Teşbih
İrfan yolculuğu bir bakış yolculuğudur. Nereye baktığın kadar, nasıl baktığının da sırrını arama sanatıdır. Kimi Hakk’ı göklerin ardında, ulaşılmaz bir tahtta arar; kimi ise O’nu kendi nefesinden daha yakınında bulur. Bu iki bakışın sırrını taşıyan iki temel kavram vardır: Biri Tenzih, diğeri ise Teşbih. Bu makalede Teşbih kapısından içeri gireceğiz. Teşbih, Cenâb-ı Hakk’ı kâinatta, eşyada, hadiselerde, kendi varlığımızda beliren sıfatlarla, isimlerle, fiillerle bilme, bulma ve sevme halidir. O’nu uzaklarda değil, tam da burada, “şah damarından daha yakın” oluşunun sırrını idrak etmektir. Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde Teşbih, kuru bir bilgi değil, yaşanan, tadılan, sâliki yakan ve pişiren bir ateştir. Bu ateş, âlemi bir ayna, Hakk’ı ise o aynada görünen Suret olarak idrak etmenin kapısını aralar. Muhammediyyet
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
“Teşbih” kelimesi Arapça “ş-b-h” kökünden gelir ve “benzemek, andırmak, müşabehet” manalarına varır. Istılah olarak, yani irfan ehlinin dilindeki manasıyla Teşbih, Cenâb-ı Hakk’ı, halk ettiği, yani zuhûra getirdiği âlemlerdeki sıfat ve fiillerle tanımak, O’nun isimlerinin tecellîlerini mahlûkat üzerinde okumaktır. Bu, Hakk’ı halk edilmiş olana benzetmek değil, halk edilmiş olanda Hakk’ın isimlerinin ve sıfatlarının izlerini, tecellîlerini görmektir. Bu bakış, âlemi O’ndan ayrı, başıboş bir varlık yığını olarak değil, O’nun bir an bile kesilmeyen tecellîsinin sahnesi olarak görmektir.
Bu inceliği anlamak, irfan yolunun temel mizanını, yani Tenzih-Teşbih dengesini kurmayı gerektirir. Tenzih, Hakk’ı her türlü noksanlıktan, halk edilmişlerin özelliklerinden, zaman ve mekândan münezzeh, yani uzak ve yüce bilmektir. Kur’ân-ı Kerîm’in “Leyse ke mislihi şey’un” (Şûrâ Suresi, 11) yani “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” buyruğu, Tenzih’in en kesin ifadesidir. Bu, aklın ve idrakin Hakk’ı kuşatamayacağını, O’nun Zât’ının hiçbir hayale, hiçbir kalıba sığmayacağını bilmektir. Tenzih, sâliki Hakk’ı mahlûkata hapsetme yanılgısından koruyan bir kaledir.
Fakat aynı âyet-i kerîme şöyle devam eder: “…ve huve’s-semî’ul basîr” yani “…ve O, işitendir, görendir.” Bu ise Teşbih’in kapısıdır. “O’nun benzeri yoktur” diyerek mutlak bir Tenzih yaptıktan hemen sonra, “O işitir ve görür” diyerek, işitme ve görme gibi mahlûkatta da bulunan sıfatları Zât-ı Mutlak’a isnat etmek, hakikat bilgisinin iki kanatla uçtuğunu gösteren en büyük delildir. Hakk, hem hiçbir şeye benzemez (Tenzih), hem de isim ve sıfatlarıyla âlemde görünür, bilinir (Teşbih). Sadece Tenzih kanadıyla uçmaya kalkan, Hakk’ı âlemlerden o kadar uzaklaştırır ki, sonunda O’nunla hiçbir bağ kuramaz hale gelir; bu, O’nu yok saymaya varan bir soyutlamadır ki, buna “ta’til” denir. Sadece Teşbih kanadıyla uçmaya kalkan ise, Hakk’ı o kadar mahlûkata benzetir ki, sonunda O’nu halk edilmişlerden bir varlık gibi görme tehlikesine düşer; bu da “tecsîm” yani cisimleştirme hatasıdır.
İrfan yolunun kemâli, bu iki bakışı Cem makamı’nda birleştirmektir. Bu, Muhammedî mirastır. Her şeye bakıp “Bu O değil” diyerek Tenzih etmek, sonra aynı şeye tekrar bakıp “Bu O’ndan başkası da değil” diyerek Teşbih sırrını idrak etmektir. Ağacın yeşilinde Hayy isminin tecellîsini, dağın heybetinde Cebbâr isminin zuhûrunu, bir annenin şefkatinde Rahmân ve Rahîm isimlerinin yansımasını görmek, Teşbih bakışıdır. Bu bakış, kâinatı manasız bir harf yığını olmaktan çıkarır, her bir zerresi Hakk’ı anlatan bir kitaba dönüştürür.
Vücûd mertebeleri açısından Teşbih’in alanı Vâhidiyyet mertebesinde başlar ve şehâdet âleminde, yani içinde yaşadığımız bu görünen dünyada en net şeklini alır. Mutlak Zât ya da Hüvviyet Gaybı, her türlü kaydın, ismin ve sıfatın ötesindedir; orası sırf Tenzih’tir. Ahadiyyet mertebesi, Zât’ın kendi kendine olan birliğidir, orada da “sen” ve “ben” yoktur ki bir benzeme söz konusu olsun. Fakat Hakk, kendi gizli hazinesinin bilinmesini murad edince, Nefes-i Rahmânî ile isim ve sıfatlarının suretlerini, yani A'yân-ı Sâbite’yi ilminde var etti. Bu Vâhidiyyet mertebesi, yani ilâhî isimlerin ve hakikatlerin toplandığı mertebe, Teşbih’in potansiyel olarak başladığı yerdir. Çünkü her bir isim (El-Alîm, Es-Semî’, El-Basîr), bilinebilir bir mana taşır.
Bu manalar, şehâdet âleminde, yani dış dünyada zuhûr ettiğinde, Teşbih artık bir idrak haline gelir. Bizler, o isimlerin sadece tecellîlerini, gölgelerini görürüz. Görmemizdeki tecellî, O’nun Basîr ismindendir. İşitmemizdeki tecellî, O’nun Semî’ ismindendir. Bilgimiz, O’nun Alîm isminin bir yansımasıdır. Bizdeki bu sınırlı ve sonlu görme, işitme ve bilme, O’nun mutlak, sınırsız ve sonsuz olan Sıfatlarına birer ayna olur. Teşbih, bu aynadaki yansımadan yola çıkarak, yansımanın sahibine dair bir fikir edinme, bir muhabbet duyma halidir; yoksa aynanın kendisini ya da içindeki görüntüyü, Görünen’in Zât’ı zannetme gafleti değildir. Bu sebeple arifler, “Âlem, Hakk’ın aynasıdır” demişlerdir. Ayna, aynadakini gösterir ama aynadakinin Zât’ı değildir.
Bu idrakin zirvesi, İnsân-ı Kâmil’de tecellî eder. Çünkü İnsân-ı Kâmil, bütün ilâhî isimleri kendinde toplayan en parlak aynadır. O, hem Hakk’ın mutlak Tenzih’ini idrak eder, hem de bütün âlemlerdeki Teşbih sırrını yaşar. Hem “O’nun benzeri yoktur” der, hem de her zerrede O’nun vechini, yüzünü müşahede eder. Bu, zıtların birliğidir; hakikatin çift kanatlı, dengeli ve tam idrakidir. Teşbih, bu idrakin rahmet, sevgi ve yakınlık kapısıdır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Teşbih: Aslı ve Mertebesi
Terzibaba mektebinin irfan sohbetlerinde Teşbih, sâlikin Vücûd’u, yani varlığı idrak edişinde bir devrim, bir bakış ayarıdır. Hakk’ı ötelerde, Arş’ta, bilinmezlikte ararken, O’nun şah damarımızdan daha yakın olduğu hakikatini, “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır” (Bakara, 2/115) müjdesini kalbe indirme sanatıdır. Teşbih, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ını değil, Zât’ının tecellilerini yani zuhûra çıkışlarını, isim ve sıfatlarının bu kevnî dokudaki yansımalarını benzetme yoluyla anlamaya çalışmaktır. Bu, Hakk’ı mahlûka benzetmek değil, mahlûkat aynasında Hakk’ın Cemâl’ini seyretmektir.
Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, bu bahis saklamakla açmak arasında bir dille konuşulur. Tenzih saklar, Teşbih açar.
Bu arada izleyeceğimiz yol: Saklamakla, açmak arası bir ifade tarzı olacaktır… Tenzih etmek biraz saklamak, teşbih etmekte açmak, ortaya getirmektir.
Bu sohbette, o açma, yani gösterme, işaret etme yönünü, Teşbih’in hakikatini, mertebeler içindeki yerini ve sâlikin kalbindeki tecellîsini anlamaya gayret edeceğiz.
Zuhûrun Dili: Teşbih ve Suretler Âlemi
Bu gördüğümüz âlem, bütün suretleriyle, Hakk’ın gizli bir hazine iken bilinmeyi sevmesiyle halk ettiği bir tecellîler manzuməsidir. Her bir zerre, O’nun bir isminin, bir sıfatının suret elbisesi giymiş halidir. Teşbih, bu suretler kitabını okuma ilmidir. Hakk, bu âlemde suretlerle, yani biçimlerle, renklerle, seslerle, hallerle Zuhûr etmiştir. Bu zuhûru görmezden gelmek, Hakk’ı sadece ötelerde aramak, O’nun bu âlemdeki tecellîsini, yani "teşbih yönlü icaplarını" inkâr etmek olur.
Terzibaba Hazretleri, Abdülkerim Cîlî’nin İnsân-ı Kâmil şerhinde bu konuyu Rububiyet mertebesinin tecellîlerini anlatırken şöyle açar:
Surî tecelliye gelince: Bunun zuhuru da, yaratılmışlar üzerinde görülür... Bu durumdaki tecelli ise, halka bağlanan teşbih yönlü icaplarında görülür… Bir de, mahluk vasfının ihtiva ettiği durumlarda… Bu tecellide, noksan çeşitleri görülebilir…
Buradaki "surî tecelli", yani suretlerdeki, formlardaki tecellî, doğrudan doğruya Teşbih idrakinin alanıdır. Cenâb-ı Hakk, bu âlemde "gören" olarak, "duyan" olarak, "hayat sahibi" olarak, "güç yetiren" olarak tecellî eder. Biz bu sıfatları bir insanda, bir hayvanda, bir bitkide gördüğümüzde, aslında o suretin ardındaki asıl Sıfat Sahibini, yani Hakk’ı müşahede etme imkânına ereriz. Bu, Teşbih bakışıdır. Elbette, mahlûk vasfı gereği bu tecellîlerde "noksan" görülebilir. Bir insanın görmesi, Hakk’ın Basar sıfatının yanında noksandır. Lakin bu noksanlık, tecellînin aslına değil, mazhara, yani göründüğü yere aittir. Güneşin ışığının bir pencereden odaya sızması gibi; ışık güneşe aittir, pencerenin şekli ve kirli olup olmaması ise mazhara.
