Şeriat
Âlemlerin Rabbi olan Hakk’a yönelen her yolculuk, bir kapıdan başlamak zorundadır. O kapı ki, hem yolun tamamını içinde saklar hem de yolculuğun ilk adımıdır. İrfan mektebinin dilinde bu kapının adı Şeriat’tır. Lâkin zihinlerimizde bu kelime duyulduğunda beliren resim, çoğunlukla hakikatinin yanında bir gölge gibi kalır. Şeriat’ı yalnızca bir kurallar, yasaklar ve emirler bütünü, bir dış kabuk olarak görmek, okyanusu bir damla sudan ibaret sanmaya benzer. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bizler, Şeriat’ı, Hazret-i Peygamber’in (s.a.v.) getirdiği bütüncül sistemin adı olarak anlarız; o öyle bir nehirdir ki, Tarikat, Hakikat ve Marifet pınarlarının hepsi ondan doğar ve yine ona dökülür. Bu sohbetimizde, Şeriat kavramının bu daraltılmış mânâsını aslına iade etmeye, onu sadece bir mertebe değil, bütün mertebeleri kuşatan bir hakikat olarak tefekkür etmeye niyet edelim.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Şeriat kelimesi, Arapça’da suya giden, açık ve görünür yol anlamına gelen “şer’” kökünden gelir. Çölde yaşayan bir insan için suya giden yol, hayatın kendisidir. İşte Şeriat da, insan için hayat kaynağı olan hakikate giden ana yol, ana caddedir. Ancak bu yol, umumun sandığı gibi tek şeritli, düz bir yol değildir. Katman katmandır, mertebe mertebedir. Genellikle anlaşıldığı şekliyle Şeriat, yalnızca bu yolun en dış, en görünen, en kalabalık şerididir. Oysa yolun tamamının adı da Şeriat’tır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu yanlış anlaşılmayı düzeltmek için sohbetlerinde ısrarla durur:
Şeriat islâmın tamamını içine alan bir sistemdir. Sadece bir düzey değildir. Buna da şeriat-ı Muhammediyye diyorlar. Başka ifadeyle Hakîkat-i Muhammediyyedir.
Bu ifade, meseleyi en temelden ortaya koyar. Şeriat-ı Muhammediyye, sadece fıkhî hükümlerden ibaret bir yapı değil, Hakîkat-i Muhammediyye’nin, yani varlığın özündeki Muhammedî nurun, âlemlerdeki zuhur biçimidir. Bu sistem, varlığın her katmanını, Zât’tan fiillere kadar her mertebeyi içine alır. Bu yüzden, bir kimsenin “şeriatı yaşadığını” beyanek, o kişinin sadece namaz kılıp oruç tuttuğunu değil, yolun bütün menzillerinden haberdar olup o yolda yürüdüğünü ifade eder.
Şeriat, tarîkât, hakîkat, marifet mertebesini yaşıyor diye birlikte yaşayan kimseye söylenen sözdür şeriatı yaşıyor. Biz de sadece namaz kılan, oruç tutan kimseye şeriatı yaşıyor diyoruz. Bu şeriatın zâhiri mâ’nası, zâhir mertebesi, bunun şeriatı, et kemiğin şeriatıdır. Yani parmağının arasında kuru kalmayacak, tırnağını şu gece keseceksin, şöyle abdest alıp böyle namaz kılacaksın, rükûnları şunlardır, biz bunları şeriat zannediyoruz. Bu şeriatın sadece fizik mertebesindeki bilgi kısmıdır.
Demek ki, abdestin farzları, namazın rükûnları gibi zahirî hükümler, Şeriat okyanusunun sadece sahilidir. Elbette sahil olmadan okyanusa girilemez, bu zahirî hükümler olmadan bâtınî yolculuk yapılamaz. Ancak bütün hayatını sahilde kumdan kaleler yaparak geçiren kimse, okyanusun derinliklerindeki incilerden habersiz kalır. İşte irfan ehli, sâliki sahilde oyalanmaktan kurtarıp o derinliklere davet eder. Çünkü Şeriat’ın içinde diğer mertebeler zaten mevcuttur, sadece perdelidir.
Aslında şeriat mertebesinin içerisinde bütün mertebelerin hepsi vardır. Ama biz onu sadece sûri olarak kullandığımızdan içindeki hakikatlerden haberimiz yoktur. Yani şeriat ilminin sadece zahiri hareketlerin düzenlenmesinden ibaret olduğunu zannederiz. Sosyal yaşam içerisinde, zahiri şeriat ilmi, kişilerin bedensel olarak sosyal yaşamının düzenlenmesidir.
Bu bedensel ve toplumsal düzenleme, işin sadece başlangıcıdır. Bu ilk mertebede, yani “Şeriat mertebesi” olarak isimlendirilen basamakta, sâlikin vücûd telakkisi belirli bir nitelik taşır. Bu, Hz. Musa’nın kavminin hâli üzerinden çok güzel anlaşılır. Onlar için Hakk, uzakta, ötelerde, kendilerinin dışında bir varlıktır. Emir, bir Peygamber aracılığıyla “dışarıdan” gelir. Bu, ikiliğin (sen-ben ayrımının) ve Hakk’ı varlıktan ayrı ve münezzeh görmenin hâkim olduğu bir idrak seviyesidir. İrfan dilinde bu bakışa tenzih denir.
Hakk uzaklarda ferdin varlığının dışında tasavvur edilmektedir. Bu Âyet bu mânâsı ile de şeriat mertebesini ilgilendirmektedir. Allah peygamberi aracılığıyla bir ümmete konuşmaktadir. Yani bu topluluk icin muhatab oldukari varlık Hz. Mûsâ`dır; Allah onlar için çok uzaklarda, gaybda kalmaktadır. Dolayisiyla şeriat mertebesinin iki temel karekteri ortaya cıkmıştır: Birincisi, emrin, yasanın yani hukuğun söz konusu olduğu mertebedir; ikincisi, emir verenin varlığı henüz kemaliyle bilinmemekte ve ikilik uzere gaybi bir varlık olarak ele alınmaktadir.
Hz. Musa’nın kavmine “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor” dendiğinde, onların bu emrin ardındaki hikmeti sorgulamak yerine, ineğin şekli, rengi, yaşı gibi zahirî özelliklerine dair sorular sorması, tam da bu mertebenin niteliğini yansıtır. Sordukları sorular şeklîdir, aldıkları cevaplar da onların anlayış seviyesine uygun olarak şeklî olur. Bu, Şeriat mertebesinin “zahir” ve “şekil” odaklı fıtratını gösterir. Bu bir eksiklik değil, o mertebenin gereğidir. Çocuk alfabeyi öğrenmeden şiir yazamaz. Sâlik de varlığın zahirî edebiyle edeplenmeden, hakikatin bâtınına eremez.
İlahi kelâm olan Kur’ân-ı Kerim ve Peygamber sözü olan hadisler de bu katmanlı yapıyı barındırır. Herkes kendi kabının genişliği kadar o denizden su alır. İlahi hitap, umuma, yani en geniş kitleye seslenirken Şeriat’ın zahirî dilini kullanır. Bu, herkesin anlamakla ve uymakla yükümlü olduğu temel seviyedir. Fakat aynı âyetin içinde, daha derinlere dalabilenler için Tarikat, Hakikat ve Marifet mertebelerine açılan kapılar da gizlidir.
Gerek Kur’an-ı Kerim Sure ve ayetleri olarak gerek Kudsi Hadisler Ve Hadis-i Şerifler olarak bunların hepsinin ayrı ayrı mertebelerde kendilerine ait özellikleri vardır. Bilhassa İlahi manada olan sözlerin bir mertebe ile tek bir yorum ile bilindiği zannedilmesi yanlıştır. Şer’i olarak fiziki manada maddi manada bildirilen yönleri umuma ait olan, yani bütün islam ümmetine ait olan herkesin kullanabileceği anlayabileceği ve yükümlü olduğu sahaları belirtmektedir.
Bu umuma ait olan zahirî yön, Şeriat’ın temelini oluşturur. Ancak irfan yolcusu bilir ki, bir âyet Zât mertebesinin sırlarından bahsederken, bir sonraki cümlede fiiller âlemindeki bir hükme geçebilir. Bu keskin geçişler, Kur’an’ın bütün varlık mertebelerini nasıl kuşattığını gösterir. Bu yüzden Peygamber Efendimiz, bir âyetin zahirî, bâtınî, haddi (sınırı) ve matlaı (doğuş noktası) olmak üzere en az dört mânâ katmanı olduğunu bildirmiştir. Şeriat, bu mânâların ilk ve en dış kapısıdır. O kapıdan girmeyen, içerideki hazineleri göremez. Fakat kendini sadece kapının bekçisi sanan da içerideki saraydan mahrum kalır. Mesele, kapıdan girip sarayın sahibiyle tanış olabilmektir. İşte Şeriat’ın en geniş mânâsı budur: kapıyı da, yolu da, sarayı da, sarayın Sahibini de içine alan bütüncül bir hakikattir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Şeriat: Aslı ve Mertebesi
Gönül dostları, sohbetimize Cenâb-ı Hakk’ın ismiyle başlayalım. Şeriat denilince, ekseriyetle akla gelen, yalnızca zahiri emir ve yasaklar, bir kurallar bütünüdür. Bu, elbette yanlış değildir, ancak hakikatin yalnızca bir perdesidir. Nasıl ki insan sadece etten ve kemikten ibaret değilse, Şeriat-ı Muhammediyye de sadece zahiri hükümlerden ibaret değildir. O, içinde Tarikat’ı, Hakikat’i ve Marifet’i barındıran, bütün vücûd mertebelerini kuşatan İlâhî bir sistemin temelidir, ilk kapısıdır. Bu kapıdan girmeden diğerlerine vasıl olmak mümkün değildir. Lâkin bu kapının ardında nelerin gizlendiğini, bu zahir kabuğunun hangi özleri muhafaza ettiğini tefekkür etmek, sâlikin en mühim vazifelerindendir.
Terzibaba mektebinin irfan sofrasında Şeriat, varlığın en derin köklerine, Zât’ın ezelî ilminden zuhûra çıkan kader sırrına bağlı bir mesele olarak ele alınır. O, yalnızca Peygamber Efendimiz (s.a.v) aracılığıyla bize ulaşan bir kanunlar manzumesi değil, aynı zamanda her bir varlığın kendi hakikatinin bu âlemdeki yürüyüşünün de adıdır. Şimdi gelin, bu derin meseleye Terzibaba Hazretleri'nin sohbetlerinden süzülen hikmet pırıltılarıyla, mertebe mertebe, katman katman nazar kılalım. Cenâb-ı Hakk, muradını anlamayı nasip eylesin.
Şeriat'ın Vücûdî Kökleri: A'yân-ı Sâbite ve Kaza Hükmü
Şeriat’ın hükümlerini, yani “yap” ve “yapma” emirlerini doğru anlamak için, varlığın başlangıcına, yani Hakk’ın ilminde mevcut olan hakikatlerimize dönüp bakmamız gerekir. Bu hakikatlere irfan dilinde A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler) denir. Bunlar, bizlerin ve bütün mevcudatın ezeldeki programları, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde var olan değişmez suretlerimizdir. Mühim olan şudur ki, bu hakikatler sonradan "halk edilmiş" veya "kılınmış" (mec'ul) değildir. Onlar, Zât-ı Mutlak'ın bir gereğidir. Terzibaba Hazretleri bu ince sırrı şöyle açıklar:
Şimdi a’yân-ı sâbite “ceal” mi değil mi yani halk edilmiş mi halk edilmemiş mi diye bir mevzu vardı. Şimdi özetle söyleyelim a’yân-ı sâbiteler yani kazâ yönüyle hüküm Allah’ın Zât’ında var olduğundan, yani Zât’i hususiyet olduğundan Zât’i gereklilik olduğundan “mec’ul “ değildir. Yani a’yân-ı sâbiteler sonradan var olmuş değillerdir. Allah’ın varlığı ile vardırlar, her birerlerimizin programları böyledir. Ceal edilmemiş-lerdir, “ceal” dilemek, kılmak, zuhura getirmek sonradan var olma gibi hükümler ile bilinmektedir. Ama tefsirlere baktığımız zaman bunu “ yaratma ” olarak basitçe kolayca ifade ederler ama çok yanlış bir ma’nâdır. Her zaman dediğimiz gibi, şeriat ve tarikat mertebesinde bu kullanılabilir, mazur görülebilir, çünkü orada ikilik vardır, ama Hakikat ve Marifet mertebesinde olanlar bu “ yaratma ” kelimesini kullanamazlar.
