İçeriğe atla
Marifet
9166 kelime | 25 kaynak

Marifet

Tasavvuf yolculuğu, bir bilme ve bulma yolculuğudur. Bu yolculuğun zirvesi, menzili ve gayesi ise tek bir kelimede özetlenir: Marifet. Marifet, Cenâb-ı Hakk’ı bilme sanatıdır; ancak bu bilme, kitaplardan öğrenilen kuru bir malumat değil, sâlikin bütün varlığıyla tattığı, yaşadığı ve nihayetinde kendisinin o olduğu bir idraktir. Dört kapının sonuncusu olan marifet kapısı, hakikatin sırlarına açılır. Bu, kulun kendi vehmî varlığından sıyrılıp Hakk’ın varlığıyla var olduğu, kendi sıfatlarının aslında O’nun sıfatlarının bir tecellîsi olduğunu anladığı makamdır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Marifet kelimesi, Arapça “arafe” kökünden gelir; bilmek, tanımak, idrak etmek demektir. Ancak tasavvuf ıstılahında bu kelime, basit bir bilginin çok ötesinde, derin bir irfânî tecrübeyi ifade eder. Bu ilme sahip olana “ârif” denir. Ârif, her şeyi bilen âlimden, yol gösteren mürşidden farklı bir mertebededir. Zira onun bilgisi, aklın ve naklin sınırlarını aşmış, doğrudan doğruya Hakk’tan gelen bir seziş, bir keşif ve bir duyuştur. Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde bu ayrım net bir şekilde ortaya konur:

Muhterem arkadaşım; Pirimiz Necdet Ardıç Uşşâki hazretlerini sizlere takdim ederken onun bazı vasıflarını da belirtmiştik. Onun vasıflanndan bir tanesi de "Ârif" bir zât oluşudur. Öncelikle, kullanılan alîm, şeyh, mürşid gibi terimler “ârif” sözcüğünün karşılığı değildir ve onun yerini de tutamazlar. Şeyh ve mürşid , şeriat ve tarikat mertebelerinde yol gösteren, rehberlik yapan, bazı bilgileri öğreten anlamlarına gelirler. Ârif ise , tanıyan, bilen, vakıf olan, aşina olan, hâlden anlayan mâ-nâlarına gelmektedir. Ârifin bilgisine, mârifetullah (Allah bilgisi) denir. Ârif, mârifet ehli kabul edilir. Ârif, Allah'ı Allah'la bilir ve tanır. Diğerleri ise, kendi birimsel akıl, ilim ve nefisleriyle bilmeye çalışırlar.

“Ârif, Allah’ı Allah’la bilir.” Bu, bilme eyleminde aradan ikiliğin kalkmasıdır. Bilenin de, bilinenin de, bilme fiilinin de aynı kaynaktan geldiği bir Tevhid şuurudur. Âlim, delillerle, kıyaslarla, akıl yürütmelerle bilir. Ârif ise Hakk’ın kendi nuruyla bakarak, O’nun bildirmesiyle bilir. Bu yüzden onun bilgisi kesindir, şüpheden arınmıştır. Bu bilme hali, tasavvuf yolunun nihai hedefidir. Nitekim büyük velî Abdülkerim Cîlî Hazretleri’nin İnsân-ı Kâmil eseri şerh edilirken, eserin yazılış gayesinin tam da bu olduğu vurgulanır:

Bu eserin meydana gelmesinden beklenen: Cenab-ı Hakkın marifeti olduğuna göre: Bize düşen, mukaddes ve yüce olan Cenab-ı Hak üzerine konuşmak olacaktır..

Bütün eserler, bütün sohbetler, bütün riyazetler, sâliki o yüce hedefe, yani Cenâb-ı Hakk’ın marifetine ulaştırmak içindir. Bu marifet, dağınık ve parça parça bilgileri bir araya getirip onlardan anlamlı bir bütün inşa etme sanatıdır. Tıpkı bir inşaat sahasına yığılmış tuğla, demir, çimento gibi malzemelerin, usta bir mimarın elinde muhteşem bir binaya dönüşmesi gibi, marifet de varlığa dair tüm bilgileri yerli yerine koyar.

Diyelim ki bir apartman yapılacak, apartmanın bütün malzemesi getirilmiş, sahaya yığılmış ama hangi katın hangi taşı, hangi katın penceresi hangisi, kapısı hangisi... karmakarışık elinde bir malzeme var. İşte irfan ehli onları temelinden başlayarak o malzeme buranın, şu malzeme şuranın diyerek biliyor ve onları yerli yerine koyunca marifetullah bilgisinin binası ortaya çıkmış oluyor.

Bu bina, Zât temelinden başlayarak sıfatlar, isimler ve fiiller katmanlarıyla yükselir. Marifet ehli, hangi tecellînin hangi mertebeye ait olduğunu bilir ve varlıkta hiçbir şeyi yersiz ve anlamsız görmez. Her şey, o ilahi mimarinin bir parçasıdır.

Bu bilme seviyesine ulaşmak, kademeli bir idrak yolculuğunu gerektirir. Ehlullah, bu yolculuğu “yakîn”in üç mertebesiyle anlatır. Yakîn, şüphenin tamamen ortadan kalktığı kesin bilgi halidir.

Ehlullâh "yakîn"i üç mertebeye ayırmıştır: İlme'l-yakîn : Hakîkate ilmî yoldan ermektir ki, bir şeyi delîl ve burhân ile bilmektir. Meselâ, bir kimse ateşi görmese dahi, uzaktan dumanını görüp orada ateş olduğu sonucuna ulaşsa, bu ilme'l-yakîndir. Ayne'l-yakîn : Hakîkati bizzat müşâhede etmektir. Meselâ, kişi ateşi gözüyle görse ve seyretse, bu ayne'l-yakîndir. Hakka'l-yakîn : Hakîkati bizzat yaşayarak ve ona vâsıl olarak bilmektir. Meselâ, kişi ateşe girse ve onun hakîkatini bizzât tecrübe etse, bu hakka'l-yakîndir.

İlme'l-yakîn, şeriat ve akıl yoluyla elde edilen bilgidir; dumanı görüp ateşin varlığını bilmek gibidir. Ayne'l-yakîn, tarikat yolunda kalbin açılmasıyla, müşahedeyle elde edilen bilgidir; ateşi gözle görmek gibidir. Hakka'l-yakîn ise hakikat ve marifet makamıdır; ateşe girip ateş olmak, onunla yanıp onun hakikatine bürünmektir. Marifet, bu son mertebedir. Bu mertebede sâlik, bildiği şeyden ayrı kalmaz, o olur.

Marifetin en temel tecellîlerinden biri, zıt gibi görünen şeylerin aslında tek bir hakikatin iki farklı yüzü olduğunu idrak etmektir. Gece ile gündüz, zâhir ile bâtın, erkek ile dişi gibi kevnî âlemdeki tüm çiftler, aslında birbirini tamamlayan ve varlığı ayakta tutan unsurlardır. Ârif, bu zıtların ardındaki birliği görür.

Her meyvede çift olması, sadece doğadaki fiziksel çiftliği değil, insanın iç yapısındaki zahir (görünen) - batin (gizli) dengesini de temsil eder. Bu çifti görüp tanımak, marifetullah yolunda ilerlemek için gereklidir. Arif olan kişi, meyvenin dışındaki rengi, şekli ve tadı ile yetinmez; içindeki tohumu, çekirdeği ve o çekirdekteki sırra yönelir.

Ârif, kâinat kitabını bu Cem makamı gözüyle okur. O, zâhirin hükmünü inkâr etmeden bâtının sırrına erer. İnsanın kendi iç dünyası da bu çiftlik üzerine kuruludur. Yunus Emre’nin “Bir ben var benden içeri” deyişi, bu zâhir ve bâtın dengesine, insanın kendi içindeki o daha derin ve gerçek benliğe uyanışına bir işarettir. Marifet, bu içsel yolculuğun sonunda, kişinin kendi hakikatini bulmasıdır.

Bu buluş anında kişi, kendinde sandığı bütün sıfatların, hatta kendi hayatının bile müstakil bir varlığa sahip olmadığını anlar. Kendi hayatının Hakk’ın Hayy isminin bir tecellîsi, kendi ilminin O’nun Alîm isminin bir yansıması, kendi iradesinin O’nun Mürîd isminin bir zuhuru olduğunu idrak eder. Bu, marifetin zirvesidir.

Daha ileride marifet mertebesinde olan kimse ise sıfat-ı subutiye hakikatleri ile Hayat, İlim, İrade, Kudret Kelam, Sem’ , Basar olarak her bir dönüşte tabi şeriat, tarikat hakikat ve bir de üzerine Marifet mertebesi itibariyle kendi hayatının Hakk’ın hayatı olduğu, kendinde bunu yaşadığı, ilminin hakkın ilmi olduğu ne varsa işte sıfat-ı subutiyelerin hakk’a ait olduğunu kendine ait bir şeyin olmadığını idrak ederek döner.

Bu idrak, kulun kendi hiçliğini ve Hakk’ın mutlak varlığını aynı anda yaşamasıdır. Bu, Ahadiyyet sırrının, yani mutlak birliğin, kulun varlığında tecellî etmesidir. Artık gören göz Hakk’ın gözü, işiten kulak Hakk’ın kulağı olur. Bu mertebede iman, ikilik üzerine kurulu bir inanç olmaktan çıkar; “kendindeki ‘ulûhiyyet’ ve ‘abdiyyet’ mertebelerinin hakkını vererek tek olarak yaşamak” haline gelir. Marifet, bu tekliği yaşama sanatının adıdır.

