İçeriğe atla
Gaflet
8877 kelime | 144 kaynak

Gaflet

Bu mecliste bir araya gelişimizin gayesi, Hakk’ı anmak, kendimizi bilmek ve O’na giden yolda birbirimize yoldaş olmaktır. Bu yolculuğun en büyük engellerinden, en sinsi perdelerinden biri olan “gaflet” üzerine hasbihâl edeceğiz. Gaflet, yalnızca bir şeyi unutmak, dalgınlığa düşmek değildir. O, kalbin uykuya dalması, ruhun kendi aslî vatanını, çıktığı kaynağı, dönüp varacağı menzili unutmasıdır. İnsanın, bu kevnî âlemde bir misafir olduğunu unutup, kendini bu dünyanın ebedî sahibi sanmasıdır. Hakk’tan gafil olmak, kendinden gafil olmaktır. Kendinden gafil olan ise, en değerli hazinesi olan kendi hakikatini yitirmiş demektir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin bütün külliyatı, bu mânevî uykudan bir uyanış çağrısı, gaflet perdesini yırtıp hakikat güneşini seyretmeye bir davettir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Arapça “ğaflet” (غَفْلَة) kelimesi, bir şeyden habersiz olma, onu fark etmeme, ihmal etme ve dalgınlık hâlini ifade eder. Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerde de sıkça geçen bu kelime, tasavvuf ıstılahında çok daha derin bir mânâ kazanır: Hakk’tan habersiz yaşamak. Bu, sadece Cenâb-ı Hakk’ın varlığını aklen bilip dil ile ikrar etmekten öte bir durumdur. Gaflet, her an O’nun tecellileriyle kuşatılmış olduğunu, her nefesin O’nun izniyle alınıp verildiğini, varlığının O’nun Vücûdu’na bağlı olduğunu zevken ve hâlen idrak edememe durumudur. Kişi, bu dünyaya neden geldiğini, vazifesinin ne olduğunu ve nereye döneceğini sormayı bıraktığı an, gaflet çölünde kaybolmaya başlar.

Terzibaba Hazretleri’nin eserleri, daha ilk satırlarından itibaren okuyucuyu bu gaflet uykusundan sarsarak uyandırmayı hedefler. O, kitaplarının birer ilim metni olmasından ziyade, birer “uyandırma” vesilesi olduğunu defaatle hatırlatır. Bu eserleri okumak dahi bir adaba tabidir; çünkü gafletle okunan hakikat kelamı, kişiye tesir etmez.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır. Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Bu tavsiye, gafletin unsurlarını da göstermektedir: nefsin hevası, yani bitmek bilmeyen arzular; zan, yani hakikati kendi sınırlı aklımıza göre eğip bükmek; ve hayal, yani vehimle kurulmuş bir dünya içinde yaşamak. Bunların hepsi, kalbin gözünü kör eden, insanı hakikatten uzaklaştıran perdelerdir. Bu perdeler kalkmadan, irfan mektebinin kapısından içeri girilemez. Terzibaba’nın şu sözleri daha da açıktır:

Kitaplarımı uykunuz varken okumayın. Çünkü ömrü boyunca uyuyanları uykudan uyandırmak için yazılmıştır.

Buradaki “uyku”, bedenin uykusu değil, ruhun gaflet uykusudur. Ömrü boyunca uyuyanlar, dünyaya gelip, yiyip içip, sonunda bir hiç olarak toprağa giden, “Ben kimim?” sorusunu kendine hiç sormamış olanlardır. Terzibaba, bu en temel ve en sarsıcı soruyu sorarak gafletin kalesine ilk darbeyi vurur:

Sen kimsin? Sorusunu da acaba hiç düşündük mü? Gerçekten “S en kimsin ”? Kim olduğunu belirtmek için “nüfus/nefis” kâğıdını gösterirsen oradaki yazanlar senin gerçek kimliğin değil “ beden araba ”nın bilgileridir. Senin gerçek kimliğin Hakk’ın varlığında ilm-i ilâhiyyededir, o İlâhî nefis kütüğünden bunları almaya çalış. Bunu yapamazsan beşerî, hayalî ve takma kimliğin ile bu âlemden gider İlâhî kimliğine ebediyyen ulaşamazsın. Ahiret âleminde de ilâhî kimliğinden mahrum beşeri kimliğin ile yaşadığını zannedersin aslında yaşadığını zannettiğin gaflet içinde olan senin sandığın beşerî nefsinin hayalî kim liğidir.

Gafletin en öz tanımı, kişinin kendine ait sandığı “beşerî nefsinin hayalî kimliği” ile yaşaması ve bununla avunmasıdır. Nüfus kâğıdındaki isim, anne-baba adı, doğum yeri, meslek… Bunların hepsi, bu dünya sahnesinde bize giydirilen kostümler, “beden arabası”nın ruhsat bilgileridir. Gaflet, bu kostümü kendimiz sanmaktır. Uyanış ise, bu kostümün içindeki asıl Varlığı, Hakk’ın ilminde saklı olan “İlâhî kimliği” aramaya başlamaktır. Bu arayışa girmeyen, ebediyen o hayalî kimliğin zindanında, bir “yaşadığını zannetme” hâlinde kalır.

Bu uyanış yolculuğu, bir sâlikin, yani hakikat yolcusunun seyr-i sülûkunun ta kendisidir. Bu yolculuk, zıtlar arasında gidip gelmelerle doludur. Terzibaba, kendi hâlini anlattığı bir şiirinde bu yolculuğu özetler:

Batından zahire zahirden batına geldim, Ruhtan bedene bedenden Ruh'a geldim, Nurdan zulmete zulmetten Nur'a geldim, Sevgiden gaflete, gafletten sevgiye geldim.

Gaflet, bu yolculukta bir duraktır. “Sevgiden gaflete gelmek”, Ahadiyyet (mutlak birlik/teklik) sırrından bu kesret (çokluk) âlemine zuhûr edip, kendi aslını unutma hâlini anlatır. Bütün yolculuk ise “gafletten sevgiye” dönmek, yani bu çokluk âleminde yeniden birliği, aslî vatanı hatırlayıp o İlâhî Aşka geri dönmektir. Bu geri dönüş, ancak bir rehberin, bir mürşid-i kâmilin irşadıyla mümkün olur. Zira o rehber, gafletin ne olduğunu ve ondan nasıl çıkılacağını bizzat tecrübe etmiştir.

Güneş birdir, asıldır. Bütün yıldızlar ondan kopmadır. Gölgeden çıkan güneşi görür. Güneş de onu görür. Gölgede olanı da güneşin nuru yâni aydınlığı her şeyi görür. Fakat gaflet gölgesinde kalan, güneşi doğrudan göremez. Başını kaldırıp bakmaz bile.

Burada Güneş, Hakikat-i İlâhiyye’dir. İnsanlar ise ondan ışık alan yıldızlar gibidir. Lakin kendi vehminin, benliğinin gölgesine sığınan, “gaflet gölgesinde kalan” kişi, o Güneş’i göremez. Hatta varlığından bile habersizdir, başını kaldırıp bakma ihtiyacı dahi duymaz. Mürşidin vazifesi, o gölgede kalmış kişiye başını kaldırıp bakmasını telkin etmek, ona Güneş’in varlığını müjdelemektir. Bu müjde, İslam’ın sadece zahirî ritüellerden ibaret olmadığını, her bir emrin ve yasağın ardında derin bâtınî hikmetler yattığını göstermekle olur. Arif, bu hikmetleri anlatırken, zahirî manayı asla küçümsemez; bilakis ona yeni bir derinlik kazandırır. Bu, bir zevk ve idrak meselesidir.

Bu kitaptaki bâtınî ve enfüsî yorumlar umûmu bağlamaz ve âyetlerin zâhirî yorumlarını da aslâ geçersiz kılmaz. İ'şârî tefsir, mânevî bir zevk meselesidir ve herkesin kendi gönül penceresinden gördüklerini yansıtır.

Gaflet, sadece zâhirde kalıp bâtına kör olmaktır. İrfan ise, zâhiri yerli yerinde tutarak, onun işaret ettiği bâtınî manayı, yani “gönül penceresinden” görüleni seyretmektir. Terzibaba İrfan Mektebi’nin bütün eserleri, okuyucusunu bu gaflet hâlinden kurtarıp, kendi gönül penceresini açmaya ve oradan hakikati seyretmeye davet eder. Bu davetin gayesi, dünyadan el etek çekmek değil, dünyanın ve kendi varlığının hakikatine uyanmaktır.

Maksadım sadece bu dünyanın az da olsa gamından uzak­laştırıp sizlerinde gönüllerinizde, bir yelpaze gibi açılmış dize­lerle bahar esintileri dolaştırmaktır.

Dünyanın gamı, gafletten kaynaklanır. Kendi hayalî kimliğine sıkı sıkıya sarılan, her kaybı bir felaket, her kazancı bir zafer sanır. Gafletten uyanan ise, bu dünyanın bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu, asıl olanın bu sahnedeki rolünü Hakk’ın rızasına uygun oynamak olduğunu anlar. O zaman dünyanın gamı, yerini gönüldeki “bahar esintilerine” bırakır. Bu esinti, marifetullahın, yani Hakk’ı bilmenin getirdiği huzur ve teslimiyetin ta kendisidir.

Terzibaba'nın Nazarıyla Gaflet: Aslı ve Mertebesi

Gafletin aslı, nereden geldiği ve Hakk'ın her an apaçık olan tecellîlerini görmeye nasıl mâni olduğu suallerinin cevabını aramak, kendi hakikatimize doğru bir yolculuğa çıkmaktır. Zira gafletten uyanmak, sâlikin ilk adımı, arifin ise daimî teyakkuz halidir. Bu meselenin temelini, Vücûd mertebeleri içindeki yerini anlamaya gayret etmek gerekir.

Varlığın Aslı ve Gafletin Zuhûru

Âlemde, mutlak manada tek bir varlık vardır: Vücûd-u Mutlak olan Hakk'ın varlığı. Gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz her ne varsa, O'nun varlığının farklı mertebelerdeki zuhûru, yani tecellîsidir. Kâinatta O'ndan başka, O'nun varlığından bağımsız ikinci bir varlık sahası yoktur. Bu hakikati idrak edemeyen, kesret (çokluk) gözlüğüyle âleme bakan kimseler için gaflet kaçınılmazdır.

