Hased
Hased, kalbin en ince, en sinsi ve en yakıcı hastalıklarından biridir. Bu ateş, ne dünyada sahibine rahat verir ne de ahirette selamet. Dışarıdan başkasının nimetine dikilmiş bir göz gibi görünse de, hakikatte o göz, sahibinin kendi içini yakan bir kor parçasıdır. Hased, bir başkasının elindeki nimetin, ilmin, makamın veya güzelliğin ondan gitmesini, yok olmasını istemektir. Sadece "bende de olsun" demek değil; "onda olmasın, gerekirse bende de olmasın ama yeter ki o mahrum kalsın" diyen nefsin en karanlık fısıltısıdır. Bu fısıltı, sâlikin yolunu kesen en tehlikeli haramîlerden biridir. Zira hased eden kimse, farkında olmadan Cenâb-ı Hakk'ın taksimine ve iradesine karşı bir dava gütmeye, O'nun hikmetini sorgulamaya cüret etmiş olur. Bu yüzden irfan mektebinin ilk derslerinden biri, bu gizli yangını tanımak ve onu Tevhid suyuyla söndürmenin yollarını öğrenmektir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Lügatte "hased" kelimesinin kökü (ح-س-د), bir şeyi soymak, kazımak, kabuğunu yüzmek gibi mânâlara gelir. Hased, sahibinin yaptığı bütün iyilikleri, salih amelleri, tıpkı bir ağacın kabuğunu soyar gibi soyup götürür; geriye çıplak, kuru bir odun bırakır. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) uyarısı şöyledir: "Hasedden sakının; çünkü ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, hased de iyilikleri yiyip bitirir." Ateşin odunu yakarken hem odunu yok etmesi hem de kendisinin o odun bitince sönmesi gibi, hased de hem başkasının nimetine yönelmiş bir saldırı hem de sahibini içten içe tüketen bir intihar eylemidir. Hased eden, aslında kendi ruhunu, kendi manevî birikimini ateşe atmış olur.
Bu noktada, hased ile gıbta arasındaki ince ama derin çizgiyi iyi çizmek gerekir. Gıbta, bir mümin kardeşinde gördüğün güzel bir hâli, bir nimeti, bir ilmi beğenip, "Yâ Rabbi, onun bu nimetini eksiltme, artır; bir benzerini de bana nasip et" diye dua etmektir. Gıbtada yok etme arzusu yoktur; tam aksine, o nimetin kaynağı olan Hakk'a bir hayranlık ve o yolda yürüme isteği vardır. Bu, teşvik edici, hayra yönlendirici bir duygudur. Hased ise, o nimetin sahibinden alınmasını istemektir. Gıbta, rahmete; hased ise gazaba açılan bir kapıdır. Birincisi "Onda olan ne güzel, ben de o güzelliğe talibim" derken, ikincisi "Neden onda var da bende yok? Onda olmamalı!" diye isyan eder.
Bu zehirli duygunun varlık âlemindeki kökeni, gayriyyet, yani "ötekilik" vehmindedir. Kişi, kendini Hakk'tan ve halktan ayrı, müstakil bir varlık olarak gördüğü sürece, hased potansiyel bir tehlike olarak daima kalbinde bekler. Bu, Nefs-i Emmâre mertebesinin, yani insana kötülüğü emreden en alt benlik düzeyinin temel özelliğidir. Bu mertebedeki Nefs, kâinatı bir rekabet ve çıkar çatışması alanı olarak görür. Ona göre nimetler sınırlıdır ve paylaşıldıkça azalır. Bir başkasına giden her nimet, kendinden çalınmış bir paydır. Bu, Vücûd birliğini, yani varlığın tek bir kaynaktan, Hakk'tan ibaret olduğunu idrak edememenin getirdiği en büyük körlüktür.
Halbuki Tevhid ehli bilir ki, bütün âlemler Hakk'ın isimlerinin birer tecellîsidir. Komşuna ulaşan rızık, Rezzâk isminin; dostuna verilen ilim, Alîm isminin; bir başkasına bahşedilen güzellik, Cemîl isminin bir tecellîsidir. Hased eden, o nimete değil, o nimeti verene, yani Cenâb-ı Hakk'ın taksim-i İlâhî'sine, O'nun hikmet ve adaletine itiraz etmektedir. Diliyle demese bile hâliyle, "Yâ Rabbi, sen bu işi bilmiyorsun. O nimet ona değil, bana layıktı" demektedir. Bu, büyük bir cüret ve edepsizliktir; Hakk'ın fiillerine kendi daracık aklıyla ve kibr dolu nefsiyle müdahale etme arzusudur.
Bu hastalığın ilk örneği, kâinatın başlangıcında görülür. İblis'in, Hz. Âdem'e (a.s.) secde etmeyi reddetmesinin ardındaki asıl motor, hased ve kibirdir. Cenâb-ı Hakk, meleklere Âdem'e secde etmelerini emrettiğinde İblis, "Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan halk ettin" diyerek isyan etti. İblis, zâhire, yani görünen forma takılıp kaldı. Ateşin çamurdan üstün olduğu gibi sığ bir kıyasla, Hz. Âdem'e üflenen ilâhî ruhtan, ona verilen isimlerin ilminden, yani hakikatinden gafil kaldı. Hz. Âdem'e bahşedilen "halifelik" makamına hased etti. O makamın kendisinin hakkı olduğunu düşündü. Bu ilk hased, onu ebedî hüsrana sürükledi. Demek ki hased, kişinin zâhire bakıp bâtını görememesinden, maddeye takılıp mânâyı kaçırmasından kaynaklanan bir körlüktür. Hased eden kişi, İblis gibi, sadece çamuru görür, içindeki ilâhî emaneti göremez.
Bu yüzden sâlikin en mühim vazifelerinden biri, kalbini bu hastalıktan arındırmaktır. Bunun yolu da, her şeyden önce, Hakk'ın taksimine tam bir rıza ve teslimiyet göstermekten geçer. "Veren de O'dur, alan da O. O neylerse güzel eyler" diyebilme makamı, hased ateşini söndüren ilk su damlasıdır. Sonrasında ise, âlemdeki her tecellîde Hakk'ın isimlerini okumayı öğrenmek gelir. Kardeşinde bir nimet gördüğünde, "Bu, Vedûd olan Rabbimin sevgi tecellîsidir", bir başkasında ilim gördüğünde, "Bu, Alîm olan Rabbimin hikmet tecellîsidir" diyerek, nimete değil, Nimet Veren'e (Mün'im) yönelmelidir. Göz, nimette takılı kalırsa hased doğar; nimetten geçip Mün'im'e ulaşırsa şükür ve muhabbet doğar. Hased, varlığı bölmek ve parçalamaktır. Tevhid ise, bütün o parçaları ait oldukları BİR'e iade ederek kalbi huzura erdirmektir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Hased: Aslı ve Mertebesi
Hased, sadece başkasının elindekini kıskanmak değildir. O, vücûdun, yani varlığın mertebelerindeki bir idrak perdesinin, bir görüş körlüğünün adıdır. Ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, hasedin de kulun amelini, irfanını, muhabbetini yiyip bitirmesi bundandır. Terzibaba Efendimizin irfan pınarından bu sırrı aralamak, hasedin hakikatini, hangi mertebede zuhûr ettiğini ve sâliki yolundan nasıl alıkoyduğunu anlamaya çalışmaktır.
