Fatiha Suresi
Fatiha Suresi, Kur’ân-ı Kerîm’in yalnızca ilk sayfası değil, onun ruhu, anahtarı ve özüdür. O, ilahî kelâm okyanusunun bir damlada toplanmış hâli, bütün bir kâinatın sırlarının üzerine açıldığı kapıdır. Bu yüzden ona “Ummul Kitab”, yani Kitab’ın Anası denilmiştir. Nasıl ki bir ağacın bütün hususiyetleri çekirdeğinde saklıdır, Kur’ân’ın ve dahi bütün varlığın hakikatleri de Fatiha’nın yedi ayetinde dürülmüştür. Terzibaba İrfan Mektebi’nde Fatiha, ezberlenip okunan bir metin olmaktan öte, sâlikin her anında yaşadığı, namazda Hakk ile konuştuğu, tefekkürde âlemleri seyrettiği bir hâldir. O, hem duadır, hem zikirdir, hem de Hakk’ı bilme ve bulma yolunun en esaslı haritasıdır. Vücûd
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Fatiha, lügat olarak “açan, başlangıç, bir şeyi başlatan” manâsına gelen “fetih” kökünden gelir. Kur’ân’ın ilk suresi olması, namazda her rekâtın onunla başlaması bu ismin zâhirdeki karşılığıdır. Lâkin irfan yolcusu için Fatiha, sadece bir kitabın kapağını açmak değil, kilitli gönül kapılarını, kapalı idrak yollarını ve Hakikat’e giden patikaları açan ilahî bir anahtardır. O, varlık hazinesinin kilidini açan “Besmele”nin ilk ve en kâmil şerhidir.
Terzibaba Hazretleri’nin külliyatına, yani geride bıraktığı sohbet ve eserlerin fihristine bakıldığında, Fatiha’nın bu mektebin manevî yapısında nasıl bir temel taşı olduğu görülür. O, ne bir kenar süsü ne de ara sıra uğranan bir duraktır; bilakis, bütün yolların çıktığı ve bütün damarların bağlandığı bir kalptir. Salât isimli eserinin içindekiler kısmında, Fatiha’yı namazın en temel rüknü, Hakk ile konuşmanın mihveri olarak görürüz:
İ Ç İ N D E K İ L E R ÖNSÖZ :......... Başlarken BİRİNCİ BÖLÜM Salat ile namaz’ın ifadeleri BİRİNCİ KISIM Namazdaki sözler bölümü Niyyet ve tekbir Avuç içi rakkamları ve ifadeleri Sübhaneke ve açıklaması Euzü besmele’nin kısa açıklaması Fatiha suresi Zammı sure ...
Bu sıralama, kulun Sübhaneke ile Hakk’ı her türlü noksanlıktan tenzih ettikten ve Eûzü Besmele ile O’na sığındıktan sonra, Fatiha ile doğrudan bir mükâlemeye, bir sohbete başlamasını ifade eder. Bu, namazın ve kulluğun özüdür. Terzibaba Hazretleri’nin eser fihristlerinde Fatiha, kimi zaman müstakil bir sohbet konusu olarak karşımıza çıkar, kimi zaman da en derin irfanî meselelerin anahtarı olarak zikredilir. Örneğin Haşr Sûresi’nin fihristinde şöyle bir başlık dikkat çeker:
- Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: (1) Fâtiha Sûresi
Buradaki “(1)” rakamı, Fatiha’nın sadece Kur’ân’ın değil, aynı zamanda Kur’ân’ın bâtınında yapılacak manevî yolculuğun da ilk adımı, ilk kapısı olduğunu işaret eder. Sâlik, bu yolculuğa Fatiha kapısından girer. Benzer şekilde Karagün Dostuyum isimli eserinin fihristinde de Fatiha, müstakil bir başlık olarak yerini almıştır. Bu durum, onun sadece namaza has bir dua değil, aynı zamanda başlı başına bir ilim ve irfan konusu olduğunu gösterir.
- Fâtiha Sûresi:
Ancak Fatiha’nın manâsına dair en derinlikli derslerden biri, onun okunmadığı bir yerde, yani cenaze namazında tecellî eder. Zâhir ehli, “Cenaze namazı rükû ve secdesi olmayan bir duadır, bu yüzden Fatiha okunmaz” der ve bu, şeriatın usûlüne uygun bir açıklamadır. Lâkin hakikat yolcusu, perdenin ardına bakar. Terzibaba Hazretleri, Kıyâmet Sûresi üzerine yaptığı bir sohbette bu meselenin bâtınına şöyle ışık tutar:
Dikkat edersek cenâze namazlarında Fâtiha okunmamaktadır. Şer’i ma’nâda izâhı yapılırken bir namaz için rükû, secde, tahiyyat gereklidir bu namazda onlar olmadığı için cenâze namazı zâten namaz değil duâ mahiyetindedir, bu nedenle de Fâtiha okunmamaktadır, denilmektedir. Her ne kadar doğru bir izâh ise de işin hakîkatinde cenâze namazlarında Fâtiha-ı Şerîf okumaya zâten gerek yoktur, çünkü orada Fâtiha Sûresi okumanın dışında bilfiil yaşanmaktadır. Orada ayakta duranlar bâtınen, “Elhamdulillâhi Rabbil âlemîn” yâni “ben daha bu vefât eden kişinin durumuna gelmedim, hâlâ vaktim ve imkânım var, bunu veren Allah’a hamd olsun” demektedirler. “Errahmanirrahim” yâni “Rahmân’ın rahmâniyeti o kadar geniş ki bütün bu âlemlere yayılmıştır ve şu anda vefât edip burada yatan kişiye de rahmet etsin ve biz hâlâ yaşayanlara da o hâle düşmeden evvel rahmet etsin.” “Mâliki yevmiddîn” yâni “Dîn gününün sâhibi anlamında olarak ve dinden kasıtta Allah’ı tanımak olduğuna göre Kûr’ân-ı Kerîm bizlere bunu bildirdikten sonra artık dünyâya gelmemizin nedeni sadece namaz kılmak değil Allah’ı tanımaktır bunun için de önce kendimizi tanımamız gereklidir.
Bu sohbet, Fatiha’nın nasıl bir “hâl ilmi” olduğunu gözler önüne serer. Cenaze namazı, Fatiha’nın dil ile okunduğu değil, bütün varlık ile yaşandığı bir makamdır. Orada duran her bir canlı, önündeki cansız bedene bakarak, Fatiha’nın ayetlerini kendi varlığında tefsir eder. O, hem Kur’ân’ın hem de hayatın açılış sayfasıdır. Sadece okunduğunda değil, susulduğunda bile konuşan, en büyük dersi bazen yokluğuyla veren bir muallimdir. O, Kitab’ın Anası’dır; çünkü bütün ilahî hakikatler ondan doğar ve bütün kulluk yolculukları onunla başlar. İrfan mektebinin sâlikine düşen, bu yedi ayeti sadece dilinde değil, kalbinde, aklında ve bütün zerrelerinde yaşayarak, onu hayatının Fatiha’sı, yani her anını açan bir anahtar kılmaktır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Fatiha Suresi: Aslı ve Mertebesi
Fâtiha, sadece namazın bir rüknü değil, varlığın dokusuna işlenmiş, Zât, Sıfat, Esmâ ve Ef'âl mertebelerinin tamamını kuşatan ilâhî bir şifredir. Bu şifreyi çözmek, kendi hakikatimize ve Hakk'a olan yolculuğumuzun kapısını aralamaktır. O, bütün bir varlık kitabının, kevnî ve ilâhî hakikatlerin özünü, fihristini barındıran bir Ummul Kitab'dır. Öyle bir ana ki, bütün ilimler, bütün mertebeler ondan doğmuş, yine ona döner.
Ümmü’l-Kitab: Varlık Mertebelerinin Özü ve Fihristi
Fâtiha'ya "Kitabın Anası" denmiştir, zira ana, kendinden sonrakileri doğuran, onların aslını ve hüviyetini kendinde barındırandır. Fâtiha da kendisinden sonra gelen bütün Kur'an âyetlerinin, hatta bütün bir varoluşun hakikatini tohum misali içinde saklar. Terzi Baba Hazretleri'nin işaret ettiği üzere, bu ana, en derinde Akl-ı Evvel dediğimiz ilk taayyün mertebesine bakar.
“ve innehü fiy ümmil kitabi”, “muhakkak o ümm’ül kitabdır.” → “Akl-ı evvel” “ledeyna le’aliyyün hakiymün”, “yanımızda olan yüce ve hikmet dolu kitabdır.” Ümm’ül Kûr’ân Ümm’ül Kûr’ân : Fâtiha sûresi (Kûr’ân-ı Keriym’in aslı olduğu için ümm’ül Kûr’ân’dır .)
Fâtiha, "yanımızda olan yüce ve hikmet dolu kitab"ın, yani Zâtî ilmin ilk açılımı olan Ümmü'l-Kitab'ın kendisidir. Bütün Kur'an, bu ananın tafsili, yani açılıp izah edilmesidir. Zât-ı Mutlak, kendi bilinmezliğinden (Amâ) sıfatlarıyla tecellî etmeyi murad ettiğinde, bu muradın ilk fihristi, ilk programı Fâtiha'da dürülmüştür.
