Keşf
Keşf, lügatte bir şeyin üzerindeki örtüyü kaldırmak demektir. Sofiyye yolunda ıstılahı, yani mânâsı bundan çok daha derindir. Keşf, gaflet perdesinin, zan bulutlarının, akıl ve duyu kayıtlarının ötesine geçerek, eşyanın ve hadiselerin hakikatini doğrudan doğruya, vasıtasız bir şekilde idrak etmektir. O, bir sihir veya keramet gösterisi değil, sâlikin kalp gözünün açılması, rûhunun uyanmasıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde keşf, bir son durak değil, yolun kendisidir; imanın lafızdan hâle, bilgiden görgüye, zandan yakîne dönüşme sürecinin ta kendisidir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Keşf, Arapça "keşefe" kökünden gelir; açığa çıkarmak, örtüyü kaldırmak demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu kök, hem maddî hem de mânevî perdelerin kalkışı için kullanılır. Tasavvuf dilinde ise bu, Gayb âlemi ile Şehadet Âlemi arasındaki perdenin, sâlikin kalbinden kaldırılması hâlidir. Gayb, bize gizli olan, Hakk’ın ilminde saklı bulunan hakikatler bütünüdür. Şehadet ise duyularımızla idrak ettiğimiz, içinde yaşadığımız şu görünen âlemdir. Hakikatte bu ikisi, tek bir Vücûd’un iki farklı yüzü gibidir. Biri bâtın, diğeri zâhirdir. Keşf, bu bâtının zâhirde, zâhirin de bâtında eridiği, aradaki perdenin inceldiği bir idrak anıdır.
Bu, sadece belli kişilere mahsus bir lütuf değil, imanın en temel çağrısının bizatihi kendisidir. Bizler her gün "Eşhedü" diyerek, yani "şehadet ederim" diyerek imanımızı tazeleriz. Hakiki şehadet bir Müşahede, yani bir keşif eylemidir. Terzibaba Hazretleri bu noktada bizi uyarır:
Ancak, yukarıda anlatılan mana keşif yolundan bilinir… Başkaca bilinmez… Müşahede yolu ve bizim yani İslam'ın ilk şiarı "Eşhedü" şehadet, müşahede, yani keşiftir. İlk şartı da odur "Eşhedü" ama biz bunu hayali bir varlığı tasdik olarak kullanıyoruz. Ben şahidim ki Allah'tan başka ilah yoktur. Peki neye ve nasıl şahit, neyine şahit oluyoruz? Neye şahit oluyoruz, hayalimizde hazır ettiğimiz Rabbımıza şahitlik yapıyoruz ki, o da sadece lafzi şahitliktir, kemalli şahitlik değildir. Eğer kemalli şahitlik olsa zaten o sözü söyleyemez, şehadeti söyleyemez, çünkü mümkün olmaz. Samimi bir insan onu söyleyemez, çünkü gördüğüne şehadet eder, şu ortada yoksa, gözümü kapatayım, ben burada kasetin varlığına şahidim diyeyim, olur mu, olmaz ama gözüm açıkta bunu görüyorsam, işte bu gerçek şahitlik olur.
Kemalli şahitlik, Hakk’ın varlığını, birliğini, isim ve sıfatlarının tecellilerini kendi varlığında ve kâinatta apaçık görmektir. Bu ise ancak keşif yoluyla, kalp gözünün açılmasıyla mümkün olur. Zira bilgi, görgüye dönüşmedikçe, ilim, irfana ermedikçe insan zan ve hayal perdesinden kurtulamaz. Önceden bize gayb olan, bu müşahede ile şehadet âlemimize dâhil olur. Mânevî riyazet ve mücahede, kalp gözünün mikroskobu olur, hakikat âlemlerini bize açar.
Keşfin en ileri mertebelerinden biri, İlm-i Ledün olarak isimlendirilen bilgidir. Bu, Hızır Aleyhisselâm’a bahşedilen, Hakk’ın katından gelen vasıtasız bir ilimdir. Sıradan bilgi, bir olay yaşandıktan sonra onu idrak etmemizle oluşur. İlm-i Ledün ise bunun tam tersi bir işleyişe sahiptir. Hadisenin kendisi, daha zâhirde vuku bulmadan, Hakk’ın ilminde takdir edildiği şekliyle, yani A'yân-ı Sâbite mertebesindeki hakikatiyle, ârifin nefsinde Taayyün eder ve zuhura çıkar. Terzibaba Hazretleri bu durumu şöyle tarif eder:
İşte İlm-i Ledün’ün tarifini yapmışlar bir yerde rastladım, “ İlm-i Ledün; Nefsin vakıa geçişi değil, vakıın nefiste taayyünü dür, doğrudan doğruya bir keşiftir ” diye bir cümle ile, bir ibare ile ifade edilmeye çalışılmıştır. Gerçekten de beyanek isteyip te terkibi tam toparlayamadığımız bir ifadenin açık terkibi yani çok güzel bir izahıdır. Peki ne demek istiyor, nefsin vakıa geçişi değil diyor bakın yani İlm-i Ledün nefsin vakıaya geçişi değil. ... diğeri ise vakıanın nefiste taayyünüdür. Yani vakıa programı ile ayanı sabitede yapılmış o vakıa nefse geliyor, nefiste zuhura çıkıyor. Yani batından geliyor Zahire çıkıyor.
İlm-i Ledün sahibi zât, hadiselerin pasif bir izleyicisi değil, Hakk’ın izniyle o hadisenin zuhur mahalli hâline gelir. Olay, dışarıda olup biten ve sonra anlaşılan bir şey olmaktan çıkar; içeride doğan, bilinen ve sonra âfâkta müşahede edilen bir hakikate dönüşür. Bu, "doğrudan doğruya bir keşiftir". Zira aradan sebep-sonuç zincirinin, aklî çıkarımların ve zaman-mekân kayıtlarının perdeleri kalkmıştır.
Bu hâl, aklın ve hikemî düşüncenin sınırlarının ötesinde bir idrak seviyesidir. Akıl, delillerle, kıyaslarla, mantık yürütmelerle çalışır. Bu yüzden aklın yolu, ispat yoludur. Keşfin yolu ise şuhûd, yani müşahede yoludur. Bu iki farklı bilme biçimini, Kur’ân-ı Kerîm’deki Hz. Musa ile Firavun kıssası üzerinden anlamak mümkündür. Firavun, "Âlemlerin Rabbi nedir?" diye sorduğunda, aklî bir tanım beklemektedir. Hz. Musa ise ona iki farklı seviyeden cevap verir. İlk cevabı, akıl ehli için değil, keşif ve vücud ehli içindir.
İmdi cevâb-ı evvel mükınînin cevâbıdır; ve onlar ehl-i keşf ve vücûddur. Binâenaleyh onlara: "Eğer siz mûkı-nîn iseniz" رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا (Şuarâ, 26/24) dedi. Ya'nî eğer siz ehl-i keşf ve vücûd iseniz, muhakkak ben size şuhûdunuzda ve vücûdunuzda teyakkun ettiğiniz şeyi bildirdim.
Hz. Musa, "O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir" derken, "Eğer kalp gözünüz açıksa, zaten gördüğünüz, şahit olduğunuz hakikati size söylüyorum" demektedir. Bu, Ehl-i Vücud’un, yani varlığın hakikatini kendi vücudunda bulanların anlayacağı bir cevaptır. Onlar için kâinat, Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir ayna gibidir ve bu aynada Rablerini müşahede ederler. Akıl ehli ise bu cevabı yetersiz bulur, çünkü onlar soyut bir tanım ararlar. Bu yüzden Hz. Musa, onların seviyesine inerek ikinci bir cevap daha verir. Keşif ehli, aklın delillerine muhtaç değildir; onların delili, kendi müşahedeleridir.
Keşif idrakinin zirvesi, Tevhid hakikatinde kendini gösterir. Akıl, Cenâb-ı Hakk’ı düşünürken ya O’nu her şeyden soyutlayarak mutlak bir gayb boşluğuna yerleştirir ki buna tenzih denir; ya da O’nu yarattıklarına benzeterek bir kalıba sokmaya çalışır ki buna da teşbih denir. Her ikisi de tek kanatla uçmaya çalışmak gibi eksiktir. Hakiki tevhid idraki, bu iki kanadı birlikte kullanmaktır. Bu, ancak keşif nazarıyla ulaşılan bir Cem makamı idrakidir. Terzibaba Hazretleri bu Muhammedî mîzanı şöyle açıklar:
Teşbih ettiği zaman da teşbihatıyla sınırlamış oluyor ki ikisi de eksik kalmaktadır, işte islamın gerçek hakikati olan tevhid hakikati bu ikisini tenzih ve teşbihi birleştirip tevhid ediyor. Cenab-ı Hakk Zat’ı itibariyle tenzihtedir, ama sıfatları, isimleri, fiilleri itibariyle de teşbihtedir. Yani ikisi de gerçektir, ama ikisini birlikte yaşamak ve idrak etmek suretiyle tevhid etmek gerekiyor. İşte islam dini bunu getiriyor, işte tevhid dini dediğimiz budur, yoksa sadece lafsi kelime-i tevhid beyanek ile değildir.
