Nefs
Nefs, insanın “kendisi” demektir. Bu “kendilik,” basit bir benlik değildir. O, hem Cenâb-ı Hakk’ın bizdeki en büyük emaneti, hem de O’nunla aramızdaki en kalın perdedir. Tasavvuf yolu, baştan sona bir nefs bilme yolculuğudur. “Nefsini bilen Rabbini bilir” buyruğu, bu sır kapısının kilidini açan anahtardır. Terzi Baba Necdet Ardıç Hazretleri’nin irfan sofrasından ulaşan hikmet de bu merkez üzerinde döner. Nefs, yok edilecek bir düşman değil, bilinip anlaşılacak, terbiye edilip aslına döndürülecek bir cevherdir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Nefs bahsine girerken, alışkanlıklarla, ezberlerle ve ön yargılarla anlaşılamayacağını bilmek gerekir. Terzi Baba Hazretleri, sohbetine başlarken bu noktada uyarır:
Her ne şekilde ise, elinize geçmiş olan bu kitabımızı okurken ön yargılarınızı, alışkanlıklarınızı ve şartlanmalarınızı, bir tarafa bırakarak okumanızı tavsiye edeceğim. Çünkü doğrular, sadece kişilerin çocukluğundan beri oluşturmaya çalıştığı, hayata bakış değerleri, genel değil özeldir. Ve bu değerler, ne yazık ki, taraflı olmaktadır.
Nefsi anlamaya çalışırken kullandığımız alet, yine nefsin kendisidir. Eğer o alet, hayat boyu biriktirdiğimiz şartlanmalarla doluysa, bakacağımız şeyi kendi rengine boyar. Hakikati olduğu gibi göremeyiz, sadece görmek istediğimizi veya görmeye alıştığımızı görürüz. Bu, kişinin kendi nefsine karşı “taraflı” olmasıdır. Halbuki irfan yolu, tarafsız, arı duru bir bakış ister. Bu bakış, kişinin kendi zihin hapishanesinin duvarlarını fark etmesiyle başlar.
Çoğu insan, kendini hür zannederken aslında farkında olmadan bir “nefsi tutukluluk” hâli yaşar. Bu, öylesine derin bir uykudur ki, kişi rüyasını gerçek hayat zanneder. Terzi Baba bu hâli şöyle ifade eder:
Genelde insanlar hangi kültür anlayışı içinde olursa olsunlar, farkında olmadan, nefislerinin hükmü altındadırlar. Ancak kendilerini hür sanan bu kimseler, farkında olmadan “nefs-i tutukluluk” halindedirler, ancak bunun farkında değildirler. İşte insan oğlunun en nazik ve çözülmesi gereken tarafı burasıdır. Genelde insanlar beşeri duygular kanalı ile, bu tutsaklığın içinde bir ömür boyu yaşamaktadırlar. Fakat kendilerinden haberdar olmadıkları için, bu durumlarının da ne yazık ki, farkında bile olmayıp, yaşadığını zannettiği, bir dünya ve nefs tutsaklığı uykusu, içinde uyuyup gitmektedirler ve bu hali yaşam zannetmektedirler.
Bu tutsaklık, cüz'î akıl dediğimiz, yani varlığın bütününü değil, sadece parçaları gören, sınırlı aklın hükümranlığıdır. Cüz’î akıl, gündelik işleri görmede mahirdir, lâkin kendi sınırlarının ötesini, yani hakikat ilmini idrak etmekten acizdir. Bu uykudan uyanmak ve bu tutsaklıktan kurtulmak için, o uykudan evvel uyanmış birinin kılavuzluğuna ihtiyaç vardır. Bu uyanışın yolu, irfan yoludur ve kanalı akıl değil, gönüldür.
Cüz’î aklın yetersiz kaldığı yerde, gönül âleminin kapıları açılır. Bu kapıların ardında bambaşka bir idrak, bambaşka bir bilme biçimi vardır.
Bu kanalın açılmadığı akıllar, akl-ı cüz sınırlarının dışına çıkamadıkları için, kendi çevrelerinde dönüp dururlar, bu da kişiyi bir yere götürmez ve ufkunu genişletmez, kendi kutru-sınırların içinde dolaşır durur. Bu akli sınırlılık tutsaklığı içinden, ancak “Ulûl Elbab” tabir edilen “kapı sahipleri” ki, onlar çıkarırlar. Bu kapılar ise “Esmâ-ül-Hüsna” kapılarıdır. Her bir Esma-i ilâhiye kendi mânası itibariyle Hakk’ın zatına giden bir giriş kapısı ve yoludur.
Demek ki, nefsin karanlık ve dar dehlizlerinden çıkış yolu vardır. Bu yolu açanlar, Ulûl Elbab yani “öz ve lüb sahipleri”, kâmil ariflerdir. Onların açtığı kapılar ise Esmâ-ül Hüsna, yani Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimleridir. Her bir İlâhî İsim, aslında nefsin bir hâlinin, bir sıfatının hakikatine açılan bir kapıdır. Mesela, nefsindeki kibri tanımak için El-Kebîr ve El-Mütekebbir isminin tecellîsine bakılır. Nefsindeki acziyeti idrak etmek için El-Ganîyy ve El-Kaviyy isimlerinin kapısı çalınır. Her bir isim, nefsin bir yüzünü aydınlatan bir projektör gibidir. O ışık altında nefsini gördükçe, o ismin sahibine, yani Hakk’a giden bir yol bulmuş olursun. Ariflerin gönlü, bu isimlerin tecellî ettiği bir pınar, bir Kevser nehri gibidir. O pınardan içenler, kendi nefs yolculuklarına çıkma cesaretini bulurlar.
Bütün bu hazırlık, kendini bilmeye yöneliktir. Hakikate giden yol, kendi varlığımızın içinden geçer. Dışarıda aranan Rabb, aslında şah damarından daha yakındadır. Ama O’na giden yol, nefsi tanıma köprüsünden geçmek zorundadır.
Bu yola iltihak etmenin tek yönü vardır, o da evvelâ nefsini tanımaktır. “ Nefsine arif olan-ancak Rabb-i ne arif olur ” hadisi bu hakikatin temelidir. Bunun tersi ise, “ Nefsine arif olmayan - Rabb-i ne arif olamaz ” dır. Kişinin kendini bilmesi yönünde çok mühim bir husustur. Rabb-i bilmek nefsi bilmeye bağlanmıştır ki, bütün gerçek Hakk yolcuları, nefs terbiyesi yönüyle Rabb-larını bilmiş, bulmuşlardır.
Bütün sey-i sülûk (mânevî yolculuk) bu temel üzerine kuruludur. Rabb’i bilmek, nefsi bilme şartına bağlanmıştır. Bu yüzden tasavvuf büyükleri, “nefsiyle cihad eden” en büyük kahramandır demişlerdir. Bu cihad, nefsi öldürme cihadı değildir; bilakis, onu tanıma, anlama ve terbiye etme cihadıdır. Zira nefsin iki yüzü vardır; biri çukura, esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısına) çeker; diğeri ise yüceliğe, ahsen-i takvîme (en güzel yaratılışa) yükseltir. Bir Hakk yolcusunun dediği gibi, “nefs terbiye edilirse olur nefîs.” Yani o ham ‘nefs’, irfan ve terbiye ateşiyle pişince, ‘nefîs’ yani çok kıymetli bir cevhere dönüşür. Bu dönüşüm, cennete ve Cemâl-i İlâhî’ye giden yolun kendisidir. Diğer yüzü ise, cehennem ateşinin bu dünyadaki karşılığı olan sıkıntı ve pişmanlığa götürür.
Bu sohbetin kaynağı, Terzi Baba Hazretleri’nin Kur’ân-ı Kerîm’deki nefs âyetlerini merkez alarak yaptığı sohbetlerin, Hayyat kızı Nur Nihan tarafından derlendiği ‘İrfan Sofrası’ serisindeki eseridir. Yolumuz, nefsin mertebelerini ve hakikatini daha derinden tanımakla devam edecektir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Nefs: Aslı ve Mertebesi
Nefs, hem incinin sedefi, hem de dalgıcın gözünü kör eden kum fırtınasıdır. Onu anlamadan yol alınmaz, onu bilmeden menzile varılmaz. Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlü, meseleleri kuru bilgi yığını olarak değil, bir hâl olarak ele almaktır. Nefs bahsi de bu usûlün kalbinde durur. Çünkü nefs, hakkında konuşulacak bir “şey” değil, bizzat konuşanın, dinleyenin, anlayanın ve anlamayanın “kendisi”dir.