İşte bu nokta, Şeriat’ın temelini anlamada bir anahtar gibidir. Şeriat mertebesinde, ikilik algısı hâkim olduğu için, bir Yaratan ve yaratılan, bir emreden ve emre uyan vardır. Bu mertebede "halk etme" kelimesini kullanmak mazur görülür. Ancak hakikate doğru yol alan sâlik anlar ki, bu âlemdeki her şey, ezeldeki o Zâtî programın, yani a'yân-ı sâbitenin bir zuhûrudur. Bu programlar sonradan var edilmemiştir, Hakk'ın Zât'ının bir gereğidir.
Hazret'in işaret ettiği daha da ince bir sır vardır: Kişinin âlim veya cahil, saadetli veya şekavetli olması, bu hükmü kendi a'yân-ı sâbitesinin istemesiyledir. Cenâb-ı Hakk, her bir hakikatin kendi istidadı ve talebi ne ise, onu ilminde bilmiş ve varlık sahnesine o şekilde zuhura getirmiştir.
Yani a’yân-ı sâbiteler; halk edilmiş programlar değildir. Allah’ın Zât’ında Zât’ıyla birlikte olan programlardır. O halde bakın, zira bu hükmü a’yân-ı sâbite kendileri üzerine vermişlerdir. Yani Zeyd’in ilmine ve saadetine, Amr’ın cehline ve şekavetine, yani Zeyd’in âlim olmasına, Amr’ın da câhil olmasına a’yân-ı sâbite, kendi kendi üzerine bu hükmü vermiştir. Bu hükmü Allah vermemiştir, burası çok ince bir konudur, anlaşılması da biraz zordur, olsun biz yine belirtelim de, sonra kişiler tefekkür etmek suretiyle kendi kendilerine bunun yorumunu yaparlar.
Bu, Kaza ve kader sırrının ta kendisidir. Kaza, a'yân-ı sâbitenin Hakk'ın Zât'ındaki bu ezelî hükmüdür. Kader ise bu hükmün, bu programın zaman ve mekân kaydıyla bu şehadet âleminde açığa çıkmasıdır. Öyleyse Şeriat, bu ezelî programın harfiyen tatbik edildiği, her varlığın kendi hakikatinin gereğini yerine getirdiği bir adalet sahnesidir. Zahirde gördüğümüz emir ve yasaklar, aslında bâtındaki bu Zâtî gerekliliklerin dışa vurumundan ibarettir.
Her Varlık Kendi Şeriatında: Rabb-i Has ve Merkezî Yürüyüş
Eğer her varlığın ezeldeki hakikati (ayn-ı sâbitesi) kendine özgü ise, o halde her varlığın bu dünyadaki yürüyüşü de kendine hastır. İrfan yolunda bu husus, Rabb-i has (özel Rab) kavramıyla açıklanır. Her bir varlık, Cenâb-ı Hakk'ın bir isminin tecellîsi altındadır. O isim, o varlığın özel Rabbi, yani onu terbiye eden, idare eden, yolunu çizen hakikatidir. Bir varlık için "doğru yol" olan, onun Rabb-i has'sının hükmüne tabi olmasıdır. Zahirde, yani Şeriat perdesinden bakıldığında, âlemde bir çekişme, bir zıtlık, bir mücadele görürüz. Kâfirin küfrü, müminin imanı; zalimin zulmü, mazlumun sabrı... Bunların hepsi Şeriat mizanında tartılır ve her birinin bir hükmü vardır. Ancak hakikat nazarıyla bakıldığında, bu çekişmenin ardında her bir ismin kendi hükmünü icra ettiği görülür.
Her bir zuhur yerinin kendine hâs bir Rabb’i vardır ve o kendine hâs olan Rabb’i bir ilâhî isimdir ve o ilâhî isim onun rûhu ve idâre edicisidir ve onu alnından tutup kendi doğru yolu üzerinde götürmektedir. O zuhûr yerinin o kendine hâs olan Rabb’inin kendisini idâresine karşı koymaya esas olarak bir gücü yoktur. İşte bütün bunlara ârif olan bir kimse bunun böyle olduğunu bildiğinden dolayı, hakîkat bakışıyla baktığı zaman, her zuhûr yerinin fiilini hoş görür ve onunla mücâdele etmeyip kabûl eder. Fakat şerîat bakışıyla baktığı zaman, örneğin kâfirlerden çıkan küfre ve günahkârlardan çıkan günâha i’tirâz eder. Çünkü şeriat ikilik perdesi üzerine kurulmuştur.
İşte Şeriat'ın doktriner temelindeki en mühim ayrımlardan biri buradadır. Şeriat, ikilik perdesi üzerine kuruludur; Hak ve batıl, helal ve haram, sevap ve günah ayrımını yapar ve bu, sosyal ve ferdî hayatın düzeni için mutlak bir gerekliliktir. Ârif, bu gerekliliği inkâr etmez. O da şeriatın zahirî hükümlerine uyar ve uyulmasını ister. Fakat onun farkı, bu ikiliğin ardındaki birliği, yani her fiilin ardındaki İlâhî ismin tecellîsini müşahede etmesidir. Bu, zıtların birliğini idrak etme, yani Cem makamı halidir.
Bu bakış açısı, sâlikin kendi seyr-i sülûkundaki yönünü de belirler. Kişi, Hakk’ı sürekli kendi dışında, ötelerde ararsa, merkezden uzaklaşmış olur. Bu, şeriat ehlinin hâlidir; Hakk uzaktadır ve O’na ulaşmak için dışarıdan gelen emirlere uymak gerekir. Tarikat ehli ise bu merkezi kendi nefsinde aramaya başlar. Hakikat ehlinde ise her şey merkezde sükûna erer.
Kişi şeriat ehli ise zâten herşey merkezin dışındadır. Örneğin insanların geneli (özellikle yaşları ilerledikçe orta yaş ve yaşlılıkları boyunca) her şeyden şikâyet ederler. Dolayısıyla onlara göre herşey yanlış işlediği için her şey merkez dışından olmakta ve kendi enfüslerinde her şey karmaşıktır. Tarikat ehli için ise enfüs’te her şeyi merkeze çevirmeye çalışma vardır.
Demek ki Şeriat, Hakk'ı dışarıda tasavvur edip O'na peygamber aracılığıyla gelen kanunlarla itaat etme mertebesidir. Bu, yolun başlangıcı ve temelidir. Bu temel olmadan yola devam edilemez. Ancak hedef, bu merkezî hakikati kendi nefsinde bulmaktır.
Kelâmullah'ın Mertebeleri ve İdrakin Dosyalanması
Şeriat’ın kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerifler, tek katmanlı metinler değildir. Onlar, farklı idrak seviyelerine hitap eden, içinde bütün varlık mertebelerinin sırlarını barındıran okyanuslar gibidir. Bir âyet, zahirde bir fıkıh hükmü bildirirken, bâtınında Zât, sıfat ve ef'al âlemlerine dair derin hakikatleri barındırabilir. Bu geçişleri fark edemeyen kimse, Kur'ân'ı yalnızca bir "emir ve nehiyler manzumesi" olarak anlar ki bu, şeriat mertebesinin idrakidir. Terzibaba Hazretleri, bu katmanlı yapıyı ve idrak seviyelerini şöyle izah eder:
Bakıyorsunuz bir ayet Zat mertebesinden bahsediyor iken hemen aynı ayetin içindeki başka bir cümle ef’al alemine geçiveriyor. Böyle keskin geçişler de var, tabii geçişler de vardır... Ayet-i Kerimeden bahsederken Peygamber efendimiz “Bir ayetin en az dört manası vardır, yedi manası vardır, yetmiş hatta sonsuz manaları vardır” diyor. ancak baştaki dört mananın ne olduğunu açıklıyor, Birisi zahiridir, birisi batınıdır, birisi haddidir, birisi de matlaıdır... İşte üzerinde çalışma yapılacak saha burasıdır, bunlar bilinmez ise biz sadece ayetleri ve hadisleri en kolay anlaşılacak şeriat mertebesi fiziki manada emir ve nehiyler manzumesi olarak alabiliriz. Onun üstüne çıkamayız bunun için de özel bir çalışma lazım gelmektedir.
İşte irfan mektebinin yaptığı çalışma budur: Kelâmullah'ı sadece zahirî, yani şeriat mertebesinden okumakla kalmayıp, onun bâtınına, haddine (sınırlarına) ve matlaına (kaynaklandığı vücûd mertebesine) nüfuz etmeye çalışmak. Bu, sâlikin kendi idrak seviyesini de gösterir. Herkes aynı âyeti okur ama herkesin anladığı ve faydalandığı kendi mertebesine göredir.
Bu mertebelerin bilgisini birbirine karıştırmamak, her birini kendi yerinde değerlendirmek, seyr-i sülûkun en temel usûlüdür. Hazret'in tabiriyle, bu bilgileri kendi dosyalarına ayırmak gerekir. Aksi halde ortaya "tevhid çorbası" gibi, ne olduğu belirsiz, karmaşık bir bilgi yığını çıkar.
Nasıl ayıracağız. O zaman şeriat mertebesinin ilmini bir kitaba koyacağız, veya bir sayfaya veya bir dosyaya tarikat mertebesinin ilmini bir dosyaya koyacağız yahut bir kitaba koyacağız, hakikat mertebesinin ilmini bir dosyaya marifet mertebesinin ilmini bir dosyaya İnsan-ı Kamil mertebesinin ilmini bir dosyaya evvela bunların ayrılması lazımdır. Şimdi siz yemek yaparken pirinç bulgur makarna nişasta bunlar birbirine karışmışsa bundan çorba yahut pilav yapmışsak karma karışık olur. Bu tevhid çorbasını ancak ustalar yaparlar.
Şeriat, bu dosyalamanın, bu ayrıştırmanın ilk ve en temel adımıdır. O, hakikatleri en anlaşılır, en somut, en herkesin anlayacağı bir dilde sunar. O, pirinci, bulguru, makarnayı birbirinden ayırır. Bu ayrım olmadan, İnsân-ı Kâmil olan ustanın o malzemelerle yapacağı mükemmel yemeğin ortaya çıkması mümkün değildir.
Fiilin Hakikati ve Kulun Sorumluluğu: Muhammedî Mîzan
Şeriat'ın en çetin meselelerinden biri de kulun fiilleri ve sorumluluğu konusudur. Tarih boyunca kelâm âlimleri bu konuda farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Bir uçta, "kul fiilini işlemeye mecburdur" diyen Cebriye, diğer uçta ise "kul kendi fiilini halk eder (yaratır)" diyen Mutezile vardır. İrfan nazarı, bu iki zıt görüşü, mertebeler ilmiyle birleştirerek Muhammedî mîzan'ı (dengesi) kurar. Her iki görüş de kendi baktığı mertebede doğrudur, ancak hakikatin tamamını kapsamaz. Terzibaba Hazretleri bu dengeyi şöyle kurar:
Bir bakıma mutezilenin söylediği bir yönüyle doğrudur, “ kul kendi fiilini halk eder ” dediği, ama bir mertebe de doğrudur, doğrular bütün mertebeyi kapsadığı zaman gerçek doğru olmaktadır, hakikati ile olmaktadır, ama tek mertebeden bakıldığında yanlış kalmaktadır, diğer mertebelere cevap verememektedir. Kul kendi fiilini nasıl halk eder? ne zaman ki kul kendindeki rabbani hakikatleri idrak etmiş olur ve rabbıyla birlikte yaşar, işte o zaman kul kendi fiilini kendi halk eder. O zaman da halk eden kul değil, Allah’tır, rabtır, kuldan kendi fiilini işleyerek ortaya getirir. Ama bu çok ileri derecede bir düşünce halidir. Eğer önümüze gelen bizler, dersek ki kul fiilini halk eder, bu batıl bir söz olur, şeriat mertebesinde batıl bir söz olur.