Hasedin Zuhûr Sahnesi: Sûret ve Hakikat Perdesi
Hasedin ilk tohumu, gözün hakikatten perdelenip sûrete takılmasında atılır. Kul, karşısındakinin zâhirine, yani dış görünüşüne, beşerî sıfatlarına baktığında, onunla kendi arasında bir denklik, bir benzerlik görür. “O da benim gibi bir beşer, yer, içer, gezer,” der. Bu “benim gibi” nazarı, hasedin kapısını aralayan ilk anahtardır. Çünkü bu bakış, karşısındaki varlıkta tecellî eden Hakk’ı, o varlığa bahşedilen hususî nimeti, o mazhardan parlayan ilâhî atâyı görmekten âcizdir. Sadece sûreti, yani kalıbı görür.
Bu körlük, peygamberlere karşı bile sergilenmiştir. Onların beşerî kisvesine takılanlar, hakikatlerinden gâfil kalmış ve bu gaflet onları hasede sürüklemiştir. Terzibaba Hazretleri, bu ince noktayı Furkân Sûresi tefekküründe şöyle dile getirir:
O bir kimse ki, onu kendi gibi zannetti, o sebebden ona hased kaldırdı. Bir peygamberi kendi gibi zanneden bir kimse, bu zannından dolayı ona karşı hasede kıyâm etti ve onun için, (Furkân, 25/7) “Bu peygambere ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer!” dedi. Ve zîrâ peygamber ile kendi arasında sûrette mümâselet gördü ve o sûret-i beşeriyye gözüne perde olup, onun bâtın-ı celîlinden haberdâr olamadı ve “Beni gören Hakk’ı gördü" hadîs-i şerifinin sırrına nüfuz edemedi!
Hased, iki ayrı varlık arasındaki bir çekişme değildir. Hased, aynı Vücûd’un farklı tecellîlerini “ayrı” ve “rakip” görme hastalığıdır. Kâfirlerin, Resûlullah Efendimizin yiyip içmesine takılması, onun da “kendileri gibi” bir beşer olduğunu düşünmesi, hakikatte İnsân-ı Kâmil mazharından parlayan Nûr-ı Muhammedî’yi görememelerindendir. O sûret, yani beşerî beden, bir elbisedir. Terzibaba’nın buyurduğu gibi, “onun put gibi olan nakşı ve taayyünü, kendi hakikati üzerine âriyettir.” Yani o beden elbisesi, giyildiği hakikatin yanında geçici, ödünç bir surettir.
Hased eden kimse, bu âriyet olan elbiseye takılır. Elbisenin içindeki sultanı göremez. Karşısındakini, Hakk’ın bir tecellî mazharı, bir nimetinin ulaştığı bir mahal olarak değil, kendi benliğine rakip bir “öteki” olarak görür. Bu, Tevhid nazarının zıddı olan şirk-i hafînin, yani gizli ortak koşmanın en bariz alâmetlerindendir. Çünkü hased eden, nimeti verenin Hakk olduğunu unutur ve nimete mazhar olan kula düşmanlık besler. Aslında o, farkında olmadan Hakk’ın taksimine, iradesine karşı bir hoşnutsuzluk içindedir. Bu yüzden hased, doğrudan doğruya kulun Rabbiyle olan edep ilişkisini zedeler.
Şeytanî Bir Sıfat Olarak Hased: Tevbeyi Kıskanmak
Hasedin kökenini daha derinde aradığımızda, karşımıza ilk hased eden varlık olan İblis çıkar. Onun hasedi, Âdem’e (a.s.) verilen ilimden ve mertebeden kaynaklanıyordu. Fakat meselenin bir de tövbe mertebesi vardır ki, bu, hasedin en karanlık ve en şeytanî vechesini ortaya koyar. Kul bir hata işler, bir günaha düşer; bu onun beşeriyetinin, topraktan halk edilmiş olmasının bir gereğidir. Ancak sonra pişman olur, yüzünü Hakk’a döner ve tövbe eder. Cenâb-ı Hakk, lütfuyla o kulun seyyiesini, yani günahını haseneye, yani sevaba tebdîl eder, dönüştürür.
Bu an, şeytanın hasedinden çatladığı andır. Çünkü kendisi, kibrinden ve enaniyet duygusundan dolayı tövbe edememiş, secde emrine isyanında diretmiştir. İnsanın bu acziyetini itiraf edip Rabbine dönebilme kabiliyeti, şeytanın sahip olmadığı bir lütuftur. Bu yüzden insanın tövbesi, şeytanın hasedini alevlendirir. Terzibaba Hazretleri, Mevlânâ’nın bir beytini şerh ederken bu hakikati şöyle açıklar:
Racim olan şeytan, bundan mercûm olur; ve o hasedden çatlar, İki parça olur... Vaktâki hâkî olan âdem Hâlık’ıne karşı serkeşlikten tövbe eder, onun bu seyyiesi, yukarıda îzâh olunduğu vech ile haseneye tebdîl olunur. Şeytan, iğvâsının müsmir olmadığı görünce, esâsen huzûr-ı Hak’dan merdûd olan o şeytan, bir kat daha merdûd olur ve kemâl-i enâniyyetinden dolayı serkeşlikten rücû’ ve tövbe, şeytanın elinden gelmediği için, âdemin bu hâline hased eder ve kemâl-i teessüründen çatlar.
Şeytan, insanın malını, mülkünü, makamını kıskanmasından daha çok, onun Rabbine dönebilme istidadını, af dileme yüzünü, seyyiesinin haseneye çevrilme imkânını kıskanır. Çünkü tövbe, kulun kendi hiçliğini, Hakk’ın ise mutlak varlık ve lütuf sahibi olduğunu ikrar etmesidir. Bu ikrar, Nefs-i Emmâre’nin ve onun sufleyicisi olan şeytanın en büyük düşmanıdır.
Hased eden insan da, farkında olmadan bu şeytanî sıfatı kuşanır. Başkasının tövbesine, manevî yükselişine, Hakk’a yakınlığına tahammül edemez. Onun maddi nimetlerinden çok, manevî hallerini kıskanır. Bir dervişin zikirden aldığı lezzet, bir ârifin sohbetindeki hikmet, bir sâlihin yüzündeki nur, hasetçinin kalbinde ateş olur. Çünkü o haller, Hakk’ın kuluna bir lütfudur ve hasetçi, o lütfun kendi nefsinden başkasına gitmesini istemez. Bu, Hakk’ın rahmetine sınır çizmeye cüret etmek gibidir.
Seyr ü Sülûkta Hased: Bir Kalp Hastalığı mı, Yoksa Bir Perde mi?