Vücûd Mertebelerinde Nefsin Hakikati: Zât'tan Zuhûra Bir Sır
Nefsi anlamak için, onu gündelik hayattaki “kötü huylar” kafesinden çıkarıp varlığın en temel katmanlarına inerek aslını aramalıyız. Her şey, Vücûd-ı Mutlak olan Hakk’a bağlanır.
Her şeyin başı, akılların idrakten aciz kaldığı, hiçbir sıfat ve isimle kayıtlanamayan Zât-ı Mutlak’tır. O’na Hüvviyet Gaybı, yani “O’nun O’luğu” deriz. Orada ne isim vardır ne resim. Bu Zât-ı Mutlak’ın, kendi güzelliğini ve kemâlini görme ve gösterme muradı, bir “sevgi” ile tecellî etmiştir. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (istedim) ve bilinmek için mahlûkatı halk ettim” kudsî hadîsi bu sırra işarettir.
Bu “sevgi” ve “irade”, varlık mertebelerinin ilki olan Ahadiyyet mertebesini, yani mutlak birliği ortaya çıkardı. Burada hâlâ çokluk yoktur, sadece “Bir” vardır.
Nefs bahsinin düğümünün atıldığı yer, bir sonraki mertebe olan Vâhidiyyet mertebesidir. Vâhidiyyet, “birlik içindeki çokluk potansiyeli” demektir. Ahadiyyet’in o saf Bir’liği, burada kendi içindeki sonsuz imkânları, yani Esmâ-ül Hüsnâ’yı (İlâhî İsimler) ve bu isimlerin karşılığı olan ezelî hakikatleri, yani A'yân-ı Sâbite’yi bilir. Her bir isim (El-Alîm, Es-Semî, El-Basîr, El-Hayy…) kendi hakikatini icra etmek ister.
Bu isimlerin ve hakikatlerin zuhûra çıkmasını sağlayan ise Nefes-i Rahmânî’dir. Tıpkı insanın göğsündeki nefesin, içerideki harfleri dışarıya ses olarak taşıması gibi, Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân isminden gelen bu “Nefes” de, Vâhidiyyet mertebesindeki o ezelî hakikatleri varlık sahasına taşır.
“Nefs-i Vâhide” yani Tek Nefs/Tek Benlik dediğimiz hakikat, bu Nefes-i Rahmânî’nin ta kendisidir. O, Hakk’ın Zât’ının dışa vuran soluğudur. O, bütün varlığın kendisinden halk edildiği ilk “Benlik”tir. Âyet-i kerîmede, “Sizi tek bir nefsten halk eden O’dur” (A’râf, 189) buyrulması bu vücûdî hakikate işarettir. Demek ki her birimizin nefsi, o Tek Nefs’in, o İlâhî Soluk’un bir tecellîsidir.
Bu sebeple Terzibaba irfanında nefs, başlangıçta kötülenen bir düşman değil, aslını bulduğunda kişiyi doğrudan Hakk’a ulaştıran ilâhî bir sır olarak görülür. Nefs dediğimiz o en özel “ben”liğimiz, kökünü Zât’ın kendini bilme arzusundan ve Rahmân’ın nefesinden almaktadır. Bu, büyük bir şeref ve emanet olduğu kadar, büyük bir imtihandır. Çünkü bu sırrı anlamayan, okyanustan gelen dalganın kendini okyanustan ayrı sanması gibi, kendi nefsini de Hakk’tan ayrı bir “ben” olarak görür ve şirkin en gizlisine düşer.
Tenezzül ve Perdelenme: Nefs, Aynadaki Sûret
O yüce hakikatin, nasıl olup da bizde “nefs-i emmâre” yani kötülüğü emreden bir yapıya büründüğünü anlamak, “tenezzül” yani iniş ve “perdelenme” süreciyle anlaşılır.
Nefes-i Rahmânî, varlık mertebelerinden aşağıya doğru inerken, her mertebede bir kayda girer, bir sûrete bürünür. Tıpkı saf su buharının, atmosferde aşağı indikçe yoğunlaşıp önce bulut, sonra yağmur, sonra da buz olması gibi. Suyun aslı değişmez, ama girdiği her mertebenin şartını ve sûretini kabul eder.
O Tek Nefs, Âlem-i Ervah’ta (Ruhlar Âlemi) ruhlar sûretine büründü. Sonra Âlem-i Misâl’de (Hayal/Berzah Âlemi) misâlî sûretler kazandı. En son Âlem-i Şehâdet’e, yani bu gördüğümüz fizikî âleme indiğinde ise, en kesif hâli olan insan, hayvan ve bitki nefslerine büründü.
Şu an “ben” dediğimiz nefs, o Tek Nefs’in, sayısız mertebeden süzülerek gelmiş en son, en alt noktadaki tecellîsidir. Her bir iniş mertebesi, aslî birliğin üzerine örtülmüş bir perdedir. Bu perdelerin en kalını da, bu beden ve onunla ilişkili olan beş duyu ve cüz’î akıldır.
Bu noktada nefs, bir “perde” vazifesi görmeye başlar. Aslında o, Hakk’ın tecellî ettiği bir aynadır. Fakat ayna, kendi parlaklığından veya üzerindeki tozdan dolayı, arkasındaki sırrı göstermeyip sadece kendi yüzeyini göstermeye başladığında, “perde” olur. İnsanın nefsi de, kendi vehmî varlığına, kendi “ben”liğine o kadar odaklanır ki, kendisinin sadece bir sûret, bir tecellî mahalli olduğunu unutur. Kendini “asıl” zannetmeye başlar. Firavunun “Ben sizin en yüce Rabbinizim” demesinin ardındaki sır budur. O, kendinde tecellî eden Rablık sıfatını görüp, o sıfatın Sahibini unutup, sıfatı kendisine mâl etmiştir.
Bu perdelenme, kötü bir şey değil, varoluşun bir gereğidir. Eğer perde olmasaydı, tecellînin şiddeti her şeyi yakar, ortada “sen” ve “ben” diye bir şey kalmaz, “bilen” ve “bilinen” ayrımı olmazdı. Oysa Hakk, “bilinmeyi” murad etmişti. Bilinmek için ise, Kendisinden gayrı imiş gibi görünen bir “ayna”ya, bir “muhatab”a ihtiyaç vardı. İnsan nefsi, bu muhataplığın zirvesidir. O, hem en kalın perde, hem de en parlak aynadır.
Yol, bu perdeyi yırtıp atmak değil, perdenin perde olduğunu bilmek ve perdenin arkasındakini seyretmektir. Yol, aynayı kırmak değil, aynadaki sûretin kimden geldiğini idrak etmektir. O zaman nefs, düşman olmaktan çıkar, en büyük dost, en yakın rehber olur. Çünkü o, insanı Rabbine götüren yolların en kestirmesidir.
"Nefsini Bilen Rabbini Bilir" Sırrının Vücûdî Temeli
Bu meşhur hadîs-i şerîf, genellikle ahlâkî bir öğüt gibi anlaşılır: “Kusurlarını, acziyetini bilen, Rabbinin kudretini ve yüceliğini anlar.” Bu doğrudur, ama eksiktir. Terzibaba mektebinin irfanî bakışıyla bu sözün vücûdî temelini, yani varlıksal kökenini araştırırız.
Her birimizin cüz’î nefsi, o küllî olan Tek Nefs’in (Nefs-i Vâhide) bu şehâdet âlemindeki bir yansımasıdır. O Tek Nefs de, Hakk’ın Zât’ından zuhûr eden Nefes-i Rahmânî’dir. Öyleyse bir zincir kuruldu: Senin nefsin < Tek Nefs < Hakk.