Birinci ve ikinci âyetin yorumlarında açıklandığı üzere, kâinatta bulunan tüm mevcûdat Hakk'ın farklı mertebelerdeki tecellîlerinden ibâret izâfî varlıklardır. Mutlak ma'nâda tek bir varlık vardır, o da Vücûd-u Mutlak olan Hakk'ın varlığıdır. Dolayısıyla, Allâh'tan başka ("min dûnihî") denilecek bir saha, ilâh ya da velî edinecek bağımsız ikinci bir varlık yoktur. Ne var ki, âleme kesret gözlüğüyle bakan kimseler bu hakîkatten habersizdirler. (Zümer Sûresi)

Gaflet, bu "habersizlik" halidir. Kişinin, kendisinin ve çevresindeki her şeyin aslından, kaynağından habersiz olmasıdır. Bu hal, bir yokluktan ziyade, bir perdelenmedir. Zât âleminden yola çıkıp bu şehadet âlemine inerken, her mertebeden bir elbise giydik. En son, en kesif elbise olan bu beden elbisesini, toprak elbisesini giyince, geldiğimiz yerin hakikatini unuttuk.

Allah’ın zâtından, Zât âleminden yola çıktık her geçtiğimiz yoldan üstümüze bir elbise giyindik, gaflet perdesiyle çoğaldık ve en son en katı elbiseyle beden elbisesiyle yani toprak elbisesiyle çıktık buraya, çıktık ama zât-î varlığımızın üstü kapandığından örtüldüğünden biz hakikatimizden öldük yani o anda artık onu şuur edemiyoruz, şuur edemediğimiz için de ölüler hükmündeyiz, Hakk’ın Zâtı bizde gaybte kaldı... (Bakara Sûresi)

Bu "ölüm", fiziki bir ölüm değil, hakikatten habersiz kalma, yani mânevî bir şuursuzluk halidir. Gaflet, Zâtî varlığımızın üzerini örten bu perdelerin toplamıdır. Bu perdeler kalkmadıkça, kişi ölüler hükmündedir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" buyurmuştur. Gaflet, işte bu uykunun ta kendisidir.

Beşerî Hayal Âlemi: Gafletin Dokunduğu Tezgâh

Bu gaflet perdesi, insanın dünyaya gözünü açtığı andan itibaren çevresinden aldığı tesirlerle kendi âlemini kurmasıyla dokunur. Aile, okul, toplum gibi dış etkenler, kişide bir değerler yığını, bir birikim oluşturur. Zamanla kişi, bu birikimlerden kendine has bir kimlik, bir dünya inşa eder. Buna "beşerî hayal âlemi" denir.

Kişi doğduğu andan itibaren çevresindeki oluşumları, gerek fiili, gerek ilmi yönüyle algılamaya başlar. Büyüdükçe bu algılamalar kendisinde bir birikime sebep olur. Yavaş, yavaş, okul ve diğer beşeri münasebetler yüzünden dış âlemden de etkilenmeye ve oradan da birçok yeni değer yargıları oluşturmaya başlar. Böylece buluğ çağlarında bireysel kimliğini yani kendi “beşeri hayâl” âlemini oluşturmuş olur. (Gökyüzü İnsanları Araştırması (Cilt 2))

Eğer kişi, bu süreçte gerçek bir irfan eğitimiyle, bir Mürşid-i Kâmil'in nazarıyla tanışmazsa, kendi kurduğu bu hayal âleminin içinde hapsolur. Bu hayal âlemi, hakikatten kopuk olduğu için "gaflet ve uyku" hükmündedir. Kişi yer, içer, gezer, çalışır; yaşadığını zanneder. Hâlbuki o, kendi hayalinde var ettiği, hakikatte olmayan bir "vücûd heykeli" ile, kendi nefsinin zindanında ömür tüketmektedir. Bu esaret, üç katmanlı bir zincir gibidir:

İrfânî açıdan bu ayette ifade edilen "Demir halkalar" üç katmanlı bir esaret sistemini temsil eder; Nefs-i Emmarenin Esareti: İnsanın temel dürtüleri ve hazları Dünyevi Bağların Esareti: Mal, mülk, makam sevgisi Gaflet Zinciri: Hakikatten perdelenme hali (Ra'd Sûresi)

Bu üç halka birbirine bağlıdır. Nefsinin bitmek bilmeyen arzularına esir olan, kalbini mal, mülk ve makam sevgisiyle dolduran kişi, kaçınılmaz olarak hakikatten perdelenir ve gaflet zincirine vurulur. Dünya, onun için bir köprü değil, bir amaç haline gelir. Kalbi, demir halkalar gibi katılaşır ve mânevî idrak kapısı kapanır. Gafletin yaşandığı, beslendiği ve büyüdüğü yer, bu beşerî hayal âlemidir.

Kevnî Âyetler ve Gafletin Kırılması

Cenâb-ı Hakk, kullarını bu gaflet uykusundan uyandırmak için sayısız vesile halk etmiştir. Bütün kâinat, her bir zerresiyle, O'nu anlatan bir kitap, O'nu gösteren bir âyettir. Gök gürültüsü, sadece bir tabiat olayı değil, gaflet perdesini yırtan ilahî bir ikazdır. Güneşin doğuşu, ayın batışı, her biri arif için bir derstir.

Tasavvuf geleneğinde güneş, Hakîkat-i İlâhiyye'yi, yani Zât-ı İlâhî'nin nurunu temsil eder. Ay ise, o nuru alıp âlemlere yansıtan Hakîkat-i Muhammediyye'yi temsil eder. Gafletteki bir göz için güneş ve ay, sadece birer gök cismidir. Ama basiret nazarıyla bakan için onlar, Vahdet sırrını fısıldayan iki büyük şahittir.

Tasavvuf geleneğinde güneş, Hakîkat-i İlâhiyye'yi ve Zât-ı İlâhî'yi temsîl eder. O, nûrun ve hayâtın kaynağıdır. Ay ise Hakîkat-i Muhammediyye'yi ve Nûr-u Muhammedî'yi temsîl eder. Ayın ışığını güneşten alıp yansıtması gibi, Hakîkat-i Muhammediyye de feyzini Hakîkat-i İlâhiyye'den alır... Seyr ü sülûkta mesâfe kat etmemiş, gaflet hâlindeki nefste güneş, gurûr, kibir ve enâniyete; ay ise hayâl ve vehme işâret eder. (Zümer Sûresi)

Aynı tecellî, gafletteki nefiste kibre, vehme dönüşürken; arifin kalbinde hakikate açılan bir kapı olmaktadır. Mesele, tecellînin kendisinde değil, o tecellîyi karşılayan kalbin halindedir. Gaflet ehli, baktığı yerde kendini görür, kibrini görür. İrfan ehli ise baktığı her yerde Hakk'ı görür. O, bilir ki güneş de ay da dâhil olmak üzere hiçbir mazhar ebedî değildir. Her tecellî, a'yân-ı sâbite adı verilen ilahi programa göre belirli bir süre için var olur ve sonra perdenin arkasına çekilir. Gaflet ehli tecellîye, yani surete takılır; suret gidince acı çeker. Arif ise tecellînin sahibine, yani Sîret'e bağlanır; o Bâkî olduğu için arifin kaybedecek bir şeyi yoktur.

Bu gaflet hali, varlık mertebelerinde kaynaktan uzaklaşmayla da ilgilidir. Madenler, tecellînin kaynağına en yakın oldukları için daimi bir secde halindedirler. Nebata, hayvana ve nihayet insana doğru gelindikçe, bu aslından uzaklaşma artar ve ibadet, yani Hakk'ı hatırlama hali azalır.

Nihayet insana ulaşıldığında, insan da tam bir hayal ve vehim içinde yaşadığından Cenab-ı Hakk’ı unutuyor. Gaflette kaldığı sürece bütün varlıklar içinde en az ibadet eden insanoğlu oluyor. İşte kim ki kendisini bu hayalden kurtarırsa, hakikati ve gerçeği anlarsa, diğerlerinin hepsinden fazla ibadete yönelir, ki “Esfel-i safilî” nden yine “ahsen-i takvîm” e doğru yükselişini başlatmış olur. (Er-Rahmân)

İnsanın trajedisi ve potansiyeli de buradadır. Gaflette kaldığında halk edilmişlerin en aşağısına düşerken, uyandığında ve kendi hakikatine vâris olduğunda, "ahsen-i takvîm" sırrına mazhar olup bütün varlığın ibadetini kendi varlığında cem edebilir.

Rabb'ın Namazı ve Mahremiyet Perdesi

Gaflet meselesini daha derinden anlamak için, mi'rac hadisesinde geçen sırlı ifadeye kulak vermek gerekir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), mi'racda bütün perdeler kendisine açıldıktan sonra, bir perdeye daha rastlar. O perdenin de açılmasını dilediğinde, kendisine şöyle denir: "Dur; Rabb’ın namaz kılıyor..."

Bu hadiseyi zahir aklıyla anlamaya çalışmak, insanı yolda bırakır. Burada beş önemli nokta vardır: "Dur" ikazı, "Perde", "Rabb", "Namaz" ve "Namaz kılınan". Terzibaba Hazretleri, bu hadisedeki perdenin mahiyetine özellikle dikkat çeker:

Perde: Bilindiği gibi asli mânâda, mahremiyyet’tir; diğer anlamda gaflettir. Burada belirtilen gaflet perdesi değil, mahremiyyet perdesidir. Açtırılmamakla birlikte arkasında olandan haber verilmiştir. Orada bir oluşumun varlığı bildirilmiştir. Bu oluşumun idrakî kişilerin ilmi kabiliyetlerine ve hayâllerine bırakılmıştır. Zâten anlatılan hal, “mutlak hayâl” âleminde oluşmakta... Buradaki perde sıfat mertebesini örten isimler perdesi’dir. (Gökyüzü İnsanları Araştırması (Cilt 2))

Her perde gaflet perdesi değildir. Gaflet, hakikati örten, cehaletten kaynaklanan bir perdedir. Mahremiyet perdesi ise, ilahi bir sırrı, bir edebi koruyan perdedir. O, Zât'ın, en kâmil mazharı olan Habibine bile "Dur" dediği, "Sıfat mertebesini örten isimler perdesi"dir.

Burada namaz kılan Rabb'dan kasıt da, her bir varlığın kendi istidadına göre tecellî eden Rabb-ı hassıdır, yani "özel Rabb"idir. Bu, Zât'ın sürekli yeni bir şe'nde, yeni bir tecellîde olması, yani "namaz" halinde olmasıdır. Gaflet ehli, bu sürekli tecellîden habersizdir. O, donmuş, statik, gökyüzünde bir yere oturmuş bir ilah tasavvur eder. Arif ise, Hakk'ın her an "namaz"da, yani her an yeni bir tecellî ile iş başında olduğunu bilir ve her tecellîye "Lebbeyk" diyerek o namaza iştirak eder.