Keşif ehli, Hakk’ın Zât’ının hiçbir şeye benzemediğini (tenzih) bilir, ama aynı zamanda bütün âlemlerdeki her bir zerrede O’nun isim ve sıfatlarının tecelli ettiğini (teşbih) de müşahede eder. O, "Nereye dönerseniz Allah'ın vechi (yüzü) oradadır" (Bakara, 2/115) ayetinin sırrına ermiştir. Bu, zıtların birliğini idrak etmektir; aklın çözemediği ama kalbin tattığı bir hakikattir. Dolayısıyla keşf, sadece gaybdan haber almak değil, aynı zamanda varlığa bakışın topyekûn değişmesi, tevhid nazarıyla bakabilme yetisidir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Keşf: Aslı ve Mertebesi
Bu yolu anlamak için iki zümreyi iyi tanımak gerekir: ehl-i akıl ve ehl-i keşf. Akıl, Cenâb-ı Hakk’ın insana bahşettiği büyük bir nimettir, lâkin her aletin bir işlevi olduğu gibi, aklın da bir sınırı vardır. O, kayıtlar âleminde hükmünü icra eder. Keşf ise, bu kayıtların ötesine geçmektir. Hz. Mûsâ’nın Firavun ile olan muhaveresi, bu iki idrak seviyesinin en güzel misallerindendir.
Anlayamadığı için firavun Mûsâ (a.s.) ı onların gözünde küçük düşürmeye çalıştı. Onların anlayışına göre bak sizin peygamberinizin verdiği cevap doğru değildir siz de böyle anladınız diye onların anlayışına göre meseleyi indirdi ama kendisi doğru olduğunu anlamıştı. Ya'nî Fir'avn'ın وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) diye mâhiyyet-i ilâhiyyeden vâki' olan suâline Mûsâ (a.s.)ın evvelen رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (Şuarâ. 26/24) diyerek cevap vermesi ikan sahibi, yakin sahibi olan kimselere mahsûs olan cevaptır. Ve "yakiyn ehli" zümresi, ehl-i keşf ve vücûd olan zümredir. Zîrâ ehl-i keşf ve vücûd eşyanın vücûd-i hakîkî-i Hakk'a muzâf olan vücüdât olup, onların Kayyûm'u yani ayakta tutucusu Hak olduğunu ve cümlesi Rabb-i mutlakın merbûbu bulunduğunu mutlak rabba bağlı olduğunu ve kendi vücûdları dahi eşyâ-yı âlemden bir şey olup, Rabb-i mutlakın kendilerinde dahi rubûbiyyetle zahir olduğunu yakînen müşahede ederler.
Firavun, aklın kibriyle, Zât’ın mahiyetini sorar. Hz. Mûsâ ise ilk cevabını, yakîn ehli, yani “ehl-i keşf ve vücûd” için verir: “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; eğer yakîn ehli iseniz.” Eğer varlığın hakikatinin Hakk’ın Vücûdu’ndan ibaret olduğunu, her şeyin O’nunla kâim olduğunu müşahede eden bir makamda isen, bu cevap sana yeter. Zira sen, kendi vücudunda dahi Rabbin rubûbiyetini görürsün. Bu, bilginin yaşantıya dönüştüğü bir makamdır. Akıl ehli ise bu cevabı anlayamaz. Onlar için Hz. Mûsâ ikinci bir kapı açar ve “Eğer aklediyorsanız O, doğunun, batının ve arasındakilerin Rabbidir” der. Bu, aklın sınırlarına hitap eden bir cevaptır. Keşf ehli, Hakk’ı her yerde ve her şeyde bulurken, akıl ehli O’nu arar.
Keşf'in Vücûdî Temeli: Varlık Mertebeleri ve Tecellî
Keşf, kendiliğinden olan bir hadise değildir; Hakk’ın varlık mertebelerindeki tenezzülünün idrakidir. Her şeyden evvel, hiçbir kayıtla sınırlı olmayan, mutlak gayb olan Zât mertebesi, yani Ahadiyyet vardır. Bu mertebe, “O, O idi ve O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu” sırrının tecellî ettiği, isimsiz, sıfatsız, mutlak teklik makamıdır.
Sonra, Zât’ın kendi kendine tecellîsiyle, bütün ilâhî isim ve sıfatları kendinde potansiyel olarak barındıran Vahidiyyet mertebesi gelir. Bu mertebede, bütün varlıkların hakikatleri olan A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler) ilm-i ilâhîde mevcuttur. Keşf, bu ilâhî isimlerin, o sabit hakikatler üzerinden âlemlere zuhûr edişinin sırrına ermektir. Hakk, kuluna hangi ismiyle tecellî ederse, o kulun keşfi de o ismin penceresinden olur.
Bazılarına da, yüce Allah, bu VAHİD ismi cihetinden tecelli eder. Yolu, bu tecelliden geçen kimseye; yüce Allah, bu âlemin sınırlarını aşırtır. Haliyle bu: O kula nasib ettiği keşif yolundan olur. Bu tecelliye uğrayan kimseye, yüce Allah zâtından görünür. Tıpkı: Dalganın denizden görünüşü gibi… Böyle bir müşahede makamına varan kul: Yüce Hakkın zuhurunu, sayılarla tesbit edilen mahlukattan VAHİD hükmüyle görür.
Bu tecellîye mazhar olan sâlik, çoklukta Bir’i görür. Dalgaların sayısızlığına aldanmaz; her bir dalganın, denizin kendisinden başka bir şey olmadığını müşahede eder. Kâinattaki her bir varlık, bir dalga gibidir; varlığı, Vâhid olan Hakk’ın zuhûrundan ibarettir. Bu keşif, sâliki, her şeyin Bir’in tecellîsi olduğu bir vahdet idrakine ulaştırır.
Yine bir başka kuluna Hakk, Kuddûs ismiyle tecellî eder. Kuddûs, her türlü noksanlıktan münezzeh, mutlak paklık demektir.
Kullarından bazılarına, yüce ve sübhan olan Allah; bu KUDDÛS ismi ile tecelli eder. Bu tecelliye erdikten sonra; onun için bir keşif yolu açılır. İş bu keşif yolunda ise: — «Ona ruhumdan üfledim… » ( 15 / 29 ) Ayeti kerimesindeki mana sırrı kendisine açılır. O kula şu mana öğretilir. — Yüce Allah’ın ruhu onun özüdür; başkası değil…
Bu tecellî ile kul, kendisine üflenen ruhun, o ilâhî nefhanın kirlenmez, mukaddes bir öz olduğunu anlar. Bedenin arızaları, nefsin karanlıkları bu öze dokunamaz. Bu keşif, insanı kendi hakikatindeki o mukaddes noktaya, o ilâhî emanete ulaştırır.
Hakk’ın Hayy ismiyle tecellîsi ise daha başka bir sırdır. Hayat, varlığın temelidir. Bu tecellîye eren kul, âlemin hayatı olur.
Bu sıfatı alan kul, âlemin hayatı olur... Hem de tümüne birden… Bu sıfatla hayatının var olduğunu idrak eden kul, bütün aleminde böyle olduğunu bildiğinden, ferdiyeti yönünden bütün alemin hayatı olur. Bu varlıklara baktığı zaman: Onlarda hayatının yürüdüğünü görür… Ama, bütünüyle… Kendi hakikatini idrak etmiş olan bir kimse, diğer varlıklara baktığı zaman kendindeki hayat hükmünün onlarda da yürüdüğünü görür.
Sâlik, kendi varlığındaki hayatın, Hakk’ın Hayy isminin bir tecellîsi olduğunu anladığında, aynı hayatın bütün zerrelerde aktığını da müşahede eder. Taşa, toprağa, ağaca baktığında onlardaki hayatı, kendi hayatının bir devamı gibi görür. Bu bir kibir değil, bir tevhid müşahedesidir. Artık “benim hayatım”, “onun hayatı” ayrımı kalmaz; sadece her şeyi kuşatan tek bir İlâhî Hayat’ın idraki kalır.
Eşyanın Lisanı: Hâl Dilinden Kāl Diline Geçiş
Keşfin en belirgin tezahürlerinden biri de, varlığın dilini anlamaktır. Ehl-i nazar, eşyanın tesbihini bir “lisan-ı hal” olarak yorumlar. Bu doğrudur, ama eksiktir. Ehl-i keşif için durum başkadır. Onlar için eşyanın sadece bir hâl dili değil, aynı zamanda bir kāl dili, yani konuşan bir lisanı vardır.
