Veli
Veli kavramı, Hakk’a dost olma, O’nun dostu olma sırrına açılan bir kapıdır. Bu öyle bir kapıdır ki, ardında ayrılık gayrılık kalmaz, benlik erir, sadece O’nun yakınlığının (kurbiyetinin) sıcaklığı hissedilir. Veli, bir rütbe, bir makamdan evvel bir hâldir; kulun kendi varlık vehminden sıyrılıp, Hakk’ın varlığında nefes aldığı bir dostluk iklimidir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu sır, süslü kelimelerle değil, yaşayanların hâliyle, âriflerin sohbetiyle anlaşılmaya çalışılır. Zira velâyet, kitaplarda okunan bir bilgi değil, kalpte yaşanan bir tecellîdir. Bu makalede, o tecellînin ne olduğu, nasıl zuhûr ettiği ve sâlikin bu yolda nelere dikkat etmesi gerektiği, büyüklerin izi sürülerek anlaşılmaya çalışılır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
"Veli" kelimesi, lügatte "yakın olmak, dost olmak, birinin işini üstlenmek, yardımcı olmak" gibi mânâlar taşır. Nitekim bir kaynakta bu şöyle özetlenir:
Veli Sözlükte “bir şeye çok yakın olmak, bir kimseyle yan yana bulunmak” anlamındaki vely ile “birinin işini üstlenmek; bir ülkeyi yönetmek; yardım etmek, sevmek” mânalarındaki velâyet (vilâyet) kökünden türeyen velî “yardımcı, dost” demektir.
Bu lügat mânâsı, hakikatin bir perdesini aralar. Yakınlık, dostluk ve işi üzerine alma, kul ile Hakk arasındaki ilişkinin özünü anlatır. Kur’ân-ı Kerîm, bu hakikatin temelini atarken, asıl ve tek Velî’nin Cenâb-ı Hakk olduğunu tekrar tekrar hatırlatır. O, müminlerin dostu ve yardımcısıdır. Bütün dostluklar, bütün yakınlıklar, O'nun "el-Velî" isminin bir gölgesinden, bir tecellîsinden ibarettir. Bu sebeple, Tevhid inancı, Hakk'tan başka, O'nun dışında ve O'ndan bağımsız bir veli tanımayı reddeder.
Dolayısıyla, Allâh'tan başka ("min dûnihî") denilecek bir saha, ilâh ya da velî edinecek bağımsız ikinci bir varlık yoktur. Ne var ki, âleme kesret gözlüğüyle bakan kimseler bu hakîkatten habersizdirler.
"Min dûnihî", yani "O'ndan başka" ifadesi meselenin düğüm noktasıdır. Varlığa bu nazarla bakmak, Hakk'ı bir yanda, âlemi başka bir yanda gören bir ikilik yanılgısıdır. Bu yanılgı, kişiyi sahte veliler edinmeye sürükler. Terzibaba Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, bu sahte veliler iki ana başlıkta toplanır. Birincisi ve en tehlikelisi, kişinin kendi nefsini, aklını, bilgisini ve gücünü veli edinmesidir. Kendi iradesini mutlak sanmak, gücünün kendinden geldiğine inanmak, Hakk’ın insana bir emanet olarak lütfettiği sıfatları sahiplenmektir. Bu, en gizli şirk kapısıdır. İkincisi ise, sebepleri veli edinmektir. Şifayı doktordan, rızkı patrondan, zaferi ordudan bilmek; ama o sebeplerin ardındaki asıl fâili, "Müsebbibü’l-Esbâb" olan Hakk'ı unutmaktır. Ârif ise sebepleri inkâr etmez, lakin her sebebin ardında parlayan ilahi kudreti müşahede eder. O, varlığa "O'ndan başka" diye değil, "O'nunla" (bihî) bakar.
İnsan, Cenâb-ı Hakk'ı uzaklarda, ulaşılmaz bir tahtta hayal ettiği için O'na yaklaşmak adına aracılar icat eder. Bu, müşrik aklının bir oyunudur. Onların "Bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye bunlara tapıyoruz" demelerinin ardında, Hakk'ı tenzih edeceğim derken O'nu âlemden dışlayan bir vehm yatar.
Hakîkatte Allâh ile kul arasında müşriklerin (ya'nî hayâta kesret gözlüğüyle bakan taklîdî îmân sâhibi kimselerin) zannettiği gibi bir uzaklık ve ayrılık yoktur. Allâh onların hayâl ettiği gibi ötelerde tahtında oturan bir pâdişâh değildir; her ân her yerdedir, bütün âlemlerdedir ve hep bizimledir. Kâf Sûresi 50/16'da buyrulur: " Nahnu akrebu ileyhi min habli'l verîd " ( Biz ona şah damarından daha yakınız ).
Hakk bize şah damarımızdan daha yakın olduğuna göre, araya konulan her "veli", bu hakiki yakınlığı örten bir perde olmaktan başka bir şey değildir. Burada ince bir ayrım vardır. Mâide Sûresi’ndeki "O'na varmak için vesile arayın" emri ile müşrikin putunu aracı kılması aynı şey değildir. Sahte veli, yani put veya nefs, bakışı kendinde durdurur, Hakk'a perde olur. Hakiki vesile olan mürşid-i kâmil ise bir ayna gibidir; sâlike kendisini değil, Hakk'ı gösterir ve aradan çekilir. Biri vuslata köprü, diğeri ayrılığa sebeptir. Gerçek velâyet yolunda sâlik, bir şahsı veya sebebi putlaştırmaz; onu, Hakk'ın rahmetinin ve hidayetinin bir tecellîsi olarak görür ve o vesile ile Hakk'a yürür. Bu yürüyüşün sonunda ise şu sırra erilir:
Kişi evvela nefsi benliğini ardında da izafi olan benliğini belirli sistemli bir çalışma neticesinden kaldırabilirse oradan oluşan boşluğu da ilahi olan kimlik kaplar ve artık o mahallin velisi Allah olur.
Velâyet, kulun aradan çekilip, o varlık sahnesini asıl sahibine, yani el-Velî olan Allah'a bırakmasıdır. Kulun kendi mevhûm varlığından soyunmasıdır. Tasavvuf ıstılahında "veli" veya "sûfî" denildiğinde, bu hâli kuşanmış insan anlaşılır. Onlar, bu soyunma ameliyesini hayatlarının her anına yaymışlardır.
“Sûfî" o kimsedir ki, onun kalbi aslâ halk ile meşgül olmaz ve halkın red ve kabûlüne iltifât etmez. Bu zevât-ı şerîfede tefrîd ve tecrîd-i vücûd olmakla berâber, cenâb-ı Peygamber’in mutî'i ve peyrevidirler; ve sünen-i seniyyeye-i nebeviyyeye son derece riâyetkâr olup adımlannı, Resûl-i Ekrem haz-retlerinin adımlarına uydururlar.
Bu tarif, velinin üç temel vasfını ortaya koyar: Birincisi, kalbinin halkla değil, Hakk ile olmasıdır. Bu, insanlardan kaçmak değil, insanların övgü ve yergisine, kabul ve reddine gönül bağlamamaktır. Kalp, sadece Hakk'ın nazargâhıdır. İkincisi, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) yoluna, yani sünnetine sımsıkı sarılmasıdır. Velâyet, şeriatın dışında bir yol değildir; bilakis şeriatın ruhunu, bâtınını yaşamaktır. Her veli, kendi meşrebinde bir peygamberin vârisidir ve en kâmil velâyet, Muhammedî meşrep üzre olandır. Üçüncüsü ise "hırkayı atmak"tır. Bu hırka, sadece dervişin giydiği elbise değil, asıl olarak kulun üzerine giydiği "mevhûm varlık" elbisesidir. Veli, bu vehimden ibaret olan benlik hırkasını çıkarıp atmış, fenâ makamına ermiştir. O, "ölmeden evvel ölünüz" sırrına mazhar olandır.
"Veli" kelimesinin çok katmanlı yapısı, fıkıh dilindeki kullanımıyla da kendini gösterir. Mesela, bir cinayet durumunda öldürülen kişinin hakkını arayacak olan yakınına "maktulün velîsi" denir.
İkincisi "sizin için" zamîr-i muhatabı maktulün velîsine râci' olur. Yani buradaki zamir öldürülmüş olan kişinin velisine hak sahibine aittir.
Buradaki "veli", hak sahibi, sorumlu, en yakın kişi demektir. Bu dünyevî yakınlık ve sorumluluk, velâyetin mânevî mertebesindeki yakınlığın ve Hakk’ın sırlarına vâkıf olmanın bir yansıması gibidir. Bu gibi ince mânâları anlamak ise ancak "özü ve içi bilen" kimselere, yani Kur'an'ın tabiriyle ulul elbab'a (derin akıl ve hikmet sahipleri) nasip olur.
Velâyetin zirvesi, mutlak Tevhid idrakidir. Bu idrakte, kul sadece kendi varlığının değil, en yüce varlıklar olan meleklerin dahi yegâne Velî'sinin Allah olduğunu anlar. Meleklere tapanlara karşı meleklerin mahşer günündeki cevabı, bu hakikatin en net ifadesidir:
(Melekler de) seni tenzîh ederiz. bizim velîmiz sensin, onlar değil; hayır (doğrusu) onların ekserisi (birçokları) cinlere tapar olmuşlardı bize değil. çoğu onla-ra inanıyorlardı, derler
Melekler bile, kendilerine yönelen bir ibadeti veya bir velâyet yakıştırmasını reddederek, "Bizim Velî'miz Sensin" diyerek Hakk'a sığınıyorlar. Bu, sâlik için önemli bir derstir. Eğer nûrânî varlıklar olan melekler dahi kendilerinde bir varlık ve güç görmeyip her şeyi Hakk'a iade ediyorsa, topraktan halk edilmiş aciz insanın kendi nefsine, aklına veya başka bir mahlûka velâyet atfetmesi büyük bir gaflettir. Hakiki veli, bu sırrı yaşayan, her an "Bizim Velî'miz Sensin" diyen ve bu ikrar içinde fâni olandır. Onun dostluğu, Hakk'ın dostluğunun bir tecellîsidir; onun yakınlığı, Hakk'ın kuluna olan yakınlığının bir nişanıdır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Veli: Aslı ve Mertebesi
Veli bahsi, kuru bir kelimeyi değil, varlığın kalbine açılan bir kapıyı ifade eder. Veli, lügatte "yakın, dost" demektir. İrfan dilinde bu yakınlık, mesafelerin kalktığı, sevenin sevdiğinde eridiği bir hâlin adıdır. Bu öyle bir dostluktur ki, Cenâb-ı Hakk'ın kuluna şah damarından yakın olduğunun sırrına ermekle başlar ve O'ndan başka hakiki bir dost, bir vekil olmadığını idrakle kemâle erer.
Terzibaba İrfan Mektebi'nin nazarında veli, sadece ahlâkı güzel, ibadeti çok bir insan değildir. O, varlık ağacının en kâmil meyvesi, Hakikat-i Muhammediyye'nin (Muhammedî hakikatin) içinde yaşadığımız âlemdeki en berrak tecellîsidir. Onun aslı, ezeldeki ilimdedir; sureti ise bu kesâfet âleminde sâliklere yol gösteren bir kandil gibidir. Bu kandilin ışığının kaynağı, parladığı mertebeler ve zıtları nasıl kendi potasında bir eylediği, Terzibaba Hazretleri'nin sohbetlerinden anlaşılır.