"Elhamdu lillâhi Rabbil âlemîn" dediğimizde, Zât'ın bütün sıfat ve isimleriyle âlemlerdeki rubûbiyetini, yani terbiye ediciliğini bir bütün olarak görürüz. Bu, Zât'tan sıfatlara ve esmâya bir tenzildir. "Er rahmânir rahîm" ile bu esmâ tecellîsinin Rahmâniyet ve Rahîmiyet kutupları üzerinden nasıl işlediğini anlarız. "Mâliki yevmid dîn" ile fiiller âlemindeki adalet ve tasarrufun yegâne sahibini ikrar ederiz. Böylece Fâtiha, Zât'tan ef'âle uzanan ilâhî tenzilâtın bir haritası, bir özetidir. O, sadece Kur'an'ın değil, bütün varlık mertebelerinin anasıdır.
Nitekim Terzi Baba Hazretleri, bir eserine başlarken bu hakikati şöyle dile getirir:
Her türlü mertebeler ile zuhurda olan, hamd ve sena, cümle alemleri umumi ve hususi, Rububiyyetinin tahsisini, zahir ve batın kemali ile tamamlayan Cenab-ı Rabb-ı müteale mahsus ve münhasırdır'ki: Alemi ervahta ezeli kabileler üzerine feyzi, rahmeti, bereketi ve bağışı ile ervaha cisimler aleminde, saf, mücerred ruhları, ruhlarının gerektirdiği şekilde cismani elbiseler ile vücüd sahipleri yaptı.
Bu ifadeler, Fâtiha'nın ilk âyetinin yaşayan bir tefsiridir. "Âlemlerin Rabbi" olan Hakk'ın, ruhlar âleminden cisimler âlemine kadar her mertebedeki tecellîsini, yani Fâtiha'nın ruhunu anlatır.
İki Yönlü Ayna: Hakk ile Kul Arasındaki Ahitleşme
Fâtiha'nın en derin sırlarından biri, onun Hakk ile kul arasında bölünmüş olmasıdır. Bu, bir kopukluk değil, tam aksine bir vuslat köprüsüdür. Hadis-i Kudsî'de Cenâb-ı Hakk bu sırrı şöyle açıklar:
Bir Hadis-i Kudsi’de “Ben (sâlât) namaz sûresi olan Fâtihayı benim aramla kulum arasında yarı yarıya taksim ettim; yarısı benim ve yarısı kulumundur ve kulumun istediği hak-kıdır,” buyuruldu. Efendimiz (s.a.v.) de bunu şöyle beyan buyurur: Kul, “elhamdilillâhi Rabbil âlemiyn” der, Allah (c.c.) da, “kulum bana hamd etti” der. Kul, “errâhmanirrahiym” der, Allah (c.c.) da, “kulum beni sena etti” der. Kul “maliki yemiddin” der, Allah (c.c.) da der ki , “kulum beni temcid etti (yü-celtti) ve buraya kadar, benim; “iyyake na’büdü ve iyyake nesta’in” kulumla be-nim aramda; sûrenin sonu ise sadece kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır,” der, diyor.
Bu taksim, Ulûhiyyet (İlâhlık) ile Ubûdiyyet (kulluk) arasındaki temel ilişkinin usûlünü öğretir. Sûrenin ilk yarısı, kulun Hakk'ı O'nun Zât, sıfat ve fiilleriyle tanıması, ikrar etmesi ve O'nu yüceltmesidir. Bu, bir irfan yolculuğudur. Kul, Hamd'in sahibini, Âlemlerin Rabbi'ni, Rahmân ve Rahîm olanı, Din Gününün Mâliki'ni bildiği ve O'nu bu isimlerle övdüğü için, artık O'na yönelme hakkını kazanır.
Sûrenin tam ortasında yer alan "İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în" (Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz) âyeti, bu iki âlemi birleştiren berzahtır. Bu, hem Hakk'a hem kula aittir. Kul, kulluğunu arz eder; Hakk, yardımıyla karşılık verir. Bu âyet, fark makamından Cem makamı'na geçişin kapısıdır.
Burası Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın (سورة الفاتحة) “Fâtiha Sûresini” kulum ile benim aramda taksim ettiğim dediği bölümün Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın kendisine ayırdığı bölüm- dür. Görüldüğü gibi rütbe-i rasûl ile yanî varlığında ki ve varlıkta ki işitmenin Hakk’a ait olduğu anlaşıldığı zaman bu husûsiyet daha bu dünyada anlaşılmış.
Terzi Baba Hazretleri'nin işaret ettiği gibi, bu taksimin sırrını idrak etmek, varlıktaki işitmenin dahi Hakk'a ait olduğunu anlamakla mümkündür. Kulun hamdı, aslında Hakk'ın kendi kendine olan hamdının kulun dilinden dökülmesidir. Bu idrakle Fâtiha okunduğunda, sûre kulu ve Hakk'ı birleştiren bir münâcât (samimi sohbet) olur. Sûrenin ikinci yarısı olan "İhdinâ..." (Bizi ilet...) ile başlayan dualar ise, ancak böyle bir irfan zemininde anlam kazanır. Kimi tanıdığını bilmeden O'ndan nasıl bir şey isteyebilirsin? Fâtiha, önce bize kimi tanıdığımızı öğretir, sonra O'ndan ne isteyeceğimizi.
Seb’ül-Mesânî: İki Mertebenin ve İki Nüzûlün Sırrı
Cenâb-ı Hakk, Fâtiha'yı Kur'an'da Seb'ul Mesani yani "yedi ikili" veya "tekrarlanan yedi" olarak isimlendirir. Bu ismin katman katman mânâları vardır. Zâhirde, yedi âyetten oluşması ve namazlarda sürekli tekrarlanmasıdır. Bâtında ise bu "ikililik" çok daha derin hakikatlere işaret eder.
Terzi Baba Hazretleri'nin Kâbe'yi seyrederken yaptığı bir tespitte bu sır şöyle açılır:
Biz kendi seyrânımıza gelelim. İhlâs Sûresi'nin altında, daha aşağıda Fâtiha Sûresi yazılıdır ki, bu sûre "seb'ul mesânî"dir. Yani "yedi ikili" anlamındadır. İlim ehli birçok tefsirini yapmıştır, araştıranlar bulabilirler. Ancak biz böyle bulduk ki; O'nun, yani Fâtiha-i Şerîfe'nin biri "Mertebe-i Ulûhiyyet" (İlâhî mertebe) hakikatlerini, diğeri ise "Mertebe-i Muhammediyyet" (Muhammedî mertebe) hakikatlerini anlatmaktadır.
"Yedi ikili"nin en temel sırrı budur. Fâtiha, tek bir sûre içinde iki büyük hakikati barındırır: Biri, tenzîhî yönüyle anlaşılan, Zâtî ve İlâhî hakikatlerdir (Mertebe-i Ulûhiyyet). Diğeri ise, o hakikatlerin en kâmil zuhûr mahalli olan Hakikat-i Muhammediyye'dir.
Bu ikililik, Fâtiha'nın nüzûlüne, yani indirilişine de yansımıştır. Rivayete göre Fâtiha, hem Mekke'de hem de Medine'de, iki defa nâzil olmuştur. Bu, basit bir tekrar değildir; hikmet yüklü bir işarettir.
Fatiha-i Şerife'nin hem Mekke'de hem de Medine'de nazil olduğu söylenir. Bu yüzden de "Seb-ul Mesani" dendiği rivayet edilir. Mekke'de gelen, "Zat-ı ilahi" hakkında, Medine'de gelen ise "Hakikat-i Muhammediyye"yi ifade eder ve "Hamd Sancağı"nın bayrak direğidir ki, o bayrakta (lâ ilâhe illallah Muhammedür resulullah) yazmaktadır.
Mekke'de nüzûlü, tevhidin temelini, Zât'ın birliğini ve aşkınlığını (tenzih) ortaya koyar. Medine'de, yani İslâm toplumunun ve şeriatın kemâle erdiği yerde ikinci kez nüzûlü ise, o ilâhî hakikatin insanda ve toplumda nasıl yaşanacağını, yani Hakikat-i Muhammediyye'nin nasıl tecellî edeceğini (teşbih) gösterir. Böylece Fâtiha, tenzih ile teşbihin, Zât ile zuhûrun, Ulûhiyyet ile Muhammediyyet'in mükemmel bir birleşimi olur. Her bir âyetinin hem zâhir hem bâtın, hem Hakk'a bakan hem halka bakan bir yüzü vardır. Bu da onun "Seb'ul Mesani" olmasının bir başka sırrıdır.
Harflerin ve Sayıların Dilinden Fâtiha'nın Sırları
Ârifler için kâinattaki hiçbir şey tesadüfî değildir. Harfler ve sayılar, ilâhî hakikatlerin zâhir âlemdeki gölgeleri, şifreleridir. Terzi Baba Hazretleri'nin külliyatında bu ilm-i hurûf ve ebced penceresinden Fâtiha'ya ve bağlantılı olduğu hakikatlere dair nice sırlar açılır.
