Devran
Tasavvuf yolunda zikir, sâlikin Cenâb-ı Hakk ile olan bağını perçinleyen, kalbini masivadan arındıran ve ruhunu besleyen en temel gıdadır. Bu zikrin farklı usûl ve erkân üzere icra edilen şekilleri vardır; bunlardan belki de en hareketli ve cezbeli olanı ‘devran’dır. Devran, lügatte dönmek, bir şeyin etrafında daire çizercesine hareket etmek manasına gelse de, irfan mektebinde çok daha derin bir hakikate işaret eder. O, yalnızca bedenin bir hareketi değil, ruhun kâinatın zikrine iştirak etme arzusunun, aşkın ve şevkin bir ifadesidir. Özellikle Halvetî-Uşşâkî meşrebinde, mürşid-i kâmilin riyasetinde icra edilen bu cehrî (sesli) zikir, sâliklerin kalplerini tek bir ritimde birleştiren, vahdet neşvesini derûndan hissettiren ve âlemlerin sırrına bir pencere açan mübarek bir ibadettir. O, Arş’ı tavaf eden meleklerin zikrinden, Kâbe’nin etrafında dönen hacıların lebbeyk nidasından bir hisse almaktır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Devranın meşruiyeti, Kur’ân-ı Kerîm’in işaret ettiği kevnî bir hakikate, meleklerin ibadetine dayanır. Cenâb-ı Hakk, Zümer Sûresi’nde en yüce makamlardaki zikir halkasını haber verir. Terzibaba Hazretleri’nin de sıklıkla işaret ettiği bu temel, devranın bir beşerî icat değil, semavî bir amelin yeryüzündeki bir yansıması olduğunu gösterir.
Devranın şer'i delili: Esteizu billah: "Veteral Melaikete haffine min havlil arşi yüsebbi hune bihamdi Rabbihim ve kudiye beynehüm bilhakkı ve kılel hamdü lillahi Rabbil âlemiyn" (Zümer 39/75) Mealen: (Melekleri, arşın etrafını çevirmiş oldukları halde Rablerini hamd ile överken görürsün. Artık insanların arasında adaletle hüküm olunmuştur" Övgü âlemlerin Rabb-ı olan Allah içindir) denir Ayet-i Kerimesinde müfessirler (Haffin) ey: "daire-i zakirin" (dönerek zikredenler) diye tefsir etmişlerdir.
Ayette geçen "hâffîn" kelimesi, ‘etraflarını kuşatmış, çevrelemiş olanlar’ demektir. İrfan ehli müfessirler, bu kelimenin lafzının ardındaki manaya nüfuz ederek, onu "dâire-i zâkirîn", yani "zikredenlerin dairesi" olarak tefsir etmişlerdir. Bu tefsir, zikir halkasının ve dönerek yapılan zikrin aslının, bizzat Arş’ın etrafında, meleklerin oluşturduğu o muazzam halka olduğunu ortaya koyar. Dervişler bir araya gelip bir halka kurduklarında ve Hakk’ın ismini zikrederek dönmeye başladıklarında, aslında Arş-ı Âlâ’daki meleklerin o ulvî ibadetini taklit etmekte, o zikrin bereketinden ve nurundan hisse almaya çalışmaktadırlar. Zikir, sadece yeryüzünde başlamaz; o, varlığın en tepesinden, Arş’tan başlar ve dalga dalga bütün âlemlere yayılır.
Terzibaba Hazretleri, bu bağlantıyı sohbetlerinde izah eder:
Bakın etrafında dönme halinde görürsün diyor, daha devir arştan başlıyor, sema dönme. Artık insanların arasında adaletle hüküm olunmuştur, övgü alemlerin rabbı olan Allah içindir.” Denir, Ayet-i Kerimesinde müfessirler حَاۤفِّينَ kelimesinin “Ey daire-i zakirin” dönerek zikredenler diye tefsir etmişlerdir. حَاۤفِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ Arşı dönerek zikrederler, ha Arşın etrefında olsun ha caminin etrafında olsun ha Kabe’nin etrafında olsun, netice değişmiyor.
Buradaki "netice değişmiyor" ifadesi, ibadetin ruhunun değişmediğini vurgular. Merkezde neyin olduğu, zâhirde farklılık gösterse de, ‘bir merkez etrafında dönerek O’nu tesbih etme’ hakikati aynıdır. Melekler Arş’ın etrafında, hacılar Kâbe’nin etrafında, dervişler ise kalplerindeki tevhidin merkezi etrafında dönerler. Hepsi aynı aşkın, aynı teslimiyetin farklı tecellîleridir. Bu sebeple Terzibaba Hazretleri, devranı ibadetlerin özünü toplayan bir merasim olarak görür.
Arş-ı Ala’nın etrafını melaikei-Kiram’ın tesbihlerle zikirlerle devaran ettikleri cihetle namazın nasıl insanların ibadetini cami olduğu gibi yani namaz nasıl bütün ibadetlere cami ise içinde bütün ibadetler varsa duası zikri orucu her şeyi varsa devran da Arş Melaikesinin ibadetine camidir. Yani Arş-ı Aladaki Melaikelerin ibadetlerin toplamıdır devran.
Namaz nasıl ki farklı ibadet hallerini bünyesinde topluyorsa, devran da Arş meleklerinin o daimi tesbih, hamd ve zikir hallerini kendi içinde toplayan bir ibadettir. Sâlik, devrana katıldığında sadece kendi nefsini değil, bütün bir varoluşun zikrine ruhunu ortak etmektedir.
Bu semavî kökenin yanında, devranın bir de Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) müjdesine dayanan bir yönü vardır. Zikir halkalarının faziletini anlatan hadis-i şerif, devrandan önce kurulan halka zikrinin de temelini oluşturur.
Evvela oturarak halka suretiyle zikr olunur, zira Hadis-i Şerifte, "İza merertüm bi riyadıl cenneti ferta'ku min semeri he kalü ev ma riyadül cenneti kale halakazzikra" buyurulmuştur. Yani "Cennet bahçelerine uğrarsanız meyvelerinden yiyip lezzet alınız" Eshab-ı kiram: "cennet bahçeleri nedir"? ya Rasulullah diyerek, suallerine cevaben, "Halakazzikri" buyurup "zikir halkalarıdır", diye aleyhisselatu vesselam Efendimiz, halka sureti ile yapılan zikr-i, cennet bahçelerine benzetmiştir.
Zâkirler, daha devrana kalkmadan, oturdukları yerde bir halka oluşturduklarında, yeryüzünde bir "cennet bahçesi" kurmuş olurlar. O bahçenin meyveleri ise Hakk’ın isimleri, kelime-i tevhid ve salâvat-ı şerifelerdir. Bu, devranın cezbeli haline geçmeden evvel ruhun sükûnetle ve lezzetle hazırlanmasıdır. Terzibaba Hazretleri, bu halka şeklinin bile bir sırrı olduğunu, onun "vahdet-i zati'ye mihver-i (merkezden geçen hat) Ahadiyyettir" diyerek, en derin vücûdî mertebelere işaret ettiğini belirtir. Halka, sonsuzluğu, başlangıcı ve sonu olmayanı, yani Zât-ı Mutlak’ı temsil eder.