Velâyetin Kökü: Hakîkat-i Muhammediyye'nin Gölgesi ve Tecellîsi
Veli, kendi başına bir varlık, müstakil bir güç değildir. O, bir ayna gibidir. Aynanın değeri, kendinden değil, neyi yansıttığındandır. Velinin aynası, Hakîkat-i Muhammediyye'ye dönüktür. Bütün bir kevnî yapı, bütün âlemler, bu hakikatin bir gölgesi mesabesindedir. Fakat veli, sıradan bir gölge değil, o hakikatin en net, en cilalı, en sadık yansımasıdır. Varlığın geri kalanı puslu bir gölge iken, veli, Güneş'in ışığını doğrudan aksettiren parlak bir ayna olur.
Gülşen-i Râz şerhinde bu incelik şöyle dile getirilir:
Mertebelerin hepsi gizli derecesinde; Âlem vücût buldu sâyesinde. Hepsi onun gölgesiydi ifâdesiyle hepsinin hakîkat-i Muhammedî’den meydana gelmesi anlatılmaktadır. O nûrdandır velâyet gölge salan; Bâtıları ile doğuları ile berâber olan.
Âlem, o ilk Nûr'un, o ezelî "sâye"nin, yani gölgesinin açılımıdır. Velâyet ise bu gölgenin en şuurlu, en kâmil hâlidir. Doğu da batı da, görünen de görünmeyen de o velâyet gölgesinin altındadır. Demek ki veli, sadece belirli bir coğrafyanın veya zamanın insanı değil, varoluşun tamamını kuşatan bir hakikatin zuhur mahalli, yani ortaya çıktığı yerdir.
Bu hakikat, sadece insanda değil, bütün mevcudatta gizlidir. Bir çiçeğin olgunlaşıp en güzel kokusunu vermesi, bir taşın nice zaman toprağın altında kalıp bir elmasa dönüşmesi, hep o kemâlât nurunun, o Muhammedî ruhâniyetin bir tecellîsidir. Lâkin bu tecellînin en üst mertebede, şuurla ve ilimle zuhûra geldiği yer, velinin gönlüdür.
Her varlığın kemâlat devresi Peygamberimizin âlem şümûl nûrâniyetinin zuhuru demektir. Çiçeklerin tam açılıp koku vermesi, meyve ve sebzelerin yenebilecek hâle gelip olgunlaşması, taşların bile yâkut, mücevher, altın olmaları hep bu rûhâniyetin, nûrâniyetin eseridir. İnsanda ise Allah’ını, Peygamberini bilen, seven, herkese iyilik yaparak rahmet olan, hâliyle, ilmiyle, nasihâtleriyle iyilik saçan ve ehline de sırlı bilgilerden bahseden velîler. Efendimizin rûhundan, ilminden hissesine düştüğü kadar nur ve feyz saçarlar.
Velinin aslı budur. O, kendi nefsinden bir ışık saçmaz. O, ezelî Güneş'ten aldığı nuru, kendi istidadı ve meşrebi mikdarınca çevresine yansıtan bir dolunaydır. Bu yüzden, bir velinin hakikatine yapılan her hediye, aslında o velinin varis olduğu Hakîkat-i Ahmediyye'ye ve onun da aslı olan Hakk'a sunulmuş olur.
İlâhi yarabb-i bu kitaptan eğer mânevi bir kazanç elde edilirse, (13) on üç’ ün haki kat-i olan, Hakikat-i AHMEDİ’yye ’ ye ve onun özel zuhurları olan altı, ULÛLAZM, Peygamberin hakikatlerine ve onların genel zuhurları olan diğer bütün Peygamberlerin hakikatlerine ve onların her birerlerinin varisleri ve halifeleri olan velilerinin hakikatlerine hakikatimle hediyye eyledim, kabul eyle...
Bu dua, velâyetin bir silsile, bir miras yoluyla nasıl aktarıldığını ve her bir velinin, kendinden önceki peygamberlerin ve velilerin hakikatinden nasıl bir pay taşıdığını gösteren en güzel misaldir. Veli, tek başına bir ağaç değil, kökleri ezele uzanan büyük bir ormanın parçasıdır.
Seyrin Zirvesi: Âdemlik'ten Muhammedîlik Neş'esine ve Halifeliğe
İnsanın bu dünyaya gönderilişi, bir seyr-i sülûk (manevi yolculuk) içindir. Bu yolculuk, surette Âdem ile başlar, sirette ve hakikatte Muhammedîlik neş'esine ulaşmakla kemâlini bulur. Her insan, bu potansiyeli içinde taşır. Helal süt emmiş, fıtratı bozulmamış bir kimse, hayat yolculuğunda adeta peygamberlerin geçtiği menzillerden geçer.
Helâl süt emmiş, besmeleli ana, babanın çocukları Âdemlik, Nûhluk, İbrâhîmlik, Mûsâlık, Îsâlık devrelerini geçirdikten sonra 40-45 yaşlar arasında da Muhammedîlik neş’esine girerler. Şu hâlde Efendimiz ölmemişlerdir, kıyâmete kadar gönüllerimizde yaşamaktadırlar.
Veli, bu yolculuğu tamamlamış, kendi varlığında Âdem'in tevbesini, Nûh'un sabrını, İbrâhim'in teslimiyetini, Mûsâ'nın celâlini, Îsâ'nın ruhaniliğini yaşayarak en sonunda Muhammedîlik neş'esi denilen o Cem makamı'na (birleştirme makamına) ulaşmış kimsedir. O makamda artık şeriat, tarikat, hakikat ve marifet birbirinden ayrı şeyler değil, aynı hakikatin farklı yüzleridir.
Bu yolculuğu tamamlayan veli, menzile varıp oturmaz. Onun bir de "halifelik" görevi vardır. Bu, Hakk'ın yeryüzündeki vekili olma, O'nun rahmetini, adaletini ve ilmini mahlûkata ulaştırma vazifesidir. Bu vazife, sâlikleri Hakk'a ulaştıran kapılarda beklemekle icra edilir.
Allah’a giriş kapılarının birincisi fiiller, ikincisi esmâ-i İlâhiyye ve bu kimselerde bu kapıların sahipleridir, esmâ-i İlâhiyye içinde hangisinin kapısına sahipse orada beklerler ve oradan girenleri alıp Hakk’ın huzuruna götürürler...
Demek ki Hakk'a giden yollar, fiillerimiz ve ilahi isimlerdir. Kimisi hizmet fiiliyle, kimisi cömertlik fiiliyle, kimisi ilim fiiliyle Hakk'a yürür. Kimisi de "er-Rahmân" isminin tecellisine mazhar olup o kapıdan girer, kimisi "el-Adl" isminin, kimisi "el-Alîm" isminin... Veliler, bu kapıların bekçileridir. Her biri kendi meşrebine, yani manevi karakterine uygun olan ismin kapısında durur ve o kapıdan girmeye istidadı olanları tanır, onlara rehberlik eder. Mûsevî meşrep bir veli celâl kapısında, Îsevî meşrep bir veli ruhâniyet ve şifa kapısında, Muhammedî meşrep bir veli ise bütün isimleri kendinde toplayan Câmi' isminin kapısında bekler.
Bu halifelik, bazen zâhirî bir saltanatla birleşir, Hz. Dâvud misalinde olduğu gibi. Bazen de tamamen bâtınî bir otorite olarak kalır. Terzibaba Hazretleri, İbn Arabî'nin bu konudaki ayrımına işaret eder:
Buradan hareketle İbnü’l-Arabî, iki tür halifelikten söz eder: Biri Allah’a halife olmak, diğeri peygambere halife olmaktır. Bu ayrım, velâyet–nübüvvet ilişkisiyle ilgilidir. Allah’tan halifeliği alan, yasa koyma ve uygulama hakkına sahip olur; peygambere halife olan ise kendisine gelen şeriata uymakla yükümlüdür. Bu bağlamda resul ile nebi arasındaki farkı ortaya koyan İbnü’l-Arabî, velîyi de nebî ile aynı kategoride değerlendirir; zira her ikisinin de bağımsız olarak şeriat koyma yetkisi yoktur.
Veli, peygamberin vârisidir. Kendi başına yeni bir din, yeni bir şeriat getirmez. O, mevcut şeriatın bâtınî mertebesini, hakikatini açığa çıkarır. Bu yüzden velâyet, nübüvvetin bâtınıdır ve kıyamete dek sürecektir. Peygamberlerin resulleri, yani elçileri olarak bu irfanı çağın idrakine uygun bir dille sunarlar.
Evliyalar derler ki risalet sona ermemiştir. peki bu nasıl oluyor. Cenab-ı Hakk risalet sona erdi diyor. Risaletten kasıt ariflerin yeryüzünde var olması. Allahın resulleri artık yok. Resul-i ilahi devri bitti, son resul, nebi olarak Hz. Muhammed. Ancak resullerin resulleri olarak risalet devam etmekte... İşte resulün resulleri, peygamberimizin arkasından gelen hani ne diyordu: “ Alimler benim varislerimdir ” Bu bir bakıma, Peygamberin resulleri demek, vahy-i ilahi olarak peygamberimizin Allah tarafından aldığı yeni hükümler vahiy ilahi olarak aldıklarını kendisinin risalet resulleri tarafından ilhamlarla açılımlarıdır.
Velinin halifeliği, vahyin getirdiği hakikatleri, ilham yoluyla açarak, zamanın insanının gönlüne ve aklına sunmaktır.
Zıtların Cem Olduğu Ayna: Varlık Mertebelerinin Sırrına Vâkıf Olmak
Varlığın dokusu, zıtların birliğinden oluşur. Gece ve gündüz, hayır ve şer, celâl ve cemâl, zâhir ve bâtın... Avam, yani sıradan insan, bu zıtlıklar arasında savrulur; birini seçip diğerini reddeder. Gaflet ehli, bu zıtlıkları birbiriyle savaşan iki ayrı güç zanneder. Veli ise, bütün bu zıtların aynı Hakk'ın farklı tecellîleri olduğunu müşahede eden kimsedir. O, bu tecellîlerin hangi mertebede, hangi hükümle zuhur ettiğinin sırrına vâkıf olmuştur.
Terzibaba Hazretleri, Abdülkerim Cîlî'den özetleyerek bu mertebeleri izah eder. Bir yanda Zât mertebesi vardır ki, orada hüküm birdir, ayrılık gayrılık yoktur. Bir de Ulûhiyyet mertebesi vardır ki, orası isimlerin ve sıfatların zuhur ettiği, dolayısıyla zıtların belirdiği yerdir.
Ulûhiyyet; bu sıfatta isimlerin, sıfatların zuhuru vardır ve toplumdan herşeyin hakkını tek tek vermek gibi, bir zuhuru olur. Bu sıfatta zıtlar belirir; isimler ve sıfatlar birbi-rinin zıddı olarak gözükür... Ulûhiyyet, karşılıklı zıddı, özünde toplar. Mesela (evveli olmayanı, sonradan olmuşu); (Hakk’ı, halkı); (varlığı, yokluğu) vb. Bütün bunların hepsini özünde toplar.
Veli, bu Ulûhiyyet mertebesinin sırrını çözmüş kişidir. O bilir ki, Hakk halk suretinde, halk da Hakk suretinde zuhur edebilir. O bilir ki, kahır da lütuf da aynı kaynaktan gelir. Bu yüzden veli, Hakk'ı tek bir surete, tek bir isme, tek bir tecellîye hapsetmez. Putperestin hatası da zaten budur. O, Hakk'ın bir suretteki tecellîsini görür ama O'nu o suretten ibaret sanır. Muvahhid olan veli ise, her suretin ardındaki Sûretsiz'i tanır.
Özetle; putperestin hatâsı Hakk'ı o tek sûrete hapsetmesidir. Muvahhidin farkı, Hakk'ı hiçbir sûretle sınırlamaması ve her sûrette O'nu tanıyabilmesidir.