Fâtiha'nın "Seb'ul Mesani" yani "iki yedili" olarak anılması, sayısal olarak "77"yi akla getirir. Bu sayının ebced hesabındaki karşılığı ise son derece manidardır:
(77) sayısı ise iki yedili yönüyle “Seb’ül Mesâni” olan (سورة الفاتحة) “Fâtiha Sûresine” işârettir... (77) sayısı daha önce verilen bilgilerden, (اَلوَلي) El-Veli esmâsının sayısal değeridir. Bu esmâ Efendi Babamın yol ile bağlantılı olan esmâsının sayısal değeridir.
Fatiha'nın kendisi, bâtınî yapısıyla Allah'ın "El-Velî" ismine, yani dostluğuna, velâyetine işaret eder. Fâtiha'yı bu sırla okumak, velâyet yoluna, Hakk'ın dostluğuna talip olmaktır. Sûrenin kendisi, bu yolun anahtarıdır.
Bir başka latif işaret de Kur'an'ın başı ve sonu arasındaki bağda gizlidir. Kitabın anahtarı Fâtiha, kilidi ise Nâs sûresidir.
Fatiha (ilk sûre) 7 âyet Nas Sûresi (son sûre) 6 âyet; ikisinin toplamı 13 eder. 13 mührü Kûr’âna vurulmuştur. Hz. Rasûlüllah’ın doğumu, 571 (5 + 7 + 1) = 13 eder.
13 sayısı, Hakikat-i Muhammediyye'nin remzidir, şifresidir. Kur'an'ın açılışı (Fâtiha) ile kapanışının (Nâs) âyet sayılarının toplamının 13 etmesi, bütün Kur'an'ın Hakikat-i Muhammediyye mührü ile mühürlendiğini gösterir. Fâtiha, bu mührün basıldığı ilk yerdir.
Yine bir sâlikin günde kıldığı namazlarda Fâtiha'yı 40 defa okuması da rastgele bir sayı değildir.
Bir günlük namaz’da kırk defa, okunan Fatiha’yı şerif’ in ifadesi, 40 bölü 4 (40/4 = 10) 10 şeriat, tarikat, hakikat, marifet , mertebelerinde ve her mertebede, 10’ ar rek’at olmak üzere bu mertebelerin hakikatlerini, yaşayarak, okumak ve namazlarını kılmaktır.
40, kemâl yaşıdır; Hz. Peygamber'in risâlet yaşıdır. Sâlikin de her gün 40 Fâtiha ile şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebelerinde manevî bir kemâle doğru yol alması hedeflenir. Her bir Fâtiha, bu dört mertebenin hakikatlerini yaşayarak ruhunu olgunlaştırması için bir fırsattır.
Kâbe'nin Yazısı: Zuhûr ve Tenzil'in Şekli
Terzi Baba Hazretleri'nin Mekke-i Mükerreme'de Kâbe'yi seyrederken yaptığı müşahedeler, Fâtiha'nın varlıktaki yerini somut bir şekilde gözler önüne serer. Kâbe, yeryüzünde Hakk'ın evidir, tevhidin merkezidir. Onun üzerindeki yazılar da ilâhî mertebelerin bir yansımasıdır.
17-09-2001 Mekke-i Mükerreme Kâbe-i Muazzama Köşenin hükmüne göre her köşede belirli ayetleri vardır. Fatiha-i şerife de öyledir. Kapı ön yüzeyinin ortasından başlayıp her köşeyi dolaştıktan sonra yine aynı noktada, şeriat noktasının başladığı yerde bitmektedir.
Bu müşahede, Fâtiha'nın sadece bir metin değil, bir seyr, bir devir olduğunu gösterir. Tıpkı Zât'tan çıkan tecellînin bütün mertebeleri (köşeleri) dolaşıp tekrar başladığı noktaya dönmesi gibi, Fâtiha da Kâbe'nin etrafında bir devir tamamlar. Bu, Zât'tan ef'âle tenzil ve ef'âlden Zât'a urûc (yükseliş) seyrinin mükemmel bir sembolüdür. Kapıdan, yani "Fâtih" olan, açan noktadan başlar ve bütün mertebeleri kuşatarak yine o başlangıç noktasına, şeriat kapısına döner. Bu, bâtından zâhire çıkışın ve zâhirden bâtına dönüşün usûlüdür.
Fâtiha, hem Kur'an'ın hem de varlığın anahtarıdır. O, Hakk ile kulun buluştuğu, ahitleştiği bir münâcât meydanıdır. O, Ulûhiyyet ile Muhammediyyet hakikatlerini birleştiren bir berzahtır. O, harfleri ve sayılarıyla velâyet yoluna ve Hakikat-i Muhammediyye'ye işaret eden ilâhî bir şifredir. Ve o, Kâbe'nin üzerinde yazılı olduğu gibi, Zât'tan âlemlere akan ve tekrar Zât'a dönen ilâhî devrânın ta kendisidir. Zira Fâtiha'nın fethi, gönlün fethidir. Gönlü fethedilenin ise iki cihanda korkusu ve hüznü olmaz.
Terzibaba Geleneğinde Fatiha Suresi'in Yaşanması
İrfan, bilmekle tamam olmaz; bilineni tatmak, ilmi hâle dönüştürmek gerekir. Fatiha, yalnızca dilde okunan bir dua değil, kalpte yaşanan bir miraçtır ve sâlikin Hakk’a yolculuğunda her adımına eşlik eden bir edeb ve usûl manzumesidir.
Namazın Kalbinde Fatiha ile Münâcât
Dervişin en kıymetli vakti, Rabbi ile baş başa kaldığı andır. Namaz, bu buluşmanın en müstesna mekânıdır. Fatiha ise bu mekânın kapısını açan, o kapıdan içeri girip huzurda duruşu sağlayan anahtardır. Terzi Baba Necdet Ardıç Hazretleri, namazın ve içindeki zikirlerin hakikatine erebilmek için evvela bir iç hazırlığın şart olduğunu bize hatırlatır:
Fakat yine bunları idrak edebilmemiz için, temizlenmiş bir iç dünyamıza ve aklımıza ihtiyacımız olduğunu bilelim. B İ R İ N C İ K I S I M SÖZLER BÖLÜMÜ Bilindiği gibi Hanefi mezhebi itibariyle, bir günlük beş vakit namaz, - on yedisi farz, - yirmisi sünnet , - üçü de salat-u vitr , olmak üzere kırk rek’attır. Bunlarda söylenen sözler, - Niyyet 13 Defa - Sübhaneke 15 - Euzü Besmele 15 - Sadece Besmele 25 - Fatiha 40...
Gönül ehli bilir ki, bu rakamlar sadece bir sayım değildir. Günde kırk defa Fatiha okumak, kırk kere Hakk’ın kapısını çalmaktır. Kırk, kemâlât sayısıdır. Nasıl ki peygamberlere kırk yaşında nübüvvet gelmiş, nasıl ki Musa Aleyhisselâm Tûr dağında kırk gece kalmışsa, sâlik de her gün kıldığı namazlarda kırk Fatiha ile kendi içindeki Tûr’a çıkmaya, kendi kalbinde tecellîye mazhar olmaya davet edilir.
Bu davet, kuru bir tekrar değildir. Her bir Fatiha, yeni bir münâcât, yani Rabb ile samimi bir söyleşidir. Sâlik, “Elhamdü lillâhi rabbil’âlemîn” dediğinde, sadece dille bir hamd cümlesi kurmaz; o an bütün varlığın hamdini kendi kalbinde toplayıp Hakk’a sunar. “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesta’în” derken, acziyetini ve teslimiyetini en derinden hisseder. Bu an, kulun Hakk’a en yakın olduğu, aradaki perdelerin en inceldiği andır. Terzi Babamızın bir nutkunda buyurduğu gibi, bu hâl yaşandığında namaz, sâlikin ruhunda bir miraç olur:
Edeb ile döndüm namazda, Fâtiha huzûrum kıyamda, Hazmı mi’rac olur rûhumda, Göz nûru namaz da kılındı.
“Fâtiha huzûrum kıyamda” sözü, kıyamın, yani Hakk’ın huzurunda divan duruşunun Fatiha’nın sırrıyla nasıl huzura dönüştüğünü anlatır. Sâlik, Fatiha’yı okurken aslında Hakk ile konuşur. Hadîs-i kudsîde buyrulduğu gibi, Cenâb-ı Hakk, “Kulum ‘Elhamdülillah’ dediğinde, ‘Kulum bana hamdetti’ derim...” diye cevap verir. İşte bu karşılıklı konuşma, bu ilham ve tecellî akışı, namazı bir “göz nûru” hâline getirir.