İşte Şeriat'ın doktriner çerçevesi burada netleşir. Şeriat mertebesinde, yani ikilik ve ayrılık şuurunun hâkim olduğu düzeyde, kulun kendi fiilini halk ettiğini beyanek, Hakk'a şirk koşmakla eşdeğerdir ve batıldır. Bu mertebede kul, iradesiyle seçer (kesb) ve bu seçimine göre sorumlu tutulur, ancak fiili halk eden (yaratan) Cenâb-ı Hakk'tır.
Cebriye'nin görüşü de benzer şekilde, bir mertebenin hakikatini bütün mertebelere teşmil etme yanılgısıdır. Evet, âlemdeki her şey Hakk'ın iradesiyle olur, ancak bu, insanın sorumluluğunu ve irade yetisini ortadan kaldırmaz. Bu, tenzih ile teşbihin, yani Hakk'ın aşkınlığı ile içkinliğinin dengesini kuramamaktan kaynaklanır.
Ârifibillah ise bu iki ucu birleştirir. O, bütün İlâhî isimleri kendi varlığında cem etmiş bir ayna gibidir. Hakk'ın hem Hâdî (hidayet veren) hem de Mudill (dalalete düşüren) isimlerinin, hem Kâbıd (daraltan) hem de Bâsıt (genişleten) isimlerinin tecellîlerini kendi nefsinde ve âfâkta müşahede eder. O bilir ki zahirde işlenen her fiilin ardında, o fiili işleten bir İlâhî isim vardır. O, Hakk'ın Veli isminin tecellisine mazhar olmuştur; zira Veli ismi, hem sahip olmayı hem de dost olmayı, hem idare etmeyi hem de sevmeyi içinde barındırır. Ârif, Hakk'ın kendisinden tecelli ettiğini idrak ettiği o yüksek makamda, fiilin fâilinin Hak olduğunu bilir. Bu yüzden onun fiili, Hakk'ın fiili olur. Ama bu hâle gelmeden, yani şeriat temelini sağlam atmadan, tarikat yolunda nefsini terbiye etmeden bu sözleri beyanek, kişiyi zındıklığa götürür.
Netice olarak, Terzibaba Hazretleri'nin irfan nazarında Şeriat, ne basit bir kurallar listesi ne de aşılması gereken bir engeldir. O, varlığın ezelî hakikatlerinin bu âlemdeki tezahürü, her varlığın kendi Rabb-i has'sının rehberliğindeki yürüyüşü, Kelâmullah'ın halka hitap eden yüzü ve kulun fiillerinin adaletle tartıldığı İlâhî bir mîzandır. O, sağlam bir temeldir ki, üzerine Hakikat ve Marifet sarayları ancak onunla inşa edilebilir.
Terzibaba Geleneğinde Şeriat'in Yaşanması
Şeriat kapısından içeri adım atan sâlik için yol yeni başlamıştır. Bu kapı, bir menzil değil, bir eşiktir. Şeriat, amellerin ve bedenin disiplin altına alındığı, Hakk’ın emir ve yasaklarının zâhirde tatbik edildiği ilk duraktır. Lâkin irfan yolcusu bilir ki, bu durakta durulmaz. Şeriatın kabuğu kırılmadan özüne, yani Tarikat, Hakikat ve Marifet’e ulaşılamaz. Bu sebeple Terzibaba geleneğinde Şeriat, statik bir kanunlar mecmuası olarak değil, seyr-i sülûk adı verilen canlı, dinamik ve tecrübeye dayalı bir yolculuğun ilk ve en sağlam adımı olarak yaşanır.
Yolculuk varsa, yolun hâlleri de vardır. Yolcu (sâlik), rehber (mürşid), azık (amel ve zikir) ve yolun tehlikeleri de bu işin içindedir. Şeriatın yaşanması demek, bu yolculuğun erkânına ve edebine riayet etmek, zâhiri amelleri birer basamak kılarak bâtınî âlemlere yükselmeye gayret etmektir. Bu bölümde, Şeriatın bu canlı ve sülûkî mertebesini, bir sâlikin mânevî hayatında nasıl bir karşılık bulduğunu, mürşid-mürid ilişkisindeki yerini ve bir hâl ve makam olarak nasıl tecrübe edildiğini Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinin ışığında açmaya çalışacağız.
Tarikat: Durulacak Değil, Geçilecek Bir Yol
Dört kapının ikincisi olan Tarikat, Şeriatın özüne doğru atılmış bir adımdır. Şeriat beden ise Tarikat candır; Şeriat gemi ise Tarikat o geminin yüzdüğü denizdir. Ancak yolcu, denizin güzelliğine veya geminin konforuna aldanıp da asıl hedefi, yani Vuslat’ı unutmamalıdır. Terzibaba Hazretleri, bu yolculuğun durağanlığa tahammülü olmadığını, her mertebenin bir sonraki için aşılması gereken bir basamak olduğunu şöyle ifade ederler:
Biz dün yola çıktık eğer yani bir tarikata girdik, İzmir yoluna girdik, tarikata girdik demek yani bir yola girdik, eğer akşam kaldığımız yerde kalmış olsaydık buraya ulaşamayacaktık. Akşam kaldığımız yerde yani yolun her hangi bir yerinde değil, kilometresinde kalmak değil, orada oyalanmak değildir, hedefe varmaktır. Netice ne olursa olsun hedefe varmaktır. Eğer gerçekten biz Hakk muhabbetli isek başımızı da kesseler, kellemizi de alsalar. “ Yüzseler cümle vücudum kalmasa tende deri dönmezem bab-ı aliden hayderiyem hayderi” Diyen Nesimi gibi derimizi de yüzseler kafamızı da kesseler gene derim “La ilahe illallah Muhammedürrasulullah” yani anlatmak istediğim tarikat ehli olup orada uykuya dalmak değildir, tarikat yoldur bir araçtır. Gaye değildir. Oradan geçmemiz orasını atlamamız lazımdır. Orada kaldığımız sürece nasıl ki şeriatta kaldığımız sürece şeriattaki bedensel oluşumlar bize perde olur, tarikatta kaldığımız sürece de duygusal oluşumlar bize perde olur. Tarikat ile şeriatın arasındaki fark tarikatta biraz daha muhabbetin, duyguların artmasıdır. Ama işte bu duygular bir gün gelir bize perde olur. Bu duyguları aşmamız lazımdır. Nasıl insan yolda giderken sisli bir ortama girer bazen yolun halidir sis de olacak kar da olacak yağmur da olacak buz da olacaktır. Soğuk da olacaktır, sıcak da olacaktır, yokuş da olacaktır, iniş de olacaktır, bunların hepsinin aşılması lazımdır. İşte biz aman burası yokuş aşağı kayar mı araba burada biraz dur, aman burası yokuş yukarı araba çıkar mı zorlanırmıyız dersek biz oralarda kalırız. İster yokuş aşağı olsun ister yokuş yukarı olsun, canını verinceye kadar çıkacaksın canını aldıkdan sonra da daha başka isteyecekleri bir şey de yoktur ki bizden.
Bu sohbet, seyr-i sülûkun bütün bir haritasını gözümüzün önüne serer. Yola girmek, bir tarikata intisap etmek, İzmir'e gitmek için yola çıkmaya benzer. Yolun kendisi amaç değildir, sadece bir vasıtadır. Yol üzerindeki konaklama yerlerinde, yani sâlikin tecrübe ettiği mânevî hâllerde (ahvâl) ve ulaştığı makamlarda oyalanmak, hedeften şaşmaktır.
Şeriat mertebesinde kalan için bedensel ameller, namazın şekli, orucun vakti gibi zâhiri hükümler birer perde olabilir. Kişi, bu amelleri kendinden bilip gurura kapılabilir ve amelin ardındaki hakikati göremez. Tarikat mertebesine geçildiğinde ise tehlike şekil değiştirir. Burada artık "duygusal oluşumlar" yani mânevî zevkler, keşifler, muhabbet ve aşkın coşkusu perde olur. Sâlik, bu güzel hâllere takılıp kalırsa, bu hâlleri vereni unutup hâlin kendisine âşık olursa, yolun sisli bir bölgesinde arabayı kenara çekip bekleyen şoföre benzer. Halbuki yolun hâli inişli çıkışlıdır; bazen mânevî feyz ve coşku (bast), bazen de ruhsal bir kuraklık ve sıkıntı (kabz) yaşanır. Yolcu, bunların hepsinin yolun bir parçası olduğunu bilip sebatla, "canını verinceye kadar" hedefe doğru ilerlemelidir. Hedef ise Cenâb-ı Hakk'ın Zât'ından başka bir şey değildir.
Yolun Rehberleri ve Yolun Tehlikeleri
Bu çetin ve perdelerle dolu yolculuk, tek başına, haritasız ve rehbersiz yapılamaz. Şeriat, bize Kur’an ve Sünnet ile genel bir harita sunar. Ancak bu haritayı okuyacak, yoldaki tehlikeleri haber verecek ve her sâlikin kendi mizacına, istidadına uygun yolu gösterecek olan, o yollardan daha önce geçmiş bir Mürşid-i Kâmil’dir. Terzibaba Hazretleri, bu hakikate şöyle işaret ederler:
İşte yükselmeyi murad edersek, veya kendi içimize doğru olan yolculuğumuzu murad edersek, biraz daha araştırmacı olmamız gerekiyor, hangi sahada, islâmiyet in derinliği özü sahasında, peki bunları nasıl araştıracağız, daha evvelce o yollardan geçmiş olan büyüklerimizin izlerini sürerek, başka türlü de bulunmaz. Çünkü onlar bu yolları bizlere muhkem olarak bulmuşlar, kurmuşlar ve bırakmışlar zaten, bize sadece geçmek kalıyor, o yolları bulup sonra da geçmek kalıyor...
Mürşidler, sâlik için yeni bir yol icat etmezler. Onlar, Hz. Peygamber (s.a.v) ile başlayan ve kesintisiz bir silsile ile günümüze ulaşan Nübüvvet ve Velâyet yolunun bekçileri ve taşıyıcılarıdır. Bu yolu "muhkem olarak bulmuşlar, kurmuşlar ve bırakmışlar"dır. Müride düşen, o yola teslim olup iz sürmektir. Bu iz sürmenin en mühim vasıtalarından biri de, o büyüklerin geride bıraktığı eserlerdir. Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i, her mertebeden insana hitap eden katmanlı yapısıyla bu mirasın en kıymetlilerindendir.
Ancak yol varsa, yol kesen de vardır. Nasıl ki her parlayan şey altın değilse, "şeyhim" diyen herkes de Mürşid-i Kâmil değildir. Sâlikin en büyük imtihanlarından biri, hakiki mürşid ile sahtesini (müteşeyyih) ayırt etmektir. Bu ayrım, çoğu zaman sâlikin kendi aklı veya hisleriyle yapabileceği bir şey değildir. Lâkin yolun kendi içinde bir usûlü, bir erkânı vardır. Terzibaba Hazretleri, bir soru üzerine bu konunun hassasiyetini ve İslâm'ı hakikatiyle yaşayabilmek için dört kapının bilinmesi gerektiğini vurgularken, kelimelerin mânâsının nasıl sığlaştırıldığına da dikkat çeker:
İslam dininin zahir ve batın yaşayabilmesi için veya insanlar tarafından yaşanılabilmesi için dört ana bölümün bilinmesi gerekiyor. Hakiki islamın anlaşılabilmesi için yaşanabilmesi için bu dört bölüm dediğimiz gibi Şeriat bölümü, Tarikat bölümü, Hakikat bölümü, Marifet bölümü... Şimdi bütün bu bölümlerin tek olarak aldığı isim Şeriat yani Şeriat-ı Muhammedi, Hakikat-ı Muhammedi ismi ile yalnız biz bu Şeriat kelimesini ister karşıtları tarafından ister tatbik edicileri tarafından o kelimenin hakkı olan manayı üzerinde kullanamıyoruz. Yani bir kelime var o kelimeyi şartlanmış ifadesiyle yani her kişinin anladığı çok kısa manalı ifadesiyle anlıyoruz ve öyle kullanıyoruz. İşte büyük hatalarımızdan birisi budur. Sadece Şeriat kelimesinde değil dini literatürde kullandığımız bütün kelimeler bu şekilde cılız olarak kalmıştır. Yani kendi bünyesinde bulunan gerçek manaları açılıma kavuşmadan sadece suri yani dışarıda kullanılan ifadesiyle kullanılır hale getirmişiz, işte dolayısıyla böyle olunca dini kelimeler işte o kullandığımız gerçek manaları ortaya çıkaramadığımızdan dinimizde eksiklik üzere hareket etmekte oluyoruz.