“Nefsini bilmek” şu anlama gelir:
-
En Alt Mertebede Bilmek (Tenzih): Nefsinin bu şehâdet âlemindeki kayıtlılığını, acziyetini, fâniliğini, sürekli değişen hallerini, arzu ve korkularının esiri olduğunu bilmektir. Onun ne kadar muhtaç, ne kadar sınırlı olduğunu idrak etmektir. Bu, nefsin “abd” yani kul yönünü bilmektir. Bu bilme, Rabbinin ise Ganî, Kâdir, Bâkî olduğunu bilmeyi ve O’nu her türlü noksanlıktan tenzih etmeyi sağlar.
-
Kökünü Bilmek (Teşbih): Nefsinin sadece bu aciz bedenden ibaret olmadığını; onun aslının, o Tek Nefs’e, o İlâhî Soluk’a dayandığını bilmektir. Kendi “ben”liğinin derinliklerinde, Hakk’ın “Hayy” isminin tecellîsi olan hayatı, “Alîm” isminin tecellîsi olan bilgiyi, “Semî” ve “Basîr” isimlerinin tecellîsi olan işitmeyi ve görmeyi bulmaktır. Bu, nefsin “mazhar” yani tecellî mahalli yönünü bilmektir. Bu bilme, Rabbinin sana şah damarından daha yakın olduğunu, seninle gören, seninle işiten olduğunu (teşbih) idrak etmektir.
“Nefsini bilen Rabbini bilir” sırrı, bu iki bilginin birleştiği Cem makamı’nda tamamlanır. Sâlik, nefsine baktığında hem onun mutlak hiçliğini, fâniliğini, kulluğunu görür (tenzih); hem de aynı anda o hiçlik aynasında tecellî eden ebedî, sonsuz ve mutlak Vücûd’u, yani Rabbini seyreder (teşbih).
Nefs, öyle bir berzahtır ki, bir yüzüyle halka (yaratılmış âleme), bir yüzüyle Hakk’a dönüktür. Bir yüzüyle kesret (çokluk) âlemine bakar ve “ben” der; diğer yüzüyle vahdet (birlik) denizine bakar ve “O” der. Seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, nefsin “ben” diyen yüzünden “O” diyen yüzüne bir hicrettir.
Bu yüzden nefs, en büyük hicâb (perde) olduğu gibi, en büyük miftah (anahtar) dır. Onu tanıyan, varlığın en büyük sırrının anahtarını eline geçirmiş olur. O anahtarla kendi vücûd şehrinin kapılarını açar ve görür ki, o şehrin tahtında oturan Sultan, kendi sandığı vehmî “ben”liği değil, Âlemlerin Rabbi olan Cenâb-ı Hakk’ın Kendisidir. O vakit, nefs-i emmâre ölür, yerine Rabbinden razı olmuş ve Rabbinin de kendisinden razı olduğu, arınmış, değerli, “nefîs” bir nefs doğar. Yolculuk, nefsi yok etmek değil, onu dönüştürmek, aslî saflığına ve hakikatine erdirmektir. Vesselâm.
Terzibaba Geleneğinde Nefs'in Yaşanması
Önceki sohbetlerimizde nefs kavramının varlık âlemindeki yerini, Zât ile olan bağını ve bir zuhûr perdesi olarak nasıl tecellî ettiğini aralamaya çalıştık. Şimdi ise o hikmet deryasından, sâlikin, yani Hakk yolcusunun kendi hayatına düşen payı konuşma vaktidir. Zira irfan, kitaplarda duran bir bilgi değil, kalpte yaşanan bir hâldir. Seyr-i sülûk dediğimiz yolculuk, özünde bir nefs yolculuğudur; nefsi tanıma, terbiye etme ve nihayetinde onunla barışıp aslına döndürme sanatıdır.
Bu yolculuğun pusulası, "Men arefe nefsehu, fekad arefe Rabbehu" yani, "Nefsini bilen, Rabbini bilir" sözüdür. Rabb’i bilmek gibi yüce bir gaye, insanın "ben" dediği o yapıyı bilme şartına bağlanmıştır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin ışığında, bir sâlikin nefsini nasıl yaşadığını, bu çetin mücadeleyi nasıl verdiğini ve bu ham madeni nasıl bir cevhere dönüştürdüğünü anlamaya gayret edelim.
"Nefsini Bilen Rabbini Bilir": Yolun Başlangıcı ve Sonu
Yolumuzun esası, başı ve sonu bu hadîs-i şeriftir. Rabb’i bilmek, O’na arif olmak, insanın kendinden başka bir yerde arayacağı bir şey değildir. Cenâb-ı Hakk, insana şah damarından daha yakındır. O halde O’nu bilmenin yolu da, insanın kendi hakikatinden, kendi nefsinden geçer. Terzibaba Hazretleri’nin irfan ocağında pişenlerin dilinden bu hakikat şöyle dökülür:
Bunun tersi ise, “ Nefsine arif olmayan - Rabb-i ne arif olamaz ” dır. Kişinin kendini bilmesi yönünde çok mühim bir husustur. Rabb-i bilmek nefsi bilmeye bağlanmıştır ki, bütün gerçek Hakk yolcuları, nefs terbiyesi yönüyle Rabb-larını bilmiş, bulmuşlardır.
“Rabb’i bilmek, nefsi bilmeye bağlanmıştır.” Bu bir tercih değil, bir zarurettir. Çünkü nefs, Hakk’ın tecellîlerinin bize en yakın, en doğrudan ulaştığı mahaldir. O, hem perdedir hem aynadır. Kendini bilmeyen, yani "ben" dediği bu varlığın ne olduğunu, içindeki karanlık ve aydınlık dehlizleri, zaafları ve potansiyelleri idrak etmeyen bir kimse, bu perdenin ardındaki Mutlak Güzelliği nasıl görebilir?
Bu yüzden “gerçek Hakk yolcuları” denilmiştir. Zira bu yol, nefsini atlayarak veya ondan kaçarak yürünebilecek bir yol değildir. Yolculuk tam da nefsin içine doğrudur. Onu bir düşman gibi görüp yok etmeye çalışmak değil, onun hakikatini anlamaya, onunla yüzleşmeye ve nihayetinde onu terbiye etmeye dayalı bir usûldür bu. Nefsine arif olamayan kimse, Rabb’ine de arif olamaz. Çünkü Rabb, o nefsin Rabbi’dir. Terbiye eden, terbiye edilende bilinir. Kendini bilmek, Rabb’ini bilmenin en sağlam, en kestirme yoludur.
Nefsin İki Yüzü: Düşkünlük ve Yücelik Arasındaki Tercih
Bu tanımamız gereken nefs, tek parça bir yapı değildir. İçinde zıtlıkları barındıran, iki kutuplu bir ayna gibidir. Bir yüzü çamura, kesrete, ayrılığa bakar; diğer yüzü ise semaya, vahdete, birliğe dönüktür. Sâlikin sanatı, bu aynanın yönünü değiştirmektir.
Nefsin iki yüzü vardır. Biri düşkünlüğe-düşüklüğe, diğeri ise yüksekliğe ve yüceliğe’ bakan yüzleridir. Biri cennete ve huzuru İlâhiyyeye götürür diğeri ise, cahime sıkıntı ve pişmanlığa götürür.
Sâlikin imtihan meydanı burasıdır. Nefs, kendi başına bırakıldığında, fıtratı gereği aşağıya, süflî olana meyleder. Bu yolun sonu "cahim"dir; yani ayrılığın, perdelenmenin getirdiği o içsel cehennem, o bitmeyen sıkıntı ve pişmanlıktır.
Fakat aynı nefsin içinde, tam zıddı bir potansiyel de mevcuttur: "yüksekliğe ve yüceliğe" bakan yüzü. Bu, ruhun aslına duyduğu özlemdir, Vahdet (birlik) denizine geri dönme arzusudur. Bu yüzü çevirmeyi başaranlar için yolun sonu "cennet ve huzur-u İlâhiyye"dir. Bu cennet, daha bu dünyadayken kalpte yaşanan bir huzur, bir teslimiyet halidir.
Yolun büyükleri bu yön değişiminin en pratik usûlünü şöyle özetlemişlerdir:
Hali düzgün bir kişiye, “ bu hale nasıl geldin ” diye sorduklarında. “ nefsimin istediğinin hep tersini yapmakla ” diye cevap vermiştir.