Teşbih idrakini en ileri noktasına taşıyan arif, en hakir görülen varlıkta dahi Hakk’ın varlığından başka bir şey görmez. Bu, aklın sınırlarını zorlayan ama imanın ve irfanın kalbe sunduğu bir hakikattir.
Mesela diyelim ki basit gördüğümüz bir varlık onu ele alalım. Mesela bir solucanı ele alalım bu Hakk ’mıdır değil midir? Eğer gerçek teşbih yönlü idrakımız artmış olsa, belirli bir gayret ve anlayış içerisinde isek, ve atılım içerisinde isek orada Hakkın varlığından başka bir varlık görmeyiz. Mümkün de değildir zaten. Eğer Hakkın varlığından başka bir varlık olmuş olsa da ortada ikilik olur. Buda en azından tevhide sığmaz.
Bu söz, Teşbih’in Vahdet-i Vücûd idrakıyla nasıl iç içe geçtiğinin en açık delilidir. Eğer "Hakk’ın varlığından başka bir varlık yok" diyorsak, bu sözün gereği, gördüğümüz her surette O’nun varlığının bir tecellîsini idrak etmektir. Solucanın varlığı, kendi kendinden bir varlık değil, Hakk’ın Hayy (diri) isminin o mertebedeki zuhûrudur. Bu bakış, şirkin kökünü kazıyan bir bakıştır; çünkü varlığı Hakk’tan gayrı bir şeye isnat etme ihtimalini ortadan kaldırır.
Tenzih Kanadından Teşbih Kanadına: Seyr-i Sülûkta Bir Mertebe
Yolcu, seyrine evvela Tenzih ile başlar. Bu, aklın ve şeriatın gereğidir. Hakk’ı, sonradan olmuşların, eksiklerin, fanilerin hiçbir vasfıyla düşünmemek… O, zaman ve mekândan münezzehtir; yemez, içmez, uyumaz. Bu, Museviyyet mertebesinin, yani Hz. Musa (a.s.) hakikatinin getirdiği tenzih anlayışıdır. Bu mertebe, putları kırmak için, Hakk’ı halk edilmişlerden ayırmak için elzemdir. Lakin bu mertebede kalmak, Hakk’ı ötelerde, ulaşılmaz bir yerde hapsetmektir ki, bu da bir nevi sınırlamadır.
İrfan yolu, Tenzih denizinden sonra Teşbih sahiline çıkmayı gerektirir. Bu, İseviyyet mertebesinin, yani Hz. İsa (a.s.) hakikatinin getirdiği idraktır. Hz. İsa, Hakk’ın ruhunun bir insanda nasıl tecellî edebileceğini, Hakk’ın yeryüzüne, insanların arasına "indiğini" gösteren bir tecellîdir.
İbrahimiyet mertebesindeki Allah inancı ve bilgisi bir başka tür Museviyet mertebesinde Allah inancı ve bilgisi bir başka türlü İseviyet mertebesinde Allah inancı ve bilgisi bir başka türlü Muhammediyet mertebesinde Allah inancı bilgisi bir başka türlüdür. Muhammediyet mertebesinin başkalığı bütün bunları içerisine toplayarak bir bütün halinde bulunmasıdır.
Terzibaba Hazretleri’nin bu sözü, Teşbih’in seyr-i sülûktaki yerini peygamberler üzerinden anlatır. Sâlik, adeta bu peygamberlerin manevi yolculuğunu kendi içinde yaşar. Museviyet’in tenzihiyle aklını ve kalbini şirkten arındırır, sonra İseviyet’in teşbihiyle Hakk’ın kendi varlığında ve tüm varlıklardaki yakınlığını, tecellîsini idrak etmeye başlar.
Sadece tenzihte kalanların ahirette dahi nasıl bir mahrumiyetle karşılaşabileceğini Terzibaba Hazretleri, bir hadis-i şerifin bâtınî manasını açarak bizlere şöyle aktarır:
“Ehl-i Cennet Cennet’e dahil olduğunda Hakk Sübhanehu Teala Cemal ve Kemalinden Kibriya perdesini kaldırıp “Ene rabbikumul âla” yıllardır görmeyi arzuladığınız Âlâ rabbınız benim diye zuhur eder, onlar rabbın bu tecellisini inkar edip hayır asla diyerek feryad-ı figan ederler, yani böyle rab böyle Allah olmaz diye inkar ederler. Bu tecelliyi değişik şekillerde üç defa daha tekrar eder, onlar da tekrar tekrar inkar ederler. Sonra Hakk onlara Rabbınızla sizin aranızda bir işaretiniz var mı, diye hitap eder, onlar da evet derler, ondan sonra herkese ayrı ayrı kendi zannı ve itikadı üzere olan tecelli ile tecelli eder. Onlar da bu defa kabul ederler.»
Yıllarca özlemini çektiğin Rabb’in sana geldiğinde, O’nu kendi zihnindeki tenzih kalıplarına uymadığı için reddetmek acı bir haldir. Çünkü onlar, Hakk’ı sadece ötelerde, soyut, suretsiz bir varlık olarak tasavvur etmişlerdir. Oysa Hakk, her türlü surette tecellî etmekten münezzeh olduğu gibi, dilediği surette tecellî etme kudretine de sahiptir. Teşbih, O’nun bu tecellîsine hazır olmaktır. Zihnindeki putları, yani Hakk hakkında oluşturduğun sabit fikirleri kırmaktır.
Teşbihin Zirvesi: Fenâfillâh ve Sıfatların Tecellîsi
Teşbih bahsi derinleştikçe bizi Tevhid-i Sıfat mertebesine ve Fenâfillâh (Hakk’ta fani olma) haline ulaştırır. Bu, Teşbih’in artık bir bilgi olmaktan çıkıp bir hal, bir yaşantı haline geldiği yerdir. Terzibaba Hazretleri, Altı Peygamber serisinin Hz. İsa (a.s.) kitabında bu mertebeyi şöyle tanımlar:
Tevhid-i Sıfat: Sıfatların birliği anlamınadır. Makamı: “Teşbih (benzetme) dir. “fena fillâh” Allahta fani olmaktır. Zikri : “Ya Ahad ”dir. Alemi: “Alemi Ceberrut”tur, (Hakikat-i Muhammedi) dir. Peygamberi: “İsâ” (a.s.) dır. Lâkabı: “Rûhullah” dır. Kelimesi: “lâ mevsufe illâ Allah” (sıfatlanmış olan ancak Allah’tır)
Tevhid-i Sıfat makamının doğrudan Teşbih ve Fenâfillâh ile ilişkilendirilmesi, konunun kalbidir. Sâlik, bu mertebede kendi izafi varlığının, sıfatlarının (görmesi, duyması, bilmesi, iradesi) aslında kendine ait olmadığını idrak etmeye başlar. Bunlar, Hakk’ın sıfatlarının kendisindeki tecellîlerinden ibarettir. "Küllü nefsin zâikatül mevt" (Her nefs ölümü tadacaktır) ayeti, bu mertebede "izafi benliğin ölümü" olarak yaşanır. Kişinin kendi vehmî sıfatları ölünce, geriye sadece asıl Sıfat Sahibi olan Hakk kalır. Artık bakan O, duyan O, söyleyen O olur.
Bu, “lâ mevsufe illâ Allah” sırrıdır: Sıfatlanmış olan, bir vasıfla ortaya çıkan her ne varsa, aslında o vasıf Allah’a aittir. Bu idrak, Teşbih’in zirvesidir. Artık sâlik, bir çiçeğin güzelliğine baktığında, çiçeği değil, Cemîl olan Hakk’ın tecellîsini; bir âlimin ilmine şahit olduğunda, o kişiyi değil, Alîm olan Hakk’ın tecellîsini seyreder. Bütün suretler, O’nun sıfatlarının zuhûr ettiği birer ayna haline gelir.
Daha evvelce HAKk’ın varlığını, isimler düzeyinde bâtında müşahede etmiş iken; bu defa zahirde Sıfat mertebesinde müşahede etmeye başlar. Her varlıkta HAKk ’ın bir sıfatını görüp; her şeyi ona göre değerlendirir.
Bu hal, Vücûd’u tek bir bütün olarak görmektir. Tenzih ile ayrılan "Hakk" ve "halk" ikiliği, Teşbih mertebesinde "Hakk’ın halk suretindeki tecellîsi" olarak birleşmeye başlar. Bu, henüz Tevhid’in kâmil manada yaşandığı Cem makamı değildir, fakat o makama çıkan merdivenin en önemli basamaklarından biridir.
Bir İtikatla Kayıtlanmamak: Arif'in Teşbih Anlayışı
Teşbih’in tehlikeleri de vardır. Nasıl ki Tenzih’de kalmak Hakk’ı ötelerde sınırlamak ise, Teşbih’de kalmak da Hakk’ı sadece görünen surete hapsetmektir. Bu, Hristiyanların "üçlü Allah" anlayışına veya panteizme, yani âlemin kendisini Hakk zannetme yanılgısına götürebilir.
Kâmil arif, bu tehlikeye düşmeyendir. O, bilir ki Hakk, suretlerde tecellî eder ama hiçbir suret O’nu kuşatamaz. Güneşin binlerce aynada yansıması gibi; her yansıma O’ndandır ama O, yansımaların toplamı değildir. Kâmil arif, Teşbih kanadını Tenzih kanadıyla dengeler. O, bilir ki Hakk, bu surette tecellî ettiği gibi, bu suretten de münezzehtir.
Sübhan olan yüce Allah, hak ettiği şekilde mahlukatından birinde zuhur edince; bunun adı: — Teşbih yönlü bir zuhur olur... Fakat bu zuhur yüce Hakkın kendi zatındaki tenzihe bir halel getirmez…
Bu, Muhammedî mîzan’dır; iki kanatla uçma sanatıdır. Arif, ne sadece tenzih ehli gibi âlemi Hakk’tan ayrı ve boş görür, ne de ham teşbih ehli gibi Hakk’ı âlemin suretine indirger. O, hem tenzih eder hem teşbih eder ve bu ikisini İnsân-ı Kâmil olan kendi vücûdî hakikatinde birleştirerek Tevhid’e erer.