Buradaki öğreti çok derindir. Hakiki mürşidi sahtesinden ayıran en temel ölçütlerden biri, kavramlara ve özellikle de "Şeriat" kelimesine yüklediği mânâdır. Eğer bir kimse Şeriat'ı sadece zâhiri hükümlerden ibaret, katı ve ruhsuz bir kurallar yığını olarak görüyor ve Tarikat'ı ondan kopuk, ayrı bir macera gibi sunuyorsa, orada bir noksanlık var demektir. Kâmil mürşid, Şeriat'ın en geniş mânâsıyla Tarikat'ı, Hakikat'ı ve Marifet'i kuşattığını bilir ve öğretir. O, "cılız" kalmış kelimelerin içindeki hakiki mânâları açar, sâlikin idrakini genişletir. Sahte rehber ise bu "cılız" ve şartlanmış mânâlar üzerinden hüküm verir, insanları ya Şeriat adına Hakikat’ten soğutur ya da Hakikat adına Şeriat’tan uzaklaştırır. İkisi de yol kesmektir.
Amellerin Zâhiri ve Bâtını: Namaz Örneği
Şeriatın yaşanmasındaki en somut örneklerden biri, dinin direği olan namazdır. Şeriat, namazın zâhiri şartlarını, rükünlerini ve adabını belirler. Bunlara riayet etmek esastır ve "tadil-i erkan" olarak bilinir. Ancak yolcu, bu zâhiri formun içinde saklı olan bâtınî hakikati aramakla mükelleftir. Terzibaba Hazretleri, namazın bu ikili yapısını ve mertebelerini şöyle açıklar:
Yani zahirdeki namazın tadil-i erkan yani rükünlerine hakkını vererek secdede kalınacak süre, ayakta kalınacak süre tahiyyatta rükuda kalınacak süre bunların hakkını verdiğimiz zaman zahiri olarak namaz kılınmış oluyor. Namazın şekli olarak dosdoğru bir şekilde nasıl kılınacağı çok önemli bir husus olmakla beraber batıni yönden düşüncedeki fikirdeki doğrulukta bir o kadar belki daha fazla önemlidir. Gerçekten istediğimiz kadar namazın rükünlerine tamamen uyalım elimizi ayağımızı yani dışımızı düzgün tutalım, ama ya içimiz eğri ise düşüncelerimiz başka yerlerde ise namazımızın sıhhatinden emin olabilir miyiz?
Bu, Şeriat ile Hakikat’in nasıl iç içe olduğunun en güzel ifadesidir. Dışı düzgün tutmak (tadil-i erkan), Şeriatın gereğidir. Ama içi de doğrultmak, yani "düşüncedeki fikirdeki doğruluk", Hakikat’in talebidir. Namazda bedeni kıbleye döndürmek Şeriat ise, kalbi de masivadan (Hakk'ın gayrısından) ayırıp sadece O'na döndürmek Hakikat’tir. Biri olmadan diğeri eksiktir. İçi eğri olanın dışının düzgünlüğü, içi boş bir heykeli yontmaya benzer.
Terzibaba Hazretleri, sohbetinin devamında konuyu daha da derinleştirerek namazın farklı Vücut Mertebeleri'ndeki tecellîlerini izah eder:
Şimdi namaz aslında üç mertebede kılınıyor, şeriat mertebesi, ef’al mertebesi olarak kılınıyor, bir esma mertebesi olarak bir sıfat mertebesi olarak bir de Zat mertebesi olarak kılınan namaz vardır. Şeriat mertebesinde olan namaz beş vakit namaz denilen namazdır. Esma mertebesindeki namaz ise حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلَوةِ الْوُسْطَى Bakara Suresi 238. Ayette geçen “Salat-ı vusta” yani Allah’ın namazlarını muhafaza ediniz ve “salat-ı vusta” ya devam ediniz... Halbuki o öyle değildir. Zahir olarak öyle düşünülür, o ayrı başka bir düşüncedir, bakın Allah’ın namazını muhafaza ediniz diye belirtiliyor.
Burada irfan yolunun kapıları aralanmaktadır.
- Ef'âl Mertebesi Namazı: Bu, avamın ve yolun başındaki sâlikin kıldığı, beş vakit ile sınırlı, bedensel fiillerin ön planda olduğu Şeriat namazıdır.
- Esma Mertebesi Namazı: Bu, "Salât-ı Vustâ" yani "orta namaz" ile ifade edilen hâldir. Zâhir ehlinin bunu sabah veya ikindi namazı olarak yorumlamasına karşın, bâtınî mânâsı, gece ile gündüzün, zâhir ile bâtının, halk ile Hakk'ın arasında bir denge ve şuur hâlinde bulunmaktır. Bu, sâlikin sürekli bir zikir ve tefekkür hâlinde olarak Hakk'ın [İsimleri](/wiki/İlahi İsimler)'nin tecellîlerini kendi varlığında ve âlemde müşahede etmesidir. Bu, "Allah'ın namazı"dır; yani kulun kendi fiilinden sıyrılıp Hakk'ın isimlerinin tecellîsiyle kıldığı bir namazdır.
- Sıfat ve Zât Mertebesi Namazı: Bu ise "Dâimûn alâ salâtihim" (Onlar namazlarında devamlıdırlar) sırrına mazhar olan kâmillerin namazıdır. Onlar için namaz, vakitlere veya şekillere bağlı bir fiil olmaktan çıkmış, kesintisiz bir şuhûd ve varoluş hâline dönüşmüştür. Onların her nefesi, her bakışı, her sözü bir namazdır. Bu, kulun kendi sıfatlarının Hakk'ın Sıfatlarında, varlığının da Hakk'ın Vücud'unda fânî olduğu makamın tecrübesidir.
İşte Şeriatın yaşanması, Ef'âl mertebesindeki namazı en güzel şekilde eda ederken, gözünü Esma ve Zât mertebesindeki namaza dikmektir.
Zikrin Gayesi ve Cemaatle İcra Edilen Erkân: Devran
Şeriatın yaşanmasındaki bir diğer temel direk de zikirdir. Zikir, basitçe Allah'ı anmak değildir; O'nu unutmamak, O'nunla olma şuurunu sürekli canlı tutmaktır. Tarikat yolunda zikir, sâlikin mânevî azığıdır. Ancak bu azığın nasıl ve ne niyetle kullanılacağı, hedefe varıp varamayacağını belirler. Terzibaba Hazretleri, zikrin gayesinin dağınık bir şekilde sevap kazanmaktan öte, Tevhid ilmini tahsil etmek için mânevî bir güç biriktirmek olduğunu şöyle ifade eder:
Yâni herkes kendi bünyesindeki anlayışla bu zikirleri yapar. O zaman da dağınık olur. Dağınık olunduğunda da kişi gerçek hedefe ulaşamaz. Ancak kendindeki güce bir şey gönderilecektir. Kendindeki güce bir hedef gösterilecektir, o zikirden kazandığı ilimle, bilgiyle, güçle o hedefe gidecektir ki tevhîd ilmi ancak bu şekilde tahsil edilebilsin. Tevhîd ilminden kasıt Ledün ilmi. Ledün diye bir kelimeyi duymaktayız ama bunun aslı nedir diye düşünürsek, İlmi Ledün; Ledün, indinde demek yâni yanında demek. İlm-i Ledün, Allah’ın yanındaki ilim mâ’nâsına. Ki bu da zât ilmi.
Mürşid, sâlike belli bir sayıda ve usûlde zikir telkin eder. Bu, dağınık feyzi bir noktada toplamaya benzer. Sâlik, bu zikirle bir mânevî güç ve potansiyel biriktirir. Ancak bu güç, kendi başına bırakılırsa dağılır, hedefine ulaşamaz. İşte mürşidin görevi, bu biriken güce bir "hedef göstermek"tir. Bu hedef, Tevhîd ilmini, yani İlm-i Ledün'ü tahsil etmektir. Bu ilim, "kulun indindeki din" olan zâhiri şeriat bilgilerinin ötesinde, "Allah'ın yanındaki ilim" olan Zât ilmidir. Zikir, bu ilme açılan bir kapıdır ve bu kapının anahtarı mürşidin elindedir.
Bu zikir, bazen bireysel (hafî), bazen de cemaatle sesli (cehrî) olarak icra edilir. Özellikle Halvetiyye-Uşşakiyye gibi tarikatlarda cehrî zikre eşlik eden "devran" (dönerek zikretme), zâhir ehli tarafından sıklıkla eleştirilmiştir. Onlar bunu Şeriat’a aykırı bir bid'at olarak görürler. Oysa bu uygulamanın temelinde, büyük pirlerin Kur'an ve Sünnet'in ruhundan çıkardıkları derin bir içtihat yatar. Terzibaba Hazretleri, bu konudaki şüpheleri gidermek için devranın şer'î delilini şöyle sunar:
Devranı şer’i delili yani şeran delili şeriat ehli devarana haram derler, sema’ya haram derler zahir ehli olanlar, ama bakın şeriat içindeki delilini gösteriyor, وَتَرَى الْمَلۤئِكَةَ حَاۤفِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ “Melekleri Arş’ın etrafını çevirmiş oldukları halde Rablarını hamd ile överken görürsün...” (Zümer, 75) Ayet-i Kerimesinde müfessirler حَاۤفِّينَ kelimesinin “Ey daire-i zakirin” dönerek zikredenler diye tefsir etmişlerdir. حَاۤفِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ Arşı dönerek zikrederler, ha Arşın etrefında olsun ha caminin etrafında olsun ha Kabe’nin etrafında olsun, netice değişmiyor.
Bu, Şeriatın bâtınından hüküm çıkarmanın en güzel örneğidir. Zâhir ehli, ayetin lafzına takılıp kalırken, arifler onun ruhuna ve işaret ettiği kevnî hakikate nüfuz ederler. Meleklerin Arş'ın etrafında dönerek Hakk'ı tesbih etmesi, makro-kâinattaki en büyük zikir halkasıdır. Hacıların Kâbe'nin etrafında tavafı, yeryüzündeki aksi'dir. Dervişlerin bir Mürşid-i Kâmil'in (ki o, zamanın kutbu ve kalbi olarak Arş'ın bir yansımasıdır) etrafında devran etmesi de bu ilahi ve kevnî sünnetin mikro-kâinatta, yani insan topluluğu içinde yaşanmasından ibarettir. Bu, "büyük piranın içtihadıyla" bir erkân hâline getirilmiştir. Bu, Şeriat’a karşı çıkmak değil, bilakis Şeriatın en derin mânâsını amele dökmektir.
Netice olarak, Terzibaba geleneğinde Şeriatın yaşanması; onu bir zırh gibi kuşanıp, Tarikat yolunda bir Mürşid-i Kâmil’in rehberliğinde, namaz ve zikir gibi amellerin zâhirine ve bâtınına riayet ederek, her an bir üst mertebeye yükselme azmi ve gayreti içinde olmaktır. Şeriat bir temeldir; ama bina o temel üzerinde Hakikat’e doğru yükseldikçe mânâ kazanır.
