İçeriğe atla
Bast
7224 kelime | 25 kaynak

Bast

Bast, sâlikin yolculuğunda sıkça karşılaştığı, kalbin en temel iki hâlinden birini ifade eder. O, Hakk'ın Cemâl tecellîsiyle kulun kalbinin genişlemesi, ruhunun ferahlaması, mârifet ufkunda yeni pencerelerin açılmasıdır. Zıddı olan "Kabz" ile birlikte, sâlikin mânevî tekâmül seyahatinde iki kanat vazifesi görür. Terzibaba İrfan Mektebi'nde bu iki hâl, Cenâb-ı Hakk'ın Celâl ve Cemâl isimlerinin kulun varlığındaki tecellîleri olarak anlaşılır; biri olmadan diğerinin kıymeti bilinmez. i̇nsan-ı kâmil

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

"Bast" kelimesi, Arapça'da "yaymak, açmak, döşemek, genişletmek" gibi mânâlara gelir. Zıddı olan "Kabz" ise "tutmak, kavramak, sıkmak, daraltmak" demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah, (rızkı) daraltır ve genişletir (yakbizu ve yebsutu)" (Bakara, 2:245) buyurması, bu fiillerin aslî fâilinin Zât-ı Mutlak olduğunu bize bildirir. Dolayısıyla, bir sâlikin kalbinde hissettiği daralma (kabz) ve genişleme (bast) hâlleri, onun şahsî ve psikolojik gelgitlerinden ibaret değildir; bunlar, ilâhî isimler olan el-Kâbid (Daraltan) ve el-Bâsit (Genişleten) isimlerinin kulun varlık aynasındaki doğrudan tecellîleridir.

Bu hâl, sâlikin yolculuğunda bir nevi mânevî soluk alıp vermedir. Bazen kalp sanki ufacık bir kafese sıkışmış bir kuş gibi çırpınır; bu, kabz hâlidir. Bazen de o kafesin kapıları ardına kadar açılır, ruh göklere ağar, sanki bütün âlemler o kalbe sığar; bu da bast hâlidir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu hâli yaşayanın dilinden şöyle anlatır:

Hiç öyle vücut ağırlığı yokmuş gibi uçuyorsunuz. Bu da türlü sebeplerle oluşmaktadır. Bazen insanın aklına güzel fikirler gelir, Râhmanî açılımlar olur. Allah Allah ben bunları şimdiye kadar niye tefekkür etmemişim, anlamamışım, niye ulaşama-mışım gibilerde o anda çok hoş bir hâl olur. İşte “bast” o, açılma, genişlemedir. Bazen de bir şeyin içerisine girer çıkamaz, döner döner durur çıkamaz, o da “kabz” hâli, sıkışma hâli diye belirtiliyor.

Bu ifadeler, bast hâlinin bir Feyz-i Akdes tecellîsi, yani Zâtî bir aydınlanma anı olduğunu açıkça ortaya koyar. O "Allah Allah, ben bunu nasıl daha önce düşünemedim?" sorusu, bir perdenin (hicap) kalktığına, daha önce kapalı olan bir idrak kapısının ilâhî bir lütufla açıldığına işarettir. Bu, kulun kendi zekâsıyla bulduğu bir şey değil, Hakk'ın ona bir tecellî ile ikram ettiği bir armağandır. Bu yüzden, bu hâle verilecek en doğru karşılık, kibir değil, şükürdür. Sâlik, bu genişleme anında "ben buldum" demez, "Hakk lütfetti" der.

Ancak irfan yolunda her tecellî, zıddıyla kâimdir ve zıddıyla mânâ kazanır. Bast hâlinin lezzetini ve kıymetini anlamak için, onun hazırlayıcısı olan kabz hâlinin hikmetini idrak etmek gerekir. Bir mürşidin, gönlü daralan bir sâlikine yazdığı mektup bu hakikati ifade eder:

İşte içinde bulunduğun o geçici kabz hâlin olmasaydı, bu açılım ve bast hâlin olmayacaktı ve bu gerçek yaşam tecrübende olmayacaktı ki, buna diğer ifadeyle (Celâlinde Cemâli gizlidir.) Denmektedir. Ve rahmetin kendisidir. Bu hususta söz çoktur. Hadi bakalım artık yağmurların yağsın gönlünün toprağınıda feyizlendirsin ve İlâh-î güneşin ile bereketli ilim meyveleri zuhur etsin.

Bu, Cem makamı idrakidir; zıtların birliğinin müşahedesidir. Kabz bir ceza değil, bir rahmet tecellîsidir. Kalp toprağını süren, onu yumuşatan bir saban gibidir. O daralma olmasaydı, bast yağmurları yağdığında gönül toprağı o feyzi, o ilmi ememez, o bereketli meyveleri zuhura getiremezdi. Celâl tecellîsi olan kabz, içinde Cemâl tecellîsi olan bast'ı saklar. Biri bulutun gürlemesi ise, diğeri rahmetin yağmasıdır. Bu, tenzih ile teşbihin, Celâl ile Cemâl'in varlıkta birlikte işlemesini sağlayan Muhammedî mîzan'dır.

Bu içsel genişleme hâli, sadece sâlikin kendi içinde kalmaz; onun fiillerine, amellerine, dış dünyasına da yansır. Kur'ân-ı Kerîm, eşler arasındaki ilişkiyi anlatırken son derece derin bir benzetme kullanır:

...onlar sizin için bir libas siz de onlar için bir libas mesabesindesiniz...

Buradaki "libas" yani giysi, sadece bir örtü değildir. Koruyan, kusurları setreden, güzelleştiren ve en yakın olan demektir. Terzibaba Hazretleri, bu libas benzetmesini sâlikin bütün vücûduna, zâhirine ve bâtınına giydirir. Bu giysi, sâlih amellerden başkası değildir.

O halde bize düşen Cenâb-ı hakk'a ait olan bu iki güzel yönümüzü içimizi ve dışımızı, bizde bizim imkânlarımız içerisinde en güzel şekilde giydirmemiz, üçüncü bir güzellik olmak üzere bireysel güzelliğimiz de, kemâle ermiş olacaktır, bu ise ameli sâlihtir, ameli sâlih ise bilindiği gibi (ma’nâsı Hakk'tan, fiili-tatbikatı halktan olan fiildir) o halde güzel giyinme tavsiyesi Hakk'a aittir, kul bunu tatbik ettiğinde nefsine değil hakk'a uymuş olur.

Bu sohbet, bast kavramını sadece bir iç hâl olmaktan çıkarıp, onu bir varlık tavrına dönüştürür. İnsanın bir içi (bâtın), bir de dışı (zâhir) vardır. Bu ikisi, Hakk'a ait "iki güzel yönümüzdür". Cenâb-ı Hakk bizden bu iki yönü de en güzel şekilde "giydirmemizi" istiyor. Bu giysi, bu libas, Amel-i Sâlih'tir. Amel-i Sâlih'in tanımı ise kilit noktasıdır: "Mânâsı Hakk'tan, fiili-tatbikatı halktan olan fiil." Yani, niyet ve mânâ Cenâb-ı Hakk'ın emrine, rızasına uygun olacak; o mânânın dış dünyadaki görünüşü, eylemi ise kulun eliyle zuhur edecektir. Kul, bu ameli işlediğinde, aslında kendi varlığını ilâhî bir desenle dokunmuş bir elbiseyle süslemiş olur. Bu fiil, onun varlığını genişletir, güzelleştirir ve onu Hakk'a yaklaştırır. Bast hâlinde açılan o mânevî ufuklar, sâlih amellerle yeryüzüne inerek somutlaşır ve âleme bir rahmet olur.

Bast, anlık bir duygu değil, bir idrak ve eylem bütünlüğüdür. Kabz'ın rahminde pişen, Hakk'ın lütfuyla doğan, şükürle karşılanan ve sâlih amellerle meyvesini veren bir mânevî hâldir. Sâlikin kalbi bu genişlemeyi tattığında, artık dar olanın da bir hikmeti olduğunu anlar ve her iki hâli de Hâlık'tan gelen birer hediye olarak kabul etme edebine erişir.

Terzibaba'nın Nazarıyla Bast: Aslı ve Mertebesi

İrfan Mektebi'nin yolcuları olarak, her hâlin aslını, hakikatini, hangi ilâhî mertebeden zuhûr ettiğini bilmekle mükellefiz. Bir hâl yaşarız, ama o hâlin kökünün Zât'ın hangi ismine, hangi sıfatına dayandığını bilmezsek, rüzgârın önündeki yaprak gibi savruluruz. Ne kabz (daralma) hâlinde ümitsizliğe düşeriz, ne de bast (genişleme) hâlinde gaflete. Biliriz ki ikisi de O'ndandır ve ikisi de birer mektuptur.