Bu idrak, veliyi "zâlim" olmaktan korur. Çünkü irfan dilinde zulüm, bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymaktır. En büyük zulüm ise, Hakk'ın tecellîsini görmeyip kesret perdesine, yani çokluk âlemine takılıp kalmak ve Hakk'tan başka veliler, yani koruyucular edinmektir. Âyet-i kerime "Yoksa onlar Allah’tan başka dostlar mı edindiler? Hâlbuki gerçek dost Allah’tır" (Şûrâ, 42/9) buyurarak bu gaflete işaret eder. Veli, bu âyetin sırrına ermiştir. O, bir surete yöneldiğinde dahi, o suretin sadece bir mazhar, bir tecellîgâh olduğunu bilir.
Kul ne zaman bir velî zannetse, bilmelidir ki o ancak Allah'ın velâyetinin mazharıdır. Kul Allah'tan başkasını velî edindiğini sanır, halbuki o sadece Allah'ın velâyetinin bir mazharıdır. Marifet ehli, her yüzde O'nun vechini görür.
Bu, Hakk'ın Sûretsiz Zât'ının, enbiyâ ve evliyânın suretlerinde yüz göstermesi sırrıdır. Ateşte kızan demirin "Ben ateşim" demesi gibi, o velinin suretinden de "Beni gören Hakk'ı gördü" sadâsı yankılanır. Ama bu, o suretin ilah olduğu anlamına gelmez. O suret, Hakk'ın o anki tecellîsinin bir perdesi, bir kisvesidir.
O sûretsiz vakit vakit ketm-i ademden, keremden nâşî, sûretlere yüz gösterir. “Sûretler”den murâd, enbiyâ ve evliyâ hazarâtının suver-i şahsiyyeleri ve cismânî olan heykelleridir... O vakit ateşte kızan demirin "Ben ateşim!” demesi doğru olduğu gibi, onların dahi “Beni gören muhakkak Hakk’ı gördü” ve “Ene’l-Hak" (“Ben “Hakk”ım) demeleri sahîh ve doğru olur.
Bu, velinin zıtları birleştirdiği, suret ile mânâyı, teşbih ile tenzihi cem ettiği makamdır. O, her yüzde O'nu görür ama hiçbir yüze O'nu hapsetmez.
İman ile Âyânı Birleştirmek: Velâyetin Nadir Kemâli
İnsân-ı Kâmil'in ve kâmil velinin en zor, en hassas ve en yüce makamlarından biri, iman ile âyânı, yani gayba olan inanç ile doğrudan müşahedeyi birleştirebilmektir. Sâlik, yolun başında gayba iman eder. Yolun ilerleyen aşamalarında, perdeler kalktıkça bazı hakikatleri âyânen, yani apaçık görmeye başlar. En büyük imtihan ve sürçme tehlikesi burada başlar.
Çoğu ârif, müşahede denizine daldığında, imanın ve şeriatın getirdiği mükellefiyetleri bir kenara bırakma meyli gösterir. "Ben artık hakikati görüyorum, bu kurallar avam içindir" zannına kapılabilir. Bu, ayakların kaydığı en tehlikeli noktadır. Hakiki veli, Muhammedî meşrep olan arif ise, müşahenin tam ortasındayken bile imanın gerektirdiği edebe ve amele sımsıkı sarılır. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin bu hâli, Terzibaba Hazretleri tarafından şöyle aktarılır:
«Ben îmânla âyânı cem'ettim. Müşâdeleri ortadayken onları bir tarafa bırakıp îmânla amel etmek hâli nâdir bir keyfiyettir. Bu makâm, nice ariflerin ayaklarının sürçtüğü noktadır. Çünkü onlar müşâhedeye erince onunla amel ederler ve îmânla amel etmezler. Böylece îmânla âyânı birleştirmiş olmazlar.» Hoca Alâeddin Attâr Hazretleri de bu mâ’nâda Şeyh-i Ekber ile beraber oldukları için, dâva, «ilim tarafını tutmaktır» buyurdular.
"İlim tarafını tutmak", Hakk'ın emri olan şeriatı, kendi keşfinden ve müşahedenden üstün tutmaktır. Bu, "Abdullah" (Allah'ın kulu) olmanın "Ârifbillah" (Allah'ı bilen) olmaktan daha üstün bir makam olduğunu idrak etmektir. Çünkü müşahede, kulun kendi hâliyle ilgili bir tecrübedir. İman ve ilim ise, Hakk'ın mutlak emridir. Kâmil veli, kendi tecrübesini mutlaklaştırmaz, onu Hakk'ın emrinin süzgecinden geçirir.
Bu hâl, aynı zamanda kader sırrıyla da ilgilidir. Veli, Hakk ile Hakk olduğunda, kendi beşerî iradesiyle kadere müdahale etmeyi düşünmez. Çünkü bu, beşeriyetinin devreye girmesi, yani makamından düşmesi olur. O, bilir ki mutlak kazayı değiştirmek mümkün değildir.
Şimdi diyorlar ki evliyaullah kazayı durdurur, kazayı önler, mutlak kazanın önlenmesi mümkün değildir, hiçbir şekilde onu hiç kimse ne veliler, ne gavslar, ne işte düşünebildiğiniz kadar işte Cenab-ı Hakk’ın yanında Hz Peygamber dahil gerçi O istisna ama لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلا وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلا 35/43 Allah’ın sünnetinde değişiklik olmaz ama o dilerse كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 O her an başka bir işte olur, o da ayrı bir konudur.
Veli, "O her an başka bir şe'ndedir" sırrını bilir ama bu sırra dayanarak "Ben değiştiririm" iddiasına düşmez. Tedbirini alır, tevekkül eder ve Hakk'ın hükmüne razı olur. Bu, iman ile âyânı birleştirmenin en güzel örneğidir. O, hem kaderin işleyişini müşahede eder (âyân) hem de bir kul olarak tedbir almakla ve dua etmekle mükellef olduğunu bilir ve gereğini yapar (iman).
Terzibaba Hazretleri'nin dilinden velinin aslı ve mertebesi budur: Kökü Hakîkat-i Muhammediyye'de olan, seyrini Muhammedî neş'e ile tamamlayan, Hakk'ın kapılarında bir halife olarak bekleyen, zıtların tecellî ettiği Ulûhiyyet sırrına vâkıf olan ve en nihayetinde, müşahede deryasında yüzerken bile iman ve edep gemisini terk etmeyen kâmil bir insandır. O, Hakk'ın bu âlemdeki nazargâhı, rahmetinin eli ve dilidir.
Terzibaba Geleneğinde Veli'in Yaşanması
Velâyet, Cenâb-ı Hakk'ın bir kuluna bahşettiği bir dostluk ve yakınlık sırrıdır. Bu sır, kitaplarda okunan kuru bir bilgi değil, bir ömür boyu süren, her anı bir imtihan ve her nefesi bir idrak olan canlı bir yolculuktur. Bu yolculuğa tasavvuf dilinde seyr-i sülûk denir. Velâyetin nasıl yaşandığını anlamak, bu seyr-i sülûkun usûlünü, erkânını, tehlikelerini ve en nihayetinde vuslatını anlamak demektir. Bu yol, dışarıdan bakıldığında bir dizi ibadet ve zikirden ibaret zannedilebilir. Hakikatte ise, insanın kendi varlık iddiasından soyunup, Hakk'ın varlığında fani olma sanatıdır. Bu sanat, bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde, nefs tezkiyesi, zikir ve edep kanatlarıyla uçularak icra edilir. Bu kutlu yolculuğun menzilleri, Terzibaba geleneğinin irfan pınarından anlaşılabilir.
Seyr-i Sülûk'un Esasları: Nefs, Edep ve Mürşid
Velâyet yolu, her şeyden evvel, bir arınma yoludur. Sâlik, yani bu yola baş koyan yolcu, işe kendi nefsini tanımak ve onu kötü huylardan, benlik iddialarından temizlemekle başlar. Nefis, fıtratı gereği zulme, kibre, hırsa ve günaha meyillidir. Bu genel kaidenin dışına çıkabilenler, imanlarını salih amellerle ve nefis tezkiyesiyle perçinleyenlerdir. Ancak Cenâb-ı Hakk'ın da işaret ettiği gibi, onlar pek azdır.
Allah Teâlâ “kalîlun mâ hum” “ Onlar da pek azdır .” (Sâd, 38/24) buyurarak, gerçekten imanla beraber nefsini tezkiye edenlerin ve güzel ahlâk sahibi olanların çok az olduğunu bildirmektedir. Bu seçkin azınlık, nebîler, veliler, ârifler, rabbani âlimlerdir.
Bu seçkin azınlığın arasına katılmanın yolu, nefsin şehvet ve heveslerine "hayır" diyebilmekten geçer. Cennet, nefsin hoşlanmadığı şeylerle; cehennem ise nefsin arzuladığı şehvetlerle çevrilidir. Sâlik, bu hakikati idrak ederek, nefsinin tatlı gelen zehirlerine karşı uyanık olur. Bu uyanıklığın en mühim direği ise edeptir.
Edep, bu yolun hem başlangıcı hem de sonudur. Lâkin buradaki edep, halk arasında bilinen nezaket kurallarından ibaret değildir. Tasavvuf yolunda edep, varlık iddiasından soyunmaktır. Öyle ki, kişinin kendisini "edepli" görmesi dahi bir varlık iddiası, bir benlik cilvesi sayılır. Gerçek edep, kulun kendisinden zuhur eden her fiili, her hali, her güzelliği kendinden bilmeyip, asıl sahibine, yani Cenâb-ı Hakk'a iade etmesidir.
“Edeb sahibi olmâyâna itibar yok. Edebli olmak bile hatadır. Buradaki edebten maksat, bir nevi varlık iddiasına geçmek ve kendisini edebli görmektir. Veya göstermektir... Zâhir ve bâtın hâllerinin en faziletli ve en kemâllisi, onları sahibine bağlamaktır. Bütün nebiler, velîler ve tahkik ehli, başından sonuna kadar bu hâl üzerindedir. Kula lâzım olan, zâhir ve bâtın hâllerine ait kendinden zuhur eden her şeyi kendinden mahvedip sahibine irca etmektir.”
Bu, sâlikin tek başına altından kalkabileceği bir yük değildir. Bu noktada, yolu bilen, yolun tehlikelerinden haberdar olan bir kılavuzun, bir mürşid-i kâmilin elini tutmak elzem olur. Sâlik, kendisinden zuhur eden her şeyi Hakk'a iade etme edebini evvela mürşidine karşı tatbik ederek öğrenir. Mürşidine tam bir teslimiyetle bağlanır ve onun iradesini kendi iradesinden üstün tutar. Zira bilir ki, mürşidin onun için murad ettiği, kendi nefsinin kendisi için arzuladığından çok daha hayırlıdır.
“Mürit, idrâkin son haddiyle bilmeli ve anlamalıdır ki, Allah'ın ona irâde edip lâyık gördüğü elbette kendisinin kendisine irâdesinden daha faydalı ve uygundur. Talibe düşen de, «tefâiz» kelimesiyle ifadelendirilen bu hâli, mürşidine karşı tatbik edip ondan bu işin sırrını kapmaya çalışmasıdır.”
Bu teslimiyet, körü körüne bir itaat değil, bir idrak teslimiyetidir. Sâlik, mürşidinin aynasında kendi nefsini görür, onun terbiyesi altında yontulur ve "ben" demenin en büyük edepsizlik olduğunu yaşayarak öğrenir.
Mürşid-i Kâmil'in Nazarı ve Terbiye Kudreti
Mürşid-i kâmil, velâyet yolunda sâlikin elinden tutan, onu tehlikelerden koruyan ve hedefe ulaştıran ilahi bir lütuftur. Onu diğer insanlardan ayıran en temel vasıf, sahip olduğu özel nazardır. Bu nazar, madde gözüyle görülemeyeni gören, sâlikin kalbindeki en gizli hallere dahi vakıf olan bir basiret nurudur. Mürşid, bu nazarı sayesinde müridin manevi hastalığını teşhis eder ve ona en uygun ilacı, en münasip terbiyeyi uygular.