“Arif’olanlar ilk emirde, gördükleri gibi hemen kabul ederler. Zira bunlar, cümle itikadı câmi olup, bir itikadla kayıtlı değillerdir. Yani Cenab-ı Hakk’ı bütün mertebeleri ile müşahede ettiklerinden hangi mertebeden kendilerine tecelli olursa olsun o tecelliyi bilir ve tanırlar ve “Beli” evet derler.
Teşbih’in sırrı budur: Hakk’ı her surette tanımaya hazır olmak ve fakat O’nu hiçbir suretle kayıtlamamak. Bu, körlerin fili tarif etmesi gibi, hakikatin bir parçasını tutup bütünü zannetmekten kurtulmaktır. Filin hem hortum, hem bacak, hem kulak olduğunu ve aynı zamanda bunların hiçbirine indirgenemeyeceğini bilmektir. O, hem ötedir (Hû), hem beridir (Hû); hem Zâhir’dir, hem Bâtın’dır. Bize düşen, bu zıtların birliğindeki sırra talip olmaktır.
Terzibaba Geleneğinde Teşbih'in Yaşanması
Önceki sohbetlerimizde teşbihin ne olduğunu, hakikat ilmindeki yerini, Cenâb-ı Hakk'ın Zât'ının tenzih edilip sıfatlarının ve fiillerinin âlemlerdeki tecellîlerini seyretmenin ne mânâya geldiğini konuştuk. Lâkin irfan, sadece bilmekle kâmil olmaz. Bilinenin hâl edinilmesi, ilmin amele, amelin de edebe dönüşmesi gerekir. Bir tohumun ne olduğunu bilmek başkadır, o tohumu toprağa ekip, sulayıp, büyütüp meyvesini yemek bambaşka bir iştir. Bu bölümde, teşbih tohumunun sâlikin gönül toprağında nasıl yeşerdiğini, bu bakışın gündelik hayata, zikre, fikre, edebe ve en mühimi mürşid ile olan münasebete nasıl yansıdığını, yâni teşbihin nasıl "yaşandığını" anlatmaya gayret edeceğiz.
Tasavvuf yolu, bir nazariye değil, bir "hâl" yoludur. Bu yolda bilgi, sâliki yolda tutan bir azık, bir haritadır; ama yolun kendisi değildir. Yol, bizzat yürünerek kat edilir. Teşbih bilgisi, yani Hakk'ı âlemde müşahede etme ilmi, sâlikin elindeki bir pusula gibidir. Ama o pusulaya bakıp da adım atmayan, olduğu yerde kalır. Terzibaba irfan mektebinin usûlünde bu adımı atmak, soyut bilgiyi somut bir ahlâka ve mânevî bir zevke dönüştürmek esastır. Bu dönüşüm, sâlikin bütün vücûdunu, bakışını, duyuşunu, dokunuşunu, kısacası bütün bir varoluşunu yeniden ayar eden bir süreçtir. Bu, kör bir gözün açılması, sağır bir kulağın işitir hâle gelmesi gibidir.
Zikrin Aynasında Tecellîyi Seyretmek: Gözü ve Gönlü Ayarlamak
Her şey, sâlikin kendisine bir ayna edinmesiyle başlar. Bu ayna, onun gönlüdür. Lâkin dünyaya ilk geldiğinde her gönül, paslı, isli, tozlu bir ayna gibidir. Üzeri nefsin istekleri, dünyanın sevgisi, gafletin tozuyla kaplanmıştır. Böyle bir ayna, ne kendini doğru gösterir ne de bir başkasını. Hakk'ın tecellîlerini yansıtması ise hiç mümkün değildir. O, sadece eşyanın dış yüzünü, yani kesretin (çokluğun) aldatıcı kalabalığını gösterir.
Bu noktada zikir, bir cila gibi devreye girer. Özellikle "Lâ ilâhe illâllah" zikri, bu işin hem anahtarı hem de cilasıdır. Zikrin "Lâ ilâhe" kısmı, bir tenzih ameliyesidir. Gönül aynasının üzerindeki her türlü sahte ilâhı, putu, sevgiyi, bağlılığı silip süpürür. "Yoktur!" der sâlik. "Benim taptığım, sevdiğim, bağlandığım, güç ve kudret atfettiğim her ne varsa, hepsi bâtıldır, yoktur." Bu, aynanın üzerindeki en kaba pası söken, en kalın isi temizleyen ilk ve en mühim adımdır.
Ayna bu "Lâ" darbesiyle temizlenmeye başladığında, sıra "illâllah" kısmına gelir. Teşbihin sülûktaki ilk adımı burada atılır. "Ancak Allah vardır." Bu sadece bir söz değildir; bu, temizlenmiş aynanın artık yansıtmaya başladığı ilk hakikattir. Sâlik, zikrin nuruyla parlayan gönül aynasında, artık eşyanın ardındaki "Hakk" yüzünü görmeye başlar. Bu, bir anda olup biten bir hadise değil, bir terbiye ve alışma sürecidir.
Gözünü kapatıp zikreden sâlik, gözünü açtığında artık âleme başka bir nazarla bakmaya başlar. Daha önce sadece bir ağaç gördüğü yerde, şimdi Hakk'ın "El-Hayy" (Daima Diri) isminin tecellîsini seyreder. Rızkını arayan bir karıncada "Er-Rezzâk" (Rızık Veren) isminin, bir annenin şefkatinde "Er-Rahmân" isminin, bir âlimin ilminde "El-Alîm" isminin yansımalarını görmeye başlar. Bu, bir hayal veya kuruntu değildir. Bu, zikirle "ayarlanmış" bir gözün ve gönlün, varlığın hakikatini okumaya başlamasıdır. Tıpkı radyonun alıcısını doğru nisbete getirdiğinizde yayını duymanız gibi, sâlik de zikirle kendi varlığının alıcısını, ilâhî tecellîlerin nisbetine ayarlar. Artık kâinat, onun için sessiz, anlamsız bir yığın değil, her an Hakk'ı zikreden, O'nun isim ve sıfatlarını sergileyen devasa bir tefekkür kitabına dönüşür. Teşbih, sâlikin hayatında ilk olarak, zikrin cilaladığı bu gönül aynasında varlığı yeniden okuma sanatı olarak zuhûr eder.
Âlemi Bir Mescid Bilmek: Edep ile Varlığa Yaklaşmak
Sâlikin gözü ve gönlü bu yeni ayara, bu ilâhî nisbete alıştıkça, onun sadece bakışı değil, duruşu da değişir. Teşbih nazarı, sâlikte derin ve köklü bir edep hâli doğurur. Çünkü bilir ki, bastığı toprak, içtiği su, soluduğu hava, konuştuğu insan, gördüğü her varlık, Hakk'ın bir ismine ayna olmuştur. Artık hiçbir şeye "lânet olsun" diyemez. Hiçbir varlığı hor ve hakir göremez. Çünkü bilir ki, bir mahlûka yapılan hakaret, o mahlûkun ardında tecellî eden Sâni'ine, o eserin ardındaki Müessir'e râcidir.
Bu nazarla bakıldığında, bütün bir âlem, bir mescid hâline gelir. Mescid, secde edilen yer demektir. Sâlik, her nereye baksa, Hakk'ın azametinin, cemâlinin, kemâlinin tecellîlerini görür ve kalbi bir secde hâline bürünür. Varlığa karşı duyduğu bu derin saygı, onun bütün davranışlarını şekillendirir. Bir çiçeği koparırken Esmâ-i Hüsnâ'nın en güzel terkibini, "El-Musavvir" (Şekil ve Sûret Veren) isminin o narin yapraklardaki tecellîsini incitmekten haya eder. Bir hayvana eziyet etmek aklına gelmez; zira bilir ki o hayvanın canı, "El-Hayy" isminin bir yansımasıdır. İnsanlara hizmet ederken, onların sadece etten kemikten birer vücûd olmadıklarını, her birinin Hakk'ın "nefh ettiği ruh" ile şereflenmiş birer "ahsen-i takvîm" sırrı taşıdığını bilir.
Bu yüzden Terzibaba mektebinde hizmet, ibadetin ta kendisidir. Mahlûkâta hizmet, Hâlık'a hizmetin en somut, en yaşanılır şeklidir. Aç bir kedinin önüne bir kap süt koymak, sadece bir hayvanı doyurmak değil, "Er-Rezzâk" isminin tecellîsine bir ayna olmak, o ismin tecellî ettiği mahlûka hürmet göstermektir. Darda kalmış bir komşunun yardımına koşmak, sosyal bir görev olmanın ötesinde, "El-Muğnî" (Zengin Kreden), "El-Fettâh" (Kapıları Açan) isimlerinin bir tecellîgâhı olmaya namzet olmaktır.
Teşbih hâliyle yaşayan sâlik için artık "dinî" ve "dünyevî" ayrımı ortadan kalkar. Çarşı da mesciddir, pazar da. Yeter ki kalp, Hakk ile olsun ve göz, tecellîyi seyretsin. Bu edep, bir korku veya bir kuralcılık edebi değildir. Bu, bir aşk, bir hayranlık, bir muhabbet edebidir. Gördüğü her güzellikte "El-Cemîl"i, her düzende "En-Nazzâm"ı, her sanatta "Es-Sâni"yi müşahede eden bir âşığın, maşukunun eserlerine karşı duyduğu derin hürmettir. Teşbih, sâlikin ahlâkını böyle güzelleştirir; onu, kâinatın her zerresine karşı mahcup, müteşekkir ve muhabbet dolu bir kul hâline getirir.
Mürşid-i Kâmil'in Sîretinde Hakk'ı Görmek
Sâlikin bu yoldaki en büyük imtihanı ve en büyük nimeti, mürşididir. Teşbih nazarının en çok sınandığı, en çok talim edildiği ve en zirve noktada yaşandığı yer, mürşid-mürid münasebetidir. Çünkü sâlik, kâinattaki dağınık tecellîleri okumaya yeni başlamış acemi bir öğrencidir. Gözü henüz tam keskinleşmemiştir. Bazen tecellîyi görür ama formda, sûrette takılıp kalır. Bazen de tecellîyi göremez, gaflete düşer.
Mürşid-i Kâmil, bu noktada bir mihenk taşı, bir odak noktasıdır. O, Hakk'ın isim ve sıfatlarının en toplu, en berrak, en dengeli şekilde tecellî ettiği cilalı bir aynadır. O, yaşayan bir İnsan-ı Kâmil numunesidir. Sâlik için âlemdeki diğer tecellîler birer harf gibiyse, Mürşid-i Kâmil, o harflerin bir araya gelerek anlamlı bir cümle, hatta koca bir kitap oluşturduğu yerdir.