Nitekim Cenab-ı Şeyh (r.a.) Fütuhat-ı Mekkiye’sinin 12. babında buyururlar ki; nebat ve cemadın ruhları vardır. Ehli keşiften gayrisinin idrakinden batındır. Yani bitkilerin ve madenlerin ruhları vardır. Keşif ehlinden gayrisi bunu bilemezler onlara gizlidir. (...) Zira biz konuşan lisan ile taşların Hakk’ı zikrettiklerini kulaklarımızla işittik buyurur. Ve yine o babın diğer bir yerinde buyururlar; Bu tesbih keşif sahibi olmayan nazar ehlinin dediği gibi lisan-ı hal ile değildir.
Hazret-i Pîr Muhyiddin İbn Arabî’nin ve onun yolundan giden kâmillerin şahitliği açıktır: Onlar, taşın zikrini kulaklarıyla işitmişlerdir. Bu bir hayal veya mecaz değildir. Bu, kalp kulağının açılmasıyla, his âleminde gerçekleşen bir duyuştur. Keşif ehli için “Her şey O’nu hamd ile tesbih eder” (İsrâ, 17/44) ayeti, bir haber değil, her an yaşanan bir hakikattir.
Halbuki ehl-i keşif indinde nebat, cemat ve her bir şeyin nutku işitilir . Müşahede ehli suskun duran eşyanın sesini dahi hayalde değil his âleminde kulağı ile duyar.
Bu idrak açıldığında, sâlikin Fâtiha Sûresi’ni okuyuşu bile değişir. Artık sadece kendi lisanıyla “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” demez. O, bütün âlemlerin, bütün zerrelerin lisanıyla, onlar adına bu hamdı dile getirir.
Yani her varlık her an bu ayeti yani اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ hamdını yapmaktadır. Biz bunu onlar namına belirli sürelerde faaliyet sahasına sokuyoruz ve Zat mertebesi itibarıyla söylüyoruz. Onlar cemad mertebesi itibarıyla, nebat mertebesi itibarıyla, hayvanlık mertebesi itibarıyla söylüyorlar, biz dahi onların üzerinde bir kemalle insan Zat mertebesi itibarıyla bu hamdı yapıyor.
İnsan, bu kâinat korosunun solistidir. Her varlık kendi mertebesinden tesbihini söyler, insan ise İnsân-ı Kâmil olma potansiyeliyle, bütün bu sesleri kendi varlığında birleştirir ve Zât mertebesi adına o küllî hamdı icra eder. Keşif, bu muazzam senfoniyi işitmek ve ona katılmaktır.
İnsan Aynası ve Hilâfetin Sırrı
Bütün bu keşiflerin ve müşahedelerin merkezi insandır. Cenâb-ı Hakk, insanı kendisine bir ayna kılmıştır. Varlığın sırrı, bu aynaya bakıp hem bakanı hem de bakılanı bir idrak edebilmektir.
Bütün noksan sıfatlardan temiz olan yüce Hak: Allah adını insana bir ayna yapmıştır... Bu manayı yüzüne baktığı zaman anlar... Bilir... Hem de gerçeğe dayanan bir ilimle... Özellikle: -"Var olan Allah imiş... onunla birlikte bir şey yok imiş..." Cümlesi ile ifade edilen mananın gerçek yüzüne geçer... Oyüze geçer geçmez, kendisine bir keşif kapısı açılır... O keşif sayesinde görür ki: İşitmesi, Allah'ın işitmesi... Görmesi, Allah'ın görmesi... Konuşması, Allah'ın konuşması...
İnsan bu aynaya baktığında kendi işitmesinin, görmesinin, konuşmasının aslında birer emanet olduğunu anlar. Asıl İşiten, Gören, Konuşan, Hayat ve Kudret Sahibi olan Hakk’ın kendisidir. Kulda zuhûr eden bu sıfatlar, o İlâhî sıfatların birer gölgesidir. Bu keşif, “Ben” zannını ortadan kaldırır ve kulu, hakikatte Fâil’in yalnızca Allah olduğu idrakine taşır. Bu, “Allah, sizi de, yaptığınız işleri de halk etti” (Sâffât, 37/96) ayetinin sırrına ermektir.
Bu idrak, sâlike aynı zamanda hilâfetin sırrını da açar. Keşif ehli, hükmünü doğrudan Allah’tan alan, bâtında “halîfetullah” olan kimselerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “İki halifeye biat edildiğinde birini katledin” buyururken, bir asırda birden fazla keşif ehli velînin bulunması nasıl mümkün olur?
Hz. Şeyh (r.a.) bu mukadder bir itiraz yani sorulması mantıklı olan bir soruya cevaben buyururlar ki: Bu hadîs-i şerîf kılıç sahibi olan halife hakkındadır. Yani hükümdar hakkındadır diyor. (...) Halbuki ma'nevi hilafet böyle değildir. Onlar kılıç ile ortaya çıkmadıklarından taaddüdleri hâlinde, fesâd-ı ümmet ihtimâli yoktur. Bu sebeble emr-i katl ancak hilâfet-i zahire erbabı hakkında vârid olmuştur.
Zahirî hilâfet, yani dünyevî iktidar, tek olmayı gerektirir. Çünkü iki hükümdar, memlekette fesada sebep olur. Lâkin manevî hilâfet böyle değildir. Onlar kılıçla değil, kalple, irfanla hükmederler. Bir bahçede yüzlerce gülün açması, o bahçenin güzelliğini artırır. Aynı şekilde, bir zamanda yüzlerce velînin, keşif ehlinin bulunması da ümmet için bir rahmettir.
Bu manevî hilâfet, aynı zamanda ilâhî meşiyet ile şeriat arasındaki ince dengeyi anlama makamıdır. Âlemde olan her şey, Hakk’ın meşiyeti, yani iradesi dairesindedir. Lâkin bu, şeriatın hükümlerini geçersiz kılmaz. Keşif ehli, şeriatın sınırlarına riayet ederken, her hadisenin ardındaki ilâhî iradeyi de müşahede eder.
Zîrâ nefs-i emirde ancak Allah'ın hükmü nafizdir. Çünkü âlemde vâki' olan emr, meşiyyet-i ilâhiyye hükmü üzeredir. Her ne kadar şer'in takriri meşıyyetten vâki' oldu ise de, şer'-i mukarrer hükmü üzere değildir.
Bu, kader sırrının en ince noktalarındandır. Perdeli olan kimse, başına bir musibet geldiğinde Hakk’a itiraz edebilir. Fakat Kıyamet günü, Cenâb-ı Hakk onlara “sâk”ı, yani işin hakikatini keşfettiğinde, her şeyin kendi a’yân-ı sâbitelerinin, yani ezelî istidatlarının bir gereği olduğunu göreceklerdir.
Vaktaki mahcûbîn, ağrâzlarına muvafık olmayan şeyden nâşî, Hakk'a: "Niçin bize böyle böyle yaptın?" derler, imdi Hak, onlar için sakı keşf eder. Ve "sâk", arif olanların burada keşf eylediği emrdir. Binâenaleyh mahcûbîn, Hakk'ın onlara iddia ettikleri şeyi etmediğini ve ettiği şeyin onlardan olduğunu müşahede ederler. Zîrâ Hak onları, ancak hazret-i ilmiyyede sabit oldukları şey üzerine bildi.
Bu, nihai keşiftir. O gün herkes, ezelde neyi talep etmişse, dünyada da onu bulduğunu anlayacaktır. Hüccet, daima Allah’a aittir. Terzibaba irfanında keşf; bir sihirbazlık değil, varlığın aslına uyanmaktır. İnsanın kendi hakikat aynasında Hakk’ı müşahede etmesi, eşyanın zikrini duyması, çokluk perdesinin ardındaki Bir’i görmesidir. Bu, aklın sınırında durmayıp, aşk ile, mücahede ile kalp gözünü açanlara nasip olan bir yakîn hâlidir.
Terzibaba Geleneğinde Keşf'in Yaşanması
Tasavvuf, kuru bir bilgi yığını değil, bizzat yaşanarak tadılan, hâl ile kuşanılan bir irfan yoludur. Keşf, bu yolun hem kendisi, hem yolda görülen işaret levhası, hem de varıldığında açılan kapının adıdır. Bu yolculuk, körü körüne bir yürüyüş değildir. Sâlik, yani hakikat yolcusu, bu yola hazırlıksız basmaz. Bu yolun azığı zikir, bineği ise nefsidir. Keşif, gökten zembille inen bir lütuf değil, kalp tarlasını süren, dikenleri temizleyen ve sabırla bekleyen dervişin hasadıdır.
Kalp Aynasını Parlatmak: Keşfe Hazırlık ve Seyr-i Sülûk
Keşfin kapısını çalmadan evvel, o kapıdan içeri girmeye lâyık bir hâle bürünmek gerekir. Bu liyakat, kalbin saflığıyla, niyetin duruluğuyla ölçülür. Sâlikin ilk vazifesi, paslanmış, üzerine dünyanın bin bir suretinin yapıştığı kalp aynasını parlatmaktır. Bu parlatma işine tasavvufta riyazet ve mücahede denir. Riyazet, nefsin arzu ve isteklerini dizginlemek; mücahede ise onunla sürekli bir mücadele halinde olmaktır.