Öyleyse gaflet, sadece Hakk'ı unutmak değil, aynı zamanda perdelerin mahiyetini bilmemek, her perdeyi aynı sanmak, Rabb-ı hass'ın tecellîsinden habersiz olmak, Hakk'ın her an devam eden "namazı"na kör kalmaktır. Bu körlükten uyanmanın yolu, şiirde dendiği gibi, her şeye ibretle bakmaktan geçer:

Bak âleme ibret ile, Topla gülü demet ile, Hak yolunu bile bile. Mevlâm seni özlerim, Hep yolunu gözlerim. (Tüm Şiirlerim)

Gafletten uyanmak, "Ben kimim?" sorusunu sormakla başlar. Bu soru, kişinin kendi kurduğu hayal hapishanesinin duvarlarında bir çatlak açar. O çatlaktan sızan nur, kişiyi kendi hakikatine, yeryüzündeki halifelik sırrına ve nihayetinde Sahibine doğru bir yolculuğa çıkarır.

Terzibaba Geleneğinde Gaflet'in Yaşanması

İrfan yolculuğu bir uyanış yolculuğudur. Uyanılacak olan şey ise, adına "gaflet" dediğimiz o derin, tatlı ama bir o kadar da aldatıcı uykudur. Gaflet, sadece bir anlık dalgınlık değil, Hakk'tan habersiz yaşanmış bir ömrün bütünüdür. O, insanın kendi hakikatinden, Rabbi'nden ve bu dünyaya geliş sebebinden perdelenmesidir. Terzibaba'nın kendi dilinden dökülen şu feryat, nice canın ortak sızısıdır:

Gafletle geçti böyle hep yıllar, Bakardım uzaklara kapalı idi yollar, Nerden nereye gidiyoruz ey dostlar, Müşkilime cevap verecek yokmu? Namaz kılardım her gün, Oruçlu idim çok gün, Çalışırken her geçen gün, Zevk olmazdı gönülde bir gün.

Gafletin en sinsi hâli budur. Kişi, ibadetini yapar, dünyasını imar eder ama gönlünde bir zevk, bir tat bulamaz. Kulak duyar ama hakikatin sesini işitmez, göz görür ama mânâyı seçemez. Bu, ten kabrinde diri diri gömülü olmaktır. Yolculuk, bu kabirden bir sesin, bir nidanın yükselmesiyle başlar.

Mürşidin Sûru: Ten Kabrinden Uyanış

Gaflet uykusundaki bir insan, kendi kendine uyanamaz. Nasıl ki sabah ezanı uyuyanı namaza çağırırsa, bir mürşid-i kâmilin sesi de sâlikin ruhunu hakikate çağırır. Bu, İsrafil'in Sûr'unun bir tecellisidir. Sûr, ölüleri diriltir; mürşidin sohbeti, nazarı ve himmeti de mânen ölü kalpleri diriltir. O, sâlikin kulağına fısıldar:

DEDİ İSRAFİL Böyle ten kabrinde yatarken ben, Kulağıma hoş sedalar geldi dedi, Kalk artık uyan, İsrafilim ben, Gamı at, nefsi bırak, tut elimi, Hakkın huzuruna çıkarayım seni,

Bu çağrı, sâlikin hayatındaki en mühim dönüm noktasıdır. "Ten kabrinde yatmak," bedenin ve nefsin arzularına hapsolmuş, ruhunun diriliğinden habersiz yaşama hâlidir. Mürşit, bu kabrin dışından seslenir: "Kalk artık uyan!" Bu uyanış, sadece bir bilgiye ermek değil, bir eyleme geçmektir. "Gamı at," yani geçmişin ve geleceğin vehimlerinden kurtul. "Nefsi bırak," yani seni sana hapishane kılan sahte benliğini terk et. Ve en mühimi: "Tut elimi." Gafletten uyanış, tek başına yapılabilecek bir cenk değildir. O el, sâliki gaflet çukurundan çekecek olan Hablullah, yani Allah'ın ipidir. Mürşidin eli, Hakîkat-i Muhammediyye'nin bu asırdaki uzantısıdır. O ele tutunmak, Peygamber'in (s.a.v.) eline, dolayısıyla Hakk'ın hidayetine tutunmaktır.

Bu uyanışın ardından gelen, bir "ikinci doğum"dur. Kişinin anasından doğuşu bedenin doğuşudur; mürşid elinden doğuşu ise ruhun doğuşudur. Bu doğumla birlikte sâlik, evvelce yalan yanlış bildiği, kesrete boğulduğu her şeyi yeniden, hakikat ölçüsüyle görmeye başlar.

Gafletten Tövbe ve Seyr-i Sülûk Yolu

Mürşidin elini tutan sâlikin ilk ameli, "gafletten tövbe" etmektir. Bu, "Ya Rabbi, ben bugüne kadar Senden habersiz yaşadım, kendimi ve kâinatı Senden ayrı bildim, affet!" demenin fiili hâlidir. Bu tövbe, bir daha o gaflet uykusuna dönmemeye azmetmektir. Bu azimle başlayan yolculuğa seyr-ü sülûk denir. Bu yol, başıboş, kılavuzsuz gidilecek bir yol değildir.

Bir ârifin gözetiminde, on ile yirmi sene arası zamanda (istisnaları olabilir), seyrü sülûk hitâma erer. Ona göre gafletten tövbe ederek, âdemiyyet mertebesinde “Ve nefahtü” sırrı ile bilinçlenmeye başlayan kişi, nefsin temizlenmesine odaklanarak, özünü tanımaya başlar.

Yolun ilk adımı gafletten tövbedir. Bu tövbe, kişiyi kendi Âdemiyetine, yani kendisine üflenmiş olan ilahi ruha ([Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani)) dair bir bilinçlenmeye götürür. Sâlik anlar ki, kendisi et ve kemikten ibaret bir varlık değildir; içinde Hakk'ın bir sırrını, bir emanetini taşımaktadır. Bu idrak, onu "nefsin temizlenmesine odaklanmaya" sevk eder. Çünkü nefs, bu ilahi emanetin üzerini örten en kalın perdedir. Gaflet, bu perdenin adıdır. Yolculuk, bu perdeyi aralama, bu kiri temizleme yolculuğudur.

Bu temizlik, sâlikin kendi çabasıyla değil, bir "ârifin gözetiminde" olur. Zira sâlik, kendi nefsini tanımaz. Nefsin hilelerini, tuzaklarını bilmez. Ârif, bu yollardan geçmiş, tuzakları görmüş, düşmanı tanımıştır. Sâlikin yapacağı, o ârife tam bir teslimiyetle bağlanmak, onun gösterdiği usûl ve erkân dairesinde amel etmektir. Bu teslimiyet, sâlikin benlik iddiasını kırar ve onu Hakk'a teslim olmaya hazırlar.

Nefs-i Emmâre'nin Gafletini "Öldürmek"

Kur'ân-ı Kerîm'de geçen "Nefislerinizi öldürünüz" emri, sülûk yolunun en temel pratiklerinden birini işaret eder. Bu, intihar etmek veya bedeni ortadan kaldırmak değildir. Terzibaba bu emrin irfanî manasını şöyle açıklar:

Aynı âyette meâlen: “Nefislerinizi öldürünüz,” emrinde kastedilen ölüm ise “Nefs-i emmârenin zevklenme ve tatlanma duygularınızı öldürün” dür. Çünkü bu tip duygular gaflete, gaflet de Hak’tan uzaklığa sevk eder.

"Nefsi öldürmek," nefsin kendisini değil, onun emmâre (kötülüğü şiddetle emreden) sıfatının tezahürlerini, yani Hakk'ı unutturan zevk ve tat alma duygularını öldürmektir. Bir yemeğin lezzeti, bir makamın kibri, bir şehvetin cazibesi... Bunların hepsi, nefsin kendini var sandığı, "ben" dediği anlardır. Bu zevkler, kalbi dünyaya bağlayan çiviler gibidir. Kalp dünyaya çivilendikçe, sahibinden gafil kalır. Bu duyguları "öldürmek," onlardan zevk almamak, onları Hakk için veya Hakk ile yapmaktır. Sâlik yemek yer, ama lezzet için değil, beden emanetine hizmet etmek için yer. Çalışır, ama para kazanma hırsıyla değil, Hakk'ın Rezzak isminin tecellisine ayna olmak için çalışır.

Bu hal, sâlikin "meyyid olup gasilde" yani kendini gassalın (ölü yıkayıcının) elindeki bir meyyit gibi mürşidine teslim etmesiyle mümkün olur. "Rasulle dolu bir zamanın olsun" nidası, her anını, her amelini, Peygamber'in (s.a.v) ahlakı ve siretiyle, yani Hakk'ın rızasıyla doldurma gayretidir. Bu gayret, gaflete düşüren nefsanî zevkleri bir bir ortadan kaldırır.

Zikir, Dua ve Salât: Gaflet Panzehiri Ameller

Nefsin gaflete çağıran fısıltıları sürekli olduğu için, sâlikin uyanıklık hâlini de sürekli kılması gerekir. Bunun için elinde üç büyük silah vardır: Zikir, dua ve salât. Bunlar, gaflet pasını kalpten silen cila, kuruyan gönül toprağına yağan rahmettir.

Fakat her zikir, zikir midir? Her namaz, miraç mıdır? Terzibaba Hazretleri bu noktada mühim bir uyarıda bulunur:

Yaptığımız zikirler gaflet hükmünde (gaflet ile) oluyor ise, herhangi bir şeyi tekrarlamak sûretiyle zikir yapıyorsak âdet hükmünde (adet üzere) zikir yapıyorsak, bu da bizi temizlemez.

Dil "Allah, Allah" derken kalp dünya pazarında alışverişteyse, o zikir âdet olur, ibadet olmaz. O zikir, kalpteki pası temizleyecek şerareyi, o ilahi kıvılcımı çıkarmaz. Zikir, anmaktır; anılanı kalpte hazır ve nâzır bilmektir. İşte o zaman zikir, kalbi mâsivâdan (Hakk'ın gayrısından) temizler ve tahir kılar.

Aynı şekilde salât (namaz) da gafletten uyanıklığa geçişin en mühim vasıtasıdır. Ancak bu, sadece şekli yerine getirmekle olmaz. Felaha eren müminlerin vasfı, "salâtlarını muhâfaza etmektir." Bu muhafaza, sadece vaktinde kılmak değil, aynı zamanda:

Üçüncüsü, salâtta gönlüne ilhâm olunan vahdet şuuru ile ilâhî feyz ve nûrları, salât sonrasında da korumak ve hebâ etmemektir. Dördüncüsü," salât-ı dâimûn " yaşantısına vâsıl olup her an, her nefeste, şuurda ve idrâkte Hakk ile birlikte olmaktır.

Bu, gafletin tam zıddıdır. Salâtta yaşanan o huzur ve birlik şuurunu, namazdan sonraki hayata taşıyabilmek... Ve nihayet, bütün bir ömrü namaz kılmak, yani her an Hakk'ın huzurunda olduğunun idrakiyle yaşamak... Bu, [salât-ı dâimûn](/wiki/salat-i-daimun) makamıdır ve gafletten tamamen kurtuluşun adıdır.