“Bizim şeyhin husûsî bir nazarı var idi. Bir kimsenin hâline muttali’ olmak istediği vakit, ona bir nazar ederdi. Onun uhrevî ve dünyevî ahvâlinden haber verirdi.” Velhâsıl menâkıb-ı evliyâda bu gibi ahvâl çokdur. İşte bu gibi zevât, nâkısları terbiye kudretini hâizdirler. Kendilerinde bu nazar olmayan evliyâ, nefislerinde kâmil iseler de, başkalarını mertebe-i kemâle îsâle muktedir değildirler.
Bu nazar ve terbiye kudreti, kitaplardan öğrenilmez; bu, Hakk'ın seçkin kullarına bahşettiği bir "ilm-i ledün"dür. Terzibaba geleneğinin ulu pirlerinden Mustafa Sâfî Efendi, bu vasıflara sahip bir kâmil mürşid örneğidir. Müridi Hüseyin Vassâf, onun hallerini anlatırken bu hakikate işaret eder:
Vassâf, hâfızalarının çok güçlü olduğunu anlatırken, bahsi geçen herhangi bir konu üzerine Mesnevî-i şerîf‟ten ilgili beyitleri derhal okuyuverdiklerini, Hz. Salahaddin-i Uşşakî, Hz. Mısrî-i Niyâzî, Hz. Sezâî-i Gülşenî dîvânlarının hâfızasında olduğunu, binlerce mürîdânının isimlerini ve her birinin seyr ü sülûktaki mertebesini de bildiklerini kaydetmektedir. Taassup sahibi olmayıp herkesin hâline göre tenezzülleri olduğunu, sohbetinin pek latîf olduğunu, hiddetlendiğinin görülmediğini ve meşrebinin celâlden ziyâde cemâle nâzır olduğunu da Vassâf‟tan öğrenmekteyiz.
Binlerce müridin ismini ve her birinin seyrindeki mertebesini bilmek, beşerî bir hafızanın işi değildir. Bu, mürşidin kalbinin, kendisine bağlanan kalplerle bir nevi manevi bir ağ kurduğunun, onların hallerini kendi varlığında müşahede ettiğinin bir delilidir. Onun terbiyesi, katı kurallarla, celâl ile değil, herkesin haline göre tenezzül ederek, latif bir sohbetle, yani cemâl ile tecelli eder. O, insanları zorla bir kalıba sokmaya çalışmaz; aksine, onları "gönül dâhiline çekerek tenvir etmeyi" arzular. Bu, her kalbe kendi isti'dâdı nispetinde dokunan hikemî bir usûldür.
Yoldaki En Büyük Tehlike: Benlik İddiası ve Hileli Zuhûrât
Seyr-i sülûk, dikenleri güllerinden çok, tuzakları menzillerinden bol bir yoldur. Bu yoldaki en büyük tehlike, dışarıdan gelen bir düşman değil, sâlikin kendi içindeki en gizli düşman olan nefsidir. Nefis, sâliki yoldan çıkarmak için en çok da manevi halleri, ilham ve rüya gibi zuhurâtı kullanır. Sâlik, manevi bir sarhoşlukla yaşadığı bazı halleri, kendisini bir makama ulaştıran basamaklar zannedebilir. Hâlbuki o haller, bir yükseliş değil, nefsanî bir çukura iniş olabilir.
Ancak kişi nefsanî mâ’nâda inmiş olduğu bu hâli çıkmış olduğu bir idrâk seviyesi zanneder ve o halde yaşar ve çok büyük bir yanılgı içine girmiş olur. İşte çevrede görülen, çok abartılı olarak ifade edilen bazı anlayış ve yaşam türleri, şekilleri buradan kaynaklanmaktadır. Yâni onları, ulaşılan yerleri Hakk’a bağlamayıp kendine bağlamalarından olmakta. Böylece de bu anlayış ve inanç arttıkça bu devreye yâni bu hâle hayâl ve vehim girmekte ve onları son derece uç noktadaki fikirlere götürmekte.
Bu vehim ve hayal girdabına düşen kişi, yaşadığı her fısıltıyı "varidat" (ilahi ilham) zanneder, gördüğü her hayali hakikat sanır. Nefsi ona, "Sen seçilmişsin", "Sen sıddıklardansın", "Sen veliler ordusunun önündesin" gibi yaldızlı sözler fısıldar. Bu fısıltılara kanan kişi, en sonunda kendisini "zamanın kutbu", hatta "son evliya" ilan etmeye kadar varan bir akıl tutulması yaşar.
Varidat 839 (3/7/ 2006) Medinede Muhammed, İstanbulda Hüseyin kemâl ibni naci. Medine de son peygamber Muhammed. İstanbulda son evliya, Hüseyin kemâl ibni naci. Bildirildi. H. K. K… Varidat 666) 6/08/2005, 1/Recep/ 1426 Ahfâ sırrımca [Mukad-dimâtı ceyşil= Evvel gönderilen Veliler ordusun önüne geçen-sin yâni Hatemül Velisin] bana bildirildi. H. K. K…
Terzibaba Hazretleri'nin bu gibi misalleri ibret için zikretmesi, yolun ne denli tehlikeli olduğunu göstermek içindir. Bu hal, tasavvuf yolunun en büyük günahı olan "benlik" iddiasının, yani gizli şirkin en bariz tezahürüdür. Kişi, Allah'tan başka veliler edinmiştir ve o velilerin en büyüğü de kendi nefsidir.
" Vellezînettehazû min dûnihî evliyâ' " ( O'nu bırakıp da başka dostlar edinenler ): ...Velî edinmek iki şekilde tezâhür eder: Birincisi, kişinin kendi nefsini velî edinmesidir. Aklına, bilgisine, irâdesine ve gücüne güvenmek, tüm bunların Hakk'a âit olduğunun ve kendisine geçici bir süreliğine, ihtiyacı ölçüsünde (isti'dâdına uygun bir biçimde) emânet olarak verildiğinden gaflette olmaktır.
Bu tuzağa düşmemenin tek yolu, birinci bölümde bahsedilen edebe, yani her hali sahibine iade etme ilkesine sımsıkı sarılmak ve bir mürşid-i kâmilin denetiminden bir an bile ayrılmamaktır. Mürşid, sâlikin bu nefsanî zuhurâtını ayıklayacak, onu hayalden hakikate, vehimden ilme taşıyacak olan manevi mihenk taşıdır.
Gönlün Genişlemesi ve Vasıtaların Kalktığı Makam
Sâlik, mürşidinin rehberliğinde nefsini tezkiye edip, edep kanatlarını takınarak yoldaki tehlikeleri aştıkça, manevi yolculuğun asıl meyvelerini tatmaya başlar. Bu meyvelerin en lezzetlisi, gönül âleminin genişlemesidir. Sâlikin daracık zannettiği kalbi, öyle bir vüs'at bulur ki, bütün âlemler o gönlün içine sığar. Artık onun için uzak-yakın, doğu-batı kalmaz.
Şimdi eğer sizin gönlünüz ilâhî tecellîyi kabûl edecek tarzda büyürse, genişlerse o zaman Tunus şuracıkta bir nokta, efendim, Şam şurada bir nokta, biraz yanında, ötede değil mi? Şu halde vücûdumuz nasıl kâinatı toplamışsa işte odanın üstünde, tavan gibi yıldızlar var.. Ee bir makâm var ki gönlümüzde bütün ervahıh’ı toplamış... Gönül ilâhî bir saltanat!
Bu makama eren âşık için her şey maşuktur. Baktığı her yüzde O'nun cemâlini, dinlediği her seste O'nun kelâmını müşahede eder. Mecnun'a Leyla'dan başka bir şey görünmediği gibi, bu gönül sultanına da Hakk'tan gayrı bir mevcud görünmez. Onun kalbi, Cenâb-ı Hakk'ın nazar ettiği bir taht haline gelmiştir. Artık o, kuru bir et parçası değil, "nazargâh-ı Celil-i Kibriyâ"dır.
Bil nazargâh-ı Celil-i Kibriyâdır gönlümüz, İstemem ifşa-i râz, ama dedirtir emr-i aşk.
Gönül bu mertebeye ulaştığında, sâlik ile Hakk arasındaki vasıtalar da bir bir ortadan kalkmaya başlar. Sâlik, şeriat mertebesinde Kur'an'ı Peygamber Efendimiz'in lisanından, tarikat mertebesinde Cebrail'in getirdiği bir vahiy olarak okurken, hakikat ve marifet mertebelerinde öyle bir hale gelir ki, Kur'an'ı doğrudan doğruya Kelâm'ın asıl sahibi olan Cenâb-ı Hakk'tan işitir.
ama Hakikatin mertebesinde okuduğun zaman bizatihi O’nu Hz Peygamberden almış oluyorsun, ama Marifetin ile okuduğun zaman o zaman bizatihi Alah sana söylüyor, bu Allah kelamı değil midir, aradaki vasıtaların kalkması gibi doğrudan doğruya direk Allah’tan alıyorsun. Sana Allah’tan daha yakın bir varlık yok zaten, Peygamber de Cebrail de senden uzak, uzak değil onlar da bizim varlığımızda var ama bizde en yakın olan en evla olan Allah bize en evliya olan Allah’tır. Bizim evliyamız Allah’ımızdır.
Velâyetin yaşanmasındaki son nokta, "Allah bize şah damarımızdan daha yakındır" ayetinin sırrının, bir bilgi olmaktan çıkıp bir yaşantı, bir hal, bir vücûdî hakikat haline gelmesidir. Sâlik, en sonunda anlar ki, aradığı Veli (Dost), arayanın ta kendisindedir. O'nun dostluğunu kazandığı an, kendisi de O'nun dostu, yani "velîsi" olur. Bu, kulun varlığının Hakk'ın varlığında fenâ bulduğu, korku ve hüzünün ortadan kalktığı, "Allah velilerine korku yoktur" sırrının tecelli ettiği ebedi vuslat makamıdır. Yolculuk, yolcunun, yolun kendisinde kaybolmasıyla tamamlanır. Geriye sadece Yol kalır.
Füsûsu'l-Hikem'de Veli
İrfan ufkumuzun en parlak yıldızlarından, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet deryasından Füsûsu’l-Hikem’in ışığında “Veli” sırrına nazar edilebilir. Bu bahiste nübüvvetle (peygamberlik) olan incelikli bağ, kader sırrıyla olan mahrem alışveriş ve âlemi görüşündeki derinlik anlaşılmadan, velinin kim olduğu tam manasıyla idrak edilemez.
Şeyh-i Ekber’in öğretisinde her şey, bir asıla ve o aslın gölgesine dayanır. Varlık ağacının kökü Zât-ı Mutlak ise, bu ağacın ilk ve en kâmil meyvesi de Hakikat-i Muhammediyye’dir. Velâyet ve nübüvvet dediğimiz iki büyük hakikat, bu tek ve bir olan Hakikat-i Muhammediyye’nin iki farklı yüzü, iki farklı tecellisidir. Terzibaba’nın şerhinde buyurduğu gibi, bu hakikatin bir zâhiri, bir de bâtını vardır:
Zîrâ “cevher-i evvel”den ibâret olan taayyün-i evvelin zâhiri ve bâtını vardır. Onun bâtınına “velâyet-i mutlaka” derler.لْحَــقلْوَلَايَــة ُ لِلّٰــه ِهُنَالِــك َ(Kehf, 18/44) [İşte bu makāmda velâyet, ِّ yalnızca hak olan Allâh’a mahsustur.] bu velâyetten kinâyedir. Ve onun zâhirine “nübüvvet-i mutlaka” derler. Zîrâ o, vücûd-ı ahadiyyet ile vâhidiyyet arasında berzahtır.