Terzibaba'nın Nazarıyla Marifet: Aslı ve Mertebesi

Marifet, tarifle değil, tatmakla bilinir. Bu sanatın en büyük üstadlarının, yani velîlerin ve kâmil insanların bize bıraktığı mirası doğru okumakla işe başlamalıyız. Terzibaba İrfan Mektebi'nin usûlünde marifet, dört kapının sonuncusu, seyr-i sülûkun zirvesi, sâlikin vuslat menzilidir. Ama bu vuslat, bir yere varmak değil, her yerin O olduğunu, her şeyin O'ndan ibaret olduğunu idrak etmektir. Marifet, varlığın dokusuna işlenmiş, İnsân-ı Kâmil'in seyrinde ete kemiğe bürünmüş, sayıların sırrında, kelimelerin katmanlarında kendini gösteren muazzam bir sistemin adıdır.

Zâhirde Çokluk, Bâtında Birlik: Marifetin Temel Mîzanı

Her şeyin başı, varlığa nasıl baktığımızdır. Göz, zâhire, yani görünen âleme baktığında sayısız eşya, sayısız varlık, sayısız olay görür. Birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız gibi duran bir çokluk âlemidir bu. Bu çokluk perdesi, hakikati örten ilk hicâptır. Marifet ehli, bu perdenin ardına nazar eden, zâhirdeki ayrılığın ardında, bâtındaki birliği müşahede eden kimsedir. Bu birlik, yani Tevhid, her şeyin O'ndan geldiği, O'nda durduğu ve O'na döneceği hakikatidir. Çokluk, o birliğin, o tek Vücûd'un farklı isim ve sıfatlarla tecellî etmesinden, zuhûra gelmesinden ibaret bir gölgedir.

Hakk'ı, Hakk'tan başkası bilemez. O'nu, yine ancak O'nun kendisi görebilir. Bizim "ben" dediğimiz bu ayrı, müstakil varlık vehmi, bu idrakin önündeki en büyük engeldir. Terzibaba Hazretleri, Mir'at-ül İrfân şerhinde bu sırrı şöyle açar:

Şunu unutma ki O’nu, ancak O görebilir, O’nu, ancak O idrâk edebilir O’nu, ancak O bilebilir yâni yüce Allah, kendisini kendi gözü ile görür, kendisini kendi özü ile anlayabilir. Burada özet olarak anlatılmak istenen mânâ şudur; O’nu, O’ndan gayrısı göremez, O’nu, O’ndan gayrısı idrâk edemez. Öyle ki tek kişi, tek kişi dahi bu mânânın dışında bir şeye sâhip olamaz. Yanlış anlaşılmasın O’nun zâtında bir hicâbı vardır yâni perdesi ne var ki bu perde onun vahdâniyetidir yâni birliği, tekliği başka değil kendi hicâbından başka bir şey O’nu perdeleyemez...

Hakk'ı örten perde, O'nun yokluğu veya uzakta oluşu değil, bizzat Kendi Vahdâniyeti, yani mutlak Birliğidir. İkinci bir varlık olmadığı için, O'nu idrak edecek ikinci bir şuur da yoktur. Marifet, bizim O'nu bilmemiz değil, O'nun Kendi Zât'ını, bizde ve bizden bilmesidir. Bizim aradan çekilmemiz, "ben" dediğimiz bu vehim varlığın ortadan kalkmasıyla, bakanın da, görünenin de, bilenin de, bilinenin de O olduğu hakikatinin açığa çıkmasıdır.

Bazıları marifeti sadece bir "yok oluş", bir fenâ hâli zannetme yanılgısına düşer. Mesele, kendi varlığını yok edip bir hiçliğe karışmak değildir. Bu, tehlikeli bir yoldur ve şirke, yani gizli bir ikiliğe kapı aralar. Çünkü "yok edilecek bir ben" kabul ettiğiniz anda, Hakk'ın karşısına ikinci bir varlık koymuş olursunuz. Terzibaba Hazretleri bu inceliğe şöyle dikkat çeker:

Bu mânâda ârif zâtların pek çoğu yüce Allah'a karşı mârifet duygusunu varlığın yokluğa geçişi ile hâsıl olacağına kail oldular yâni mârifet duygusunu fenâ haline izafe ettiler, sonra fenâdan da geçtiler fenânın, yâni yokluğun da ötesinde aradılar, kanaatları buydu halbuki bu duygu açıktan bir yanlıştır ve bir yanılmadır. Sebebine gelince Allah'a karşı mârifet duygusu, ne varlığın fenâsına, ne de bu fenânın da fenâya varmasına bağlıdır... Oysa Resûlullah (s.a.v) efendimiz "bir kimse ki, nefsini bildi gerçekten Rabbını bilen o oldu" buyurdu ki, bu mânâdaki inceliği anlamak gerek, bu arada hiç bir yabancı görmemek gerek...

Marifet, var olan bir şeyi yok etmek değil, zaten hiç var olmamış bir vehmi fark etmektir. "Nefsini bilen Rabbini bilir" hadîs-i şerîfinin sırrı da budur. Nefsin hakikatini, onun Hakk'ın bir tecellîsi, bir zuhûr mahalli olduğunu bildiğinde, arada bir "yabancı" kalmaz. O zaman ne fenâdan, ne de fenânın fenâsından bahsetmeye lüzum kalır. Çünkü ortada Hakk'tan gayrı bir şey yoktur ki yok olsun. İşte bu, marifetin temelidir.

Varlık Mertebeleri ve Hakîkat-i Muhammedî'nin Sırları

Bu Tek Vücûd, bu Vahdet âlemi, zâhirde gördüğümüz bu kesret, yani çokluk âlemi olarak belirir. Bu zuhûr, rastgele bir dökülüş değildir. Cenâb-ı Hakk'ın her işi bir nizam, bir ölçü, bir hikmet iledir. Tasavvuf irfanı, bu zuhûratın, bu tenezzülün mertebelerini, basamaklarını bizlere öğretir. Zât-ı Mutlak'tan, yani hiçbir sıfat ve isimle kayıtlı olmayan Hüvviyet âleminden, sıfatlar, isimler ve fiiller âlemine doğru olan bu inişe "tenezzülât" denir.

Bu tenezzülâtın ilk ve en temel mertebesi, bütün varlığın kendisinden bir tohum gibi çatlayıp çıktığı Hakîkat-i Muhammedî'dir. O, kevnî âlemlerin de, mânevî hakikatlerin de aslı, esası ve ilk belirlenişidir. Terzibaba İrfan Mektebi'nde bu hakikatler, sık sık sayıların diliyle, yani ebced ilmiyle de ifade edilir. Çünkü harfler ve sayılar, varlığın ilâhî yapısının kodları, âlemlerin dokusuna işlenmiş şifrelerdir. Bu, bir falcılık veya kehanet değil, kevnî ve ilâhî düzen arasındaki ahengi okuma sanatıdır. Terzibaba Hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'deki bazı sûrelerin sayısal değerleri üzerinden bu hakikatlere işaret eder:

Muhammed, (2) Sûre-i Dûhâ: (93/11) (9+3=12) Hakikat-i Muhammed-î (3) Sûre-i İnşirah: (94/08) (9+4=13) Hakikat-i Ahmediyyet... (13) tür. (1+3+9=13) (132) ise (13) ün zâhir ve bâtın her iki mertebeden tasdikidir diyebiliriz. Hz. Rasûlüllah’ın doğuşu milâdî (571) (5+7+1=13) Rebiülevvelinin (12) nci gecesinin (13) üncü güne bağlan-dığı gece’dir. Doğduğu yer. (Mekke) ( مَكَّه ) sayısal değeri (40+- 20+20+5=85) toplarsak, (8+5= 13 ) tür.

12 sayısı Hakîkat-i Muhammedî'ye, 13 sayısı ise onun bâtını olan Hakikat-i Ahmediyyet'e, yani Zât'a daha yakın olan Birlik mertebesine işaret ediyor. Efendimiz'in (s.a.v.) hayatındaki en mühim hadiselerin sayısal değerlerinin hep bu temel sayılara çıkması bir tesadüf değildir. Bu, bütün varlığın o Muhammedî Nur etrafında bir nizam içinde döndüğünün ispatıdır. Marifet, işte bu nizamı okuyabilmektir.

Bu ilâhî nizam, sâlikin kendi mânevî yolculuğunda, yani seyr-i sülûkunda da kendini gösterir. Dört kapı (Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet) ve bu kapılardan geçerek ulaşılan kırk makam, hep bu merâtib-i vücûd yapısının insandaki yansımasıdır. Bir hikâyenin şifrelerini çözerken Terzibaba Hazretleri'nin dilinden bu seyr şöyle özetlenir:

DOĞDULAR : Şeriat (sözler) , Ef’âl âlemi (beşerîyet âlemi). YAŞADILAR : Târîkat (fiiller), Esmâ âlemi... ÖLDÜRDÜLER : Marifet (tavırlar) , Sıfat âlemi; kendi nefislerini, benliklerini öldürmüşler. ÖLDÜLER : Hakîkat (sırlar), Zât âlemi; benlikleri kalmadığı için ölmüşler... Duyduğum “40” sayısının anlamına baktığımda, şu anlamı yükledim: Aslında gerçek ders sayısı 40’tır, 3 kere seyr edilir (12x3): birinci seyr genel ilim verir, ef’âl-madde âleminde; ikinci seyr esmâ-nûr âleminde gerçekleşir; üçüncü seyr, sıfat-rûh âleminde ve 4 hâlde tecellî mertebeleri vardır (4), 36+4=40)

"Doğdular" fiiller âleminde şeriatla var olmaktır. "Yaşadılar" isimler âleminde tarikatla muhabbeti tatmaktır. "Öldürdüler" sıfatlar âleminde marifetle kendi izafî varlığını Hakk'ın sıfatlarında yok etmektir. "Öldüler" ise Zât âleminde hakikatle sırra ermektir. Marifet mertebesi, burada "Öldürdüler" ile ifade ediliyor; yani sâlikin kendi iradesini, kendi sıfatlarını Hakk'ın iradesine ve sıfatlarına teslim ettiği, "ölmeden evvel öldüğü" makamdır. Bu, bir yok oluş değil, Hakk ile var oluştur. Bu seyrin tamamı 40 mertebede tamamlanır ve İnsân-ı Kâmil, bu 40 mertebeyi kendi varlığında cem eden, toplayan zâttır.