Bu yolda sâlikin en büyük dayanağı, acziyetini itiraf edip Hakk'ın rahmetine ve O'nun rahmetinin en kâmil tecellisi olan Peygamber Efendimiz'e (s.a.v) sığınmasıdır. Gafletle geçen günlerin pişmanlığı, şu yakarışta dile gelir:

Gafletle geçiyor şamu seher, Seni bilmek ne zormuş meğer, Seni anlamadan gidersem eğer, Boş çevirme ellerimi ya Rasûlüllah.

Bu, sâlikin kendi ameline değil, Peygamber'in şefaatine ve Hakk'ın lütfuna güvendiğinin ilanıdır. Bu yakarış, kalbi diri tutan, gaflet anlarında bile umut kapısını açık bırakan bir niyazdır.

İleri Mertebelerin Gafleti: Ebrarın Hasenâtı, Mukarrebînin Seyyiâtıdır

Gaflet sadece avamın, yolun başındakilerin sorunu değildir. Yol ilerledikçe, mertebe yükseldikçe, gafletin şekli değişir, daha incelikli, daha gizli bir hâl alır. Büyüklerin "Hasenâtü'l-ebrar seyyiatü'l-mukarrabin" yani "İyi kulların iyilikleri, Hakk'a yakın olanlar için günah sayılır" sözü bu sırrı açıklar.

Yolun başındaki için büyük bir sevap olan bir amel, yolun sonundakinin makamına göre bir noksanlık, bir perde olabilir. Murakabe ehli için gaflet, artık bir anlığına bile olsa kalbe Hakk'tan gayrı bir düşüncenin gelmesidir.

Kul o düşünceyi giderip. Hak fıkrine tebdil etmezse, ve o dü­şünce ile mesrur olup bulunduğu gaflet içinde rahatlaşırsa, bu halinden sorguya çekilir... Bu halin tafsili, Kur’anı Keriym Rahman Suresi 55. sure 29. ayette gizlidir: “külle yevmin hüve fiy şe’nin” “Her an O yeni bir şa’ndadır..”.

Hakk her an yeni bir tecellide, yeni bir şa'ndadır. [Mukarrabîn](/wiki/mukarrabin) (yakınlaştırılmışlar), kalplerini bu tecellilere sürekli açık tutmakla mükelleftir. Onlar için gaflet, bir an duraksayıp gelen tecelliyi kaçırmaktır. Kalp, Hakk'ın evidir ve o eve O'ndan gayrı bir misafirin girmesine rıza göstermek, o makam için en büyük edepsizliktir.

Hatta yolun en tehlikeli gafletlerinden biri, "Rahmanî gaflet" olarak isimlendirilir. Bu, sâlikin seyr-i sülûkunda ulaştığı [fenâfillah](/wiki/fenafillah) (Hakk'ta yok olma) makamının zevkine ve sarhoşluğuna kapılıp orada kalma arzusudur. Bu, bir nevi mânevî tembelliktir.

Seyr-i sülüka başladıktan sonra dünya ve ahiretten geçen salik “fenafillah” a ulaştıktan sonra tekrar (belki de en büyük gaflet olan) bu “fenafillah” ta kalma arzusunu yenmek için bir uyarıdır. Muhammedîliğin hakkını vermek için bir çağrıdır, İnsan-ı Kamil olarak marifet ilmini hakkı olanlara hakkıyla vermek için bir çağrıdır.

Muhammedîlik, fenâda kalmak değil, fenâdan sonra [bekâbillah](/wiki/bekabillah) (Hakk ile var olma) makamına dönüp, halka hizmet etmektir. [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil), hem Hakk ile olup hem de halk içinde bulunabilendir. Sadece kendi kurtuluşunun zevkine dalıp kalmak, ümmete hizmet vazifesini unutmak, işte bu Rahmanî bir gaflettir. Bu, [zülcenaheyn](/wiki/zulcenaheyn) (iki kanatlı) olmanın, yani hem şeriatın zahirini hem de hakikatin batınını dengede tutan Muhammedî mîzan'ın hakkını vermemektir.

Gafletle mücadele, sâlikin ömrü boyunca devam eden bir cihattır. Bu cihat, bir mürşidin eliyle başlar, nefsin hilelerini öldürmekle devam eder, zikir ve ibadetle beslenir ve en ileri mertebelerde dahi bir anlık gevşemeye izin vermeyen bir uyanıklıkla taçlanır.

Füsûsu'l-Hikem'de Gaflet

Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin kalbine Efendimiz (s.a.v.) tarafından ilka edilen Füsûsu'l-Hikem, her an taze, her an canlı bir şekilde bizlere kendi hakikatimizi fısıldar. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin de her fırsatta altını çizdiği üzere, bu mübarek eserleri okurken en büyük gaflet, anlatılanların sadece tarihî şahsiyetlere ait olduğunu sanmaktır.

Bu bölümde Museviyyet, Halidiyyet hakikatlerinden bahsedilecektir ki, aslında kendi Museviyyet, Halidiyyet hakikatimizden bahsedilecektir, kendinden haberi olmayan bir birimin gerçek manadaki Hakk’tan haberi olması mümkün değildir. Ey Hakk yolcusu salik kardeşim, bu mevzular sadece geçmiş, mazide kalmış kimselerin hayat hikayeleri değildir. Bugün için senin zatının ve nefsinin hayat hikayesidir, ona göre oku ve kendinde bunları bulmaya çalış ki senin de Âdemiyet/İnsanlık devren başlamış olsun.

Füsûs’ta anlatılan her bir peygamber kelimesi; Âdemiyyet, Museviyyet, İseviyyet, her biri, sâlik olan bizlerin kendi içimizde kat etmemiz gereken bir mertebenin, aşmamız gereken bir hâlin, uyanmamız gereken bir gafletin hikâyesidir. Musa (a.s.) kıssasını okurken kendi içimizdeki Musa’yı, yani şeriata, zahirî hükümlere sımsıkı bağlı yönümüzü; Hızır (a.s.) ile karşılaştığında ise kendi bâtınî, ledünnî istidadımızın nasıl bir imtihandan geçtiğini görmeliyiz. Bu kıssalar, bizim nefs ve Zât hakikatimizin hayat hikâyesidir. Bunları okuyup da kendi içimizde bir arayışa girmedikçe, Âdemiyet devremiz başlamaz, Muhammediyyet ufkuna yol bulamayız. Bu yoldan gafil kalmak, kendi sırat-ı müstakim yolculuğumuzdan habersiz yaşamak demektir.

Bu gibi zirve eserleri okumamak veya onları sadece birer entelektüel gevezelik konusu yapmak, en büyük kayıplardandır. Kişi, kendini bilme yolculuğuna çıkmadıkça, en büyük gafletin içinde yüzer.

Hayatın gerçek ma’nâda anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Kendisini bilmeyen kişinin ilmi ne kadar çok olursa olsun hayal ve vehmine dayanmaktadır, bu hal de kişide nefsi bir benlik oluşturduğundan, bu sebeple kişi kendi hakikatine girmeye yol bulamaz ve bu âlemden isterse birkaç üniversite bitirmiş olsun, kendinin yabancısı/cahili olarak gider. Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur.

Asıl gaflet, kişinin kendinden habersiz olması, kendi hakikatine yabancı kalmasıdır. Kaç diploma sahibi olunursa olunsun, hangi makamlara gelinirse gelinsin, "Ben kimim?" sorusunun cevabı kendi varlığında tadılmamışsa, bütün birikim hayal ve vehimden ibarettir. Bu birikim, hakikate perde olan en kalın nefsî benliği örer. Füsûs, Mesnevî, İnsân-ı Kâmil gibi eserler, bu gaflet uykusundan uyandıran, kişiyi kendine getiren, kendinden de Rabbine götüren ilahi birer çağrıdır. Onları okumamak, bu çağrıya kulak tıkamak, ömrü bir hiç uğruna, hayal ve vehim satın alarak ziyan etmektir. Zira “Nefsine ârif olan Rabbine ârif olur” hükmü, bu yolun temelidir.

Musa’nın Gafleti: İki İlim Arasındaki Perde

Füsûs’un Mûsevî fassı, gafletin ne kadar ince bir mesele olduğunu, en yüksek mertebelerdeki peygamberlerin hayatında bile nasıl bir imtihan ve öğreti vesilesi kılındığını gözler önüne serer. Hz. Musa, bir Ulü’l-azm peygamberdir, kelîmullahtır. Lakin Cenâb-ı Hakk, ona bilmediği bir ilmi öğrenmesi için Hızır’a (a.s.) talebe eyler. Bu yolculuk, şeriat ilmi ile hakikat ilminin, ya da daha doğru bir ifadeyle ilm-i risâlet ile ilm-i ledün’nün karşılaşmasıdır. Hz. Musa’nın Hızır’ın (a.s.) yaptıklarına itirazı, zahirî aklın ve şeriatın ölçülerine göre haklıdır. Ancak bu itiraz, bâtında işleyen ilahi takdir ve hikmetten “gafil” olmasından kaynaklanır.

Ve Yüce Allah Hızır (a.s.)ı övmüş ve adaletine hükmetmiş, onun hakkında güzel şehadette bulunmuş iken, Mûsâ (a.s.) bu övgü ve adalet şehadetinden gafil oldu. Ve Mûsâ (a.s.) Hızır'a kavuştuğu zaman, Cenâb-ı Hızır ona فَإِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلَا تَسْأَلْنِي عَنْ شَيْءٍ حَتَّى أُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا (Kehf, 18/70) ya'ni “Eğer sen bana tâbi' olur isen ben sana ondan haber verinceye kadar bana bir şeyden suâl etme!” demiş idi. Mûsâ (a.s.) bu şarttan da gaflet etti.

Şeyh-i Ekber, bu durumu “gaflet” kelimesiyle açıkça ifade eder. Hz. Musa, Hızır’ın (a.s.) ilminin doğrudan Allah katından geldiğine dair ilahi tezkiyesinden (onayından) ve ona tâbi olurken verdiği “sabredeceğim, soru sormayacağım” sözünden gaflet etmiştir. Bu, onun peygamberliğine bir noksanlık getirmez. Aksine, biz sâliklere şunu öğretir: Her ilim mertebesinin kendine göre bir sınırı, bir perdesi vardır. Bir mertebenin bilgisi, diğer mertebenin hakikatini idrak etmekten aciz kalabilir. Zahir bilgisi, bâtın hikmetinin işleyişine akıl sır erdiremeyebilir. Bu aradaki anlayışsızlık hâli, o mertebeye has bir gaflettir.