Bu ayna ne kadar parlarsa, hakikat o kadar net yansır. Pürüzsüz bir ayna, misal âleminden gelen hakiki sûretleri olduğu gibi gösterir. Lakin ayna kirliyse, yansıyan sûret de bozuk olur. Bu sebeple yolun başındaki en mühim iş, tasfiye, yani arınmadır.
Fakat riyazâtlar ve mücâdeheler ile kâlb aynası saflaş-mış ve “şehvet”lerden kurtulmuş ve mâsivâdan uzaklaşmış âriflerin hayâl aynasında görülen sûretler “misâl âlemi” nden aksediyorsa, bu hayâller ister uykuda, ister uyanıklık halinde görülmüş olsun, gerçek ve doğrudur. Zira “misâl âlemi” , Ce-nâb-ı Hakk’ın ilim hazinesi olduğu için oradan akseden “ha-yâl”ler bir hakikati aksettirir.
Asıl riyazet, kalbi Allah'tan gayrı her şeyden (mâsivâ) boşaltmaktır. Gözü haramdan, dili gıybetten, kulağı malayaniden, kalbi hasetten ve kibirden korumaktır. Sâlik, bu süreçte adeta bir oruca girer; sadece midesiyle değil, bütün âzâlarıyla oruç tutar. İftarı ancak Hakk’ın müşahedesiyle yapılır.
Bu yolda sâlikin dikkat etmesi gereken bir diğer husus, kiminle oturup kalktığıdır. Zira hâller, bulaşıcıdır. Gaflet ehliyle oturanın kalbine gaflet sisi çöker. İnkârcılarla düşüp kalkanın kalp aynası yeniden paslanır.
Salik'e layık olan, mağrurlar (gururlular), münkirler (inkarcılar) muannid'ler , (inatçılar) ile "mutaassıp" oturmamak lazımdır, ta ki vücütlarından, ahlaklarından, müteessir olmasın. İnkarcılarla oturmanın zararı, zenginlerle oturmaktan daha zararlıdır, zira inkarcı yolda olanlar, fukara, tarikat mensuplarından nefret ederler.
Bu sebeple yolcu, yol arkadaşlarını iyi seçmelidir. Seyr-i sülûk, yani manevi yolculuk, bir rehber eşliğinde, sadık dostlarla birlikte kat edilir. Bu hazırlık süreci, keşfin sadece bir ön şartı değil, bizzat kendisidir. Çünkü her bir dikeni temizleyiş, her bir tozu siliş, kendi başına bir keşiftir; nefsin karanlık dehlizlerini keşfetmektir. Bu keşif olmaksızın, Rahmânî tecellilerin keşfine varılamaz.
Perdenin Aralanması: Keşf'in Tecrübe Edilişi ve Mertebeleri
Kalp aynası parlamaya başladığında, sâlikin duyuları da incelir. Keşfin ilk tecrübelerinden biri, kâinatın zikrini, eşyanın tesbihini duymaktır. Bu, nazar ehlinin anladığı gibi bir "lisan-ı hal" ile yapılan bir tesbih değildir. Bu, bizzat işitilen, yaşayan bir zikirdir.
Hâsılı; Eşyanın tümü Allah'ı tesbih eder… Hem de açık konuşulan bir dille.. Allah'ın keşif ihsan ettiği kullar, bunu duyarlar… Keza, hal ile de tesbih ederler... Ki bunu: Bu bölümün geçen kısmında da anlattık… Onların bu konuşma dili ile, tesbihi, Allah'a hamdledir... Ama bir gerçek olaraktan… mecazî değil… Bu manayı anla…
Gök gürlemesi, artık sadece bir tabiat olayı değil, Hakk'ın "Azamet" tesbihi olur. Yağmurun her bir damlasının sesi, "Rahmet" isminin tesbihi olarak duyulur. Taşın, toprağın, ağacın zikri, arifin kulağında bir senfoniye dönüşür.
Yani Muhyiddin-i Arabi Hz.leri bizim keşfimiz de buna şahittir buyurur. Zira biz konuşan lisan ile taşların Hakk’ı zikrettiklerini kulaklarımızla işittik buyurur. Ve yine o babın diğer bir yerinde buyururlar; Bu tesbih keşif sahibi olmayan nazar ehlinin dediği gibi lisan-ı hal ile değildir.
Bu işitme hâli gibi, görme hâli de değişir. Sâlikin rüyaları, misal âleminden hakiki haberler getiren "sadık rüyalar" görmeye başlar. Bu zuhuratlar, yani manevi tecelliler, kendi içinde mertebelere ayrılır. Zira bu yolda Rahmânî tecelliler olduğu gibi, şeytanî tuzaklar da vardır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu tecrübeleri tasnif ederek sâlikin ayağının kaymasını engeller:
- Keşf-i mücerret: "Aynı ile vaki" olan, yorum gerektirmeyen, apaçık zuhuratlardır.
- Keşf-i muhayyel: Yorum ve tabir gerektiren, sâlikin eğitimi için gösterilen, sembolik zuhuratlardır.
- Hayal-i mücerret: Nefsin ve vehmin karışımı olan, hakikati olmayan hayallerdir.
- Tuzak zuhuratlar: İblis ve ordusunun, sâliki gurura veya ümitsizliğe düşürmek için kurduğu manevi tuzaklardır.
Genelde zuhuratlar üç kısma ayrılır. Birinci kısım zuhuratlara. “ Keşfi mücerret ” denir. İkinci kısım zuhuratlara. “ Keşfi muhayyel ” denir. Üçüncü kısım zuhuratlara. “ hayali mücerret ” denir. Ben bu sıraya bir dördüncü kısmıda ilâve edeyim, bunlara da. Dördüncü kısım zuhuratlara. “ tuzak zuhuratlar ” adını verdim.
Bu tecrübeler, sadece rüyada olmaz. Uyanıklık halinde de sâlike manalar açılır. Davud (a.s.) misalinde olduğu gibi, kuşların dilini anlamak gibi harikulade haller zuhur edebilir. Bu, kuşların çıkardığı seslerin hangi ilahi manaya delalet ettiğini ilahî bir keşif ile idrak etmektir.
O, kuşların çeşitli seslerine, göre sözlerini anlardı... O seslerin delâlet ettiği manaları da bilirdi… Haliyle bu: İlâhî bir keşif yoluyla olurdu… Bu mana, Davud'un a.s. oğlu Süleyman'ın şu cümlesi ile anlaşılır: - «Bize kuş dili öğretildi...» (27/16)
Keşfin yaşanması, sâlikin bütün varlığını kuşatan bir dönüşümdür. Âlem, onun için manaları konuşan canlı bir kitaba dönüşür. Lakin bu kitap, rehbersiz okunursa, insanı helâke götürebilir.
Yoldaki İşaretler ve Tehlikeler: Mürşid, Edep ve Gizli Benlik
Keşif yolu, güllerle döşeli bir yol değildir. Sâlikin bu yolda en büyük yardımcısı kâmil bir mürşid, en büyük düşmanı ise kendi nefsinden doğan gizli benliktir. Keşif hali, insana büyük bir zevk ve güç hissi verebilir. Sâlik, varlıkların hayatını kendi hayatında görmeye, onlardaki tecellileri kendinden bilmeye başlayabilir. Bu, en tehlikeli eşiklerden biridir.
Bir müşahede yolu ile, hayatın onlarda sürüp gittiğini görür… Bütün bu olanları kendisinden bilir… başka yerden değil… Bu biliş tehlikeli bir biliştir, daha sonra kendisinde gizli benlik yapma tehlikesi vardır. Bu arada vasıta da kabul etmez… Aslında arada vasıta yoktur, ancak sistem gereği her şey bir vasıtaya bağlıdır, ancak bu sahada olan kimse her şeyi kendinden zanneder.
Bu "tehlikeli biliş" anında sâlik, "Ben oldum" demeye meyledebilir. Kendisine gelen lütfu, kendi gücü zanneder. İşte bu noktada, mürşidin eli devreye girer. Mürşid, sâlikin elinden tutarak onu bu girdaptan çıkaran, tecelliyi doğru yorumlamasını sağlayan ilahî bir vasıtadır.
Bu yüzden bu yolda edep ve teslimiyet, her şeyden önce gelir. Sâlik, aklının ermediği durumlarda bile mürşidinin sözüne ve fiiline teslim olmalıdır. Zira mürşid, zahire değil, bâtına bakar. Bunun en güzel misali, Hızır (a.s.) ile Musa (a.s.) kıssasıdır.
Bir miktar arıza yaptırdım ama geminin tamamını kurtardım. Keşif yoluyla bu işi gördüğümden öyle yaptım. Ama sen dış aleme bakarak hata ettiğimi zannettin. İkincisinde çocuğu öldürdüm çünkü o çocuk büyüdüğü zaman kafir olacaktı. Müslüman olan ana babasını öldürecekti... Ama sen bunlara şeriat yönüyle baktığın için mana yönünü anlayamadın.