Bu tehlikeli kalp hastalığıyla mücadele, tasavvuf yolunda, yani seyr ü sülûkta özel bir şekilde ele alınır. Terzibaba Hazretleri’nin bu konuda mühim bir uyarısı ve tespiti vardır. Hazret, kendi yolunda yaşanmış bir hadiseden yola çıkarak, hased gibi sıfatları “temrin” yani bir tür manevî egzersiz listesine indirgemenin tehlikesine dikkat çeker. Bu yaklaşım, hastalığı tedavi etmek yerine, onu daha da derinleştiren bir perdeye dönüştürebilir.
Bir Sâlikin Seyr Yolu Hikâyesi adlı eserinde, bir müride verilen temrinler listesi ve Terzibaba’nın bu usûle yönelik eleştirisi, meselenin özünü gözler önüne serer:
(2. ders boyunca abdest, namaz, lokma temrinleri bittikten sonra seyrinizin sıfatlar temrini aşamasına geldik deyip devamında; kibir-ucub, riya, gazab-öfke, kin-nefret, hased, hırs, cimrilik temrinlerini verdi. 3. Derse geçince nefs-i mülhimme temrinleri adıyla gönderdiği dua, uyku, sus, gözün muhafazası temrinlerini gönderdi.)
Bu listeye bakıldığında, hased; kibir, riya, öfke gibi diğer nefsanî sıfatlarla birlikte, üzerine tefekkür edilecek, rapor yazılacak bir “ders konusu” haline getirilmiştir. Görünüşte bu, nefsi terbiye etmeye yönelik bir çalışma gibidir. Ancak Terzibaba Hazretleri, bu usûlün hakikat yolundaki tehlikesini şöyle ifade eder:
Akıl alacak gibi değil, terzi evlâtlarını Mi’rac ettirmeye çalışıyor, Tevhid-i konuları ve bilgileri aktarmaya çalışıyor, Yolcu da, kendisine emanet edilen evlatları bu temrinler ile “nefs-i emarenin tam dibine indirmiş” orada hayali duygular ile çarpıştırıp durmuş... Bu çalışmalar, belki insanı iyi bir vatandaş yapabilir, ancak konumuz iyi bir vatandaş olmakla birlikte gerçek bir tevhid ve irfan ehli olmaktır. Tevhid sahası olması lâzım gelen bu insanların içleri ve dışları “temrin-temrin” diye diye temrinlerle dolmuş ve temrinlerin beşeri ve nefsi sahasında bırakılmışlardır, aslında bu hal ise onlara hakk yolunda tam bir temrin perdesi olmuştur...
Hasedi, “hased temrini” yaparak ortadan kaldırmaya çalışmak, sâliki Tevhid sahasına yükseltmek yerine, onu nefs-i emmâre'nin, yani kötülüğü emreden nefsin oyun alanında oyalamaktır. Sâlik, sürekli kendi kusurlarıyla, hasediyle, kibriyle meşgul olur. Bu meşguliyet, bir süre sonra “ben ve hasedim”, “ben ve kibrim” şeklinde yeni bir ikilik, yeni bir benlik algısı doğurur. Kişi, hasetten kurtulmaya çalışırken, hasediyle uğraşan bir “ben” inşa eder. Bu, perdenin arkasındaki perdeye takılmaktır.
Hakiki çözüm, hasedin kendisiyle boğuşmak değil, hasedin varlık bulduğu o ayrılık ve benlik zeminini ortadan kaldırmaktır. Bu da ancak Tevhid ilmiyle, yani her şeyin aynı Vücûd’un tecellîsi olduğunu idrak etmekle mümkündür. O idrak geldiğinde, “başkası” diye bir kavram kalmaz ki, ona hased edilsin. Başkasında görülen nimetin, aslında aynı Hazine’den bir tecellî olduğu, o nimetin sahibinin de, mazharının da Bir olduğu bilgisi, haset ateşini temelinden söndürür. Temrin ise sadece alevin üzerini külle örtmeye benzer; alttaki kor varlığını sürdürür.
Hasedin Şerrinden Korunma: Felâk'ın Rabbine Sığınmak
Çözüm, Kur’ân-ı Kerîm’in ve Terzibaba irfanının derinliklerindedir: Mücadele etmekle değil, sığınmakla. Felâk Sûresi, bu sığınmanın en veciz ifadesidir. Cenâb-ı Hakk, bizlere hasetçinin şerrinden kendisine sığınmamızı emreder. Terzibaba Hazretleri, bu âyet-i kerimeyi tefsir ederken, hased edenin ve edilenin mertebeleri arasındaki farka işaret eder:
وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ (113-5) min şerri hâsidin izâ hased. “ Ve haset ettiği zaman, haset edenin şerrinden .” Hakikat-i İlâhiyye ve sünnet-i seniyye üzere hayatını muhabbet üzere sürdüren kişi. Nefsi emmâre yolunda, ve her türlü gaflet hayatını yaşayan ve sonun da cehenneme gideceğini bilen kişinin, hased ettiği zaman hasedinin şerrinden. Yokluktan varlığa çıkarıp insan ismi ile şeref veren, evvelâ rabb-ı hasına sonra da Rabbul’âlemine sığınır.
Bu izah çok önemlidir. Hased, genellikle gaflet ehlinin, nefs-i emmâre yolunda olanın, muhabbet ve irfan yolundakine yönelttiği bir şer okudur. Hasede uğrayan kişinin yapacağı şey, o oka karşılık vermek, hasetçiyle aynı seviyeye inip onunla mücadele etmek değildir. Yapılacak şey, mertebesini muhafaza edip, daha yukarıya, her şeyin sahibi olan Rabbü’l-Âlemîn’e sığınmaktır.
Sığınılan kapı, “Rabbü’l-Felâk” kapısıdır. Felâk, lügatte “yarıp çıkarmak, sabahın aydınlığı” gibi manalara gelir. Karanlığı yarıp sabahı çıkaran, tohumu yarıp filizi çıkaran, yokluk perdesini yırtıp varlığı zuhûra getiren Rabbe sığınmak... Bu, hasedin o boğucu karanlığından, o ayrılık ve hiçlik duygusundan, Varlığın ve Nûrun menbaı olan Hakk’a iltica etmektir.
Demek ki hasedin ilacı, onu yok etmeye çalışmak değil, onun tesir edemeyeceği bir makama, yani Hakk ile beraberlik şuuruna yükselmektir. Hased bir karanlıktır; karanlıkla savaşılmaz, sadece ışık yakılır. O ışık da Tevhid nurudur. O nur parladığında, hasedin karanlığı kendiliğinden dağılır gider. Sâlikin vazifesi, nefsindeki hasetle boğuşarak vakit kaybetmek değil, bütün himmetini ve gayretini o nuru kalbinde yakmaya, yani Tevhid idrakine ermeye teksif etmektir. İşte o zaman, ne haset kalır, ne de haset edilecek bir “başkası”. Geriye sadece, her zerrede kendi cemâlini seyreden Hakk kalır.
