ve "dağın yarılması", çok riyâzetle (nefsî perhizler) o yoğun taayyünün (bedensel belirginleşme) yarılmasına işarettir. “Çıkan ata rükûbu”, menzil-i maksûda vusûl için [22/6] o a'mâl-i sâlihaya rükûbunun sûretidir.
Vuslatın bu cem makamında, hayır-şer, cennet-cehennem, rahmet-gazap gibi zıtlıklar da izâfî (göreli) hale gelir. Bu, ahlâkî bir gevşeklik değil, Hakk’ın iradesinin mutlaklığını idrak etmektir. Her varlık, kendi isti’dâdı (kabiliyeti) neyi gerektiriyorsa onu lezzetli bulur. Bu, Şeyh-i Ekber’in en derinlikli yorumlarından biridir:
Örneğin, bazı kimselerin yatkınlığı, gazabın gerektirdiği şeyden lezzet almayı zorunlu kılar. Bu durumda cehennem denilen yer, onun hakkında cennetin ta kendisi olur. Eğer cennet denilen rahat yerine sokulsa, orada rahatsız olur. (...) Velhâsıl “rahmet” nisbîdir. Bir kimseye göre olan rahmet, diğerine göre azâbdır. Bu ahvâlin nazîri bu âlem-i şehâdette dahi çoktur. Meselâ necâset içinde bulunmak insan için azâbdır. Fakat onunla tegaddî eden necâset böceği ve hınzır gibi hayvânât için ni'met ve râhattır.
Bu, Hakk’ın rahmetinin her şeyi kuşattığının en uç noktadaki ifadesidir. O’nun rahmeti, her varlığa kendi kabiliyetine en uygun olanı vermesidir. Aynı şekilde, ârif kişi, kâinatta meydana gelen her hadisede, zâhiren şer gibi görünse bile, bâtınen bir hikmet ve bir rahmet tecellîsi görür. Mevlânâ hazretlerinin dediği gibi, küfür dahi Hakk’a nispet edildiğinde bir hikmettir, ama bize nispet edildiğinde bir âfettir. Bu, Firavun’un zulmüyle şehit olan sihirbazların durumunda olduğu gibi, bir zalimin varlığının mü’min için nasıl bir rahmete, bir vuslat vesilesine dönüşebileceğini gösterir. O şehadetle en yüce derecelere vasıl olmuşlardır.
Füsûs deryasından damıtılan bu inciler bize gösteriyor ki vuslat; ikiliğin kalktığı, bakanla bakılanın bir olduğu, tenzihle teşbihin dengelendiği, marifetle tadılan, kalpte yaşanan ve iradî ölümle hazırlanan bir Hüvviyet idrakidir. Bu idrakte sâlik, Hakk’ın her an yeni bir şe’nde (tecellîde) olduğunu görür ve hayrete düşer. Bu, sonu olmayan bir seyr-i ilallah’tır. Bu hayret, cehaletin değil, ilmin zirvesinin getirdiği bir hayrettir. Himmet yüce olursa, Cenâb-ı Hakk kulunu bu mertebeye ulaştırmaya muktedirdir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Vuslat
Vuslat bahsine geldiğimizde, aklın kapılarını usulca kapatıp kalbin kapılarını aralamak gerekir. Zira bu bahiste kelimeler, hakikatin kendisi değil, ona işaret eden parmaklardır. Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, o hikmet deryası, vuslatı bize kuru bir tarifle değil, kanayan bir yüreğin feryadıyla, sarhoş bir âşığın narasıyla, bir define avcısının hayret dolu hikâyesiyle anlatır. Mesnevî-i Şerîf, bir vuslat ilmihâlidir; her beyti, her hikâyesi, aslından ayrı düşmüş ruhun vatanına dönme arzusunu, yani vuslat iştiyakını terennüm eder.