Musa (a.s.), risalet ve şeriat makamının temsilcisi olarak, zahire göre hüküm veriyordu. Hızır (a.s.) ise velayet ve keşif makamından, ledünnî bilgiyle hareket ediyordu. Gemiyi delmesi, çocuğu öldürmesi, zahirî akla aykırıydı. Lakin her birinin ardında, keşifle bilinen derin bir hikmet vardı. Derviş, mürşidi karşısında "Bunda bilmediğim bir hikmet var" diyerek teslimiyet göstermelidir.
Şeyhinden başkasının sözüne kulağı itibar etmez; doğru da olsa, zira şeytan Hak suretinde hile eder.
Çünkü şeytan, en çok âlim ve sâlik ile uğraşır. Ona sağdan yaklaşır, hakikat suretinde batılı gösterir. Sâlikin kendi keşfine güvenerek mürşidinden ayrıldığı an, şeytanın tuzağına düştüğü andır. Mürşid, bu yolda sâlikin pusulasıdır.
İmandan İkana: Keşf'in Nihai Gayesi ve Hakiki Keramet
Bütün bu mücahedelerin gayesi nedir? Sadece harikulade haller yaşamak mı? Asla! Asıl gaye, iman mertebesinden yakîn (kesin bilgi) ve ikan (görerek inanma) mertebesine ulaşmaktır.
İman iki bilinmez varlığın arasında muhabbet nazarı ile tanımadan varlığına iman etmek, kabullenmektir... Sen kendi varlığında onu müşahede ettikten sonra ikiliği ortadan kaldırdıktan sonra, sende ki iman mertebesi görevini yapmış, sonra ki hale ulaştırmış olması gerekiyor zaten bize lazım olan o.
İman, görmeden inanmaktır. İkan ise görerek, bizzat tadarak bilmektir. Keşif, sâliki bu iman kapısından içeri alıp, müşahede odasına sokan bir vasıtadır. Bu odaya giren kimse için artık şüphe kalmaz. O, "Lâ ilâhe illallah" kelimesinin hakikatini kendi varlığında tecrübe etmeye başlar.
Cümlesi ile ifade edilen mananın gerçek yüzüne geçer... Oyüze geçer geçmez, kendisine bir keşif kapısı açılır... O keşif sayesinde görür ki: İşitmesi, Allah'ın işitmesi... Görmesi, Allah'ın görmesi... Konuşması, Allah'ın konuşması... Hayatı, Allah'ın hayatı... İlmi, Allah'ın ilmi... İradesi, Allah'ın iradesi... Kudreti, Allah'ın Kudreti...
Bu, "Kulum bana nafilelerle yaklaşır..." diye başlayan kutsi hadisin sırrının tecellisidir. Kul, kendi cüz'î iradesini Hakk'ın küllî iradesinde yok ettiğinde, Hakk onun gören gözü, işiten kulağı olur. Bu, vekâleten taşıdığı emanetlerin sahibini bilme, kendi hiçliğini idrak ederek Hakk'ın varlığıyla var olma halidir.
Bu makama eren arif için en büyük keramet, havada uçmak değildir. Asıl keramet, istikamettir. Asıl mucize, kalpte gerçekleşen dönüşümdür.
İrfanî perspektiften ise asıl mucize, dış dünyada değil, insanın kalbinde gerçekleşen dönüşümdür. Kur'an'ın kendisi hem zahiri bir mucize hem de batıni bir nur kaynağıdır; onu idrak eden için en büyük delil, onu inkâr eden için ise aleyhine en büyük şahittir.
Keşfin nihai meyvesi, bu dönüşümdür. Bu, kulun fena (yokluk) makamında kendi varlığından soyunup, Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecelligâhı olmasıdır. O, ZÂHİR isminin tecellisiyle baktığı her şeyde Hakk'ı görür; BÂTIN isminin tecellisiyle, her şeyin ardındaki hakiki failin Hakk olduğunu bilir. Nihayet ALLAH ism-i câmiinin tecellisine mazhar olduğunda, kul kendi nefsinden tamamen fena bularak Hakk ile beka bulur.
Böyle olunca, kul kaybolur. Yüce Hakk'ın batın âlemlerinde; fena yolu ile gizlenir. Yüce Hakk'ın varlık zuhurunda yaratılma durumu gider; kalmaz.
İşte Terzibaba geleneğinde keşfin yaşanması, böyle bir seyr-i sülûk sürecidir. Gayesi, sâliki kuru bilgiden yaşanmış irfana, taklitten tahkike, imandan ikana ulaştırmak ve onu, kendi hakikatini bilen, dolayısıyla Rabbini bilen bir İnsân-ı Kâmil namzedi yapmaktır.
Füsûsu'l-Hikem'de Keşf
Füsûsu’l-Hikem, yani Hikmetlerin Yüzüktaşları, her bir fassında bu keşf denizinden inciler sunar. Keşf, kuru bir bilgi değil, bir hâldir; perdenin kalkması, gaybın şahitliğe dönüşmesidir.
Şeyh-i Ekber, keşfin en yüksek mertebesini, hilâfet bahsinde ortaya koyar. Bu öyle bir hilâfettir ki, zâhirde Resûl’e, bâtında ise doğrudan Hakk’a dayanır.
«Ve Resûl'ün Allah'dan ahzettiği şeyin "ayn”ını, halîfenin Allah'dan ahzetmesi dahi böyledir. Binâenaleyh biz onun hakkında, lisân-ı keşf ile "halîfetullâh” ve lisân-ı zâhir ile “halîfe-i Resûlullah" deriz. Ve bundan dolayı Resûl (a.s.), muhakkak kendi ümmetinde hilâfeti Rabb'inden ahzeden kimse olduğunu bildiği için, hilâfetle kendisinden hiçbir kimseye nassetmediği ve bir kimseyi ta'yîn eylemediği hâlde vefât eyledi.»
Halife, yani İnsân-ı Kâmil, bilgiyi ve hükmü nereden alır? Zâhir diliyle, o Resûlullah’ın (s.a.v.) halefidir. Lakin bir de "lisân-ı keşf" vardır; perdenin ardını görenlerin dili. Bu dille bakıldığında, o halife doğrudan "Halîfetullâh" olur. Çünkü o, hükmü, tıpkı Resûl’ün aldığı gibi, aynı ilahî kaynaktan alır.
Bu, Nebî (s.a.v.) Efendimiz'in neden kendisinden sonra birini kesin olarak tayin etmediğinin de sırrıdır. Zira O, ümmeti içinde bu ilahi feyzi, bu keşfî bilgiyi doğrudan Rabb’inden alacak kâmillerin zuhûr edeceğini biliyordu. Onların hilâfeti, siyasi bir atamayla değil, doğrudan Hakk’ın tecellisiyle, keşfî bir liyakatle gerçekleşir.
Bu doğrudan alış, yani keşf ile gelen bilgi, peygamberlerin getirdiği vahiy ile nasıl bir ilişki içindedir? Şeyh-i Ekber, bizi Hz. Musa ile Hızır’ın (a.s.) yolculuğuna götürür. Bu yolculuk, risâlet ilmi ile velâyet ilminin, zâhir bilgisi ile bâtın bilgisinin, yani keşfin farkını ortaya koyan en berrak aynadır.
«Musa ahkam-ı risalet ile ve Hızır ahkam-ı velayetle zahir olduğundan sohbetleri devam etmedi.»
Biri, Hakk’ın emrini halka ulaştıran bir Resûl; diğeri, Hakk’ın sırrına vakıf bir velî. Hz. Musa, şeriatın temsilcisidir; görünen fiile göre hükmeder. Bir gemiyi sebepsiz yere delmek, bir çocuğu suçsuzken öldürmek, risâletin ve zâhirî aklın ölçülerine göre yanlıştır.
Fakat Hızır (a.s.), ahkâm-ı velâyet ile, yani keşf ile amel eder. O, eşyanın bâtınını görür. Gemiyi deler, çünkü ileride zalim bir kralın sağlam gemilere el koyacağını bilir. Çocuğu durdurur, çünkü onun büyüyüp ailesini isyana sürükleyeceğini görür. Hızır’ın bilgisi, ilm-i ledündür; doğrudan Hakk’tan gelen bir keşif bilgisidir. Sohbetlerinin devam etmemesi, meşreplerinin ve vazifelerinin farklılığındandır.
Bu durum, velî olan ârifin, zâhirî hükümlerle karşılaştığında nasıl bir tavır takındığını da açıklar. Ehl-i hicâb, yani perdeliler, ârifin bir hükmünü zâhirdeki bir hadise aykırı bulduklarında itiraza kalkışırlar.