Füsûsu'l-Hikem'de Şeriat
Dostum, yola çıkan her sâlikin zihnini meşgul eden, bazen bir duvar gibi önüne dikilen, bazen de bir fener gibi yolunu aydınlatan bir kelime vardır: Şeriat. Biz bu kelimeyi duyduğumuzda ekseriyetle aklımıza abdestin farzları, orucun vakti, alışverişin hükümleri gibi zahirî, yani bedene ve fiillere dair kurallar gelir. Bunlar elbette şeriatın bir parçasıdır, hem de mühim bir parçası. Lâkin bir binanın sadece dış cephesine bakıp da içindeki odaları, hazineleri, yaşayanları yok saymak nasıl bir eksiklikse, şeriatı da sadece bu zahirî kabuktan ibaret görmek, o binanın asıl sahibinin muradını anlamaktan o kadar uzak düşmektir.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarından damıttığı Füsûsu’l-Hikem, bize şeriatın ne olduğuna dair bambaşka bir kapı aralar. Bu kapıdan girince görürüz ki, şeriat bir kurallar listesi değil, Vücûd’un, yani varlığın kendisinin ilâhî nizamıdır. O, bir okyanustur; tarikat, hakikat ve marifet ise o okyanusun farklı derinlikleridir. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz’in sohbetlerinde bu hakikat şöyle dile gelir:
” Tasavvuf ki yeryüzündeki ilimlerin en üstünü, tasavvuf ilimlerinden daha üstün ilim düşünmek mümkün değildir. Ne kadar büyük ilim olursa olsun tasavvuf ilminin üstünde olamaz, bu ilim şeriat ilminin bir bölümüdür demek ki tasavvuf ilminin de üstünde şeriat ilmi vardır. Çünkü şeriat (a.s.v.) Efendimizin getirdiği bütün bilgiler manzumesidir. Yani bütün oluşumlar manzumesidir. Tasavvufta bu ilimlerin bir bölümüdür. En üstü ama bir bölümüdür. Ancak şeriat ana kitabının bir şubesi, biz şeriat dediğimiz zaman fıkıh ilmini şeriat zannediyoruz.
Bu söz, bütün denklemi değiştirir. Demek ki tasavvuf, şeriatın dışında veya ona karşı bir yol değil, tam aksine, şeriatın en yüksek, en özdeki bölümüdür. Şeriat-ı Muhammediyye, sadece fiilleri değil, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ından başlayarak sıfat, esmâ ve ef’âl mertebelerinden zuhûra gelen bütün bir varlık bilgisini kuşatan ilâhî bir sistemdir. Bizim “şeriat” deyip dar bir alana hapsettiğimiz, aslında o muazzam yapının sadece giriş katıdır. Şekle, cübbeye, sarığa indirgenen bir anlayış, bu hakikatin yanında ne kadar sığ kalır:
Bunlar da şeriatın bir bölümüdür, fiiller ile bölümüdür, yani et kemikle beden ile ilgili bir bölümü ama esas şeriat Şeriat-ı Muhammedi yani Hakikat-i Muhammedi, işte diyorlar ki sizin şeriatınız yok, nereden bildin yok olduğunu? Peki diyeceksin, sen şu şeriatı bize anlat da biz de bir bilelim. İşte bizim sarığımız yoksa pantolon giyiyoruz, kravat takıyoruz, şeriata uymamış oluyoruz. Ama hangi şeriat, söyle bakalım diyoruz nedir senin anladığın şeriat?
İşte Füsûs mektebinin sorduğu asıl sual budur: “Hangi şeriat?” Şeklin şeriatı mı, yoksa Hakk’ın varlıktaki topyekûn tecellîsinin nizamı olan asıl Şeriat mı? Bu sohbetimizde, Şeyh-i Ekber’in ve onun izinden giden Terzibaba’nın ışığında, şeriatın bu derin ve kuşatıcı manasını anlamaya gayret edeceğiz.
Kâmilin Kaydı: Hürriyetin Zirvesi Olarak Şeriata Bağlılık
Tasavvuf yolunda yükselen, kalbine ilâhî ilhamlar gelmeye başlayan bir sâlikin aklına şöyle bir vesvese düşebilir: “Ben artık doğrudan Hakk’tan alıyorum, aracıya, kurala ne hacet?” İşte bu, yolun en tehlikeli dönemeçlerinden biridir. Zira İnsân-ı Kâmil olmanın alâmeti, şeriatten kurtulmak değil, şeriate en kâmil manada, zerre şaşmadan bağlanmaktır. Şeyh-i Ekber, Füsûs’un daha en başında, Âdem faslında kendi duruşunu net bir şekilde ortaya koyar. O, Hakk’tan ilhamla desteklenmiş (müeyyed) olmakla birlikte, daima ve daima Hz. Muhammed’in (s.a.v) tertemiz şeriatı ile kayıtlı (mukayyed) olduğunu ikrar eder.
Şeyh-i Ekber (r.a.) Efendimiz min-indillâh müeyyed ve şeriat-i mutahhara-i Muhammediyye ile mukayyed bulunduğu halde, isr-i pâk-i peygamberiye iktifaen lisan-ı edeple min-indillah müeyyet olan ve başkalarını da te’yid eden ve şer-i Muhammedî-i mutahhar ile mukayyed başkalarını da takyid eyleyen kulların zümresinden olmaklığı Allahü zül-Celâl hazretlerinden reca eder.
Buradaki “mukayyed” kelimesi, yani “kayıtlı olmak”, bir pranga değil, bir şereftir. Bu, bir geminin okyanusta başıboş sürüklenmesi yerine, rotasını bilen bir kaptanın elinde, pusulaya tam bir uyum içinde limana doğru ilerlemesi gibidir. Kâmil insan, ilhâmını bu şeriat potasında eritir, bu ilâhî mîzan ile tartar. Eğer ilhamı şeriate uyuyorsa kabul eder, uymuyorsa nefsinden veya başka bir kaynaktan geldiğini bilir, reddeder. Çünkü bilir ki, en büyük ve en güvenilir vahiy, Hatemü’l-Enbiyâ olan Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v) inen vahiydir ve ondan sonra gelecek hiçbir ilham, o vahyin getirdiği şeriatın önüne geçemez, onu iptal edemez. Bu kayıtlılık, aslında en büyük hürriyettir; çünkü sâliki kendi vehminin, nefsânî arzularının ve şeytanî vesveselerin esiri olmaktan kurtarır, onu doğrudan doğruya Hakk’ın muradına bağlar.
Her Ümmete Kendi Pınarından Bir Irmak: Şir’a ve Minhâc
Cenâb-ı Hakk, her varlığı kendi istidadına göre terbiye eder. Bu ilâhî terbiye usûlü, topluluklar için gönderilen şeriatlarda da kendini gösterir. Füsûs’un Mûsevî hikmetinde de işaret edildiği gibi, her peygamber, kendi ümmetinin mânevî yapısına ve kabiliyetine uygun bir yol, bir su pınarı getirmiştir. Kur’ân-ı Kerîm bu hakikati şöyle ifade eder:
وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَاءَ هُمْ عَمَّا جَاءَكَ مِنَ الْحَقِّ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا ... 5/48-Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kitab (Kur'ân)ı hak ile indirdik. Onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz, herbiriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verir.
Ayet-i kerimedeki “şir’a” (şeriat) ve “minhâc” (yol) ifadeleri, bu ilâhî çeşitliliğin temelini oluşturur. Her ümmet, mânevî gıdasını kendi peygamberinin getirdiği pınardan alır. Terzibaba, bu inceliği Hz. Musa’nın (a.s.) kıssasıyla ne güzel açıklar:
İşte peygamberlerin getirdikleri şeriatların ilmi de Musa (a.s.)ın süt ninelerinin memelerinin haram kılınmış olmasına benzer. Yani bir peygamber kendisi nasıl bir şeriat getirmişse ümmeti o ilimden gıdalanması lazım gelir. Zira her bir peygambere ilm-i risaletten verilen şey ancak ümmetinin istidadına göredir. ... Musa (a.s.) ancak kendi validesinin memesini aldığı ve o memeden emdiği süt ile gıdalandığı gibi her nebinin ümmeti dahi kendisinin valide-i ruhu mesabesindedir. Memeden gelen süt ilmine şeriatıda alır. Yani bu şeriatı alır ve bu şeriat memesinden aldığı ilim sayesinde ruhunu gıdalandırır. Ona sair enbiyanın sedayı şeriatı haram olur.
Bu misâl ne kadar mânidardır! Firavun’un sarayındaki bebek Musa, önüne getirilen hiçbir sütanneyi kabul etmemiş, sadece kendi öz annesinin memesini emmiştir. Hakk Teâlâ, diğer kadınların sütünü ona haram kılmıştır. İşte her ümmet de mânevî bir bebektir ve kendi peygamberi de onun ruhânî annesidir. O ümmet, ancak kendi peygamberinin getirdiği şeriat sütüyle beslenip büyüyebilir. Bir Musevî’nin ruhu, İsevî şeriatıyla; bir İsevî’nin ruhu, Muhammedî şeriat gelmeden evvel, başka bir pınarla tam olarak tatmin olamaz. Bu durum, bir şeriatın diğerinden üstün veya alçak olduğu manasına gelmez; her birinin, kendi zamanı ve mekânı içinde, o ümmetin istidadına en uygun ilâhî reçete olduğu anlamına gelir. Bir şeriatta helâl olan bir hükmün, diğerinde haram olması da bu yüzdendir. Bu, bir çelişki değil, Hakk’ın her topluluğun mizacını en iyi bilen hekim (el-Hakîm) olmasının bir tecellîsidir.
Peki, bu çeşitlilik içinde Ümmet-i Muhammed’in yeri neresidir? Her peygamber, Cenâb-ı Hakk’ın bir isminin ( Rabb-i has ) tecellîsiyle gelir ve ümmeti de o ismin terbiyesi altında gıdalanır.
(a.s.v.) Efendimizin Esma-ı İlahiyesi de “Allah” ismi olduğundan Ümmet-i Muhammed Allah isminden gıdalanmaktadır. “Allah” isminde bütün esma-i ilahiye mevcut olduğundan dolayısıyla bütün peygamberlerin şeriatından faydalanma Ümmet-i Muhammed’e verilmiştir.
İşte Şeriat-ı Muhammediyye’nin kuşatıcılığı ve nihâî oluşu bu sırdan kaynaklanır. O, tek bir ismin değil, bütün isimleri kendinde toplayan İsm-i Câmi olan “Allah” lafzının tecellîsidir. Bu yüzden o, önceki bütün şeriatların özünü, hikmetini ve kemâlini kendi içinde barındırır ve onları tamamlar. Bu ümmete düşen vazife de diğer ümmetlere göre hem daha şerefli hem de daha ağırdır; zira o, sadece kendi pınarından değil, bütün pınarların birleştiği ana kaynaktan beslenmekle yükümlüdür.
Şeriatın Farklı Tecellîleri: Mûsevî ve Îsevî Şeriatın Hikmeti
Her şeriat, onu getiren peygamberin hâli ve ümmetinin durumuyla yakından ilgilidir. Örneğin, Hz. İsa’nın (a.s.) durumu bu konuda çok aydınlatıcıdır. O, kesif bir bedenden ziyade latif bir vücutla zuhûr etmiş, ruhânî yönü ağır basan bir tecellîdir. Bu sebeple, onun getirdiği şeriat da Mûsevî şeriat gibi teferruatlı ve zahirî hükümler içeren yeni bir fıkıh sistemi değildir.
İşte bu yüzden İsa’nın (a.s.) şeriatı yoktur. Neden, çünkü fani fenafillah mertebesinde olduğundan fenada olan bir kimsenin de yapacak bir şeyi olmadığından şeriata ihtiyacı yoktur. Peki onun kavminden daha bu hale gelmemiş olan kimseler ne yapacak, o zaman bir evvelki peygamberin şeriatına yani şeriat-ı Museviyeye uyacaktır.
Hz. İsa’nın (a.s.) getirdiği esas, tevâzu, feragat ve bâtına yöneliştir. Onun şeriatı, “bir yanağına tokat atana diğerini çevir” diye özetlenen, nefsin hakkını aramaktan vazgeçip her şeyi Hakk’a havale etme esasına dayanan bir teslimiyet yoludur. Bu, onun “Rûhullah” olmasının ve annesi Hz. Meryem’e bağlılığının bir yansımasıdır. Lakin bu yüksek hâle ulaşamayan avam için yol, yine bir önceki şeriat olan Mûsevî şeriatın hükümlerine uymaktır. Bu da bize gösterir ki, ilâhî sistemde bir boşluk yoktur. Bir peygamberin getirdiği özel yol (minhâc), bir önceki genel yolu (şir’a) tamamen ortadan kaldırmaz, bilakis onu tamamlar veya ona yeni bir mertebe katar.