Bazen bu münâcât o kadar derinleşir ki, Fatiha okunan o namaz anı, sâlike mânevî bir ismin, bir müjdenin verildiği bir tecellîgâh olur. Efendi Babamızın bizzat yaşadığı bir hâl, bu sırra en güzel misaldir:
Senin mailini cevaplarken öğle namazını kılmak için bilgisayarı açık bırakıp yan odaya gitmiştim seccadeyi yayıp namaza durdum Fâtihayı şerifi okuyorken bir taraftan da gönlümde "Derûnî, derûnî" diye bir kelime canlanmaya başladı hayırdır inşeallah deyip namazımı bitirdim daha sonra ne olabileceğini tefekkür etmeye başladım... İşte bu hususun seninle ilgisi olabileceğini düşünerek aklımda senin hakkında şöyle bir düşünce cümlesi oluştu. O da şudur. "Terzi oğlu Murat derûnî"
Fatiha’nın yaşanması budur. O, sadece bir metin değil, ilhamın indiği, mânevî isimlerin ve vazifelerin tecellî ettiği bir rahmet kanalıdır. Sâlik için namazdaki her Fatiha, derûnî âlemlere açılan yeni bir kapıdır.
Seyr-i Sülûk ve Nefs Mertebelerinde Fatiha'nın Kılavuzluğu
Tasavvuf yolu, yani seyr-i sülûk, bir nefs tezkiyesi, bir arınma ve olgunlaşma yolculuğudur. Bu yolculuk, Nefs-i Emmâre’den (kötülüğü emreden nefs) başlayıp Nefs-i Kâmile’ye (olgunlaşmış nefs) uzanan yedi mertebeden geçer. Terzibaba geleneğinde, bu mertebeleri aşmak için sâlike verilen zikir derslerinin her birinin sonunda Fatiha, bir mühür, bir hediye ve bir himmet vesilesi olarak yerini alır.
Örneğin, yolun başındaki sâlik, Nefs-i Emmâre’nin esaretinden kurtulmak için zikrini çektikten sonra şu ameli yapar:
Sonra devamla: (101) adet “istiğfar” (estağfirullah) çekilip, 3 İhlâs 1 Fâtiha okunup, Âdem baba ile Havva validemizin rûhlarına hediyye edilir. Sonra devamla: (101) adet “Salâvât-ı şerife” çekilip, 3 İhlâs 1 Fâtiha okunup Efendimizin ve validelerimizin rûhlarına hediyye edilir. Sonra devamla: ... (700) adet “Kelime-i Tevhid” çekilip, 3 İhlâs 1 Fatiha okunup, Pirimiz Hasan Hüsamettin Ûşşâki ve Halva-i Bacı validemizin ruhlarına hediyye edilir.
Her zikir ve dua demetinin sonunda okunan Fatiha, mânevî bir bağ kurar. Adem Aleyhisselâm’a hediye edilen Fatiha ile sâlik, kendi beşeriyetinin ve tövbesinin köklerine iner. Efendimiz’e (s.a.v.) hediye edilen Fatiha ile Hakikat-i Muhammediyye’den feyz alır. Pir’e hediye edilen Fatiha ile de silsileye, yani kendisini Hakk’a ulaştıran mânevî soya bağlanır. Fatiha, burada geçmiş ile geleceği, sâlik ile silsileyi birleştiren bir köprü olur.
Yolculuk ilerleyip sâlik Nefs-i Mutmainne (huzura ermiş nefs) veya Nefs-i Râdiye (razı olmuş nefs) makamlarına geldiğinde de bu usûl devam eder. Her mertebenin zikri tamamlandığında, yine üç İhlas bir Fatiha okunarak Peygamber Efendimiz ve Ehl-i Beyt’in ruhlarına hediye edilir.
Bu çalışmalar yapıldıktan sonra yine üç İhlâs bir Fâtiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ve ehli beyt hazaratının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz.
Fatiha’nın bu şekilde derslerin sonunda okunması, yapılan zikri ve tefekkürü mânevî bir ambalaj ile paketleyip ait olduğu makama sunmak gibidir. Fatiha, “açan” demektir. Sâlik, dersini bitirirken Fatiha okuyarak hem o günkü mânevî çalışmasının feyzini silsile büyüklerine hediye eder hem de bir sonraki mânevî kapının açılması için himmet talep etmiş olur.
Fakat bu açılış, her zaman tatlı bir meltem gibi olmaz. Bazen Fatiha’nın açtığı kapı, sâliki yakan, benliğini eriten bir aşk ateşi olur. Hz. Mevlânâ’nın dilinden Terzi Babamızın aktardığı şu hâl, Fatiha’nın sâliki nasıl dönüştürdüğünü sarsıcı bir şekilde anlatır:
Hz. Mevlânâ'nın buyurdukları gibi, hastalığım geçsin diye bana fâtiha okuyorlar, halbuki beni hasta yapan fâtiha. Evvelâ fâtiha’yı ben okudum, gönlümün kapıları açıldı. Aşk âleminin bahçeleri ve muhteşem sarayı gözüktü gözüme. Ben de kendimi gaib ettim... Beni deli zannedip hasta iyi olsun diye üzerime fâtiha okuyorlar. Halbuki o fâtiha, o fetih ve fütühat sûresi beni bu hale soktu.
Bu, Fatiha’nın “yaşanmasıdır”. O, zâhir ehlinin şifa için okuduğu bir sure iken, bâtın ehli için benliği yıkan, aşk ile “hasta” eden, aklı baştan alıp gönlü coşturan bir tecellîdir. Seyr-i sülûk, bu ilâhî “hastalığa” talip olmaktır. Fatiha, bu yolda sâliki hem yakan hem de pişiren bir ateştir.
Mürşid Huzurunda Fatiha: Teslimiyet ve Fâni Olma Edebi
Tasavvuf yolu, bir mürşid-i kâmilin rehberliği olmadan yürünen bir yol değildir. Sâlikin vazifesi, mürşidine tam bir teslimiyetle bağlanmak, kendi iradesini onun iradesinde yok etmektir. Buna “fena fi'l-shaykh” (şeyhte fâni olmak) denir. Bu fâni oluş, sâlikin kendi benlik putunu kırıp, mürşidinin gönül aynasında Hakk’ı seyretmeye başlamasıdır. Terzibaba geleneğinde bu teslimiyetin en son noktası, Fatiha’nın sırrıyla birleşir:
Ve buna “Mürşid’inde fâni olmak” derler. Ya’ni “O Kâmil, sensin, onun irâdesi senin irâdendir. Kendini onun oluğunda ara ve iste, onun etrafında pervâne gibi dön... Yolumuzda bununla beraber Mürşid’in ilminde fânî olmak ve Akl-i küllden gelen tavsiyelere uymak sâlik’in faydasına olan işlerdendir... Böylelikle Fâtiha’nın sonunda ki âmin olur. Edilen duâlara âmin dersin. Âmenu olursun.
Fatiha’nın sonunda “Âmin” demek, “kabul eyle” demektir. Sâlik, mürşidinde fâni olduğunda, kendi cüz’î iradesinden vazgeçip Küllî İrade’ye teslim olduğunda, artık onun duası Hakk’ın duası, onun isteği Hakk’ın isteği olur. O zaman Fatiha’da yaptığı “Bizi doğru yola ilet” duası, zaten içinde bulunduğu o yolda kabul görmüş olur. “Âmin” demesi, bir talep değil, bir tasdik hâline gelir.
Bu teslimiyet, sadece mürşidin şahsına değil, onun ilm-i irfanına, eserlerine ve sohbetlerine de gösterilir. Terzi Babamızın eserlerini okumak da bir nevi mürşidin sohbetinde bulunmak, onun ilminde fâni olmaya çalışmaktır. Bu yüzden bu eserleri okumanın da bir edebi vardır. Bu edep, Fatiha’nın başındaki Besmele ile başlar:
Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.
Saf bir gönül ve Besmele, Fatiha’nın kapısından girme edebidir. İster Kur’an-ı Kerim’i, ister bir irfan kitabını açıyor olalım, kapı aynı kapıdır. O kapıdan girmeden içerideki hazineye ulaşılmaz. Mürşide teslimiyet, bu kapının anahtarını onun eline vermek ve “buyur, sen aç” demektir. Uşşâkî yolunun adabını anlatan eserlerde, mürşide teslimiyetle ilgili maddelerin hemen yanında “mecliste Fatiha çekmek” gibi maddelerin bulunması tesadüf değildir.
"HATİME" KİTABIN SONU ... Mecliste fatiha çekmek ...........................................(31) ... Mürşide teslimiyet .................................................(34) ... Şeyhin iradesinde ifna olmak ..................................(35) Şeyhin sözünü üstün tutmak ...
Bu liste bize gösterir ki, Fatiha, zikir meclislerinde, mürşid huzurunda yaşanan her hâlin ayrılmaz bir parçasıdır. O, teslimiyetin hem başlangıcı hem de neticesidir.