Müridin en temel teşbih talimi, mürşidinin hâllerini, sözlerini ve sîretini (iç yaşantısını ve ahlâkını) tefekkür etmektir. Mürşidinin affediciliğinde "El-Afüvv" ismini, cömertliğinde "El-Kerîm" ismini, ilim meclisindeki izahlarında "El-Alîm" ve "El-Hakîm" isimlerini, zorluklar karşısındaki sabrında "Es-Sabûr" ismini bizzat yaşayarak, görerek öğrenir. Bu, kitaptan okumaya benzemez. Bu, canlı bir derstir.
Burada çok ince bir çizgi vardır ve yolun en tehlikeli geçitlerinden biri de burasıdır. Mürşidin zâtına tapmak, onu ilâhlaştırmak, en büyük şirktir. Terzibaba mektebinin usûlünde müride ilk öğretilen şey budur: Mürşid bir kapıdır, bir vesiledir. O, Hakk'a giden yolda bir rehber, bir delildir. O, Güneş'in kendisi değil, Güneş'in ışığını en güzel şekilde yansıtan Ay'dır. Ay'a bakıp Güneş'in varlığını ve güzelliğini anlarsın. Ama Ay'a "bu Güneş'tir" dersen, hakikatten sapmış olursun.
Müridin mürşidine olan muhabbeti, aslında mürşidin şahsında tecellî eden ilâhî sıfatlara olan muhabbetidir. Mürid, mürşidini sevdikçe, aslında onun ahlâkında gördüğü Rahman'ı, Kerim'i, Vedûd'u sevmektedir. Bu, "fenâ fi'ş-şeyh" (şeyhte fâni olmak) denen hâlin başlangıcıdır. Mürid, kendi nefsanî sıfatlarını, mürşidinin ilâhî ahlâk ile ahlaklanmış sıfatları içinde eritmeye çalışır. Bu, teşbihin en ileri düzeyde, bir insan üzerinden talim edilmesidir. Mürşidin varlığı, müride şunu öğretir: "Bak, Allah'ın ahlâkıyla ahlaklanmak mümkündür. İnsan, cilalanmış bir ayna olduğunda, Hakk'ın isimlerini yansıtabilir." Bu canlı örneği gören mürid, kendi potansiyeline de inanır ve kendi gönül aynasını parlatmak için daha büyük bir şevkle gayret eder.
Teşbihin Ötesi: Cem Makamında Tenzih ile Buluşma
Sâlik, teşbih nazarında derinleştikçe, yani her şeyde Hakk'ın bir tecellîsini görme hâli bir meleke hâline geldikçe, yolun bir başka tehlikeli kavşağına gelir. Bu tehlike, kesretin içinde boğulmak, her şeyi "O" zannetmektir. Bu, panteizme veya başka bâtıl inanışlara kayma riskini taşır. Sadece teşbihte kalmak, bir kanatla uçmaya çalışmak gibidir; sâliki daireler çizerek yorar ve bir yere ulaştırmaz.
Bu noktada, yolun başındaki "Lâ ilâhe" zikriyle öğrenilen tenzih bilgisi, yeniden ve daha üst bir perdeden devreye girer. Muhammedî meşrep, Muhammedî irfan, daima bir denge, bir mîzan yoludur. Bu denge, tenzih ile teşbihin dengesidir. Bu, iki kanatla uçmaktır.
Sâlik, Cem Makamı denen bir idrak seviyesine yükseldiğinde, bu iki zıt gibi görünen hakikati bir arada yaşamaya başlar. Bu makamda sâlik, bir yandan bütün varlıkta Hakk'ın tecellîlerini seyreder (teşbih), diğer yandan da Hakk'ın hiçbir şeye benzemediğini, bütün bu tecellîlerin ötesinde, münezzeh ve mutlak olduğunu bilir (tenzih).
Bu, aklın alacağı bir iş değildir; bu, kalbin tadacağı bir zevktir. Bu makamın dili, "Hem O'dur, hem gayrıdır" der. Bir çiçeğe bakar; "Bu ne güzel, El-Cemîl olan Rabbim ne güzel tecellî etmiş" der (teşbih). Sonra hemen kalbiyle "Sübhanallah, Rabbim bir çiçek olmaktan, bir renge, bir kokuya bürünmekten münezzehtir" der (tenzih). Bu iki bakış birbiriyle çelişmez, birbirini tamamlar. Biri olmadan diğeri eksiktir. Sadece tenzih kuru bir soyutlama, sadece teşbih ise tehlikeli bir müşahhaslaştırmadır. İkisinin birleştiği yer ise Tevhid'in kemâlidir.
Terzibaba geleneğinde sâlik, bu dengeyi yaşayarak öğrenir. Mürşidinin hâli, bu dengenin canlı örneğidir. O, halkın içindedir, onlarla yer, içer, konuşur (teşbih), ama kalbi bir an bile Hakk'tan gafil değildir (tenzih). İnsanlara en şefkatli şekilde hizmet eder (teşbih), ama bilir ki gerçek Fâil, Muin, Rezzâk sadece Hakk'tır (tenzih).
Nihayetinde teşbihi yaşamak, sâlikin kâinatla barışması, varlığın her zerresiyle dost olmasıdır. Her hadisede O'nun bir muradını, her yüzde O'nun bir isminin cilvesini görmektir. Ama bu dostluk, onu asla asıl Maşuk'tan, yani Zât-ı Mutlak'ın erişilmez ve benzersiz olan hakikatinden bir an bile gafil bırakmaz. Böylece sâlik, "iki kanatlı" bir kul olarak, hem halk içinde Hakk ile olur, hem de Hakk ile iken halka hizmetten geri durmaz. Bu, teşbihin sülûk yolundaki en kâmil yaşanış biçimidir.
Füsûsu'l-Hikem'de Teşbih
Cenâb-ı Hakk’ı bilme, O’na arif olma davası, iki kanatlı bir kuşun uçuşuna benzer. Bu kanatlardan biri tenzih, diğeri ise teşbihtir. Tenzih, O’nu her türlü noksanlıktan, sonradan olmuşluktan, akla ve hayale gelen her suretten uzak tutmaktır. “O, hiçbir şeye benzemez” demektir. Diğer kanat ise teşbihtir. Yani, O’nun Zât’ını değil ama sıfatlarının ve fiillerinin tecellîlerini, isimlerinin zuhûrlarını bu âlemde, bu varlıkta görmektir. “Her şeyde O’ndan bir nişan var, her şey O’nunla kaim” demektir.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, Füsûsu’l-Hikem’inde bize bu iki kanadı nasıl dengede tutacağımızı, yani Muhammedî mîzan’ı talim eder. O, Hakikat’i tek bir gözle değil, iki gözle görmeye davet eder. Bir gözümüzle Hakk’ın hiçbir şeye benzemezliğini (tenzih) müşahede ederken, diğer gözümüzle O’nun her şeyde görünen yüzünü (teşbih) temaşa etmeliyiz. Bu iki bakışı birleştiremeyen, ya Hakk’ı ulaşılamaz bir boşluğa atar ya da O’nu mahlûkatın bir parçası sanarak şirke düşer. Füsûs, bu tehlikeli vadide bir pusula gibidir; her bir nebînin meşrebinde bu iki bakıştan hangisinin galip geldiğini göstererek bize tam tevhîdin yolunu açar.
Şeyh-i Ekber, hakikatlerin bazen doğrudan anlatılamayacağını, suretlere bürünerek, misallerle kendilerini gösterdiklerini belirtir.
Misalleri hakikat yerine koyuyoruz. Halbuki bunlar bazı manaların teşbih yönüyle anlatılmaya çalışılması yani misal yönüyle, benzetme yönüyle anlatılmaya çalışılması bir bakıma kullandığımız ilimlerin birçoğu bu şekilde yani misallerle anlatılmaktadır. Ama biz bütün misalleri gerçeğin yerine ikame etmişiz, yani gerçek olarak kabullenmişiz, halbuki bunların hepsi misaldir. Misalden onun hakikatine geçmek için birer yol onlar, kapı, vasıta, ama biz misali gerçek zannettiğimizden kapı önünde kalmışız.
Teşbih, bu misallerin dilini anlamaktır. Âlem, Hakk’ın manalarının suret giydiği bir misaller kitabıdır. Onu okuyabilen, suretten manaya, teşbihten hakikate geçer. Okuyamayan ise kapının önünde, suretin zindanında kalır.
Füsûs’ta her bir peygamber, ilahi bir ismin mazharı ve bir hikmetin taşıyıcısıdır. Nûh Aleyhisselâm’ın kelimesinde “Hikmet-i Subbuhiyye” vardır. "Subbuh", tesbihin, yani tenzihin en yoğun halidir. Nûh (a.s.), kavmini şirkin her türlüsünden arındırıp mutlak birliğe davet etmiştir. Bu davetin ilk adımı, Hakk’ı halk edilmişlere benzetmekten tenzih etmektir.
Tesbih; Allah’ı ahkam-ı imkaniyeden tenzih etmektir. Yani imkan ahkamından, hükümlerinden tenzih etmektir. Yani ahkami hükümlerden; sonradan meydana gelen hükümlerden tenzih etmektir. Tesbihin en güzel tarifi budur.
Fakat bu tenzih, marifetin sadece başlangıcıdır. Eğer sâlik burada takılır kalırsa, Hakk’ı ötelerde, ulaşılmaz bir yere koymuş olur. Bu, İbn Arabî’nin ve Terzibaba’nın “beşerî tenzih” veya “tenzih-i resmî” dediği, hakikatten uzak bir zandan ibarettir.
Bugünün insanının dini işte bu tenzih üzerine kurulmuştur. Kim ki bu tenzih üzere ise ne Rabbını bilmesi mümkün ne de peygamberini ne de kendini bilmesi mümkündür. Ne de gerçek İslam’dan olması mümkündür. Museviyetçiliğin taklitçisi olmaktan daha ileriye geçemez.
Bu tek kanatlı bakışın kâmil örneklerinden biri, Füsûs’ta İlyâs Aleyhisselâm’ın makamıyla anlatılır. O, nefsanî arzulardan, kesif bedenin bağlarından tamamen sıyrılmış, ruhânî bir mertebeye yükselmiştir. Bu haliyle onun marifeti, aklın ve ruhun fıtratına uygun olarak, tamamen tenzih üzeredir.