‘Devran’ kelimesi, bu ıstılahî manasının dışında, ‘dünyanın hali, zamanın döngüsü, talihin ve kaderin tecellîsi’ gibi daha geniş anlamlarda da kullanılır. Bu kullanım, tesadüfi değildir, zira her iki mana da aynı kökten, ‘dönüş’ ve ‘döngü’ fikrinden beslenir.
Batı bu seviyeye ulaştı. Ama ne kadar gider, dünyadaki devranı ne kadar döner bilemeyiz. Cenab-ı Hakk bazen kuzeyde bir ülkeye zenginlik verir belli bir süre. Onun bir durgunluk hali olur. Osmanlı’ya bize verdiği gibi. Ondan evvel Roma İmparatorluğu’na verdiği gibi. ... Olan bir şey varsa, ilahi programda bu hayat devam ediyor. Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll Sorumluluk durumlarının cevabı oldukça ortaya çıkmış oluyor.
Burada ‘dünyadaki devran’ tabiri, milletlerin ve medeniyetlerin yükseliş ve çöküş döngüsünü ifade eder. Bu, ilahi programın, yani Akl-ı Küll’ün tecellîsidir. Gezegenler bir yörüngede döner, mevsimler birbirini takip eder, gece ve gündüz birbiri ardınca gelir. Toplumların, devletlerin ve hatta tek tek insanların talihi de böyle bir devran içindedir. Hiçbir hal kalıcı değildir. Tasavvufî devran, bu büyük ve kaçınılmaz döngünün ortasında, sâlikin iradesiyle katıldığı küçük bir devrandır. Sâlik, zikirle devran ederken, aslında dünyaya ve onun geçici devranına sırtını döner; yüzünü ise değişmeyen, ezelî ve ebedî olan merkeze, yani Hakk’a çevirir. Kendi küçük dairesini, âlemlerin büyük dairesine bağlar ve o büyük devranın sahibine teslim olur. Böylece dünyanın aldatıcı devranından kurtulup, hakikatin saadet veren devranına dahil olur.
Terzibaba'nın Nazarıyla Devran: Aslı ve Mertebesi
Devran, sadece bir ayakta dönme fiili değildir; o, varlığın sırrını, Hakk’ın Zât’ından sıfatlarına, sıfatlarından esmâsına ve ef’âline tenezzül edişinin hikâyesini bedene giydirmektir. Halvetî-Uşşâkî yolunun büyükleri, bu usûlü kâinatın zikrini, melekût âleminin ibadetini, ârifin kalbindeki devinimi bu halkada sembolleştirmek için vaz etmişlerdir. Her bir el tutuşun, her bir adım atışın, her bir "Allah", "Hu", "Hay" deyişin, vücûd mertebelerinin birinden diğerine intikalin nişanıdır.
Devran'ın Erkânı ve Meşruiyet Temeli
Bazı zâhir ehli, devranı, semâı, yani cehrî (sesli) ve hareketli zikri bid'at sayar. Hâlbuki hakikat ilmi, şeriatın bâtınıdır. Pîrân-ı izâm, bu usûlü kendi hevalarından değil, Kur'ân'ın ve Sünnet'in işaretlerinden, ilham-ı ilâhî ile yaptıkları içtihatlarla bir erkân hâline getirmişlerdir. Bu bir talimdir, bir terbiyedir.
Pîr Necdet Ardıç Efendimiz, bu konudaki şüpheleri izale etmek için devranın kökenini doğrudan Kur'ân-ı Kerîm'e dayandırır ve büyük pîrlerin içtihadının keyfî olmadığını şöyle izah eder:
Bütün turuk-u Aliyenin yani Hz Ali’ye bağlı oradan kaynaklanan tarikatların cehrisinden yani sesli zikirden bilhassa halvetiye-i uşşakiyede zikir ile yapılan devranın rumuz ve esrarına binaen büyük piranın içtihadıyla bu erkan üzere kabul edilmiştir. Yani bu sitem pirlerin içtihadıyla bu hale getirilmiştir. Yani kurallaştırılmıştır, bu hareketler büyük pirlerin içtihadıyla yani birlikte düşünerek uyguladıkları bir sistemdir. Her önüne gelen ben dervişim deyip dönüp durursa bu işler olmaz. Dönerse o zikirdir o da bir ibadettir, ayrı da ama hakikatına nail olunamaz. Devranı şer’i delili yani şeran delili şeriat ehli devrana haram derler, sema’ya haram derler zahir ehli olanlar, ama bakın şeriat içindeki delilini gösteriyor, وَتَرَى الْمَلۤئِكَةَ حَاۤفِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِىَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 39/75 “Melekleri Arş’ın etrafını çevirmiş oldukları halde Rablarını hamd ile överken görürsün.
Zikir ve devir, yeryüzünde başlamadı; Arş'ın etrafında başladı. Ayette geçen "hâffîn" kelimesi, "etrafını kuşatanlar, halka olanlar" demektir. Melekler, Arş-ı A'lâ'nın etrafında halka olmuş, devran ederek Rablerini tesbih ediyorlar. Dervişlerin zikir halkası da bu semavî devranın yeryüzündeki bir gölgesi, bir taklididir. Arş, İlâhî hükmün, kudretin ve kuşatıcılığın merkezi ise, onun etrafında dönmek, o merkeze olan teslimiyeti, o merkezden gelen tecellîlere ayna olmayı ifade eder.
Devran, insanın kendi kendine icat ettiği bir ritüel değil, kevnî ve melekûtî bir ibadetin beşerî bedendeki karşılığıdır. Hazret-i Pîr'in buyurduğu gibi, "Her önüne gelen ben dervişim deyip dönüp durursa bu işler olmaz." Çünkü mürşidsiz, usûlsüz, erkânsız yapılan devran, hakikatine ulaştırmaz. Sadece bir zikir olur, sevabı alınır; lakin o, sâliki vücûd mertebelerinde seyahat ettiren, nefsini terbiye eden bir seyr-i sülûk talimi olmaz. Bu sebeple devran, bir pîrin nezaretinde, bir nizam içinde icra edilir.
Vücûd Mertebelerinin Zikri: Ehadiyyet'ten Vâhidiyyet'e Seyir
Devranın hareketlerinin sırrı, varlığın zuhûr ediş serüveninde, yani vücûd mertebelerinde gizlidir. Hazret-i Pîr, Rûm Sûresi tefsirinde bu sırları açar ve devranın her bir anını, ilâhî mertebelerle eşleştirir.