Bu söz, bir düsturdur. Nefs, fıtratı gereği tembelliği, bencilliği, anlık hazları ister. Sâlik ise bilinçli bir tercih ile bunun tersini yapar. Nefsi "rahat etme" dediğinde o, "hizmet edeyim" der. Nefsi "öfkelen" dediğinde o, "sabredeyim" der. Nefsi "ben" dediğinde o, "Sen" demeye çalışır. Bu, nefsin feyzini dönüştürmektir. Vahşi bir atı ehlileştirip en sadık yoldaşın kılmak gibidir. Bu "muhalefet-i nefs", nefsin düşkünlüğe bakan yüzünü perdeler ve yüceliğe bakan yüzünü parlatır.
Emmâre'den Safiyye'ye: Nefsin Mertebelerinde Yolculuk
Nefs terbiyesi, bir ömür boyu süren, mertebe mertebe ilerleyen bir yolculuktur. Yolculuk, nefsin en ham halinden başlar ve en saf haline doğru devam eder. Kur'ân-ı Kerîm, bu en alt mertebeyi Yusuf Peygamber'in lisanından bize tanıtır:
(12-53-Yusuf-suresi)nde, (Vema uberriu nefsi innennefse le emmâretün bissui illâ mâ rahime Rabb’i inne Rabb’i gafururrahiym.) Meâlen: “ Ben nefsimi temize çıkarmak istemem, çünkü nefis daima kötülüğü Emredicidir. Meğer ki Rabb’imin esirgediği bir nefs ola. Gerçekten Rabb’ im bağışlayan ve esirgeyendir. “ Bahsi geçen ayet-i kerime nefsin tanımının en alt düzeyinin tarifidir ve korkunç işlerin ve hadiselerin kaynağıdır ve bu halden hiçbir kimse masun değildir.
Nefs-i Emmâre, yani "kötülüğü ısrarla emreden nefs", insanın içindeki Firavun’dur. Kontrolsüz arzu, kör öfke, sınırsız bencilliktir. Peygamberler dahi bu tehlikeye işaret edip Hakk'ın rahmetine sığınmışlardır.
Bu azgın selin ilk kontrolü şeriat ile sağlanır:
İlk zahir kontrolu, ancak İslâmın beş şartını yerini getirmekle sınırlandırılmış olur, başka hiçbir yolu yoktur ve başka hiçbir sistem onu durduramaz.
İşte şeriat! Namaz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şehadet... Bunlar, Nefs-i Emmâre'nin etrafına çekilen ilk surlardır. Namaz, günde beş defa "ben"i kırıp "Sen"e yönelmektir. Oruç, en temel nefsanî arzuya "dur" demeyi öğretir. Zekât, "benim malım" diyen nefse "Hayır, o sana emanettir" der. Bu ibadetler, nefsin sınırsız isteklerine bir sınır çizer. Bu çerçeve olmadan, irfanî bir yolculuktan bahsetmek mümkün değildir.
Bu ilk kontrol sağlandıktan sonra asıl eğitim, yani terbiye başlar. Yol, şeriattan tarikata, yani o özel mânevî eğitim sürecine girer.
İslâmi ve irfani bir hayat yaşamakla nefsin diğer mertebelerine geçilip böylece onun eğitimi sağlanmış olur.
Bu, zikirle, sohbetle, hizmetle, tefekkürle, bir mürşidin gözetiminde yapılan bir yolculuktur. Bu yolculukta nefs, Emmâre'likten Levvâme'ye (kendini kınayan), oradan Mülhime'ye (ilham alan), Mutmainne'ye (huzura eren) ve daha nice mertebelere tırmanır. Yolun büyüklerinden birinin dediği gibi:
Bu hususta bir Hakk yolcusu, “ nefs terbiye edilirse olur nefiiiiis ” demiştir.
Nefs, "nefîs" olur. Yani ham kömür, tazyik ve ısı altında elmasa döner. Değersiz görülen o parça, paha biçilmez bir cevher haline gelir. Terbiye, bu simya sanatıdır.
Sonun da “ nefsi safiye ” ismi ile saflaşmış bir nefs olur, bunun tarifi ise, “Cemâl tecellileri ile parlamaya ve irfaniyyetle aklen ve fikren aydınlanmaya başlamasıdır.”
Nefs-i Safiyye, yani arınmış nefs, artık kendi karanlık arzularının değil, Hakk'ın Cemâl tecellilerinin aynası olmuştur. O, artık kendi cüz'î aklının dar kalıplarıyla değil, irfan nuruyla aydınlanmıştır. Yolculuğun başında "kötülüğü emreden" o yapı, yolun sonunda Hakk'ın güzelliklerini yansıtan parlak bir yüzeye dönüşmüştür. "Nefsini bilen Rabbini bilir" sırrının tecellîsi budur. Sâlik, nefsini bu saflığa ulaştırdığında, onda kendi Rabbinin Cemâl ve Celâl sıfatlarını müşahede etmeye başlar.
Mürşidsiz Yol Alınır mı?: Kılavuzun Önemi
Bu çetin ve merhaleli yolculuk, tek başına çıkılacak bir seyahat midir? Nefs o kadar hilekârdır ki, insan çoğu zaman nefsini terbiye ettiğini zannederken aslında nefsine hizmet eder. İnsan kendi kör noktalarını göremez. Bu sebeple bu yolda bir kılavuz, bir tabip şarttır. O tabip ki, hem hastalığı teşhis eder hem de ilacını verir. O, bu yollardan geçmiş, Rabb’ine arif olmuş bir Mürşid-i Kâmil'dir.
Fakat ahir zamanda böyle kâmil zatları bulmak her zaman kolay olmayabilir. Himmet ve gayret sahibi olan için kapılar daima açıktır.
Bahsi geçen şekilde bir arif kimse bulunamaz ise, en azından onların kitaplarından yararlanmaya çalışılarak, kişinin kendini geliştirmeye çalışması lazım gelecektir.
Bu, Terzibaba mektebinin hayatın içinde ve merhametli bir bakışa sahip olduğunu gösterir. İdeal olan, yaşayan bir mürşidin terbiyesidir. Lakin bu mümkün değilse, o mürşidlerin bıraktığı eserler, onların irfan pınarları, aynı vazifeyi görmeye devam eder. Samimiyetle ve edeple o eserlere yönelen bir sâlik, o satırların arasından mürşidin sesini duyar, onun nazarıyla kendi nefsine bakmayı öğrenir.
Füsûsu'l-Hikem'de Nefs
Sohbetimizin bu durağında, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'ine kulak vereceğiz. Terzi Baba İrfan Mektebi'nin usûlü, hakikati kendi kaynağından içmektir. Şeyh-i Ekber'in nazarıyla nefs, vücûdî (varlığa dair) bir meseledir.
Füsûs'ta nefs, bir ahlâk meselesi olarak değil, bir vücût (varlık) meselesi olarak ele alınır. Onun için nefs, Hakk'ın kendini bildirmesinin, Âlemlerin zuhûra gelmesinin en temel vasıtalarından biridir. Nefs, Hakk'tan ayrı, O'nun karşısında duran bir "şey" değildir. Bilakis, Hakk'ın tecellîsinin en içteki, en gizli aynasıdır.
Füsûs'ta nefs, doğrudan doğruya Vücûd'un kendisiyle, yani varlığın birliğiyle (Vahdet-i Vücûd) alâkalı bir mesele olarak karşımıza çıkar. Mesele, "nefsin hakikatini bilerek Rabb'in hakikatini bilmektir." Bu yüzden Füsûs'ta nefs, Âdem faslından İsmail faslına, birçok hikmetin içinde, farklı vecheleriyle kendini gösterir. O, hem perdedir hem de perdeyi kaldıranın ta kendisidir.
Nefs-i Vâhide: Bütün Nefislerin Kaynağı Tek Bir Nefes
Şeyh-i Ekber Hazretleri'nin bize açtığı en geniş kapılardan biri, Nefs-i Vâhide (Tek Nefs) kapısıdır. Bu, Kur'ân-ı Kerîm'de geçen "Sizi tek bir nefsten halk eden O'dur" (Nisâ, 1; A'râf, 189) âyetinin irfânî tefsiridir. Bütün insanlık, hattâ varlık âlemindeki her bir "ben" diyen, aslında bu Tek Nefs'in bir tecellîsidir.