فَكَانَ الْحَقُّ فِيهِ مُنَزَّهًا، فَإِنَّ الْعَقْلَ إِذَا تَجَرَّدَ لِنَفْسِهِ مِنْ حَيْثُ أَخَذَهُ الْعُلُومُ عَنْ نَظَرِهِ كَانَتْ مَعْرِفَتُهُ بِاللَّهِ عَلَى التَّنْزِيهِ لَا عَلَى التَّشْبِيهِ. İmdi Hak, İlyâs'da münezzeh oldu. Böyle olunca ma'rifet-i ilâhiyyeden nısf üzerine oldu. Zîrâ akıl kendi nefsiyle mücerred oldukça, ulûmu nazarından aldığı haysiyetten, onun Allah Teâlâ'ya ma'rifeti, teşbîh üzere değil, tenzîh üzere olur.
İlyas (a.s.) makamında Hak, münezzehtir. Onun bilgisi, Hakk’ı âlemden ve suretlerden ayırma yönündedir. Bu yüzden Şeyh-i Ekber, onun marifetinin “nısf üzerine,” yani yarım olduğunu söyler. Çünkü aklın tek başına yaptığı tenzih, Hakk’ı bilmenin sadece bir yarısıdır. Diğer yarısı olan teşbih, yani Hakk’ın tecellîsini suretlerde görme zevki bu makamda yoktur.
Bu tenzih kanadının karşısına, Şeyh-i Ekber teşbih kanadını koyar. Bu meşrebin en belirgin temsilcilerinden biri de Îsâ Aleyhisselâm’dır. O, “Ruhullah”tır; varlığı, Hakk’ın kudretinin ve sıfatlarının doğrudan bir tecellîsidir. Bu yüzden onun meşrebinde teşbih galiptir.
Evvelki gelişinde “teşbih” ehli olarak geldi, ikinci gelişinde Muhammediyet mertebesine ulaşıp “tevhid”i yaşayacaktır. İşte gerçek İsa işte o zaman ortaya çıkacaktır.
Tenzih tek başına nasıl noksansa, teşbih de tek başına noksandır. Hakk’ı sadece halk edilmişlere benzetmek, O’nu bu suretlerin içine hapsetmektir. Şeyh-i Ekber, Nûh Fassı’nda bu hususta şöyle ikaz eder:
وَكَذَلِكَ مَنْ شَبَّهَهُ وما نَزَّهَهُ ، فَقَدْ قَيَّدَهُ وَحَدَّدَهُ، وما عَرَفَهُ . Ve Hakk'ı tenzîh etmeyip teşbîh eden kimse dahi böyledir. O, muhakkak onu takyîd ve tahdîd etti; ve onu bilmedi.
Sadece “Her şey O’dur” deyip tenzihi bir kenara bırakan da, sadece “O hiçbir şey değildir” deyip teşbihi inkâr eden gibi, Hakk’ı bilememiştir. Biri O’nu mutlaklık kaydıyla, diğeri suretler kaydıyla sınırlar. İbn Arabî’nin meşhur beytinde dediği gibi:
فَإِنْ قُلْتَ بِالتَّنْزِيهِ كُنْتَ مُقَيِّدًا وَإِنْ قُلْتَ بِالتَّشْبِيهِ كُنْتَ مُحَدِّدًا İmdi eğer sen, tenzîh ile kāil olur isen mukayyid olursun; ve eğer teşbîh ile kāil olursan muhaddid olursun.
Çözüm, bu iki bakışı Cem makamı’nda birleştirmektir. Bu, İnsân-ı Kâmil’in, yani Hakikat-i Muhammediyye’nin varisi olan kâmil arifin makamıdır. O, Hakk’ı hem tenzih eder hem de teşbih. Nerede tenzih edeceğini, nerede teşbih edeceğini bilir. Bu bilginin kaynağı ise akıl veya hayal değil, doğrudan ilahi tecellîdir.
Ve Allah ona tecelli ile marifet verdiğinde, Allah hakkındaki bilgisi kemale erer. Böylece tenzih makamında hakiki bir tenzih ile tenzih eder, resmi bir tenzih ile değil. Teşbih makamında ise şuhudî (gözlemle elde edilen) ve keşfî (ilhamla elde edilen) bir teşbih ile teşbih eder. Hakk'ın varlık ile doğal ve unsurlu suretlerde akışını görür. Hiçbir suret kalmaz ki Hakk'ın özünü o suretin özü olarak görmesin.
Kâmil marifet budur. Bu marifete eren, Hakk’ın Ahadiyyet (mutlak birlik) mertebesinde her şeyden münezzeh olduğunu bilir (hakiki tenzih). Aynı zamanda, Vâhidiyyet mertebesinde, yani isim ve sıfatlarının tecellî ettiği bu âlemde, her surette görünenin O’nun vechinden başkası olmadığını da müşahede eder (şuhûdî teşbih). O, artık kendi aklıyla veya zannıyla değil, Hakk’ın Kendini gösterdiği gibi bilir.
Bu dengenin güzel misallerinden biri, Mûsâ Aleyhisselâm’a gelen ilahi hitapta gizlidir. Mûsâ (a.s.), şeriatı ve kelâm sıfatına mazhariyetiyle tenzih meşrebi ağır basan bir peygamberdir. Fakat Cenâb-ı Hakk, onu teşbihin sırlarına erdirmek için şöyle seslenir:
مَرِضْتُ فَلَمْ تَعُدْنِي وَجُعْتُ فَلَمْ تُطْعِمْنِي "Hasta oldum, hâtırımı sormadın; acıktım, doyurmadın”
Mutlak Gani olan, her türlü ihtiyaçtan münezzeh olan Hakk, nasıl hasta olur, nasıl acıkır? Bu, teşbihin sırrıdır. Cenâb-ı Hakk, “Ben kulumun zannı üzereyim” buyurmakla kalmıyor, “Ben kulumun suretindeyim” sırrını da aralıyor. Hasta kulunun, aç kulunun suretinde tecellî ederek, Mûsâ’yı ve onun yolundan gidenleri, Hakk’ı sadece göklerde değil, yerdeki bir fukaranın halinde, bir hastanın iniltisinde aramaya davet ediyor. Bu, tenzihten teşbihe, oradan da tevhîde bir miraçtır.
Nihayetinde bütün bu yollar, Hakikat-i Muhammediyye’de birleşir. O, öyle bir câmiiyete (kapsayıcılığa) sahiptir ki, hem tenzihin hem de teşbihin hakkını verir.
Musa’da (a.s.) tenzih galip, İsa’da (a.s.) teşbih galipti. Muhammed’de (s.a.v.) hepsi dengeli hem tenzih var hem teşbih var ve ikisini birleştiren tevhid vardır.
Bu denge, Kur’an-ı Kerim’in özünde saklıdır. Şûrâ Sûresi’ndeki ayet, bu iki kanadı bir arada sunar: “O'nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur” (لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ). Bu, tenzihin zirvesidir. Ama ayet burada bitmez, devam eder: “Ve O, her şeyi işitendir, her şeyi görendir” (وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ). Bu da teşbihin ta kendisidir. Çünkü işitmek ve görmek, bizim de pay sahibi olduğumuz sıfatlardır ve Hakk bu sıfatları Kendine nispet ederek, bu sıfatların göründüğü her yerde Kendisinin de bir tecellîsi olduğunu ima eder.
Arif, bu ayetin sırrıyla yaşar. Bir yandan Hakk’ın Zât’ının hiçbir surete sığmayacağını, hiçbir akıl tarafından kuşatılamayacağını bilir ve O’nu tenzih eder. Diğer yandan, gördüğü her surette, işittiği her seste, tattığı her lezzette O’nun Semî, Basîr, Hayy, Alîm isimlerinin tecellîsini müşahede eder ve O’nu teşbih eder. Bu iki bakış birleştiğinde, sâlikin kalbinde tevhid güneşi doğar. Artık ne Hakk’ı inkâr eden bir tenzih, ne de Hakk’ı sınırlayan bir teşbih kalır. Sadece, her surette zâhir, her suretten münezzeh olan Tek bir Vücûd’un şuhûdu kalır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Önceki sohbetimizde Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem deryasından teşbihin, yani Hakk'ı âlemde görmenin, O'nu âlemin sıfatlarıyla bilmenin nasıl bir irfan nazarı olduğunu tatmaya çalıştık. Gördük ki, Hakk'ın Zâhir ismi, tecellîleriyle bütün bir kâinatı donatmış ve ârif olan, bu tecellîler aynasında O'nun güzelliğini seyretmiştir. Teşbih, Hakk'ı bize yakın kılan, O'nunla ünsiyetimizi sağlayan, O'nu "işiten", "gören", "dileyen" olarak kalbimize indiren bir rahmet kapısıdır.
Fakat her ayna, iki yüzlü bir hakikati barındırır. Aynaya baktığında hem kendini görürsün hem de aynanın kendisini. Eğer sadece aynadaki surete dalıp aynanın camını, sırrını unutursan aldanırsın. Sadece aynanın kendisine bakıp sureti inkâr edersen de hakikati kaçırırsın. İrfan yolunun en çetin yokuşlarından biri burada başlar. Teşbihin hemen karşısında, onun zıddı gibi duran ama aslında tamamlayıcısı olan "tenzih" kapısı vardır. Tenzih, Hakk'ı her türlü halk edilmişlik sıfatından, şekilden, renkten, mekândan ve zamandan münezzeh, yani arı ve uzak bilmektir. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) âyet-i kerîmesi, tenzihin en saf ifadesidir.
Aklın ve mantığın zaviyesinden bakınca, bir şeyin hem "her şeyde görünür" (teşbih) hem de "hiçbir şeye benzemez" (tenzih) olması bir çelişkidir. Akıl burada durur, çünkü o, zıtları bir arada tutamaz. Fakat hikmet ve irfan, aklın durduğu yerde başlar. Şeyh-i Ekber'in Füsûs'ta bize açtığı ufuk, tam da bu zıtların birliğinin sırrıdır. Bu, aklın sınırlarında bir çelişki gibi görünse de, irfan mektebinde Tevhid muktezasıdır, yani Tevhid'in zorunlu bir gereğidir. Zıtlar, Hakk'ın sonsuz zenginliğinin ve kuşatıcılığının bir delilidir. O, hem Evvel'dir hem Âhir, hem Zâhir'dir hem Bâtın. Bu isimlerin hepsi aynı Zât-ı Mutlak'a aittir.
Füsûs'un derinliği, bu zıtlıkların nasıl bir araya geldiğini, nasıl aynı hakikatin iki farklı yüzü olduğunu göstermesinde yatar. Bu makama, zıtların birleştiği o yüce görüş ufkuna tasavvufta Cem makamı denir. Bu makamda sâlik, Hakk'ı hem âlemlerden sonsuz derecede yüce ve münezzeh (tenzih) olarak bilir, hem de her bir zerrede tecellî eden, her bir surette kendini gösteren (teşbih) olarak bulur. O, aynı anda hem çok uzak hem de şah damarından daha yakındır.