"Sendeki Sıfatlar Allah'ın Sıfatlarıdır": Tecellî ve İdrak

Marifetin belki de en çok yanlış anlaşılan, ama anlaşıldığında da insanı en çok özgürleştiren yönü, sıfatlar meselesidir. Bizler "ben görüyorum", "ben işitiyorum", "ben biliyorum", "ben hayattayım" deriz. Bu "ben" dediğimiz kimdir? Bu sıfatların kaynağı nedir? Marifet bize der ki: Bu sıfatlar sana ait değildir, ödünçtür. Onların asıl sahibi Hakk'tır. Sen, bu sıfatların tecellî ettiği, zuhûra çıktığı bir aynasın, bir mazharsın.

Bu hakikati idrak etmek, insanı "ötede" bir Allah arama zahmetinden kurtarır. Elbette O, her şeyden münezzehtir, ötelerin ötesidir. Lakin aynı zamanda sana şah damarından daha yakındır. Bu yakınlığı en güzel anlatan ifade, Terzibaba Hazretleri'nin sohbetlerinde sıkça tekrar ettiği şu sırdır:

Gerçi biz bunları bilsek de bilmesek de bizde bunlar faaliyet üzeredir, ama bunları bilerek kullanmaktır mühim olan. İşte Fatiha açma manası verilen o Sure-i Şerif’in hakikati budur, sendeki sıfatlar Allah’ın sıfatlarıdır, bunları böyle bil, daha ötelerde arama diyor. Tabi Allah ötelerde de vardır, ama beride de vardır, bunlar öte beri iş değildir.

Bu, insanın ilahlık taslaması demek değildir, haşa! Tam tersine, kendinde vehmettiği bütün güç ve kudretin, bütün varlığın gerçek sahibine iade edilmesi, emanetin sahibine teslim edilmesidir. Senin görmen, O'nun Basîr isminin tecellîsi; senin işitmen, O'nun Semî' isminin tecellîsi; senin hayatın, O'nun Hayy isminin tecellîsidir. Bu idrak, insanı hem alçakgönüllü yapar hem de şereflendirir. Çünkü o zaman anlarsın ki sen, ilâhî isimlerin sergilendiği bir vitrin, ilâhî sıfatların göründüğü bir aynasın.

Bu sır, sadece insanın kendi iç âleminde değil, dış âlemde de caridir. Baktığımız her şey, O'nun sanatının izlerini taşır. Bir dağın heybeti, Celâl isminin; bir çiçeğin güzelliği, Cemâl isminin; akan bir nehrin bereketi, Rahmân isminin tecellîsidir. Ra'd Sûresi'ndeki bir ayetin irfanî tefsiri bu iç içeliği anlatır:

Daha derin bir boyutta: Arz = kalp , dağlar = manevi makamlar , nehirler = ilhâm ve marifet akışı olarak yorumlanır. Dağlar, sebat ve sadakatin; nehirler, zikrin ve İlâhî feyzin sürekliliğinin simgesidir. Seyr-ü Sülûk Açısından Arzın “yayılması”: Nefsin hazırlanması, terbiye sürecinin başlamasıdır. Dağların “dikilmesi”: Sarsılmaz ahlâkî ve manevi temellerin inşasıdır. Nehirlerin “akıtılması”: İlâhî sevk ve cezbenin, ilhamın kalpte dolaşmaya başlamasıdır.

Marifet, kâinat kitabını ve insan kitabını böyle birbiri içinden okumaktır. Dışarıdaki dağ, içerideki mânevî makamın; dışarıdaki nehir, içerideki marifet akışının bir yansımasıdır. Her şey, birbiriyle konuşan bir işaretler sistemidir. Bu dili çözdüğün an, her zerre sana Hakk'tan haber vermeye başlar.

Marifet Yolunda İdrak Kargaşası: Her Sözü Kendi Mertebesinde Anlamak

Bu anlatılanlar derin ve ince manalardır. Bu yolda en büyük tehlike, farklı mertebelere ait bilgileri ve sözleri birbirine karıştırmaktır. Her söz, söylendiği makama ve muhatabın bulunduğu mertebeye göre bir anlam taşır. Şeriat mertebesinde geçerli olan bir hüküm, tarikat mertebesinde farklı bir anlam kazanır; hakikat mertebesinde söylenen bir sözü, şeriat zemininde beyan etmek ise fitneye sebep olabilir.

İlim bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde, basamak basamak, sindire sindire öğrenilir. Bilgi yığınını irfana dönüştürmek, her bilgiyi kendi ait olduğu dosyaya, kendi ait olduğu mertebeye yerleştirmekle mümkündür. Terzibaba Hazretleri'nin "tevhid çorbası" benzetmesi bu durumu özetler:

Evvela bu kargaşa bilgi kompleksin içerisinden kendimizi çıkarıp temiz düzgün bir akış içerisinde berrak bir bilgi ile Hakk’a ulaşmamız bu dolaşmış olan bilgileri ayırmakla mümkündür. Nasıl ayıracağız. O zaman şeriat mertebesinin ilmini bir kitaba koyacağız... tarikat mertebesinin ilmini bir dosyaya koyacağız... hakikat mertebesinin ilmini bir dosyaya marifet mertebesinin ilmini bir dosyaya... ayırmak lazımdır. Şimdi siz yemek yaparken pirinç bulgur makarna nişasta bunlar birbirine karışmışsa bundan çorba yahut pilav yapmışsak karma karışık olur. Bu tevhid çorbasını ancak ustalar yaparlar.

Bu ayrımı yapamayanlar, "her şey O'dur" sözünü alıp, şeriatın emir ve yasaklarını terk etmeye kalkarlar. Bu, hakikatle bâtılı karıştırmaktır. Marifet, şeriatı iptal etmez; tam aksine, onun ruhunu, hikmetini ve hakikatini ortaya çıkarır. Her mertebenin kendine ait bir hükmü, bir edebi vardır. Bir binanın zemin katının kuralları ile çatı katının kuralları bir değildir.

Tarikat mertebesinde geçerli olan biz sözü şeriat mertebesinde kullanırsak yanlış olur. Hakikat mertebesin-deki geçerli olan bir hükümü bir sözü tarikatta, şeriatta kullanırsak yanlış olur. Şeriat mertebesinde olan bir sözü marifet hakikat mertebesinde kullanmaya kalkarsak yerli yerince olmaz. O mertebenin sözü olmaz.

Örneğin, Bakara Sûresi'nde geçen Hz. Âdem'in (a.s.) yaklaşmaması emredilen "ağaç" hadisesi, her mertebede farklı bir anlama bürünür. Bu, Kur'ân'ın bir manasının diğerini iptal ettiği anlamına gelmez; her mertebedeki sâlikin kendi idrak seviyesine göre o hakikatten bir pay aldığını gösterir:

...şeriat mertebesinde genel anlaşılan mânâ’da o ağaça yaklaşmayın diye denilip geçiliyor, tarikat mertebesinde ağaç konusu biraz daha muhabbetli olarak deniliyor, ama hakikat mertebesinde bu ağaca yaklaşmayın denildiği zaman bu sendeki dünyaya karşı olan muhabbet ağacı... marifet mertebesinde ise kendi varlığında bulduğun bu âlemdeki hayal ve vehim ağacına yaklaşmayın diyor...

Marifetin doktriner yapısı, böyle katmanlı bir hakikat anlayışına dayanır. Zâhirdeki çokluğun bâtındaki birliğe dayandığını; bu birliğin Hakîkat-i Muhammedî sırrıyla, mertebeler halinde bir nizam içinde zuhûr ettiğini; insanın bu nizam içinde ilâhî sıfatların bir aynası olduğunu ve bu yolda ilerlerken her mertebenin ilmini ve edebini kendi yerine koymak gerektiğini bilmek, marifetullah denizine açılmak isteyen her sâlik için en temel azıktır.

Terzibaba Geleneğinde Marifet'in Yaşanması

Marifet, yaşanan, tadılan, hâl edilen bir hakikattir. Dört kapının sonuncusu, bir binanın çatısı gibidir. O çatıya ulaşmak için duvarları örmek, merdivenleri çıkmak icap eder. Bu yolculuğun, bu mânevî tırmanışın usûlüne, erkânına Terzibabalık geleneğinde [seyr-i sülûk](/wiki/seyr-i-suluk) (mânevî yolculuk) denir. Marifet, bu yolun hem rehberi hem de nihai gayesidir. O, bir netice olduğu kadar, yolun her adımında sâlike fısıldayan bir sırdır.