Hazret-i Pîr, bu yolu bize aklın dar kalıplarıyla değil, aşkın kanatlarıyla gezdirir. O, vuslatın ne olduğunu beyan etmekten ziyade, onun nasıl bir hâl olduğunu hissettirir. Onun mektebinde vuslat, bir hedefe varmak değil, yolun kendisinde erimektir.
Ney'in Feryadı: Ayrılık Ateşi ve Vuslat Hasreti
Mesnevî-i Şerîf, bir ayrılık (firak) hikâyesiyle başlar. Vuslatı anlamanın ilk adımı, ayrılığı derinden hissetmektir. Kamışlıktan koparılmış ney, insan ruhunun bu dünyaya sürgün edilişinin en dokunaklı sembolüdür. Onun feryadı, boş bir ses değil, vatan hasretinin ateşidir.
Bu neyin sesi ateştir ve hava değildir. Her kimde bu ateş yok ise, yok olsun.
Hazret-i Mevlânâ, daha ilk nefeste bize vuslat yolunun yakıtını gösterir: Aşk ateşi. Neyden çıkan ses, ciğerden gelen bir havanın titreşimi değildir. O, aslî vatandan, o ilk vuslat anından ayrı düşmenin ateşidir. Bu ateş kimde yoksa, o kimse zaten dirilmemiş demektir. "Yok olsun" niyazı, bir beddua değil, bir duadır. Ankaravî hazretlerinin de işaret ettiği gibi, bu, "kendi vehmedilmiş olan varlığından yok olsun ve kendisinin aklî ve nazarî olan bilgilerinden fânî olsun" demektir. Yani, hakiki varlığa kavuşmak için, bu sahte, vehmî varlığın ve onun getirdiği kuru bilgilerin yok olması gerekir. Vuslat, yoklukta bulunan bir varlıktır. Bu ateşi hissetmeyen bir kalbe, vuslatın sırrı nasıl açılsın? Hazret-i Pîr, dinleyici olarak da yine dertli bir gönül arar:
Ayrılıktan dolayı parça parça olmuş bir sine isterim, ta ki iştiyak derdinin açıklamasını söyleyeyim.
Vuslatın şerhi, ancak ayrılığın acısıyla sinesi dilim dilim olmuş birine yapılabilir. Çünkü o, kelimelerin ötesindeki manayı kendi hâliyle anlar. Bu, vuslatın bir bilgi değil, bir hâl olduğunun en güzel delilidir. Ayrılık acısı, bir bela gibi görünse de, aslında ruhu aslî vatanına çağıran ilahi bir davettir. Bu daveti duyan kulak, vuslat yoluna girmiş demektir. Nitekim Hazret-i Bilal-i Habeşî'nin vefat döşeğindeki hâli, bu sırrın en canlı misalidir. Eşi "Eyvah, ayrılık!" diye ağlarken, o büyük âşık şöyle seslenmiştir:
Hayır hayır, visâl, visâl vardır! Zîrâ keserâtdan ayrılık vahdete vuslatdır.
Dünyadan ayrılmak, çokluk (kesret) âleminden ayrılmaktır. Bu ayrılık, hakikat ehli için bir son değil, Bir'e (Vahdet) kavuşmaktır. Bu dünya hayatı bir gurbettir ve ölüm, gurbetten vatana dönüştür. Bilal hazretlerinin dediği gibi: "aksine bu gece benim canım, kesinlikle gariplikten vatana erişiyor." Vuslat, ölüm perdesinin ardında bekleyen en büyük müjdedir.
Yolun Kendisi: Sabır Anahtarı ve İçerideki Hazine
Vuslat hasreti kalbe bir kez düştü mü, sâliki yollara düşürür. Fakat bu yol, hangi yoldur? Mesnevî şerhinde Necmüddîn Kübrâ Hazretleri'nin Usûl-i Aşere'sinden nakledilen hikmetli bir tasnif vardır. Hakk'a giden yollar üçe ayrılır: Zahmetli riyazetlerle ilerleyen "ebrâr" (dürüstler) yolu ve bir de aşk ile kanatlanan "şüttâr" (âşıklar) yolu.
Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin yolları bu tarîk-ı şüttârdır. Bu sebeple bu mübarek beyitte, önceki iki yol ehlinin seyrindeki yavaşlığa ve tarîk-ı şüttâr ehlinin seyirlerindeki sürate işaret buyurmuşlardır. "Gerd", toz demek olup eserden kinâyedir. "Ferş", döşeme ve zemîn demektir. Ya'ni, korkan zâhidler aşkın tozuna ve eserine aslâ erişemezler. Zîrâ aşk derdi kanat gibi olup insanı göklere uçurur ve gök böyle bir kimseye ferş ve zemin olur.
Tarîk-ı şüttâr, yani âşıkların yolu, korku ve ümitle hesap yaparak değil, aşkın çekim gücüyle ilerlemektir. Aşk, öyle bir kanattır ki, sâliki göklerin ötesine taşır, arş onun ayağının altında bir döşeme olur. Bu yol hızlıdır, çünkü yolcuyu yürüten kendi adımları değil, Maşuk'un çekimidir.
Ancak bu hızlı yol, sabırsızlık demek değildir. Tam aksine, vuslat yolunun en önemli azığı sabır'dır. Fakat bu, edilgen bir bekleyiş değil, teslimiyetle dolu bir rızadır.
Mademki kısmet edici O'dur, şikâyet küfürdür, sabır gereklidir. Sabır, vuslatın anahtarıdır.
Buradaki sır şudur: Taksim eden Hakk'tır. Herkesin rızkı, hâli, tecellisi, kendi a'yân-ı sâbite'sinin, yani Hakk'ın ilm-i ezelîsindeki hakikatinin isti'dat lisanıyla talebine göredir. Dolayısıyla, gelen her ne ise, O'ndandır ve bir nimettir. Nefse hoş gelmeyen bir hâl ile karşılaşıldığında şikâyet etmek, Taksim Edici'nin hikmetine itirazdır ki, bu bir nevi nimeti inkârdır (küfrân-ı ni'met). Bu noktada sabır, bir katlanma değil, bir idrak kapısıdır. O, "vuslatın anahtarıdır." Sâlik, "Bana ayran verdiği vakit bal istemem" diyebilen bir rıza makamına erdiğinde, vuslat kapısını aralamış olur.
Bu yolculuğun en latif hikâyelerinden biri de, Bağdatlı bir adamın rüyasında Mısır'da bir define olduğunu görmesi ve oraya gidip, sonunda kendi evinin altında gömülü olan hazineyi bulmasıdır. Mesnevî şerhinde bu hikâye, sâlikin mânevî yolculuğuna teşbih edilir:
Ma'lûm olsun ki, sâlik Hakk'ı bulmak için âfâkta ve enfüste seferler eder; ve âfâktaki seferinde mürşid-i kâmile mülâkî olur ve mürşid-i kâmil ona bu zulmet-i tabiiyye içinde riyâzât ve mücâhedât-ı şedîde emreder. Sâlik bu riyâzât ve mücâhedât darbelerini yedikten sonra aradığı hakîkat-i vücûd defînesinin kendi evi olan cisminde medfûn ve gizli olduğunu anlar...
Sâlik, Hakk'ı dışarıda, âfâkta arar. Bu arayış onu bir mürşid-i kâmil'e ulaştırır. Mürşid, ona defineyi göstermez; ona riyazat ve mücahede "dayakları" atarak, kendi içindeki defineyi bulmasını sağlar. Vuslat, dışarıda bir yerde varılacak bir menzil değil, sâlikin kendi hakikatinin, kendi vücud evinin derinliklerinde gizli olan hazinenin farkına varmasıdır. Yolculuk, içe doğrudur. Mürşidin sessiz tasarrufu bile, sâliki bu vuslat menziline eriştirebilir: "Senin evliyâ-yı Hakk'a nazar etmen ile onların sende tasarrufu ve bî-kelâm ve bahs olarak maksûdların husûlü ve seni menzil-i vasla eriştirmeleri mümkindir."