Bu nasıl mümkün olur? Şeyh-i Ekber bunu, Hakk'ın hem Zât'ı hem de Esmâ'sı (İsimleri) itibariyle ele alarak açıklar. Hakk, Zât'ı ve mutlak Hüvviyet'i itibariyle "hiçbir şeye benzemez". O, her türlü kayıttan, sıfattan, isimden ve suretten münezzehtir. Bu, tenzihin en saf, en mutlak noktasıdır. Bu mertebede O'na "şöyledir" veya "böyledir" denemez. O, "O"dur.
Ancak Cenâb-ı Hakk, kendi güzelliğini ve kemâlini görmek ve göstermek murad ettiğinde, İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ) ile tecellî eder. Bu tecellî, Nefes-i Rahmânî denilen o ilâhî nefesle, varlığın potansiyellerini barındıran A'yân-ı Sâbite'yi (sabit hakikatler) dış âlemde suretlere büründürür. Bu suretler âlemi, yani gördüğümüz her şey, O'nun isimlerinin birer aynasıdır. Hayat, O'nun Hayy isminin bir tecellîsidir. İlim, O'nun Alîm isminin bir yansımasıdır. Güç, O'nun Kadîr isminin bir tezahürüdür. Bu noktada teşbih başlar. Çünkü sen, bir çiçeğin güzelliğinde O'nun Cemîl ismini, bir âlimin ilminde O'nun Alîm ismini, bir annenin şefkatinde O'nun Rahmân ve Rahîm isimlerini görürsün. Âlemi, O'nun isimlerinin bir sergi sarayı olarak seyredersin.
İbn Arabî'nin dehası, bu iki bakışı birleştiren o kâmil nazarı tarif etmesidir. Ona göre kâmil ârif, tek gözle bakan değildir. Tek gözle, yani sadece tenzih gözüyle bakan, Hakk'ı âlemden soyutlar, O'nu ulaşılmaz, soğuk ve uzak bir varlık haline getirir. Böyle bir bakış, âlemdeki ilâhî sanatı ve rahmeti görmeyi engeller. Diğer yanda, sadece teşbih gözüyle bakan ise daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadır. O da, Hakk'ı yalnızca gördüğü suretlere indirger. Suretleri o kadar çok sever, onlara o kadar bağlanır ki, suretin ardındaki asıl Sâhib'i unutur. Bu da şirke, yani ortak koşmaya açılan bir kapıdır.
Hakiki ârif, Füsûs'un işaret ettiği İnsân-ı Kâmil, iki gözle birden bakar. Bir gözüyle Hakk'ın Zât'ının hiçbir şeye benzemeyen mutlak tenzihini seyrederken, diğer gözüyle O'nun isim ve sıfatlarının kâinattaki her bir surette nasıl tecellî ettiğini (teşbih) müşahede eder. Bu iki bakışı birleştiren o hassas dengeye, Şeyh-i Ekber ve izindeki büyükler Muhammedî mîzan adını verirler. Bu, Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v) getirdiği ve yaşadığı mükemmel denge ve ölçüdür. O, bir yandan "Ben de sizin gibi bir beşerim" (Kehf, 110) diyerek en kâmil teşbihi yaşarken, diğer yandan Mi'rac'da "iki yay arası kadar, hatta daha yakın" (Necm, 9) mesafeye ulaşarak Zât'la olan benzersiz irtibatını, yani tenzihin en yüce noktasını tecrübe etmiştir.
Bu mîzan, kitaplarda yazan kuru bir bilgi değil, sâlikin kalbinde tecellî eden bir hâldir. Sâlikin kalbi, bu iki zıt tecellîyi aynı anda barındıracak genişliğe ulaşmalıdır. Kalp, bir yandan Hakk'ın azameti ve kibriyası karşısında eriyip yok olmalı (tenzih), diğer yandan O'nun lütfu, cemâli ve rahmetinin tecellîleriyle dolup taşmalıdır (teşbih). Kalp öyle bir ayna olmalıdır ki, hem Hakk'ın "O'nun benzeri yoktur" sırrını yansıtmalı, hem de "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 115) hakikatinin tecellîgâhı olmalıdır.
Füsûs'un derinliği buradadır: Teşbihi, tenzihin zıddı veya düşmanı olarak değil, onun tamamlayıcısı ve âlemdeki yüzü olarak sunar. Tenzih kanadı olmadan yapılan teşbih, insanı putperestliğe götürür. Teşbih kanadı olmadan yapılan tenzih ise insanı inkâra veya Hakk'tan kopukluğa (ta'til) sürükler. Tevhid kuşu, ancak bu iki kanatla, tenzih ve teşbih kanatlarıyla, Vahdet semâsında uçabilir.
Bu sebeple, kâmil bir mürşidin rehberliğindeki sâlik, seyr ü sülûku boyunca bu iki nazarı da talim eder. Önce "Lâ ilâhe" kılıcıyla kalbindeki bütün putları, yani Hakk'a benzettiği, O'nun yerine koyduğu her şeyi (masivayı) temizler. Bu, bir tenzih ameliyesidir. Sonra "İllallah" nuruyla, var olan her şeyin ancak Hakk ile kâim olduğunu, her suretin O'nun bir tecellîsi olduğunu idrak eder. Bu da teşbihin hakikatine ermektir.
Sonuç olarak, Füsûsu'l-Hikem'in bize öğrettiği en büyük derslerden biri, zıt gibi görünenlerin aslında aynı hakikatin farklı vecheleri olduğudur. Teşbih, Hakk'ın bize olan sevgisinin, rahmetinin ve yakınlığının dilidir. Tenzih ise O'nun yüceliğinin, aşkınlığının ve mutlak birliğinin ifadesidir. Ârif, bu iki dili de konuşabilen, bu iki denizi de kendi kalbinde birleştirebilen kişidir. O, Hakk'ı hem hiçbir şeye benzetmez hem de her şeyde O'nu seyreder. Bu, aklın iflas ettiği, aşkın ve irfanın saltanatını kurduğu Cem makamının ta kendisidir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Teşbih
Hikmet deryâsından inciler devşirdiğimiz bu sohbetimizde, şimdi de Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin o engin Mesnevî denizine dalacağız. O, Zât-ı Mutlak'ın anlaşılmazlığını, insan idrakine yaklaştıran bir hekimdir. Onun dili, doğrudan doğruya bir tarif dili değildir; bir temsil, bir hikâye, bir misal dilidir. Hakikat, kelimelerin dar elbisesine sığmadığında, Mevlânâ hazretleri ona bir hikâye elbisesi giydirir. Böylece sâlik, o hikâyenin içinde yürürken, hakikatin kokusunu duyar, gölgesini görür, varlığını hisseder. Teşbih, yani Cenâb-ı Hakk'ı ve O'nunla ilgili yüce hakikatleri, bu âlemdeki suretlerle, misallerle anlatma sanatı, Mesnevî'nin can damarıdır. Çünkü Mevlânâ bilir ki, ruhun gıdası bazen kuru bir tarif değil, canlı bir temsildir.
O, bize doğrudan "Hakk şöyledir" demez. Bir dervişin rüyasını, bir padişahın sevdasını, bir aslanın adaletini, bir pervanenin aşkını anlatır. Biz o hikâyeyi dinlerken, birden anlarız ki anlatılan, bizim kendi hâlimizdir; anlatılan, bizim Hakk ile olan serüvenimizdir. Teşbih, Mevlânâ'nın elinde, soyut hakikatleri sâlikin gönlünde somut bir tecrübeye dönüştüren sihirli bir âsâ gibidir.
İnsân-ı Kâmil: Hakk'ın Yeryüzündeki Teşbih Aynası
Mesnevî'de teşbihin en yoğun tecellî ettiği yerlerden biri, İnsân-ı Kâmil bahsidir. Çünkü İnsân-ı Kâmil, Hakk'ın isim ve sıfatlarının en kâmil mazharı, yeryüzündeki halifesidir. Hakk, Zât'ı itibariyle akla ve hayale sığmaz, O'na bir suret biçilemez. Lâkin, sıfatları ve fiilleriyle âlemlerde tecellî eder. Bu tecellînin en berrak aynası ise Muhammedî şuur üzere olan İnsân-ı Kâmil'dir. Mevlânâ, bu girift hakikati anlatmak için en canlı teşbihlerini bu noktada kullanır. Mesela, kutb-u aktâb'ı, yani zamanın manevî direğini, bir aslana benzetir:
Hakk'ın kendisine ilham ettiği birtakım mertebeler üzerine mağfiret ve rahmet kuvvetinden halka faydalar vermek hususunda ârif-i vâsıl (Allah'a ulaşmış ârif) olan kutbun teşbihi ve arslana temsili şöyledir ki, yırtıcılar arslana yakınlıkları mertebeleri üzerine nafakalar yiyici ve artık yiyicilerdir. Yakınlık mekânsal değildir, aksine yakınlık sıfatîdir ve bunun ayrıntıları çoktur.
Buradaki teşbihi iyi anlamalı. Kutup, bir aslan gibidir. Diğer bütün mahlûkat, manevî rızıklarını ondan alırlar. Ama bu yakınlık, fiziki bir mesafeyle ölçülmez. "Sıfatî yakınlık"tır asıl olan. Yani, bir kimse ahlâkı, edebi, teslimiyeti ve irfanıyla o kutbun sıfatlarına ne kadar benzerse, o aslanın sofrasından o kadar çok pay alır. Burada Hakk'ın Rezzâk (rızık veren) sıfatı, kâmil bir insan suretinde teşbih edilerek anlatılır. Rızık, onun eliyle dağıtılır. Bu, Hakk'ı bir insana indirgemek değil, o insanın Hakk'ın bir sıfatına nasıl ayna olduğunu göstermektir. Teşbih, burada hakikati küçültmez, aksine idrakimize yaklaştırır.
Bu ayna olma hâli, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin bir menkıbesinde daha da derinleşir. Müridleri, şeyhlerinin emriyle kendi kendilerini yaraladıklarında, yaraların Bâyezîd'in bedeninde zuhûr etmesi üzerine halk hayretle sorar:
Binlerce erkek ve kadın onun huzuruna geldi, dediler ki: "Ey iki âlem bir gömleğinde toplanmış olan!"
"İki âlemin bir gömlekte toplanması"... Bu, tenzih ile teşbihin Cem makamı'dır. Şerh edenin de işaret ettiği gibi, "kesafet (yoğunluk) ve letafet (incelik) âlemi ile suret ve mana âleminin, tenzih ve teşbihin, insân-ı kâmilde toplanmış olması"dır. Şeyhin bedeninin yara almaması onun beşer üstü, tenzihî boyutudur; müridlerin bedenlerinin yaralanması ise onun bu kesif âlemdeki suretinin, yani teşbihî boyutunun hükmüdür. O, hem bu âlemdedir hem bu âlemden değildir. Hem bir beşerdir hem de Hakk'ın sırrını taşıyan bir ayna. Bu hâli anlatmak için "iki âlem bir gömlekte" teşbihinden daha güçlü bir ifade olamaz.