Uçsuz bucaksız bir okyanus düşünelim. Bu okyanus, Hüvviyet'in, Zât'ın kendisidir. Bu okyanustan bir tek, devasa bir dalga zuhûr ediyor. Bu ilk, küllî dalga, Nefs-i Vâhide'dir. Sonra bu tek ve büyük dalgadan sayısız küçük dalgacıklar beliriyor. İşte sendeki nefs, bendeki nefs... Her birimiz, o Tek Nefs okyanusunun farklı birer dalgasıyız.
Şeyh-i Ekber, bu Tek Nefs'i, Hakk'ın Nefes-i Rahmânî'si ile de ilişkilendirir. Cenâb-ı Hakk, kendi Zâtî sevgisinden (Hubb-i Zâtî) dolayı bilinmekliği murad ettiğinde, bu sevginin iştiyakından doğan bir "nefes" ile âlemleri zuhûra getirmiştir. Bu Nefes, içte biriken manaların, yani Hakk'ın ilminde ezelden beri mevcut olan A'yân-ı Sâbite'nin (sabit hakikatler) dışa vurumudur. Bu Nefes-i Rahmânî'nin ilk ve en küllî tecellîsi, o Tek Nefs'tir, yani Nefs-i Vâhide'dir.
Demek ki "ben" dediğimiz şey, okyanustan ayrı bir damla değildir. Okyanusun kendisinin, "ben damlayım" diyen bir tecellîsidir. Bu idrak, sâliki, kendini başkalarından ayrı ve üstün görme kibrinden kurtarır. Hor gördüğün de, sevdiğin de aynı Tek Nefs'in bir başka suretteki zuhûrudur. Bu, tevhidin en temel derslerinden biridir. Senin nefsin, benim nefsim, firavunun nefsi, Musa'nın nefsi... hepsi asıl itibariyle birdir. Fark, bu nefsin hangi ilâhî isme mazhar olduğunda ve kendini ne sandığındadır.
Hakk'ın Zât'ı ve Halkın Nefsi: Bilinme ve Bilme İlişkisi
"Nefsini bilen Rabbini bilir" (Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu) hadis-i şerifini Şeyh-i Ekber, Vahdet-i Vücûd öğretisinin merkezine yerleştirir.
Buradaki "Rabb" kelimesi, Zât-ı Mutlak'ı, yani hiçbir sıfatla kayıtlanmamış, mutlak ve sonsuz Varlık'ı ifade etmez. Zira Zât, bilinemez, idrak edilemez.
Bilinen "Rabb" kimdir? Şeyh-i Ekber'in Füsûs'ta bize öğrettiği sırlardan biri budur: Her bir varlığın, her bir nefsin kendine mahsus bir Rabbi vardır. Buna Rabb-ı Hâss (özel Rab) denir. Senin Rabb'in, Cenâb-ı Hakk'ın sayısız Esmâ-ül Hüsna'sından, senin sabit hakikatine (ayn-ı sâbitene) tecellî eden, seni terbiye eden özel ismidir. Birinin Rabbi "Şâfî" ismidir, şifa bulur ve şifa dağıtır. Diğerinin Rabbi "Kahhâr" ismidir, hayatı hep bir mücadele ve kahır tecellîsi içinde geçer.
"Nefsini bilmek," bu demektir. Nefsini bilmek; kendi acziyetini, fakrını, hiçliğini, her an O'nun isimlerinin tecellîsiyle kâim olduğunu idrak etmektir. Kendi nefsinde hangi ilâhî ismin hâkim olduğunu, hangi ismin seni terbiye ettiğini görmektir. Kendi nefsindeki bu tecellîyi gördüğün an, o tecellînin sahibi olan Rabb-ı Hâss'ını, yani kendi özel Rabbini bilmiş olursun.
Bu, muazzam bir tenzih-teşbih dengesi gerektirir. Nefsini bildikçe, onun ne kadar muhtaç, kayıtlı ve "yok" olduğunu anlar ve Hakk'ı her türlü eksiklikten tenzih edersin. "Ben O değilim" dersin. Ama aynı zamanda nefsinde tecellî edenin de O'ndan başkası olmadığını, O'nun isim ve sıfatlarının bir aynası olduğunu idrak eder ve "O, benden ayrı değil" diyerek teşbihte bulunursun. Bu iki kanat olmadan tevhid semasında uçulmaz. Muhammedî mîzan budur.
Şeyh-i Ekber'in bakışıyla nefs, Hakk'ın kendi kendini seyrettiği bir ayna gibidir. Hakk, Zât'ı itibariyle kendini göremez, çünkü O'nun karşısında O'nu görecek bir "ikinci" yoktur. Bu yüzden kendi isim ve sıfatlarını görmek için âlemi, yani bir ayna olan halkı ve o halkın içindeki en cilalı ayna olan İnsân-ı Kâmil'i zuhûra getirmiştir. Senin nefsin, Hakk'ın kendi yüzüne baktığı bir tecellîgâhtır. Sen kendini "bildiğini" sandığında, aslında bilen de, bilinen de, bilme fiilinin kendisi de O'dur.
Bu yüzden Füsûs'ta nefs terbiyesi, nefsi yok etmek değil, onu bir ayna olarak saflaştırmak, parlatmaktır. Üzerindeki benlik tozunu, şirk kirini, "ben varım" pasını silmektir. Ayna ne kadar saf olursa, görüntüyü o kadar net yansıtır. Sâlikin görevi, nefs aynasını parlatmaktır ki, o aynada tecellî eden Rabb'in yüzü net bir şekilde görünsün. O zaman, gören göz de O'nun olur, bakan yüz de. Bu, "O'nunla görür, O'nunla işitir..." sırrının tecellîsidir.
Özetle, Şeyh-i Ekber için nefs, varlık dramasının başrol oyuncusudur. O, hem Zât'ın gizli hazinesini örten perdedir, hem de o hazineyi açığa çıkaran anahtardır. O, hem ayrılığın (fark) sebebidir, hem de birliğin (Cem makamı) idrak edildiği yerdir. O, hem kulun en büyük imtihanı, hem de Hakk'a vuslatın en yakın kapısıdır. Füsûsu'l-Hikem, bu büyük sırrın, bu zıtların birliği düğümünün çözüldüğü bir hikmet deryasıdır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Nefsin sırrı, akılları durduran, zihinleri hayrete düşüren bir tecellîgâhtır. O, zıtların bir araya geldiği bir berzahtır. Şeyh-i Ekber'in hikmet pınarından beslenenler için nefs, sadece terbiye edilecek bir düşman değil, aynı zamanda Hakk’ın en girift sırlarını fısıldayan bir dosttur.
Bu derinliğe dalabilmek için üç basamakta ilerleyeceğiz: Evvelâ, nefsin nasıl bir Cem makamı, yani zıtların birleştiği bir ufuk olduğunu anlamaya çalışacağız. Sonra, bu idrakin sâlikin kalbinde tenzih-teşbih dengesi denilen o hassas Muhammedî mîzan'ı nasıl kurduğunu göreceğiz. Nihayetinde ise bu bilginin insanı nasıl bir hayret makamına ulaştırdığını tefekkür edeceğiz.
Nefsin Hakikati: Zıtların Birliği (Cem'u'l-Addâd)
Hakk Teâlâ, kendi Zât'ını hem Zâhir hem Bâtın, hem Evvel hem Âhir, hem Celâl hem Cemâl gibi birbirine zıt görünen Esmâ'sı ile bildirir. Âlemler, bu Esmâ'nın tecellî sahasıdır. Bu zıt tecellîlerin en kesif, en belirgin ve en muhteşem şekilde ortaya çıktığı sahne ise, her birimizin "nefsim" dediği o sırlı varlıktır.