Velâyet, işin iç yüzü, hakikatin Hakk ile olan ezelî ve ebedî bağıdır. Nübüvvet ise bu iç yüzün, bu bâtınî hakikatin halka dönük yüzü, yani şeriat ve tebliğ suretinde zuhûr edişidir. Velâyet, Hakk’tan feyiz alan köktür; nübüvvet ise bu feyzi halka ulaştıran daldır. Bu yüzden velâyet, zamanla ve mekânla kayıtlı değildir; o, Hakk’ın “el-Velî” isminin ezelden ebede süren tecellisidir. Nübüvvetin bir başlangıcı ve Hâtemü’l-Enbiyâ (s.a.v) ile bir sonu vardır, çünkü tebliğ vazifesi tamamlanmıştır. Ama velâyet, yani Hakk’a dostluk ve yakınlık yolu, kıyamete dek açıktır.
Bu noktada, ilk bakışta zihinleri meşgul eden bir sözle karşılaşılır: “Velâyet, nübüvvetten daha üstündür.” Bu sözü, bir makam yarışı gibi anlamak, hakikatten perdelenmektir. Burada kastedilen, velinin şahsının peygamberin şahsından üstün olması değildir. Aksine, peygamberin getirdiği şeriata uymayan bir velâyet düşünülemez. Buradaki incelik şudur: Her peygamber aynı zamanda bir velidir, hem de kendi zamanının en büyük velisidir. Ama her veli, peygamber değildir. Peygamberin velâyet yönü, onun Hakk’tan aldığı, özümsediği yöndür. Nübüvvet yönü ise, aldığını halka verdiği yöndür. Almak, vermekten daima daha aslî ve daha kapsamlıdır. Bu yüzden velâyet, bir ilke olarak, nübüvvetin dayandığı temeldir. Nitekim Şeyh-i Ekber, Üzeyr (a.s.) faslında bu konuya şöyle bir kapı aralar:
"Velayet, nübüvvetten a'lâdır" "Velî, nebi ile resul fevkındedir"
Bu sözlerin hemen ardından gelen şu hüküm, mîzanı yerine oturtur:
Nebi nübüvvet-i teşrî' ile ve risâletle gelmemiş olan velîden a'lâdır.
Demek ki, şeriat getiren bir nebi, şeriat getirmeyen bir veliden elbette üstündür. Ancak velâyet mertebesi, umûmîliği ve sürekliliği açısından, belirli bir zamanla sınırlı olan teşrîî nübüvvetten daha geniş bir feleğe, daha kuşatıcı bir alana sahiptir. Risâlet, Efendimiz (s.a.v) ile mühürlenmiştir. O, “Benden sonra bir nebi gelmez” buyurarak bu kapıyı kapatmıştır. Artık insanlığın Hakk’a giden yolu, O’nun vârisleri olan veliler eliyle devam edecektir.
Veli: Peygamberlerin Vârisi ve Meşreplerin Taşıyıcısı
Peygamberlik kapısı kapanınca, hikmet pınarı kurumamıştır. O pınar, şimdi başka bir kanaldan, velilerin kalbinden akmaya devam eder. Veliler, peygamberlerin ilimlerine, hallerine ve ahlâkına vâris olan kimselerdir. Bu yüzden hadîs-i şerîfte “Âlimler (yani ârifler), peygamberlerin vârisleridir” buyrulmuştur.
Her veli, Hakikat-i Muhammediyye denizinden kendi kabı kadar alır. Lâkin bu feyzin ona ulaşma yolu, peygamberlerden birinin meşrebi, yani mânevî yolu üzerindendir. Her peygamber, ilâhî isimlerden birinin veya birkaçının mazharıdır. Bir veli, hangi peygamberin mânevî mirasına, yani hangi isimlerin tecellisine daha çok vâris olmuşsa, onun “kademi üzere” veya “kalbi üzere” olduğu söylenir. Şeyh-i Ekber bu sırrı Şîs (a.s.) faslında şöyle açar:
Şimdi, evliyâ peygamberlerin vârisi olduklarından, onlardan her kim o özelliğin vârisi ise, ona "Muhammedî" derler; ve her kim Îsevî velâyetin vârisi ise, ona Îsevî derler; ve İbrâhîmî ve İshâkî ve Ya'kūbî ve Mûsevî ve diğer peygamberler (a.s.) buna kıyas olunsun. Hakikat ehlinin ıstılahında "falan velî falan peygamberin kademi veya kalbi üzerinedir" denildiğinde bu anlam anlaşılmalıdır; yani o peygamberde olan ilimler ve tecelliler ve haller bu velîye o peygamberin vasıtasıyla "velâyet mührünün kandilinden" hâsıl ve vâsıl olur demektir.
Bu büyük bir inceliktir. Demek ki bir veli, Mûsevî meşrep ise, onda Celâl tecellileri, şeriatın inceliklerine vukûfiyet ve Hakk’ın emri karşısında sağlam duruş daha baskın olur. Îsevî meşrep bir velide ise ruhâniyet, ihya etme (diriltme), zühd ve bâtınî tasarruf öne çıkar. Lâkin hepsi, en nihayetinde “Muhammedî”dir. Çünkü bütün peygamberlerin ilmi ve velâyeti, “mişkât-ı hâtem-i velâyet” olan Hakikat-i Muhammediyye’den beslenir. O veli, “Muhammedî-i Mûsevî” veya “Muhammedî-i Îsevî” olur. Asıl kaynak birdir, fakat tecellinin rengi farklıdır.
Bu vârislik, aynı zamanda bir hilâfet, yani vekilliktir. Hz. Dâvud gibi bazı peygamberler, hilâfeti doğrudan Allah’tan almışlardır. Fakat Peygamber Efendimiz’den sonraki hilâfet, artık doğrudan Hakk’tan değil, Resûl’den bir mirastır.
Fakat Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'den sonra risâlet (peygamberlik) kesildiğinden bugün hilâfet Allah'tan değil resûllerdendir. Çünkü bugün Muhammed ümmeti içinde zahiren müctehid imamlar ve batınen kâmil evliyalar ve kutuplar gibi mevcut olan halifeler, ancak Resûl (a.s.)'ın onlara şeriat kıldığı şeyle hükmeder. Onlar şeriat hükmünden dışarı çıkmazlar.
Bu veliler, hükmü Resûlullah’ın şeriatından alırlar, bu yönden O’nun halifesidirler. Ama bazen, ilmi doğrudan Hakk’tan, kendi kalplerine gelen bir ilham ile alırlar. Tıpkı ümmî (okuma yazma bilmeyen) bir veli olan Şeybân-ı Râî’nin, en çetrefilli fıkıh meselesine, âlimleri hayrete düşüren bir isabetle cevap vermesi gibi. Bu veli, hükmü verirken Resûl’ün şeriatına zerre muhalefet etmez. Aldığı yer aynı kaynaktır; Resûlullah da oradan almıştır, o da oradan alır. Bu, velâyetin bâtınî ve doğrudan olan sırrıdır.
Kader Sırrı ve Veli’nin Nazarı
Kader sırrı, aklın sınırlarının bittiği, teslimiyetin başladığı yerdir. Bu sır, Zât-ı Hakk’ın ilmindeki ezelî takdirdir ve onu tam bir kuşatıcılıkla bilmek, yalnızca Allah’a mahsustur. Ne bir peygamber ne de bir veli, bütün varlıkların hakikatlerini ve kaderlerini tümüyle kuşatamaz. Üzeyr (a.s.) faslında bu hakikat kesin bir dille ifade edilir:
Bu bahsin özeti şudur ki: Hiçbir peygamber ve velînin, bütün sabit hakikatlerin (Hak'ın ilmindeki varlık suretleri) hakikatlerini kuşatıcı bir şekilde bilmesi imkânı yoktur. Çünkü bu ilim, ilâhî özelliklerdendir.
Velinin bu sırla irtibatı vardır. Lâkin bu irtibat, aklî bir merak veya her şeyi kontrol etme arzusuyla değil, Hakk’ın lütfettiği bir keşif ve müşahedeyle olur. Şeyh-i Ekber, kader sırrına vâkıf olanları ikiye ayırır:
Bir kısmı, Hakk'ın ona ve zâhirî ve bâtınî hallerine olan ilminin, kendi sabit hakikatinin gereği üzere olduğunu toplu olarak bilir; ve onun bu toplu bilgisi delil ve iman ile olur. Ve diğer kısmı da bu kader sırrını böyle delil ve iman ile toplu olarak değil, aksine keşif ve gözlem ile ayrıntılı olarak bilir...
Birinci grup, imanı kâmil olan müminlerdir. Onlar, her şeyin Hakk’ın ilmi ve iradesiyle olduğunu icmâlen, yani toptan bilir ve teslim olurlar. İkinci grup ise İnsân-ı Kâmil mertebesindeki velilerdir. Onlara, kendi A'yân-ı Sâbite’lerinin, yani Hakk’ın ilminde ezelden var olan hakikatlerinin neyi gerektirdiği, tafsîlen, yani ayrıntılarıyla gösterilir. Bu, ya ilham yoluyla bir bildirme yahut doğrudan bir keşif ve müşahede ile olur.
Bu keşif, veliye bir tasarruf gücü verir. Ama bu, Hakk’ın mutlak iradesini değiştirmek demek değildir. Tasavvuf ehli, kazâyı ikiye ayırır: kazâ-yı mübrem (değişmez, kesinleşmiş hüküm) ve kazâ-yı muallak (şarta bağlı hüküm). Veli, duasıyla veya himmetiyle ancak kazâ-yı muallaka tesir edebilir. Terzibaba’nın şerhinde geçen şu misal bunu güzel açıklar:
Mesnevî: هند ز رتیر ِ جسته باز گردلٰهزهست قدرتولیا ر Tercüme: “Allah Teâlâ cânibinden evliyânın öyle bir kudreti vardır ki, atılmış oku yolundan geri çevirirler” beyt-i şerîfi kazâ-yı mübrem hakkında değil, kazâ-yı muallak hakkındadır.
Veli, atılmış oku geri çevirir. Bu, Hakk’ın izniyle olur ve bu geri çevirme de ezelde zaten takdir edilmiştir. Veli, sadece kaderin icrasında bir vesile kılınmıştır. O, zar oyunundaki usta bir oyuncu gibidir. Gelen zar, onun iradesi dışındadır; bu, kazâdır. Ama o zarla en iyi hamleyi oynamak, onun elindedir. Bu da kazâyı, yine kazâ ile reddetmektir.
Âlem Bir Hayaldir, Ârif Bu Hayali Görendir
Şeyh-i Ekber’in en derinlikli öğretilerinden biri de âlemin bir “hayal” olduğudur. Bu, âlem yoktur, boştur demek değildir. Bilakis, âlem, Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir ayna, bir gölgedir. Tıpkı rüyada gördüğümüz sûretler gibi. Onlar hem vardır hem de uyanınca anladığımız manada yoktur. Varlık, Hakk’ın Zât’ına aittir; âlem ise O’nun tecellilerinin bir zuhûrudur.
Fass-1 Yûsufi'de görüldüğü üzere bu âlem-i his ve şehîdet dahi hayâl-den başka bir şey değildir. Ancak hayâl-i rüyâ ile hayâl-i şehîdet arasında letâfet ve kesâfetten başka bir fark yoktur.
Sıradan insan, bu hayali hakikat zanneder ve onun kayıtlarına esir olur. Veli ise, bu hayalin ardındaki hakikati, yani Müsebbib’i müşahede edendir. O, âlemin bir hayal olduğunu bildiği için, onun kanunlarına mutlak surette bağlı kalmaz. Hz. Îsâ’nın (a.s.) durumu, bu sırrın en güzel misalidir. Yahudiler, kendi kesif bedenlerine kıyasla, O’nun nûrânî bedenini öldürebileceklerini sandılar. Hâlbuki O’nun bedeni, letâfetinden ötürü, bu âlemin kaba kuvvetinden etkilenmezdi.