Bast hâlinin hakikatini anlamak, Cenâb-ı Hakk'ın âlemi ve insanı hangi usûl üzere var ettiğini anlamaktır. Bu usûl, zıtların birliği üzerine kuruludur. Bu ilâhî işleyiş, kâinatta ve Kur'ân-ı Kerîm'de bize sürekli hatırlatılır.

"Yukevvirul leyl ale'n nehâri ve yukevvirun nehâre alâl leyli" (Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor): "Yukevviru" kelimesi "k-v-r" kökünden türemiş olup, "örter, sarar, çevirir" anlamındadır. Arapça'da yaygın olarak başa sarık sarmayı ifade etmek için kullanılan bir fiildir... "Gece" bâtını, vahdeti, fenâ fillâh'ı, celâli ve zulmeti; "gündüz" ise zâhiri, kesreti, bakâ billâh'ı, cemâli ve nûru sembolize eder. Enfüsî yönden bakıldığında ise, gece kabz ve nefsâniyet hâline, gündüz ise bast ve rûhâniyet hâline işâret eder. Âlemde olduğu gibi insânda da bu zıt hâller birbirini kovalar. Her hâl geçicidir ve zıttına dönecektir. Bunu bilen kimse, ne kabz'da ümitsiz olur ne bast'da gâfil olur.

(Zümer Sûresi)

Hakk Teâlâ, geceyi gündüzün üzerine bir sarık gibi sarıyor. Gece, yani Celâl tecellisi olan kabz hâli, gündüzü, yani Cemâl tecellisi olan bast hâlini örter. Sonra da gündüz geceyi örter. Bu, kesintisiz bir devinimdir. Âfâkta, yani dış dünyada gece ve gündüz nasıl birbirini takip ediyorsa, enfüste, yani iç dünyamızda da kabz ve bast hâlleri öylece birbirini takip eder. Bast, ruhâniyetin gündüzüdür; kalp semasında mârifet güneşinin doğduğu andır. Kabz ise, o güneşin bir bulut ardına gizlendiği, gönlün geceye büründüğü andır. Arif bilir ki, güneş batmadı, sadece perdelendi ve bu perdelenişin de bir hikmeti vardır.

Tecellîgâh Olarak Mekân: Kudüs'te Kabz ve Bast'ı Okumak

İlâhî isimlerin ve sıfatların tecellîleri bazen belli mekânlarda da yoğunlaşarak zuhûr eder. Bir yer, bir şehir, belirli bir Esma terkibinin aynası olabilir. O mekâna ayak basan arif, oraya sinmiş olan mânevî havadan, yani orayı kendine tecellîgâh edinmiş olan Sıfat ve Esma'dan haber alır. Kudüs-ü Şerif, bu hakikatin en canlı misallerindendir.

...evvel Mescid-i Aksanın yani Kudüs-ü şerifin olduğu yer Esma ve Sıfat tecellileri bu ayet-i Kerime ile alındı Kabe-i Muazzama’ya verildi, o zaman bütün meratib-i İlahiye artık oraya akmaya başladı. Bugün orayı ziyaret eski içinde yaşamış bir evliyanın bir arifin büyük insanın kabrini ziyaret etmek gibidir Kudüs şehri. Orada artık ilahi manada tecelli yoktur. Sadece hatıralar vardır. Orada tesbit edildiğine göre Kabz ve Bast birlikte yaşanıyor. Yani sıkıntı ve genişleme rahatlık birlikte yaşanıyor. İslami sahalara gidildiği zaman Bast, açık olarak görülüyor, ama Musevi ve Hıristiyan ziyaret yerlerine gidildiği zaman hem bina olarak kasvetli karanlık hem de mekan mahal olarak kabz sıkıntı veriyor ama islami manada gidilen yerlerde çok açık Bast var o tecelli vekaleten orada devam ediyor. Asaleten Kabe-i Muazzama’da vekaleten Kudüs’ü Şerif’te islami Zat’i tecelli devam ediyor.

(Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler 27, 29)

Bu sohbet, mekânın ruhu hakkında derin bir sır verir. Bir zamanlar ilâhî tecellilerin merkezi olan Kudüs, kıblenin Kâbe'ye dönmesiyle birlikte bu "asaleten" tecellîgâh olma vasfını devretmiştir. Artık Zâtî tecellînin asıl merkezi Kâbe'dir. Fakat bu, Kudüs'ün maneviyatının tamamen silindiği anlamına gelmez. Orada artık bir "hatıra", bir zamanlar orayı dolduran ilâhî tecellilerin izi vardır. Bu iz, "vekaleten" de olsa, hâlâ tesirini göstermektedir.

Bu yüzden, o mübarek topraklarda gezen bir gönül ehli, kabz ve bast'ı bir arada yaşar. İslâmî eserlerin bulunduğu yerlerde gönlüne bir "bast", bir genişlik gelir. Çünkü orası, Cemâl tecellîsinin hatırasını taşır. Ama diğer inançlara ait, kasvetli mekânlara gidildiğinde, gönle bir "kabz", bir sıkıntı çöker. Bu, mekânın ruhuna sinmiş olan Celâl ve Cemâl'in, kabz ve bast'ın hissedilmesidir. Bast, sadece kişisel bir duygu değil, aynı zamanda bir mekânın mânevî kimliğini okuma anahtarıdır.

Kader, Nefs ve Merkez: Bast Hâlinin Kaynağı ve Sorumluluğu

Yaşadığımız bu genişleme ve daralma hâlleri nereden geliyor? Her hadise Hakk'tandır, bunda şüphe yok. Ama o hadisenin zuhûr edişinde nefsimizin payı nedir? Bunu ayırmak, sâlikin mühim vazifesidir.

Karşımıza çıkan artı ve eksi hadiseler “sabit ayn”ımız daki program gereği kader olarak zuhura çıkmaktadır. Bu kaderi mübrem denilen mutlak kader ise merkezindedir. Yani bu merkez Uluhiyet ilmi ilâhi programı olmaktadır. Ama Kaderi muallâk ise bu kaderin zuhura çıkmasını bizim ihmal ve hatalarımız sebeb olmuşsa merkez bizim nefsimiz olmakta ve bu merkeziyetinden dolayı sorumluluğu olmaktadır... Karşımıza çıkan artı-iyi olay Hakk’tandır, kötü-eksi olay ise nefsimizdendir. Bu tanımlamalar izafi ve görecedir. Hakikatte hepsi Hakk’tandır.

(Her Şey Merkezinde mi? — Hikâye)

Bazen bir bast hâli yaşarız; bu, ezeldeki programımızda, yani a'yân-ı sâbite'mizde yazılı olan bir lütuftur. Bu, "kader-i mübrem"dir ve merkezi Uluhiyet ilmidir. Bize düşen, şükretmektir. Fakat bazen de bir kabz hâli yaşarız. Eğer bu, yine kader-i mübrem icabı, bizi terbiye etmek için gelen bir imtihan ise, merkezi yine Hakk'tır ve bize düşen sabretmektir. Lâkin eğer o sıkıntının sebebi bizim bir hatamız, bir ihmalimiz ise, o zaman o hadisenin merkezi bizim "nefsimiz" olur. Hadise yine Hakk'tan zuhûr etmiştir ama sebebi, yani "merkezi" bizim nefsimiz olmuştur. "Kötü-eksi olay ise nefsimizdendir" sözü bu sırra işarettir.

Bu durumda, kabz ve bast hâlleri karşısında pasif bir alıcı değiliz. İrademizle o tesiri yönetme imkânımız vardır.

...nasıl bazen içim sıkılıyor, deriz, bugün içim ferah deriz, halbuki hiçbir tesir yoktur, ama Kabz ve Bast isimlerinin orada tesiratı vardır, ayrıca bir çok hadise insanı üzüyor da sevindiriyor da çünkü biz beşeriz, ve tesir altında oluruz. Ancak tesir altında olmak kişinin iradesine kalan nisbeten o tesiri arttırmakta veya azaltmaktadır. Yani ters gelen eksi gibi gelen sıkıntı gibi gelen tesirleri biz irfaniyetimizle sabrımızla daha hafif geçiştirebiliriz. Bast hallerini de daha arttırabiliriz.

(Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler 28)

Kabz ve Bast isimleri bizde tesirlerini gösterir, bu ilâhî bir kanundur. Ama biz, "irfaniyetimizle ve sabrımızla" o tesirin şiddetini değiştirebiliriz. Kabz ateşini sabır suyuyla serinletebilir, bast güneşinin de ömrünü şükür ve hizmetle uzatabiliriz. Bir iyilik yaptığımızda duyduğumuz huzur anında "Bast esması faaliyete geçer." Bu "saf halleri sık tutmak", gündelik hayatımızı bir ibadete çevirmektir. Peygamberimizin "saflarınızı sık tutunuz" emrinin bâtınî manası da budur: Gün içinde yaşanan o saf, o nurlu, o bast dolu anları çoğaltın, aralarına gaflet girmesine izin vermeyin.