Mevlânâ bu aynayı anlatırken peygamberlerin mucizelerine de başvurur. İnsân-ı Kâmil, hem Musa'nın (a.s.) asası, hem de İsa'nın (a.s.) efsunudur:
İnsân-ı kâmil, Musa'nın asası gibidir; insân-ı kâmil İsa'nın büyüsü gibidir. Yani insân-ı kâmilin görüneni ve şekli cisim ve beşerdir; ve bâtını ve anlamı Hak'tır. Nasıl ki Musa (a.s.)ın asasının şekli bir değnek idi ve anlamı ise büyük bir ejderha idi. Ve aynı şekilde insân-ı kâmil İsa (a.s.)ın okuduğu büyü gibidir; şekli lafız ve harf ve sestir; ve bâtını ölüyü diriltici ve hastalara şifa verici idi.
Bu teşbih, zâhir ile bâtın arasındaki o muazzam farkı ve birliği göz önüne serer. Baktığında bir değnek görürsün, ama o, firavunların sihrini yutan bir ejderhaya dönüşür. Baktığında bir insan görürsün, ama onun sözü, ölü kalpleri diriltir. Teşbih burada, suretin ardındaki manaya işaret eden bir parmaktır. Parmağa takılıp kalırsan, bir değnek ve bir insandan başka bir şey göremezsin. Ama parmağın işaret ettiği yere bakarsan, Hakk'ın kudretinin tecellîsini seyredersin.
Temsil ve Hikâye: Anlaşılmazı Anlaşılır Kılma Sanatı
Teşbih, sadece İnsân-ı Kâmil'i anlatmak için değil, aynı zamanda mânevî tecrübenin fıtratını idrak ettirmek için de elzem bir araçtır. Öyle hakikatler vardır ki, hâl ilmiyle bilinir, kâl ilmiyle (söz ilmiyle) ancak bir misalle anlatılabilir. Mevlânâ hazretleri bu durumu, bir çocuğa cinsel birleşmenin zevkini anlatmaya çalışan bir yetişkinin misaliyle açıklar:
Çocuk onu misalden bilsin, her ne kadar mahiyetini ayn-ı hâl ile bilmese de. Akıl ve baliğ olan kimsenin bu şekilde yaptığı teşbih, çocuk her ne kadar cinsel birleşme lezzetini kendi vücudunda ayn-ı hâl ile bilmese bile, lezzet ve hoşluk türünden bir şey olduğunu misalden anlasın diyedir.
Sâlik, mânevî âlemin zevkleri karşısında o çocuk gibidir. Fenâfillah’ın, bekâbillah’ın ne olduğunu kelimelerle tam olarak anlayamaz. Ama mürşid, ona "bal gibi tatlıdır", "gül gibi güzeldir" diyerek bir teşbih kurar. Sâlik, o hâli tatmamış olsa da, bunun "lezzet ve hoşluk türünden bir şey" olduğunu misalden anlar. Bu yüzden sâlikin, ilâhî sıfatlar hakkında "Bilirim!" demesi de, "Bilmem!" demesi de bir açıdan doğrudur. Misal yoluyla bilir, ama hâl yoluyla henüz tatmamıştır. Teşbih, işte bu "bilmek" ile "tatmak" arasındaki köprüdür.
Bazen teşbih, bir hakikatin iki zıt yönünü birden göstermek için bir kılıç gibi kullanılır. "Vatan sevgisi imandandır" hadis-i şerîfinin şerhinde olduğu gibi:
"Vatan muhabbeti îmândandır" hadîs-i şerîfi bir "kılıç"a ve onun "keskin tarafı" zâhir olan âlem-i şehadete ve keskin olmayan tarafı da bâtın olan âlem-i gayba teşbih buyurulmuş olur. Âlem-i şehadetin keskin olması, bu vücûdât-ı mevhûmenin insan üzerinde müessir olmasından nâşîdir.
Sıradan bir akıl, vatan sevgisini sadece bu toprak parçasına bağlılık olarak anlar. Bu, kılıcın keskin tarafıdır; insanı dünyaya bağlar, helâk eder. Ama arif, bu teşbihin bâtınına, yani kılıcın keskin olmayan sırtına bakar. Orada asıl vatanın, ruhlar âleminin, Hakk'ın huzurunun özlemini görür. Aynı söz, birine zehir, diğerine şifa olur. Teşbih, bakanın mertebesine göre sırrını açar.
Ancak bu sırlar o kadar kıymetlidir ki, her önüne gelene de fâş edilmez. İlâhî bir gayret, bir kıskançlık perdesi vardır. Mevlânâ, bu durumu da bir teşbihle anlatır. Beyan etmek istediği hakikatler, bir inci gibidir; ama ilâhî gayret, bir değirmen gibi o incileri kırar döker de nâ-mahremin eline bütün hâlinde geçmesine izin vermez.
Ey gönül, bu söz kırık geliyor; çünkü bu söz incidir ve gayret değirmendir.
Bu yüzden ariflerin sözleri kapalı, sembolik ve hikâyelerle doludur. Onlar, hakikati bir "rahvâr ata" benzetirler; ama dinleyenlerin idrak noksanlığı, o atın ayağına vurulmuş bir "bağ" gibidir. Bu sebeple söz, tüm hızıyla koşamaz, kırıla döküle, ima ve teşbihlerle ilerlemek zorunda kalır.
Teşbihin Sınırları ve Tehlikeleri: Surette Kalmanın Bedeli
Mevlânâ, teşbihin ne kadar gerekli bir araç olduğunu gösterdiği gibi, onun tehlikelerine karşı da bizi uyarır. Teşbih, bir köprüdür; üzerinde yaşamak için değil, karşıya geçmek için kullanılır. Köprüyü menzil sanan, yani teşbihi hakikatin kendisi zanneden, yolda kalır. Bu, özellikle "ahmak" olarak nitelenen, aklını ve nefsini ilâh edinen kimseler için geçerlidir. Onların teşbihten anladığı, sadece surete takılıp kalmaktır. Mevlânâ, bu durumu keskin bir dille, tiksindirici bir teşbihle resmeder:
Bu beyitlerde ahmağa muhabbet eşeğin kıçını öpmeğe ve onun ağzından çıkan ahmakāne sözler de eşeğin osuruğuna teşbih buyurulmuşdur.
Bu sert teşbihin sebebi, dinî ahmaklığın ne kadar tehlikeli olduğunu göstermektir. İster kâinatı anladığını sanıp dini inkâr eden zâhir âlimi olsun, ister dini ikrar edip evliya ilmini inkâr eden ham sofu olsun; her ikisi de surette kalmıştır. Onların sözleri, sâlikin iman elbisesini kirleten, manevî ağzını pis kokutan bir osuruktan farksızdır. Çünkü onların sözü, ruhtan değil, nefisten gelir.
Teşbihin bir diğer tehlikesi, pervanenin ateşe olan aşkında gizlidir. Pervane, ışığa âşıktır, ama bu aşk onu yakıp yok eder. Bu, nefsanî arzuların ve dünyevî hazların çekiciliğine kapılan sâlikin hâlidir.
Yine pervane gibi unutkanlık geldi, sizin canınızı ateş tarafına çekti. ... Fakat pervane gibi size unutma hâsıl oldu. Bu unutkanlık sizin canınızı tekrar o şehvetler ateşi tarafına çekti.
Pervanenin "unutkanlığı", sâlikin nefsine yenik düşüp tövbesini bozmasıdır. Şehvet ateşinin canını yaktığını unutur ve tekrar o ateşe doğru uçar. Buradaki teşbih, sâlike kendi hâlini dışarıdan bir gözle, bir pervanenin trajedisi üzerinden gösterir. "Ey pervane, yanmış kanadına bir bak!" uyarısı, aslında "Ey sâlik, geçmiş günahlarının ve acılarının izine bir bak da ibret al!" demektir.
En tehlikeli teşbih ise, kişinin kendi aklını ve kıyasını mutlak ölçü sanmasıdır. Noksan insan, kâmil insanı kendi dar aklının terazisiyle tartmaya kalkar. Bu, bir zerrenin dağı tartmaya çalışması gibidir:
Bu beyt-i şerîfde insân-ı nâkıs "zerre"ye ve insân-ı kâmil "dağa;" ve insân-ı nâkısın aklı “terâzî"ye teşbih buyurulmuştur. Ya'ni "İnsân-ı nâkısın insân-ı kâmili aklı ile muhâkemesi ve onu tecrübesi, bir zerrenin dağı tartmasına benzer. Binâenaleyh böyle bir imtihânda onun aklı hayrete düşer ve sersem olur."
Dağ, teraziye sığmayınca, ahmak ne yapar? Dağın büyüklüğünü kabul etmek yerine, teraziyi parçalar. Yani, İnsân-ı Kâmil'in hâli kendi aklına uymayınca, onu inkâr eder, ona düşman olur. Firavun'un Musa'ya (a.s.) karşı duruşu da böyle bir kendini beğenmişlik teşbihidir. Kendini "kalp altını"na, Musa'yı ise kendisini eritecek "ateş"e benzetir. Bu teşbihte bile bir hakikat payı vardır, çünkü her şeyin Hakk'ın hükmünde olduğunu itiraf eder: "Beni bir lahza iç ve bir lahza kabuk eder." Fakat bu bilgiyi, kibrini meşrulaştırmak için kullanır. Bu, teşbihin en şeytanî kullanımıdır; hakikati çarpıtarak nefse hizmet ettirmektir.
Nihayetinde Mevlânâ'nın dili, bir okyanus gibidir. Herkes kendi kabı kadar su alır. Onun teşbih ve temsilleri, sâliki elinden tutup hakikatin eşiğine kadar getirir. O eşikten içeri adım atıp atmamak, o misalin işaret ettiği manayı gönül gözüyle görüp görmemek ise, sâlikin samimiyetine, teslimiyetine ve nasibine kalmıştır. Mesnevî'nin teşbihlerle dolu dünyası, bize şunu fısıldar: "Gördüğün surete aldanma, ama o suretin sana ne anlatmak istediğine de kulak ver. Çünkü Hakk, bazen bir aslanın kükreyişinde, bazen bir dervişin gömleğinde, bazen de bir pervanenin yanışında sana seslenmektedir."