Nihayetinde, âhir zamanda Hz. İsa (a.s.) tekrar yeryüzüne indiğinde, kendi eski şeriatıyla değil, Şeriat-ı Muhammediyye ile hükmedecektir. Bu, bütün ırmakların en sonunda denize dökülmesi gibi, bütün şeriatların ve yolların, en kâmil ve en kuşatıcı olan Muhammedî yolda ve onun şeriatında nihayet bulacağının en büyük delilidir.
Netice: Şeriat, Varlığın İlâhî Nizamıdır
Sohbetimizi toparlayacak olursak, Füsûs mektebinin bize öğrettiği şeriat, dar kalıplara sığdırılmış bir kurallar mecmuası değil, bizzat varlığın kendisinin ilâhî dokusudur. O, Hakikat-i Muhammedi’nin bu şehâdet âlemindeki görünümüdür.
- Şeriat, tasavvufu da içine alan bir ana ilimdir; tasavvuf ise onun en derin ve en kıymetli meyvesidir.
- En kâmil arifler dahi, ilhamlarını bu şeriatın mizanında tartarlar ve ona kayıtlı olmakla şeref bulurlar. Bu kayıt, esaret değil, hakiki hürriyettir.
- Her ümmete, kendi istidadına uygun bir şeriat ve yol verilmiştir. Bu, Hakk’ın rahmetinin ve hikmetinin bir tecellîsidir.
- Şeriat-ı Muhammediyye ise, bütün isimleri kendinde toplayan “Allah” isminin bir tecellîsi olduğu için, önceki bütün şeriatları kuşatır ve tamamlar.
Öyleyse sâlike düşen, şeriatın zahirî hükümlerine edeple riayet ederken, onun ardındaki bâtınî hikmetleri, ilâhî muradı anlamaya çalışmaktır. Namazın rükû ve secdesine dikkat ettiği gibi, o rükû ve secdenin hangi ilâhî ismin tecellîsine bir boyun eğiş olduğunu tefekkür etmektir. Orucun açlığına sabrettiği gibi, o açlığın kişiyi hangi manevî gıdalara hazırladığını idrak etmektir. İşte o zaman şeriat, bir yük değil, Burak olur; sâliki bu kesif âlemden alıp Mi'rac’ın, yani Hakk’a vuslatın sonsuz ufkuna taşır. Cenâb-ı Hakk, bizleri şeriatın hem zahirine hem bâtınına hakkıyla vâkıf olan ve onu kâmil manada yaşayan kullarından eylesin. Amin.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Canlar, Şeriat kapısından girip de Hakikat menziline doğru yol alan sâlikin karşısına öyle bir makam çıkar ki, orada akıllar durur, diller lâl olur. Bu makam, zıtların birleştiği, ikiliklerin ortadan kalktığı Cem makamı'dır. Şeriat mertebesinde Hakk ayrı, halk ayrıdır; emir bellidir, yasak bellidir. Bu, yolun başındaki sâlik için elzem olan bir ayrımdır, bir tenzih perdesidir. Lâkin yol ilerledikçe, müşahede derinleştikçe, o perde aralanır ve sâlik, her şeyin ardındaki Bir'i görmeye başlar. İşte bu, İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûs'ta işaret ettiği, Terzibaba Hazretleri'nin de sohbetlerinde açtığı en derin sırlardan biridir.
Bu makamda arifin bakışı öylesine keskinleşir ki, Şeriatın "küfür" dediği, "putperestlik" diye isimlendirdiği şeyin dahi ardındaki hakikati sezer. Bu, puta tapmayı meşru görmek değildir, haşa! Bu, o puta tapanın dahi farkında olmadan Hakk'ın bir tecellîsine yöneldiğini, ancak o tecellîyi bir taşta veya surette hapsettiği için hataya düştüğünü idrak etmektir. Put, özü itibariyle Hakk'ın bir zuhûr mahallidir; onu "put" yapan, bakanın zannı ve cehaletidir. Terzibaba Hazretleri, Gülşen-i Râz'dan nakille bu inceliği şöyle anlatır:
İyiden her ne sadır olduysa iyidir. Allah’da iyi olduğuna göre ondan çıkan şey zuhura gelen şey iyidir. O makamdaki vücut yani o putta bir şer varsa o şerlik putun kendisinde değil gayrının onu öyle zannetmesindendir. Eğer müslüman bilse idi ki put nedir bilir idi ki din putperestliktedir. Yani gerçek din putperestliği idrak etmektedir. “Nereye bakarsan allah’ın veçhi ordadır” فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 o gördüklerinin hepsi put. Ama o putlar kendiliğinden put değildir. İnsanlar onu batıl yapıyorlar. Hakkın zuhur etmiş varlığı olduğundan aslı nasıl put olsun? Eğer müşrik gerçek putun ne olduğunu bilseydi dininde delalete düşer miydi. O puttan ancak onun zahirini gördü, bu sebeple şeriatta kafir oldu. Yani şeriata göre kafir oldu . Eğer sen dahi ondan Hakk’ın varlığını görmezsen şeriatta sana da müslüman demezler.
İyi anla ki aziz dostum, "din putperestliktedir" sözü, şirke bir davet değil, tevhîdin en derin sırrına bir işarettir. Arif, "Nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır" âyetinin tecellîsiyle baktığında, her zerrede O'nun yüzünü görür. Müşrik, o yüzü bir taşa hapsederek dalâlete düşer. Arif ise o taşta dahi O'nun bir tecellîsini müşahede ederek tevhîde erer. Fark, bakılan şeyde değil, bakıştadır. Şeriat, bu bakışı terbiye etmek için vardır. Hakikat ise o terbiye edilmiş bakışla her şeyde Hakk'ı görmektir.
Bu bakış, sâliki öyle bir noktaya taşır ki, Şeriatın en temel ayrımı olan Hâlık-mahluk ayrımı dahi Cem makamında erir. Bu, akl-ı cüz'ün, yani parçaları gören aklın asla kavrayamayacağı bir sırdır. Terzibaba Hazretleri, bu Tevhid muktezası olan hali, Şeyhü'l-Ekber'in dilinden şöyle aktarır:
Bu izahtan tezahür eylediği üzere emrin hakikati budur ki halik mahluktur, onun aksi olmak üzere de mahluk Haliktır. Hani Rab kuldur, kul da Rab’dır, M. Arabi’nin sözü gibi Halik mahluktur, makluk da haliktır. Bunun tabi ki dışarıdaki bir insana izah edilmesi olacak bir iş değildir. Neden? Kendisini başka bir alemde başka bir yaşantıda başka bir hayalde zanda bildiğinden bu varlığın hakikatini ve kendi hakikatini de tanımadığından onun indinde halk halktır, mahluk mahluktur, Hakk da Hakktır.
Bu söz, Şeriat ehli için en büyük küfür gibi görünür. Çünkü onların mertebesi, tenzih mertebesidir; Allah'ı ötelerde, halk edilmişlerden tamamen ayrı ve münezzeh bilme mertebesidir. Bu mertebede bu ayrım hayatîdir ve doğrudur. Lâkin hakikat ehli bilir ki, mahlûka Hakk'tan ayrı bir vücûd (varlık) vermek, asıl gizli şirktir. Çünkü varlık birdir, o da Hakk'ın Vücûd'udur. Mahlûk dediğimiz, O Vücûd'un farklı suretlerdeki tecellîsinden başka bir şey değildir. Bu yüzden arif, "Hâlık mahlûktur" derken, Hâlık'ın mahlûk suretinde tecellî ettiğini; "mahlûk Hâlıktır" derken de mahlûkun hakikatinin ve varlığının Hâlık'tan ibaret olduğunu kasteder.
Bu nasıl olur diye aklına bir sual gelirse, suyun hallerini düşün. Su, buhar, buz... Bunlar zâhirde üç ayrı şeydir. Buz serttir, su akışkandır, buhar uçar. Birine "buz sudur" desen, elindeki katı cisme bakar, "hayır bu buz" der. Ama hakikatini bilen, hepsinin aynı H2O cevherinin farklı halleri, farklı mertebelerdeki zuhurları olduğunu bilir. İşte vücût mertebesi itibariyle Hakk ile halk arasındaki ilişki de böyledir. Terzibaba Hazretleri bu misali şöyle verir:
Yani bir halk eden bir halk edilen diye ikiye ayırıyoruz. Aslında bu halk edenle halk edilen iki ayrı şey değil bir şeyin kendi özelliğindeki zuhurudur. Bu izahtan meydana geldiği gibi bu su buhar izahından nasıl ki su buz oluyor, ama buzu erittiğimiz zaman neticede suya dönüyor. Yani buzun hakikati su, suyun hakikati bulut, bulutun hakikati buhardır. Dolayısıyla bunlar aynı şeyin değişik yönleri, değişik zuhurlarıdır.
Bu sırrı idrak etmek, her akla nasip olmaz. Bu yüzden kâmil mürşidler, muhatabın anlayış seviyesine göre konuşurlar. Bu, hakikati gizlemek değil, ehli olmayanı taşıyamayacağı bir yükün altına sokarak helâk etmekten korumaktır. Avama, yani Şeriat mertebesindeki umuma, "Her şey O'ndandır" derler. Bu, tenzih dilidir. Her şeyin kaynağının O olduğunu, ama O'ndan ayrı varlıklar olduğunu ifade eder. Bu, onların anlayışı için en selametli yoldur. Fakat irfan ehli kendi meclislerinde, "Her şey O'dur" derler. Bu, teşbih dilidir, Cem makamının dilidir. Her şeyin O'nun Vücûd'unun tecellîsinden ibaret olduğunu ifade eder. Muhammedî irfan, bu iki dili de yerli yerinde kullanma sanatıdır. İşte Muhammedî mîzan budur.
Şeyh yine kuvvetli deliller ortaya koymaya başladı, fakat yine Seyyid Kasım tarafının kavlini teyid etmekteydi. Anladım ki murad-ı şerifleri zahir olarak baktığın zaman her şey ondandır, ama özü hakikati itibariyle her şey odur, şekliyle anlamak gerekliydi. Zira zayıf akıllılar, alemin Hakk olduğunu kolayca idrak edemez, yani mahlukun halik, halikin mahluk olduğunu idrak edemezler . Mertebelerinin icabını bilememesi kendisini delalet çukuruna düşürür. Mademki bu iki kavil dahi esas itibarıyla doğrudur, hakikat ehli kullara merhameten birinci kavil ile söylerler. Yani avam, şeriat ehline “Her şey Allah’tandır” derler, Her şey Hakk’tandır derler. Bu onları şaşırtmamaları içindir.
Bu zıtların birliği idrakı, sadece bir bilgi, bir ilm-i bâtın konusu değildir. Sâlikin bütün varlığını dönüştüren bir haldir. Kul, nafile ibadetlerle Hakk'a yaklaştıkça, kendi nefsine izafe ettiği sıfatların aslında Hakk'a ait olduğunu anlar. "Benim gücüm, benim bilgim, benim iradem" derken kullandığı "ben"in bir vehimden ibaret olduğunu idrak eder. Bu idrakle nefsine ait zannettiği sıfatları asıl sahibine iade ettikçe, kendisi aradan çekilir. İşte o zaman, Hadîs-i Kudsî'de müjdelenen o muazzam sır tecellî eder. Terzibaba Hazretleri bu hali şöyle izah eder:
İşte o zaman bu tamamlandığında Efendimizin hadis-i Kudside verdiği haberde “ Kulum nafilelerle bana yaklaşır, öyle bir hale gelir ki ben kulumun ayağında yürüyen, elinde tutan, gözünde gören varlığında var olan ben olurum” dediği bu hakikattir... İşte ne kadar kişi kendindeki nefsani isimleri, rahmaniyete döndürürse ki aslına döndürmesi demektir bu, işte o kişinin varlığında dikkat edin, o Hadis-i Kudsi tahakkuk etmektedir. Yani “Kudret” esması onda Hakkın esması faaliyete geçmiş olmaktadır. “elinde tutanım..” dediği odur.