Füsûs'un işaret ettiği hikmet, nefsin tek yönlü bir yapı olmadığını gösterir. O, hem en aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) inme potansiyeli taşır, hem de en yücelerin yücesine (a'lâ-yı illiyyîn) çıkma kabiliyeti olan bir Burak'tır. O, hem Hakk'a perde olan en kalın hicaptır, hem de Hakk'ı gösteren en parlak aynadır (mir'ât). Bu, aklın kolayca kavrayamayacağı, ancak irfan ile tadılacak olan cem'u'l-addâd, yani zıtların birliği hakikatidir.
Şeyh-i Ekber bu noktada bize şunu öğretir: Hakk, kendisini ancak zıddı ile gösterir. Nur, zulmetin içinde fark edilir. Hayat, ölümün karşısında anlam kazanır. Nefs, bu ilâhî işleyişin tam merkezindedir. O, hem ilâhî Nefes-i Rahmânî'den bir soluktur, hem de toprağın karanlığına, şehvetin ve gazabın ateşine meyyaldir. O, hem "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabına "Evet!" diyen ezeli bir şahittir, hem de dünyaya gelince her şeyi unutan bir gâfildir.
Sâlik, yolun başında nefsini sadece bir düşman olarak görür. Lâkin seyrinde derinleştikçe anlar ki, bu düşmanlık, aslında bir gizli aşinalıktır. Nefsin o isyanı, o karanlığı olmasaydı, Hakk'ın Hâdî (hidayet veren), Tevvâb (tövbeleri kabul eden), Gafûr (çok bağışlayan) gibi Cemâlî isimleri nasıl tecellî edecekti? Nefsin firavunluğu olmasaydı, Hakk'ın Kahhâr isminin ezici üstünlüğü nasıl bilinecekti?
Demek ki nefs, kendi zâtında ne iyi ne de kötüdür. O, ilâhî isimlerin tecellî edeceği boş bir arazidir. Nefsini bu zıtların birleştiği bir tecellîgâh olarak görebilen kimse, artık onunla kavga etmeyi bırakır; onu anlamaya, onu okumaya başlar. Çünkü bilir ki, "Nefsini bilen Rabbini bilir" hadis-i şerifinin sırrı tam da buradadır: Nefs denilen bu kitapta hem Celâl hem Cemâl ayetleri yazılıdır. Onu okuyabilen, Rabbinin sıfatlarını kendi varlığında okumuş olur.
Sâlikin Kalbinde Tenzih-Teşbih Dengesi
Nefsin bu ikili, zıtları birleştiren yapısını idrak etmek, sâliki tasavvufun en temel meselelerinden birine, tenzih ve teşbih dengesini kurma vazifesine getirir.
- Tenzih: Hakk'ı her türlü yaratılmışlıktan, noksanlıktan, benzerlikten uzak tutmak, O'nun "Hiçbir şey O'nun misli gibi değildir" (Şûrâ, 11) ayetinin sırrıyla mutlak manada aşkın ve benzersiz olduğunu bilmektir.
- Teşbih: Hakk'ın "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 115) ve "Biz ona şah damarından daha yakınız" (Kāf, 16) ayetlerinin sırrıyla, yarattığı her zerrede Esmâ ve sıfatlarıyla tecellî ettiğini idrak etmektir.
Tasavvuf yolunda bu iki kanattan biri eksik olursa, sâlikin uçuşu mümkün olmaz. Sadece tenzihte kalan, Hakk'ı ulaşılmaz, uzak bir varlık olarak görür. Sadece teşbihte kalan ise, her gördüğünü Hakk zannetme tehlikesine düşer, yaratılmışı Yaratan'dan ayırt edemez hale gelir. Muhammedî yol, bu ikisi arasında kurulan hassas dengenin yoludur. Ve bu dengeyi kurmanın en tecrübî sahası yine nefstir.
Sâlik nefsine baktığında ne görür? Bir yanda acziyet, fakirlik, fânilik... Bu hal, ona Hakk'ın mutlak Ganî (zengin), Kavî (güçlü), Bâkî (ebedî) olduğunu, yani O'nun her şeyden münezzeh olduğunu (tenzih) haykırır. Kendi hiçliğini idrak ettikçe, Hakk'ın varlığının mutlaklığını anlar.
Diğer yanda ise aynı nefiste hayat, ilim, irade, görme, işitme gibi sıfatların gölgelerini görür. Bilir ki bu sıfatlar, aslında kendinin değildir. Hayatı Hayy olandan, ilmi Alîm olandan, görmesi Basîr olandan bir tecellîdir. Bu da ona, Hakk'ın kendisine şah damarından daha yakın olduğunu (teşbih) öğretir.
Böylece nefs, hem tenzihin hem de teşbihin delili olur. Sâlik, nefsine bakarak hem "Sen Sen'sin, ben ben'im" der, aradaki mutlak farkı (tenzih) ikrar eder; hem de "Senin tecellîn olmasa ben bir hiçim" der, aradaki kopmaz bağı (teşbih) hisseder. Nefsini bu şekilde okuyabilen 'ârif, tek gözle bakan şaşılar gibi ya sadece tenzihe ya sadece teşbihe takılıp kalmaz; iki gözle, yani tam bir görüşle bakarak hakikati müşahede eder.
Hayret Makamı: Bilginin Zirvesi
Zıtların birliğini nefsin aynasında gören, tenzih ve teşbih kanatlarıyla Muhammedî mîzanı kalbinde kuran sâlikin varacağı son durak, cüz'î aklın iflas ettiği, bilginin sessizliğe büründüğü hayret makamıdır.
Hayret, cehaletin şaşkınlığı değildir. Tam aksine, o kadar büyük bir bilgiyle yüzleşmektir ki, o bilginin karşısında dilin lâl olması, aklın durmasıdır. Bu, "Ya Rabbi, Senin hakkındaki hayretimi artır!" diyen ariflerin duasıdır.
Sâlik, nefsinin hakikatine daldıkça şunu görür: Nefs, hem Hakk'tır hem gayrıdır. Hem O'dur, hem O'ndan başkadır. Bu "nasıl" sorusunun mantıkla bir cevabı yoktur.
Nefs, Hakk'ın bir tecellîsi olduğu için O'ndan ayrı değildir. Bir sanat eseri, sanatkârının sanatından ayrı düşünülebilir mi? Nefs, Zât'ın değil ama Zât'ın tecellîlerinin zuhûr ettiği bir mahaldir. Bu yönüyle "O"dur.
Fakat aynı nefs, sınırlıdır, fânidir, muhtaçtır. Hakk ise sınırsız, ebedî ve hiçbir şeye muhtaç olmayandır. Bu yönüyle nefs, asla Hakk'ın Hüvviyet'i, Zât'ı olamaz. Bu yönüyle de "O'ndan gayrı"dır.
'Ârif, bu iki hakikati aynı anda, tek bir bakışta görür. Gördüğü şey, aklın "ya o, ya bu" mantığını paramparça eder. Artık nefsine "kötü" diyemez, çünkü onda Hakk'ın Cemâl'ini görmektedir. Ona "iyi" de diyemez, çünkü onun aczini de bilmektedir. Ona "Hakk" diyemez, bu şirktir. Ona "Hakk'tan ayrı" da diyemez, bu da bir tür perdeliliktir.
Bu noktada sâlik susar. Bildiği her şeyin, bilmediği o sonsuz okyanusun yanında bir damla olduğunu anlar. Yolun başında kurtulmak istediği nefs, yolun sonunda onu Rabbine ulaştıran en büyük ayet olmuştur.
Füsûs'un ruhu, bizi bu hayrete davet eder. Nefs ile savaşıp onu yok etmeye değil, onu tanıyıp içindeki ilâhî sırları keşfetmeye çağırır. Zira nefsini bu derinlikte tanıyan, Rabbini de "hem tenzih hem teşbih" ile, hem Celâl hem Cemâl ile tanır. Ve bu tanışıklığın sonunda ona düşen tek şey, sonsuz bir hayranlık, edep ve teslimiyet içinde susmaktır. Bu sükût, binlerce kelimeden daha beliğdir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Nefs
Şimdi sohbetimizin rotasını bir hikmet denizine, Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine çevirelim. Eğer Terzi Baba Hazretleri ve İbn Arabî gibi büyükler hakikatin mimarisini çizen mühendisler ise, Hazret-i Mevlânâ o mimarinin içinde dolaşan, duvarlarına ruh üfleyen bir gönül sultanıdır. O, "nefs" gibi girift bir meseleyi, kuru bilgiyle değil, kanlı canlı hikâyelerle, atan bir kalp gibi önümüze koyar. Mesnevî, bir irfan mektebidir ve bu mektebin en çetin derslerinden biri, nefs dersidir. Hazret-i Pîr, bize nefsin ne olduğunu anlatmak için bir sözlük yazmaz; onun yerine bize bir ayna tutar. O aynaya bakan arif, bilir ki gördüğü suret, kendi nefsinden başkası değildir.