Vuslatın Hâli: Sarhoşluk, Fenâ ve Zıtların Cem'i
Bu hazine bulunduğunda, vuslat hâsıl olduğunda ne olur? Bu hâli anlatmaya kelimeler yetmez. Hazret-i Mevlânâ bu yüzden şarap, kadeh, sarhoşluk gibi istiârelere başvurur. Bu, aklın sınırlarının aşıldığı, âşığın Maşuk'ta yok olduğu bir fenâ hâlidir.
Ey ne hoş gece idi ki, yârimizin kavuşması tesadüfen gerçekleşmişti. Müşteri talihte ve güneş kucakta idi. Her kadehi ki bana verirdi; aklına sahip ol derdi. Ey müslümanlar! Bu hal içinde aklın ne yeri var idi!
Vuslat anı, bir "sarhoşluk" anıdır. Bu, aklın devreden çıktığı, hesapların, kitapların, tedbirlerin anlamını yitirdiği bir cem makamı'dır. Maşuk'un sunduğu vuslat kadehini içen âşığa "aklına sahip ol" demek, denizin ortasındakine "ıslanma" demek gibidir. Bu hâl, "Sekāhum Rabbühüm hamrın içen âşıklar" sırrına ermektir. Onlar, mekândan lâ-mekâna, yani bu kesif âlemin kayıtlarından kurtulup Hakk'ın sonsuzluğuna ererler. Bu vuslat, "peşin cennet"tir; sâlik, daha bu dünyadayken altından irfan nehirlerinin aktığı o cennete dâhil olur. Beş duyunun getirdiği idrakler, o hakikat denizinde bir damla misali kalır.
Mesnevî şerh geleneğinin en mühim özelliklerinden biri, Mevlevî hikmetini Şeyh-i Ekber İbn Arabî'nin Akberî irfanıyla birleştirmesidir. Vuslatın en kâmil tecellilerinden birinin anlatıldığı şu şerh, bu birleşmenin zirvesidir:
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî efendimiz Fusûsu'l-Hikem'lerinde Fass-ı Muhammedi'de... kadında müşâhede-i Hak etemm-i müşâhededir; zîrâ fâilde ve münfailde müşâhededir. Ve Server-i kâinât (s.a.v.) Efendimiz'in kadına olan muhabbetin sırrı bu idi.
Bu, anlaşılması son derece ince bir sırdır. Vuslat, zıtların birliğidir. Hakk, hem Fâil'dir (etken), hem de tecellilerini kabul eden olması cihetiyle Münfail'dir (edilgen). Erkek, fâillik sıfatının bir mazharı iken, kadın bu tecelliyi kabul eden bir ayna olur. Şerhin ifadesiyle, "kadın Allah'ın âyînesinin âyînesi olur." İki varlığın en kâmil birleşme anında erkek fâil, kadın münfaildir. Fakat o anda erkek, kadında fâni olur ki bu da kadının erkeğe olan tesirinden ve gizli fâilliğindendir. Dolayısıyla, ârif için kadında Hakk'ı müşahede etmek, hem Fâil'de hem de Münfail'de, yani hem Celâl'de hem Cemâl'de Hakk'ı bir arada görmektir. Bu, en tam ve en kâmil müşahededir, vuslatın en derin tecrübelerinden biridir. Bu, Efendimiz'in (s.a.v.) "Bana dünyanızdan kadın sevdirildi" buyurmasının bâtınî manasıdır. Ârifin nazarı, kadının güzelliğine değil, o güzellik aynasından yansıyan Hakk'ın nurunadır.