«Halîfe, ba'zan bir mes'elede hükmeder ki, o hüküm bir hadîse muhalif olur; ve bu hükmü gören ehl-i hicâb: “Mevrid-i nassda ictihâda mesâğ yoktur, hâlbuki bu zât hadîs mevcûd iken bu mes'elede ictihâd etti; binâe-naleyh bu hüküm bâtıldır” diye iddiaya kıyâm ederler; ve onlar halîfeyi nass muvâcehesinde ictihâd etti tahayyül ederler. Bu ise, onların tahayyül ettikleri gibi değildir. Belki bu hadîsin Sallallahu aleyhi ve sellemden su-dûru bu İmâm indinde keşf cihetinden sâbit olmamıştır da, onun için böyle hükmetmiştir...»
Ârif, hadis rivayet zincirinin sıhhatini sadece râvîlere bakarak değil, doğrudan bir manevi tahkik ile, keşf ile de denetler. Onun kalbi, Resûlullah’ın (s.a.v.) kalbine öyle bir ayarlanmıştır ki, O’ndan sadır olmayan bir söz, o kalpte yankı bulmaz. Bu, zâhir ilmini küçümsemek değil, bilakis zâhir ilminin ruhunu bâtınî bir tasdikle perçinlemektir.
Keşif, Hakk’ın varlık mertebelerindeki nizamına, yani O’nun [vücûdî](/wiki/vucudi) kanunlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Şeyh-i Ekber’in doktrininin temelini oluşturan [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite) ve [Sırr-ı Kader](/wiki/sirr-i-kader) bahsi, keşfin teorik çerçevesini çizer. Her şeyin hakikati, ezelde Hakk’ın ilminde bir ayn-ı sâbite olarak mevcuttur. O şeyin varlık sahnesine çıkması, bu sabit hakikatin bir açılımından ibarettir. Keşfin en yüksek derecesi, kişinin bu sırra vâkıf olmasıdır.
«Ve onlar dahi iki kısım üzerinedir: Ve bunu mücmelen bilen onlardan biridir; ve onu mufassalan bilen de onlardan diğeridir; ve onu mufassalan bilen mücmelen bilenden a'lâ ve etemmdir. Zîrâ o, kendi hakkında olan Allâh'ın ilmindeki şeyi... ona ayn-ı sâbitesinden ve onun üzerine olan ilâ-mâ-lâ-yetenâhî ahvâlin intikālâtından keşfetmekle bilir. O da a'lâdır. Zîrâ onun kendi nefsine olan ilmi, Allâh'ın ilmi menzilesinde olur. Çünkü ilmin ahzı ma'den-i vâhiddendir.»
Sırr-ı kadere vakıf olmanın bir "icmâlî" (özet) yolu, bir de "tafsîlî" (ayrıntılı) yolu vardır. İcmâlî bilen, her şeyin Hakk’ın ilmi dairesinde tecelli ettiğini kabul eder. Tafsîlî bilen ise, keşf ile bilir. Hak Teâlâ, o kuluna kendi ayn-ı sâbitesini ve o hakikatin ezelden ebede bütün hâl geçişlerini gösterir. Bu makamda kulun kendi nefsine dair ilmi, Hakk’ın ona dair ilmi menzilesine yükselir. Çünkü kaynak birdir. Bu, [Tevhid](/wiki/tevhid) sırrının en derin noktalarından biridir.
Bu farklı bilgi seviyeleri, peygamberlerin tebliğ üslubuna da yansır. Hz. Musa ile Firavun arasındaki diyalog bu açıdan tahlil edilirken, keşfin nasıl bir idrak farkı yarattığı gözler önüne serilir.
«İmdi cevâb-ı evvel “mûkınîn”in cevabıdır; ve onlar ehl-i keşf ve vücûd- dur. Binâenaleyh onlara: “Eğer siz mûkınîn iseniz” (Şuarâ, 26/24) dedi. Ya'ni, "Eğer siz ehl-i keşf ve vücûd iseniz, muhakkak ben size şühûdunuzda ve vücûdunuzda teyakkun ettiğiniz şeyi bildirdim. İmdi eğer siz bu sınıftan değil iseniz, ehl-i akıl ve takyîd iseniz... muhak- kak ben size cevâb-ı sânîde cevâb verdim" demek olur.»
Hz. Musa’nın ilk cevabı, "Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir" şeklindedir ve "eğer yakînen bilenlerden iseniz" kaydını düşer. Bu, ehl-i keşf ve vücûda, yani varlıkta Hakk’ı müşahede edenlere bir hitaptır. İkinci cevap ise, "Doğunun, batının ve ikisi arasındakilerin Rabbidir, eğer aklediyorsanız" şeklindedir. Bu da ehl-i akıl ve nazara yönelik bir hitaptır. Keşif ehli olan, hitabın mertebesini bilir ve her kulağa, taşıyabileceği kelamı fısıldar.
Şeyh-i Ekber’in Füsûs’unda keşif, sadece gaybdan haber almak değildir. Keşif; varlığın zâhir perdesinin arkasındaki bâtınî düzene vâkıf olmak, hükmü ve bilgiyi doğrudan ilahi kaynaktan alabilme liyakati, kişinin kendi ayn-ı sâbitesini ve kader sırrını müşahede etmesi ve nihayet, akıl ve nazarın dar geçitlerinden kurtulup, yakîn denizinde yüzmektir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Keşf bahsinde öyle bir menzile geldik ki, akıl burada duraksar. Burası, zıtların birbirini tamamladığı Cem makamı durağıdır. İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûs’ta açtığı bu pencereden bakınca, keşfin en derin manası, aklın ikiliğini aşan bir tevhîd idraki olarak karşımıza çıkar.
Zâhir uleması, Hakk’ı mahlûkatından ayrı tutar. Bu, yolun ilk adımı olan tenzih kapısıdır. Diğer kanat, yani teşbih, Hakk’ın her şeyde tecellî ettiğini görmektir. Kâmil ârif, bu iki kanadı birlikte çırpan, Muhammedî mîzânı kalbinde kuran kişidir.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu inceliği Füsûs şerhinde şöyle açar:
Gerçi şerâyi' tenzîh ve teşbîh üzerine vârid olmuştur; fakat bunlarda ifrât ve tefrît câiz değildir; belki tenzîh içinde teşbîh ve teşbîh içinde dahi tenzîh etmek lâzımdır.
Keşfin sırrı bu cümlede gizlidir: "Tenzih içinde teşbih, teşbih içinde tenzih." Bu, bir çiçeğe baktığında onun güzelliğinde Hakk’ın Cemâl sıfatının tecellîsini (teşbih) görüp, aynı anda o çiçeğin Hakk’ın Zât’ı olmadığını bilerek Hakk’ı o surete hapsetmemek (tenzih) demektir. Bu idrak, ancak tecellî ile bahşedilen bir marifettir. Hakiki ârif, tecellî ile aydınlanmış bir kalple bakar ve bilir ki, noksanlık diye görülen dahi, Celâl isminin bir zuhûrudur.
Binâenaleyh mevzi'-i tenzîhde, tenzîh-i hakîkî ile tenzîh eder, tenzîh-i resmî ile değil. Ve teşbîh mevziinde dahi, teşbîh-i şühûdî ve keşfî ile teşbîh eder; ve suver-i tabîiyye ve unsuriy- yede Hakk'ın vücûdu ile sereyânını görür. Ve onun için bir sûret bâkî kalmaz; illâ ki onun “ayn”ını Hakk'ın "ayn”ı görür.
“Şuhûdî ve keşfî teşbih” budur. Vehminle değil, Hakk’ın sana gösterdiği ile görmek. O vakit ârif için “bir sûret bâkî kalmaz.” Gördüğü her suretin ardındaki hakikatin, o suretin özünün, Hakk’ın Zât’ı olduğunu görür. Artık tenzih edilecek bir şey kalmamıştır. Çünkü Hakk’ın Vücûdu’nun hâricinde bir vücûd müşahede etmez. İşte bu, “Nereye dönerseniz Hakk’ın vechi oradadır” (Bakara, 2/115) âyetinin sırrının keşfidir.
فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 “nereye dönerseniz Hakk’ın vechi oradadır” işte bu teşbihtir, burada ayırmıyor, “camiye bakarsan, Allah’ın vechini görürsün” demiyor, kiliseye bakarsan görmezsin demiyor. Böyle bir ayrım yapmıyor. Bu ayet-i kerime içerisinde cami ne ise kilise de aynı şeydir. Havra da aynı şey, hatta düşük olarak gördüğümüz, yılan da domuz da aynı şeydir. Çünkü nereye dönerseniz diyor ve Hakk’ın vechi orada ise işte bu tamamen teşbihtir.
Burada murad, hükümlerin birliği değil, Vücûd’un birliğidir. O Vücûd ki, her surette kendi isimlerini izhâr eder. Ârif, bu zuhûrların hepsinin aynı kaynaktan geldiğini bildiği için, suretlerin kavgasına takılmaz, suretlerin ardındaki Musavvir’i seyre dalar.