Sonra el ele tutulduğu halde devran edilir ki: Vahidiyyetin Ehadiyyetle ve Vahdet-i zatiyyenin bağlantısına işarettir. İsmi Celal (Allah ismi) devranında evvela harf ve lafz (ses harfi) ile sonra darb-ı zikir ile zikir edilen Vahidiyyetin; Ehadiyyetin zahiri olduğuna harf ve lafz ile zikir edilerek telinin (ima) ve işarettir. Vahdet-i Zatiyye ile Ehadiyyet-i Zatiyyenin , Vahidiyet-i sıfatiyye ye nisbeti ile batın, batnu'l-butun (iç, için içleri) olmasına ima yoluyla darb-ı zikir ile devran olunur.
Bu ifadeler, irfan ilminin en derin bahislerini devranın hareketleri içinde nasıl sakladığını gösterir:
-
Ahadiyyet ve Vahdet-i Zâtiyye (Bâtın, İçlerin İçi): Ahadiyyet, Zât-ı Mutlak'ın her türlü isimden, sıfattan, şekilden ve kayıttan münezzeh olduğu mutlak Birlik mertebesidir. Orada ne isim vardır ne resim. Akılların idrakten aciz kaldığı "Amâ" mertebesidir. Vahdet-i Zâtiyye ise, Zât'ın kendi kendine olan bu birliğinin ilmî mertebesidir. Bu mertebe, her şeyin "içi", "bâtını", hatta "içlerin içi"dir (batnu'l-butun). Devran halkasının ortasındaki o boşluk, bu akılla kavranamayan, ancak zevkle bilinebilen Ahadiyyet'e işarettir.
-
Vâhidiyyet (Zâhir, Bâtının Dışa Vurumu): Vâhidiyyet, o mutlak Bir'in, kendindeki sonsuz ilim ve sıfatları tafsilatıyla bildiği ve tecellîye hazır olduğu mertebedir. Bütün ilâhî isimler ve sıfatlar, bu mertebede birbirinden ayrışmış, belirginleşmiştir. Kesretin, yani çokluğun tohumları bu mertebededir. Vâhidiyyet, Ahadiyyet'in "zâhiri", yani dışa dönük yüzüdür.
Dervişler halka olduğunda, her bir derviş Vâhidiyyet mertebesindeki bir ismin, bir sıfatın mazharı (tecellîgâhı) gibidir. O halka, bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan Vâhidiyyet dairesidir. Bu dervişleri birbirine bağlayan el ele tutuşma, Vâhidiyyet'teki bütün isimlerin ve sıfatların birbirinden ayrı olmadığını, hepsinin aynı Zât'a, yani Ahadiyyet'e bağlı olduğunu sembolize eder.
Ahadiyyet'te ses, harf, lafız yoktur. Sesin, harfin, yani "Allah" lafzının zuhûr ettiği yer Vâhidiyyet mertebesidir. Dervişlerin sesli zikri, bu ilâhî zuhûru taklittir. "Darb-ı zikir" ise, yani zikrin bir vuruşla, bir ritimle yapılması, bu zuhûrun gücünü ve kalbe nasıl nüfuz etmesi gerektiğini anlatır. Darb, gafleti dağıtan, nefsi yola getiren bir manevî tokattır.
Tecellînin Zuhûru: Hüviyet, Hayat ve Bekâ Devranı
Devran ilerledikçe, hareketler ve zikirler değişir. Bu değişim, vücûd mertebelerindeki seyrin devam ettiğini gösterir. El ele tutuşmaktan, kolları omuzlara koymaya geçilir. "Allah" zikrinden "Hu", "Hay" ve "Kayyum" zikirlerine intikal edilir.
Sonra: Vahidiyyet sıfatının mertebeleri tamam olur ve tecellisini göstermek için kolları omuzlara koymak, yani sağ el arkadan omuza sol el arkaya konmak, zuhur sıfatı ile olmasına işarettir. Sonra: Hu ismi şerifine başlanıp Vahdet-i zatiyye hüviyeti batine Ve suret-i hüviyet ise, Vahidiyyet sıfatı olmasına işaret olmak üzere Bir kere batına ; bir kere zahire meyil ile zikir edilir, El ele olmak hüviyetin alakası, Kol kola olmak hüviyetin zuhuru namına işaret olduğu gibi, hüviyeti zatiyye itibari ile sıfatın hakikatlerinin diğerine mukabil gelmesi hüviyetin sıfat mertebeleri ile zuhuruna ima ve işarettir.
El ele tutuşmak bir "alâka", bir bağlantı iken, kolları omuzlara koymak daha ileri bir mertebe olan "zuhur"a işarettir. Bu duruş, Vâhidiyyet mertebesindeki sıfatların artık fiilen zuhûr etmeye başladığını gösterir.
Ardından "Hu" zikri başlar. "Hu", Arapçada "O" demektir ve Zât-ı Mutlak'ın işaretle dahi olsa bilinemeyen gaybî kimliğine, yani Hüvviyet'ine işaret eden en derin isimdir. "Bir kere batına, bir kere zahire meyil ile zikir edilir" ifadesi, sâlikin seyrindeki tenzih ve teşbih dengesini anlatır. Sâlik, "Hu" derken içe, merkeze, yani Zât'ın her şeyden münezzeh olan bâtınına döner (tenzih). Sonra dışa, halkaya, yani Zât'ın tecellî ettiği kesret âlemine döner (teşbih). Bu gidiş geliş, varlığın hakikatini idrak etmektir: Her şey "O"dur ama "O", hiçbir şey gibi değildir. Bu, bir Cem makamı tecrübesidir.
Devranın sonlarına doğru "Hay" ve "Kayyum" isimleriyle devam edilir.
Sonra: Zuhur mertebeleri olan 18 adedini kapsayan HAY ismi şerifi ki: Esma mertebeleri olan 1000 adedi ile çarpıldığında 18 bin âlemi siryan-ı (tesir, yayılma) sırrı hayat ile Hay olup, Nur'un sabitliği ile daim ve kaim olmakla sırrı siryan'ın suretini zahir ve zahir oluş, devran-ı ile gösterdiği gibi HAY ALLAH KAYYUM ALLAH ismi şerifleriyle devran-a başlanır ki: mahviyetten sonra taayyünün aynına hayat-ı zulmetiye mukabil hakikatte, hayat-ı hakiki Kayyumunu zuhuruna işaret olarak 18 kere devran edilir.
"Hay", Diri, Hayat Sahibi demektir. "Kayyum", her şeyi ayakta tutan, varlığını kendi Zât'ıyla sürdüren demektir. 18 bin âlemler, Hay isminin tecellîsiyle hayat bulmuş ve Kayyum isminin tecellîsiyle ayakta durmaktadır. Devranın bu son aşaması, sâlikin kendi cüz'î varlığının fâniliğini ("mahviyet") idrak edip, bütün varlığı ayakta tutan o küllî, hakiki Hayat'ı ("hayat-ı hakiki Kayyumunu") müşahede etmesidir. Devran, sâlikin kendi benliğinden geçip, Hakk'ın Hay ve Kayyum isimlerinin tecellîsiyle var olan âlemler denizinde bir damla olduğunu zevk etmesidir.