Nefs: Firavun, Ejderha ve Hilekâr Derviş Suretinde
Hazret-i Mevlânâ'nın dehası, en soyut hakikatleri en somut misallerle gönle nakşetmesidir. O, nefsi tarif etmez, onu sahnede oynatır.
En başta, nefsin en kaba hâlini Firavun suretinde görürüz. Firavun, Mesnevî'de sadece târihî bir hükümdar değil, "Ben sizin en yüce rabbinizim!" (Naziat, 24) diyen nefs-i emmâre'nin (kötülüğü emreden nefs) timsalidir.
Hazret-i Pîr, Firavun'un bu iddiasının ardındaki sırrı şöyle aralar: Firavun, aslında Hakk'ın "Ben" dediği o yüce makamdan bir koku almış, ancak o kokuyu kendi şahsına mal etmiştir. O, ilâhî bir tecellînin kendi varlığında parladığını sezmiş, fakat cüz'î aklının kibriyle o parıltının kendinden menkul olduğunu sanmıştır. Bu yüzden Musa'ya karşı çıkmış, kendi benliğini mutlaklaştırmıştır.
Bu, her birimizin içinde bir Firavun potansiyeli taşıdığımız demektir. Ne zaman ki bir başarıyı, bir ilmi, bir makamı "ben yaptım, ben bildim" diyerek sahiplenirsek, içimizdeki Firavun'un tahtına bir tuğla daha koymuş oluruz. Oysa arif bilir ki, her şeyin fâili Hakk'tır. Nefs ise bu ilâhî hediyeleri çalıp kendi hazinesine kaydeden bir hırsızdır.
Bir diğer suret, uyuyan ejderha misalidir.
Bir adam, dağda karlar altında donmuş, kaskatı kesilmiş kocaman bir yılan, bir ejderha bulur. Onu öldü sanıp acır ve bu garip yaratığı şehre götürüp insanlara göstermek ister. Ejderhayı arabasına yükler, Bağdat'ın pazarına getirir. Güneşin sıcaklığı ve kalabalığın nefesiyle ısınan ejderha, birden canlanır. O donmuş, ölü sandığı yaratık, korkunç bir canavara dönüşür, etrafındaki kalabalığı kırıp geçirir, dehşet saçar. Onu pazara getiren adamı ilk lokmada yutar.
Bu ejderha, bizim nefsimizdir. Riyâzat (nefsi terbiye etme) ve mücâhede (nefs ile savaş) soğuğunda, ne kadar da uysal görünür. Sâlik, "Ben bu işi başardım" dediği an, ejderhayı Bağdat pazarına getirdiği andır. "Pazar" nedir? Şöhret, makam, para, iltifat... Bunlar, nefsin donunu çözen güneşin sıcaklığıdır. O sıcaklığı gördüğü an, o uysal sandığımız nefs, bir anda yırtıcı bir ejderhaya dönüşür ve ilk önce sahibini yutar. Hazret-i Pîr, bu misalle bize "Nefsinden bir an bile emin olma!" dersini verir. O, ölmez; sadece uykuya dalar.
Nefsin hileleri bununla da bitmez. O, bazen bir derviş hırkası giyerek de karşımıza çıkar. Mesnevî, bu tür hilekâr dervişlerin hikâyeleriyle doludur. Bunlar, nefsin en tehlikeli oyunlarıdır.
Mesnevî'de anlatılan bir hikâyede, hilekâr bir derviş, yolcuların güvenini kazanmak için kendini ibadete vermiş gibi gösterir. Gece herkes uyuduğunda kalkar, arkadaşlarının eşyalarını çalıp kuma gömer, sonra da onlarla birlikte "Hırsız nerede?" diye bağırarak hırsızı ararmış.
Bu derviş, riyânın, yani gösteriş için ibadet etmenin ta kendisidir. Nefs, mânevî yolda bile kendine pay çıkarmak ister. Başkalarından daha çok zikretmek, daha uzun süre secdede kalmak... Eğer bunlar, "görsünler, takdir etsinler" diye yapılıyorsa, o dervişin kuma eşya gömmesinden farksızdır. Hazret-i Mevlânâ, bu misallerle bize şunu öğretir: Dışarıdaki düşmandan önce, içerideki düşmanı tanı. Gerçek cihat, onlarladır.
"Nefsinle Savaş, O En Büyük Düşmanındır": Mücâhede ve Riyâzat
Mesnevî'yi okuduğunuzda, bir cenk meydanında olduğunuzu hissedersiniz. Bu, insanın kendi içinde verdiği bir savaştır. Bu, "cihâd-ı ekber" yani en büyük cihattır. Düşman, nefsin ta kendisidir.
Hazret-i Pîr, bu mücadelenin kaçınılmazlığını her fırsatta dile getirir.
Nefs, der Hazret-i Mevlânâ, azgın bir attır. Ruh ise onun üzerindeki süvaridir. Eğer süvari, yani ruh, atın, yani nefsin dizginlerini elinde tutmazsa, at onu istediği uçuruma sürükler. Açlık, susuzluk, uykusuzluk gibi riyâzatlar, o atın yemini kısıp onu zayıflatmak içindir. Zikir ve tefekkür ise, süvarinin elindeki kamçı ve dizgindir. Onlarla ata doğru yolu gösterir.
Bu misal, seyr-i sülûkun usûlünü barındırır. Açlık (savm), nefsin arzularını aç bırakmaktır. Uykusuzluk (teheccüd), gaflet uykusundan uyanmaktır. Bütün bu riyâzatlar, nefis atının gücünü kırmak, onu ruh süvarisinin emrine âmâde kılmak içindir. Eğer bu at ehlileştirilirse, sâliki menzile ulaştıran bir Burak olur.
Mücâhede, sadece nefsin isteklerini reddetmekle kalmaz; aynı zamanda onun hilelerini anlamayı da gerektirir. Nefs, bir isteği reddedildiğinde hemen başka bir kılıkta gelir. Mesela, şehvet arzusuna karşı duran bir sâlikin karşısına, bu kez makam ve şöhret arzusuyla çıkabilir. Onu da yendiğinde, "Ben nefsini yenen ne büyük bir velîyim!" kibriyle gelir. Bu yüzden Hazret-i Pîr, bu savaşta en büyük yardımcının "akıllı bir dost", yani bir mürşid-i kâmil olduğunu söyler. Çünkü mürşid, bu yollardan daha önce geçmiş, nefsin bütün tuzaklarını öğrenmiş bir kılavuzdur.
Cüz'î Akıl ve Küllî Akıl: Nefsin Akıl Üzerindeki Tasallutu
Nefsin en tehlikeli silahı, en ince hilesi nedir? Hazret-i Mevlânâ'ya göre bu, aklın kendisidir. Ama hangi aklın? Burada Mesnevî'nin en temel ayrımlarından birine geliyoruz: cüz'î akıl ve küllî akıl ayrımına.
Cüz'î akıl, dünyaya, maddeye ve nefsin çıkarlarına bağlı olan parçacı akıldır. Hesapçıdır, menfaatçidir. Her şeyi "bana ne faydası var?" diye tartar. Kendi küçük dünyasının dışını göremez. Tıpkı bir pergelin sabit ucu gibi, daima "ben" ve "benim" merkezine saplanıp kalmıştır. Nefs, bu cüz'î aklı kendine vezir yapar. Bütün planlarını, bahanelerini ona ürettirir. İbadetten kaçmak için bin bir mantıklı sebep bulduran, günahı süsleyip meşru gösteren hep bu nefsin emrindeki cüz'î akıldır.