Seyr-i Sülûk: Çokluktan Birliğe Giden Yol ve Mürşidin Rolü

Tasavvuf yolu, en temelde, çokluk (kesret) âleminden Birlik (Vahdet) hakikatine doğru yapılan bir seferdir. Gözümüzü açtığımız bu âlem, sayısız tecellînin, rengin, sesin ve suretin meclisidir. Sâlikin ilk işi, bu çokluğun ardındaki Bir’i sezmek, sonra bilmek, nihayetinde ise o Bir ile “bir” olmaktır. Bu, zâhirden bâtına, daldan köke doğru bir iniştir. Terzi Babamız, bu sırrı Ra’d Sûresi’ndeki bir misalle açıklar:

Bu yapı, zâhirde ayrılık, bâtında birlik ve çokluk yalnızca görünümdedir. İnsan da ne kadar duygu, düşünce ve hâl ile ayrılığa düşerse düşsün, fıtratı tektir, özü birdir, Rabbi birdir. Sâlikin vazifesi, gövdelerden köke inmektir; çokluktan birliğe geçiştir. Bu geçiş, sülûkun özü ve miracın sırrıdır. Hurma ağacı , bu yüzden sadece bir bitki değil, nefs terbiyesinin sembolüdür . Kök, bâtını temsil eder; gövdeler zuhûratı, dallar ise hayatın dağılan yönlerini. Meyve ise marifettir: tatlı, besleyici ve sabırla gelen.

Her birimiz tek bir kökten beslenen, ama farklı gövdelerle, farklı dallarla zâhir olan hurma ağaçları gibiyiz. Yolculuk, dallardaki oyalanmayı bırakıp, gövdeden süzülüp o tek köke, yani hakikatimize vasıl olmaktır. Meyve, yani marifet, bu yolculuğun sonunda sabırla tadılacak bir lütuftur.

Ancak bu yol, kılavuzsuz gidilecek bir yol değildir. Çünkü sâlikin zihni, başlangıçta karmakarışık bilgilerle, yarım yamalak duyumlarla doludur. Şeriatı, tarikatı, hakikati, marifeti birbirine karıştırır. Tıpkı acemi bir gelinin, evdeki artık malzemelerden ne yapacağını bilemeyip her şeyi bir tencereye atması gibi. Terzi Babamız bu hâli “tevhid çorbası”na benzetir:

Şimdiden çıraklık devresindeyiz, diyelim ki yeni bir kızımız evlendi, evde baktı yiyecek yok aldıracak kimse de yok akşama da bir çorba lazım işte ondan bir parça kalmış ondan bir parça kalmış neyse karıştırdı yaptı bir şey, şimdi buna ne isim verecek, tevhid çorbası daha ileriki yaşlarda olacak da ustalaştığı zaman pirinç pilavı dese içinde bulgur da var, bulgur pilavı dese içinde pirinç de var, işte elimizdeki bilgi yumağı yığını buna benziyor. Evvela onları pişirmeden evvel pirinçleri bir tarafa bulgurları bir tarafa makarnaları bir tarafa ayırıp ondan sonra yetiyorsa bir çorba veya makarna yetmiyorsa eş değerinden komşudan veya çarşıdan bir miktar daha alıp yapılabilecek hale getirilir.

İşte Mürşid-i Kâmil, o mâneviyat mutfağının ustasıdır. Müridin kafa tenceresindeki pirinci bulgurdan, makarnayı mercimekten ayırır. Her mertebenin hukukunu, yerini, yakıtını öğretir. Şeriatın fıkıh ile, tarikatın zikir ve edep ile, hakikatin tefekkür ile, marifetin ise ilim ile yürüdüğünü talim ettirir. Mürşid olmadan çıkılan yol, ya yolda kalmakla ya da hedeften şaşmakla neticelenir.

Eğer gayemiz Hakikat ve Marifete ermekse tarikatta kalmamamız lazımdır demekle tarikat dışına çıkalım demek istemiyorum, yolda kalmamamız lazımdır, demek istiyorum. Eğer yol ehliysek hedef ne ise oraya ulaşmamız gereklidir.

Mürşid, sâlikin elinden tutarak onu yolda oyalanmaktan kurtaran, hedefe, yani marifetullaha eriştiren ilâhî bir rehberdir.

Mânevî Ameliyeler: Zikir, Edep ve İhsan Hâli

Seyr-i sülûk, sadece zihnî bir anlama süreci değil, aynı zamanda kalbî ve bedenî bir dizi mânevî ameliye ile ilerleyen bir yaşantıdır. Zikir, rabıta, murakabe, hizmet ve edep, bu yolun azıklarıdır. Bunlar olmadan marifet meyvesi olgunlaşmaz. Ancak bu amellerin de mertebeleri vardır. Aynı fiil, farklı idrak seviyelerindeki sâlikler için bambaşka manalar taşır. Hacca giden binlerce insan, zâhiren aynı tavafı, aynı sa’yi yapar. Ama her birinin iç âleminde yaşadığı tecellî, kendi mânevî durağına göredir.

Mesela şeriat mertebesinde bir tavaf yapan kimse sayısal olarak yedi defa döndüğü zaman tavafını yapmıştır namazını da kılarsa tamam olmuştur. Tarikat mertebesinde tavaf say yapan bir kimse duyguları biraz daha artmıştır, daha çok göz yaşı döker, daha çok heyacanlanır, ama Hakikat mertebesinde dönen bir kimsenin yedi defa dönmesi her döndüğünde bir nefis mertebesi itibariyle döner ve helezonik olarak döner. Yükselerek döner. Ayakları zemindedir ama idraken yükselerek döner. Daha ileride marifet mertebesinde olan kimse ise sıfat-ı subutiye hakikatleri ile Hayat, İlim, İrade, Kudret Kelam, Sem’ , Basar olarak her bir dönüşte... kendi hayatının Hakk’ın hayatı olduğu, kendinde bunu yaşadığı, ilminin hakkın ilmi olduğu... kendine ait bir şeyin olmadığını idrak ederek döner.

Marifete eren sâlikin tavafı, artık sadece Kâbe’nin etrafında bir dönüş değil, Hakk’ın sıfatları içinde, O’nun hayatı ile hayatlanarak, O’nun ilmi ile bilerek yapılan bir seyrandır. Kendi cüz’î varlığının, Hakk’ın küllî varlığı içinde bir hiç olduğunu idrak ederek döner. Bu, amellerin marifetle nasıl bir derinlik kazandığının en güzel misalidir.

Bu idrakin kalbe yerleşmesini sağlayan en temel hâl ise “ihsan”dır. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Cibril hadisinde tarif ettiği üzere ihsan, “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir; zira sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” Bu hâl, marifet yolcusunun daimi azığıdır. Her an, her nefes, Hakk’ın huzurunda ve O’nun müşahedesi altında olduğu bilinciyle yaşamak... Terzi Babamız bu sırrı şöyle açar:

Efendi Babam İhsânın karşılığı, İhsân değil mi derken burayı açıyordu. Şimdilik her ne kadar göremiyor- san, O’nu görüyormuş gibi ibadet etmek müşâhade yani Zât-i tecelli olan Cemâl-i İlâhi kapılarını açıyordu.

Bu “görüyormuş gibi” yaşamak, zamanla “görerek” yaşamaya, yani müşâhedeye ve Zâtî tecellîlere kapı aralar. Bu hâle ulaşmak için sâlikin en büyük yardımcısı, mürşidine olan kalbî bağı, yani [rabıta](/wiki/rabita)dır. Mürşidin mânevî nazarı altında nefsini terbiye eder, onun ahlakıyla ahlaklanır. Zira mürşid, sâlike kendi nefsini ve onun gizli tuzaklarını gösteren bir aynadır.

Nefsin Terbiyesi ve İhtiyarî Ölüm: "Sen" Elbisesini Çıkarıp "Ben" Elbisesini Giymek

Marifet yolculuğunun en çetin muharebesi, sâlikin kendi nefsiyle yaptığı mücadeledir. Nefis, terbiye edilmediği takdirde, en büyük perde, en karanlık zindandır. Kendine bir varlık, bir izzet atfeden nefis, hakikatte zillete düşmüştür. Onun izzeti, ancak ruhun emrine girip itminana ermesiyle, yani [Nefs-i Mutmainne](/wiki/nefs-i-mutmeinne) makamına ulaşmasıyla mümkündür. Cenâb-ı Hakk’ın Fecr Sûresi’ndeki o mübarek hitabı, bu zafere ermiş nefse bir davettir:

“Yâ eyyetuhâ-nnefsu-lmutme-inne, İrci’î ilâ rabbiki râdiyeten merdiyye, Fedḣulî fî ‘ibâdî, Vedḣulî cennetî” “ Ey mutmain olmuş nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına gir, cennetime gir. ”

Bu mertebeye ulaşmak, nefsin en alt tabakası olan [Nefs-i Emmâre](/wiki/nefs-i-emmare)’nin (kötülüğü emreden nefis) ve diğer perdeli mertebelerin bir bir aşılmasıyla olur. Bu, bir nevi “öldürme” ameliyesidir. Sâlik, mürşidinin manevi Zülfikar’ı ile kendi vehmî benliğini, enaniyetini, “sen”liğini keser. Bu kesme işlemi, mecazî bir ölümdür. Terzi Babamız, bu sırrı bir müridine hitabında veciz bir şekilde ifade etmiştir:

Battal Gazi, Necdet Baba’nın verdiği Zülfikar ile nefsin ile mücadele edip, Nefsi Emmâre, Nefsi Levvâme ve Nefsi Mülhimeni kestin mi? Senin senliğin kalkıp, beni (اَنَ) “Ben” de bulursan. Yani bir (اَنَ) “Ben” olan Terzi Baba’nın, ma’nâ terzisi dükkânında (اَنْتُ) “Sen” elbiseni (اَنَ) “Ben” elbisesi olan “Esmâ-i İlâhiyye” elbisesi ile değiştirip giyinir ve daha sonra bunu zâhir ve bâtın hayat��nda kullanırsan, her yerde Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın veçhini görür, doğu’da batı’da Allah (c.c.)’ın dersin.