Devran halkası, Zât-ı Mutlak'ın Ahadiyyet sükûtundan Vâhidiyyet'in kelâmına, oradan da Hay ve Kayyum isimleriyle 18 bin âlemi var edip ayakta tutmasına kadar uzanan bütün bir zuhûr seyahatinin beden diline dökülmüş hâlidir. O halkaya giren sâlik, sadece dönmez; varoluşun sırrını talim eder.
Terzibaba Geleneğinde Devran'in Yaşanması
Devranın yüksek hakikatleri, bir sâlikin gönül dünyasında, bir dergâhın zikir halkasında ete kemiğe bürünür. Tasavvuf, sadece bilmek değil, bildiğini bulmak ve olmaktır. Devran, bu “olma” yolculuğunun en canlı, en cezbeli duraklarından biridir.
Nefse Darb Vurmak ve Mürşidin İdaresi
Seyr-i sülûk, yani manevî yolculuk, en başta nefs ile yapılan bir mücadelenin adıdır. Onu Hakk’a teslim olmaya razı etmek için bazen tatlı söz, bazen de bir “darb” gerekir. Halvetî-Uşşâkî usûlündeki cehrî (sesli) zikir ve devran, bu manevî darbın en tesirli usûllerindendir.
Bu darb, müridin kendi başına yapacağı bir iş değildir. Sâlik, nefsine vurulacak darbın şiddetini, zamanını ve şeklini mürşid-i kâmilin idaresine teslim eder. Terzibaba Hazretleri, bu adabı ve hikmeti şöyle izah eder:
Toplu zikirlerde mürşidin idaresinde ayakta ve kısmen oturarak devrân yapılır. Sizin nefsinizden “darb” etti misal verdi ve bunu hatırlattı. Kölelik hükmü zâhirde günümüzde uygulanmamaktadır. Kişinin varlığında olan melek ve kuvveler ve esmâlar [34] onun emrinde olduğu için bir bakıma köleleri gibidir. Nefsi emmaresi istikametinde kullandı mı? Hem sorumlu olmakta hemde ayrı ayrı ilahlar kabul ederek ortaklar koşmaktadır. Tabii bu hayali bir tiyatrodan başka bir şey değildir. Bunun yerli yerince tesis edilmesinde Halveti usülünde “dabrı zikir” denilen devran adabı vardır.
Devrandaki o ritmik hareket, o “Hay, Hay, Hay” nidalarıyla kalbin üzerine hafifçe vurarak yapılan “darb-ı zikir”, sadece bir bedensel eylem değildir. O darb, sâlikin kendi varlık iddiasına, nefs-i emmâresinin saltanatına indirilmiş manevî bir tokattır. Mürşidin idaresindeki o halka, her bir dervişin kendi içindeki firavuna karşı Musa’nın asasını kullandığı bir meydandır. Her “Hay” deyişte, kalpteki putların yıkılması, Hakk’ın diriliğinin ve hayatın sadece O’ndan geldiğinin ikrarı vardır.
Mürşid, o halkanın kalbidir. Zikrin temposunu, hangi esmanın ne kadar çekileceğini, ne zaman oturulup ne zaman ayağa kalkılacağını o belirler. Çünkü her sâlikin manevî hâli farklıdır. Mürşid, bir hekim gibi o toplu kalbin nabzını tutar ve zikri, o anki manevî ihtiyaca göre sevk ve idare eder. Bu teslimiyet, sâlikin “benlik” davasından vazgeçişinin ilk adımıdır.
Oturmaktan Kalkmaya: Cesetten Rûha Uruc
Halvetî zikir meclisleri genellikle kuûdî, yani oturarak yapılan zikirle başlar. Kelime-i Tevhid zikriyle sâlik, evvela varlık âlemindeki her şeyin fâniliğini idrak etmeye çalışır. “Lâ ilâhe” derken masivayı kalbinden siler; “illallah” derken de kalbine sadece Hakk’ın varlığını ispat ve ikame eder. Bu, fena (yokluk) mertebelerinde bir seyrandır.
Bu sükûnetten sonraki coşkulu ayağa kalkış, sâlikin seyr-i sülûkundaki en mühim dönüm noktalarından birini, manevî bir yükselişi, yani uruc hâlini temsil eder. Terzibaba Hazretleri, bu geçişin batınî manasını şöyle şerh eder:
Bakın ilahiyi okuyorken Fenafillah’ta fani olduktan sonra o zaman sıfatta fani, isimde fani, fiilde fani olduktan sonra yahut fiilde fani isimde fani, sıfatta fani, Zat’ta fani olduktan sonra ayağa kalkmak uruc yükselme manasınadır. Ayağa kalkıpta zikre devam etmek, oraya kadar oturarak sükünet vardı. Ruhun haline tabi olarak, daha evvelce cesedin haline tabi olarak yerde oturuyorken ruhun haline tabi olarak ayağa kalk diyor yükseliyor, kişi miraç ehli oluyor.
Otururken cesedinin hâline tâbi olan sâlik, fena mertebelerinde kendi nefsanî varlığından soyunduktan sonra, artık ruhunun hâline tâbi olur. Ruh ise aslına, yani ulvî âleme meyyaldir; yükselmek, uruc etmek ister. Ayağa kalkmak, ruhun bu arzusunun bedendeki tezahürüdür. Bu, sâlikin kendi küçük miracıdır.
Ayağa kalkmak demek kendi nefsani varlığından, her türlü senin varlığından sıyrılıp Hak ile Hakk olup Hakk’a cezbelenmek halidir, ayağa kalkmak. Miraç uruç yükselme halidir. Beşeriyetinden sıyrılma hali ve bu cezbelenmenin misalidir.
Devran, işte bu “Hak ile Hak olma” halinin, bu cezbenin beden diline dökülmüş şeklidir. Dönen derviş, artık kendi etrafında değil, kalbindeki Tevhid Nuru’nun etrafında döner.
Bezm-i Elest Hatırası ve Vahdet Meydanı
Zikir halkasındaki bu uruc hali, sâlikleri zaman ve mekânın ötesinde bir hatıraya, bütün ruhların bir arada olduğu o ezel meclisine, yani Bezm-i Elest’e götürür. Kelime-i Tevhid zikriyle fena hali yaşandıktan sonra, devrana kalkmadan evvel okunan ilahiler, bu ezelî hatırayı canlandırmak içindir.
Sonra tevhid Fenafillah’ta tamam olunca zikir kesilir, İlahi okunmaya başlar, bu biraz oturarak halde oluyor, bu da bezmi elest aleminde “elestü birabbiküm” hitabı izzetiyle ruhların ilahi lezzet ve istirakına gark oluşlarına tenbih ve işaret olmakla müstağrak bir surette dinlenir.