İnsan-ı Kâmil: Bütün Mertebeleri Cem Eden Mühür

Bütün bu dağınık gibi görünen tecellîler nerede birleşir? Bütün bu zıtlar, Celâl ve Cemâl, kabz ve bast nerede tam bir dengeye ve kemâle ulaşır? Cevap: İnsân-ı Kâmil'de. İnsan-ı Kâmil, Cenâb-ı Hakk'ın kâinata vurduğu ilâhî bir mühür gibidir. O mühürde, padişahın bütün saltanatı, isimleri ve sıfatları özetlenmiştir.

Padişahın turası üzerinde padişahın ismi vardır ve basıldığı zaman o tura padişahın bütün özelliklerini gösterir... İnsan-ı kâmil, bir mühürdür. Cenâb-ı Hakk’ın bastığı insan-ı kâmil mühründe, onun bütün varlığının sembolize edilmiş hali mevcuttur... Padişahın varlığında ne varsa, bu mühür üzerinde hepsi mevcuttur.

(Aşk ve İrfân Yolunda)

İnsan-ı Kâmil, küçük bir cisim gibi görünse de, manası bütün varlığı kuşatmıştır. Çünkü o, varlığın bütün mertebelerini kendinde toplamış, "câmi" bir varlıktır.

Rasûlullah’ın ümmetinin bedenî maddesi melikiyyetin zâtından; rûhî mânâsı rubûbiyyetin zâtından; gerçek varlığı ve sıfatları vâhi­diyetin zâtından; zâtı ise Allah’ın zâtından meydana getirilmiştir. Dolayısıyla her mertebeye şâmildir ve câmîdir.

(Aşk ve İrfân Yolunda)

Bast ve kabz hakikatinin zirvesi burasıdır. Sıradan sâlikin kalbinde birbiriyle çekişen kabz ve bast hâlleri, İnsan-ı Kâmil'in varlığında birbirini tamamlayan iki kanat olur. O, Celâl'den de korkmaz, Cemâl'e de aldanmaz. O, "sağ" ve "sol"un hakikatini bilir; bilir ki Muhammediye olan esas "sağ"dır, yani Cemâl ve bast tarafı galiptir. Ama bilir ki "sol"a, yani Celâl ve kabz ehline de sağdan, rahmetten bir davet vardır. O, bu iki tecellînin de Hakk'tan olduğunu müşahede eder. O, bast hâlinin neşesiyle şımarmaz, kabz hâlinin sıkıntısıyla ye'se düşmez. Çünkü o, artık hâllerin oyuncağı değil, Hakk'ın mührünün taşıyıcısıdır. O, bast'ın kendisidir; çünkü varlığı, Hakk'ın rahmetinin en geniş aynasıdır.

Gönlünüze bir ferahlık, bir genişlik geldiğinde, bilin ki bu bast hâlidir, Hakk'tan gelen bir selâmdır. Şükredin, o hâlin kadrini bilin ve o hâlin feyzini Hakk'a hizmette kullanın. Ama unutmayın, bu hâlin aslı, gündüzü var eden Güneş'tendir. Ve o Güneş'in tecellîsi olan İnsan-ı Kâmil'in varlığında bütün zıtlar birleşir. Vazifemiz, kendi küçük bast ve kabz tecrübelerimizden yola çıkarak, o büyük Câmiiyyet'i, o Muhammedi Mühr'ü anlamaya çalışmaktır.

Terzibaba Geleneğinde Bast'in Yaşanması

İrfan, sadece bilmek değil, bildiğini olmak, ilmi hâl kuşanmaktır. Bast hâli de, kitaplarda okunup geçilecek bir tanım değil, seyr ü sülûk yolculuğunun en canlı, en tecrübî duraklarından biridir. Bu mânevî neşenin, bu ruh genişlemesinin, sâlikin hayatında nasıl yaşandığına, hangi duraklarda karşısına çıktığına ve hangi edeple muhafaza edildiğine bakmak gerekir.

Seyr ü Sülûk Yolunda Bir Durak: Kabz ve Bast'ın Talimi

Hakk’a vuslat niyetiyle çıkılan seyahatin bir usûlü, geçilmesi gereken menzilleri vardır. Sâlik, nefsini tanıma yolculuğunda mertebe mertebe ilerler. Nefs-i Emmare’nin karanlığından sıyrılıp, kendini kınayan Nefs-i Levvame’nin kapısına gelir. Oradan da ilhamlara ve vesveselere açık olan Nefs-i Mülhime mertebesine adım atar. İşte Kabz (sıkışma) ve Bast (genişleme) hallerinin sâlikin hayatına bir gel-git gibi girmeye başladığı yer, çoğunlukla bu Mülhime durağıdır.

Terzi Baba Necdet Ardıç Hazretleri, bu yolculuğun yapısını İrfan Mektebi adlı eserinde özetler:

Nefs-i mülhime, hayra ve şerre kabiliyetli, ilham ve evham mertebesi’dir. Rengi: Yeşildir. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi HU ismidir. Mürşidinin himmeti irşadı’dır. Tarikat mertebesi’ nin başlangıcıdır, KABZ ve BAST , hali’dir. Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım. Evvelki hallerde samimiyyetle çalışmalarına devam eden sâlik bu mertebe’de Yavaş, yavaş hallerinin değiştiğini müşahede etmeğe başlar. Evvelce farkında olmadığı iç âlemine değişik duygular gelmeğe başlar, bunların bir kısmı (Melekî) ilham, daha çoğu’da (Şeytâni) evham ’dır.

Kabz ve bast hâlleri, yolun başında, sâlikin iç âleminde melekî ilhamlarla şeytanî vesveselerin mücadelesinin başladığı yerde zuhûr eder. Bir an sâlikin kalbi ferahlar, mânevî bir neşe hisseder; bu bast hâlidir. Bir an da sebepsiz bir sıkıntı, bir daralma yaşar; bu da kabz hâlidir. Bu iki hâl, sâlikin mânevî sağlığının nabız atışlarıdır. Yolun başında bu salınımlar sert olabilir. Hâlbuki bu iki hâl, bir kuşun iki kanadı gibidir; yol almak için ikisine de ihtiyaç vardır.

Bu yolculuk, aynı zamanda bilginin mertebeleridir: İlm'el Yakîn (ilme dayalı bilgi), Ayn'el Yakîn (görerek bilgi) ve Hakk'el Yakîn (yaşayarak bilgi). Terzi Baba Hazretleri’nin bir dervişine yazdığı mektuptaki ifadeler, bu yapılandırılmış yolu net ortaya koyar:

Bizim derslerimiz 12 derstir... Bu ders bitti mi? İlm'el Yakîn tamam olmuş olur. 2. seyirde bitti mi? Ayn'el Yakin tamamlanmış olur.. Bundan sonra 3 seyir olan Hakk'el Yakin mertebesine geçilir.. 24-36. derslerdir. Bizim derslerimizin tamamı kırk derstir. Bunları bilgi için yazıyorum.. Şimdilik bunlarla ilgilenme... Senin yaptığın ders henüz havf ve reca mertebesidir... Kabz ve Bast halleri yaklaşık 4.-5. derslerde oluşur...

Bu, yolun ciddiyetini gösterir. Kabz ve bast, keyfî duygulanımlar değil, seyr ü sülûk haritasında yeri belli olan, yaklaşık 4. ve 5. derslerde karşılaşılan mânevî tecrübelerdir. Sâlik, bu hâlleri yaşarken yalnız olmadığını bilerek teselli bulur. Kabz bir imtihandır, sabır ve acziyet idraki ister. Bast ise bir ikramdır, şükür ve edep ister.

Mürşidin Himmeti: Zuhûrat ve Hâl Değişimlerini Yorumlamak

Sâlik bu yolda yalnız yürümez. Ona yol gösteren bir mürşidi, bir kılavuzu vardır. Özellikle kabz ve bast gibi içsel hâllerin ve bu hâllere bağlı olarak görülen rüyaların, yani zuhuratın yorumlanmasında mürşidin rolü hayatîdir. Zâhiren kötü görünen bir zuhurat, bâtınen büyük bir müjde taşıyabilir.

Terzi Baba Hazretleri’nin bir dervişinin rüyasına yaptığı yorum, bu hikmetin güzel bir misalidir. Derviş, rüyasında bir tuvalet hadisesi yaşar ve üzüntü duyar. Zâhiren sıkıntılı görünen bu durumu, irfan sahibi bir mürşid bir bast hâline, bir ferahlamaya tevil eder:

Zuhuratınızda yaşanan tuvalet hadisesi üzülecek bir şey değildir. Onun aslı, kişinin içinde biriken fazladan katı atıkların (kabz) daha sonra yaşanan bazı ilmi bilgiler ile incelip (bast) haline dönüşerek içerdeki eski katılaşmış, gereksiz bilgilerin o yolla tahliyesi demektir. Bu şekilde kişide bir rahatlama meydana gelir. Belki bunu zâhirende farketmişsinizdir. Dünyevi, zâhir şartlanmaya göre üzüntü vesilesi olan bu hadise, bâtında bir rahatlamadır. Üzülecek bir şey yoktur.