Hazret-i Mevlânâ, cüz'î aklı, denizi bir bardağa sığdırmaya çalışan bir ahmak gibi tasvir eder. O, sonsuz olanı sonlu kalıplarıyla anlamaya çalışır. Vahyi, ilhamı, aşkı, tecellîyi kendi dar mantığıyla ölçüp biçmeye kalkar ve sığdıramayınca da inkâr eder. Bu akıl, Firavun'un veziri Hâmân'ın aklıdır.
Buna karşılık bir de küllî akıl vardır. O, Akl-ı Küll'den, yani ilâhî bilgelikten pay alan akıldır. O, peygamberlerin ve velîlerin aklıdır. Parçayı değil, bütünü görür. Geçici olanı değil, ebedî olanı hedefler. O, nefsin değil, Ruh'un emrindedir. Cüz'î akıl nasıl ki topraktan beslenirse, küllî akıl da göklerden, vahiyden, ilhamdan beslenir.
Sâlikin yolculuğu, cüz'î aklın esaretinden kurtulup küllî aklın rehberliğine sığınma yolculuğudur. Bu, aklı bir kenara atmak değil; aksine, aklı asıl sahibine, yani Hakk'a teslim etmektir. Hazret-i Pîr'in "Aşk geldi, akıl âvâre oldu" derken kastettiği, bu cüz'î aklın hükümdarlığının sona ermesidir. İlâhî aşk, tıpkı güneşin doğduğunda yıldızları görünmez kılması gibi, cüz'î aklın fener ışığını söndürür ve her şeyi kendi nuruyla aydınlatır.
İnsan o zaman, nefsinin neden en büyük düşmanı olduğunu anlar. Çünkü nefs, insanı küllî akıldan mahrum bırakıp cüz'î aklın karanlık zindanına hapseden gardiyanın ta kendisidir. Mesnevî'nin bütün hikâyeleri, bizi bu zindanın duvarlarını yıkmaya, o gardiyanı alt edip özgürlüğe, yani küllî aklın sonsuz aydınlığına kavuşmaya çağıran birer nidadır. Nefsini bu şekilde tanıyan ve cüz'î aklın esaretinden kurtulan kimse, "Nefsini bilen Rabbini bilir" sırrının kapısını aralamaya başlar.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Nefs
Bir kavramı anlamak, onu çevreleyen diğer manaların ışığında seyretmekle mümkündür. Nefs tek başına bir ada değildir; hakikatler okyanusunda diğer adalarla gizli ve açık yollardan bağlıdır.
Nefsin halleri, bir sâlikin yolculuğunun durakları gibidir. Yolun başında, insanı kötülüğe çeken Nefs-i Emmare vardır. Bu, firavunluğun en ham halidir. Sâlik, bu halden Tevbe kapısından geçerek yüzünü Hakk’a döndüğünde, kendini kınayan Nefs-i Levvame mertebesine adım atar. Bu, vicdanın uyanışıdır. Yolculuğun sonunda, Hakk’ta huzur bulan Nefs-i Mutmeinne makamı bulunur ki, bu makam cennete davet edilen nefsin kendisidir.
Bu yolculuk, bir Mücâhede, yani nefsin arzularına karşı verilen bir cihad meydanıdır. Bu meydanda sâlik, Riyazat ile nefsini terbiye etmeye çalışır. Zira nefsin en büyük hileleri Kibir, Hased ve Riya gibi mânevî hastalıklardır. Bu hastalıkların kökünde, kişinin kendisini ayrı bir varlık olarak görme yanılgısı olan Gaflet yatar.
Bu mücâhedenin en ileri mertebesi, İhtiyari Ölüm'dür. Bu, "ölmeden evvel ölünüz" sırrınca, bedenin ölümü gelmeden nefsin arzularını kendi iradesiyle öldürmesi, Hakk’ın iradesinde yok olmasıdır. İşte bu ölümle dirilen can, Hikmet pınarından içmeye başlar. Çünkü "Nefsini bilen Rabbini bilir" hadîs-i şerifi, Rabb'i bilme hikmetinin anahtarının nefs kapısını açmaktan geçtiğini buyurur. Bütün bu yolculuk, bu ilim ve bu hâl, topyekûn Tasavvuf'un konusudur. Tasavvuf, özünde, İnsan'ın kendi nefsini bilme ve onu aslına, yani Rabbine ulaştırma sanatıdır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde nefs, kuru bir ahlâk meselesi değil, vücûdî bir hakikat olarak ele alınır. Nefs, Zât-ı Mutlak’tan âlemlerin zuhûruna inen tenezzül perdelerinden biri, belki de en yoğun olanıdır. O, hem en büyük hicap (perde) hem de en büyük mir'ât (ayna) olma sırrını taşır. Terzibaba Hazretleri'nin irfan mektebinde nefs, yok edilmesi gereken bir düşman değil, hakikati içinde gizleyen, anlaşıldığında sahibini Rabbine götürecek ilâhî bir emanettir. "Nefsini bilen Rabbini bilir" sırrı, bu mektebin temel direğidir. Nefsin "nefs" iken nasıl "nefîs" (değerli, arınmış) kılınacağının usûlü, bu sohbetlerin can damarıdır.
Şeyhü’l-Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise mesele, âfâkî (kevnî) bir mertebeye taşınır. İbn Arabî, meseleyi tek tek kişilerin nefsinden alıp "Nefs-i Vâhide" yani "Tek Nefs" hakikatine bağlar. Bütün insanlık bu Tek Nefs'ten halk edilmiştir. Bu Tek Nefs, Hakk’ın Zâtî sevgisinden kaynaklanan ve bütün varlığı kuşatan Nefes-i Rahmânî'nin ta kendisidir. Böylece nefs, kulun şahsî bir parçası olmaktan çıkar, Hakk’ın halkı ortaya çıkardığı ilâhî "nefesi"nin bir tecellîsi olur. Füsûs'taki bu bakış, nefsi, Hakk’ın zıtlarının birliğinin (cem makamı) en canlı şahidi kılar. Nefs, hem Hakk’ı örten perdedir (tenzih) hem de Hakk’ı gösteren aynadır (teşbih).
Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'i ise bu yüce hakikatleri, gönüllere nakşetmek için hikâyelerin diliyle konuşur. Mesnevî'de nefs, kimi zaman yetmiş başlı bir ejderha, kimi zaman bir firavun, kimi zaman derviş kılığına girmiş bir hilekâr olarak karşımıza çıkar. Mevlânâ, nefsin hilelerini ve ne kadar kurnaz olabileceğini yaşayan misallerle göz önüne serer. O, nefsin cüz'î aklını, ilâhî hakikatleri sezen küllî aklın karşısına koyar. Mesnevî'deki hikâyeler, sâliki, nefsin ejderhasıyla nasıl başa çıkacağı konusunda eğiten birer mânevî talimnamedir. Bu üç büyük kaynağın her biri, nefs denizine farklı bir kıyıdan dalar ama hepsi de aynı okyanusun derinliklerindeki inciye, yani "Marifetullah"a (Hakk'ı bilme) işaret eder.
Değerlendirme
Nefs, ne bütünüyle atılacak bir pislik ne de tapılacak bir ilâhtır. O, hem en karanlık zindanımız hem de Hakk’a açılan en aydınlık kapımızdır. Bu ikiliğin bir arada bulunuşu, Hakk’ın cemâl ve celâl tecellîlerinin insan aynasındaki sırrıdır. Yolculuk, nefsi yok etme değil, onu tanıma ve dönüştürme yolculuğudur; ham altını işleyip pâk bir cevher kılma sanatıdır. Unutulmamalıdır ki nefsine firavun olan, sonunda suda boğulur; nefsine Mûsâ olan ise onu Tûr Dağı’na, yani Rabb'iyle kelâm etme makamına çıkarır. Bu yolu yürümek isteyen sâlike düşen, kendi nefsini bir emanet bilip onun dilini öğrenmek ve onu sahibine lâyık bir sûrette teslim etmenin gayretinde olmaktır. Cenâb-ı Hakk, bizleri nefsini bilen ve o bilmeyle Rabbini bulan kullarından eylesin.