Hızır’ın (a.s.) cevabı bu durumu özetler:

Ve eğer Mûsâ (a.s.), buna âlim olaydı, Cenab-ı Hızır, ona مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا (Kehf, 18/68) ya'ni "Zevkan ihata etmediğin şeye" demezdi. Yani bir ilim üzerindeyim ki sana zevk ile hâsıl olmadı. Nasıl ki sen bir ilim üzeresin ki ben onu bilmem, demektir. Binâenaleyh insâf etti.

Hızır (a.s.), “Senin zevk yoluyla, yani tadarak, bizzat yaşayarak ihata etmediğin, kuşatamadığın bir ilim bendeki” diyerek, ilimlerin farklılığını ortaya koyuyor. Hz. Musa’nın şeriat ilmi ne kadar yüce olsa da, Hızır’ın (a.s.) doğrudan ilahi takdirin sırlarına vâkıf olduğu ilm-i zevkî karşısında bir perde arkasında kalmıştır. Sâlikin yolculuğunda da böyle anlar olur. Mürşidinin bir tasarrufunu, bir sözünü zahirî aklıyla tarttığında bir anlam veremez, hatta yanlış bulur. İşte o an, sâlikin Musa (a.s.) gibi kendi ilminden, kendi mantığından değil, tâbi olduğu zâtın hikmetinden gafil olup olmadığını sorgulaması gereken imtihan anıdır.

Rüyanın Gafleti: Zahire Takılıp Bâtını Kaybetmek

Gafletin bir başka yüzü, âlem-i misâl’den (hayal ve suretler âlemi) gelen işaretleri, rüyaları, ilhamları zahirî manalarına hapsetmektir. Her sembolün bir hakikate işaret ettiğini unutup, sembolün kendisine takılıp kalmak, büyük bir kayba yol açar. İbn Arabî Hazretleri, İshak fassında bu duruma Hz. İbrahim’in rüyasını ve Takıyy bin Mahled’in hadisesini örnek vererek dikkat çeker.

İmdi İbrâhîm (a.s.) rü'yâyı ta'bîrden gaflet etti. Böyle olunca, mevtın-ı rü'yâya onun hakkını vermedi. Ve bu sebepten dolayı rü'yâyı tasdik eyledi. Nitekim Müsned sahibi imâm olan Takıyy bin Mahled, gafil oldu... Nebî (s.a.v.) o rü'yâda ona süt içirdi. Ve Takıyy bin Mahled rü'yâsını tasdik etti. Binâenaleyh istika edip sütü kayy eyledi. Eğer rü'yâsını ta'bîr ede idi o süt, ona ilm-i kesîr olur idi. İmdi sütten içtiği kadar, Allah Teâlâ ona ilm-i kesîri harâm etti.

Büyük bir âlim olan Takıyy bin Mahled, rüyasında Efendimiz’in (s.a.v.) elinden süt içer. Uyanınca, rüyasında gördüğü şeyin hakikat olduğuna o kadar inanır ki, "Beni rüyada gören uyanıkken görür" hadisinin zahirine takılır. Rüyada içtiği sütün, midesinde de fiziki olarak bulunduğunu zanneder ve onu kusarak dışarı atar. Oysa irfan ilminde süt, ilmin, hikmetin sembolüdür. O, rüyanın ta'bîr edilmesinden, yani iç manasının yorumlanmasından “gafil” kalarak, kendisine bahşedilen o engin ilmi kendi elleriyle dışarı atmış oldu.

Bu, bizlere çok önemli bir usûl öğretir: Hakikat âleminden gelen her tecelli, her işaret, her rüya, kendi mertebesinin diline göre yorumlanmalıdır. Misal âleminin suretini, bu şehadet âleminin maddesi zannetmek, Takıyy bin Mahled’in gafletine düşmektir. Bu gaflet, kişiyi kendisine sunulan ilahi lütuftan mahrum bırakır. Hz. İbrahim (a.s.) de oğlunu kurban etme rüyasını zahirine hamletmiş, ta'bîr etmekten gafil kalmıştı. Lakin onun bu durumu, Cenâb-ı Hakk’ın bir koç göndermesiyle rahmete tebdil oldu ve asıl mananın "nefs-i İsmailiyyet'in kurban edilmesi" olduğu anlaşıldı.

Aklın Gafleti ve Zorunlu Ölüm

Gafletin en yaygın ve tehlikeli türlerinden biri de cüz'i aklı ilah edinmektir. Kişinin kendi aklını, kendi mantığını mutlak ölçü kabul edip, aklı var edeni, o aklın almadığı hakikatleri inkâr etmesidir. Bu, “nakıştan nakkaşa geçememek” hâlidir.

Fransız devriminde insanlar aklı ilah edinmeye, akıllarına tapmaya başladılar. Cüzi akıllarına tapmaya başladılar, Tabi önünde başka bir şey bulamadı düşündü, düşündü en üst düşünce varlık olarak aklı gördü, aklı var edeni görmedi de aklı gördü. O resimleri beğeniyor da resmi kim yaptı diye sormuyor, nakıştan nakkaşa geçemiyorsun. Kendini görüyor da kendini kim meydana getirdi bunun gafleti içinde.

Bu, modern insanın en büyük açmazıdır. Kendi cüz'i aklını, o aklın kaynağı olan Küllî Akıl’dan, yani Hakikat-i Muhammediyye’den koparınca, geriye çamura batmış bir eşek kalır. Bu akıl, ancak dünya işlerine, maaş hesabına yarar; ama hakikat yolunda bir adım attıramaz. Bu gaflet içinde yaşayan kimse, sureti insan olsa da manası itibarıyla hayvani bir hayat sürer. Onun ölümü de bu gafletine uygun olur.

mevt-ı ızdırari; ise hakayık-ı ahvalden bihaber olan yani zorla ölen, mecburi ölen... Hakikat hallerinden habersiz olan, bütün bu hakikatlerden habersiz olan ve hayvani hayatta bilcümle hayvanatla müşterek bulunan perdelilerin ölümüdür. Kendinden habersiz, alemden habersiz, bu varlığın ne olduğundan habersiz, resulden, nebiden habersiz, Rabbından habersiz, gerçi bunların hepsini kelam olarak biliyor ama hakikatinden habersiz olduğundan gaflet ehlidir...

Füsûs’un derinliklerinde anlaşılan budur: Gaflet ehlinin ölümü, zorunlu (ızdırari) bir ölümdür. Hayvanlar gibi, ne olduğunu, nereye gittiğini bilmeden, perdesinin kalkacağı son ana kadar habersizce yaşar ve ölür. Bu kimseye insan-ı hayvan denir. Ariflerin ölümü ise iradîdir; onlar ölmeden önce ölerek, nefslerini Hakk’a kurban ederek bu zorunlu sondan kurtulmuşlardır. Onlar için ölüm, bir yok oluş değil, vuslat kapısıdır.

Ey yolcu, Füsûs’un her bir fassını okurken kendi hâlinin aynasına bak. Kendi Musa’nın, kendi Hızır’ının mücadelesini seyret. Rüyalarını zahirine hapseden Takıyy bin Mahled gafletinde misin, yoksa her işaretten mana çıkaran bir arif misin? Aklını put mu edindin, yoksa Hakk’a varan bir binek mi? Bu soruların cevabı, senin gaflet uykusundan ne kadar uyandığının da cevabıdır.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Gaflet bahsine daldıkça, bu denizin hem sığ hem de dipsiz olduğu görülür. Bir yanda Hakk’tan habersizliğin gündelik hâli vardır. Diğer yanda ise, Vücûd’un kendi kendini seyrettiği o muazzam oyunun en gizemli perdelerinden biri durur. İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i, gafleti sadece bir kusur olarak değil, aynı zamanda hakikate ulaştıran yolun bir parçası, bir zıtlık olarak gösterir. Zira O’nun sanatı, zıtları bir arada tutmaktadır. Gaflet olmasa uyanıklığın, gayriyet olmasa ayniyetin kıymeti nasıl bilinirdi?

İrfan yolunun en temel derslerinden biri, harflerin sırrında gizlidir. Arap lisanında iki harf vardır ki, gaflet ile vuslat arasındaki bütün mesafeyi içinde barındırır: “Ayn” (ع) ve “Gayn” (غ). Biri “aynı” demektir, birliğe, tevhîde işaret eder. Diğeri “gayrı” demektir, ikiliğe, kesrete, ayrılığa işaret eder. Aralarındaki tek fark, “gayn” harfinin üzerindeki bir noktadır. Bütün mesele, bütün gaflet, o tek bir noktadan ibarettir.

İşte ayniyet ve gayriyet ifade eden iki kelime bu şekilde insan yaşantısına intikal ettirildi. Yani bilen “ayn”, bilinen “gayr” diye. “gayn”ın üzerindeki noktası kaldırılırsa “ayn” kalır. Yani sen kendini daha evvelce kendini Hakkın dışında olarak “gayr”i olarak bilirken ama o “gayn” üzerindeki noktayı aldığın zaman “ayn” oldun gitti. Çünkü seni “gayn” yapan o “ayn”ın üstündeki noktadır. Hangi nokta bu, benlik, bireysellik noktasıdır. O birimsellik noktasını çektiğin zaman “gayn”ın “ayn” olur. Yani sen onun aynı olursun. Yahut özü hakikati olursun. O sendeki hakikat sende ortaya çıktığı zaman sen o olursun. Ama bu hakikati idrak etmediğinden bunun gafletinde olduğundan “gayr” olursun. Yani hakikati bildiğin zaman “ayn” oluyorsun ama kendini tanımadığın zaman gayriyette oluyorsun.

Terzibaba Hazretleri’nin bu şerhi, gafletin ne olduğunu en derûnî seviyede ortaya koyar. Gaflet, kişinin kendi üzerine koyduğu o “benlik noktası”dır. “Ben varım, O da var” dediğin an, “gayn” harfi belirir ve sen Hakk’tan “gayrı” düşersin. Bu, vücûdî bir ayrılık değildir, zira O’ndan ayrı bir vücûd yoktur; bu, şuurda yaşanan bir ayrılıktır. Sâlikin bütün cehdi, o vehimle konulmuş noktayı silmek içindir. O nokta silindiğinde, yani “ben” zannı ortadan kalktığında, geriye kalan “ayn”dır, yani Hakk’ın kendisidir. Gaflet, kendini Hakk’ın dışında, O’ndan ayrı bir varlık olarak bilme hâlidir. Uyanıklık ise, o benlik noktasının bir vehimden ibaret olduğunu idrak edip, varlığın sadece O’nun varlığı olduğunu zevk etmektir. Bu yüzden “Men arefe nefsehû fekad arefe Rabbehû” (Nefsini bilen Rabbini bilir) buyrulmuştur. Kendini aradan çıkardığında, geriye kalan Rabbindir.