İşte mürşidin himmeti budur. Sâlikin kabz olarak gördüğü, yani içinde birikmiş, katılaşmış, işe yaramaz eski bilgilerin atılmasını, bir "tahliye" ve "rahatlama" olarak yorumlayarak o kabzın içindeki bast müjdesini ortaya çıkarır. Sâlikin "kirlenmek" sandığı şeyi, mürşid "arınmak" olarak okur. Bu yorumla dervişin kalbindeki sıkıntı kalkar, yerine bir ferahlık gelir.

Yine, bir başka zuhurat yorumunda, uyanıldığındaki hâlin, zuhuratın kaynağını nasıl eleverdiği şöyle ifade edilir:

Bazı zuhuratlardan sıkıntı-kabz ile uyanılır süfli-düşük nefsin zuhuratlarıdır. Bazıları da burada olduğu gibi bast-açıklık ve huzur verir, çünkü nurun ve ruhun zuhuratlarıdır.

Sâlikin sabah uyandığında kalbinde hissettiği sıkıntı (kabz) veya ferahlık (bast), gece gördüğü mânânın Rahmânî mi yoksa nefsânî mi olduğuna dair bir işarettir. Ancak bu işaretleri doğru okuyacak olan, yolu bilen kâmil bir mürşiddir. Mürşid, dervişinin elinden tutar; kabzın karanlık vadilerinde ona sabrı, bastın aydınlık tepelerinde ise edebi ve şükrü telkin eder.

Hâli Kuşanmak: Zikir, Şükür ve İstiğfar

Sâlik bu gel-gitli hâller karşısında seyirci kalmaz. Tasavvuf, bir eylem, bir gayret yoludur. Kabz ve bast hâlleri, sâlikin mânevî olarak ne yapması gerektiğine dair birer pusuladır. Bu noktada Nakşibendî büyüklerinin "Vukûf-u Zamânî" adını verdikleri bir esas devreye girer. Terzi Baba Hazretleri, Reşahât şerhinde bu mühim esası şöyle açıklar:

“Müridin bütün uğraşma ve didinmelerini neticeye bağlayan ve onu murâdına eriştirmekte en büyük müessirlerden(tesir edicilerden) biri olan “Vukûf-u zamânî”, insânın her an kendi hâlini bilmesi hâlinin şükrü mü, özrü mü gerektirdiğini anlaması demektir. Yakup Şerhî: Bahaeddini Nakşibend Hazretleri, bize, kabz (sıkışma) hâlinde istiğfar; bast (genişleme) hâlinde de şükür ile emir buyurmuşlardır. İşte bu iki hâle dikkat ve riâyet “Vukûf-u Zamânî” dir.

Vukûf-u Zamânî, yani zamanına, anına vâkıf olmak, sâlikin kendi iç âlemini gözlemesidir. Kalbinde bir daralma mı var? Bu kabz hâlidir. Bunun ilacı, hemen Cenâb-ı Hakk'a yönelip istiğfar etmektir. Kalpte bir genişleme, bir neşe mi var? Bu bast hâlidir. Bu da Hakk'ın bir lütfudur. Bunun gereği de kibre kapılmak değil, hemen şükre sarılmaktır.

İşte kabz ve bast, sâlik için birer mânevî antrenmana dönüşür. Kabz, onu acziyetini bilmeye ve istiğfarla arınmaya; bast ise onu lütfu görmeye ve şükürle kulluğunu pekiştirmeye sevk eder. Denge, bast halinde kabzdaki acziyeti unutmamak, kabz halinde de bastta müşahede ettiklerini unutmamaya çalışmaktır.

Bütün bu hâllerin ortasında, sâlikin sığınağı zikirdir. Özellikle "el işte, gönül dostta" prensibi, bu yolda devamlılığın sırrıdır. Kişi, dünya işleriyle meşgulken bile kalbinin Hakk ile veya Hakk’ı hatırlatan mürşidi ile olmasını temin etmelidir. Terzi Baba Hazretleri bu durumu şöyle izah eder:

Zâten gerekli olan Hakk’ın gönülden çıkartılmamasıdır. Bunu ta’rîf bâbında "el işte, gönül dostta" denmiştir. Ancak sıkışık durumda yapılamayan ibadetler farz olanlar ise, bilindiği gibi, bunların ilk fırsatta kazâsı lâzım gelmektedir.

Gönül dostta oldukça, dışarıda yaşanan fırtınalar, yani kabz hâlleri, sâliki kökünden söküp atamaz. Fırtına dindiğinde, yani bast hâli geldiğinde de şımarıp yoldan çıkmaz.

Celâl ve Cemâl Tecellîsi Olarak Kabz ve Bast

Yolculukta derinleştikçe sâlik, kabz ve bast hâllerinin sadece kendi nefsinden kaynaklanan psikolojik salınımlar olmadığını, bu hâllerin Cenâb-ı Hakk'ın Esma-i Hüsna’sının birer tecellîsi olduğunu idrak eder. Bazı isimler Celal (azamet, haşmet) sıfatını yansıtır. Bazıları ise Cemal (güzellik, lütuf) sıfatını yansıtır.

Kabz hâli, ekseriyetle Cenâb-ı Hakk'ın el-Kahhar, el-Cebbâr gibi Celâl isimlerinin bir tecellîsidir. O isim tecellî ettiğinde, sâlikin varlığı büzüşür, acziyetini idrak eder, kalbi sıkışır. Bast hâli ise, er-Rahman, er-Rahim, el-Vedud gibi Cemal isimlerinin bir tecellîsidir. O isimler tecellî ettiğinde ise sâlikin kalbi genişler, ruhu ferahlar. Terzi Baba Hazretleri, bu zıtların birliğini ve hikmetini bir sohbetinde şöyle ifade eder:

Bakın bir sıkıntı geldiği zaman Kahhar esmasını yaşadığımızı eğer bilirsek o bize o kadar sıkıntı yapmaz. Çünkü sebebini biliyoruz ama bilmezsek başımıza nereden geldi bu şimdi gibilerde bir sürü itirazi kelimeler kullanırız. Başımıza gelen bir Cemal tecellisi bir güzellik bir hoşluk olduğu zaman gene eğer bilirsek ki bu Cemal isminden geldi Bast isminden geldi, ona olan idrakimiz Hakk’ı da tanıma yönünde çok daha gelişmiş genişlemiş olur, şükrünü eda ederiz.

Bu idrak, sâliki "iyi-kötü" ikileminden kurtarır. Artık onun için "kötü" bir şey yoktur; sadece Celâl tecellîsi vardır. "İyi" bir şey yoktur; sadece Cemal tecellîsi vardır. Ve her ikisi de aynı Hakk'ın farklı yönlerden zuhûrudur. Bu bilgiyle sâlik, kabz geldiğinde "Kahhar isminin tecellîsine hoş geldin" der, sabırla karşılar. Bast geldiğinde "Cemal isminin tecellîsine hoş geldin" der, şükürle karşılar.

Bu idrakin yaşanmasına dair dokunaklı bir misal, bir dervişin Terzi Baba'ya yazdığı mektupta gizlidir:

Efendi babam çok sık bir şekilde kabz ve bast halleri yaşıyorum,fakat kabz halini yaşarken dışardan beni gören kişi o hali hiç anlamıyor,belli etmeyen bir yapı terkibim var.Kabz hali olduğu zamanlar sineğin sesine bile tahammül edemiyorum,insanların selam vermesi bile bana küfür gibi geliyor,fakat bu halin bir müddet sonra geçeceğini bildiğim için sanki bast halinde imişim gibi davranıyorum ve karşımdakine bast halinden karşılık veriyorum.

İrfanın meyvesi budur: İçeride kabz fırtınası koparken, dışarıya karşı bast hâlinin edebini kuşanmak. Bu, ilmin hâle dönüşmesidir. Bu, Celâl tecellîsinin içinde Cemâl ahlâkını sergilemektir. Bu hâl, aynı zamanda bir başka hakikate de kapı aralar: Kabz ve bast, bir mânâda "ölme ve dirilmenin küçük bir provasıdır." Her kabz bir "küçük ölüm", her bast ise bir "küçük diriliş" gibidir. Sâlik, bu tecrübelerle büyük ölüme ve sonrasındaki hakiki dirilişe hazırlanır.

Füsûsu'l-Hikem'de Bast

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'de açtığı pencereden baktığımızda, kalbin hallerinin kâinatın dokusuna işlenmiş ilâhî bir usûlün yansımaları olduğunu görürüz. Bast, yani kalbimize dolan ferahlık, varlığın en temelindeki bir sırrın da habercisidir.