İlahiyle coşan gönüller, o ezeldeki “Belâ” deyişin aşkıyla ayağa kalkar ve devrana başlar. Artık o zikir halkası, bir devran meydanına dönüşmüştür. Nusret Tura Hazretleri’nin bir nutk-ı şerifinde buyurduğu gibi, o meydan âşığın vuslat meydanıdır:
Coştum giyindim meydane geldim, Uşşaki dilden seyrane geldim, Ey dertli etfal dermane geldim, Merd ol soyun gel ummana doğru.
Bu meydan, sâlikin "Vahdette devran sürdüğü" bir makamdır. Terzibaba Hazretleri’nin bir başka nutkunda ifade ettiği bu hal, kesrette yaşarken bile kalben Vahdet’te, yani birlik denizinde yüzmektir. Devran halkasındaki her bir derviş ayrı bir beden gibi görünse de, el ele tutuşarak ve aynı zikri söyleyerek o çokluk içinde birliği (Vahdet’i) yaşarlar.
A'mada kaldım bir nice zaman, Vahdette sürdüm ben hayli devran, İstedim eylemek birazda seyran, Yöneldim HALİL'e Habib'e doğru, Hadi ALLAH'a ısmarladık haydin eyvallah.
Bu hâli yaşayan âşık için artık geçmiş ve gelecek yoktur; sadece “an” vardır.
Dem bu demdir, Devran bu devran, Gül bülbüle hayran, Bülbül güle suzan, Gönüllerde seyran, Gözlerde nihan, Zatında mihman, Sıfatınla üryan, Ey sevgili İnsan, Hacetimiz var her an.
“Dem bu demdir, devran bu devran” sözü, sâliki gafletten uyandırır. Hakikat, tam da içinde bulunulan bu anda, bu nefeste, bu devrandadır.
Pirlerin Demine Devranına Hü: Geleneğin Ruhu ve Gülbang
Devran, asırlar boyunca pirlerden pirana aktarılan kutlu bir mirastır. Her zikir meclisinin sonunda okunan gülbang duaları, bu mirasın canlı şahididir. Gülbang, o meclisi, ta Hazret-i Peygamber’e ve Pirimiz Hasan Hüsameddin Uşşâkî Hazretleri’ne kadar uzanan altın silsileye bağlayan bir rabıtadır.
Üçler, beşler, yediler, kırklar, binbirler, oniki pirler, Artsın eksilmesin taşsın dökülmesin Gülbang-ı Nebi, Kerem-i Ali demi seyyid Cemaleddin Pirimiz Hasan Hüsameddin Uşşaki kaddesallahu bisırrıhul baki, Cümle Piranı hazeratının demine devranına diyelim ya Allah hu...
“Demine devranına Hü!” demek, “Ey pirlerimiz, sizin soluğunuzun bereketi, sizin kurduğunuz bu manevî devranın feyzi ve ruhaniyeti bizim de üzerimize olsun” demektir. Bu dua ile o mecliste yapılan devran, sadece o an orada bulunanların bir ameli olmaktan çıkar; bütün Uşşâkî pirlerinin himmet ve ruhaniyetinin tecellî ettiği kutlu bir ana dönüşür.
Devran, Terzibaba geleneğinde yaşayan, nefes alan bir hakikattir. O, nefsi terbiye etmek için bir darb, ruhen yükselmek için bir miraç, Bezm-i Elest’i hatırlamak için bir vesile, Vahdet’i yaşamak için bir meydan ve pirlerin mirasına bağlanmak için bir köprüdür. O halkaya giren sâlik, kendi küçük âleminden çıkar, kâinatın zikrine katılır ve Hakk’ın Vahdet ummanında bir damla olmanın zevkine erer.
Füsûsu'l-Hikem'de Devran
Devranın zâhirdeki şeklinden sıyrılıp, onun hakikat semâsındaki seyrine nazar etmek için bineğimiz, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin ilham deryası olan Füsûsu'l-Hikem'dir.
Şeyh-i Ekber, Füsûs'ta bir ritüel olarak "devran"ı anlatmaz. O bir fakihten ziyade bir âriftir; işin resminden çok ruhuyla, suretinden çok manasıyla meşguldür. Onun nazarında devran, bir zikir meclisinde dönen dervişlerin fiilinden ibaret değildir. Devran, bizzat varlığın kendi fıtratıdır. Vücûdun, yani var olmanın bizatihi kendisi, bir devrandır.
Şeyh-i Ekber'in bu bakışını anlamak için Füsûs'un kapısını, özellikle de Şuayb Peygamber'e atfedilen hikmetin kapısını aralamalıyız: Hikmet-i Kalbiyye fî Kelimet-i Şuaybiyye, yani Şuayb kelimesindeki kalbe ait hikmet.
Kalp, lügatte "dönmek, bir halden diğerine geçmek, evrilip çevrilmek" manasına gelen "takallüb" kökünden gelir. Kalp, sabit duramayan, sürekli dönen ve değişen bir latîfedir. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (s.a.v.) "Allah'ım, ey kalpleri evirip çeviren, kalbimi dinin üzere sabit kıl" duası, kalbin bu "devrî" fıtratına en güzel işarettir.
Şeyh-i Ekber, bu takallüb hâlini, yani kalbin bu daimi dönüşünü, ilahi tecellîlerin sonsuzluğu ve hiç durmamasıyla izah eder. Hakk, bir tecellî ile iki defa zuhûr etmez. Her an yeni bir şe'ndedir, her an yeni bir tecellî ile âlemi var eder. Kalbin bu sürekli dönmesi, Hakk'ın o durmaksızın yenilenen tecellîlerini karşılamak içindir. Kalp, ilahi tecellîlerin aynasıdır. Dervişlerin zikir halkasında dönmesi, aslında kendi kalplerinin bu ilahi hakikate uyması, kalplerinin o kevnî "takallüb"e iştirak etme arzusunun bir fiile dökülmüş hâlidir.
Şeyh-i Ekber, varlık düzenini bir daireye benzetir. Dairenin görünmeyen, her şeyi kuşatan merkezi, Zât-ı Mutlak'ın Ahadiyyet (mutlak birlik) mertebesidir. O merkezden çıkan ve dairenin çevresini oluşturan sayısız nokta ise, Hakk'ın ilahi isimlerinin ve sıfatlarının kesret (çokluk) âlemindeki tecellîleridir. Her varlık, o daire üzerinde bir noktadır ve her nokta, merkeze aynı uzaklıktadır. Bu, her varlığın, doğrudan doğruya Hakk'a bağlı olduğunun, O'nun bir isminin tecellîsi olduğunun hikemî ifadesidir.
Devran, bu dairenin hareketidir. Varlık, bu ilahi merkez etrafında ezelden ebede döner. Gezegenler yıldızların etrafında, elektronlar çekirdeğin etrafında, melekler Arş'ın etrafında döner. Bu dönüş, varlığın "Ben kimim?" sorusuna verdiği cevaptır. Zikir halkasındaki devran, bu kevnî, bu âfâkî (dış dünyadaki) devranın enfüsî (iç dünyadaki) bir taklididir ve o büyük zikre katılma niyetidir.