İşte Îsâ (a.s.) ile yahûdîlerin ebdânı arasındaki münasebet de böyle idi. Ya'ni Îsâ (a.s.) bu âlemde hayât-ı nûrâniyye ile; ve yahûdîler ise hayât-ı tabîiyye ile yaşarlar idi. Binâenaleyh yahûdîler, beden-i Îsevîyi kendi bedenlerine kıyâs ettiler; ve onu katl ve salb ettiklerini zannettiler.
Veli, bu sırra vâkıf olduğu için, zâhirdeki sebeplere takılıp kalmaz. O bilir ki, peygamberlerin ve velilerin irşadı bile, ancak kişinin kendi isti’dâdı, yani ezelî kabiliyeti nispetindedir. Onlar, bir hekim gibidir. Hekim, hastayı iyileştirmek ister ama hastanın bedeni ilacı kabul etmiyorsa, hekimin ilacı, hastalığın artmasına sebep olabilir. Bu durumda hekim, hastanın mizacına değil, bedeninin isti’dâdına hizmet etmiş olur. Peygamberler ve veliler de böyledir:
İşte enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ dahi, hizmet-i Hak'ta etibbâya benzerler... Bu sûrette onlar, da'vet ettikleri kimselerin a'yân-ı sâbiteleri neyi iktizâ ediyorsa, nefs-i emrde ona hizmet ederler. Ya'ni saîdin izdiyâd-ı saâdetine ve şakînin izdiyâd-ı şekāvetine hâdimdirler.
Bu, velinin bir Cem makamı nazarıdır. O, hem Hakk’ın emrine hizmet eder hem de mahlûkun isti’dâdına. Bu iki zıt gibi görünen hizmet, onun nazarında birleşir.
Son olarak, velinin tasarrufu ile resulün tasarrufu arasındaki farka değinelim. Resul, risalet makamı gereği, dini izhâr etmek için mucizelerle tasarrufta bulunabilir. Fakat bunu yaparken son derece çekingen davranır. Çünkü bilir ki, mucizeyi gördükten sonra inkâr eden bir kavmin helâki kaçınılmazdır. Kavmine olan şefkatinden ötürü, onların üzerine hücceti tam olarak dikmekten kaçınır.
Hâlbuki velî, bunun gibi değildir. Ve bununla birlikte resûl (elçi), görünüşte tasarrufu talep etmez. Çünkü muhakkak resûlün kavmine (halkına) şefkati vardır... Yoksa velî, kendi vücudunda hakkı izhâr ederek, vücûdunu ifnâ ve esrâr-ı ilâhiyyeyi ihfâ etmeğe me'mûrdur.
Velinin asıl vazifesi, keramet göstermek değil, kendi varlığını Hakk’ın varlığında ifnâ etmek, yani yok etmektir. Onun tasarrufu daha çok bâtınîdir, kalplere yöneliktir. O, ism-i Bâtın’ın mazharıdır ve işini sessizce, derinden yapar.
Şeyh-i Ekber’in nazarında veli, nübüvvetin bâtını, peygamberlerin vârisi, kader sırrının mahremi ve âlem hayalinin ardındaki Hakikati görendir. O, Hakk’ın “el-Velî” isminin yeryüzündeki gölgesi, sâliklerin tutunacağı sağlam bir kulptur.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Velîlik makamının sırlarına Füsûsu'l-Hikem'in derin denizinden bakılabilir. Bu öyle bir denizdir ki, içinde zıtlar boğulmaz, bilakis birbirine sarılıp vuslat eder. Ak ile kara, varlık ile yokluk, celâl ile cemâl, hep aynı hakikatin farklı yüzleri olarak orada cilvelenir. Velînin kalbi, bu zıtların düğün ettiği Cem makamıdır. O, Hakk’ın hem uzak (tenzih) hem de yakın (teşbih) olduğunu aynı anda idrak eden, bu iki kanatla Hakk’a uçan İnsân-ı Kâmil’dir. Bu makam, aklın durduğu, aşkın konuştuğu yerdir. Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin ve onun izinden giden Terzibaba’nın sohbet halkası, bu birliğin sırrını aralar.
Velînin hâli, Hakk’ın varlığında nasıl bir hâldir? Kul kuldur, Rab Rab’dır. Bu sınırı muhafaza etmek, yolun en temel edebidir. Lakin yakınlık, dostluk öyle bir noktaya gelir ki, sıfatlar birbirine karışır gibi olur. Şeyh-i Ekber bu hâli, ateşe atılmış demire benzetir. Demir, ateşin içine girince kızarır, ateşin rengini alır, ateşin yakıcılığıyla tecellî eder. O demire dokunan, ateşten yanar. Demir dile gelse, "Ben ateşim" dese, o an için doğru beyanış olur. Lakin bu, demirin ateş olduğu manasına gelmez.
Eğer demir dile gelip "Ben ateşim" derse, bu sözünde doğru olur. Fakat demir ateş değildir; bu hâl kendisinde ârızî bir durumdur. Ancak kendisinin demirliği ateşte yok olmuş ve ateş ismiyle gerçekleşmiştir. Yoksa demir demir ve ateş de ateştir. İşte Allah dostlarının fenâ-fillâh (Allah'ta yok olma) mertebesindeki hâli de buna benzerdir.
Zıtların birliği budur. Hem demir olmak (kulluk, mahlûk oluş) hem de ateşin sıfatıyla zuhûr etmek (Hakk’ın sıfatlarının tecellîgâhı olmak). Velî, bu ilâhî isimlerle ve sıfatlarla kuşanmanın, kendi Zâtının bir gereği değil, bir lütuf, bir "ârızî durum" olduğunu bilir. Kendi demirliğini, yani kulluğunu, acziyetini bir an bile unutmaz. Bu yüzden velîler, kendilerine Rabbin has isimleriyle seslenilmesinden haya ederler. Hakk Teâlâ Kur’an’da Kendisine "Velî" der, lakin "Nebî" veya "Resûl" demez. Bu yüzden kâmil velîler, kendilerine "velî" denmesinden dahi çekinir, "kul", "abd", "nebî vârisi" gibi kulluk ifade eden isimleri tercih ederler. Bu, isimde dahi Hakk’a ortak olmaktan kaçınmanın en latîf edebidir.
Bu fenâ makamına ermiş, Hakk’ın sıfatlarıyla bezenmiş bir ârif, âlemde nasıl tasarrufta bulunur? Onun fiili kendinden midir, yoksa Hakk’tan mı? Madem kendi varlığı fânî olmuştur, iradesi nasıl bir iradedir? Bu da yine zıtların birleştiği bir başka sırdır. Ârif, padişahın huzurundan hiç ayrılmayan bir vezir gibidir. Padişahın huzurunda olan, kendi keyfince iş görmez. Edep, susmayı ve emri beklemeyi gerektirir. Padişah bir emir verdiğinde ise o emri yerine getirmek zorundadır. Bu, onun kendi seçimi değil, padişahın iradesinin ve emrinin bir tecellîsidir.
İşte arif her ne vakit âlemde tasarruf ederse, böylece emr-i ilâhî ve cebir iledir; kendi ihtiyarıyla değildir. Zîrâ arif huzurdadır. Ve risâlet makamının dahi elbette tasarruf istediğine şüphemiz yoktur. Şu halde resul, Allah tarafından getirdiği risâleti, kavminin kabul etmeleri için, mu'cize ile tasarruf eder... Hâlbuki velî, bunun gibi değildir. ...velayet makamı, velînin âdât-ı tabîiyyeye muhalif olarak, ekvânda tasarrufunu iktizâ etmez. Çünkü "velî" Bâtın isminin mazharı olduğu için, dîn-i ilâhîyi izhâr etmek maksadıyla, kerâmâtla zuhuru lazım değildir.
Ârifin tasarrufu vardır ama kendi ihtiyarıyla (isteğiyle) değil, ilâhî cebir (zorunluluk) iledir. O, “kün” (ol) emrinin tecellî ettiği bir mahaldir. Kendi nefsinden bir şey izhâr etmez. Velî, Hakk’ın "el-Bâtın" (gizli olan) isminin mazharı olduğu için, asıl vazifesi kendini göstermek değil, kendi varlığını Hakk’ın varlığında gizlemektir. Peygamberler dahi, risâletin gereği olan mucizeyi göstermek zorunda kalsalar da, kavimlerine olan şefkatlerinden ötürü, inkâr edip helâk olmasınlar diye bunda aşırıya gitmekten kaçınırlar. Bu, kudret ile şefkatin, celâl ile cemâlin birliğidir. Velî, bu sırra daha derinden vâkıf olduğu için, keramet göstermekten aslandan kaçar gibi kaçar. Onun en büyük kerameti, istikametidir.
Bu fenâ ve istikamet hâli, velîyi öyle bir makama taşır ki, orada artık korku ve hüzün kalmaz. Kur’an-ı Kerîm’in müjdesi açıktır: "Biliniz ki, Allah'ın velîlerine hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de." (Yûnus, 10/62). Bu, yine zıtların birliğinde, Hakk’a sığınmanın hakikatinde gizlidir. Kişi, Hakk’a karşı yine Hakk ile siperlenir.
Hakk'a karşı Hakk'ı siper ittihâz etmek iki vecihle icmal olunur: Birisi budur ki: Abdin vücûd-i bedenisi, vücûd-i Hakkânîde fânî olur. ...Bu halde abd için havf ve hüzün yoktur. ... İkincisi: Abdin vücûd-i 'abdânîsi bakî olmakla beraber esmâ-i celâliyye-i Hak'tan esmâ-i cemâliyye-i Hakk'a iltica eder. ... Meselâ "Müntakım" ism-i celâlîsinden, "Rahîm" ism-i cemâlîsine kaçar. İşte Dâvûd (a.s.)a mu'cize olarak telyîn-i hadîd yani demirin yumuşatılması hakikatinin verilmesinin ruhu budur.
Korkudan kurtulmanın yolu, ya kendi fânî varlığını Hakk’ın ebedî Vücûd denizinde yok etmekle olur. Varlık O’nun olunca, korkacak bir "sen" kalmaz. Ya da, varlığın baki iken, Hakk’ın Celâl (kahır, azamet) isimlerinin tecellîsinden, yine O’nun Cemâl (lütuf, rahmet) isimlerine sığınmakla olur. "el-Müntakım" (İntikam Alan) isminden "er-Rahîm" (Çok Merhametli) ismine kaçarsın. Tıpkı demir gibi... Demir hem kılıç olup can alır (celâl), hem de zırh olup can korur (cemâl). Madde aynı demirdir. Velî bilir ki, kahrı da lütfu da gönderen aynı Zât’tır. O, kahrın içindeki lütfu, celâlin ardındaki cemâli müşahede eder ve böylece korku ve hüzünden emin olur.
Bu emin olma hâli, "ölmeden evvel ölme" sırrına ermekle mümkündür. Bu ölüm, cesedin toprağa girmesi değil, nefsin sıfatlarının yok olmasıdır. İnsân-ı kâmilin varlığı bir muma benzer. İlâhî aşk ateşiyle yandıkça, cisim mumu erir, zayıflar, nahifleşir. Lakin bu erime, bir bitiş değil, yeni bir doğuştur.
İnsân-ı kâmilin mum gibi olan vücudu, ilâhî aşk ateşiyle yanınca, artık ondan nefsanî eserler ve sıfatlar ortaya çıkmaz olur. ... Çünkü onların cisim mumu, aşk ateşiyle yanıp noksanlaştıkça, canlarının nuru ziyade olur. ... İşte onun canının şuâı bâkîdir; çünkü rabbânîdir. Rabbânî nur ise fenâ-pezîr olmaz.