Bu sırrı anlamak için varlığın nasıl zuhûr ettiğine bakmak gerekir. Şeyh-i Ekber'e göre bütün âlemler, Hakk'ın kendi Zât'ındaki kemâlâtı müşahede etme muhabbetinden doğmuştur. Bu muhabbet, bir "nefes" ile dışa vurulmuştur.

Tafsîlâtı zuhûr ettikçe bi’l-müşâhede ma’lûm olur. İşte eltaf-ı latîf olan zât-ı ulûhiyyet kemâlâtını zevk-i şühûdî ile bilmeğe ve gayriyyet-i i’tibâriyye yüzünden bilmeğe muhabbet ettiğinde, muhît olduğu fezâ-yı bî-nihâyede hubb-i zuhûrun harâreti ile nefes-i Rahmânîsini tenfîs ve irsâl eyledi. Bu tenfîs netîcesinde fezâ-yı lâ-yetenâhîde, ya’ni kendi vücûd-ı latîfinde öbek öbek inbisât eden nefes-i Rahmânî, avâlim-i bî-nihâyenin “heyûlâ”sıdır.

Buradaki "inbisât eden Nefes-i Rahmânî" ifadesi önemlidir. İnbiât, bast kelimesiyle aynı kökten gelir ve "genişlemek, açılmak, yayılmak" demektir. Bütün kâinat, Rahmân'ın nefesinin bir genişlemesidir. Sâlikin kalbinde hissettiği o küçücük bast hali, aslında bütün varoluşu meydana getiren o kevnî, o muazzam ilâhî genişlemenin bir damlasıdır. Âlemlerin bütünü, Rahmân'ın "Bast" isminin bir tecellîsidir. Bu nefes, varlığın ilk maddesini, potansiyelini oluşturur.

Bu kevnî genişleme, en kâmil ifadesini İnsân-ı Kâmil'de bulur. Eğer kâinat, Hakk'ın isimlerinin açılmış bir kitabı ise, İnsân-ı Kâmil o kitabın bütün manalarını kendinde toplayan ilâhî bir özettir.

İnsan-ı kamil melik-i hakikinin Hazaini esması üzerine mevzu mühürü, hakiki mülkün sahibinin esma hazinesinin üzerine mevzu mühürü mesabesinde durumunda ve cami isminin mahali nakş olduğundan suret-i ilahiyede mevcut olan esmanın küllisi bu neşet-i insaniyede zahir oldu.

İnsân-ı Kâmil, o kevnî bast ile yayılan bütün ilâhî hakikatlerin toplandığı, cem olduğu noktadır. Onun varlığı, ilâhî isimlerin en geniş tecellî sahasıdır. Dolayısıyla en kâmil bast hali, İnsân-ı Kâmil'in kendi varlığında Zât'ın bütün mertebelerini ve esmanın küllisini cem etmesidir.

Bu Hakk-ı Mutlak, kayıtlı varlıklara nasıl ulaşır? İşte burada tenezzül (ilâhî iniş) sırrı devreye girer. Hakk, kuluna onun anlayacağı mertebeden konuşur.

Sûreten büyük olan adamda çocukluk hâssiyeti ile nasıl müessir oluyor? İşte bu te’sîr netîcesi olarak büyük adam kendi riyâseti ve metbûiyeti mertebesinden, tâbi’ olan çocuğun mertebesine tenezzül edip çocuk ile mülâabe eder; ve “cici”, “kaka”, “buva”, “mama” gibi çocukça konuşur; ve çocuğa onun aklı mertebesinde zâhir olur; ve onun aklınca söyler. ... Bu tenezzülden sonra çocuk, sadrı dıyk olmamak ve inbisât üzere bulunmak için, o büyük adamı ve kendi metbûunu, kendi terbiyesine ve himâyesine ve ihtiyâcının tedârikine ve te’nîsine meşgūl eder.

Bu tenezzülün gayesi, "çocuk, sadrı dıyk olmamak ve inbisât üzere bulunmak için...", yani çocuğun kalbinin daralmaması, genişlemesi içindir. Kulun kalbindeki bast hali, Hakk'ın o kula tenezzül edip lütufta bulunduğunun işaretidir. Kulun acziyeti ve teslimiyeti, o ilâhî tenezzülü davet eder. Bu tenezzül gerçekleştiğinde ise kulun kalbinde bir inbisat, bir genişleme olur. Hz. Meryem'in kıssası, bu hakikatin en güzel misalidir.

Cebrâîl (a.s.)dan bu sözü işitince, eser-i tebşîrin vakt-i zuhûru geldiğini ve beşer sûretinde zâhir olan şahsın melek olduğunu bildi; kalbinde bir inbisât ve inşirâh husûle geldi. İşte bu inbisât ve inşirâh hîninde, Cenâb-ı Cebrâîl, Hz. Meryem'e Îsâ (a.s.)ı nefhetti.

İlâhî kelime olan Hz. İsa'nın ruhu, Hz. Meryem'in kalbi tam bir inbisat ve inşirah (genişleme ve açılma) halindeyken üflenmiştir. Demek ki bast hali, sadece bir neşe hali değil; ilâhî feyzin, ilâhî kelâmın ve ruhun kalbe inmesi için gerekli olan bir alıcılık halidir. Kalp daraldığında (kabz) değil, genişlediğinde (bast) ilâhî hediyeleri kabul edebilir.

Bu bast ve kabz halleri, peygamberlerin hayatlarında en derin şekilleriyle yaşanmıştır. Hz. İsmail'in hikmetinde, bast halinin rahmet ve va'd mertebesini görürüz.

Böyle olunca Hak İsmail’i (a.s.) “sadıkul va’d” olmasıyla sena etti. ... Hakk ise kullarına amali hasenatlarına karşılık mükafat edeceğini vaat ve amali seyyielerine mukabil de ceza edeceğini va’id etmekle beraber seyyiattan tecavüz ve avf muamele buyuracağını da va’d etti. Evvela va’d ediyor, şunu şunu yapacağım sonra diyor ki va’id ediyor, şunu şunu yaparsanız ceza edeceğim ama sonra da diyor; onlara ceza etmeyeceğim diye vaatte bulundu. Va’idi vaade dönüştürdü.

Bu, bast halinin öz tanımıdır: Hakk'ın va'îdini (azap tehdidini) va'dine (rahmet sözüne) dönüştürmesi. Celâl tecellîsinin yerini Cemâl tecellîsinin alması. Sâlikin kalbindeki korku ve daralmanın (kabz) yerini ümit ve genişliğin (bast) alması, işte bu ilâhî va'din tecellîsidir.

Fakat yolculuk daima ferahlık içinde geçmez. Bazen en ağır kabz hali, en yüce makamlarda zuhûr eder. Hud Peygamber'in hikmetinde öğretilen budur. Efendimiz (s.a.v.) "Hud suresi ve emsali beni ihtiyarlattı" buyurmuştur. Çünkü o surede "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hud, 112) emri vardır.

Hud suresi de emir ve nehyde istikamet üzere olması emrolundu. Yani emrettiğin şeylerde de dosdoğru ol, istikamet üzere ol, yani ayan-ı sabitesi uysun veya uymasın ... Binaenaleyh Rasul (s.a.v.) كَمَاۤ اُمِرْتَ kaydından anlaşılan iki emr arasında mütereddid olur. Yani emr-i iradi ile emr-i teklifi arasında mütereddid olur, yani kalır. ... Mesela Ebu Cehil iman etmedi ve küfr üzere gitti. Ancak bu halin vukuundan sonra Ebu Cehilin iman etmemesi hakkında irade-i ilahiye taalluk ettiği ve onun ayan-ı sabitesinin talebi küfr olduğu anlaşıldı.

Bir yanda Hakk'ın "tebliğ et" emri (emr-i teklifi), diğer yanda o kişinin ezeldeki hakikatinin (a'yân-ı sâbite) imana gelmeyeceği bilgisi (emr-i iradi). Peygamber bu iki ilâhî emir arasında kalır. Sevdiği amcası Ebu Talib'in iman etmesini bütün kalbiyle ister, bu bir bast arzusudur. Ama "Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin" (Kasas, 56) ayeti gelir. Bu, en derin kabz hallerinden biridir: Kişisel iradenin, ilâhî iradenin küllî planı karşısındaki hiçliğini idrak etmek.

Bu genişleme ve daralma hallerinde gördüğümüz nedir? Şeyh-i Ekber, görmenin mertebelerini üç ilkeyle açıklar: Nur (asıl ışık), zulmet (karanlık) ve ziya (yansıyan ışık).

Nur-u hakiki ile zulmetin arasında bulunan ziyanın hem kendisi idrak olunur hem de onunla eşya idrak olunur. ... Ziya (ışık) mizaçlarını yaklaştırıyor birbirlerine. Yani nur ile zulmeti birbirine yaklaştırıyor.