Zikir Meclislerinde Fatiha: Âyinlerin Açılışı ve Kapanışı
Tasavvufî hayat, sadece bireysel bir çile ve tefekkürden ibaret değildir. Cemaatle yapılan zikirler, devrânlar, semâlar, yani tasavvufî âyinler, bu yolun can damarlarıdır. Bu meclisler, ilâhî feyzin ve muhabbetin coştuğu, gönüllerin birleştiği kutsal zaman ve mekânlardır. Fatiha, bu kutsal mekânları açan ve kapatan mânevî bir mühür işlevi görür. Bir zikir meclisi, yani devrân bittiğinde, o mânevî atmosfer Fatiha ile taçlandırılır:
Devrân bittiğinde zikir halkalarındaki dervişler kıble tarafı açık kalacak şekilde hilal biçiminde sıralanırlar... Duanın bitiminde şeyhin "İlla Hu" sesi ile "Hu" zikrine son verilir. Bazen hemen oturulup okunan Kur’ân-ı Kerîm dinlenir, kısa bir dua yapılıp "Fâtiha" denir.
Aynı şekilde, Mevlevî mukabelesi gibi daha teşrifatlı âyinlerde de Fatiha, âyinin kilit noktalarında yer alır. Namazın şeyhin Fatihası’yla sona ermesi, post duasının sonunda Fatiha okunması ve âyinin en sonunda yine şeyhin “Fatiha” demesiyle her şeyin nihayete ermesi, bu sûrenin merkezî rolünü gösterir.
Namaz kılındıktan sonra, saflar bozulur ve herkes Mesnevi Kürsüsüne dönerek yeni düzen alınmış olunur... Sonra mutrıp-hâneden bir aşr-ı şerif okunur, Fâtiha okunmaz. Şeyhin kürsü üzerinden "Post Duası" sonunda Fâtiha okunur. ... Kur’ân okunması bittikten sonra şeyhin sol tarafında "Duagii Dede" {Duacı) özel okuyuş tarzı ile, özel duayı, tekbiri ve salavatı okuduktan sonra şeyh "Fâtiha" der. Herkes sessizce Fâtiha’yı okur.
Bu ritüellerde Fatiha, sadece bir bitiş işareti değildir. O, yapılan zikrin, okunan Kur’an’ın, edilen duaların ve yaşanan vecd hâlinin mânevî feyzini toplayan, onu mühürleyen ve Hakk’a arz eden bir ameldir. Ayrıca, bir evliya kabri ziyaret edildiğinde de ilk yapılan iş, o mübarek zâtın ruhuna bir Fatiha hediye etmektir. Bu, hem bir selamlama, hem bir hürmet ifadesi, hem de o zâtın ruhaniyetinden himmet isteme vesilesidir.
Girdik içeriye huzura, Ziyaret için hemen sıraya, Başladık İhlâs, Fatiha’ya, Dua ettik elhamdülillâh .
Fatiha Sûresi, Terzibaba geleneğinde ve bütün tasavvuf yollarında hayatın her anına sinmiş bir hakikattir. O, namazda Rabb ile bir münâcât, seyr-i sülûkta bir kılavuz, mürşid huzurunda bir teslimiyet nişanı ve zikir meclislerinde bir edep ve mühürdür. O, sadece Kur’an’ın değil, sâlikin gönül kitabının da açılış sûresidir. Onu okumak, onu yaşamak, onunla hemhâl olmak, kendi hakikatimizin kapısını aralamaktır.
Füsûsu'l-Hikem'de Fatiha Suresi
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet denizinde Fâtiha Sûresi'nin sırları, Füsûsu'l-Hikem'in zirvesi olan "Kelime-i Muhammediyye"de açığa çıkar. İbn Arabî, Ferdiyet'in, yani kulun Hakk ile olan eşsiz ilişkisinin kemâle erdiği üç şeyden biri olarak namazı zikreder. Namazın ruhu olan Fâtiha ise, Hakk ile kulun konuştuğu bir vuslat anıdır. Bu konuşmanın nasıl gerçekleştiğini Şeyh-i Ekber, Füsûs'un kalbine yerleştirdiği bir Hadîs-i Kudsî ile öğretir:
Nitekim sahih hadiste Allah Teâlâ'dan vârid oldu (geldi). Tahkikan (gerçekten) Allah Teâlâ buyurdu ki: "Ben namazı benim ile kulum arasında iki yarı [27/77] üzere taksim ettim. Şimdi onun yarısı bana ve yarısı kuluma mahsustur. Ve kulum için sual ettiği (istediği) şey hâsıldır (gerçekleşmiştir). Kul "Bismillahi'r-rahmâni'r-rahîm" der. Allah Teâlâ "Kulum beni zikretti" der. Kul "El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn" der. Allah Teâlâ "Kulum bana hamd etti" der. Kul "Er-rahmâni'r-rahîm" der. Allah Teâlâ "Kulum benim üzerime senâ etti (övgüde bulundu)" der. Kul "Mâliki yevmi'd-dîn" (Fâtiha, 1/1-4) der. Allah Teâlâ "Kulum beni temcîd etti (yüceltti); kulum emrini bana tefvîz eyledi (havale etti)" der. Şimdi bu yarının hepsi, Allah Teâlâ'ya hâlistir (sadece O'na aittir).
Bu hadîs-i kudsî, Fâtiha'nın perdesini aralayan bir anahtardır. Cenâb-ı Hakk, "namazı taksim ettim" buyurarak namazın hakikatinin Fâtiha'da gizli olduğunu işaret eder. Bu taksim, varlığın temel düzenini yansıtır: Hakk ve halk, Zât ve sıfat, tenzih ve teşbih.
Surenin ilk yarısı, tamamen Hakk'a aittir. Bu bölüm, kulun kendi varlığını unutarak, Hakk'ı Zât'ı, sıfatları ve fiilleriyle yücelttiği bir mi'raçtır. Bu, Hakk'ın mutlak aşkınlığını, benzersizliğini, yani tenzih yönünü ifade eder. Kul, O'nun ne kadar yüce olduğunu idrak eder ve O'na sığınır.
Bu zirveye ulaştıktan sonra, tam ortada, her iki âlemi birleştiren bir köprü, bir berzah kurulur:
Ba'dehû (bundan sonra) kul “İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn” der. Allah Teâlâ “Bu, benim ile abdim arasındadır; ve abdim için suâl ettiği şey hâsıldır” der. Binâenaleyh bu âyette iştirak îkā' etti (meydana geldi).
"İyyâke na'budu ve iyyake nesta'în" (Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz) ayeti, iki yarının tam ortasıdır. "İyyâke na'budu" kulun Hakk'a sunduğu bir ameldir; "İyyâke nesta'în" ise kulun Hakk'tan talebidir. Bu ayet, tenzih ile teşbihin, ulûhiyet ile ubûdiyetin (kulluğun) buluştuğu Cem makamı'dır. Kul, o ana kadar "O" diye bahsettiği Rabbine, şimdi "Sen" diye hitap etme yakınlığını bulur.
Bu köprüden geçtikten sonra, söz artık tamamen kulun ihtiyaçlarına döner:
Kul “İhdina's-sırâta'l-müstakîm, sırâta'l-lezîne en'amte aleyhim gayrı'l-mağdûbi aleyhim ve le'd-dâllîn” (Fâtiha, 1/5-7) der. Allah Teâlâ buyurur ki: "Bunlar abdime mahsustur; ve abdim için suâl ettiği şey hâsıldır."
Bu bölüm, kulun nasibidir. O, en büyük ihtiyacını dile getirir: "Bizi dosdoğru yola ilet." Bu yol, Sırat-ı müstakim'dir; yani enbiyânın, sıddıkların, şehitlerin ve sâlihlerin yoludur. Bu dua, kulun kendi acziyetini ve Hakk'ın hidayetine olan mutlak ihtiyacını itirafıdır. Bu da işin teşbih yönüdür; Hakk'ın rahmeti ve hidayeti, kulun hayatında tecellî eder.
Şeyh-i Ekber, bu taksimin esasını şu sözüyle mühürler:
Şu halde kim ki onu kırâat etmedi, Allah ile abdi arasında maksûm (paylaştırılmış) olan salâtı edâ etmedi.
Demek ki Fâtiha'yı okumayan, sadece namazın bir rüknünü eksik bırakmaz; aynı zamanda Hakk ile kendi arasındaki o vücûdî (varlığa dair) bağı, o karşılıklı konuşmayı yerine getirmemiş olur.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz'in eserlerinin fihristlerinde de Fâtiha'nın bu merkezî yeri açıkça görülür.
- Fâtiha Sûresi: 36. Bakara Sûresi: 37. Necm Sûresi: 38. İsrâ Sûresi:
Fâtiha'nın, Bakara, Necm, İsrâ gibi seyr-i sülûkun temel sûrelerinin başında zikredilmesi, onun diğer bütün Kur'ânî hakikatlerin açıldığı bir "anahtar" ve bütün ilimlerin toplandığı bir "anne" (Ummul Kitab) olduğunun delilidir. Kelime-i Nûhiyye, Kelime-i İshâkiyye, Kelime-i Yûsufiyye gibi pek çok Füsûs şerhinde Fâtiha'nın müstakil bir bahis olarak yer alması, onun her bir peygamberin getirdiği hikmetle bir ilgisi olduğunu ve hepsinin özünü kendi içinde barındırdığını gösterir.