Bu, bir başka zıtların birliğidir: Cisim zayıfladıkça ruh kuvvetlenir. Dışarıdaki mum eridikçe, içerideki nur parlar. Bu yüzden evliyâullahın suretlerine bakanlar, onların zayıf, nahif bedenlerini görürler. Ama o bedenlerin içinde öyle bir "can nuru" vardır ki, en azgın nefisleri bir bakışla ıslah eder. Çünkü o nur, kendinden değildir, Rabbânî’dir. Fânî olan cisim mumunun ardında, fenâ bulmayan, bâkî olan Rabbânî nur parlamaktadır. Nefsânî sıfatlar, ayın önündeki bulutlar gibidir. Ay (ruh) hep oradadır, ama bulutlar (nefs) onu görmemize engel olur. Velî, nefs bulutlarını aşk rüzgârıyla dağıtmış, ayın kendisiyle yüz yüze gelmiştir.
Bu yüz yüze geliş, aracısız bir biliştir. Velî, Kur'ân'ın sadece lafzını değil, o lafzın hangi manevî makamda, hangi ilâhî hâl içinde Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) kalbine indiğini de bilir, hisseder, yaşar. Bu, harf ilminin ötesinde bir hâl ilmidir.
Onlar âyetin tercümesini söylerler; o da onun tefsîr ve tahkîkine başlayıp: "Mustafâ (s.a.v.) filân makāmda iken bu âyet geldi; ve o makāmın ahvali böyledir” diyerek o makāmın derecesini ve onun yollarını ve urûcunu tafsîlen beyân eder idi." İşte görülüyor ki, bu hükmü Allahdan ahzediyorlar. Fakat ahzettikleri ahkâm Resûl (a.s.)ın şerîatından başka bir şey değildir.
Bu velî Arapça bilmez, zahirî ilim tahsil etmemiştir. Ama o, vahyin indiği "makam" ile irtibat hâlindedir. Bilgiyi kitaptan değil, Kitab'ı indirenden alır. Bu, yeni bir şeriat getirmek değildir. Bu, mevcut şeriatın ruhuna, bâtınına, hakikatine vâkıf olmaktır. Zahir ve bâtın onda birleşmiştir. Bu, velâyetin nübüvvete nasıl bağlı olduğunun en güzel delilidir.
Nihayetinde bütün bu yolculuk, vasıtaları aradan kaldırıp Vâsıl'a ulaşma arzusudur. Âlemdeki her şey, Hakk’ı işaret eden birer vasıtadır. Ama sâlik bir noktadan sonra artık işareti değil, işaret edileni ister. Süt anne (dâye), bebeği bir süre besler, ama bebek eninde sonunda kendi öz annesini (ana) arar.
Ben dâyeyi istemem; ana daha iyidir. Ben Mûsayım, benim dâyem anadır. Ben kamerin letâfetini vâsıtadan istemem. Zîrâ bu râbıta halkı helâk etti. Meğer ki mâhın huyuna mâlik olan bir bulut ola da o, ayın yüzüne hicâb olmaya. Sûretini “là” vasfında göstere, enbiyâ ve evliyânın cismi gibi.
Dâye, yani süt anne, kevnî suretlerdir, vasıtalardır, sebeplerdir. Ana ise, hakikatin kendisidir, Hüvviyet mertebesidir. Velî, artık sebepler perdesinin arkasındaki Müsebbib'i, ayın yansıdığı bulutu değil, ayın kendisini görmek ister. Bu öyle bir makamdır ki, orada velînin kendi cismi dahi, hakikate perde olmayan, "lâ" (yokluk) vasfını gösteren şeffaf bir bulut gibi olur. Varlığı, yokluğunda tecellî eder. Bu, velînin kalbinde tecellî eden zıtların birliğinin en kâmil ifadesidir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Veli
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, bizlere velinin kim olduğunu, ne yaptığını, nasıl bir hâl üzere olduğunu kuru tariflerle değil, hikâyelerin ve temsillerin canlı diliyle anlatır. Mesnevî-i Şerîf'i bir derya kabul edersek, veli bu deryanın hem kendisi, hem de kıyıya vuran incisidir. O, aklın ağaçtan ayaklarıyla yürümeyi bırakıp, müşahede kanatlarıyla uçan; görünen sebepler perdesinin ardındaki asıl Müsebbib'i gören ve gösterendir.
Sebepler Perdesinin Ardını Gören Göz: Akıl ve Müşâhede
İnsanların çoğu, bu âlemi bir sebepler ve neticeler zinciri olarak görür. Yağmurun buluttan, meyvenin ağaçtan, şifanın ilaçtan geldiğini zanneder. Bu, perdenin dış yüzüne bakmaktır. Veli ise, perdenin ardına nazar eden, her fiilin ardındaki Fâil-i Mutlak'ı, yani Hakk'ı müşahede edendir. Hazret-i Mevlânâ, aklı ve sebepleri bir yere kadar kabul eder, lâkin onlara takılıp kalmanın en büyük engel olduğunu söyler.
Sebepler üzerinde başka sebepler vardır. Sebebe bakma, nazarı ona bırak!
Velinin bakışı budur. Görünen sebepler, ilâhî isimlerin birer tecellî gölgesidir. Veli, bu gölgelere değil, gölgenin sahibine bakar. O bilir ki, "bu görünen sebepler üzerinde bâtınî olan başka sebepler vardır ki, o sebepler esmâ-i ilâhiyyedir; ve esmâ-i ilâhiyye ise zât-ı Hakk'a merbûttur." Bu yüzden veli, sebeplere riayet ederken bile kalbini onlara bağlamaz. Bu, Peygamberlerin sünnetidir. Onlar da bu âlemde sebeplere tutunur gibi göründüler ama mucizeleriyle, sebepleri ortadan kaldıranın da bizzat Hakk olduğunu gösterdiler.
Aklın işi, bu sebep-sonuç ilişkisini çözmektir. Bu yüzden istidlâl, yani akıl yürüterek bir sonuca varmak, aklın en sevdiği iştir. Ama bu yol, pek tekin değildir.
Akıl yürütmeye dayananların ayağı ağaçtan olur. Ağaç ayak ise, pek kuvvetsiz olur.
Ağaçtan bir ayak ne kadar sağlam olabilir ki? Bir rüzgârda sallanır, bir darbede kırılır. Delile dayalı ilim de böyledir; bir delil gelir, öncekini çürütür. Bu, zan ve şüphe sahasıdır. Lâkin bu yolda bir istisna vardır:
Gözlü olan o “kutb-ı zamân"ın gayri ki, onun sebâtından dağ sersem olur.
Veli, "gözlü" olandır. Onun gözü, kalp gözüdür. O, akıl yürütmez, müşâhede eder. Onun ilmi, delile değil, yakîne dayanır. Bu yüzden onun sözü ve sükûtu, dağ gibi görünen zâhir âlimlerini bile sersemletir. Çünkü veli, hikemî akıl yürütmelerin esiri değil, "aklın aklının şehsüvârı"dır. O, hakikati fıtratın ve aklın dar kalıplarında aramaz. O, çekirdeğin bir anda ağaç olabileceğini bilir, çünkü her an her şeyi "Ol!" emriyle var edenin kudretini müşahede etmektedir. Bu zevki nefsinde tadan kimse, peygamberlerin mucizelerini ve velilerin kerametlerini inkâr etmek yerine, onların kudret pınarından akan birer damla olduğunu anlar.
Ay ve Köpekler: Velinin İnkâr ve Cefâ Karşısındaki Hâli
Veli, Hakk'ın nurunun bu âlemdeki bir tecellisidir. O, karanlıkları aydınlatmak için gönderilmiş bir kandil, bir dolunaydır. Lâkin her nurun bir de gölgesi, her velinin bir de münkiri olur. Gecenin karanlığını seven yarasalar güneşten rahatsız olduğu gibi, kendi nefsinin karanlığına alışmış olanlar da velinin nurundan rahatsız olur. Hazret-i Pîr, bu hâli pek güzel bir temsille anlatır:
Ay nûr saçar ve köpek "hav, hav" eder. Her bir kimse kendi hilkatine teveccüh eder.
Veli, dolunay gibidir. Gökyüzünde salınarak seyrine devam eder ve nurunu cömertçe saçmaktan bir an geri durmaz. Aşağıda, yeryüzünde ise köpekler ona havlar. Köpekler havladı diye dolunay seyrini bırakır mı? Nurunu esirger mi? Asla. Veli de böyledir. O, "köpekler mesâbesinde olan münkirlerin i'tirâzlarına ve havlamalarına bakmayarak ma'rifet nûrunu saçarlar." Onların bu itirazları, velinin nuruna bir zarar vermez, bilakis herkesin kendi cibilliyetini, kendi yaratılış mayasını ortaya koymasına sebep olur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakk, “De ki: Herkes kendi fıtratı ve yolu üzerinde amel eder” (İsrâ, 17/84) buyurur. Köpeğin işi havlamak, ayın işi nur saçmaktır.
Bu inkârın ve veliye dil uzatmanın bedeli ise ağırdır. Bu sadece şahsî bir günah olarak kalmaz, o inkârın uğursuzluğu bütün bir topluma, hatta kâinata yayılır.
Onun uğursuzluğundan bulut nem yağdırmaz, onun baykuşluğundan şehir harabe olur.
Çünkü veliyi inkâr etmek, akl-ı maâdın, yani âhireti düşünen aklın noksanlığındandır. Bu noksanlık, halk gayesinden sapmaktır. Bu sapmanın uğursuzluğu ise, bereketi keser, yağmurları durdurur, belaları davet eder. Bu yüzden veliye yapılan edepsizlik, aslında Hakk'ın rahmet kapılarına kilit vurmaya çalışmaktır. Ama kim bir "püf" ile güneşi söndürebilmiştir ki?
Köpeğin ağzından derya ne vakit pis olur? Güneş ne vakit püften mahv olmuş olur?
İlâhî marifet deryası olan insân-ı kâmil, bir köpeğin ağzını değdirmesiyle kirlenmez. Hakikat güneşi olan velinin kemâlâtı, bir cahilin üfürmesiyle sönmez. Bilakis, o üfürenin kendi ağzı ve başı yanar. Tarih, Şeyh-i Ekber gibi büyük velilere dil uzatanların nasıl acı akıbetlere dûçâr olduğuna şahittir.
Bu çetin yolda velilerin ve peygamberlerin payına düşen bela, herkesten fazladır. Lakin bu, onlar için bir zillet değil, bir terfi vesilesidir.
Bu sebebden enbiyâ üzerine renc ve inkisâr cihân halkının cümlesinden daha ziyâdedir.
Hadîs-i şerîfte buyrulduğu gibi, "Belânın en şiddetlisi peygamberler üzerinedir, sonra evliyâ, sonra sırasıyla onlara benzeyenler üzerinedir." Bu belalar, onların nefsini porsuk derisi gibi döverek semizletir, canlarını diğer canlardan daha büyük ve cesîm kılar. Onların çektiği cefa, hakikatte bir vefadır. Aşkın kılıcıyla ölmek, binlerce hayvani hayattan daha üstündür.
Sırların Dili ve Suretin Aldatıcılığı: Kâmil ile Nâkısın Farkı
Velâyet yolunun en ince ve tehlikeli noktalarından biri, suret ile mana arasındaki farkı ayırt edebilmektir. Kâmil insan ile nâkıs (ham) insanın dış görünüşü, beşerî suretleri aynıdır. İkisi de yer, içer, uyur, çarşıda gezer. Avamın, yani halkın çoğunun aldandığı yer burasıdır.