Şeyh-i Ekber Hazretleri'nin Füsûs'ta işaret ettiği mühim hakikatlerden biri de halk-ı cedîd meselesidir. Bu, "her an yeniden zuhûra gelme" demektir. Hakikat nazarında varlık, her an yok olup yeniden var olmaktadır. Cenâb-ı Hakk, "O, her an bir şe'ndedir (iştedir)" (Rahman, 29) buyurur. Bu "şe'n", her an yeni bir tecellî ile kâinatı yeniden halk etmektir. Bu halk-ı cedîd, doğrusal değil, devrî bir harekettir. Varlık, Hakk'tan yine Hakk'a doğru bir döngü içindedir. Tecellî, Zât'tan isimlere, isimlerden fiillere, fiillerden de âleme doğru iner (tenzil). Sonra âlemdeki bu tecellîleri müşahede eden ârifin kalbi, fiillerden isimlere, isimlerden Zât'a doğru geri yükselir (uruc). Bu iniş ve çıkış, bu nüzûl ve urûc, sonsuz bir devrandır. Âlem, her an bu devran ile nefes alır. Hakk'ın Nefes-i Rahmânî'si ile varlıklar "ol"ur ve yine o nefesin içe çekilmesiyle her an "yok" olur.
Zikreden derviş, "Allah" derken, o anki varlığı ve kâinat yok olur; ikinci "Allah" deyişiyle, yeni bir tecellî ile yepyeni bir âlem ve yepyeni bir kendisi zuhûra gelir. Devranın darplı ve ritmik olması, bu her an yeniden halk edilişin vuruşlarını, kâinatın kalp atışlarını hissetmek ve ona ayak uydurmak içindir.
Bu meselenin bir diğer veçhesi de Arş'ın kuşatıcılığıdır. Kur'ân-ı Kerîm, meleklerin Arş'ın etrafında halka olup döndüklerini ("hâffîne min havli'l-arşi") haber verir. Şeyh-i Ekber’e göre Arş, bütün ilahi isimleri kendinde toplayan, bütün varlığı kuşatan Rahmân isminin tecellîgâhıdır. "Rahmân, Arş'a istivâ etti" (Tâhâ, 5) âyetinin sırrı budur. O halde Arş'ın etrafında dönmek, bütün varlığın, Rahmân isminin kuşatıcı tecellîsi altında, O'nun hükmüyle hareket ettiğini ifade eder. Zikir halkasında mürşidin etrafında dönen dervişler, "Ey Rabbimiz, biz de senin Rahmâniyetinin yörüngesindeyiz, senin hükmünle döner, senin iradenle dururuz" demenin hâl dilini yaşarlar.
Nihayetinde Şeyh-i Ekber'in nazarında bu devranın en kâmil tecellî ettiği yer, İnsan-ı Kâmil'in kalbidir. Çünkü Füsûs'un son fassı olan "Hikmet-i Ferdiyye fî Kelimet-i Muhammediyye"de anlatıldığı gibi, Kalb-i Muhammedî, bütün ilahi isimleri ve hakikatleri kendinde toplayan yegâne aynadır. Varlığın devranı, Vahdet (birlik) noktasından başlamış, kesret (çokluk) âlemine yayılmış ve nihayetinde İnsan-ı Kâmil'de yeniden o Vahdet şuuruna ermekle tamamlanmıştır.
Bu sebeple, Füsûs'un hikmet ışığında baktığımızda, devran sadece bir zikir şekli olmaktan çıkar. Devran;
- Kalbin, ilahi tecellîler karşısındaki daimi dönüşünün (takallüb) bir ifadesidir.
- Varlığın, ilahi Merkez etrafındaki sonsuz seyrinin bir yansımasıdır.
- Âlemin her an yeniden var olması (halk-ı cedîd) hakikatinin ritmik bir tecrübesidir.
- Bütün varlığın, Rahmân'ın kuşatıcı hükmü altında olduğunu ikrar etmenin bir yoludur.
- Ve nihayetinde, sâlikin kendi kalbini bir İnsan-ı Kâmil kalbi gibi bütün hakikatleri toplayan bir merkez kılma gayretinin sembolüdür.
Şeyh-i Ekber, bize dönenin sadece ayaklar olmadığını; asıl dönenin kalp, asıl devranın ise varlığın kendisi olduğunu öğretir. Zikirdeki devran, bu büyük ve hakikî devrana katılmak için bir davettir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Devran halkasının merkezine, yani sâlikin kalbine doğru yolculuk ettiğimizde, Füsûsu’l-Hikem’in en büyük sırlarından biriyle karşılaşırız: zıtların hakikatte bir olduğu. Devran, bu sırrın yaşandığı, tadıldığı bir Cem makamı tecrübesidir.
Hakikat ilmi, aklın ikilikte gördüğü şeylerin aslında Bir’in farklı yüzleri olduğunu idrak etme ilmidir. Hakk, hem Zât’ı itibariyle tenzih edilendir (“O’nun misli gibi bir şey yoktur”), hem de isimleri ve sıfatları itibariyle teşbih edilendir (“Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır”). Bu iki bakışı birleştiren dengeye Muhammedî mîzan denir ve bu mîzanın en canlı tecrübelerinden biri devran halkasında yaşanır.
Halkadaki derviş, bir merkez etrafında döner. Bu merkez, bazen zâhiren mürşid-i kâmildir, bazen de bâtınen o halkanın kalbi olan Hüvviyet noktasıdır. Dervişin bütün varlığıyla o merkeze yönelmesi, tenzih halidir. Bu, pergelin sabit ayağı gibi, Hakk’ın mutlak birliğine, Ahadiyet’ine imandır. Lâkin aynı derviş, dönerken bütün bir âlemi, yanındaki diğer canları seyreder. Bu da teşbih halidir. Her bir yüzde, her bir seste o Merkez’in, o Bir’in tecellîsini müşahede eder. Bu da pergelin hareket eden ayağıdır. Böylece devran, sâlikin aynı anda hem “senden başka bir şey yok” (tenzih) hem de “senden başka görünen yok” (teşbih) dediği, zıtların birleştiği bir Tevhid muktezası hâline gelir.
Bu zıtların birliği tecrübesi, sâliki kaçınılmaz olarak hayret makamına ulaştırır. Hayret, aklın iflas ettiği, ama kalbin en derin hakikati tattığı bir zirvedir. Devran halkasında dönen derviş, bir süre sonra kendisinin döndüğünü unutur. Dönme fiilinin fâili kimdir? Bu soruların aklî cevapları tükendiğinde, sâlik kendi iradesinin bir seraptan ibaret olduğunu anlamaya başlar.