Netice olarak, Şeyh-i Ekber'in nazarıyla Fâtiha, Hakk ile kul arasında kurulmuş ilâhî bir mîzandır. İlk yarısı Hakk'ın celâlini ve tenzihini, ikinci yarısı kulun ihtiyacını ve Hakk'ın cemâlini ve teşbihini gösterir. Ortasındaki "İyyâke na'budu ve iyyake nesta'în" ayeti ise bu iki kanadı birleştiren, kulu Hakk'ın huzuruna çıkaran bir berzah'tır. Fâtiha okumak, her defasında bu kevnî diyaloğu yeniden yaşamaktır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Füsûs’un bize öğrettiği en temel derslerden biri, her şeyin zıddıyla kâim olduğudur. Fatiha’nın yapısı, bu sırrın, yani zıtların birliğinin en kâmil tecellîlerinden birini barındırır. Bu birlik, namazda, o ilâhî huzurda yaşanır. Şeyh-i Ekber, namazın bir müşâhede, yani bir şahitlik makamı olduğunu söyler. Bu, kalp gözüyle, zikredilenin varlığını kendi varlığından daha gerçek bilmektir. Namaz, Hakk ile kul arasında bir münâcât, yani fısıldaşarak yapılan bir sohbettir.
Ve namazın müşâhede olmasının îzâhı budur ki: Namaz Allah ile kul arasında münâcâttır. Nitekim Hak Teâlâ "Beni zikrediniz, tâ ki ben de sizi zikredeyim!" (Bakara, 2/152) buyurur. Zîrâ أَنَا جَلِيسُ مَنْ ذَكَرَنِي [Ben beni zikreden kimsenin celîsiyim.] hadîs-i kudsîsi mûcibince, Hak kendisini zikreden abdin celîsi olur; ve celîs olan ise elbette meşhûddur...
Cenâb-ı Hakk, "Ben, beni zikredenin celîsiyim" buyuruyor. Celîs, aynı mecliste oturduğun, diz dize olduğun en yakın dost, en mahrem sırdaştır. Zikreden kulun kalbinde, Zât’ının nuruyla tecellî ederek onun celîsi olur. İşte müşâhede budur. Celîs olan, elbette meşhûd olur; yani O’nun varlığı, her şeyden daha açık bir şekilde hissedilir, bilinir.
"Beni zikrediniz ki ben de sizi zikredeyim" ayeti, bu karşılıklı sohbetin anahtarıdır. Kulun zikri, Hakk’ın kulunu zikretme iradesinin kulda zuhûra çıkmasından başka bir şey değildir. Senin dilindeki Fatiha, O’nun sana olan zikrinin bir yankısıdır. Bu, zikredenin (zâkir) ve zikredilenin (mezkûr) birleştiği, iç içe geçtiği bir tevhîd anıdır.
Bu birleşme anının, bu zıtların buluştuğu noktanın adı Fatiha'da "İyyake na'büdü ve iyyâke nestaîn" ayetidir. Şeyh-i Ekber Hazretleri bu ayeti, iki tarafı birleştiren bir berzah olarak tanımlar.
“İyyake na'büdü ve iyyâke nestaîn” âyeti iki tarafı birleştiren berzahtır (ara geçiş, engel). Çünkü “İyyake na'büdü" kul tarafından Hakk'a ibadeti ve Hak tarafından da kula ma'bûdiyeti (tapılmayı) birleştirir. “Ve iyyâke nesta'în” kavli de kul tarafından Hak'tan istiâneyi (yardım istemeyi) ve Hak tarafından da kula iâneti (yardımı) içerir.
Berzah, iki denizi birbirinden ayıran ama aynı zamanda o iki denizin sularının birbirine karıştığı yerdir. Hem ayırır hem birleştirir. İşte bu, Cem makamı tecrübesinin ta kendisidir. Bu makam, zıt gibi görünen hakikatlerin bir arada bulunduğu makamdır.
Bu ayet, aynı zamanda tenzih ile teşbih arasındaki o hassas Muhammedî mîzan'ı kurar. Surenin başı, "Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, din gününün sahibi olan Allah" diyerek O'nu her türlü eksiklikten tenzih eder. Fakat sohbet ilerledikçe, "İyyake na'büdü" hitabıyla beraber, o aşkın olan Hakk, birden muhatap alınır. "Sen" denir. İşte bu, teşbihtir. Fatiha, sâliki bu iki kanatla uçurur. Önce tenzihin zirvelerine çıkarır, sonra teşbihin rahmet vadilerine indirir. "İyyake na'büdü ve iyyâke nestaîn" ise bu iki kanadın dengede durduğu gövdedir. Kul, bu ayete geldiğinde, bir yanda Hakk’ın erişilmez azameti (tenzih), diğer yanda ise kendisine şah damarından daha yakın olan lütfu (teşbih) arasında durur. Bu, kulluğun en kâmil hâlidir.
...namaz Allah ile kul arasında iki yarıya taksim olunmuş ibâdettir. Bu ibâdetin yarısı Allâh’a ve yarısı kula mahsustur... Ve "İhdina”dan “Ve le'd-dâllîn”e kadar kula mahsustur. Şimdi Fâtiha'yı okumamış olan kimse Allah ile kul arasında taksim edilmiş olan salâtı edâ etmemiş olur.
Fatiha'yı bu şuurla okumayan, bu taksimin sırrına ermeyen kimse, hakikatte namazın ruhunu, o ilâhî sohbeti kaçırmış olur.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Fatiha Suresi
Cenâb-ı Mevlânâ, Fatiha’yı şerh etmez, Fatiha’nın ruhuyla konuşur, onunla nefes alır. Mesnevî ikliminde Fatiha, hikmetler fısıldayan bir güle dönüşür.
Fâtiha ve Hâtime: Başlangıçta Saklı Olan Son
İrfan mektebinin en temel derslerinden biri, sonun başlangıçta gizli olduğudur. Hâtime, yani bir işin sonu, fâtiha’dan, yani onun başlangıcından ayrı düşünülemez. Bu yüzden büyük velî İmam Ali (k.v.) Efendimiz, irfan ehlinin kalbindeki en derin endişeyi dile getirir:
Nitekim İmâm Alî (k.A.v) efendimiz bu hakîkate işareten "Ben sû-i hâtimeden değil, sû-i fâtiha-dan korkarım" buyurmuşlardır. Zîrâ hâtime ancak fâtiha muktezâsı üzerine olur.
"Ben kötü sondan değil, kötü başlangıçtan korkarım." Çünkü son, başlangıcın bir neticesidir. Sizin için ezelde takdir edilen "fâtiha", yani ilm-i ilâhîdeki başlangıcınız, sizin hakikatinizin tohumu ne ise, bu dünyadaki hayat ağacınız da o tohumdan yeşerecektir. Bu başlangıca, irfan dilinde a'yân-ı sâbite denir; kulun Zât ilminde sâbit olan hakikati, onun değişmez özü.
Hz. Mevlânâ, Mesnevî’de bu derin sırrı bir padişah ve çok sevdiği atının hikâyesiyle önümüze koyar. Padişah, ata olan bu aşırı düşkünlüğünün kalbinden sökülüp atılması için duaya durur, Fatiha okur. Fakat netice hiç de beklediği gibi olmaz.
Yani, şah bu atın özleminden kurtulmak için Fâtiha sûresini okudu. Ve birçok defa da "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" dedi. Fakat okuduğu Fâtiha onun kalbindeki derdi ve özlemi artırdı. Zîrâ ki Fâtiha onu kendisine çekerdi. Fâtiha, çekmede ve def etmede tek geldi.
Eğer bir hadise, kulun kaderinde kazâ-yı mübrem, yani kesinleşmiş ve değiştirilemez bir hüküm ile yazılmışsa, o hükmü değiştirmek için yapılan dua ve okunan Fatiha, o hükmün tecellîsini daha da hızlandırır. Fatiha, "açmak" fiilinden gelir; o, kapalı olanı açar. Eğer kulun "fâtiha"sında, yani ezelî hakikatinde o sevgi mübrem bir kazâ ile yazılmışsa, Fatiha Sûresi’ni okumak, o yazının bu âlemde daha çabuk ortaya çıkmasına vesile olur.
İm-di bir kimse kazâ-yı mübremin def'i için sûre-i Fâtiha'yı okusa, o kazâ-yı müb-remin bu âlem-i sûrette vukū'unu cerr etmiş ve onun ayn-ı sâbitesi o abdi ken-di hâline çekmiş olur. Velâkin abdin def' etmek istediği kazâ-yı ilâhî, kazâ-yı muallak sûretinde ise sûre-i Fâtiha ile mündefi' olur.
Fatiha'nın iki yönlü işleyişi vardır. Eğer kader, kazâ-yı muallak, yani bir şarta bağlı bir hüküm ise, Fatiha okumak o hükmü değiştirebilir. Ama kulun özüne işlemiş ve değiştirilemez bir hüküm söz konusu olduğunda, Fatiha o hükmün perdesini aralayan anahtar olur.