Bu makamda kulun fiili, Hakk'ın fiili olur. Kulun görüşü, Hakk'ın görüşü olur. "Hâlık mahlûktur" sırrı, kulun varlığında yaşanır bir hakikat haline gelir. Şeriatın "yap, yapma" dediği emir ve yasaklar, artık dışarıdan gelen bir kanun değil, kulun kendi hakikatinden fışkıran bir uyum olur.
Bütün bu kevnî âlem, o hakikatin bir gölgesidir. Şeriat, gölgenin adabını, usûlünü öğretir. Ama amaç, gölgenin peşinde koşmak değil, yüzünü gölgenin sahibine, yani Güneş'e çevirmektir. Dünyanın, yani masivanın peşinde koşan, kendi gölgesini yakalamaya çalışan adam gibidir; gölge daima önünden kaçar. Ama yüzünü Hakikat Güneşi'ne dönen kimsenin arkasından gölgesi, yani dünya ve rızkı kendiliğinden gelir.
Ama sen ilahi hakikat ilmine arkanı çevirirsen bu alemleri gölge zannedip gölgenin peşinde koşup da gölgeden Allah’a varacağını zannedersen ebedi olarak bu yoldan bir yere gidemezsin. Çünkü gölge hep senin önünde gider yetişmen de mümkün değildir... Ama güneşe yüzünü döndüğün zaman dünya senin arkandan gelir yani rızkın istediğin şeyler, Hakka yönünü döndürürsen dünya sana talip olur, senin arkandan gelir.
İşte Füsûs'un derinliklerinde parlayan bu Cem idraki, Şeriatı iptal etmez, bilakis onu tamamlar ve hakiki manasına kavuşturur. Şeriat bir beden ise, bu irfan o bedenin ruhudur. Ruhsuz beden ceset olduğu gibi, bu irfandan mahrum bir şeriatçılık da kuru bir taklitten, bir suretperestlikten öteye geçemez. Yol, suretten sirete, tenzihten teşbihe, kesretten vahdete, yani Şeriatın zahirinden Hakikatin bâtınına doğru bir yolculuktur. Cenâb-ı Hakk, bizleri bu yolculukta ayakları sabit olanlardan eylesin.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Şeriat
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin o engin deryası olan Mesnevî-i Şerîf’e daldığımızda, şeriat kavramının bir fıkıh kitabındaki gibi maddeler hâlinde değil, bir gül bahçesindeki güller gibi koku ve renkleriyle, hikâyelerin ve temsillerin diliyle bize sunulduğunu görürüz. O, kuralları sıralamaz; kuralların ardındaki ruhu, yolcunun kalbine bir sır gibi fısıldar. Onun için şeriat, ruhsuz bir iskelet değil, hakikate yürüyen canlının teni, elbisesi ve yolunu aydınlatan ilk ışığıdır. Mesnevî, şeriatı anlatmaz, yaşatır; öğretmez, sezdirir. Her bir hikâye, şeriatın bir hükmünü, bir hikmetini, bir mertebesini canlandıran bir ayna olur.
Yolcu, Mum ve Menzil: Şeriat, Tarikat, Hakikat
Sâlikin yolu karanlıktır. Bu dünya, fıtratın ve kesretin (çokluğun) karanlığıdır. İnsan, aslî vatanından bu gurbet âlemine düşmüştür ve yolunu bulup geri dönmekle vazifelidir. İşte bu dönüş yolculuğunda, yolcunun eline verilen ilk ve en mühim hediye, şeriat mumudur. Hazret-i Pîr, bu üç mertebenin birbiriyle olan bağını ne güzel bir temsille açıklar:
Onun açıklamasıdır ki, şeriat yol gösteren bir mum gibidir. Bununla beraber bir mum ele geçirsen yola girilmiş olmaz ve bir iş yapılmış olmaz. Vaktaki yola geldin, senin gitmen tarîkattir (tasavvuf yolu). Vaktaki maksada eriştin, o hakîkattir. Bunun için "Eğer hakikatler ortaya çıksaydı şeriatler geçersiz olurdu," demişlerdir.
Bu söz, bir mürşid sohbetinde işitilmeden anlaşılamayacak sırlı bir ifadedir. Şeriat mumu olmadan yola çıkılmaz, bu bir gerçek. O, neyin helal, neyin haram olduğunu; hangi adımın seni menzile yaklaştırıp hangisinin uçuruma sürükleyeceğini gösteren vazgeçilmez bir ışıktır. Lakin bir kimse eline mumu alıp evinde otursa, yani şeriatın ilmini bilip onunla amel etmez, yola düşmezse, o mumun ne faydası olur? İşte bu mumu eline alıp, fıtrat evinden, yani benlik ve alışkanlıklar zindanından çıkıp yola koyulmak, Tarikat’tır. Yolun kendisidir.
Yolcu, mumun ışığında yürüye yürüye, yolda nice hâllerden geçe geçe menzile, yani kendi aslının, hakikatinin güneşinin doğduğu yere vardığında ne olur? Artık güneşi görenin muma ihtiyacı kalır mı? İşte “hakikatler ortaya çıksa şeriatler geçersiz olurdu” sözünün manası budur. Bu, şeriatı terk etmek, namazı, orucu bir kenara bırakmak demek değildir, hâşâ! Bu, aracın amacına ulaşmasıdır. Gaye hâsıl olunca, vasıtanın hükmü, gayenin içinde erir. Güneşin ışığında mumun ışığı nasıl görünmez olursa, Hakikat nuruna eren arifin nazarında da şeriatın hükümleri, o nurun bir parçası, o nurdan ayrı olmayan bir tecellî hâline gelir. Artık "yap" emri olduğu için değil, o işin kendisi Hakk'ın bir tecellîsi olduğu için yapılır. Bu inceliği anlamayan zâhir ehli, bu sözden ürker ve ariflere dil uzatır.
Zâhirin Hükmü, Bâtının Sırrı: Musa ile Hızır ve Ulemâ-i Zâhir
Şeriatın zâhiri ile hakikatin bâtını arasındaki bu ince perdeyi anlatan en büyük kıssa, Kur'ân-ı Kerîm'de de geçen Hazret-i Musa ile Hazret-i Hızır’ın yolculuğudur. Hazret-i Musa, bir peygamberdir, şeriat sahibidir. Onun elindeki terazi, zâhirin, yani görünen fiillerin ve kuralların terazisidir. Bu terazi kıymetlidir ve umum için kurtuluş yoludur. Lakin Hakk’ın bir de doğrudan kendi katından verdiği ilm-i ledün (bâtınî/gizli ilim) vardır ki, onun sahibi Hızır’dır.
Mûsâ (a.s.) zamanının şeriat sahibi şanlı bir peygamberi idi. Hızır (a.s.) ise berzah hayatı (ölümden sonraki ara âlem) ile yaşayan şerefli bir zât olduğundan Mûsâ'nın şeriatine bağlı değildi. Çünkü şeriatin hükmü bu maddi yoğunluk âleminde geçerlidir; berzah hayatında şeriatin hükmü yoktur. Mûsâ (a.s.) ilahi emir ile ilm-i ledün (Allah katından gelen özel bilgi) sahibi olan Hızır (a.s.)'a karşılaştığı vakit, "Sen benim sohbetime sabredemezsin!" dedi; ve ona görünüşte şeriate uygun olmayan üç olay gösterdi. Hz. Mûsâ hepsine itiraz etti. Sonra Hz. Hızır (a.s.) مَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي (Kehf, 18/82) yani "Ben bunu kendi emrimden yapmadım" dedi ve ilahi emre uyduğunu ve o olayların Hz. Mûsâ'ya gizli olan hakikatlerini söyledi.
Bu kıssa, irfan yolunun en temel derslerinden birini verir: Her hüküm, kendi mertebesinde geçerlidir. Musa (a.s.) gemiyi deldiği için Hızır’ı kınamakta haklıdır, çünkü onun şeriatinde başkasının malına zarar vermek günahtır. Lakin Hızır, o gemiyi ileride zalim bir kralın el koymasından kurtarmak için delmiştir. Onun fiili, zâhirde bir suç, bâtında ise bir korumadır. O, kendi emriyle değil, Hakk’ın emriyle hareket etmektedir. Bu, Hakk Teâlâ’nın kendi emrini yerine getirirken, kulları için koyduğu şeriat ile kayıtlı olmadığını gösterir.
Bu durum, her devirde hakikat ehli ile zâhir uleması arasında yaşanan gerilimin de bir temsilidir. Zâhir âlimi, elindeki şeriat mumuyla bakar ve ariflerin semâ gibi, müzik gibi bazı hâllerini şeriata aykırı görür. Tıpkı Hazret-i Pîr zamanında olduğu gibi:
Bu beyt-i şerîfte zamân-ı Hz. Pîr'de semâ'ı ve esnâ-yı semâ'da ney ve rebâb ve kudûm çalınmasını şer'e mugāyir görüp dedikodu yapan âlim-i zâhirîlere işaret buyurulur. Ve her bir zamanda ulemâ-i zâhirenin ehl-i hakîkate karşı olan revişleri budur.
Zâhir âlimi, "şeriatın müdafii" olduğunu düşünerek itiraz eder. O, kendi mertebesinde haklıdır, çünkü elindeki ölçü budur. Lakin arif, aşk şarabıyla mest olmuş, Hızır gibi doğrudan bir emirle, bir cezbeyle hareket etmektedir. Onun semâı, nefsânî bir eğlence değil, ruhunun aslî vatanına duyduğu hasretle kanat çırpmasıdır. Bu yüzden Mesnevî, zâhir âliminin bu itirazını anlar ama onu uyarır; aklın ve zâhirî delillerin, aşkın ve hakikatin sırlarını çözmeye yetmeyeceğini söyler. Hatta bu âlimlerin kendi bilgilerinin, hakikate perde olabildiğini anlatır. Necmeddin Kübra hazretlerinin, Şeyh Rûzbihân'ın az su ile aldığı abdesti şeriate aykırı bulup içinden kınaması ve hemen ardından bâtın âleminde yediği tokatla uyarılması, bu dersin ne kadar canlı bir örneğidir.
Avamın Sofrası ve Ariflerin Sırrı: Şeriatın Edep ve Sınırları
Peki, madem böyle bir bâtınî mertebe var, bu sırlar neden herkese açılmaz? Neden arifler, "hakikat budur" diye ortaya çıkıp her şeyi ifşa etmezler? Çünkü her yemeğin konulacağı bir sofra, her sırrın emanet edileceği bir kalp vardır. Hazret-i Pîr, bu büyük edebi şöyle ifade eder:
Terk et, tâ ki bu açıklama ham kalsın; hamların kasesini avamın sofrası üzerine koyma!
Bu, irfan yolunun en mühim usûllerindendir. "Hamların kasesi", yani ariflere mahsus olan, Cem makamı idrakini, zıtların birliğini anlatan ince hakikatler, "avamın sofrasına", yani henüz bu idrake hazır olmayan, sadece şeriatın zâhiriyle amel eden geniş kitlenin önüne konulmaz. Neden? Çünkü iki büyük tehlike vardır:
- İnkâr Tehlikesi: Avam, bu sözleri kendi dar anlayışına göre tartar ve şeriatın zâhirine aykırı bulduğu için inkâr eder. Böylece hem kendisi hakikatten mahrum kalır, hem de hakikati söyleyene düşman kesilir.
- İbâha (Mübahçılık) Tehlikesi: Diğer bir zümre, her şeyi mubah sayan mübâhîler, bu sırları duyunca bunu kendi nefsânî arzularına bir ruhsat sayar. "Madem her şey O'dur, o hâlde günah da yoktur" gibi sapkın bir yola girerek hem kendilerini hem de çevrelerindekileri helâke sürüklerler.
İşte bu yüzden şeriat, umum için bir koruma kalkanıdır. O, toplumun nizamını, ahlâkın temelini ve sâlikin yolculuğunun ilk adımlarını güvence altına alır. Şeriat, sadece ibadetlerden ibaret de değildir; o, hayatın her alanında adaleti, hakkı ve dürüstlüğü tesis etmeyi amaçlar. Mesnevî'de geçen Cûhî'nin hikâyesi, bu durumu ne kadar basit ve derin bir şekilde anlatır:
Dedi: "Görmeksizin satın almak ise geçersizdir. Bizim satışımız kilim altındadır; bu doğru değildir." ... "Bir malı görmeksizin satın almak şer'an fâsiddir. Zîrâ şerîatte müşterî için "hıyâr-ı rü'yet" vardır. Binâenaleyh bizim satışımız malın sıfatı mestûr olarak vâki' oluyor. Bu hâl ise hukuken ve şer'an doğru değildir."