Sâlikin, kendi izafî ve geçici “sen”lik elbisesini çıkarıp, mürşidinin şahsında tecelli eden ilâhî “Ben”lik elbisesini, yani Esmâ-i İlâhiyye’yi giymesidir. Bu, fenâfillah (Allah’ta yok olma) ve bekâbillah (Allah ile var olma) makamlarının bir ifadesidir. Artık atan “O” olur, gören “O” olur, işiten “O” olur.

Bu hâl, tasavvufta [İhtiyarî Ölüm](/wiki/ihtiyari-olum) olarak adlandırılır: “Ölmeden evvel ölünüz” sırrının yaşanmasıdır. Varlığını, iradesini, her şeyini daha bu dünyada iken Hakk’a teslim etmektir. Böyle bir kulun yanına Azrail (a.s.) geldiğinde, teslim alacağı bir “benlik” bulamaz.

...zaruri ölüm gelmezden evvel ihtiyari ölüm ile, bu dünyanın ve kendi beden dünyamızın hakikatini idrak etmiş olarak varlığımızı daha evvelden Hakk’a teslim ederiz de Azrâîl (a.s.) geldiğinde varlığımızda sadece geriye kalmış bir çuval et ve kemikten başka bir şey bulamamış olsun.

Bu, marifetin en ileri tecrübesidir. Sâlik, kendi varlık iddiasından tamamen soyunmuş, Hakk’ın varlığıyla var olmuş, yaşayan bir ölü, daha doğrusu ölümsüz bir diridir.

Marifetin Meyvesi: Yaşayan Kur'ân Olmak

Bu çetin ama mübarek yolculuğun sonunda sâlik, marifetin en tatlı meyvesini tadar: Hakikati kendi nefsinde bulur ve yaşayan bir şahit olur. Artık Kur’ân, duvarda asılı bir Mushaf veya dilde tekrarlanan bir metin değil, kendi iç âleminde her an nâzil olan, yaşayan bir kelâmdır. Çünkü Kur’ân, onu anlayana ve yaşayana nâzil olur.

...Kûr’ân-ı Kerîm her yeni doğan kimseye yeni nâzil oluyor, 1400 sene evvel nâzil oldu ama biz o Kûr’ân-ı Kerîm’den ne kadarını anladıysak bize o kadarı nâzil oldu, duvarda asılı durmuş Kûr’ân-ı Kerîm nâzil olmuş demek değildir, okuyana, anlayana nâzil olmuş oluyor, işte Kûr’ân-ı Kerîm’den kaç sayfa kaç Âyet idrak ettik isek bizim Kûr’ân’ımız o kadar...

Marifet ehli, Kur’ân’ı okumaz, Kur’ân’ı “olur”. Kendi varlığı, Kur’ân’ın ayetlerinin tecelli ettiği bir ayna hâline gelir. İşte bu makama erişen zâta [Kur'ân-ı Nâtık](/wiki/kuran-i-natik) (Konuşan Kur'an) denir. O, yürüyen bir ayet, konuşan bir hikmettir. Mürşid-i Kâmil’in en büyük vazifesi de budur: Kendi gibi Kur’ân-ı Nâtıklar yetiştirmek.

Kısacası Kûr’ân’ı nâtık olan Terzi Baba, Kûr’ân’ı nâtık elbisesi diker, giydirir. Kûr’an’ı nâtıklar yetiştirir. Asıl mesleği budur.

Bu hâle ermeden evvelki dervişlik, ne kadar zikir ve ibadetle dolu olursa olsun, bir nevi “hayalî dervişlik”tir. Kişi, kendi vehminde, kendi zannında bir yolda yürür. Gerçek dervişlik, “Âdem-i mânâ”nın, yani insanın hakikatinin, sâlikin kendi gönül âlemine, kendi arzına inmesiyle başlar.

Marifet mertebesi itibarıyla ise hakikat mertebesinde bu işi idrak etmiş olan kişinin yani kendi bünyesinde Âdem-i kendi dünyasına indirebilmiş olan kişinin Âdemiyyet mertebesini kendisinden sonra gelenlere Âdem-i hakikatleri indirmesi, anlatması da marifetullah, yani bu Âyetin marifet mertebesi, kendisine inmiş olan Âdem-i hakikatleri idrak edip yaşadıktan sonra başkasının Âdemlerini, başkasının hakikatlerini de kendi topraklarına indirtebilmektir.

Marifetin yaşanması, bir insanın seyr-i sülûk hikâyesidir. Tıpkı bir padişah adayının kâmil bir insan, yani gerçek bir “padişah” olma serüveni gibi. Bu serüven; şeriat ile “doğmak”, tarikat ile “yaşamak”, hakikat ile nefsini “öldürmek” ve nihayet marifet ile Hakk’ta fânî olup “ölmek” mertebelerinden geçer. Bu, sâlikin çokluktan birliğe, zandan yakîne, kul olmaktan Hakk ile olmaya doğru yaptığı kutlu bir miraçtır.

Füsûsu'l-Hikem'de Marifet

Marifet denizine daldığımızda, bize kaptanlık edecek en ulu rehberlerden biri, şüphesiz Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’dir. Onun Füsûsu'l-Hikem'i, yani "Hikmetlerin Yüzüktaşları", marifetin sırlarını peygamberlerin kalbine inen hikmetler üzerinden açan bir hazinedir.

Her şey, Cenâb-ı Hakk’ın bilinme muradıyla başlar. O, gizli bir hazineydi ve bilinmeyi diledi. Bu dilek, bütün varlığın zuhûra gelmesinin sebebidir. Hakk, kendi Zât'ında saklı olan sonsuz isimlerinin ve sıfatlarının güzelliğini, kudretini, ilmini seyretmek istedi. Bunun için de bir ayna lazımdı. Bütün bu âlem, o sonsuz güzelliklerin tecellî ettiği bir aynadır. Fakat bu aynaların içinde en parlağı, en cilalısı, bütün isimleri kendinde toplayan ve sadece isimleri değil, bizzat Zât'ı yansıtma kabiliyeti olan insan aynasıdır. Terzibaba’nın işaret ettiği gibi, Hakk âlemde isimlerini, insanda ise Zât'ını seyreder. Marifet, işte bu seyir hadisesinin sırrına ermektir.

Şeyh-i Ekber’in hikmetinin temeli, varlığın bir olduğu, Vücûd-u Mutlak’ın Tek olduğu hakikatine dayanır. Bu Vücûd, yani varlığın kendisi, mertebe mertebe tenezzül ederek, yani bir inişle, görünür âlemi meydana getirmiştir. Bu inişin ilk duraklarından biri Vâhidiyyet mertebesidir ki, buraya "Hakîkat-i İnsâniyye" de denir. Yani insanın hakikati, ilahi isimlerin ve sıfatların toplandığı ilk tecellîgâhtır. Terzibaba, bu iniş anında üç temel marifetin doğduğunu özetler:

Malum olsun ki Vücut Hakikat-ı İnsaniye olan Mertebe-i Vahidiyetten Mertebe-i Ruh’a tenezzül ettiği vakit üç marifet hasıl oldu ki birisi Marifet-i Nefs, yani kendi zatını ve hakikatini bilmek diğeri Marifet-i Mübdi yani kendisinin mücidini bilmek, üçüncüsü Mucidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmektir.

Marifet yolculuğunun üç adımı: Önce kendini bilmek (Marifet-i Nefs), sonra seni var edeni, kaynağını bilmek (Marifet-i Mübdi), en sonunda da O'na karşı mutlak bir hiçlik ve ihtiyaç içinde olduğunu idrak etmek. "Nefsini bilen Rabbini bilir" hadis-i şerifinin sırrı burada açılır. Kişi, kendi hakikatini tanıdıkça, o hakikatin kendinden menkul bir varlık olmadığını, bir Kaynağa dayandığını anlar. Bu anlayış onu, Kaynağı olan Rabbine götürür. Bu yolculuk, vehmî varlığından soyunup hakiki varlığa bürünme yolculuğudur.

Zıtların Aynasında Hakk’ı Görmek: Zâhir ve Bâtın

Marifetin en çetin yokuşlarından biri, zıt gibi görünen şeylerin hakikatte bir olduğunu idrak etmektir. Âlem, ilahi isimlerin tecellîsidir ve isimlerin çoğu birbirine zıttır: Zâhir-Bâtın, Evvel-Âhir, Celâl-Cemâl, Hâdî-Mudil... Marifet ehli olmayan, bu isimlerin tecellîlerini ayrı ayrı varlıklar zanneder, birini diğerine düşman bilir. Oysa ârif, bunların hepsinin Tek bir Vücûd'un farklı yüzleri olduğunu bilir.

Terzibaba, İbn Arabî Hazretleri’nin dilinden bu zıtların birliğini bir sohbetle anlatır. Zâhir ismi (görünen, dış yüz) "Ben varım!" diye ortaya çıktığında, onun tam karşısında duran Bâtın ismi (görünmeyen, iç yüz) "Hayır, sen yoksun, seni var eden benim!" der. Bu, her zıt isim çifti için geçerlidir. Hidayet veren Hâdî ismi tecellî ettiğinde dalalete düşüren Mudil ismi gizlenir; Mudil ismi zuhûr ettiğinde Hâdî ismi bâtın olur.

Halbuki “Zahir” ve “Batın” olan ancak ayn-ı vahidi olan Hakk olduğu için ben lafzıyla mütekellim olan Vahidir. Ben lafzını duyanın aynıdır.