Bu ayniyet ve gayriyet oyunu, İlâhî İsimlerin tecellîlerinde de kendini gösterir. Âlem, Hakk’ın isimlerinin bir aynasıdır. Her bir varlık, bir ismin mazharıdır. Fakat bu tecellî, iki farklı şekilde zuhûr eder: gaflet ehlinin elinde ve irfan ehlinin elinde.

Birisi kişi kişiliğini bilmeden gafleti içinde yaşıyor iken Rab onlardan zuhur eder, diğeri ise irfan ehlinden bu isimler bilerek zuhura gelir. İşte aradaki fark budur. İsimler ikisinden de zuhura gelir ama irfan ehli olanlardan bilerek yani ne yaptığını bilerek yani isimleri hükmü altına alarak diyelim, isimlere hakim olarak tasarruf ederek mesela karşıdan birisi “Kahhar” ismi ile ona sataşır hücum eder, o kişi bunu bildiği için Cebbar ismi ile cevap verir ama o kişi bunun farkında olmaz. Hem de kahhar ismi ile saldırdığı halde Rahman ismi ile de ona Rahmet eder.

Gaflet içindeki bir kimse öfkelendiğinde, o aslında Hakk’ın “Kahhâr” isminin bir tecellîsidir, ama o bunun farkında değildir. Nefsinden bildiği için hem kendine zulmeder hem de karşısındakine. İrfan ehli, yani uyanık olan ise, karşısındaki öfkeli kişide nefsi değil, Kahhâr isminin tecellîsini görür. Ona nefsiyle değil, Hakk’ın bir başka ismiyle, belki “Sabûr” ile, belki “Rahmân” ile mukabele eder. Gaflet ehli, isimlerin oyuncağıdır; irfan ehli ise o isimlerin şahidi ve Cenâb-ı Hakk’ın izniyle, o isimler üzerinde tasarruf edendir. Gaflet, tecellîyi failin kendinden bilmesidir. İrfan ise failin de, fiilin de, mef’ûlün de (etkilenenin de) Hakk’tan olduğunu bilmektir. Bu, Cem makamı’nın ta kendisidir; zira ârif, hem Kahhâr’ın celâlini hem de Rahmân’ın cemâlini aynı anda müşahede eder ve her ikisinin de aynı kaynaktan geldiğini bilir.

Gafletin bir başka yüzü, sâlikin yolculuğunda bir rehbere olan ihtiyacını gösterir. İnsan, kendi hayal ve vehminin tuzağına düşmeye pek müsaittir. Nefsi ona öyle bir Rab tasavvuru çizer ki, o tasavvur, Zât-ı Mutlak’tan fersah fersah uzaktır. Bu noktada, kul ile Hakk arasına giren ve yolu aydınlatan bir “mabeynci”, yani bir mürşid-i kâmil zarureti doğar.

O zaman Allah ile kulun arasına “mabeyn”ci girmezse yani gerçek eğitici girmezse ne giriyor, birileri giriyor, hayal ve vehim giriyor, şeytan giriyor. İşte onun götürdüğü Rab da gerçek Rabbül aleminin dışında hayalde var edilen bir Rab hükmüne giriyor. İşte bugünkü gerçek yaşantının ne yazık ki hakikati budur. Arada bulması gereken gerçek mabeyncileri yani gerçek Hakk dostlarını belirli safsatalarla ortadan kaldırıp insana hürlük veriyormuş gibi aslında tamamen nefsani bir hürlüğe yani isyani bir yöne gitmesi tamamen cehle gitmesi bu yüzden insanların Hakkı bulmasının mümkün olmadığı ortada görülüyor.

Mürşid, sâlikin kendi zihninde yarattığı sahte Rab putunu kıran bir İbrahim’dir. Gaflet, kişinin kendi vehmini hakikat sanmasıdır. Kişi, kendi aklının, kendi anlayışının kendisine yeteceğini zanneder. Hâlbuki bu, nefsin en büyük hilelerinden biridir. Gerçek bir mürşidin terbiyesinden geçmeyen akıl, hamdır; kendi kuruntularının esiri olur. Gaflet ehli, bu sahte hürriyeti sever, çünkü nefsinin isteklerine gem vuracak bir otorite istemez. Uyanıklık ise, kendi aczini idrak edip, yolu bilen birinin elinden tutmaktır. Mürşid, aradaki hayal perdesini kaldırır ve sâlike, kendi hakikatine giden yolu gösterir.

Gaflet meselesi o kadar incedir ki, irfanın en yüksek mertebelerinde bile bir tehlike olarak varlığını sürdürür. Füsûs’ta İbn Arabî Hazretleri, arifin himmet gücüyle, yani mânevî iradesiyle, dış dünyada varlığı olan şeyler halk edebileceğini söyler. Bu, velîlerin kerametlerinin sırrıdır. Ancak bu halk ediş, arifin sürekli teveccühüne, yani dikkatine bağlıdır.

İmdi ârife, halkettiği şeyin hıfzından ne zaman bir gaflet târî olsa o mahlûk ma'dûm olur. Meğer ki ârif cemî'-i hazarâtı zabtetmiş ola; ve o ârif, mutlakā gāfil olmaz. Belki ona müşâhedesinde bulunduğu bir hazret lâbüddür.

Bir velî himmetiyle bir nesne var ettiğinde, o nesnenin varlıkta kalması, velînin onu sürekli hatırda tutmasına bağlıdır. Ondan bir an bile gafil olsa, o nesne yok olur. Bu, varlığın tamamının, Hakk’ın sürekli teveccühü ve nazarıyla kaim olduğunu öğretir. Cenâb-ı Hakk, bir an bile mahlûkatından gafil olsa, bütün âlemler yok olurdu. O, “Allâhu lâ ilâhe illâ huve’l-hayyu’l-kayyûm”dur. Hem diridir (Hayy) hem de her şeyi ayakta tutandır (Kayyûm). Arifin yaşadığı bu minyatür tecrübe, ona Hüvviyet mertebesindeki bu büyük sırrı zevk ettirir. Gafletin zıddı olan “huzûr” hâli, yani sürekli uyanıklık, sadece bir ahlâkî erdem değil, aynı zamanda varlığı ayakta tutan vücûdî bir ilkedir.

Bu uyanıklık hâlinin zirvesi, kâinattaki her zerrenin “Hayy” isminden bir pay aldığını görmektir. Gafletin en kesif hâli, tabiatçıların yaptığı gibi, varlığın bir kısmına “canlı”, bir kısmına “cansız” demektir.

İşte bu hakikatten gafil olan perdeliler eşyâ-yı mevcûdenin ba'zısında "hayat" vardır, ba'zısında da yoktur zannederler. Tabiatçılar gibi taş, toprak, su gibi varlıklara cansız derler, Halbuki vücûdda "hayât" sahibi olmayan bir şey yoktur. Fakat onların hayâtı, bu dünyâda ba'zı nâsın idrâkinden bâtın oldu ve gizli kaldı. ... 50/22- "Celâlim hakkı için (denir) sen bundan bir gaflette idin: şimdi senden perdeni açtık, artık bu gün gözün keskindir”

Gafil için taş, taştır. Arif için ise taş, Hakk’ın bir tecellîsidir, O’nu kendi lisanınca tesbih eden bir varlıktır. Gaflet bir perdedir, ahirette ise bütün perdeler kalkacaktır. O gün herkes, taşın da, toprağın da “Hayy” olduğunu görecektir. İrfan ehli ise, o “gün”ü bu dünyaya getiren, ölmeden evvel ölen ve ahiret hakikatlerini bu dünyada müşahede etmeye başlayandır. Onun için her şey canlıdır, her şey konuşur, her şey Hakk’ı zikreder. Gaflet, bu kevnî zikri duyamamaktır.

Bu gaflet uykusundan uyanmak, cehd ve gayretle olur. Cenâb-ı Hakk, insana cüz’î bir irade, bir istiklâl vermiştir ve bu, onun imtihanıdır.

Risale-i Gavsiyede şöyle diyordu; “Mücahedesi olmayanın müşahedesi olmaz” buyuruyordu. Mücahedeler, cehd etmeler çalışmalara hiç gerek kalmazdı, bizim istiklali bir varlığımız söz konusu olmasaydı. İşte her ne kadar bu sistem üzerine faaliyette oluyor idiysek de Cenab-ı Hakk biz de diyelim ki “Hadi” isminin bizdeki tecellisini %10 verdi, “Mudil” isminin tecellisini de %9 verdi, ama biz gafletimiz yüzünden nefsaniyetimize kaymak suretiyle mudil ismine kayar isek bize tanınan %10’luk malzemeyi kullanamadığımızdan %9 olan mudil hadisesi bizim üzerimizde daha çok ortaya çıkar.

İnsanın içinde hem hidâyete götüren “Hâdî” ismi, hem de dalâlete düşüren “Mudill” ismi potansiyel olarak vardır. Gaflet, nefsinin arzusuna uyup, kolay olanı, yani Mudill isminin tecellîsini seçmektir. Mücahede ise, o cüz’î iradeyi kullanarak, zor olanı, yani Hâdî isminin tecellîsini fiile çıkarmak için çabalamaktır. Zikir, fikir, riyâzet, hizmet gibi ameller, içimizdeki Hâdî potansiyelini sulayan birer ab-ı hayattır. “Mücahedesi olmayanın müşahedesi olmaz” sözü, bu yolun temel usûlüdür. Oturduğu yerden kimseye marifet verilmez. Gaflet yatağında yatan, uyanıklık sabahına eremez.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Gaflet

Hazret-i Mevlânâ’nın irfan deryası olan Mesnevî-i Şerîf’i, gaflet bahsini kuru bir tarifle değil, canlı misallerle, içimize işleyen hikâyelerle ve gönül gözünü açan sembollerle anlatır. Onun dilinde gaflet, bazen dünyanın ayakta kalmasını sağlayan ilahi bir sır perdesi, bazen de hakikat dostu görünen sahte yoldaşların sunduğu zehirli bir şerbettir.

Dünyanın Direği ve Hilm-i İlâhî'nin Bir Cilvesi Olarak Gaflet

Gafletin kökenini anlamak için, önce Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerindeki hikmeti sezmek gerekir. Kulun günaha cüret edebilmesi, hatta Hakk’tan bir anlığına habersiz kalabilmesi dahi, O’nun heybetinden değil, hilmindendir. Eğer Zât-ı Mutlak’ın Kahhâr ismi ve heybeti sürekli tecellîde olsaydı, hangi kulda günah işleyecek, hangi nefiste O’ndan gafil kalacak bir anlık cesaret bulunabilirdi? Hazret-i Pîr, bu ince sırrı şöyle aralar:

O günah evvelâ onun hilminden sıçrar; ve yoksa onun heybeti ona ne vakit mecâl verir? Kul, Hakk'ın hilminden dolayı günahın örtüldüğünü görerek günaha cüret eder; ve kuldan meydana gelen günah önce Hakk'ın hilminden dolayı kaynaklanır ve ortaya çıkar. Eğer Hakk'ın hilmi olmasa, O'nun yüce Zâtının heybeti o kula o günahı işlemeye asla güç vermez. İşte bu ilâhî hilimdir ki, kulu günah işlerken Hakk'ın heybetinden gaflete düşürür.