Bütün âlem, bu sebebden yolunu şaşırdı; az kimse abdal-ı Hak'dan âgâh oldu.
İnsanlar, peygamberlere ve velilere bakıp, "Siz de ancak bizim gibi beşersiniz" dediler. Onları kendileri gibi zannettiler. Bu, süte de "şîr", aslana da "şîr" diyen Fars lisanındaki bir kelime oyunu gibidir. Yazılışları aynıdır ama manaları ne kadar farklıdır! Hazret-i Mevlânâ uyarır: "Sûretlerin bir olduğunu görüp, ma'nâların da bir olduğuna hükmedenler aldanırlar." Bu aldanış sebebiyledir ki, pek az kimse Hakk'ın abdallarını, yani sıfatlarını ilâhî sıfatlarla değiştirmiş olduğu o has kullarını tanıyabildi.
Bu yüzden veliler, hakikat sırlarını herkese uluorta açmazlar. Onların kendilerine has bir "kuş dili" vardır. Bu, avamın anlayamayacağı, sadece ehlinin çözebileceği bir işaretler, rumuzlar ve kinayeler dilidir.
Sırları birbirleriyle kinâye ile, yüz havf ü hazer ile alçak söylerler idi.
Bu, bir gizli cemiyetin şifreli konuşması değil, hakikatin ağırlığını taşıyamayacak kapları çatlatmamak için bir rahmet ve edep tedbiridir. Sırra mahrem, Allah'tan başkası değildir. Lakin bu dili, bu ıstılahları duyan bazı ham kimseler, manasını yaşamadan suretini taklit etmeye kalkarlar.
O kelâm kuşun sadasının sûretidir. Ham olan adam kuşların halinden gafildir.
Tasavvuf ıstılahlarını (cem, fark, fenâ, bekā gibi) ezberleyip, o hâlleri yaşamadan anlatan kimse, bülbülün sesini taklit eden bir papağan gibidir. Sözün suretini söyler ama kuşun hâlinden, o zevkten habersizdir. Bu, ömründe bal yememiş birinin, kitaplardan okuduğuyla balı tarif etmesine benzer. Bu yüzden veliler, müridin ayıbını yüzüne vurmak yerine, onu bir hikâye veya iki manalı bir söz ile îkaz ederler. Bu, hem bir terbiye usûlüdür hem de sırrı nâ-ehilden korumaktır.
Velinin ruhaniyeti, sadece hayattayken değil, vefatından sonra da feyzini saçmaya devam eder. Ebu'l-Hasan Harakānî Hazretleri'nin, kendisinden yıllar önce vefat etmiş olan Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri'nin kabrini her sabah ziyaret edip ondan feyz alması, bu sırra en güzel misaldir. Çünkü veli, Levh-i Mahfûz'a ayna olmuş bir kalbe sahiptir ve olacakları Hakk'ın izniyle görür. Bâyezîd Hazretleri, Harakānî'nin geleceğini daha o doğmadan haber vermiştir.
Bir velinin kabrini ziyaret etmek, bir toprağa değil, bir ruhaniyete teveccüh etmektir. Kişi, o zâtın kabrine doğru yola çıktığında, fikren ve kalben teveccühü artar. Kabrin başına geldiğinde ise hissen de o yöne tam olarak döner. Bu tam bir teveccüh hâlidir ki, feyzin ve faydanın da en ziyade olduğu hâldir. Çünkü ruhun, yıllarca mesken tuttuğu o bedenin toprağına, diğer yerlerden daha fazla bir nazarı vardır. Bu, bir ruhaniyetten istimdat, bir feyz kapısını edeple çalmaktır.
Nihayetinde veli, Hakk'ın nuruyla bakan, Hakk'ın kudretiyle tutan, Hakk'ın kelâmıyla konuşandır. O, nefsanî sıfatların dikenlerinden ayağını kurtarmış, benlik davasından geçmiş, "ölmeden evvel ölme" sırrına ermiştir. Onlar için artık korku ve hüzün yoktur. Onlar, aşkın kılıcıyla şehit olmuş, ebedî diriliğe kavuşmuşlardır. Onların gazabı Hakk içindir, sevgisi Hakk'tandır. Onlar, bu âlemde yürüyen birer rahmet ve hikmet pınarıdırlar.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Veli kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 6: "Enbiyâ ve evliyâda olan gazab Hakkânî olduğundan makbûl olur ve gazab-ı Hakkânî tesbit-i hak ve ibtâl-i bâtıl içindir."
- Cilt 8: "Bâyezid-i Bistâmî hazretleri levh-i mahfûzda Ebu'l-Hasan Harakânî hazretlerinin zuhû[runu]..."
- Cilt 11: "Enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ ay gibidirler ve tabiat karanlıklarını nûr-ı ma'rifet saçarak aydınlık ederler. Bedr, nûrunu saçarak s[abahleyin batar]..."
- Cilt 13: "Hâl-i fenâda ise akıl ve muhâkeme kalmaz. Nitekim Hak'ta fâni olan evliyâ hakkında 'Elâ inne evliyâ'allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn' (Yûnus, 10/62)..."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Veli
Veli kavramını, çevresindeki nur halkaları mesabesinde olan diğer ıstılahlarla birlikte düşünmek, manayı tamamlar. Bu kavramlar, velinin kim olduğunu değil, ne olduğunu, nasıl olduğunu ve hangi vazifelerle göründüğünü anlamamıza vesile olur.
Her Veli, Hakk'ı kendi vücûdunda ve âlemlerde müşahede eden bir Arif, yani bir irfan sahibidir. Lâkin her arif, insanları irşad etme vazifesi ve izni taşıyan bir Mürşid olmayabilir. Mürşidlik, velâyet denizinden bir vazife ırmağıdır; velinin, Hakk'ın izniyle sâlikleri terbiye etme ve onlara yol gösterme halidir.
Veliden zuhûr eden olağanüstü hallere Keramet denir. Ancak keramet, velâyetin gayesi değil, gölgesidir. Asıl keramet, istikamet üzere olmak, yani her halde Peygamber ahlâkını ve şeriatın edebini kuşanmaktır. Velinin en büyük kerameti, nefsini bilip Rabbine kul olabilmesidir.
Velayet ise, velinin sahip olduğu halin, makamın ve mertebenin adıdır. Veli o mertebedeki zâtın ismi, velâyet ise o mertebenin kendisidir. Bu, Hakk ile kul arasındaki dostluk, yakınlık ve sırdaşlık bağının adıdır. Bu bağ, kulun Hakk'ın ahlâkıyla ahlaklanmasıyla tezahür eder.
Bu velâyet makamının sahipleri, kevnî (âlemlere dair) vazifelerle de donatılmıştır. Onlar, Hakk'ın izniyle âlemin nizamını ayakta tutan manevî direklerdir. Bu direklerin en tepesinde, zamanın manevî ekseni olan Kutub bulunur. Ona yardım eden, sığınanlara manevî imdat ulaştıran zâta Gavs denir. Abdal gibi farklı mertebelerdeki veliler de bu hiyerarşinin parçalarıdır. Bütün bu vazifeli veliler topluluğuna ise, halkın gözünden gizli oldukları için Ricâlü'l-Gayb (Gayb Erenleri) denir. Onlar, âlemin görünmez bekçileri ve hizmetkârlarıdır.
Tüm bu mertebelerin ve hallerin özü, esası ise Kurbiyet makamıdır. Kurbiyet, yani yakınlık, velâyetin ruhudur. Kulun "Ben ona şah damarından daha yakınım" sırrına kendi varlığında, zerrelerinde şahit olmasıdır. Veli, bu kurbiyetin tadını tadan, bu yakınlığın ateşiyle yanıp kendi benliğinden geçen ve Hakk'ın dostluğunda fâni olandır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
"Veli" bahsi, bu makalede üç büyük pınardan akan sularla beslenmiştir. Her bir kaynak, velâyet hakikatinin farklı bir yüzünü aydınlatmış, sâlikin kalbine farklı bir pencere açmıştır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve şerhlerinde veli, vücûd mertebelerinin en hassas noktasında duran bir sır olarak karşımıza çıktı. O'nun nazarında veli, yalnızca ahlâkı güzel bir insan değil, Hakikat-i Muhammediyye'nin bir tecellisi, varlık ağacının en kâmil meyvesidir. Terzibaba külliyatı, veliyi Âdemlik'ten Muhammedîliğe uzanan seyrin zirvesi olarak konumlandırır ve onun, Zât, Ulûhiyyet, fiiller ve isimler gibi farklı tecelli mertebelerindeki zıtlıkların sırrına nasıl vâkıf olduğunu izah eder. Mürşid-i kâmilin nazarı, edep ve zikirle bezenmiş seyr-i sülûkun pratik yönleri, bu mektebin velâyet anlayışının temel taşlarını oluşturur. Veli, bu gelenekte, sâliki fiiller ve isimler kapısından Hakk'a ulaştıran bir rehberdir.
İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i ise velâyetin hikemî ve bâtınî mertebesini gözler önüne serdi. Şeyh-i Ekber'in dilinden velâyetin, nübüvvetin bâtını (iç yüzü) olduğunu ve kıyamete dek süreceğini öğrendik. Her velinin, bir peygamberin meşrebinden (Mûsevî, Îsevî, Muhammedî) geldiğini ve onun manevî vârisi olduğunu anladık. Füsûs, velinin âlemi bir "hayal" olarak görüşünü, kader sırrına olan vukûfiyetini ve "ölmeden evvel ölmek" sırrına erişerek nefsanî perdelerden nasıl kurtulduğunu derinlemesine işler. Ateşte kızaran demir misali, velinin kendi sıfatlarından fâni olup Hakk'ın sıfatlarıyla nasıl bâki kaldığı, Şeyh-i Ekber'in en çarpıcı teşbihlerinden biri olarak aklımıza nakşoldu.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i ise bu yüce hakikatleri aşkın ve hikâyelerin kanatlarında gönlümüze taşıdı. Mevlânâ'nın diliyle veli, aklın tahta bacaklarını bırakıp müşahede kanatlarıyla uçan; görünen sebeplere takılmayıp Müsebbib'i görendir. O, inkârcıların havlamasına aldırmayan bir dolunaydır. Gazabı Hakk içindir, sevgisi Hakk'tandır. Mesnevî, suret benzerliğinin aldatıcılığına dikkat çekerek, kâmil bir veli ile nâkıs bir taklitçiyi ayırmanın ne denli zor ve bir o kadar da hayatî olduğunu bizlere hatırlattı. Aşkın kılıcıyla ölmenin binlerce hayvânî hayattan üstün olduğu müjdesi, velâyet yolunun zorluğu kadar şerefini de ortaya koydu.
Değerlendirme
Veli bahsi, sadece hakkında bilgi edinilecek bir konu değil, bizzat yaşanacak bir haldir. Veli, insan-ı kâmil olma potansiyelinin ete kemiğe bürünmüş halidir; o, Hakk'a giden yolun hem kendisi hem de işaretidir. Bu uzun yolculuktan çıkarılacak en temel ders, velâyetin olağanüstü güçlere sahip olmak değil, kul olmanın en ileri derecesi olan "abdiyyet" sırrına ermek olduğudur.
Veli, Hakk'ın halktaki aynası, halkın da Hakk'a yönelen yüzüdür. O, tenzih ile teşbihin, şeriat ile hakikatin, fenâ ile bekânın canlı bir birleşimidir. Onu tanımak, insanın kendi hakikatini tanıma yolculuğunda bir fener bulması gibidir.
Velileri ve velâyeti konuşmaktaki asıl murat, onlara duyulan hayranlıkta boğulmak değil, onların yürüdüğü yola bir adım atma aşkını ve cesaretini kuşanmaktır. Zira her sâlik, bir veli adayıdır ve her yolculuk, o ilk adımla başlar.