Cem makamı budur. "Ben" diyen Zâhir de, "Hayır, Ben!" diyen Bâtın da aslında aynı Hakk'tır. Sâlikin yolculuğu, bu iki "ben" arasındaki kavgayı bitirip, ikisini de konuşturanın Tek bir Söyleyici olduğunu idrak etmektir. Hallâc-ı Mansûr "Ene'l-Hakk" (Ben Hakk'ım) dediğinde, kendi nefsini aradan çıkarıp, kendi varlığının aynasından konuşan Bâtın'ın sesini dışa vurmuştur. Marifet, bu sırra ermektir: sendeki "ben" diyen sesin sahibini tanımaktır.

Bu idrak, sâliki, Hz. İbrahim’in (a.s.) yaşadığı imtihanın bâtınî manasına götürür. O, rüyasında oğlunu kurban ederken aslında kendi vehmî varlığını, nefsini kurban etmektedir. Terzibaba’nın Füsûs şerhinden dinleyelim:

Eğer onu Halik görürsen maksud olan marifet budur, eğer mahluk görürsen bu ancak emr-i vücudi hakikat-i hal hilafında görmen için cesed-i tabi unsurinin basarını ve basiretini istila etmiş olmasından naşidir. Yani kendi vücuduna baktığın zaman kendi durumuna baktığın zaman bunu Halık görürsen marifet budur, maksat anlaşılmıştır. Eğer onu mahluk olarak görürsen nefsaniyetinin tabiatının vücut-u unsuriyenin senin aklının üzerine çıkmış olduğu anlaşılır.

Kişi kendi varlığına baktığında onu Hakk'ın bir zuhûru, bir tecellîsi, yani "Hâlık" olarak görürse, bu marifettir. Yok, eğer onu Hakk'tan ayrı, müstakil bir "mahluk" olarak görürse, bu, madde perdesinin, unsûrî bedenin basiretini kör ettiğinin işaretidir. Kurban edilmesi gereken işte bu "mahluk" zannıdır.

Hakikatin Tenezzülü: Her Mertebenin Kendi Hükmü Vardır

Hakk'ın hakikati tektir, ama bu hakikat bize doğrudan, bütün çıplaklığıyla gelmez. Mertebe mertebe tenezzül eder, yani seviye seviye iner. Her iniş durağında farklı bir kisveye bürünür. Şeyh-i Ekber bu mertebeleri şeriat, tarikat, hakikat ve marifet olarak sıralar. Marifet, bu mertebelerin hepsini kuşatan ve her birinin kendi yerinde ne kadar doğru ve gerekli olduğunu bilen bir idraktır.

Ne kadar açık beyanıştir. Biri şeriat mertebesi, biri tarikat mertebesi, biri hakikat mertebesi, birisi de marifet mertebesidir. Zahiri kısmı herkesin anladığı kolayca şu şudur, bu budur... Bir ayet-i kerime hangi mertebeyi anlatıyorsa o mertebeden gelmiştir. Yani kaynağı odur.

Şeriat mertebesinde kul ayrı, Rab ayrıdır. Fiiller kula aittir, karşılığında cennet veya cehennem vardır. Bu mertebede bu bakış doğrudur ve gereklidir. Tarikat mertebesinde sâlik, fiillerin ardındaki failin Hakk olduğunu sezmeye başlar. Hakikat mertebesinde ise varlığın birliğini müşahede eder. Marifet ise, bütün bu mertebeleri bir araya getirir. Şeriattaki ikiliğin, birliğe ulaşmak için bir basamak olduğunu bilir. Cennet için ibadet edenin de kendi mertebesinde doğru bir iş yaptığını, ama kendisinin derdinin cennet değil, Cemâl-i İlâhî olduğunu idrak eder. Ârif, her şeyi yerli yerine koyan, her hükmün hangi mertebede geçerli olduğunu bilendir.

Bu mertebeler arası geçiş ve idrak, bir rehber, yani bir peygamber veya onun vârisi olan bir mürşid olmadan olmaz. Çünkü tevhide, yani birliğe davet, zorunlu olarak bir ikilik gerektirir: davet eden ve davet edilen.

Zira risalet ikilik üzerinedir. Peygamberlik ikilik üzerinedir... Davet, eden ve edilen olduğundan ikilik üzerinedir. Eğer bu peygamberlik olmazsa kimse hiçbir şey anlayamaz, ne olduğunu bilemez. İkilikten sonra tevhide davet ettiğinden birliğe dönüştürülmüş oluyor. Ama o ikilik daveti, yani sen ben daveti olmazsa irfaniyet oluşmuyor.

Peygamber "Ey insanlar, Allah'a kulluk edin!" dediğinde, bir "siz" ve bir "Allah" ikiliği kurar. Bu, şeriatın dilidir. Ama bu davetin nihai amacı, bu ikiliği ortadan kaldırıp herkesin ve her şeyin Tek bir Vücûd'un tecellîsi olduğunu bildirmektir. Marifet, davetin başladığı ikilikten, davetin işaret ettiği birliğe vasıl olmaktır.

İstidat ve A'yân-ı Sâbite: Herkes Kendi Kabınca Alır

Aynı davet, aynı Kur'an, aynı hikmet neden herkeste aynı tesiri göstermez? Neden biri İbn Arabî'nin Füsûs'unu okuyunca küfür damgası vurur da, diğeri ondan irfan dersleri çıkarır? Şeyh-i Ekber bu sorunun cevabını A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler) ve istidat (kabiliyet) kavramlarıyla verir.

Her bir varlığın, daha bu âleme zuhûr etmeden evvel, Cenâb-ı Hakk'ın ilminde bir hakikati, bir "sabit özü" vardır. Bu öze ayn-ı sâbite denir. Bu öz, Hakk'tan neyi, nasıl ve ne kadar alacağını belirleyen bir kabiliyet, bir istidat taşır. Varlık âlemine çıktığında, herkes kendi ayn-ı sâbitesinin ve istidadının gerektirdiği şekilde tecellîleri kabul eder.

Nitekim Şeyh Ekber (r.a.) bu Fusûsu’l Hikem’de binlerce hakikatler ve marifetler beyan buyururlar, nice kimseler vardır ki bu marifetleri hafsalalarına sığdırıp bu hakikatleri kabul edemezler. Bu kabul edememe keyfiyeti şüphe yoktur ki istidadının olmayışındandır... Kelam bir fakat istidad-ı samiin muhteliftir.

Söz birdir, ama dinleyenin kabiliyeti farklıdır. Su aynı sudur, ama bir bardağa dolar, bir sürahiye dolar, bir göle dolar. Herkes kendi kabı kadar alır. Belkıs'ın iman etmesi, Kisrâ'nın mektubu yırtması, Sâmirî'nin buzağı yapması... Hepsi, ezelde ilm-i ilahideki hakikatlerinin, yani istidatlarının bu dünyadaki bir yansımasıdır. Ârif, bu sırrı bildiği için kimseyi kınamaz. Herkesin kendi Rabb-ı Hass'ının, yani kendi ayn-ı sâbitesini terbiye eden özel Rab isminin hükmü altında olduğunu bilir.

Bu derin konular, gündelik dilin sınırlarını aşar. Bu yüzden tasavvuf ilmi, kendi ıstılahlarını, yani özel terimlerini geliştirmiştir. Vücûd, ayn, gayr, vahdet, kesret gibi kelimeleri lügat manalarıyla anlamaya çalışmak, yolu kaybetmektir.

Öyleyse bu ve benzeri ıstılahları günlük dilde kullanılan lügat manalarıyla anlamamak gerekmektedir. Her ilmin bir ıstılah geliştirdiği ve bu ıstılahlarla anlatıldığı ve anlaşıldığı malumdur... Bazı tasavvufi marifet konuları akli idrakin fevkinde olduğu için akla zıt aklı aşan ifadelerin ortaya çıkması da gayet tabiidir.

Marifet, sadece akılla anlaşılan bir bilgi değildir. O bir zevktir, bir hâldir, bir müşahededir. Akıl, sâliki bir yere kadar getirir, ama bir noktadan sonra onu teslim etmek gerekir. Terzibaba’nın çember misali manidardır: Çemberin üzerindeki bir nokta, sadece kendi var olduğu anı bilir, bir önceki ve bir sonraki yokluğunu idrak edemez. Ama merkeze geçen, hem varlığı hem yokluğu aynı anda görür. Marifet, bu çevre üzerindeki koşuşturmayı bırakıp, her şeye eşit uzaklıktaki merkeze, yani Hakk'a vasıl olmaktır. Bu merkezde, bütün zıtlar birleşir, bütün sorular cevabını bulur ve sâlik, kendi varlığının ve bütün âlemin, o Merkez'den yayılan bir tecellî olduğunu idrak eder. İşte Füsûs'un bize açtığı marifet kapısı budur.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Marifet yolculuğunda Füsûs’un kapısını araladığımızda, aklın alıştığı düz yolların bittiği, iki zıddın birbiriyle kucaklaştığı bir vadiye gireriz. Burası, Cem makamı denilen, ayrılıkların eriyip birliğin göründüğü yerdir. İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarından beslenen Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu vadinin sırlarını bize sohbet diliyle açar. Marifetin en çetin, en lezzetli ve en hayret dolu menzili burasıdır: Hakk’ı hem her şeyden öte ve yüce (tenzih) bilmek, hem de her şeyde ve her şeyle birlikte (teşbih) görmektir.