Gafletin en derin manası buradadır. O, Hakk’ın heybetini örten bir hilm perdesidir. Bu perde olmasaydı, kulun imtihanı, tövbesi, af dilemesi ve yeniden O’na yönelmesi mümkün olmazdı. Bu hilm, ruhu öldüren katil nefsin cinayetinden sonra, tövbe edip kendine gelmesi şartıyla, bir nevi “kan bahası” olur. Fakat bu gaflet ve sarhoşluk hali devam ederse, şeytan aklı ve imanı temsil eden “külâhı” baştan kapıverir.

Bu ilahi işleyişin bir sonucu olarak gaflet, bu görünen âlemin, yani dünyanın da direği haline gelir. Mevlânâ, "Dünya nedir?" sualine en net cevabı verir:

Dünya nedir, Hak'tan gafil olmaktır; yoksa kumaş ve gümüş ve evlat ve kadın değildir.

Mesele, malda, mülkte, evlatta değil; kalbin bunlarla meşgul olup Sahibini unutmasındadır. Yoksa nice erler vardır ki, Kur’ân’ın övdüğü gibi, ticaret ve alışveriş onları Allah’ı anmaktan alıkoymaz. Onlar dünyanın içinde, ama dünyanın dışındadırlar. Gaflet ehli ise, dünyanın dışındaymış gibi görünse de kalben tam ortasındadır.

Hazret-i Pîr, bu hikmeti daha da açarak, gafletin bu âlemin imarı için nasıl bir zorunluluk olduğunu anlatır. Eğer her insan, her an ölümün ve hesabın ayıklığı içinde yaşasaydı, kimsenin dünyayı imar etmeye, bir ağaç dikmeye, bir ev kurmaya mecali kalmazdı.

Eğer âdem o ateş üzerinde kala idi, çok harablık ve noksanlık vâki' olurdu. Bu cihân derhal vîrân olurdu; ademlerden hırslar dışarı giderdi. Ey can, bu âlemin direği gafletdir. Ayıklık bu cihan için âfetdir.

Bu, bir cem makamı idrakidir. Zahiren kötü ve istenmeyen bir hal olan gaflet, bâtınen bu imtihan yurdunun nizamı için bir vesiledir. Ayıklık, yani Hakk ile daim olma hali, arifler için en büyük nimet iken, bütün halk için geçerli olsaydı, dünya hayatı dururdu. Bu, Hakk’ın hem Zâhir hem Bâtın isminin bir tecellîsidir. Gaflet, dünyanın zâhirini mamur ederken, ayıklık ise ârifin bâtınını mamur eder.

Gafletin İlacı: Hak Dostları ve Sahte Yoldaşlar

Gaflet uykusundan uyanmak isteyen bir sâlikin en çok dikkat etmesi gereken husus, kiminle dostluk ettiğidir. Mevlânâ, bu konuda çok keskin bir ayrım yapar ve dünyanın ölçülerini baş aşağı çevirir. Bize dost görünenler aslında en büyük düşman, düşman sandıklarımız ise en hakiki ilaç olabilir.

Hakikatte senin dostların düşmandırlar, zîrâ seni Hazret'den uzak ve meşgül ederler.

Dünya ehli olan, sohbeti maldan, makamdan, dedikodudan ibaret olan dostlar, en kıymetli hazine olan vakti çalar. Seni boş işlerle oyalayarak kalbini Hakk’ın zikrinden uzaklaştırır, gaflete sürüklerler. Onlarla oturup kalkmak, kalpteki mânevî nuru söndüren bir rüzgârdır. Kur'ân-ı Kerîm'in uyarısı manidardır: "Kalbini bizim zikrimizden gafil kılan ve nefsinin hevesine uyan kimselere itaat etme!" (Kehf, 18/28).

Bunun tam zıddı ise, zahiren düşman görünenlerin hakikatte dost olabilmesidir. Bir düşmanın verdiği sıkıntı, cefa ve zorluk, insanı tenhalara çeker, seccadeye koşturur, gözyaşlarıyla Rabbine yalvartır. İşte bu hal, gafletten uyanışın ta kendisidir.

Hakikatte her düşman senin ilacındır; senin kîmyân ve nâfi'in ve gönül arayıcındır. Zîrâ sen ondan halvete kaçarsın, Hudâ'nın lutfundan yardım istersin.

Düşmanın ettiği kötülük, insanı Allah'a yaklaştıran bir vesileye dönüşür. Bakır gibi olan nefsi, bu sıkıntı ateşiyle altına çeviren bir kimya olur. Demek ki asıl düşman, Allah'tan uzaklaştıran; asıl dost ise, ne şekilde olursa olsun, Allah'a yaklaştırandır.

Bu noktada, en büyük "ilaç-düşman" İnsân-ı Kâmil’dir. O, sâlikin nefsaniyetini ve sahte benliğini yok etmek için bir "aslan" veya "ejderha" gibidir. Nefs-i Emmâre, bu aslandan korkar, kaçmak ister. Çünkü İnsân-ı Kâmil, nefsin hoşlandığı yalanları, avuntuları, kibri ve gururu parçalar. Hazret-i Mevlânâ bu yüzden sâlike seslenir:

Arslandan ve erkek ejderhâdan az kaç! Âşinâlardan ve akrabâdan hazer et!

Yani, nefsini yutacak olan o kâmil mürşidden değil, seni gaflete çeken o sahte dostlardan ve akrabalardan sakın! Onlarla bir araya geldiğinde vaktini çalarlar; aklına geldiklerinde ise hayalleri, kalbine inecek olan ruhani ilhamları otlar, yer bitirir. Bu gaflet ehlinin cefası, arif için bir imtihandır. Sâlik, bu cefalara sabrederek, onların körleşmiş basiret gözlerine sürme olacak ilacı hazırlar. Gafillerin attığı itiraz toprakları, hakikat pınarını asla dolduramaz.

Gaflet Uykusu ve Uyanışın Edebi

Gaflet, derin bir uykudur. İnsan bu uykudayken yaptığı işlerin, söylediği sözlerin mânevî âlemde nasıl bir koku yaydığının farkında değildir. Her günahın, her haram lokmanın, her gıybetin bir kokusu vardır ve bu koku, sâhibi farkında olmasa bile ruhaniyet semasına yükselir.

Sen uyursun ve o harâmın kokusu yeşil renkli gök üzerine çarpar.

Bu uyku hali, ibadetlere bile sirayet edebilir. Abdest alırken sadece uzuvları yıkamak, bedenin zahirini temizler. Ama bu esnada kalp Hakk’tan gafilse, bâtınî temizlik hasıl olmaz. Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi, abdest alırken Allah’ı zikredenin bütün bedeni temizlenir. Zikirsiz, yani gafletle alınan abdestte ise ancak suyun değdiği yerler paklanır. En basit amelimizde bile uyanıklık şarttır.

Gafletin en yaygın ve en tehlikeli türlerinden biri de, kişinin kendi zamanında yaşayan peygamberden veya velîden gafil kalmasıdır. İnsanlar, Allah dostlarını da kendileri gibi yerken, içerken, uyurken görürler ve onların beşeri yönlerine takılıp kalırlar. Bu beşeriyet perdesi, onların ardındaki ilahi nuru görmelerine engel olur.

Ma'lûm olsun ki, halk kendi zamanlarındaki enbiyâ ve evliyâyı yemekte ve içmekte ve uykuda ve sâir muâmelât-ı beşeriyyede kendileriyle müşterek gördükleri... için bu zevâtın kıymetlerini takdîr edemezler ve bu sebebler ile hâl-i hayatlarında onların füyûzâtından mahrûm kalırlar.

Bu gaflet ehli, o büyük zatlar vefat ettikten sonra menkıbelerini duyup kabir taşlarına yüz sürmeye başlarlar. Ama iş işten geçmiştir. Hayattayken feyzinden istifade edemedikleri bir mürşidin kabir taşından ne medet umabilirler? Bu yüzden uyanıklık, velînin hayattayken kıymetini bilmek, ona teslim olmak ve feyzinden istifade etmektir.

Hazret-i Pîr, bu uyanış yolculuğunu bir kuş misaliyle anlatır. İnsan ruhu bir kuştur. İnsân-ı Kâmil "şehir"dir, çünkü onda bütün ilahi isimler toplanmıştır. Gaflet ehli ise "köy"dür, çünkü dağınıktırlar ve bu topluluğa mazhar değildirler. Kuşun yüzü (himmeti, niyeti) ve kuyruğu (bedeni) vardır. Eğer kuşun yüzü şehre, yani Kâmil'e dönük, bedeni ise mecburiyetten köyde, yani dünya işleri içindeyse, yüzü kuyruğundan üstündür. Niyet amele galiptir. Fakat bunun tersi olursa:

"Ve eğer o kuş kuyruğunu şehir tarafına ve yüzünü de köy tarafına çevirmiş ise yüzünü bırak, kuyruğuna karşı mütevazı' ol."

Eğer sâlikin niyeti ve himmeti dünyaya, yani gaflet ehline dönük, ama bedeni bir İnsân-ı Kâmil'in hizmetindeyse, o bedeni ruhundan daha kıymetli olur. Çünkü Kâmil'in tasarrufu altındaki o beden, hayvanî sıfatlara ve günaha yol bulamaz. Bu, mürşidin sohbetinde ve hizmetinde bulunmanın, kalp tam dönmemiş olsa bile, ne büyük bir kurtuluş vesilesi olduğunu gösterir.

Nihayetinde, İnsân-ı Kâmil, ney gibidir. O, kanla dolu olan hakikat yolundan haber verir. Onun sesi, Hakk âşıkları için bir şifa, bir vuslat müjdesidir. Fakat gaflet ehli için bu ses, bir anlam ifade etmez. Hatta onlar, sürekli Allah’tan bahseden bu uyanık gönüllere "mecnun" derler. Zira gafletin dünyasında en büyük delilik, Hakk’ı hatırlamaktır. Uyanıklık âleminde ise en büyük akıllılık, bir an bile O’ndan gafil olmamaktır.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Gaflet

Bir kavramı anlamak, onu komşularıyla birlikte tanımaktan geçer. Hiçbir hakikat tek başına durmaz; her biri, diğerleriyle kurduğu bağ içinde kendi sırrını fısıldar. Gaflet de böyledir. Onu, etrafındaki nurlu ve gölgeli duraklarla birlikte mütalaa etmek gerekir.