Şeyhü’l-Ekber bize öğretir ki, bütün varlıklar, Hakk’ın Zât’ının cilâlanmış birer aynası olan A'yân-ı Sâbite’nin (sabit hakikatler) zâhirdeki suretleridir. Âlem, Hakk’ın Kendi isimlerini ve sıfatlarını seyrettiği bir aynadır. Devran esnasında sâlik, o aynalardan sadece bir ayna olduğunu idrak eder. Kendi benliği, kendi taayyün’ü (belirginlik kazanmış varlığı) erir. Geriye sadece Hakk’ın Kendi Zât’ını seyretmesi kalır. Dönen ve döndürenin Bir olduğu, gören ve görünenin aynı Vücûd olduğu idrak edilir. Bu, öyle bir hayrettir ki, içinde cehâlet değil, tam bir irfan gizlidir. Sâlik, “bildim” demenin küstahlığından kurtulur, “bilemedim” demenin edebiyle süslenir.
Bu tecrübenin bir başka boyutu da kalbin takallüb fıtratıyla, yani sürekli dönme haliyle ilgilidir. İbn Arabî Hazretleri’ne göre, Hakk bir tecellî ile iki defa zuhûr etmez (lâ takrâr fî't-tajallî). Her an, yepyeni bir tecellî, yepyeni bir halk-ı cedîd’dir (yeni zuhûr). Kalp, bu sonsuz ve her an yenilenen ilahî tecellîlerin alıcısı olduğu için sürekli dönmek zorundadır. Devran halkasındaki dairesel hareket, kalbin bu ezelî ve ebedî fıtratının zâhirdeki bir sembolüdür. Derviş, devran ile aslında kalbinin bu fıtrî hareketine bedenini de ortak eder. Her bir dönüş, yeni bir tecellîye "hoş geldin" demektir. Devran, sâliki zamanın donmuş algısından kurtarır ve onu her an yeniden halk edilen ilahî bir akışın içine bırakır.
Füsûs’un derinliklerinden baktığımızda devran, Vücûd’un birliğini, zıtların vahdetini, tenzih ile teşbihin kucaklaşmasını, sâlikin kendi hiçliğini ve Hakk’ın mutlak varlığını idrak ettiği bir irfan mektebine dönüşür. Merkezde duran sükûnet ile çevredeki hareketin birleştiği, Zât’ın tenzihi ile sıfatların teşbihinin aynı anda yaşandığı, kalbin sonsuz tecellîler karşısındaki hayret ve teslimiyetinin bedene döküldüğü bir ibadettir. Âriflerin "Devran, âşıkların mi'râcıdır" demesi bu yüzdendir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Devran
Hakikat yolcuları, Cenâb-ı Hakk’a vuslat arzusunu farklı meşreplerle dile getirmişlerdir. Halvetî-Uşşâkî yolunun incisi olan devran, bâtını hikmet ve sırlarla dolu bir ibadettir. Bu ibadetin kevnî ve derûnî manasını en güzel anlatanlardan biri de, aşkın ve vecdin pîri Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’dir.
Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf’inde "devran" kelimesini bir zikir usulü olarak ismen zikretmez. Onun nazarında devran, bütün bir kâinatın, zerreden kürreye her varlığın ortak lisanıdır, ilahî aşk ile atılan bir vecd çığlığıdır.
Kâinatın Zikri: Zerreden Kürreye Devreden Aşk
Varlık âlemi sükûn içinde değildir. Her şey, bir hareket, bir cevelân, bir devir halindedir. Hazret-i Pîr, bu kevnî hareketi, bu âfâkî devranı, ilahî Cemâl’in bir tecellisi ve maşuka duyulan sonsuz iştiyakın bir ifadesi olarak görür.
Güneşin etrafında dönen gezegenler, atomun çekirdeği etrafında dönen elektronlar… Bütün bu dairesel hareketler, Mesnevî’nin dilinde birer sema ayinidir. Her zerre, kendi merkezine, yani kendini var eden ilahî sırra doğru bir aşk ile çekilir ve bu çekimin tesiriyle dönmeye başlar. Bu dönüş, onların lisan-ı hâl ile ettikleri bir tesbih’tir.
Sâlikin devranı, bu büyük ve sessiz zikre, bu âfâkî ibadete şuurlu bir katılımdır. Derviş, devran halkasına girdiğinde, kâinatın bu ezelî ve ebedî zikrine iştirak eder. Kendi küçük dairesini, varlığın büyük dairesiyle birleştirir. Bu, “ben” demenin eridiği, cüz’ün küll’e katıldığı bir vecd anıdır. Sâlikin ayakları yerden kesilir gibi olur; çünkü o artık yeryüzünün cazibesiyle değil, Arş’ı titreten ilahî aşkın cazibesiyle dönmektedir. Devran, bu ilahî davete bir “Lebbeyk!” cevabıdır.
Nefsi Öğüten Değirmen: Devranın Terbiye Edici Gücü
Hazret-i Mevlânâ’nın devranın nefs üzerindeki terbiye edici etkisini anlatmak için kullandığı en güçlü misallerden biri değirmen taşıdır.
Devran ve zikir meclisi, manevî bir değirmendir. Alttaki sabit taş, şeriat’ın sarsılmaz ölçüleri ve Tevhid akidesinin değişmez merkezidir. Üstteki dönen taş ise, zikrin ve devranın hareketidir. Arasına konan buğday tanesi ise, bizim ham, işlenmemiş benliğimiz, yani nefsimizdir.
Sâlik, devran halkasına o ham nefsiyle girer. “Ben” diyen, kibirlenen, dünyaya meyleden o katı nefis, zikrin ve devranın çarkları arasına girince öğütülmeye başlar. Zikrin her bir “darbı”, nefsin başına inen bir tokmak gibidir. Devranın her bir dönüşü, benlik kalesinin duvarlarını yıkan bir manevî mancınıktır. Buğday tanesi nasıl ki kendini değirmenin hareketine teslim edince un olup nice sofralara bereket oluyorsa, sâlikin nefsi de “ben” iddiasından vazgeçip zikrin ve mürşidin iradesine teslim olunca fena bulur.
Bu fena’nın sonunda ortaya çıkan ise “mana unu”dur: benlikten arınmış, ilahî sıfatlarla bezenmiş, herkese rahmet ve sevgiyle yaklaşabilen bir ruh hâli. O un ile irfan ekmeği pişirilir. Devran, nefsi terbiye edip insanlığa faydalı bir hale getirmek için dönülen bir manevî değirmendir.
Pergelin Sırrı: Şeriat Üzere Hakikati Dolaşmak
Mesnevî’nin en derinlikli sembollerinden biri de pergel misalidir. Hazret-i Pîr, "Bizim yolumuz pergel gibidir. Bir ayağı merkezde sabit, diğer ayağı ise yetmiş iki milleti dolaşır" diyerek bu dengeyi açıklar.