Akl-ı meâş, yani gündelik işlerimizi yürüten akıl, kolay olanı seçer. Hakk’ı göklerin ötesinde, arşın üzerinde, yaratılmışlardan tamamen ayrı ve münezzeh bir varlık olarak düşünmek, aklın işine gelir. Buna Tenzih deriz. Bu, imanın ilk ve gerekli bir basamağıdır. Lâkin marifet, bu basamakta durup dinlenmez. Zira Hakk’ı sadece tenzih etmek, O’nu kendi aklımızın dar kalıplarına hapsetmektir. Sanki O’na, “Sen ancak orada olabilirsin, burada, bu eşyada, bu bedende olamazsın” demek gibi bir cürettir. Bu, O’nu tanıttığını zannederken, aslında O’nu tanınmaz hale getirmektir. Terzibaba Hazretleri bu inceliğe şöyle işaret eder:

Böylece Hakk bir sıfat ile kayıtlanmış olur, tenzih ettiğin zaman Hakk’ı kayıt altına alırsın, diğer sıfatları atılmış olur. Keza bundan Hakk’ın haddi bunların haddinden, hududundan hariçtir manası çıktığı için aynı zamanda Hakk’ı bir hudud ile de tahdit, sınırlamış oluruz. Veyahut bil cümle mukayyedâttan münezzehtir desek mutlak bir kayıt ile kayıtlamış oluruz. Yani bütün bu mevcudatın dışındadır dediğimiz zaman bitti. Sen Cenab-ı Hakk’ı orada izah etmiyorsun, Cenab-ı Hakk’ı tanınmaz hale getiriyorsun.

“Hakk her şeyden münezzehtir” derken bile O’nu “münezzehlik” kaydıyla sınırlamış oluyoruz. Hakikat ehli ise, Hakk için ne bir kayıt ne de mutlak bir kayıtsızlık düşünür. O, hem Zâhir’dir hem Bâtın. Hem Evvel’dir hem Âhir. O’nu sadece Bâtın bilip Zâhir’de görememek, tek kanatla uçmaya çalışmak gibidir. Gerçek ârif, Muhammedî mîzan sahibidir; tenzih ve Teşbih kanatlarını birlikte çırpar. Hakk’ı hem yarattığı her şeyden sonsuz derecede yüce ve benzersiz bilir, hem de her zerrede O’nun isimlerinin ve sıfatlarının tecellisini müşahede eder. Bu, aklı hayrete düşüren, fakat kalbi itminana erdiren kâmil marifettir.

Bu kâmil marifete giden yol, iki büyük adımdan geçer. Birincisi, nefsini bilerek Rabbini bilmektir. İkincisi ise, Rabbini bilerek nefsini bilmektir. "Nefsini bilen Rabbini bilir" hadîs-i şerifi, yolun başlangıcını işaret eder. İnsan kendi acizliğini, fakrını, muhtaçlığını, faniliğini idrak ettikçe; kendindeki görme, işitme, bilme gibi sıfatların aslında kendisine ait olmadığını, bir Yüce Kudret’ten ödünç olduğunu anladıkça, eserden Müessir’e, sanattan Sanatkâr’a ulaşır. Bu, nefsin cihetinden Rabbin marifetidir.

Fakat yolculuk burada bitmez. Asıl kemâlât, bu bilişle Hakk’ın marifet deryasına daldıktan sonra, o deryadan kendi nefsine tekrar bakmaktır. O zaman insan, nefsini bambaşka bir gözle görür. Artık o nefs, Hakk’tan ayrı, müstakil bir varlık değil; Hakk’ın zuhurlarından bir zuhur, tecellilerinden bir tecellidir. Şeyh-i Ekber’in Füsûs’taki ifadesiyle Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açar:

Birisi, senin nefsin haysiyyetiyle Rabb'in ma'rifetidir; diğeri, nefsin haysiyyetiyle değil, Rabb'in haysiyyetiyle, Rabb'in ma'rifeti sebebiyle, nefsin ma'rifetidir... bu defa nefsinin Hakkın zuhurlarından bir zuhur olduğunu bilirsin. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz’e “Rabbını ne ile bildin” diye sual edilince “eşyayı Allah ile bildim” buyurdular.

Bu ikinci biliş, marifetin zirvesidir. Artık sâlik, “Ben kimim?” sorusuna kendi vehminden cevap vermez. Cevabı Hakk’tan alır. Bu makamda, kul ile Rab arasındaki o ince perde öyle bir aralanır ki, Şeyh-i Ekber’in dilinden şu hayret verici hakikat dökülür:

Beyt: Sen abdsin ve sen Rab'sin; o kimse için ki,onun için onda sen abdsin

Bu, Cem makamının dilidir. Manası şudur: Ey iki marifete de sahip olan ârif! Sen, birinci marifetin cihetinden, yani kendi acizliğini ve faniliğini bildiğin yönden bir kulsun, bir abd'sin. Fakat ikinci marifetin cihetinden, yani varlığının Hakk’ın bir tecellisi olduğunu, sendeki sıfatların O’nun sıfatlarının bir yansıması olduğunu idrak ettiğin yönden, sen o tecellinin mazharı olarak Rab isminin bir zuhurusun. Kendi zahirî suretinle, bu et ve kemik bedeninle kulsun; ama bu sureti ve kaydı aradan kaldırdığında, hakikatin itibariyle Hakk’ın bir zuhurusun. Kendin ile varsan kulsun, "sen" aradan çıktığında ise O’nun tecellisi olarak Rabsın. Bu, senin kendi varlığının Rabbi olmandır, yoksa hâşâ Âlemlerin Rabbi olman değil. Bu, sendeki ilahi sırrın adıdır.

Bu sırra eren ârifin kalbi, cilalanmış bir ayna gibidir. İlahi tecellî, o aynaya vurduğunda, her bakan kendi kabına, kendi meşrebine, kendi mertebesine göre bir mana görür. Hadise birdir, ama idrakler farklıdır. Tıpkı ateşe atılan Hz. İbrahim (a.s) kıssasındaki gibi. Ateş aynı ateştir. Nemrud ve kavmi için o ateş yakıcı bir azaptır. Fakat İbrahim’in (a.s) nazarında, Hakk’ın “Ey ateş, serin ve selamet ol!” emriyle bir gül bahçesine döner.

Tabi İbrahim’in (a.s.) gözünde orası serin ve selamet idi. Çünkü Cenab-ı Hakk onun hakkında; 21/69 يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَسَلامًا “ey ateş serin ve selamette ol” dedi. İbrahim’in (a.s.) bakışına göre aynı ateş selametti. Ama diğerleri onu ateş olarak gördüğünden ateş oldu, ateş olarak gördüler. İşte tecellî-i ilâhî böyledir. Çünkü o tecellî-i ilâhî hadd-i zâtında birdir; velâkin kabiliyetleri ve istidatları dolayısıyle muhtelif olur.

Şeriat ehli aynı hadiseye bakar, zâhir hükmünü verir. Tarikat ehli bakar, bir işareti sezer. Hakikat ehli bakar, tecellinin sırrını müşahede eder. Marifet ehli ise o tecellinin ta kendisi olur. Bu yüzden Hz. Ali (k.v.) Efendimiz, bal dolu çanağın ne olduğunu, diğer ashap gibi sadece bakarak değil, parmağını batırıp tadarak beyan etmiştir. Onun ilmi, nazarî ve istidlâlî (bakışa ve delile dayalı) değil; şuhûdî ve zevkîdir (görerek ve tadarak). Marifet, balın ne olduğunu okumak değil, balı tatmaktır.

Bu tadış, zikirle olur. Ama hangi zikirle? Sadece dilin tekrarıyla değil. Zikrin hakikati, anılanın manasını kalbe indirmektir. Cenâb-ı Hakk, "فَاذْكُرُونِۤى اَذْكُرْكُمْ" (Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim) buyurur. Terzibaba Hazretleri, buradaki "Beni zikredin" emrinin derin manasını şöyle açar:

“Beni zikredin” yani benim esma-i ilahiyem nedir? Neler var 99 esma-i ilahiyem, rahmaniyetimi hatırlayın, rububiyetimi hatırlayın, merhametimi hatırlayın... Zat’ımı hatırlayın diyor, beni demesi Zat’ımı hatırlayın demektir. Bunun üzerine “اَذْكُرْكُمْ ezkürküm” bende sizi Zat’ımdan zikredeyim hatırlayayım.

Kul, Hakk’ın isimlerini ve sıfatlarını tefekkürle, hayretle, muhabbetle andığında, bu sadece bir anma değil, bir davettir. Bu davete icabet eden Hakk, kulunu kendi Zât’ından bir tecelli ile anar. İşte o an, Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v) işaret ettiği o müstesna vakittir: “Benim Rabbımla öyle bir vaktim olur ki, oraya ne bir mukarreb melek ne de gönderilmiş bir peygamber girebilir.”

Bu, aracıların; yani isimlerin, sıfatların, fiillerin dahi aradan çekildiği, kulun varlığının Hakk’ın varlığında yok olduğu, Zâtî tecelli anıdır. Bu, marifetlerin en yücesidir. Bu halde sâlik, bütün varlığın Hakk’ın rahmetine doğru aktığını, her şeyin O’ndan başlayıp O’na döndüğünü müşahede eder. Artık onun için kâinatta Hakk’ın Zât’ından gayrı bir mevcûd kalmaz. Bu, ilimle dirilmektir, manevî ihyâdır.

İmdi ihyâ-yı ma'nevi ihyâ-yı hissiden a'lâ ve eşreftir. Yani manevi diriltmek, hissi diriltmekten daha güzeldir. Yani ilim ile hay olan bir kimse ebeden ölmez diye hadis-i şerifte beyan olunur...