Terzibaba Geleneğinde Hased'in Yaşanması
Hasedin ilmini bilmek bir kanatsa, onu kendi iç âlemimizde tecrübe edip aşmak diğer kanattır. Bu bölümde hasedin sâlikin yolculuğunda nasıl bir imtihan olarak karşısına çıktığı ve bu ateşi söndürmenin yollarının neler olduğu Terzibaba mektebinin usûlünce ele alınacaktır. Bir hastalığın adını bilmek, o hastalığı tedavi etmez. Hasedin ne olduğunu kitaplardan okumak kolaydır. Lâkin kendi kalbinde, en ince, en gizli kıvrımlarında saklanan o yılanın tıslamasını duymak ve onu oradan çıkarmak, asıl erlik ve dervişliktir.
Nefs Mertebelerinde Hased'in Suretleri
Sülûk yolculuğu, bir nefs terbiyesi yolculuğudur. Sâlik, nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefs) mertebesinden başlayarak daha üst makamlara doğru yol alır. Hased, her mertebede farklı bir yüz, farklı bir suret ile karşımıza çıkar.
Emmâre Makamında Hased: Kaba ve Yıkıcı Bir Ateş
Nefs-i Emmâre, benliğin en ham, en işlenmemiş hâlidir. Burada sâlik henüz kendi varlığını, vehmî benliğini Hakk’ın varlığından ayrı ve müstakil görür. Âlem, onun için bir rekabet sahasıdır. Bu mertebede hased, en kaba, en vahşi şekliyle ortaya çıkar. Komşunun evi, arkadaşın arabası, akrabanın makamı... Bütün bunlar, nefsin kendi eksikliğini hissettiği birer ayna olur. Başkasındaki nimet, sanki kendi elinden alınmış bir hak gibidir. Bu mertebedeki hased, sadece o nimetin yok olmasını istemekle kalmaz, o nimete sahip olana karşı bir kin ve düşmanlık besler. Hadis-i şerifte bahsedilen “ateşin odunu yemesi” hâli, en çok bu mertebede yaşanır. Kişinin yaptığı üç-beş hayır hasenat varsa, kalbinde yanan bu hased ateşi hepsini bir anda küle çevirir. Bu, dışı mâmur, içi harâb olmaktır ki, en tehlikelisi de budur.
Levvâme Makamında Hased: Mânevî Kıskançlık Tuzağı
Sâlik, zikir ve sohbet bereketiyle biraz yol aldığında, nefs-i emmârenin kabalığından sıyrılıp nefs-i levvâme (kendini kınayan nefs) mertebesine ulaşır. Artık yaptığı kötülüklerden pişmanlık duymaya, kendini kınamaya başlar. Bu güzel bir adımdır, lâkin tehlikeler bitmemiştir. Hased, bu mertebede şekil değiştirir. Artık sâlik, komşunun arabasını değil, bir başka dervişin mânevî hâlini kıskanmaya başlar.
"Falan ne güzel bir rüya görmüş, mürşidimiz ona ne kadar iltifat ediyor, onun zikri ne kadar feyizli, benimki neden böyle değil?" gibi düşünceler kalbe hücum eder. Bu, hasedin en sinsi, en tehlikeli oyunlarından biridir. Çünkü dünyalık bir şeye hased ettiğinde, bunun çirkinliğini hemen anlarsın. Ama mânevî bir hâle hased ettiğinde, şeytan bunu sana "dinde gayret" gibi süslü bir kılıfla sunar. Zannedersin ki sen de o hâle ulaşmak için gayret ediyorsun. Hâlbuki kalbinin derinliğinde yatan, o nimetin kardeşinden alınıp sana verilmesi arzusudur. Bu, Hakk’ın taksimine razı olmamaktır. Cenâb-ı Hakk’ın hikmetini ve adaletini sorgulamaktır ki, bu da bir edepsizliktir. Bu mertebedeki hased, sâlikin ayağını kaydıran en gizli çukurlardan biridir.
Mutmainne ve Ötesinde Hased: Ateşin Güle Dönüşmesi
Yolcu, mürşid-i kâmil rehberliğinde bu zorlu geçitleri de aştığında, nefs-i mutmainne (huzura ermiş nefs) makamına varır. Burada artık kalp, Hakk’ın zikriyle tatmin olmuştur. Sâlik, bütün nimetlerin tek bir kaynaktan, el-Vehhâb olan Allah'tan geldiğini ve O'nun her şeyi bir hikmet ve adaletle taksim ettiğini yaşayarak idrak eder. Bu idrak, bir bilgi değil, bir hâldir.
Bu makamda hased, kökten sökülüp atılmıştır. Çünkü hasedin kökünde "ben" ve "o" ayrımı yatar. Bu ayrım ise, vahdet (birlik) şuurunun yokluğundan kaynaklanır. Mutmainne makamındaki sâlik, varlıkta Hakk’tan başka Fâil (iş gören) olmadığını anlar. Bir kardeşine gelen nimetin, aslında aynı Vücûd denizinin bir başka dalgasına vuran ışıltı olduğunu bilir. Artık başkasındaki nimete bakıp sevinir, çünkü bilir ki o nimet de aynı Hazine'dendir. Kardeşinin sevinci, kendi sevinci olur. Hatta îsâr ahlâkı, yani başkasını kendine tercih etme güzelliği zuhur eder. Hased ateşi sönmüş, yerine muhabbet ve rıza gülü açmıştır. Hasedin olduğu yerde rıza, rızanın olduğu yerde hased barınamaz.
Sülûk Yolunda Hased'in İmtihanı: Mürşid ve İhvan
Tasavvuf yolu, tek başına yürünecek bir yol değildir. Bir mürşid-i kâmil'in rehberliği ve yoldaşlık edecek ihvanın (kardeşlerin) varlığı esastır. Hased, en çok bu iki temel ilişkiyi, yani mürşid-mürid ve ihvan-ihvan ilişkisini zehirlemek için pusuda bekler.
Mürşid-i kâmil, bir "tabîb-i kulûb", yani kalpler doktorudur. Her müridinin hastalığını, manevî zaaflarını bilir. Bazen bir müridine diğerlerinden daha fazla ilgi gösterir, bir başkasına bir vazife verir, bir diğerini herkesin içinde taltif eder. Bütün bunlar, dışarıdan bakıldığında bir ayrımcılık gibi görünebilir. Bu anlar, kalplerdeki hased tohumlarının yeşermesi için en elverişli zamanlardır.
Nefsi henüz tam terbiye olmamış sâlik, hemen içinden "Neden o da ben değilim? Ben de bu yola hizmet ediyorum. Benim ondan ne eksiğim var?" diye geçirir. Bu, mürşidin hikmetini ve tasarrufunu sorgulamaktır. Bu, mürşidin şahsında Hakk’ın taksimine isyan etmektir. Hâlbuki mürşid, o an kime ne lazımsa onu vermektedir. Belki birine verdiği iltifat, onun zayıflayan gayretini kamçılamak içindir. Belki diğerini mahrum bırakması, onun benliğini kırmak, onu daha büyük bir imtihana hazırlamak içindir. Belki de o iltifatı bakan diğer gözlerdeki hasedi ortaya çıkarmak, o hastalığı teşhis edip tedaviye başlamak içindir. Mürşidin her fiili, bir hikmete mebnîdir. Sâlike düşen, "Ben bilmem, mürşidim bilir" diyerek tam bir teslimiyetle edep dairesinde kalmaktır.