"İyyâke Na'büdü": Teslimiyetin Mîzânı ve Tevhidin Dereceleri
Fatiha’nın yarısı Hakk’a, yarısı kula aittir. Kulun Hakk’a yöneldiği, O’nunla konuştuğu yer, "İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în" âyetidir. Hz. Mevlânâ, bu âyetin sadece bir ifade değil, bir varoluş hâli olduğunu bize hatırlatır. Âyetin başındaki "İyyâke" (ancak Sana) ifadesi, bir "hasr", yani sınırlama bildirir.
Bu "İyyake na'büdü" (Yalnız Sana ibadet ederiz) sözlükte hasr (sınırlama) içindir ve o riyanın (gösterişin) reddi içindir... Bu ifadenin anlamı "Biz ancak Sana ibadet ederiz!" demek olur. Ve bu hasrın faydası da riyayı (gösterişi) reddetmek içindir; çünkü bir kimse kalben ancak Hakk'a ibadeti ve tezellülü (boyun eğmeyi) kast etse, halka gösterişten uzak olur; ve tezellülü Hakk'a sınırlı kılan kimse, hiçbir yaratılmışın önünde tezellül etmez.
Bu sınırlama, ibadetin ve yardım talebinin tek merciinin Cenâb-ı Hakk olduğunu ilân etmektir. Bu ilân, riyâyı, yani gösterişi kökünden söküp atar. Eğer bir kul, bu âyeti kalbiyle söylüyorsa, onun için artık ne makam sahibinin iltifatı ne de halkın kınaması bir mânâ ifade eder.
Fakat bu sözü söylemek kolay, bu hâli yaşamak zordur. Zira Tevhid, yani Hakk'ı birlemek, sadece dil ile olmaz. Ankaravî Hazretleri'nin Fatiha tefsirinden aktardığı gibi, Tevhid'in dereceleri vardır:
Ma’lûm olsun ki, “Lâ ilâhe illallah” kelimesinin ma’nâsı “ilâh yoktur, ancak Allah vardır” demektir... “ilâh”, “zikriyle kalbin mutmain olup sükûnet bulduğu şey” demek olur. İm_di bu ma’nâya göre, Allah’ın gayrından her ne şey ile bir insanın kalbi sükûnet bulur ve mutmain olursa, o şey onun ilâhı olmuş olur ki, bunların her birisi birer ilâh-ı bâtıldır.
Bir insan diliyle "Ancak Sana kulluk ederim" derken, kalbi parayla, makamla veya şöhretle mutmain oluyorsa, o kişinin bâtıl ilâhları var demektir. Onun tevhidi "lisânî"dir, dile aittir; "kalbî" değildir. "İyyâke na'büdü" diyebilmek, kalpteki bu bütün sahte ilâhları "Lâ ilâhe" kılıcıyla kesip atmayı ve sadece "İllallah" makamında, yani Hakk ile sükûnet bulmayı gerektirir.
Sırât-ı Müstakîm: Hâdî ve Mudill'in Yolları ve Kâmil'in Bakışı
Kul, tam bir acziyet ve teslimiyetle Hakk'a yönelip "Ancak Senden yardım dileriz" dedikten sonra, en büyük talebini arz eder: "Bizi dosdoğru yola ilet." Mesnevî şerhleri, bu âyeti esmâ tecellîleri açısından açar:
Sûret-i umûmiyyede Hakk'ın iki sırât-ı müstakîmi vardır. Birisi Hâdî ism-i şerîfinin yolu ve diğeri Mudill ism-i şerîfinin yoludur. Bu isimler birer Rabb-i hâsdır ki, kendilerine mensûb olanları, kendi yolları üzerinde terbiye eder. Ve her birisi kendi yolunun yolcularının nâsiyesinden tutup kendi müntehâlarına kadar çeker götürür.
Aslında iki tane "dosdoğru" yol vardır. Biri, hidâyet veren Hâdî isminin tecellîsiyle açılan yol; diğeri ise saptıran Mudill isminin tecellîsiyle açılan yol. Her ikisi de kendi içinde tutarlıdır. Fakat Fatiha'da bizden istenen, "kendilerine nimet verdiklerinin yolu"dur. Bu, Hâdî isminin yoludur. Diğeri ise "gazaba uğrayanların ve sapmışların yolu"dur; bu da Mudill isminin yoludur. Sâlikin imtihanı da burada başlar. Fatiha okumak, her gün defalarca bu yol ayrımında Hâdî isminin tecellîsine sığınmak, O'nun lütfunu talep etmektir.
Bu yolu tamamlayan İnsân-ı Kâmil'in bakışı ise bizim dar ölçülerimize sığmaz.
Eğer bizim manzûme-i şemsiyyemiz gibi fezâda binlerce felek, o kâmilin gözüne görünse, denizin içine akıp, onun indinde gāib olan bir çeşme mesâbesinde olur. Nitekim Şehzâde'nin Tefsîr-i Fâtiha Hâşiyesi'nde beyân eylediği hadîs-i şerîfde... “Yüce Allah milyonlarca kandil yarattı ve onları Arş'a astı; ve gökler ve yer ve onlarda olan şeyler, hatta cennet ve cehennem hepsi bir kandil içindedir. Kandillerde olan şeyi Yüce Allah'tan başka hiç kimse bilmez” buyurulmuştur.
Bu hadîs-i şerîf, İnsân-ı Kâmil'in nazarının genişliğini anlatır. Onun için bütün bir kâinat, cennet ve cehennem dahi tek bir kandilin içinde dürülmüş gibidir. Fatiha'nın, "Âlemlerin Rabbi" olan Allah'a hamd ile başlayan o küllî açılışının vardığı son nokta budur. Fatiha'yı hakikatiyle idrak eden bir nazar, artık cüz'iyatta boğulmaz. O, bütün varlığı tek bir tecellînin farklı mertebelerdeki zuhûru olarak görür.
Hz. Mevlânâ ve onun yolundan giden şârihlerin dilinde Fatiha, sadece namazda okunan bir sûre değil; kulun ezelî hakikatini, kader karşısındaki yerini, tevhiddeki derecesini ve mânevî yolculuğunun ufkunu gösteren ilâhî bir haritadır.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Fatiha Suresi kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 12: "Sâbitesinin ahvâlidir ki, bu âlem-i sûrette abdin ef'âline oradan feth vâki' olur. Nitekim İmâm Ali (k.A.v) efendimiz bu hakikate işâreten 'Ben sû-i hâtimeden değil, sû-i fâtihadan korkarım' buyurmuşl[ardır]."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Fatiha Suresi
Fatiha Suresi, bir ağın merkezi gibi, pek çok irfani kavramla doğrudan veya dolaylı olarak bağlıdır. Bu bağları anlamak, Fatiha'nın sadece bir metin değil, bütün bir irfan yolculuğunun özeti olduğunu idrak etmektir.
-
Salât: Fatiha, salâtın, yani namazın ruhudur. Onsuz namaz olmaz. Salât, kulun mi'racı ise Fatiha o mi'racın merdivenidir.
-
Hamd: Surenin "Elhamdülillâhi Rabbil'âlemîn" ile başlaması tesadüfî değildir. Hamd, varlıktaki bütün güzelliklerin, bütün kemâlin ve övgünün asıl sahibinin Cenâb-ı Hakk olduğunu ikrar etmektir.
-
Cennet ve Cehennem: Fatiha, hayat yolculuğunun iki temel istikametini çizer. "Sırâtellezîne en’amte aleyhim", hakiki Cennet'e götüren yoldur. "Mağdûbi aleyhim" ve "dâllîn" ise O'ndan uzaklaşmanın, yani hakiki Cehennem'in yollarıdır.
-
Bakara Suresi: Fatiha, "Ümmü'l-Kitab" yani Kitabın Anası'dır. Bakara Suresi ise o tohumun ilk ve en geniş açılımıdır. Fatiha'da kul "Bizi doğru yola ilet" diye dua eder, Bakara Suresi ise "İşte o hidayet rehberi bu kitaptır" diye cevap verir.
-
Umre: Umre ve Hac, Kâbe'ye yapılan bir yolculuktur. Fatiha ise kalbin Kâbe'sine, yani Hakk'ın tecelligâhı olan ruha yapılan bir yolculuktur.
-
Necdet Ardıç (Terzibaba): Necdet Ardıç (Terzibaba) Hazretleri'nin irfan mektebinin temelinde Fatiha'nın mertebeler ilmiyle şerhi yatar. O, Fatiha'yı Zât'tan ef'âle uzanan bir tecelli haritası olarak okumuştur.
-
Tecelli: Fatiha, ilahi tecellinin söze bürünmüş hâlidir. "Er-Rahmânir-Rahîm" esmâ tecellisi, "Mâliki yevmiddîn" ef'âl tecellisidir.
-
Hz. Muhammed (s.a.v.): Fatiha, Kur'an'ın özü olduğu gibi, Hz. Muhammed (s.a.v.) de varlığın özüdür. Hakikat-i Muhammediyye, Fatiha'nın bâtınî manasıdır. "Sırât-ı müstakîm", en kâmil manada O'nun yoludur.
-
Tevhid: "İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în" ayeti, Tevhid'in en net ifadesidir. Bütün aracıları ortadan kaldırıp, sebepleri değil, Sebeplerin Müsebbibi'ni görmektir.