Bu birliğin idraki, en altta görülen ile en üstte bilineni birleştirir. Bizim aklımız, “esfel” (en aşağı) ile “âlâ”yı (en yüce) zıt bilir. Oysa hakikatte, âlâ’nın zuhûru esfelde olur.
Aşağıya doğru esfele doğru nüzül suretiyle yalnız bu “esfel” kelimesinden tabi klasik manada anlaşılan bilindiği gibi aşağıların aşağısı halbuki o hale onu bizim anlayışımız getiriyor, aslında esfel denen âlâ’dan başka bir şey değildir. Çünkü âlâ’nın bütün özellikleri o esfel denen yerden zuhura çıkıyor. Âlâ denen yani yukarı diye belirtilen şeye esfele doğru nüzulü olmazsa o âlâyı illiyn denen yani âlâyı yüce dedikleri zuhura gelmez ve varlığından haberdar olunmaz.
Tohum, en yüce potansiyeli (âlâ) taşır, ama bu potansiyel ancak toprağın karanlığına (esfel) düşünce ağaç olur. Nefes-i Rahmânî, bütün âlemleri bu esfel-âlâ birliği içinde var etmiştir. Bu idrak, en büyük keşiftir. Terzibaba’nın dediği gibi:
en büyük keramet, en büyük keşif de budur. Yani baktığı, nazar ettiği şeyin hakikatinin ne olduğunu idrak etmesidir.
Bu idrak, perdelerin kalkmasıyla hâsıl olur. Keşfin kemâli, iç gözü olan basiret ile dış gözü olan basar nurlarının birleşmesindedir.
Ya'nî Hak rûh gözünden ve beden gözünden örtüyü ve perdeyi kaldırdığı şeyde ilm-i kâmil hâsıl olur. Yani beşeri ve ruhi gözden perde kalktığı zaman orada kamil ilim meydana gelir. Zîrâ rûh gözüyle cesed gözünden perde kalkarsa, ikisinin nuru birleşir; ve bu halde keşf sahibi olan zât birisiyle idrâk ettiğini, diğeriyle de idrâk eder.
Kâmil keşif, her iki gözle de aynı hakikati görmektir. Bu birleşik nazarla bakınca, Efendimiz’in (s.a.v.) yağmur yağdığında mübarek başlarını açıp yağmurun altına tutmaları gibi en sıradan hadiseler bile birer vahiy lisanına bürünür. O yağmur, sadece buluttan inen su değildir.
Yağmur, Rabb'ine zamânen karîbü'l-ittisal olduğu için, efdal-i beşer olan Sallallahu aleyhi ve sellemi teshîr eyledi. Binâenaleyh yağmur Cenâb-ı Peygamber'e vahy ile nâzil olan resûl, ya'ni Cibrîl (a.s.) gibi idi. Meleğin lisân-ı vahy ile da'veti gibi, yağmur dahi Cenâb-ı Peygamber'i lisân-ı hâl ile bizâtihî da'vet eyledi.
“Rabbinden yeni gelmiş” olan her şey, bir risâlet taşır. Yağmur, ilim ve hayat suretinde bir tecellîdir. Efendimiz’in başını açması, bu ilâhî feyze kalbini açmasıdır. Bu, eşyanın hakikatini, onların hâl diliyle getirdiği mesajı doğrudan almaktır.
Nihayetinde, bu keşif ve müşahede, sâlikin kendi kalbinde gerçekleşir. Kalp, ilâhî tecellîlerin yansıdığı bir aynadır. Lâkin her ayna, yansıttığı sureti kendi hâline göre gösterir.
Nasıl ki büyük şey, küçük aynada küçük olarak, dikdörtgen aynada dikdörtgen olarak ve hareketli aynada hareketli olarak görünür. ... Binâenaleyh o cisim, mahallin îcâbına göre görünür. İşte bunun gibi birer küçük âyîneden ibâret bulunan her bir “ayn”da Hak, o “ayn”ın îcâbına göre zâhir olur.
Tecellî birdir, ama mazharlar olan kalpler ve A'yân-ı Sâbite çeşit çeşittir. Senin kalbinin aynası ne haldeyse, Hakk sana o surette görünür. Zıt gibi görünen Musa ile Firavun dahi, bu tecellîlerin farklı aynalardaki yansımalarıdır. Onların asılları olan A’yân-ı Sâbite mertebesinde, aralarında bir sulh vardır. Çünkü ikisi de aynı Vücûd denizinin dalgalarıdır.
Vâkıâ bu kadar sûretler o vücûd-ı vâhidden zahir göründü; dikkatle baktığın vakit bir mevcûddan başkası olmadığını görürsün.
Füsûs’un derinliklerinden süzülen keşif anlayışı budur: Dikkatle bakmak. Aklın ikiliğinden, kalbin birliğine hicret etmek. Tenzihin kudsiyetini, teşbihin vüs’ati içinde; teşbihin vüs’atini, tenzihin ismetiyle yaşamak. Ve sonunda, her suretin ardında O’nun Vechi’nden başka bir şey olmadığını idrak edip sükûta varmaktır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Keşf
Durağımız, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin gönül dergâhı, yani Mesnevî-i Şerîf'tir. Mesnevî, hakikat ilmini anlatan bir nazariye kitabı değildir. O, baştan sona bir hâl kitabıdır. Mevlânâ Hazretleri, aklın belli bir mertebeden sonra yolda kaldığını bildiği için, bize doğrudan "Keşf şudur" diye ders vermez. O, hikâyeler anlatır, misaller getirir, sembollerle konuşur. Çünkü bilir ki keşf, zihnin bir kazanımı değil, kalbin bir açılışıdır. Mesnevî, bu pası söken bir cilâ, kalbi kendi aslına döndüren bir iksirdir.
Onun dili, aklı ikna etmeye değil, ruhu davet etmeye yöneliktir. Her hikâye, görünenin ardındaki görünmeyene açılan bir kapıdır. Mesnevî okumak, bir haritaya bakmak değil, bizzat yola çıkmaktır. O yolun sonunda ise aklın hükümleri değil, gönlün müşahedesi, yani keşf beklemektedir.
Gönül Gözünü Açan Davet: Hikâyelerin Bâtını
Mesnevî'nin temel daveti, baş gözünü kapatıp gönül gözünü açmayadır. Zira baş gözü, çokluk ve ayrılık dünyasına bakar. Keşf ise bu ayrılık görüntüsünün ardındaki birliği, yani Vahdet'i idrak etmektir. Mevlânâ Hazretleri, bu idrake bizi aklî delillerle değil, hikâyelerin içine gizlediği işaretlerle ulaştırır.
O, bir padişah ile bir câriyenin aşkını anlatır gibi yapar, ama aslında ruhun İlâhî Cemâl'e olan meylini anlatır. Bir papağanın Hindistan'a özlemini dile getirir, ama aslında ruhun kendi asıl vatanı olan âlem-i emr'e duyduğu hasreti fısıldar. Fil'i karanlık bir ahıra sokup insanlara el yordamıyla tarif ettirir; her biri filin bir parçasını tutar ve bütünü hakkında yanılır. Bu hikâye, aklın ve duyuların hakikati nasıl parçalayarak idrak etmeye çalıştığını, bütünü görmekten nasıl âciz kaldığını anlatan en güzel misallerden biridir. O ahıra bir mum yakmak, yani kalbe bir keşf ışığı düşürmek, filin bütününü bir anda idrak etmektir.
Mevlânâ'nın yöntemi budur: O, bize doğrudan "Hakikat parçalanamaz bir bütündür" demez. Bize bir fil hikâyesi anlatır ve bu hakikati kalbimizin içinde kendimizin bulmasını, "keşfetmemizi" sağlar. Çünkü başkasından duyulan bilgi, ödünç alınmış bir elbise gibidir. Ama kendi içimizde doğan bilgi, kendi derimiz gibidir. Keşf, işte bu "içeriden doğan" yakînî bilgidir.
Keşf'in Ateşi: Aşk ve Ayrılığın Feryadı Olarak Ney
Mevlânâ Hazretleri, o altı ciltlik eserine neden bir ney'in feryadıyla başlar? "Dinle, bu ney neler anlatıyor, ayrılıklardan nasıl şikâyet ediyor..." diyerek söze girer. Çünkü ney, keşf yolculuğuna çıkan sâlikin en kâmil timsalidir.
Ney, kendi vatanı olan kamışlıktan koparılmıştır. Tıpkı insan ruhunun, Hüvviyet'in mutlak birliğinden kopup bu ayrılık dünyasına düşmesi gibi. Ney'in içini boşaltmışlar, bağrına delikler açmışlardır. Tıpkı sâlikin, seyr-i sülûk yolunda riyazet ve mücahede ile nefsini boşaltması gibi.