Aynı şekilde, ihvan arasındaki ilişki de hasedin cirit attığı bir alandır. Bir dergâh, bir tevhid ocağıdır. Orada "ben" ve "sen" eriyip "biz" olmalıdır. Hased ise bu birliğe atılmış bir dinamittir. Bir dervişin diğerinin mânevî ilerlemesini, hizmetteki başarısını veya mürşidin gözündeki yerini kıskanması, o dergâhın mânevî havasını zehirler. Kardeşlik hukuku zedelenir. Gıybet başlar, suizan başlar. O mânevî meclis, bir anda nefslerin çarpıştığı bir arenaya döner. Bu yüzden yolumuzda, bir kardeşinde hoşuna gitmeyen bir hâl gördüğünde onu gizlice ve güzellikle uyarmak, bir güzellik gördüğünde ise onu dillendirip dua etmek esastır.
Zikir, Edep ve Sohbet: Hased'in Tedavisi
Kalbe bir yılan gibi çöreklenen bu hastalıktan kurtulmanın yolu nedir? Terzibaba mektebinin usûlünde tedavi üç sacayağı üzerine kuruludur: Zikir, Edep ve Sohbet.
Zikir: Hased, bir unutkanlık hâlidir. Neyi unutmak? Nimetin asıl sahibini unutmak. Kişi, nimeti vereni unutup, nimete mazhar olana takılır. Zikir, bu unutkanlığın ilacıdır. Dil ve kalp, durmadan "Allah, Allah" dedikçe, bütün nimetlerin O’ndan geldiği şuuru canlanır. Kalp, Hakk’ın Hüvviyetine yöneldikçe, mahlûkatın vehmî varlığından yüz çevirir. Zikir, kalbi cilalayan bir zımpara gibidir. Hasedin kiri, pası, zikir nuruyla temizlenir. Özellikle Esma-ül Hüsna içinde el-Fettâh (her türlü zorluğu açan, kapılar açan), el-Vehhâb (karşılıksız bolca veren), er-Rezzâk (bütün mahlukatın rızkını veren) gibi isimlerin tefekkürle zikredilmesi, Hakk’ın taksimine olan rızayı artırır ve hasedin kökünü kurutur.
Edep: Edep, sülûk yolunun hem başı, hem ortası, hem de sonudur. Hased, bir edepsizlik hâlidir. Hakk’ın takdirine karşı edepsizlik, mürşidin tasarrufuna karşı edepsizlik, ihvanın hukukuna karşı edepsizliktir. Tedavisi de edebi kuşanmaktır. Mürşidin her emrine ve fiiline "başım gözüm üstüne" diyerek teslim olmak, hasedin mürşid üzerinden gelen kanalını kapatır. Kardeşlerine hizmet etmek, onların ayakkabısını çevirmek gibi küçük görünen hizmetler, insanın benliğini ezer. Benlik ezildikçe, onun en kötü meyvesi olan hased de zayıflar. Edep, sâlikin mânevî zırhıdır.
Sohbet: Eğer zikir kalp ilacı, edep bedenî bir perhiz ise, sohbet de doktorun, yani mürşidin bizzat kendisinin yaptığı mânevî bir ameliyattır. Sâlik, kendi kendine hasedini belki teşhis eder ama tedavi edemez. Mürşidin sohbet meclisi, bir şifahanedir. Mürşid, sohbetiyle sâlikin aklındaki yanlış inançları düzeltir. Varlığın birliği (vahdet-i vücûd), tecellî (ilahi zuhur) mertebeleri, ilahi taksimin ardındaki hikmet gibi derin konuları onların anlayacağı bir dille anlatır. Sâlik, sohbeti dinledikçe anlar ki, her bir varlık Hakk’ın bir isminin tecelli mahallidir. Birine Cemâl sıfatı tecelli ederken, diğerine Celâl sıfatı tecelli eder. Bütün bunlar, aynı Zât’ın farklı isim ve sıfatlarla kendini göstermesinden ibarettir. Bu irfanî bakışı kazanan sâlik için artık kıskanacak bir "öteki" kalmaz. Her yüzde O'nun izini, her işte O'nun fiilini görmeye başlar. Bu görüş, hasedi imkânsız kılar. Artık geriye sadece hayranlık ve şükür kalır.
Füsûsu'l-Hikem'de Hased
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet denizi Füsûsu'l-Hikem, ahlâk kitapları gibi "şunu yap, bunu yapma" demez. O, varlığın temelindeki sır perdelerini aralar. Bu yüzden Füsûs'ta "hased" kelimesini müstakil bir başlık altında bulamazsınız. Çünkü Şeyh-i Ekber, hastalığın belirtileriyle değil, kökeniyle ilgilenir. O, ateşin yakıcılığını anlatmak yerine, ateşin varlığa nasıl çıktığını, hangi ilâhî ismin tecellîsi olduğunu ve hakikatinin ne olduğunu gösterir. Hased de bir ateştir; ama bu ateşin kaynağı, varlığın birliğini göremeyen bir körlüktür.
Füsûs, hasedi doğuran temel yanılgıyı, yani "ikilik" vehmini ortadan kaldırmaya odaklanır. Hased, başkasında gördüğün bir nimete karşı kalpte duyulan bir sızı, o nimetin ondan gitmesini istemektir. Bu isteğin temelinde "o" ve "ben" ayrımı, "onun nimeti" ve "benim yoksunluğum" zannı yatar. Şeyh-i Ekber'in bütün külliyatı ise bu parçalanmış bakışı kırmak ve her şeyin tek bir Vücûd'un, yani Hakk'ın mutlak varlığının farklı suretlerdeki zuhûrundan ibaret olduğunu göstermek içindir.
Füsûs'un öğrettiği ilk ders, Vahdet-i Vücûd hakikatidir. Var olan, yalnızca Hakk'ın Vücûdu'dur. Bütün kâinat, O'nun isim ve sıfatlarının tecellî ettiği aynalardan ibarettir. Bir kimseye bir nimet ulaştığında, bu nimet o kişinin şahsına ait değildir. O nimet, Hakk'ın el-Ganiyy, el-Vehhâb, el-Alîm gibi isimlerinin o kişideki bir tecellîsidir. Hased eden kimse, komşusunun evinin duvarına yansıyan güneşe değil, duvarın kendisine düşmanlık etmektedir.
Hased eden, nimete değil, nimetin göründüğü yere, yani o mazhara takılıp kalır. Füsûs diliyle söylersek, o, mazhar ile Zâhir olanı karıştırır. Nimeti verenin Hakk olduğunu unutur ve nimeti, o kişinin zâtî bir mülkü zanneder. Bu, gizli bir şirktir; şirk-i hafîdir. Çünkü bu hâl, Hakk'ın iradesine, taksimine ve hikmetine bir itiraz barındırır. "Yâ Rabbi, neden ona verdin de bana vermedin?" sorusu, aslında "Senin bu işin hikmetli olmadı, bu taksim adil olmadı" demenin üstü örtülü bir şeklidir.