Nihayetinde, vuslat bir özlemle başlar, bir yolculukla devam eder ve bir "yok oluş" ile kemâle erer. O, ney'in feryadıdır, Bilal'in tebessümüdür, definecinin hayretidir ve sarhoşun narasıdır. Her şeyin aslına dönme arzusudur. Zira "bilcümle eşyânın hüviyeti vücûd-i mutlak-ı Hak'tır... Binâenaleyh her şey kendi aslına vusûle müştâk ve âşıktır." İnsân-ı kâmil, bu vuslat arzusunun en kâmil mazharıdır. Yol, bu aşka düşmekle başlar. Vuslat ise, o aşkta eriyip yok olmaktır.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Vuslat kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 1: "Evvelki vuslat hâlimi ve cismâniyyet âleminde olan sonraki ayrılığımı yana yakıla kâmillerin ve nâkısların önünde hikâye ederim."
- Cilt 2: "Mahlûk değildir — yâni sonradan olma (hâdis) değildir. Çünkü zâtın pertevi (pertev-i Zât) dâimâ zâtla berâber olur ve [ondan] ayrılmaz."
- Cilt 13: "Her ne kadar vuslat yolu kapalı ise de, mümkin olduğu kadar daha yakın olmak memdûhtur."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Vuslat
Vuslat, irfan yolculuğunun ufkunda parıldayan bir yıldızdır. Lâkin bu yıldız tek başına durmaz; etrafında, onun ışığıyla aydınlanan ve ona mana katan başka yıldızlar, başka hakikat burçları vardır. Bu kavramları bir tesbihin taneleri gibi düşünelim; Vuslat, o tesbihin imamesidir. Hepsini bir araya toplayan, onlara bir nizam ve gaye veren odur.
Vuslat'ın en yakın komşusu, Kurbiyet yani yakınlıktır. Ancak bu, mesafelerin ortadan kalktığı dünyevî bir yakınlık değildir. Hakk, zaten bize şah damarımızdan daha yakındır. Öyleyse Kurbiyet, aradaki "benlik" perdesinin incelmesi, gafletin ve vehmin ortadan kalkmasıyla o zaten var olan yakınlığın hissedilir, yaşanır hâle gelmesidir. Vuslat ise bu Kurbiyet hissinin zirveye ulaşıp "hissetme"nin dahi ötesine geçtiği, ikilik şüphesinin tamamen ortadan kalktığı müşahede anıdır. Kurbiyet yoldur, Vuslat menzildir; Kurbiyet arayıştır, Vuslat buluştur.
Bu yolculuğun yakıtı, bu arayışın motoru ise İlahi Aşk'tır. Aşk olmadan ne Kurbiyet arzusu doğar ne de Vuslat'a talip olunur. Aşk, ayrılığın (firak) acısıyla tutuşan kalbin, maşukuna kavuşma iştiyakıdır. Vuslat, bu İlahi Aşk'ın nihai tecellisidir; âşığın maşukta, sevenin Sevgili'de kaybolduğu, artık seven ve sevilen ayrımının akıl aynasında görünmez olduğu bir Birlik (Tevhid) tecrübesidir. Aşk, Vuslat ateşine odun taşır; Vuslat, aşkın ateşinde yanıp kül olmaktır.
Vuslat kapısının anahtarı ise Fena, yani yokluktur. Kişi, kendi vehmî varlığıyla, nefsani benliğiyle o kapıdan geçemez. "İki"nin sığmadığı bir eşiktir orası. Sâlik, "ölmeden evvel ölünüz" sırrınca kendi sıfatlarını, iradesini, varlığını Hakk'ın Varlığı'nda yok etmedikçe Vuslat'a eremez. Fena, bir yok oluş değil, hakiki Varlık'ta yeniden doğuştur. Vuslat, Fena'nın meyvesidir. Kişi ne kadar "yok" olursa, Hakk o kadar "var" olur ve bu, Vuslat'ın ta kendisidir.