Bakınız, en sıradan bir alışveriş meselesi, şeriatın adalet ve açıklık ilkesini nasıl gözler önüne seriyor. "Kilim altından satış", yani malın niteliğini gizleyerek yapılan ticaret, şeriaten geçersizdir. Çünkü şeriat, aldanmayı ve aldatmayı engeller. Bu basit fıkıh kuralı, aslında büyük bir hakikatin yansımasıdır: Hakikat yolu, açıklık, dürüstlük ve görme yoludur. Bâtınî sırlar, zâhirî dürüstlük ve adalet temeli üzerine inşa edilir. Şeriatine riayet etmeyen birinin hakikatten dem vurması, temel olmadan çatı katı inşa etmeye benzer.
Netice olarak, Hazret-i Mevlânâ’nın dilinde şeriat;
- Hakikate giden karanlık yolda sâlikin elindeki mumdur.
- Zâhirî hükümlerin sahibi Musa’nın temsil ettiği, umum için gerekli olan ilâhî yasadır.
- Bâtınî sırların sahibi Hızır’ın fiilleri karşısında, sınırlarını ve mertebesini bildiren bir ölçüdür.
- Avamı fitneden koruyan, toplumsal adaleti sağlayan bir kaledir.
- Ariflerin, hakikat sırlarını ehli olmayana açmamakla gösterdikleri bir edeptir.
O, ne bir amaç, ne de bir engeldir. O, menzile götüren yolun başlangıcı, yolcunun ilk azığı ve yolun kendisini aydınlatan ilk ışıktır. Mum olmadan yola çıkılmaz, yola çıkmadan menzile varılmaz. Şeriat, Tarikat ve Hakikat, birbirinden ayrılmaz bir bütündür; biri ten ise diğeri can, bir diğeri de o canın canıdır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Şeriat
Şeriat, ucu bucağı olmayan bir deryadır; bu deryanın içindeki her bir damla, bir başka hakikate açılan bir kapıdır. Bu kavramlar ağı, o deryadan bir avuç su alıp, içindeki yansımaları seyretme gayretidir.
Şeriat, dört kapının ilki ve temelidir. O kapıdan girmeden ne Tarikat yoluna adım atılabilir, ne Hakikat menziline varılabilir, ne de Marifet meyvesi tadılabilir. Tasavvuf, bu kapıların sırrını öğreten ilimdir ve özünde Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin getirdiği Şeriat-ı Garrâ'nın Bâtın yani iç yüzünden ibarettir. Bu sebeple Şeriat, tasavvufun bir parçası değil, tasavvuf topyekûn Şeriat’ın bir parçasıdır, onun en derin yorumudur.
Bu yola giriş, yani Seyr-i Süluk, Şeriat’ın Zahir hükümlerine riayetle başlar. Sâlikin ilk vazifesi, Edep kuşağını kuşanıp bu yola girmektir. Yolun azığı Muhabbet, rehberi ise bu yollardan geçmiş bir kâmil zâttır. Necdet Ardıç (Terzibaba) gibi rehberlerin Sohbet halkaları, Şeriat mumunun ışığını İrfan güneşine dönüştüren mekteplerdir. Bu yolda en büyük tehlike Gaflet uykusuna dalmaktır; bu uykudan uyandıran ise Zikir ve Tefekkür’dür.
Şeriat, Hakk’ın Uluhiyyet mertebesinden gelen emir ve yasaklarını düzenler. Bu emirler, Kaza ve Kader sırrınca her varlığın ezeldeki hakikatine uygun bir elbise gibi biçilmiştir. Hakk’ın Zuhurat ve Tecelli’leri bu dünya sahnesinde Şeriat perdesinden seyredilir. Avam perdenin nakşına takılırken, arif perdenin ardındaki sanatkârı müşahede eder. Bu müşahede, Tenzih (Hakk’ı âlemden ayrı ve yüce bilme) ile Teşbih (Hakk’ı âlemde ve her şeyde görme) kanatlarını birleştiren bir Tevhid uçuşudur. Bu uçuşun en kâmil ifadesi Vahdet-i Vücud idrakidir. Bu idrakte sâlik, Fenafillah makamında kendi varlığından geçerek Hakk ile var olur ve mutlak Teslimiyet’e erer.
Peygamberler, Şeriat’ın insanlık tarihindeki taşıyıcılarıdır. Hz. Adem (a.s.), ilk ahdi ve yeryüzündeki ilk ilahi kanunu temsil eder. Hz. Nuh (a.s.), Şeriat gemisine binenlerin kurtuluşunu, binmeyenlerin helakını gösterir. Hz. Musa (a.s.), Şeriat’ın en celalli, en keskin ve zahiri en belirgin tecellilerinden biridir. Onun karşısında Hızır’ın (a.s.) ledünni ilmi, Şeriat’ın bâtınına işaret eder. Hz. İsa (a.s.), Ruhullah sıfatıyla, kanunun lafzından ziyade ruhuna, yani sevgi ve merhamet mertebesine vurgu yapar. Hz. Yusuf (a.s.) ise rüya tabirleriyle bâtınî bilgiyi, Mısır’ın hazinelerini yönetmesiyle de zahirî idareyi, yani Şeriat’ın dünyevî düzenini birleştiren bir örnektir.
Şeriat’ın hükümleri, Kur’ân-ı Kerîm’in içinde nurlu ayetler halinde parıldar. Fatiha Suresi, bütün bir Şeriat’ın ve hakikatin özetidir; "iyyake na'büdü" derken Şeriat’ın amel mertebesine, "iyyake nestaîn" derken Hakikat’in tevhid sırrına işaret ederiz. Bakara Suresi gibi uzun sureler ise toplumsal hayattan en mahrem ibadetlere kadar Şeriat’ın tüm detaylarını Arş’tan gelen bir nizam olarak önümüze serer. Salât (namaz), Şeriat’ın en temel rüknü olarak, bedenin kıyamını, aklın tefekkürünü ve kalbin Hamd ile Hakk’a yönelişini birleştiren câmi bir ibadettir. Umre, Kâbe’ye yani Hakk’ın evine yapılan yolculukla, sâlikin kendi varlık evinden çıkıp Hakk’a doğru yaptığı seyr-i sülûkun sembolik bir ifadesidir. Nihayetinde tüm şeriatler, insanı Cennet ve Cehennem gibi neticelerle terbiye ederek, asıl vatanı olan Hakk’ın Vücûd cennetine hazırlayan ilahi bir terbiye usûlüdür.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu dijital kütüphanenin temelini oluşturan üç ana kaynak, Şeriat kavramını farklı mertebelerden ele alarak birbirini tamamlayan bir bütünlük arz eder. Her biri, hakikat yolcusuna aynı dağın farklı bir yamacından seslenir.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve şerhleri, Şeriat’ı kuru bir kanunlar listesi olmaktan çıkarıp, onu varlığın kökenine, yani Hakk’ın ilmine bağlar. Terzibaba’nın dilinde Şeriat, her bir varlığın ezeldeki hakikati olan a'yân-ı sâbite’sinin bir gereğidir. Herkesin yolu, kendi hakikatine hükmeden Rabb-i has’sının tecellisine göre çizilmiştir. Dolayısıyla Şeriat, dışarıdan dayatılan keyfî bir yasa değil, varlığın kendi özüne, kendi ezelî hakikatine uygun yaşamasının adıdır. Terzibaba, Kur’an ayetlerinin ve hadislerin Zât, sıfat ve ef’al mertebeleri arasında nasıl dolaştığını göstererek, Şeriat metinlerinin nasıl çok katmanlı okunması gerektiğini öğretir. Onun nazarında Şeriat, Hakk’ın ezelî kaza’sının, zaman ve mekân perdesinde kader olarak zuhûrudur ve bu zuhûra teslimiyetle uymak, kulluğun esasıdır.
İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu'l-Hikem’i, Şeriat’ın hikemî ve vücûdî mertebesini en üst perdeden dile getirir. Şeyh-i Ekber, tasavvuf ilminin, yani hakikat ilminin, her ne kadar ilimlerin zirvesi olsa da, topyekûn Şeriat-ı Muhammediyye deryasının içinde bir damla olduğunu vurgular. En kâmil arif dahi, ilhamını doğrudan Hakk’tan alsa bile, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) getirdiği pak Şeriat’ın kayıtları altındadır. Bu, bir eksiklik değil, bir kemaldir; zira en geniş daire, en küçük noktayı da içine alır. Füsûs, her peygamberin ve ümmetin kendi kabiliyetine göre farklı bir şir’a (şeriat) ve minhâc (yol) ile geldiğini anlatarak, ilahi kanunlardaki çeşitliliğin ardındaki hikmeti gösterir. Bir şeriatte helal olanın diğerinde haram olması, Hakk’ın farklı tecellilerinin ve isimlerinin hükümlerinin bir yansımasıdır. Füsûs’un bakışıyla Şeriat, ilahi isimlerin âlemdeki tezahürlerini düzenleyen kevnî bir yasadır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise, bu yüksek hakikatleri hikâyelerin ve mesellerin kanatlarında halkın gönlüne indirir. Mevlânâ için Şeriat, hakikat yolculuğuna çıkan sâlikin elindeki bir mumdur. Mum olmadan yola çıkılmaz, karanlıkta kalınır. Yola o mumla çıkmak tarikat, yolun sonundaki hedefe varmak ise hakikattir. Mevlânâ, "Hakikatler ortaya çıksa şeriatler bâtıl olurdu" gibi ilk bakışta sarsıcı gelen sözlerle, aslında Şeriat’ın bir araç, Hakikat’in ise amaç olduğunu anlatır; hedefe varınca muma ihtiyaç kalmaz, çünkü yolcu kendisi bir güneş olmuştur. Hz. Musa ile Hz. Hızır kıssası, Mesnevî’de Şeriat’ın zahiri ile bâtınının, fıkıh ile ledünni ilmin arasındaki nazik dengeyi ve ilişkiyi anlatmak için en sık başvurduğu sembollerden biridir. Cûhî gibi karakterlerin basit hikâyeleri üzerinden bile, "görmeden mal almanın şeriaten caiz olmadığı" gibi fıkhî bir kuralı, bâtınî bir öğretiye dönüştürerek Şeriat’ı hayatın ve kalbin tam ortasına yerleştirir.
Değerlendirme
Bu sohbetten kalbe düşmesi gereken en mühim nüktelerden biri, Şeriat’ı sadece bir kabuk, bir başlangıç seviyesi olarak görme yanılgısından kurtulmaktır. Hakikat ehlinin dilinde Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet’i de içinde barındıran, bütün varlığı kuşatan ilahi bir nizamdır. O, hem bedenin ameli, hem aklın tefekkürü, hem de kalbin hâlidir.
İkinci olarak, Şeriat’ın tek bir katmandan ibaret olmadığını idrak etmek gerekir. Zahiri, avam içindir ve herkesi bağlar. Bâtını ise, seyr-i sülûk yolcusunun, bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde keşfedeceği sonsuz bir hikmet deryasıdır. Yolculuk, zahiri terk edip bâtına ulaşmak değil, zahiri bir bineğe dönüştürerek bâtın menziline varmak ve nihayetinde zahir ile bâtını kendi varlığında birleştirmektir.
Nihai hedef, Şeriat’ın hükümlerini bir zorunluluk veya korkuyla değil, Hakk’ın iradesiyle kendi iradesini birlemiş bir âşıkın teslimiyetiyle yaşamaktır. İnsan-ı Kâmil, Şeriat’ın canlı bir timsali olur; onun her fiili, her sözü, her sükûtu ilahi kanunun kendisi haline gelir. İşte o zaman mum sönmüş, güneş doğmuştur. Yol da, yolcu da, menzil de Bir olmuştur.