Bu taksimin sırrını Şeyh-i Ekber, A'yân-ı Sâbite (sabit özler/hakikatler) kavramıyla açıklar. Her bir varlığın, bu âleme zuhûr etmeden evvel, Hakk'ın ilminde ezelî bir hakikati, bir "ayn"ı vardır. Bu hakikat, o varlığın ne olduğunu, potansiyelini, kabiliyetini, yani isti'dâdını belirler. Âlemler sahnesine çıkan her şey, kendi "sabit özü"nün gerektirdiği ve kabiliyetinin elverdiği tecellîleri kabul eder. Hased eden kimse, bu ilâhî taksimatın sırrına vâkıf olmayan kimsedir. O, dikenliğin toprağında durup gül bahçesine bakarak, "Neden bende gül bitmiyor da onda bitiyor?" diye sızlanır. Kendi sabit hakikatinin ve isti'dâdının ne olduğunu bilmez. Bilse, Hakk'tan kendisine ulaşan her tecellînin, kendi ezelî hakikatinin bir talebi olduğunu anlardı. Başkasının nimetine hased etmek, sadece Hakk'ın fiiline değil, aynı zamanda varlığın ezelî düzenine ve kendi hakikatinin bilmezliğinden kaynaklanan bir isyana dönüşür.
Bu, bir nevi sırr-ı kadere (kaderin sırrı) cahil kalmaktır. Hased eden kişi, "Ben onun yerinde olsaydım" der. Hâlbuki "o" olmak diye bir şey mümkün değildir. Her "ayn-ı sâbite" biriciktir. Hakk, her hakikate, o hakikatin lisanıyla cevap verir ve tam da ona münasip olan tecellî ile zuhûr eder. Bu yüzden arifin nazarında hased edilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü o bilir ki, her şey yerli yerindedir. Başkasında gördüğü bir nimet, Hakk'ın bir başka isminin güzelliğini seyretmek için bir penceredir.
Hasedin bir diğer veçhesi de, Hakk'ı hem Tenzih (her türlü eksiklikten ve halk edilmişliğe benzemekten uzak tutma) hem de Teşbih (Hakk'ı halk edilmişlerde görme) dengesini kuramamaktır. Hased eden, teşbihte boğulmuştur. O, Hakk'ı sadece formlarda, suretlerde, yani nimetin kendisinde görür. Nimetin ardındaki Müteal, aşkın ve mutlak olan Verici'yi, yani Hakk'ın tenzih yönünü unutur. Gerçek arif ise, Muhammedî bir mîzanda, yani tam bir dengede durur. O, nimeti bir insanda gördüğünde (teşbih), o nimetin o insana ait olmadığını, Hakk'tan geldiğini bilir (tenzih). Bu iki kanatlı bakış, onu haset çukuruna düşmekten korur. Bu, Cem makamının, yani zıt gibi görünen hakikatleri bir arada idrak etmenin bir neticesidir.
Şeyh-i Ekber'in Füsûs'taki sükûtu, aslında en büyük derstir. O, bize hasedin var olamayacağı bir şuur mertebesine nasıl çıkılacağını öğretir. Çare, ahlâkî bir telkin değil, vücûdî bir idraktir. Çare, varlığın birliğini (Tevhid) kavramaktır. Bir İnsân-ı Kâmil, bütün âlemi kendi vücûdunun azaları gibi görür. Sağ el, sol ele verilen bir nimete hased eder mi? Demez. Çünkü bilir ki, sol el de kendisidir, sağ el de. İşte Tevhid şuuruna eren bir sâlik için bütün varlık, tek bir Vücûd'dur.
Füsûs'un bize hased hakkındaki en derin mesajı şudur: Hased, bir vehimden, bir cehaletten, bir ayrılık zannından doğar. Tedavisi, ahlâkî öğütleri tekrarlamak değil, varlığın hakikatine dair marifet kazanmaktır. Varlığın Bir olduğunu, Veren'in Bir olduğunu, taksimin en hikmetli şekilde yapıldığını idrak eden bir kalpte, hased denilen ateşin tutuşabileceği bir odun kalmaz. O kalp, artık bir kül bahçesi değil, Hakk'ın tecellîlerini hayranlıkla seyreden bir gül bahçesine döner.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Füsûsu'l-Hikem, "neden" hissettiğimizin vücûdî köklerini gösterir. Hased gibi bir hâlin, varlık ağacının hangi dalında filizlendiğini anlamadan onu tedavi etmek mümkün değildir. Şeyh-i Ekber, hastalığın kendisinden çok, hastalığa zemin hazırlayan iklimi anlatır.
Hasedin var olabilmesi için en temel şart "ben" ve "öteki"nin varlığıdır. Bu ikilik, Vücûd'un (mutlak varlığın) mertebeler halinde zuhûra gelişinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanır. Hakk, kendi Zâtî sevgisiyle bilinmeyi murad ettiğinde, bu sevgi bir Nefes-i Rahmânî (Rahmânî nefes) ile bütün kevnî imkânları ortaya çıkardı. Bu imkânlar, ilm-i ilâhîde ezelden beri mevcut olan hakikatlerimiz, yani A'yân-ı Sâbite'mizdir.
Her birimizin, o özün gerektirdiği bir isti'dâdı, yani bir kabul kabiliyeti, bir tecellî alma potansiyeli vardır. Biz insanlar ise, bu basit ve derin hakikati unuttuğumuz için haset ateşine düşeriz. Başkasında tecellî eden bir nimeti gördüğümüzde, o nimetin o kişinin 'ayn-ı sâbite'sinin, yani ezelî hakikatinin isti'dâdı gereği ona verildiğini unuturuz. Kendi hakikatimizden habersiz, başkasının elbisesini giymeye çalışır, kendi ölçümüze uymayınca da kahroluruz.
Şeyh-i Ekber'in hikmet penceresinden bakınca haset, Hakk'ın taksimine bir itirazdır. Bu, sadece ahlâkî bir kusur değil, vücûdî bir körlüktür. Hased eden kişi, lisân-ı hâliyle "Yâ Rabbi, bu taksimde bir yanlışlık var. O nimet ona değil, bana verilmeliydi" demektedir. Bu, büyük bir cüret ve derin bir cehalettir; Cenâb-ı Hakk'ın el-Hakîm (her işi hikmetle yapan) ve el-Adl (mutlak adalet sahibi) isimlerine karşı bir isyan bayrağı açmaktır.
Bu körlüğün ilacı, tenzih-teşbih dengesi'ni kurmaktır. Sadece teşbih (benzerlik) gözüyle bakarsan, her şeyi ve herkesi halk edilmiş düzlemde görürsün. Bu bakış, rekabeti, kıyaslamayı ve nihayetinde hasedi doğurur. Sadece tenzih (benzemezlik, aşkınlık) gözüyle bakarsan, Hakk'ı her şeyden o kadar uzaklaştırırsın ki, âlemle bir bağ kuramazsın.