Fena'nın hemen ardından gelen ve onunla birlikte manası tamamlanan durak, Beka'dır. Beka, Fena'da yok olan sâlikin, Hakk ile var olması, Hakk ile beka bulmasıdır. Bu, eski, kirli elbiseyi çıkarıp atanın, Hakk tarafından ebediyet elbisesi giydirilmesi gibidir. Vuslat, anlık bir Fena tecrübesi değil, Beka ile taçlanan kalıcı bir haldir. Sâlik, Vuslat'a erdiğinde yok olup gitmez; bilakis, artık O'nunla gören, O'nunla işiten, O'nunla tutan bir "abd-ı kâmil" olarak varlığını sürdürür. Vuslat, kulun kendi adına var olmaktan vazgeçip, Hakk adına var olmaya başladığı yerdir.
Muhabbet, bütün bu sürecin hem başlangıcı hem de sonudur. Cenâb-ı Hakk'ın "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (muhabbet ettim)" kudsî hadisinde işaret edildiği gibi, bütün bir kevn ü mekân, Muhabbet'ten zuhûr etmiştir. Bu, Hakk'ın Zâtî sevgisidir. İlahi Aşk, bu Muhabbet okyanusundan kula yansıyan bir damladır. Vuslat ise, damlanın tekrar okyanusa dönerek, kendisinin zaten okyanustan başka bir şey olmadığını idrak ettiği haldir. Muhabbet, âlemleri var eden ilkedir; Vuslat, bu ilkenin kulun varlığındaki en kâmil gerçekleşmesidir.
Nihayet, Vuslat'ın bahşettiği en son ve en kesin bilgi hali Hakkel Yakin'dir. Bilginin üç mertebesi vardır: Ateşin var olduğunu duymak (ilme'l-yakîn), dumanını görüp varlığına şahit olmak (ayne'l-yakîn) ve ateşe dokunup onunla yanmak (hakke'l-yakîn). Vuslat, işte bu üçüncü mertebedir. Artık Hakk'ın Varlığı hakkında bir bilgiye, bir şahitliğe değil, bizzat o Varlık'la "bir" olma tecrübesine sahip olmaktır. Vuslat, bilginin bittiği, "olma"nın başladığı yerdir. Hakke'l-yakîn, Vuslat'ın irfanî mührüdür.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanede Vuslat bahsini üç büyük pınardan içmeye gayret ettik. Her biri, aynı hakikat denizine dökülen, fakat farklı yataklarda akan üç büyük nehirdir.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve şerhlerinde Vuslat, en saf, en arı ve en yanılgıdan uzak haliyle önümüze konulur. Onun irşadında Vuslat, iki ayrı şeyin birleşmesi değildir; zira O'ndan başka bir "şey" zaten yoktur. Bu, en temel ikazıdır. Vuslat, "vuslatsız bir vüsul" yani varışsız bir varma, "kurbiyetsiz bir kurbiyet" yani yakınlıksız bir yakınlıktır. Bu ifadeler, aklın ve hayalin kurduğu bütün birleşme, kavuşma tasavvurlarını yıkar. Terzibaba'ya göre hakiki Vuslat, kulun kendi hiçliğini, mutlak aczini ve fakrını idrak ettiği kulluk makamı'dır. Bu, varılan ve kalınan statik bir yer değil, Hakk'ın tecellileriyle "inip çıkılan", cem ve fark arasında salınılan dinamik bir haldir. Onun üslubu, Vuslat'ı en tehlikeli yanılgılardan, yani hulûl (birleşip-içine girme) ve ittihad (iki varlığın tek olması) gibi şirk kokan anlayışlardan temizleyen bir neşter gibidir.