Hakk'ın Zât'ı, kendi başına idrak edilemeyen Nur'dur. Varlığın hiçlik hali zulmet'tir. İkisinin birleşmesinden ziya, yani görünen âlem ortaya çıkar. Bast hali, bu ziyanın, bu aydınlığın kalbe dolmasıdır. Hakikat, perdesiz bir Nur olarak değil, idrak edebileceğimiz formlarda, ziya olarak tecellî eder. Kabz ise, o ziyanın çekilmesiyle hissedilen zulmetin tecrübesidir.

Hz. İbrahim'in yolculuğu da bu mertebelerden geçmiştir. O, önce ziya olan görünen varlıklara (yıldız, ay, güneş) yönelmiş, onlardaki parlaklık ile bir anlık bast hali yaşamış, "Rabb'im budur" demiştir.

Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü:"Rabb'im budur" dedi. Yıldız batınca da:" Ben batanları sevmem" dedi. ... İşte cenab-ı İbrahim gibi bir Zat’ı suver-i alem te’vil canibine sevk etti. Mahaza nur-i aklı bu suretlerin hayal-i zail yani geçen bir hayal olduğuna hüküm eyledi. Ama evvela oradan geçiliyor başka da çaren yok evvela gölgeyi görüyorsun, gölgeden aslına ancak ulaşabiliyorsun.

Bu, sâlikin yolculuğunun özetidir. Önce tecellîlerin güzelliğine kapılır, bast hallerinin sarhoşluğuyla o tecellîleri "Hakk" zanneder. Sonra anlar ki, batan, değişen her şey bir "gölge"dir. O zaman o bast halinin de geçici olduğunu anlar ve yüzünü batmayan asıl Nur'a çevirir. Bu, daha üst bir bast halidir; suretlerin değil, mananın bastı.

Nihayetinde Şeyh-i Ekber ve varislerinin anlattığı bu hakikatler, kuru bir bilgi değildir. Onların sözleri, nefsanî bir heves değil, ilâhî bir hikmetin "bast ve beyan" edilmesidir; yani hakikatin açılarak genişletilmesidir.

Bast ve beyân buyurdukları hakāyık ve maârif, evhâm ve hayâlât-ı fikriyye ve ehvâ-i nefsâniyye kabîlinden değildir. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) Lücce- tü'l-Esrar'da buyurur: Beyit: حکمت یونانیان پیغام نفسست و هوا حکمت ایمانیان فرموده پیغمبر است Tercüme: “Yûnânîlerin hikmeti nefis ve hevâ peygāmıdır. Îmânîlerin hikmeti ise Peygamber'in ilim ve irfanıdır."

Füsûs'un penceresinden bakınca bast, sâlikin kalbinde hissettiği bir ferahlıktan ibaret değildir. O, Rahmân'ın nefesinin kâinattaki genişlemesi, İnsân-ı Kâmil'de toplanan ilâhî isimler, Hakk'ın kuluna tenezzülü, rahmet va'dinin tecellîsi, ilâhî ruhu kabul etmeye hazırlayan bir kalp hali ve hakikatin ziya olarak idrak edilmesidir. Her bir bast anı, bizi varlığın bu derin katmanlarına bağlayan ilâhî bir müjdedir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Bast ve kabz hâlleri, kalbin genişlemesi ve daralması, birer duygudan ibaret değildir. Bu iki hâl, Vücûd’un, yani varlığın kendisinin nefes alıp verişidir. Hakk’ın Celâl ve Cemâl tecellîlerinin sâlikin kalbindeki yansımasıdır. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu’l-Hikem’inde bu zıtlıkların aslında birliğin, yani vahdetin ta kendisi olduğu görülür. Bu, tenzih ile teşbihin Muhammedî mîzanda, o eşsiz dengede buluştuğu yerdir.

Sâlikin kalbi, Hakk’ın tecellîgâhıdır. Ancak bu tecellîler, sâlikin mertebesine göre farklı hissedilir. Yolun başındaki bir can için dünya, korku (havf) ve ümit (recâ) üzerine kuruludur. Yol ilerledikçe, sâlikin idraki de derinleşir. Şeyh-i Ekber’in Âdem Fassı’nda işaret ettiği gibi, yolun ortasına gelmiş olanlar için başka sıfatlar öne çıkar:

Bilinmeli ki, "gazap" ve "rıza", Yüce Allah hazretlerinin iki sıfatıdır ki, tasavvuf yoluna yeni başlayanlar için ortaya çıkarlar. Onların ortaya çıkmasıyla tasavvuf yoluna yeni başlayanlarda korku ve ümit ortaya çıkar. Bu sıfatlara karşılık olarak "Celâl" (ululuk, yücelik) ve "Cemâl" (güzellik, lütuf) de aynı şekilde iki ilahi sıfattır ki, tasavvuf yolunda orta seviyede olanlar için ortaya çıkarlar. Bunların ortaya çıkmasıyla orta seviyedeki sâliklerde heybet ve ünsiyet (yakınlık) ve kabz (manevi sıkıntı) ve bast (manevi genişlik) hâlleri ortaya çıkar.

İşte kabz ve bast hâllerinin asıl tecrübe edildiği yer burasıdır. Sâlik, Hakk’ın Celal isminin tecellîsiyle titrer. Bu bir korku değil, bir heybettir; O’nun azameti karşısında kendi hiçliğini idrak etmenin getirdiği bir daralmadır. Bu, kabz hâlidir. Ardından Cemal isminin tecellîsi gelir. Bu tecellî ile sâlikin kalbi bir ünsiyet, bir yakınlık hisseder. O’nun lütfuyla dolar, genişler. Bu da bast hâlidir. Terzibaba Hazretleri’nin buyurduğu gibi: "Yani Hak yolcularının orta mertebelerinde olanlar için 'Cemal' ve 'Celal' sıfatları lazım olur. Bunların zuhuruyla ehl-i tavassutta heybet ve üns ve kabz ve bast halleri zahir olur." Bu iki kanat olmadan mârifet semâsında uçulmaz. Sadece bast hâlinde kalmak isteyen, Cemâl’in lezzetine aldanıp Celâl’in heybetinden kaçan, tek kanatla uçmaya çalışan kuş gibidir.

Yolculuk burada da bitmez. Yolun sonuna gelenler, yani ehl-i nihayet için bu ikilik de başka bir makamda birleşir. Onlar için asıl olan, Hakk’ın kendini göstermesi (tecelli) ve kendini gizlemesidir (istitâr).

Aynı şekilde "tecellî" (Allah'ın isim ve sıfatlarının görünmesi) ve "istitâr" (Allah'ın isim ve sıfatlarının gizlenmesi) de iki ilahi sıfattır ki, tasavvuf yolunun sonuna ulaşanlar için ortaya çıkarlar. Bunların ortaya çıkmasıyla tasavvuf yolunun sonuna ulaşanlarda fenâ (benliğin yok olması) ve bekā (Allah ile var olma) hâlleri ortaya çıkar.

Kemâl ehli için kabz ve bast, artık Hakk'ın Zâhir ismiyle tecellî etmesi ve Bâtın ismiyle gizlenmesinden ibarettir. Tecellî anında sâlik, varlığın Hakk'ta eridiğini görür ve fena hâlini yaşar. İstitâr anında ise, Hakk ile yeniden var olmanın sırrına erer ve beka hâlini bulur. Kalp, artık Hakk'ın tecellîlerinin zuhûr ettiği saf bir ayna gibidir.

Bu makama erişen kimse, âleme "vahdet gözü" ile bakmaya başlar. Bu göz, çoklukta Bir'i, kesrette Vahdet'i gören gözdür. Füsûs'un Yûsuf Fassı'nda bu bakış şöyle anlatılır: Bu dünya hayatı, bir gaflet uykusudur. Bu uykuda gördüğümüz her şey, hayalî suretlerde tecellî eden Hakk'ın kendisidir. Bu rüyadan uyanış ise fena-fillah ile olur. Uyanınca, yani beka-billah sabahı ağarınca, arif anlar ki, bütün bu gördüğü kevnî suretlerde zâhir olan, Hakk'tan başkası değildir.

Bakabillah sabahının açılması vaktinde bu suret-i kevniyye ve ecsam-ı hissiyede zahir olan Hakk olduğunu yani bütün bu suretlerde Hakk’ın gayri bir şey olmadığını Hakk olduğunu vahdet gözü ile temaşa edip, bakın nefis gözü ile değil, vahdet gözü ile temaşa edip onunla tabir eylemektir.

Bu "vahdet gözü" açıldığında, "ben" ve "O" ayrımı ortadan kalkar. Bu, Cem makamıdır. Bu makamda sâlik, ortada Hakk'ın varlığından başka bir varlık göremez. O zaman, Hallâc-ı Mansûr'un "Ene'l-Hak" deyişinin sırrı anlaşılır. Bu sözü söyleyen, kişinin beşerî benliği değil, o benlik perdesi aradan kalkınca konuşan Hakikat'in kendisidir. Şeyh-i Ekber, Lût Fassı'nda bu makamın dilini şöyle ifade eder:

Ve böyle bir kimse ortada, Hakk'ın varlığından başka tasarruf isnat edebilecek bir varlık göremez; bu sebeple kendisi himmet ve tasarruf sahibi değildir. Bu mertebede istersen "Bu varlık Hak'tır" de, istersen "Ben Hak'ım" de! İkisi de birdir.