Gafletin tam zıddı, panzehiri Zikir'dir. Gaflet unutmaksa, zikir hatırlamaktır. Gaflet Hakk’tan habersizlikse, zikir O’nunla her an beraber olduğunun idrakidir. Dilin zikri, kalbin gaflet perdesini aralamak için kapıya vurmasıdır; kalbin zikri ise o kapının açılıp içeriye, Huzûr makamına buyur edilmektir.

Bu habersizlik halinin kaynağı ve sahnesi Nefs'tir. Nefs-i emmare, yani kötülüğü emreden nefs mertebesi, gafletin kalesidir. Orada her şey benlik, arzu ve vehim üzerine kuruludur. Seyr-u sülûk, yani mânevî yolculuk, bu gaflet kalesini İrfan nuruyla fethetme mücadelesidir.

Gafletten ilk uyanış anına Yakaza denir. Bu, uykudaki insanın hafifçe gözünü aralaması, bir şeylerin yanlış gittiğini sezmesidir. Yakaza hali, gaflet uykusunun sonunun başlangıcıdır. Huzûr ise, uyanıklığın kemâlidir; artık Hakk’ın huzurunda olduğun şuurunun bir an bile kaybolmadığı makamdır.

Gafletin ne olduğunu anlamak için yapılan her derin düşünce Tefekkür'dür. Tefekkür, aklı ve kalbi kullanarak kâinattaki ve kendi varlığımızdaki işaretleri okuma, böylece gaflet perdesini inceltme sanatıdır. Her bir tefekkür, gafletin karanlığına atılmış bir nur taşıdır.

Gaflet, Tevhid hakikatini görememektir. Varlıkta Hakk’tan başka bir şey olmadığını bilmek Tevhid ise, varlıkları Hakk’tan ayrı ve kendi başına kaim sanmak şirkin ve gafletin ta kendisidir. Bütün varlık, O’nun isimlerinin bir Tecelli'sidir. Gaflet ehli, tecelliye bakar ama tecelli edeni göremez; arif ise tecellide tecelli edeni seyreder. Bu seyir, Hakikat ilminin kapısını aralar. Hakikat, perdenin ardındaki asıl gerçektir ve gaflet o perdenin kendisidir.

Peygamberler, insanlığı gafletten uyandırmak için gönderilmiş ilahi davetçilerdir. Hz. Adem (a.s.)'in cennetteki hali, bir tür unutma (nisyan) ile dünyaya inişi, insanın asli vatanından gafletle nasıl ayrıldığının ve tekrar oraya dönme arzusunun kevnî hikayesidir. Hz. Nuh (a.s.)'un gemisi, Tevhid ve imandır; tufan ise etrafı kuşatan gaflet ve inkâr selidir. Gemiye binen kurtulur, gaflette ısrar eden boğulur.

Hz. Musa (a.s.)'nın Hızır (a.s.) ile olan yolculuğu, en büyük peygamberlerin bile daha üst bir ilme nispetle "gafil" kalabileceğini gösteren bir edep dersidir. Bu, şeriatın zahirî bilgisinin, hakikatin bâtınî ilmi karşısındaki durumunu anlatır. Şeriat, gaflete düşmemek için tutunulan bir iptir; hakikat ise o ipin ulaştığı menzildir.

Hz. Yusuf (a.s.)'un kıssası, zahirî hadiselerin ardındaki bâtınî manayı görememenin bir gaflet olduğunu anlatır. Kuyu, zindan ve iftira zahirde birer felakettir; hakikatte ise Hakk’a vuslat yolunda birer basamaktır. Rüyayı, yani hakikati tabir edemeyenler, gaflet içinde kalmaya mahkumdur.

Hz. İsa (a.s.), Ruhullah sıfatıyla, gafletin ölülüğüne hayat nefhası üfleyen bir tecellidir. O’nun zuhûru, kalpleri dirilten, ölü toprağa can veren rahmet gibidir. Muhabbet de böyledir. Gaflet soğukluktur, ayrılıktır; muhabbet ise ateştir, birleştirir, vuslata erdirir. Aşk ateşi, gaflet buzunu eritir.

Ve nihayet Hz. Muhammed (s.a.v.), bütün bu uyanış yollarını kendinde toplayan "İnsan-ı Kâmil"dir. O’nun getirdiği Salât (namaz), günde beş defa gaflet nehrinin akışını kesen, kulu Rabbine döndüren mirac hadisesidir. "Rabbin namaz kılıyor" sırrına eren için namaz, gafletten tam bir çıkıştır.

Bu yolculuğun rehber kitapları ise Fusûsu'l-Hikem ve Mesnevi-i Şerif'tir. Bu eserler, gafletin ne olduğunu, nerelerde pusu kurduğunu ve ondan kurtulma yollarını peygamberlerin ve ariflerin diliyle anlatan birer irfan haritasıdır.

Son olarak, Cennet ve Cehennem'i de bu bağlamda düşünmek gerekir. Hakk’tan gafil olmak, O’ndan ayrı düşmek, Cehennem ateşinin ta kendisidir. O’nu anmak, O’nunla olmak, Cennet bahçelerinde gezinmektir. Ayrılığın azabı da vuslatın lezzeti de bu dünyada, bu kalpte başlar.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Terzibaba İrfan Mektebi kütüphanesinin üç temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin külliyatı, İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i, "gaflet" meselesini kendi meşreplerine has bir üslupla, farklı derinliklerde ele alırlar. Bu üç kaynak, birbirini tamamlayan bir bütünlük içinde sâlike yol gösterir.

Terzibaba Hazretleri'nin sohbet ve şerhlerinde gaflet, doğrudan doğruya varlık (vücûd) meselesiyle ilişkilendirilir. Gaflet, insanın kendi hakikatinden, yani Hakk'ın bir tecellisi olduğundan habersiz yaşamasıdır. Bu habersizlik, kişinin kendi zihninde kurduğu "beşeri hayal alemi" denilen bir hapishanede yaşamasına sebep olur. Terzibaba, bu hayal aleminin perdelerini "Dur, Rabbin namaz kılıyor" gibi derin manalı hadisleri şerh ederek aralar. O'na göre gafletten uyanış, ancak yaşayan bir mürşid-i kâmilin elinden tutmakla, nefs-i emmarenin benlik iddialarını onun rehberliğinde terk etmekle mümkündür. Mesele teorik bir bilgi değil, zikir ve tövbe ile kalbi temizleyerek yaşanan, tecrübe edilen bir haldir. Gafletin aslı, kişinin kendini Vücûd-u Mutlak'tan ayrı bir varlık sanmasıdır ve tedavisi, bu vehimden kurtulup Tevhid denizine dalmaktır.

Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri, Füsûsu'l-Hikem'de gafleti daha hikemî ve çok katmanlı bir çerçevede inceler. O'nun için gaflet, sadece Hakk'ı unutmak değil, aynı zamanda mertebeler arasındaki farkı görememek, ilahi işleyişin inceliklerine vakıf olamamaktır. Hz. Musa'nın, Hızır'ın ilm-i ledün'ü karşısında gösterdiği sabırsızlık, bir peygamberin bile kendi mertebesinin üstündeki bir bilgiye "gafil" kalabileceğinin en çarpıcı örneğidir. İbn Arabî'ye göre sâlikin yolculuğu, kendi nefsindeki bu türden gizli gafletleri keşfetme yolculuğudur. "Gayn" harfinin (gayriyet, başkalık) üzerindeki benlik noktasının kalkmasıyla "Ayn" (aynıyet, birlik) hakikatinin ortaya çıkması gibi sembolik anlatımlarla, gafletin temelinde yatan "ben" vehmini tahlil eder. Arif ile gafil arasındaki fark, ilahi isimlerin her ikisinden de zuhur etmesine rağmen, arifin bunu bilerek ve ilahi edebe riayet ederek yapması, gafilin ise habersizce yapmasıdır.

Mevlânâ Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf'te gafleti, daha çok avamın anlayacağı bir dille, hikayeler ve misaller üzerinden anlatır. O'nun için dünyanın tanımı basittir: "Dünya nedir? Hakk'tan gafil olmaktır." Ticaretle, sanatla uğraşırken bile kalbi Allah ile olan erler dünyada değildir; bedeni mescitte olup kalbi dükkândaki hesapta olan ise dünyanın tam ortasındadır. Mevlânâ, gafletin aynı zamanda ilahi bir düzenin parçası olduğunu da gösterir. Eğer herkes sürekli ölümü düşünüp ahirete çalışsaydı, dünya imar olmaz, nesiller devam etmezdi. Bu, gafletin kevnî bir işlevinin de olduğunu gösterir. Ancak bu durum, bireysel bir mazeret değildir. Mevlânâ, sâlike sürekli olarak "dünya dostları" dediği, insanı Allah'tan uzaklaştıran gaflet ehlinden kaçmasını, hakikat yolunu gösterecek bir mürşide (aslan veya ejderha gibi güçlü sembollerle anlattığı) sığınmasını öğütler. O'nun dilinde gaflet, ayağa takılan bir diken, yoldan alıkoyan bir haydut, kalbi karartan bir pastır.

Hülasa, Terzibaba'da gaflet "varlıksal bir unutuş", İbn Arabî'de "idrak mertebelerine dair bir habersizlik", Mevlânâ'da ise "kalbi dünyayla meşgul eden bir hastalık" olarak öne çıkar. Üçü de aynı hakikatin farklı yüzlerini aydınlatır.

Değerlendirme

Bu irfan mektebinin temel taşlarından süzülen hikmet, gafletin basit bir unutkanlık veya bir günah değil, insanın dünyaya gelirken giydiği, aslını unutturan bir elbise olduğunu gösterir. Bütün mânevî yolculuk, bu elbiseyi çıkarmak ve altındaki sultanı, yani kendi hakikatini keşfetmek içindir. Gafletten uyanış, tek seferlik bir aydınlanma anından ziyade, Şeriat'ın belirlediği yolda yürüyerek, zikir ve tefekkürle kalbi arındırarak, bir mürşidin rehberliğinde nefsin her bir hilesini öğrenip alt ederek devam eden ömürlük bir cihaddır. Bu yolculuğun sonunda varılan yer, başlangıçta var olunan yerden başkası değildir: Hakk'ın huzuru. Lakin gafil için perdelerle örtülü olan bu huzur, arif için apaçık bir müşahedeye dönüşür. Gaflet karanlıksa, irfan ışıktır; biri ayrılıksa, diğeri vuslattır. Cenâb-ı Hakk, bizleri bu uykudan uyandırsın ve dâimî huzurunda olanlardan eylesin. Âmin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 144 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-2.5-pro | Olusturulma: 25.05.2026