Muhammedî mîzan, bu iki kanatla uçmaktır. Hakiki arif, teşbih içinde tenzihi, tenzih içinde teşbihi görür. Başkasındaki nimete baktığında, o nimeti görür (teşbih), ama o nimetin ardındaki Nimet Veren'i, yani Hakk'ı da görür (tenzih). Ve bilir ki, o nimet, o kişiye onun isti'dâdı gereği verilmiştir. Bu görüşe ulaşan bir kimsede haset barınamaz.
Bu idrakin yaşandığı makama Cem makamı (birlik, toplanma makamı) denir. Bu makam, zıtların birliğinin tecellî ettiği, "ben" ve "o" ayrılığının ortadan kalktığı yerdir. Bu makamda sâlik, bütün nimetlerin tek bir Kaynaktan, yani Hüvviyet'ten (mutlak "O" oluş) fışkırdığını görür. Zenginlik ve fakirlik, ilim ve cehalet... Hepsi, Zât-ı Mutlak'ın Celâl ve Cemâl isimlerinin farklı tecellîleridir. Hased, bu tecellîlerden sadece birine takılıp kalmak, bütünü görememektir. Cem makamının ehli ise, Celâl tecellîsinde de, Cemâl tecellîsinde de aynı Mücellî'yi, yani Hakk'ı görür. Onun için artık haset edilecek bir "öteki" kalmamıştır.
Bu sırrı anlamak için Füsûs'un Âdem Fassı'nda işaret edilen Kâbil ve Hâbil kıssasına bakmak yeterlidir. Kâbil, kendi kurbanının değil de kardeşi Hâbil'in kurbanının kabul edilmesine haset etti. Bu, sadece iki kardeşin kavgası değil, iki farklı vücûdî hâlin çatışmasıdır. Kâbil'in hasedi, Hâbil'in şahsına değil, Hâbil'de tecellî eden "kabul edilmişlik" hâlineydi. Bu, Hakk'ın iradesine karşı bir kıskançlıktı. Haset, en nihayetinde, Hakk'ın bir tecellîsine duyulan düşmanlıktır.
Kalbinde bir haset kıpırtısı hissettiğin an, bil ki bu, gayriyyet yanılgısına düştüğünün işaretidir. O an, yüzünü Sâkî'ye çevir. Kendi bardağının küçüklüğünden veya başkasınınkinin büyüklüğünden şikâyet etmeyi bırak. De ki: "Yâ Rab, bu taksim Senin taksimindir. Bu hikmet Senin hikmetindir. Bana düşen, kendi bardağımın isti'dâdını bilmek ve onu Senin feyzinle doldurmanı beklemektir. Gözümü başkasının kadehinden çekip, Senin cömert eline çevirmeyi bana nasip eyle." O zaman haset ateşi, bir marifet nuruna döner. Hasedin ilacı, ahlâk öğütleri değil, Vahdet-i Vücûd idrakidir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Hased
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikat ilminin en çetin meselelerini, bir bakkalın, bir avcının, bir padişahın hikâyesi içinde eritir. O hikâye artık bir masal olmaktan çıkar, senin kendi nefs'inin, kendi kalbinin röntgeni olur. Hased bahsi de böyledir. Hazret-i Pîr, hasedin ateşini alır, bir karaktere üfler ve o karakterin nasıl yandığını, nasıl yaktığını sana seyrettirir.
Şeytan'ın Ateşi ve Âdem'in Toprağı: Hased'in Kökleri
Mesnevî’nin her satırında, bütün beşerî kusurların ve erdemlerin kökenine, yani o ilk sahneye bir gönderme vardır: Şeytan’ın kibr'i ve Âdem’in teslimiyeti. Hasedin de ilk ve en büyük temsilcisi, İblis’in ta kendisidir. "Ben ateştenim, o ise topraktan" demesi, hasedin en saf, en damıtılmış ifadesidir. Bu, "O nimete ben daha layıktım, adalet bu değildi" feryadıdır.
Hazret-i Mevlânâ, bu kıssayı bize defalarca hatırlatır. Çünkü bilir ki, komşusuna hased eden insanın içinde yanan ateş, İblis’in o ilk ateşinin bir kıvılcımından başka bir şey değildir. Hased, Hakk’ın taksimine itirazdır. Taksim-i ilâhî'ye karşı bir isyan bayrağıdır. Hasûd, yani hased eden kişi, hâliyle "Ey Rabbim, Sen bu işi bilemedin. O makamı, o malı, o ilmi yanlış adrese verdin. Asıl sahibi bendim" der.
Hazret-i Pîr, hasedin ateşini, İblis’in ateşten halk edilmiş olmasıyla birleştirir. Hased, ateş gibi, dokunduğu yeri yakar, kül eder. Hadis-i Şerif’te buyurulan "Ateşin odunu yediği gibi, hased de iyilikleri yer bitirir" hakikati, Mesnevî’de ete kemiğe bürünür. Hased eden kişi, kendi biriktirdiği salih amelleri, güzel hasletleri o ateşe atıp bir bir yakar.
Âdem’in toprağı ise tevazuyu, teslimiyeti, alıcılığı temsil eder. Toprak, alçakgönüllülüğün sembolüdür. Bu yüzden ilâhî rahmet ve hilafet sırrı, ateş gibi yok etme iddiasındaki İblis’e değil, toprak gibi kabul etme istidadındaki Âdem’e verilmiştir. Hasedden kurtulmanın ilk adımı da bu Âdemî tabiata, bu toprak tevazuuna dönmektir.
Cisim Gözü ve Can Gözü: Hasedin Körlüğü
Hazret-i Mevlânâ, hasedin bir başka yönünü daha işler: Hased, bir görme kusurudur; kalpteki gözün körlüğüdür. Hased eden kişi, olaylara ve kişilere sadece cisim gözüyle, yani zâhirî bir bakışla bakar. Falancanın malını, filancanın makamını görür ve kalbinde bir daralma hisseder. Çünkü cisim gözü, sadece kesreti, yani çokluğu ve ayrılığı görür. "O" ve "ben" ayrımında takılıp kalır.
Mesnevî’deki hasûd karakterler hep bu körlüğün kurbanıdır. Onlar, kıskandıkları kişinin sahip olduğu nimetin arkasındaki külfeti, o makamın getirdiği sorumluluğu, o servetin imtihanını göremezler. Bu, hasedin trajedisidir: Sadece vitrine bakıp, dükkânın içindeki yangından habersiz olmaktır.
Can gözü ise, yani kalp gözü, basîret, zâhirden bâtına, suretten sîrete geçer. Can gözü açık olan bir sâlik, bir başkasında bir nimet gördüğünde, o nimetin asıl sahibinin Cenâb-ı Hakk olduğunu bilir. O kişiyi, o nimetin sadece bir emanetçisi, bir mazharı olarak görür. Dolayısıyla kıskanacak bir "başkası" kalmaz. Kaynağı bir bildikten sonra, hangi bardaktan su içtiğinin ne önemi kalır?