Bu, zıtların birliğinin zirvesidir. Kabz ve bast, Celâl ve Cemâl, fenâ ve bekâ, hepsi aynı Hakikat'in farklı yüzleri olarak idrak edilir. Bu makam, İnsân-ı Kâmil'in makamıdır. O, Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarını kendinde toplamış olan en kâmil tecellîgâhtır.

Bu zıtların birliği meselesinin bir başka derin yönü de, kul ile Hakk arasındaki karşılıklı ilişkide gizlidir. Füsûs'un İsmâil Fassı'nda işaret edilen sırra göre, kul Hakk'ın emrettiği dine samimiyetle boyun eğdiğinde, Hakk da lütfuyla kulun talebine, duasına "boyun eğer".

Yani seni meydana getirmesi ile senden çıkan fiiller ile Allah’tan çıkan fiiller arasında nasıl bir müştereklik varsa, yani bir benzeşme varsa, sen dini inşa etmekle münkad olduğun gibi Allah da taleb ettiğin şeyi vermekle sana münkad olur. Yani sana tabi olmuş olur. Nitekim Hadis-i Kudside “Bana itaat edene mutiyim” buyurulmuştur.

Bu, Hakk'ın bir şeye mecbur olduğu anlamına gelmez. Bu, O'nun kendi Zâtı'nın gereğidir. O, Kerîm'dir, Vedûd'dur, Mucîb'dir. Kul samimiyetle O'nun kapısını çaldığında, O'nun Kerem sıfatı, o kapıyı açmayı gerektirir. Bu, zıt gibi görünenin (mutlak Hâkim ile aciz kulun) en derin seviyede nasıl birleştiğinin ifadesidir. Kulun teslimiyeti, Hakk'ın icabetini celbeder. Kulun fenâsı, Hakk'ın bekâsını getirir. Kulun kalbindeki kabz, Celâl'in bir yansıması; bast ise Cemâl'in bir yansımasıdır.

Bast hâli tek başına bir hedef değildir. O, kabz ile birlikte anlamlıdır. Mârifet yolu, bu zıtlıkların oyununu seyretmek, sonra bu oyunun ardındaki tek Oyuncu'yu görmek ve nihayetinde O'nunla bir olup bu zıtlıkların üstündeki Ahadiyet (mutlak birlik) makamında sükûn bulmaktır. Terzibaba Hazretleri'nin dediği gibi, irfan ehli bilir ki, Hakk'ı tanımanın yolu O'nu zıt isimleriyle tanımaktan geçer: "İşte irfaniyet, Allah’ı bilmenin şartlarının en başında olanı O’nu zıt isimleriyle ne kadar çok tanıyabilirsek kişi Allah’ı o kadar iyi tanımış oluyor."

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Bast

Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikat ilminin girift meselelerini hikâyelerin, temsillerin içine gizler. Onun dergâhında [bast](/wiki/bast) ve [kabz](/wiki/kabz) gibi derûnî hâller, birer tanım olmaktan çıkar, yaşayan tecrübelere dönüşür.

Rahmân'ın İki Parmağı Arasında Bir Kalem: Celâl ve Cemâl Tecellîleri

Yolun temel derslerinden biri, sâlikin kalbinin kendi mülkü olmadığını idrak etmesidir. Kalp, Hakk’ın kudret elinde bir âlettir. Bu sırrı, Efendimiz (s.a.v.) "Mü'minin kalbi Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onu nasıl isterse döndürür" hadîs-i şerîfiyle haber vermiştir. Hazret-i Pîr, bu hadîsin ruhunu Mesnevî'de bir tabloya dönüştürmüştür:

Yani: "Ey güzelcik, kalem kâtibin elinde olduğu gibi, insanın gözü ve gönlü dahi Rahmân'ın iki parmağı arasındadır ve o iki parmağın birisi lütuf ve cemâl (güzellik), diğeri kahr ve celâldir (ululuk)."

Gönül, yazıyı yazan kalemdir. Fakat bu kalem, kendi iradesiyle hareket etmez. Onu tutan, Rahmân'ın kudret elidir. O elin iki parmağı, bütün varlık âlemini ayakta tutan iki temel tecellînin, [Celâl](/wiki/celal) ve [Cemâl](/wiki/cemal)in ta kendisidir. Biri [Kahr](/wiki/kahr) ile sıkar, diğeri [Lütuf](/wiki/lutuf) ile açar. Kabz ve bast, bu iki parmağın gönül kalemi üzerindeki hareketinden ibarettir.

Lutuf ve kahır parmağı vardır, arada gönül kalemi bu parmak uçlarından bir kabz ve bast iledir. ... Kul, kabz hâli içinde gam ve elem duyar; bast hâli içinde de ferah ve sürur hisseder; kabz, kahır eseridir ve bast, lutuf eseridir. والله يقبض ويبسط (Bakara, 2/245) yani "Yüce Allah kabz eder ve bast eder" ayet-i kerimesinde bu iki tecelliye işaret buyrulur.

Gaflet ehli için kabz sadece bir sıkıntı, bast ise sadece bir keyiftir. Ama arif için her ikisi de Hakk’tan gelen bir mektuptur. Kabz hâli, Celâl sıfatının "Ben Mutlak Hükümran'ım" diyen heybetli tecellîsidir. Bast hâli ise Cemâl sıfatının "Ben Lütuf ve İhsan Sahibiyim" diyen ünsiyet dolu tecellîsidir. Sâlikin görevi, o hâli yazdıran Eli ve o El'in Sahibini hatırlamaktır. Hazret-i Mevlânâ, bu uyanıklığa şöyle seslenir:

Ey kalem, iclâle mensub isen, bak ki kimin iki parmağı arasındasın?

Yani, "Ey gönül! Eğer bir [marifet](/wiki/marifet) mertebesine mensup olduğunu iddia ediyorsan, dur ve düşün! Seni şu an sıkan veya genişleten kimdir?" Bu idrak, en derin kabz anını bile bir vuslat vesilesine dönüştürebilir. Çünkü sâlik anlar ki, sıkıntının sebebi kendisine şah damarından daha yakın olan Dost'un Celâl parmağıdır. Bu noktada şikâyet biter, teslimiyet başlar.

Hâlin Kökü, Amelin Dalı: Kabz ve Bast'a Mukabele Sanatı

Hazret-i Mevlânâ, bâtın ile zâhir arasındaki ilişkiyi bir ağacın kökü ve dalları misaliyle açıklar. İçimizde yaşadığımız her hâl, gizli bir köktür ve eninde sonunda görünen âlemde bir fiil olarak filiz verecektir.

Kök gizli idi ve âşikâr oldu. Kendi kabz ve bastını bir kök say!

Bu, büyük bir [usûl](/wiki/usul) ve edep dersidir. Kalpte hissedilen sebepsiz sıkıntı (kabz), sadece bir duygu değildir; o, toprağın altındaki "kötü bir köktür." Eğer o köke aldırmazsan, yarın hayat bahçende çirkin bir diken olarak bitebilir.

Vaktaki kök kötü olur, onu çabuk vur, tâ ki çemende bir çirkin diken bitmesin!

Bu "vurma" eylemi, şerhte belirtildiği gibi [tövbe](/wiki/tovbe) ve [istiğfar](/wiki/istigfar) baltasıyladır. Sıkıntı hissettiğin an, "Yâ Rabbi, bu hâl Senden, ama bendeki bir kusurdan ötürüdür" diyerek O'na sığınmaktır. Hadîs-i şerîfte buyurulduğu gibi, "Kim ki istiğfara devam ederse, Yüce Allah onun için her bir gamdan bir çıkış yolu kılar." Kabz kökünü istiğfarla tedavi edersen, o kök çürür ve kötü meyve vermez.

Bast hâli de bir köktür, hem de en tatlı meyveleri verecek bir kök. Lakin bakımsız bırakılırsa kuruyabilir. Bu yüzden Hazret-i Mevlânâ tembih eder:

Bast gördün mü kendi bastına su ver! Meyve zâhir olduğu vakit ashâba ver!

Bast kökünün suyu [şükür](/wiki/sukur) ve hamddir. Cenâb-ı Hakk, "Eğer nimetime şükrederseniz, elbette nimetimi size ziyâdeleştiririm" (İbrâhim, 14/7) buyuruyor. Bast anında gelen ferahlığı fark edip "Elhamdülillah" demek, o köke can suyu vermektir. Bu şükürle sulanan bast kökü, dallarından "övgüye değer fiillerin meyveleri" sarkan bir ağaç olur. Dilinden [hikmet](/wiki/hikmet) pınarları akar. İkinci vazife ise şudur: "Meyve zâhir olduğu vakit ashâba ver!" Bast hâlinin meyvesi olan ilim, [irfan](/wiki/irfan), neşe ve cömertlik, yoldaki kardeşlerle paylaşılmak içindir. Paylaşılmayan bast, zamanla kibre dönüşerek yeni bir kabzın zehirli kökü olabilir.