Pergelin sabit ayağı, tenzih ilkesidir. O merkez, Zât-ı Mutlak olan Hakk’ın birliği, şeriatın ve sünnetin sarsılmaz temelidir. Sâlik, kalbini ve imanını bu merkeze sabitler. Bu ayak, “Lâ ilâhe” demenin sırrıdır. Devran halkasının ortasında duran mürşid de bu merkezi, bu sabit noktayı temsil eder.
Pergelin hareketli ayağı ise teşbih ilkesidir. Bu ayak, sâlikin bütün kâinatı, bütün yaratılmışları kucaklamasıdır. Merkezdeki sabit noktaya olan sadakati sayesinde, korkusuzca yetmiş iki milleti, yani her türlü meşrebi, düşünceyi ve varlık formunu dolaşır. Her birinde merkezdeki Bir’in farklı bir tecellisini görür. Bu ayak, “illallah” demenin sırrıdır; yani her ne görülürse, orada Hakk’ın bir işareti olduğunu bilmektir.
Devran, bu pergel sırrının ayakta yapılan zikridir. Sâlikin kalbi merkezde, Hüvviyet’e sabitlenmişken, bedeni ve ruhu tecellîler âleminde devir halindedir. Bu, tenzih-teşbih dengesi’nin, o Muhammedî mîzan’ın en kâmil tecrübelerinden biridir. Sâlik, bu devran ile hem içeriye, kendi özüne doğru derinleşir hem de dışarıya, bütün varlığa doğru genişler. Bu, zıtların birleştiği bir Cem makamı tecrübesidir.
Mesnevî’nin ruhuyla bakan bir göz için devran, kâinatla bütünleşmenin, nefsi öğütmenin ve İnsân-ı Kâmil’in sırrı olan pergel ahlâkıyla ahlaklanmanın en canlı yollarından biridir. O, bedenin şiiri, ruhun semasıdır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Devran
Devran, etrafındaki diğer incilerle birlikte görüldüğünde manası anlaşılan hikmetli bir ameldir.
O, her şeyden evvel Tasavvuf yolunun bir tezahürüdür. Devran, bu yolda sâlikin nefsini terbiye etmek, kalbini masivadan temizlemek ve ilahi muhabbete ermek için başvurduğu zikir usûllerinden biridir.
Bu amelin temelinde Hikmet yatar. Devran, körü körüne bir dönüş değildir; âlemlerin işleyişine, ilahi isimlerin tecellî ediş usûlüne muvafık bir harekettir. Sâliklerin devran etmesi, bu kevnî zikre iştirak etme niyetini taşır ve varlığın sırlarına dair bir tefekkür kapısı açar.
Bu hikmetin ilmî dayanaklarından biri, Fusûsu'l-Hikem’dir. Şeyh-i Ekber, varlığın ve tecellîlerin “devrî” yani dairesel yapısını ortaya koyar. Sâlikin devranı, bu ilahi devrin kendi varlığında bir yansımasını bulması, o daireye şuurlu bir şekilde katılmasıdır.
Devranın ayrılmaz parçası Zikir’dir. Devran, zikrin ayakta, cehrî ve hareketli icra edilen bir şeklidir. Zikir, anmaktır; devran ise bu anmayı bütün bir beden ile yapmaktır. Ayakların darbesi nefsin gafletine bir tokmak, el ele tutuşmak ilahi isimlerin vahdetinin temsili, dönmek ise Kalp Kâbe’sine ve onun Sahibi’ne yöneliştir.
Son olarak, bu usûlün bize ulaştığı mecra Halveti Tarikatı’dır. Devran, özellikle Halvetiyye’nin Uşşâkî kolunda bir erkân olarak yerleşmiştir. Halvetî meşrebinde cehrî zikir ve devran, sâlikin kalbini cilalayacak, onu muhabbet ateşinde pişirecek tesirli bir yöntem olarak görülmüştür.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç kaynak, devran halkasının üç farklı boyutunu aydınlatır: Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetleri, Füsûsu’l-Hikem ve Mesnevî-i Şerîf.
Terzibaba Hazretleri’nin irfan mektebinde devran, Vücûd mertebelerinin bir sembolü olarak karşımıza çıkar. El ele tutuşmak, Vâhidiyyet mertebesinin tek kaynak olan Ahadiyyet mertebesine bağlılığını ifade eder. Oturarak zikirden sonra ayağa kalkmak, sâlikin fena mertebelerinden sonra beka sahasına urûc etmesini temsil eder. O’nun dilinde devran, nefsine karşı manevi bir “darb” vuran sâlikin, Bezm-i Elest’teki ilahi zevki yeniden tattığı bir istiğrak hâlidir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ise meseleyi en köklü noktadan, varlığın zuhûrundan ele alır. Füsûs’ta devran, bir fiil olarak değil, bir “ilke” olarak bulunur. Varlığın tamamı, Hakk’ın isimlerinin devrî bir hareketle tecellî etmesinden ibarettir. Kalbin sürekli dönmesi (takallüb), ilahi tecellîlerin sonsuz oluşunun bir neticesidir. Sâlikin devranı, bu büyük kevnî devrî hareketin bir taklididir. Füsûs, devranın hikemî temelini, onun neden sadece bir ritüel değil, bir hakikat ilmi olduğunu gösterir.
Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’ine geldiğimizde ise ilim, aşk diline bürünür. Mesnevî’de devran, kâinattaki her zerrenin ilahi bir aşkla kendi maşuku etrafında dönmesiyle bir tutulur. Değirmen taşının buğdayı öğütüp “mana unu” yapması, devranın sâlikin nefsini nasıl öğüttüğünü anlatan en güzel misallerden biridir. Pergel metaforu ise devran eden âşığın, bir ayağını şeriata (tenzih) basarken diğer ayağıyla Hakk’ın bütün tecellîlerini (teşbih) kucakladığı bir Cem makamı tecrübesini anlatır. Mesnevî, devranın arkasındaki coşkuyu, aşkı ve vecdi bir vuslat anı olarak resmeder.
Değerlendirme
Devran, suretine bakıp da sîretini göremeyenin anlayamayacağı derinlikte bir ameldir. O, sadece bir daire çizerek dönmek değil, bütün bir kâinatın zikrine iştirak etmektir. Devran, hem bedeni hem de ruhu aynı anda terbiye eden, sâlikin nefsini ayakları altına alıp ruhunun kanatlarıyla manevi bir urûca (yükselişe) geçtiği bir ibadettir. Bu üç büyük irfan pınarından süzülenler, devranın Vücûd mertebelerinin yeryüzündeki bir temsili, ilahi isimlerin devrî tecellîsinin sâlikin kalbindeki bir yansıması ve ilahi aşkın beden diliyle ifade edilen en coşkun nağmelerinden biri olduğunu gösterir. Sâlik bu halkada dönerken, aslında kendi hakikatinin, yani Hakk’ın bir tecellîsi olduğu sırrının etrafında döner. Her dönüş, merkeze bir adım daha yaklaşmak içindir. Dem bu demdir, devran bu devran.