-
Zikir: Fatiha, en büyük zikirlerden biridir. Namazda onu tekrar tekrar okumak, kalbi ve dili Hakk'ın isimleri ve hakikatleriyle meşgul etmektir.
-
Fenafillah: "İyyâke na'büdü" diyebilmek, kişinin kendi benliğini aradan çıkarmasını gerektirir. Gerçek manada "Sana kulluk ederiz" demek, "biz" dediğimiz bu kesretin Vahdet denizinde erimesiyle, yani bir nevi Fenafillah tecrübesiyle mümkündür.
-
Fusûsu'l-Hikem: Şeyh-i Ekber'in Fusûsu'l-Hikem'de işlediği Hakk-kul ilişkisinin en temel dinamiği, Fatiha'nın ikiye taksim edildiği hadîs-i kudsîde özetlenir.
-
Şeriat, Hakikat, Marifet: Fatiha, bu üç mertebeyi de içinde barındırır. Namazda okunması Şeriat'tır. "Sırât-ı müstakîm"i talep etmek Hakikat yolculuğuna niyet etmektir. Hakk'ın kuluna cevap verdiği o münâcât anını idrak etmek ise Marifet'tir.
-
Tenzih ve Teşbih: Fatiha, bu iki kanadı dengede tutar. "Rabbil'âlemîn", O'nun bütün âlemlerden münezzeh olduğunu ifade eder (Tenzih). "Er-Rahmânir-Rahîm" ise O'nun rahmetinin her şeyi kuşattığını gösterir (Teşbih).
-
Zuhurat: Fatiha okurken kalbe doğan manalar, ilhamlar birer zuhurattır. Kul samimiyetle yöneldiğinde, Hakk ona Fatiha'nın kapılarından nice sırlar zuhur ettirir.
-
Tefekkür: Fatiha'nın her bir ayeti, derin bir tefekkür okyanusudur. Âlemlerin Rabbi olmak ne demektir? Rahmân ve Rahîm arasındaki fark nedir? Bu sorular üzerinde düşünmek, sâliki derinleştirir.
-
Ruhullah: Hz. İsa (a.s.)'nın bir ismi olan Ruhullah, Allah'tan bir ruh demektir. Fatiha'nın talep ettiği "Sırât-ı müstakîm", aynı zamanda Hz. İsa gibi, kendilerine nimet verilen peygamberlerin yoludur.
-
Mesnevi-i Şerif: Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevi-i Şerif'i, Fatiha'da istenen "hidayet"in ne olduğunu hikâyelerle şerh eden devasa bir tefsir gibidir.
-
Peygamberler (Hz. Adem (a.s.), Hz. Musa (a.s.), Hz. İsa (a.s.), Hz. Yusuf (a.s.), Hz. Nuh (a.s.)): Fatiha, insanlık tarihini üç ana grupta özetler. "Kendilerine nimet verilenler"in başında peygamberler gelir. Hz. Adem (a.s.)'in tevbesi, Hz. Nuh (a.s.)'un gemisi, Hz. Yusuf (a.s.)'un sabrı, Hz. Musa (a.s.)'nın şeriatı ve Hz. İsa (a.s.)'nın ruhaniyeti, "Sırât-ı müstakîm"in farklı duraklarıdır.
-
Muhabbet: Gerçek muhabbet, sevenin sevdiğinin rızasını aramasıdır. Fatiha, Hakk'a olan muhabbetin nasıl ifade edileceğini öğretir.
-
Sohbet: Fatiha, kul ile Allah arasında bir sohbet, bir münâcâttır. Yarısı Hakk'a, yarısı kula aittir.
-
Tasavvuf ve İrfan: Tasavvuf, Fatiha'da çizilen "Sırât-ı müstakîm" üzerinde seyr-i sülûk etme ilmi ve hâlidir. İrfan ise bu yolculukta Fatiha'nın sırlarına kalben vâkıf olmaktır.
-
Kur'an Sure Tefsirleri: Fatiha, bütün Kur'an Sure Tefsirleri'nin başlangıç noktasıdır. Diğer surelerin tefsiri, Fatiha'da özetlenen ana temaların açılımından ibarettir.
-
Besmele: Fatiha Kur'an'ın kapısı ise, Besmele o kapının anahtarıdır.
-
Yasin Suresi: Fatiha Kur'an'ın anası (özeti) ise, Yasin Suresi onun kalbidir. Her ikisi de Kur'an'ın temel mesajını yoğun bir şekilde ifade eder.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Fatiha Suresi, üç ana pınardan beslenen bir nehir gibi akar. Her bir kaynak, bu mübarek sureye farklı bir pencereden bakar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve şerhlerinde Fatiha, sadece bir dua metni değil, varlık mertebelerinin tamamını içeren bir haritadır. Hazret, Fatiha'nın yedi ayetini, Zât, sıfat, esmâ, ef'âl gibi ilahi mertebelerle ve insanın seyr-i sülûkundaki nefs basamaklarıyla ilişkilendirir. O'nun üslubunda Fatiha, en yüksek hakikat ilmiyle en pratik dervişlik edebini birleştirir. Kâbe'nin üzerine Fatiha'nın yazılması gibi sembollerden hareketle, Zât'ın tenezzül ederek ef'âl âleminde nasıl zuhur ettiğini anlatır. Ebced ilmini kullanarak Fatiha, Hakikat-i Muhammediyye ve Velî esması arasındaki sayısal ve manevî bağları ortaya koyar. Bu yaklaşım, Fatiha'yı sâlikin her an başvurabileceği canlı bir mizan hâline getirir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin mektebinin temel eseri olan Füsûsu'l-Hikem'in ışığında Fatiha, Hakk ile kul arasındaki ilişkinin vücûdî temelidir. Füsûs'ta doğrudan bir Fatiha şerhi bulunmasa da, eserin tamamına sinen hikmet, Fatiha'nın ikiye taksim edildiği hadîs-i kudsî üzerine kuruludur. Bu taksim, varoluşun temel bir yasasıdır. Varlığın bir ucu olan Zât-ı Mutlak, hamd ve sena ile kendini kulun dilinden över; diğer ucu olan abd-ı mutlak (mutlak kul) ise hidayet ve yardım talebiyle O'na yönelir. Fatiha, bu iki kutbun buluştuğu, zikredenin zikredilenle bir olduğu, tenzih ile teşbihin Cem makamında kucaklaştığı mukaddes bir an ve alandır. Füsûs mektebi, Fatiha'yı ilahi ve insani mertebeler arasındaki en temel irtibat noktası, bir münâcât ve müşâhede kapısı olarak görür.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'inde ise Fatiha, hikâyelerin ve insanî hallerin diliyle konuşur. Mevlânâ için Fatiha, bir başlangıçtır ve bu başlangıç, kişinin sonunu (hâtimesini) belirler. "Ben fâtihadan korkarım" sözünün ardında yatan derin hikmet budur: Başlangıç nasılsa, bitiş de ona göre şekillenir. Mesnevî, "İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în" ayetinin en canlı tefsiridir; acziyetini anlayan ve Hakk'ın yardım ipine sarılan nice ruhun hikâyesini anlatır. "Sırât-ı müstakîm" ayeti, Mesnevî'deki sayısız yol ve yolcu meselinin anahtarıdır. Nimet verilenlerin yolu ile gazaba uğrayanların yolu, her insanın her gün karşılaştığı somut ahlakî ve manevî seçimlerdir. Mesnevî, Fatiha'nın kalpte nasıl yaşanacağını, bir teslimiyet ve aşk hâline nasıl dönüşeceğini gösterir.
Değerlendirme
Fatiha Suresi'ni anlamaya çalışmak, varlığı, insanı ve Hakk ile olan ilişkiyi anlamaya çalışmaktır. Bu mübarek sure, Kur'an'ın sadece bir başlangıcı değil, onun bütün hakikatlerini içinde taşıyan bir öz, bir "Kitabın Anası"dır. Terzibaba Hazretleri'nin irfanıyla Fatiha'nın, Zât'tan ef'âle uzanan bir mertebeler haritası ve sâlikin yol azığı olduğunu öğrendik. Şeyh-i Ekber'in hikmetiyle, onun Hakk ile kul arasında, tenzih ile teşbihin dengelendiği bir münâcât ve Cem makamı tecrübesi olduğunu gördük. Mevlânâ'nın diliyle ise Fatiha'nın, her insanın kaderî yol ayrımında sığındığı bir teslimiyet duası ve bir ahlâk pusulası olduğunu idrak ettik. Bu üç bakış açısı birleştiğinde Fatiha, sadece dilde okunan bir metin olmaktan çıkar; kâinatın işleyişini, seyr-i sülûkun usûlünü ve kalbin hallerini anlatan yaşayan, canlı bir hakikate dönüşür. Sâlik için Fatiha, her dem yenilenen bir ahit, yolunu aydınlatan bir kandil ve vuslata erdiren bir duadır. Rabbimizden niyazımız, onu sadece dilimizle değil, bütün varlığımızla okuyanlardan olabilmektir.