Yolun Aldatıcıları ve Hakikatin Sırları: Sâlikin İmtihanı

[Sâlik](/wiki/salik), seyr-i sülûk yolunda nice imtihanlarla karşılaşır. Bazen bu imtihanlar kabz suretinde gelir, bazen de bast suretinde. Hazret-i Mevlânâ, sâliki özellikle yol kesicilere, sahte mürşidlere karşı uyarır. Onlar, mânevî susuzluğunu giderecek gibi görünen, fakat içtikçe harareti artıran "acı su" gibidirler.

Faydasız dermanlar derdin aldatıcılarıdır. Yol kesicilerdir. Haraç vergisinin altın alıcılarıdır.

Bu sahte rehberler, sâlikin derdine derman olacak gibi görünen ama tesirsiz sözler söylerler. Sâlikin samimi arayışını sömürürler.

Gerçek rehber, yani [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil) ise bambaşkadır. Onun tasarrufu altında müridin kalbi, şekil verilmeye hazır hale gelir.

Kalb, o insân-ı kâmilin elinde yumuşak bal mumu gibi mutî' ve râmdır. Ve onun bu yumuşak mumlar gibi olan kalblere bastığı mühürler türlü türlü nakışlar çıkarır.

Burada "bastığı mühür" ifadesi manidardır. Kâmil mürşid, müridin kalbine bazen Celâl mührünü basar, onu bir kabz hâliyle terbiye eder; bazen de Cemâl mührünü basar, onu bir bast hâliyle neşelendirir. Amaç, sâlikin kalbini Hakk'ın tecellîlerine hazır hale getirmektir.

Yoldaki imtihanlar sadece sahte rehberlerden ibaret değildir. Sâmirî kıssası bunun acı bir misalidir. Sâmirî, Hazret-i Mûsâ'nın (a.s.) sohbetiyle bir sırra vakıf oldu. Bu, bir nevi "bast" hâli, bir keşifti. Fakat o, bu lütfu rehberine ve Hakk'a bağlayacağı yerde, kendi hüneri saydı.

Sâmirî gibi o hüneri mâdemki kendisinde gördü, o tekebbürden dolayı Mûsa'dan baş çekti!

Bu [kibir](/wiki/kibir), onun mânevî keşfini bir fitne aletine, altın buzağıya dönüştürmesine sebep oldu. Bu, bast hâlinin en tehlikeli tuzağıdır: Gelen lütfu kendinden bilmek.

Hatta şeytanın vesvesesi bile, bu planda bir imtihan aracıdır. O, Hakk'ın dergâhının "köpeği" olarak, yola girenleri imtihan etmekle görevlidir. Görevi, [sıdk](/wiki/sidk) ehli olanla olmayanı ayırmaktır.

"Hamle et, men' et, bak! Tâ ki sıdkta dişi ve erkek kim olur!"

Burada "dişi" ve "erkek" cinsiyet değil, meşrep belirtir. Er kişi olanlar, nazarı sadece Hakk'ın Zâtında olan, bu tür vesveselere iltifat etmeyenlerdir. Şeytanın saldırısı, bir kabz vesilesi gibi görünse de, aslında sâlikin sadakatini ispat edeceği bir bast kapısıdır.

Hazret-i Mevlânâ'nın dilinde bast, anlık bir ferahlamadan öte bir anlam taşır. O, Celâl tecellîsi olan kabzın kardeşi, Rahmân'ın Lütuf parmağının bir dokunuşudur. O, şükürle sulanması ve meyvelerinin ihvanla paylaşılması gereken ilâhî bir emanettir. Hem kabz hem de bast, sâliki yoldan çıkarabilecek veya Hakk'a ulaştırabilecek birer imtihan kapısıdır. Mesele, kalbimizin kimin kudret elinde bir kalem olduğunu bir an bile unutmamaktır.

Sen şâdı misâlisin ve biz gülmeyiz ki, mübârek olan şâdînin netîcesiyiz.

Bizim gülüşümüz, yani bast hâlimiz, ancak O'nun var ettiği ezelî neşenin bir neticesidir. Asl'ı bilen, gölgeye takılıp kalmaz.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Bast kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 3: "Sâhil-i sûrete götürür ve bir sedde çarpar. Deryâ-yı kalbim muhtelif sebebler ile bu hakâyık ve maârifi cerr eder ve içeriye çeker; ondan sonra da bir dalga zuhûr edip medd ve bast eder."
  • Cilt 4: "(İsrâ, 17/29) ya'ni 'Elini boynuna bağlama ve bast-ı küllî ile de bast etme!' 'Elini boynuna bağlamak', buhl ve imsâkten; ve 'bast-ı küllî' de israftan kinâyedir. Ya'ni 'Hak yolunda nefsinin hazzını…'"
  • Cilt 5: "Bir kök say! Kök mesâbesinde olan ma'nâ gizli ve mestûr idi. Sonra âlem-i sûrete çıkıp zâhir oldu. Binâenaleyh ey sâlik, kalbinde hissettiğin kabz ve bast ma'nâlarını birer kök say!"
  • Cilt 7: "Emeli alçalmasından sonra ye'is ve ümidi inkıbâzdan dolayı bast eder. Güneş gibidir ki, dağılan bulut arasından işrâk eyledi. Ashâbımız için bir nûr ve a'kâbımız için bir…"

Kavramlar Ağı ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Bast

Bir kavramı tek başına anlamak, bir çiçeği kökünden ayırıp seyretmeye benzer. Bast halini de etrafındaki diğer hakikatlerle birlikte mütalaa etmek gerekir.

Bast, en yakın yoldaşı ve zıddı olan Kabz ile birlikte manâ bulur. Bu ikisi, sâlikin kalbindeki ruhânî nefes alış veriştir. Kabz daralma iken, bast ferahlamadır. Biri olmadan diğerinin kıymeti bilinmez. Bu ikisi, Rahmân’ın iki parmağı arasında mü'minin kalbinin hâlden hâle çevrilişinin en temel tecrübesidir.

Bu iki hâlin kaynağı ise Celâl ve Cemâl tecellîleridir. Cenâb-ı Hakk'ın Cemâl (güzellik, lütuf) sıfatları sâlikin kalbine tecellî ettiğinde, o kalpte bast zuhûr eder. Hakk'ın Celâl (azamet, haşmet) sıfatları tecellî ettiğinde ise kalpte kabz hâsıl olur. Dolayısıyla bast ve kabz, ilâhî tecellîlerin kalpteki yansımalarıdır.

Bast, aynı zamanda bir Hal’dir. Hâl, kulun çabasıyla elde ettiği bir makam değil, Hakk’tan gelen, misafir gibi uğrayıp giden mânevî bir keyfiyettir. Sâlik, bast hâlini "kazanmaz", o kendisine "ihsan edilir". Bu yüzden arifler, her iki hâlin de Sevgili'den gelen birer mektup olduğunu bilirler.

Bast hâli şiddetlenip sâlikin iradesini ve şuurunu aştığında ise Vecd ismini alır. Bast, tatlı bir meltemle denizin yüzeyinin ferahlaması ise vecd, o denizin bir kasırgayla coşup kendini kaybetmesidir. Vecd, ilâhî tecellînin sâlikin beşerî takatini aşan bir şiddetle gelmesiyle ortaya çıkan bir kendinden geçme anıdır. Her vecd bir bast hâli taşır ama her bast, vecd şiddetinde olmak zorunda değildir.

Değerlendirme

Bast hâli, yolda karşılaşılan güzel bir menzil, bir ikramdır; ama yolun kendisi değildir. Sâlikin neşesi bast hâline kavuşmak değil, o hâli gönderen Sahib'i ile irtibatını bir an bile kaybetmemektir. Kabz da bast da O'ndandır; biri Celâl'inin, diğeri Cemâl'inin tecellîsidir ve her ikisi de kulun Rabbine olan ihtiyacını bildiren birer elçidir. Gerçek irfan, bastın ferahlığında şımarmamak, kabzın sıkıntısında boğulmamak, her iki hâlde de edebi koruyarak "Bu da geçer yâ Hû" sırrına ermektir. Mârifet, bast içinde şükretmekten ziyade, kabz içinde Rabb'in elinin sıcaklığını hissetmektir. Nihai hedef, hâllerin ötesinde, hâlleri Yaratan'da fâni olup O'nunla bâki olmaktır ki, buna "temkin" makamı derler. Cenâb-ı Hakk, bizleri hâllerin dalgalarında boğulanlardan değil, tecellîlerin denizi üzerinde O'nun irade gemisinde seyredenlerden eylesin. Amin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026