Hazret-i Mevlânâ, bize sürekli bu can gözünü açmamızı telkin eder. Hasedin ilacı, bakış açısını değiştirmektir. Hased, bir nevi ruh miyopluğudur. Uzağı, yani işin hakikatini görememektir. Tedavisi ise tevhîd merceğinden bakmaktır. "Lâ fâile illallah" (Allah'tan başka fiil sahibi yoktur) sırrına erdiğinde, kimse kimseye hased edemez. Bu idrak, hased ateşini söndüren en saf sudur.
Gıpta ve Hased: İki Kanat mı, Bir Ateş mi?
Hased ile gıpta arasındaki fark önemlidir. Hased, bir başkasındaki nimetin yok olmasını istemektir. Bu, şeytanî bir sıfattır ve tamamen yıkıcıdır.
Gıpta ise, imrenmektir. Bir başkasında güzel bir haslet gördüğünde, "Yâ Rabbi, ne güzel bir kul! Bu nimetini ondan eksik etme, bir benzerini de bana nasip et ki, ben de Senin rızana ereyim" demektir. Gıpta, yapıcıdır. Bir motivasyon kaynağıdır. Gıptada, o nimetin diğer kişiden gitmesine dair en ufak bir arzu yoktur; aksine, o nimetin varlığına bir hayranlık ve o nimete ulaşmaya yönelik mukaddes bir istek vardır.
Mesnevî’nin ruhu, baştan sona bu gıpta hissiyle doludur. Peygamberlere, velîlere, ariflere gıpta edilir. Hased, ayağa dolanan bir pranga iken, gıpta, sâliki daha yükseğe uçuran iki kanat gibidir. Mesele, feyzi doğru yöne çevirmektir. Başkasının bahçesindeki güle bakıp "Keşke solsa!" diye beddua etmek yerine, "Ne güzel bir gül, Rabbim benim bahçeme de bir fidanını nasip et!" diye dua etmektir. Birincisi cehennem ateşine giden yolun taşlarını döşer, ikincisi ise cennet bahçelerinin kapısını aralar.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Hased
Hased, diğer manevî hastalıklarla beslenen ve onları besleyen bir köktür.
-
Kibir: Kibir, hasedin anası gibidir. Kişinin kendini başkalarından üstün görmesi, Hakk'ın lütfettiği bir nimeti başkasında gördüğünde bu üstünlüğün sarsıldığını hissetmesine yol açar. Hased eden kişi, "Bu nimet ona değil, bana layıktı" diyerek hem kibrini sergiler hem de Hakk'ın taksimine isyan eder.
-
Riya: Riya ve hased, başkalarının gözünde yaşama zindanının mahkûmlarıdır. Riyakâr, amelini insanlar görsün diye yapar; hasûd ise başkasının gördüğü rağbet ve nimete dayanamaz. İkisinin de kıblesi Hakk değil, halk olmuştur.
-
Nefs: Hased, en başta bir Nefs hastalığıdır. Nefs-i Emmâre'nin en belirgin sıfatlarındandır. Çünkü nefs, fıtratı gereği benlik iddiasındadır ve bütün nimetlerin yalnızca kendisine ait olmasını ister. Hasedi terbiye etmek, nefsi terbiye etme yolculuğunun en çetin duraklarından biridir.
-
Hikmet: Hased ile hikmet, biri ateş ise diğeri su gibi, birbirinin zıddıdır. Hased, cehaletten ve Hakk'ın işleyişini bilmemekten doğar. Hased eden, olayların ardındaki Hikmet perdesini göremeyen kör bir bakışa sahiptir. Hikmet sahibi olan arif ise, her taksimin bir ilahî bilgeliğe dayandığını idrak eder. Bu idrak, kalpteki hased ateşini söndüren serinliktir.
-
Fusûsu'l-Hikem: Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin bu temel eseri, her bir varlığın Hakk'ın bir ismiyle nasıl zuhûra geldiğini, âlemdeki her farklılığın ve her taksimin Tevhid'in bir gereği olduğunu gösterir. Fusûsu'l-Hikem irfanına eren bir kalp, hased edemez. Çünkü o kalp, Kabil'in Habil'e olan hasedinin ardındaki vücûdî sırrı da, her bir tecellînin kendi yerinde ne kadar mükemmel olduğunu da anlar.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi'nin üç temel direği, hased meselesini kendi üsluplarınca ele alır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde hased, bir dervişin seyr ü sülûk yolculuğundaki en tehlikeli tuzaklardan biri olarak, son derece canlı ve pratik bir dille işlenir. Terzibaba'nın dilinde hased, sadece bir ahlâkî kusur değil, aynı zamanda Hakk'ın iradesine karşı bir edepsizlik, gizli bir şirk (şirk-i hafî) ve Tevhid idrakinin önündeki en kalın perdedir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri, Füsûsu'l-Hikem'de meseleyi daha derûnî, vücûdî bir seviyeye taşır. O, hasedi sadece bir "günah" olarak değil, varlığın yapısında mevcut olan bir "imkân" olarak inceler. Kabil'in durumu üzerinden, hasedin kökenini araştırır. İbn Arabî'nin nazarında hased, Hakk'ın tecellîlerindeki farklılığı kavrayamamaktan kaynaklanan bir körlüktür. Onun amacı kınamak değil, hakikatini göstermektir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf'te hasedi, hikâyelerin ve mesellerin güçlü diliyle anlatır. Hasedi ete kemiğe büründürür, onu yaşayan karakterlerin acınası hallerini gözler önüne serer. İblis'in Hz. Âdem'e olan hasedi, Mesnevî'de bu konunun temel arketipidir. Mevlânâ'nın üslubu, aklı ikna etmekten çok kalbi titretmeye yöneliktir. Okuyucuyu, hasedin çirkinliği ve yıkıcılığı karşısında derin bir tiksinti ve ibret hissine sevk ederek bu hastalıktan soğutmayı hedefler.
Değerlendirme
Hased üzerine yapılan bu yolculuk, onun basit bir kıskançlık duygusundan çok daha öte, Tevhid akidesine temelden bir itiraz olduğunu göstermektedir. O, Hakk'ın taksimine, hikmetine ve adaletine karşı kalpte filizlenen bir isyan ateşidir. Bu ateş, sahibinin manevî kazançlarını odunu yaktığı gibi yakıp kül eder. Hasedin panzehiri, tasavvufun kalbinde yatan iki temel esasta bulunur: Hikmet ve Muhabbet. Hikmet, her olayın ardındaki ilahî iradeyi görme ve rıza gösterme basiretidir. Muhabbet ise, Hakk'ın bir lütfunu bir kardeşinde gördüğünde, o lütfu vereni hatırlayıp sevinme olgunluğudur. Sâlikin vazifesi, nefsindeki hased ateşini fark etmek ve onu hikmet suyuyla söndürüp, yerine muhabbet tohumları ekmektir. Yolculuk, nefsin dar ve karanlık zindanından, Hakk'ın cömertliğini seyreden kalbin aydınlık ve geniş ufkuna doğrudur.
Cenâb-ı Hakk, kalplerimizi hased ateşinden muhafaza eylesin, bizleri kardeşinin nimetiyle sevinen, Hakk’ın taksimine razı olan, edep ve teslimiyet kuşağını sıkıca bağlayan sâdık kullarından eylesin. Âmin.