İşte bu ayrılık acısı ve bu iç boşluğu, ney'i bir feryada sevk eder. Bu feryat, Aşk'tır. Aşk, vuslata duyulan şiddetli arzudur; perdenin kalkması için edilen en içten duadır. Mevlânâ'ya göre keşf, soğuk bir tefekkürün değil, bu yakıcı aşkın meyvesidir. Aşk, nefsânî arzuların, dünyevî bağların ve aklî kuruntuların perdelerini yakan bir ateştir. "Ateştir neyin sesi, hava değil; kimde bu ateş yoksa, yok olsun!" derken kastettiği budur.
Ney'in bir diğer sırrı da kendinden boşalmış olmasıdır. Onun bir sesi yoktur. O, sadece üfleyenin nefesine bir vasıta olur. Sâlik de nefsinden, benliğinden soyunduğu vakit, İlâhî nefese, yani Nefes-i Rahmânî'ye bir mazhar olur. Keşf, sâlikin aradan çekilip Hakk'ın onun kalbi aracılığıyla tecellî etmesidir. Tıpkı neyin, neyzenin nefesiyle konuşması gibi, keşf ehli de Hakk'ın tecellîleriyle görür, O'nun ilhamıyla konuşur.
Vahdet Deryası ve Cilâlanan Ayna: Keşfin Tecellîgâhı
Mesnevî'de en sık karşımıza çıkan sembollerden ikisi de derya ve aynadır. Derya, Vahdet-i Vücûd'u, yani Varlığın Birliği'ni temsil eder. Bütün varlık, o tek ve mutlak Vücûd deryasıdır. Bizler, o deryadan zuhûra gelen damlalar, dalgalar gibiyiz. Gaflet perdesi altındaki insan, kendini o deryadan ayrı bir damla zanneder. Keşf, damlanın kendisinin aslında deryadan başka bir şey olmadığını idrak etmesi hâlidir. Bu idrak, bir "oluş"tur. Damla, deryaya düştüğünde ve onda yok olduğunda (fenâ), artık "Ben deryayım" diye idrak eder. Artık damlalık kalmamıştır, sadece derya vardır. Keşf, o deryaya dalmaktır.
Peki, bu idrak nasıl hâsıl olur? İşte burada ikinci sembol, ayna, devreye girer. İnsan kalbi, Mevlânâ'ya göre, İlâhî tecellîleri yansıtmak üzere halk edilmiş bir aynadır. O, fıtrat-ı asliyye (aslî yaratılış) itibarıyla parlaktır. Fakat günahlar, gaflet, dünya sevgisi gibi kötü huylar o aynanın üzerini bir pas tabakası gibi kaplar.
Sâlikin yolculuğu, bu kalp aynası'nı cilâlama sürecidir. Zikir, ibadet, riyazet, mürşid sohbeti, hepsi bu aynayı pastan arındırmak içindir. Ayna temizlendiğinde, kendiliğinden bir şey üretmez. O, sadece karşısında ne varsa onu olduğu gibi yansıtır. İşte kalp aynası da saflaştığında, bütün âlemlerde tecellî etmekte olan Hakk'ın vechini yansıtmaya başlar. Keşf, bu yansımadır. Perdenin kalkması, aynanın üzerindeki pasın temizlenmesidir.
Demek ki keşf, dışarıdan bir şey elde etmek değil, içeride zaten mevcut olanı ortaya çıkarmaktır. Hakikat zaten her yerdedir. Mesele, O'nu görecek gözü, O'nu yansıtacak aynayı hazırlamaktır. Mevlânâ'nın bütün davetleri, bizi bu ayna temizliğine çağırmaktan ibarettir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Keşf
Keşf, irfan bahçesindeki diğer çiçeklerle birlikte bir mana bütünlüğü arz eder.
- İlham, Hakk'tan gelen bilginin kalbe bir mana olarak doğmasıdır. İlham bir fısıltı ise, keşf bir müşahededir.
- Müşâhede, keşfin neticesinde ulaşılan sürekli bir haldir. Keşf kapıyı açar, müşâhede o kapıdan bakarak yaşamaktır.
- Bâtın, görünenin (zâhirin) ardındaki gizli hakikattir. Keşf, zâhirin kabuğunu kırıp Bâtın'ın özüne ulaşma ameliyesidir.
- Zuhurat, sâlikin iç âleminde aniden beliren manevi hallerdir. Keşf, bu Zuhurat'ın ne mana taşıdığını idrak etmektir.
- Aynel Yakin, yakîn yani kesin bilginin mertebelerindendir. İlm-el yakîn ilmen bilmek, Aynel Yakin onu gözle görür gibi bilmek, Hakk-el yakîn ise o şeyin hakikatiyle bir olmaktır. Keşf, sâliki ilim mertebesinden görme mertebesine taşır.
- İrfan, Hakk'ı ve varlığın hakikatini doğrudan tecrübe ile bilme ilmidir. Keşf, İrfan yolunun hem meyvesi hem de gıdasıdır.
- Varidat, kalbe irade dışı, aniden hücum eden ilahi feyizler ve manalardır. Varidat, çoğu zaman bir keşif halinin habercisidir.
- Vahiy, yalnızca peygamberlere mahsus, melek vasıtasıyla gelen, şeriat kurucu ilahi kelamdır. Vahiy, keşfin en yüce, en korunmuş ve en özel biçimidir. Velînin keşfi ise vahiyden feyz alır.
- İlim, zâhirî (aklî ve naklî) ve bâtınî (ledünnî) olmak üzere ikiye ayrılır. Keşf, aklın sınırlarını aşarak doğrudan Hakk'tan alınan bâtınî ilmin, yani ilm-i ledünnün kapısıdır.
- Mirac, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) yaşadığı, perdelerin tamamen kalktığı en kâmil keşif tecrübesidir. Her sâlikin manevi yükselişi, kendi istidadı nispetince o kutlu Mirac'ın bir tecellîsini yaşamaktır.
- Rüya, özellikle sâdık Rüya (rüya-yı sâliha), keşfin başlangıç mertebesindeki en yaygın tecrübe biçimidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar ve Değerlendirme
Keşf hakikati, irfan mektebimizin üç temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç, İbn Arabî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin eserlerinde, farklı üsluplarla fakat aynı öze işaret ederek anlatılır.
Terzibaba Hazretleri'nin sohbetlerinde keşf, asla havada kalan, soyut bir mesele değildir. O, keşfi doğrudan doğruya varlık mertebelerinin idrakine bağlar. Keşf, Hakk'ın Zât, sıfat ve ef'âl tecellîlerini sâlikin kendi nefsinde ve âfâkta okumasıdır. Onun dilinde keşf, riyazet ve mücahede ile pası silinmiş kalp aynasında eşyanın hakikatinin yansımasıdır. Bu, kuru bir iman mertebesinden, görerek ve yaşayarak ulaşılan yakîn (ikan) mertebesine geçiştir. Terzibaba Hazretleri için keşf, yolda karşılaşılan bir duraktır; asıl maksat değildir. Önemli olan, keşifle gelen bilgiyi edeple karşılamak ve benliğe düşmeden yola devam etmektir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise keşf, hikmetin ve varlık ilminin en derin katmanlarında ele alınır. Keşf, İnsân-ı Kâmil'in "halife" olmasının sırrıdır; zira halife, hükmü ve bilgiyi zâhirde Resûl'den, bâtında ise doğrudan Hakk'tan alır. Bu alış, keşf yoluyladır. Şeyh-i Ekber, Musa (a.s) ve Hızır (a.s) kıssası üzerinden, risâletin zâhirî ilmi ile velâyetin bâtınî (keşfî) ilmi arasındaki farkı izah eder. Onun nazarında en kâmil keşf, aklın tenzihi ile hissin teşbihini birleştiren Muhammedî idraktir. Bu, "Nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır" ayetinin sırrına ermek, zıtlıklarda Bir'i görmek, yani Cem makamı'na ulaşmaktır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf'inde bu yüce hakikati Aşk'ın, hikâyelerin ve sembollerin diliyle gönüllere işler. Mesnevî, baştan sona bir keşif davetidir. Kamışlıktan koparılmış neyin feryadı, ayrılığın ve vuslat arzusunun; cilalanmış aynanın parlaklığı, masivadan arınmış kalbin; dipsiz deryanın enginliği ise Vahdet'in sembolüdür. Mevlânâ'ya göre akıl ve beş duyu, bu âlemin perdesidir; hakikati görmek için "gönül gözü"nün açılması şarttır. Keşf, Mevlânâ'nın dilinde, kuru bir bilgi değil, Aşk ile yanıp piştikten, kendi varlığından geçtikten sonra Hakk'ın lütfettiği bir görme halidir.
Nihayetinde keşf, bu üç büyük mürşidin dilinde, gayba dair bir merakın tatmini değil, varlığın aslı olan hakikate uyanma sürecidir. Sâlikin kendi vehmî benliğinden sıyrılıp, her zerrede Hakk'ın tecellîsini müşâhede ederek "ölmeden evvel ölme" sırrına ermesidir. Bu yol, bilmekten görmeye, görmekten olmaya giden bir Aşk yolculuğudur.