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Teşbih kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 1: "Hz. Mevlânâ yukarıdaki beyitte cism-i şerîflerini neye ve içi boş kamışa teşbîh buyurmuşlar idi. Bu karîne ile, neyistândan ve kamışlıktan murâd, cismâniyet âlemi olmak münâsibdir."
- Cilt 2: "Yukarıdaki beyitte çalgıcı İsrâfil'in kendisine teşbîh buyrulmuş idi; bu beyitte de İsrâfil'in kendisine değil, habercisine teşbîh buyrulmuştur."
- Cilt 3: "Onun Zât-ı bî-çunâya ittisâli, sâfî olan sütün kan ırmaklarına ittisâline benzer. Bu teşbîhte, Nahl sûresinde olan âyet-i kerîmeye işâret vardır."
- Cilt 5: "Fir'avn'ın ve onun ulûhiyet ile da'vâsının, tavusluk da'vâ eden boyalı çakalın teşbîhine benzer."
- Cilt 6: "Kıyâs ile nassın teşbîhi 31"
- Cilt 7: "Ulûm-i ledünniyye sâhibi olan insân-ı kâmil, Hakk'ı hem tenzîh ve hem de teşbîh sûretiyle gāyet mukni' cevaplar verir. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'te ve Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretlerinin Fus..."
- Cilt 9: "Cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olan insân-ı kâmil, süvârî kumandana teşbîh buyrulmuştur."
- Cilt 10: "İnsanın kalbi köke ve sîmâsı yaprağa teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ biri insanın kalbindeki elem ve sürûr yüzünde zâhir olur."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Teşbih
Bu irfan yolculuğunda her kavram, bir diğerine açılan bir kapıdır. Teşbih de tek başına duran bir direk değil, bütün bir kubbeyi taşıyan sütunlardan biridir. Onu anlamak, komşu olduğu menzilleri de tanımaktan geçer.
En başta, Teşbih’in ikiz kardeşi Tenzih vardır. Tenzih, Hakk’ı her türlü noksanlıktan, halk edilmişliğe ait özelliklerden uzak tutmak, O’nun Zâtı itibariyle hiçbir şeye benzemediğini bilmektir. Teşbih ise O’nu, âlemlerde zuhûr eden sıfatları ve isimleri ile tanımak, O’nun güzelliğini, kudretini, ilmini mahlûkat aynasında seyretmektir. Bu ikisi, Tevhid kuşunun iki kanadıdır; biri olmadan diğeriyle uçulmaz. Sadece Tenzih’te kalmak Hakk’ı ulaşılamaz, âlemle ilgisiz bir Zât olarak düşünmeye götürür ki bu bir tür inkârdır (ta’til). Sadece Teşbih’te kalmak ise halk edilmişi Hâlık'ın yerine koyma tehlikesini (şirk) doğurur.
Bu dengenin kurulduğu zemin, Vahdet-i Vücud idrakidir. Çünkü varlıkta Hakk’ın Vücûdu’ndan başkası yoktur. O halde âlemde gördüğümüz her ne ise, O’nun bir Tecelli’sidir. Teşbih, bu tecelliyi fark etmektir. Bizler, Hakk’ın Sıfat’larını bu tecelliler perdesinden okuruz. İşte bu yüzden Hak ve Halk birbirinden kopuk değildir; Halk, Hakk’ın kendini seyrettiği ayna, Teşbih de bu seyir halinin adıdır.
Bu sırrı en kâmil şekilde taşıyan, Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. O, “abdühû” (O’nun kulu) olmasıyla en mutlak Tenzih’i, “resûlühû” (O’nun elçisi) olmasıyla da en kâmil Teşbih’i kendi varlığında birleştirmiştir. Bu, Muhammedî mîzandır. Diğer peygamberler ise bu mîzanın farklı yönlerine işaret ederler. Hz. Nuh (a.s.)’un kavmini putlardan, yani Teşbih’in ifrata vardırıldığı suretlerden kurtarma mücadelesi, Tenzih’in önemini vurgular. Öte yandan, bütün isimlerin öğretildiği Hz. Adem (a.s.), varlıktaki her bir şeyin hakikatini, yani ardındaki İlâhî ismi bilmesiyle, Teşbih’in ilk ve en kâmil insanî örneğidir. Hz. Musa (a.s.)’nın Tur Dağı’nda “Rabbim, bana kendini göster” niyazı bir Teşbih arzusudur; gelen “Beni asla göremezsin” cevabı ise Zât’ın Tenzih’idir. Ancak dağa tecelli ile dağın parçalanması, Teşbih’in fiil ve sıfatlar mertebesinde nasıl yaşandığının bir misalidir. Hz. Yusuf (a.s.)’un güzelliği ise, Cemâl sıfatının bir beşer suretinde en latif tecellisidir; ona duyulan hayranlık, Hakk’ın güzelliğine duyulan Muhabbet’in bir yansımasıdır. Ruhullah olan Hz. İsa (a.s) ise, Kelime’nin ve Rûh’un bir surette nasıl tecelli ettiğinin bir başka yüksek misalidir.
Bu peygamber kıssalarından süzülen İrfan, sâlikin kendi yolculuğunda da karşısına çıkar. Şeriat, umumun ayağının kaymaması için Tenzih’i önde tutan zahirî çerçeveyi çizer. Hakikat ise o çerçevenin içindeki resmin, yani Teşbih’in sırlarını açar. Mü’minin miracı olan Salât, bu iki kanatla uçuşun en güzel talimidir. Kıyamda Fatiha okurken “iyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn” (yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz) demek Tenzih ise, secdeye varıp alnını toprağa koyarak Hakk’a en yakın olduğu anı en aşağıda bulmak, Teşbih’in ta kendisidir. Zikir de böyledir; “Allah” derken O’nun bütün isimleri cem eden Zât’ını anmak Tenzih ise, “Rahmân” ismini zikrederken kâinattaki bütün merhamet tecellilerini O’ndan bilmek Teşbih’tir.
Nihayetinde Cennet ve Cehennem dahi bu idrakten ayrı düşünülemez. Cennet, Hakk’ın Cemâl ve Lütuf sıfatlarının tecellilerini perdesiz seyretme halidir; Cehennem ise Celâl ve Kahır sıfatlarının tecellileri altında kalıp, o tecellinin kaynağı olan Rahmet’ten gafil olmanın acısıdır. Ve bütün bu hikâyeleri, bu incelikleri, bu zıt gibi görünen hakikatlerin birliğini anlatan Mesnevi-i Şerif gibi eserler, baştan sona bir Teşbih dersidir; somut olanla soyut olanın el ele yürüdüğü bir irfan mektebidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç ana kaynak, Teşbih denizine üç farklı kıyıdan yaklaşır, ancak hepsi aynı okyanusa dökülür.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve eserleri, Teşbih’i sâlikin günlük hayatına, ibadetine ve ahlâkına tercüme eder. O, Teşbih’i yüksek bir hikmet konusu olarak bırakmaz; onu, abdest alırken suya dokunan elde, namazda eğilen belde, zikirde titreyen kalpte, bir mü’min kardeşinin yüzünde aratır. Terzibaba’nın dilinde Teşbih, yaşanılan, tadılan bir hakikattir. Vahdet-i Vücûd’un en derin meselelerini, bir esnafın dükkânındaki berekette, bir annenin çocuğuna şefkatinde göstererek, Teşbih’i arş’tan ferşe indirir. Onun mektebinde Teşbih, “gözü ve gönlü açma” sanatıdır; etrafımızdaki her şeyin nasıl “Lâ ilâhe illâllah” dediğini işitme talimidir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ise Teşbih’in vücûdî temelini, usûlünü ve erkânını ortaya koyar. Füsûs, Teşbih’in neden sadece bir benzetme sanatı değil, bir bilme ve bulma yolu olduğunu anlatır. Hakk’ın neden kendini Halk suretinde görmeyi dilediğini, Nefes-i Rahmânî’nin nasıl bütün varlık suretlerini ortaya çıkardığını, A’yân-ı Sâbite’nin bu suretlerin değişmez hakikatleri olduğunu izah eder. İbn Arabî için Teşbih, Hakk’ın kendi isimlerinin ve sıfatlarının tecellilerini görmek için âlemi bir ayna kılmasıdır. Bu yüzden O’nu sadece Tenzih ile bilmek, O’nu bilmenin yarısını, hatta daha azını bilmektir. Füsûs, her bir peygamberin hikmetinde Tenzih ve Teşbih arasındaki bu ilâhî dansın farklı bir ritmini gösterir ve kâmil arifin bu iki kanatla nasıl uçtuğunun hikemî haritasını çizer.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise Teşbih’in aşk lisanıyla yazılmış en büyük şiiridir. İbn Arabî’nin akılla ve hikmetle temelini attığı yapının içini, Mevlânâ aşk ile, gözyaşı ile, coşku ile doldurur. Mesnevî, soyut hakikatleri anlatmak için bu dünyadan, yani Teşbih âleminden başka bir dil olmadığını haykırır. Kamışın ayrılık feryadından, tencerede kaynayan nohutun ıstırabından, aslan postuna bürünmüş eşeğin hikâyesinden bahsederken, hep perdenin arkasındaki asıl mana olan Hakk-Halk ilişkisini, vuslat arzusunu, benlikten geçişi anlatır. Mesnevî’de Teşbih, hakikate ulaşmak için kullanılan bir araç değil, hakikatin kendisinin dile geliş biçimidir. O, “benzeterek anlatıyorum ama sen benzetileni anla” derken, aslında Teşbih’in kendisinin bir vuslat kapısı olduğunu öğretir.
Değerlendirme
Anlarız ki, Teşbih, kâinat kitabını okuma sanatıdır. O, Hakk’ı sadece göklerin ötesinde, ulaşılamaz bir Zât olarak değil, aynı zamanda şahdamarımızdan daha yakın, her zerrede isimleriyle tecelli eden bir Sevgili olarak bilmektir. Bu irfan yolculuğunda sâlike düşen, Tenzih kılıcıyla nefsini ve şirk kokan benzetmeleri kesip atarken, Teşbih nazarıyla da âlemdeki her suretin ardında parlayan asıl Yüz’ü görmeyi öğrenmektir. İbn Arabî’nin çizdiği harita, Mevlânâ’nın yaktığı aşk ateşi ve Terzibaba’nın uzattığı el ile bu yol, yürüyene açılır. Hakiki Tevhid, bu iki görüşü tek bir bakışta birleştirebilen, hem “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Tenzih) hem de “O, işitendir, görendir” (Teşbih) ayetlerini aynı anda yaşayan Muhammedî kalbin sırrıdır. Bu sırra eren, baktığı her yerde O’nu görür, ama gördüğü hiçbir şeyin O olmadığını da bilir.