Büyük Şeyh İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise Vuslat, Vahdet-i Vücud'un hikemî ve kevnî dokusu içinde ele alınır. Bütün varoluş serüveni, Mutlak Gayb'daki Hüvviyet'in "bilinmeyi sevmesi" ile başlar. Bu sevgi, bir "ayrılık" gerilimi doğurur; Zât, sıfatları ve isimleriyle A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler) aynalarında kendini görmek ister. İşte bu "iniş" (tenezzül) süreci, aynı zamanda bir "kavuşma" (vuslat) arzusunu da içinde barındırır. Parçanın bütüne, gölgenin Asl'a olan iştiyakıdır bu. Füsûs'a göre Vuslat, sâlikin kalbinde tenzih-teşbih dengesi'nin kurulmasıdır. Hakk'ı hem her şeyden münezzeh (tenzih) bilmek, hem de her şeyde tecelli eden (teşbih) olarak müşahede etmektir. Bu, zıtların birleştiği Cem makamı'dır. Şeyh-i Ekber, Vuslat'ı kuru bir bilgi değil, "marifet" yani tadılan, yaşanan bir irfan olarak sunar. Kişinin kendini bilmesi, Rabbini bilmesidir ve bu bilme, Vuslat'ın kendisidir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i ise Vuslat'ın aşk ve cezbe lisanıyla söylenişidir. Mesnevî, "Dinle neyden..." diye başlar; bu ney, asıl vatanı olan kamışlıktan ayrı düşmüş ruhun sembolüdür ve bütün feryadı, Vuslat özlemindendir. Mevlânâ için Vuslat, aklın sınırlarının aşıldığı, benliğin şarabın içinde eriyen bir şeker tanesi gibi yok olduğu bir sarhoşluk halidir. O, Vuslat'ı anlatmak için hikâyelere, sembollere başvurur. Kendi evinin altındaki defineyi bulmak için gurbete giden adamın hikâyesi, Vuslat'ın dışarıda değil, bir Mürşid-i Kâmil'in rehberliğinde insanın kendi içinde bulunacağını anlatır. Bilal-i Habeşî'nin ölüm döşeğindeki "Yarın dostlara, Muhammed'e ve O'nun arkadaşlarına kavuşacağım!" sevinci, ayrılık (firak) acısının Vuslat'ın en büyük tetikleyicisi ve müjdecisi olduğunu gösterir. Mesnevî'de Vuslat, hesap kitap işi değil, bir gönül işidir; bir vecd, bir istiğrak, bir yanış ve nihayetinde maşukta fani olmaktır.
Bu üç pınar, biri tahkik ve irfan diliyle, biri hikmet ve marifet diliyle, diğeri ise aşk ve şiir diliyle aynı Vuslat hakikatini terennüm eder. Terzibaba yanılgıları düzeltir, İbn Arabî temelini atar, Mevlânâ ise kalbi coşturur. Sâlike düşen, bu üç nehirden de kana kana içerek kendi Vuslat yolculuğunu tamamlamaktır.
Değerlendirme
Bu uzun sohbetin sonunda imbikten süzülen hakikat damlaları, vuslatın iki ayrı varlığın bir araya gelmesi değil, tek bir Varlık olduğu gerçeğinin idrak edilmesi olduğunu gösterir. Yolculuk, mesafeleri kat etmek için değil, vehimleri ve gaflet perdelerini kaldırmak içindir. Kavuşma, zaten hiç ayrılmamış olduğumuzu anlamaktır. Bu idrakin zirvesi, kulun kendi hiçliğini fark edip mutlak kulluk makamına yerleşmesidir ki, en büyük Vuslat budur. Zira "ben" aradan çekilince, geriye sadece "O" kalır.
Bu yol, aşk ile başlar, Fena ile yürünür ve Beka ile yaşanır. Sâlikin görevi, kalbini bir ayna gibi saf tutmaktır ki, o aynada Asl'ının sureti tecelli etsin. Bu makalenin satırları arasında anlatılanlar, o aynayı parlatmak için birer tavsiye, birer işaret taşından ibarettir. Unutulmamalıdır ki, Vuslat hakkında binlerce kitap okunsa da o, ancak tadılan, yaşanan bir haldir. Bu sözler bir davettir; yol ise amel, hizmet ve samimi bir yakarışla yürünür. Cenâb-ı Hakk, hepimizi Vuslat'a talip olanlardan, o yolda sebat edenlerden ve nihayetinde muradına erenlerden eylesin.