Füsûs’un ışığında zıtların birliği budur. Kul olmanın zilleti içinde Rabbin izzetini bulmak; fâniliğin içinde bekâyı tatmak; çokluk aynalarında Bir’in cemâlini seyretmektir. Bu, aklın sınırlarının bittiği, kalbin seyrinin başladığı yerdir. Bu, hayret içinde hayret, zevk içinde zevk ve nihayetinde vuslatın ta kendisidir. Bu makamın ötesi, arayışın bittiği yerdir. Çünkü arayan da, aranan da, arayış da O’ndan başkası değildir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Marifet

Marifet, Hakk’ı bilmektir; ama bu bilmek, deftere kitaba sığan bir ilim değildir. Bu, tadanın bildiği, yaşayanın erdiği bir hâldir. Hazret-i Mevlânâ, o irfan okyanusu, bize marifeti kuru tanımlarla anlatmaz. Onu hikâyelerin içine gizler, bir kuşun kanadına, bir gülün kokusuna, bir dervişin sabrına nakşeder. Mesnevî-i Şerîf’i okuyan can, marifeti öğrenmez, onu yaşamaya başlar. Zira Mevlânâ, hakikati bir ders gibi sunmaz; onu bir sofra gibi kurar ve gönlü aç olanı dâvet eder.

Mürşid-i Kâmil: Marifet Güneşi ve İlâhî Hekim

Marifet yolculuğu, rehbersiz çıkılan bir sefer değildir. Bu yolda sâlikin elinden tutan, karanlığına ışık olan bir İnsân-ı Kâmil vardır. Hazret-i Pîr, bu kâmil zâtı, etrafındaki inkâra ve cehalete aldırmadan nurunu saçan bir dolunaya benzetir. Gecenin karanlığında köpekler aya havlar durur, ama ay, onların havlamasından ne bir zerre nur kaybeder ne de seyrinden geri kalır.

Dolunay, nurunu saçarak seyrini ve devrini tamamladığı ve yeryüzündeki köpeklerin bağırışmalarının onun devrine ve nuruna bir zararı olmadığı gibi, peygamberler ve evliyâ da köpekler mesabesinde olan inkârcıların itirazlarına ve havlamalarına bakmayarak marifet nurunu saçarlar; ve yatkın olanlar o nurdan faydalanırlar. Onlar marifet nurunu bolca saçtıkça inkârcıların da itirazları ve beyinsizce meydana gelen hücumları devam eder.

Mürşid, bir marifet ayıdır. Etrafındaki gaflet ehlinin, nefsine esir olmuşların itirazları, onun saçtığı irfan nurunu söndüremez. Onların havlaması, kendi karanlıklarından, kendi idraksizliklerindendir. Ay, yoluna devam eder ve nasibi olanlar o nurdan aydınlanır. Ayet-i kerimenin buyurduğu gibi, "Herkes kendi şâkilesine, yani fıtratına göre amel eder." Kâmilin tabiatı nur saçmak, inkârcının tabiatı ise o nura karşı körlük göstermektir.

İnsan niçin hakikate karşı kulağını tıkar? Hazret-i Mevlânâ, bunun sebebini "birkaç lokma" misaliyle açıklar:

"Dün gece bize bu nefehât başka bir renkte geldi; fakat sâmi'lerin rûhlarının kulaklarını, yedikleri birkaç lokma tıkamış olduğundan, o maânîyi cezb edemediler." ... "Bu ıztırab, bir lokmanın hevâsındandır; Lokman'ın avucundan dikeni çıkarın."

Buradaki "lokma", sadece mideye giren yemek değildir. O lokma, nefsin her türlü arzusudur; dünya malına tamah, makam sevdası, şehvet, şöhret peşinde koşmaktır. Ruhun kulağı, ilâhî mânâları duymak için yaratılmıştır. Ama nefsin doymaz iştahı, o kulağı bir pamuk gibi tıkar. Mürşid, bir Lokman Hekim gibidir; marifet ve hikmet saçmak ister. Fakat dinleyicilerin gönlü dünya hevesleriyle dolu olunca, o hikmetler hedefine varamaz. Mürşidin canı, bu yüzden ıstırap çeker. Sâlike düşen, o Lokman'ın, yani mürşidinin avucuna batan bu "diken"i, yani kendi nefsanî arzularını söküp atmaktır.

Mürşid, sadece yol gösteren değil, aynı zamanda sâliki iyileştiren bir "ilâhî hekim"dir. Onunla karşılaşmak, binlerce sorunun cevabını bir anda bulmaktır. Çünkü kâmil insan, sözle değil, hâl ile konuşur. Onun huzurunda, kalpteki düğümler kendiliğinden çözülür.

Ey ilâhî hekim! Seninle karşılaşmak, her sorunun cevabıdır. Zorluk, sözlü tartışma olmaksızın senden çözülür.

Sâdık bir mürid, mürşidini bir tuzak gibi değil, bir rahmet kapısı olarak görür. O kapıdan kovulsa, bacadan girmeye çalışır. Çünkü ruhunun gıdasının, o irfan sofrasında olduğunu bilir.

Onun yemi ve mezesi hep senin çatının üzerindedir. Evin üzerinde kanat çırparak senin tuzağının mestidir.

Bu teslimiyet, marifet kapısının anahtarıdır. Mürşid, ayağı çamura batmış olanın elinden tutar ve onu cismaniyetin bataklığından ruhaniyetin aydınlığına çıkarır.

Kendini Bilmek: Bütün İlimlerin Ruhu

Marifetullah, yani Hakk'ı bilmek, insanın kendini bilmesinden geçer. Meşhur sözdür: "Nefsini bilen, Rabbini bilir." Hazret-i Mevlânâ, bu hakikati en keskin ifadelerle dile getirir. O, sadece zâhirî ilimlerle, yani fıkıh, kelâm gibi dış bilgilerle yetinen âlimi uyarır. Bu ilimler gereklidir, lakin tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, o ilimlerin sahibinin kendi hakikatinden haberdar olup olmadığıdır.

Bu revâyı ve o nâ-revâyı bilirsin; ve fakat sen revâ mısın yâhut nâ-revâ mısın, iyi gör!

Bir âlim, ömrünü helali haramı, caiz olanı olmayanı öğrenmekle geçirmiş, bütün fıkıh kitaplarını ezberlemiş olabilir. Ama bir an durup da kendi nefsine bakmamışsa, "Ben Hakk'ın huzuruna çıkmaya lâyık mıyım, revâ mıyım?" diye sormamışsa, Hazret-i Pîr'e göre bu durumdaki âlimin bilgisi, nefsini bilme hususunda yaşlı bir kadının inancından öteye geçemez. Çünkü asıl mesele, bilginin kendisi değil, o bilginin insanı dönüştürüp dönüştürmediğidir.

İnsan, dünyadaki her şeyin kıymetini öğrenir; altının, gümüşün, arazinin değerini bilir. Yıldızlara bakıp hangisi uğurlu, hangisi uğursuz diye hüküm verir. Fakat bütün bu bilgilerin arasında en değerli olanı, yani kendi kıymetini bilmezse, bu en büyük ahmaklıktır.

“Bu vücûd-i izâfî âleminde, her metâ'ın ve eşyânın kıymetini güzelce tedkîk edip bilirsin. Eğer bu bilgiler arasında kendi kıymetini ve insanlığını bilmezsen ahmaklık olur."

İnsanın bu dünyaya niçin geldiğini, nereden gelip nereye gittiğini bilmeden biriktirdiği diğer tüm bilgiler, ruhu olmayan bir ceset gibidir. Bu yüzden Mevlânâ, bütün ilimlerin canının, ruhunun ne olduğunu tek bir soruda özetler:

Bütün ilimlerin cânı budur, bu ki yeum-i dînde ben kimim? diye bilesin.

Marifet, kıyamet gününde, Hakk'ın huzurunda "Sen kimsin?" diye sorulduğunda verilecek cevabın bu dünyada hazırlanmasıdır. O gün makamın, malın, mülkün, ezberlediğin bilgilerin bir kıymeti kalmaz. Geriye sadece "sen" kalırsın. O "sen"in hakikatini bu dünyada bilmeyen, orada da bilemez. Çünkü insan, yaşadığı gibi ölür ve öldüğü gibi haşrolunur. Kendi aslını, hakikatini bilmek, dinin de ilmin de temelidir.

Hakikatin Sembol Dili: Deniz, Güneş ve Sessizlik

Marifet, kelimelere sığdırılamayacak kadar engin bir deryadır. Bu yüzden Hazret-i Mevlânâ, onu doğrudan anlatmak yerine, misallerle, sembollerle sezdirir. Hakikat, bakanın gözüne, idrak edenin kabına göre şekil alır. Aynı şey, birine hayat olurken diğerine ölüm olabilir.

"Deniz, suda yaşayan balık vesâir mahlûkāt için latîf bir bağ gibi olur; karada yaşayan mahlûkāt için ölüm ve elem olur."

Marifet denizi de böyledir. Gönlünü o denize alıştırmış, ruhu o suyun fıtratından olan ârif için marifet, hayatın ta kendisidir. O denizde yüzmek, onun için en büyük zevktir. Fakat aklı ve hisleri sadece bu dünyanın karasına, yani cismaniyete ve maddeye bağlı olan kimse için o deniz, bir korku ve helâk yeridir. O denize düşmekten korkar, çünkü boğulacağını zanneder. Bu misal, her şeyin nasıl bir izafiyet içinde olduğunu, hakikatin kişinin bulunduğu mertebeye göre nasıl farklı göründüğünü anlatır. Birine "şeytan" gibi görünen Zeyd, bir başkasına "sultan" gibi görünebilir. Herkes kendi aynasından bakar âleme.

Marifetin bir diğer sembolü güneştir. Fakat bu, her sabah doğup akşam batan maddî güneş değildir. Bu, ruhun ve aklın ufkundan doğan marifet güneşidir.

Marifet güneşi için bir geçiş yoktur; onun doğuş yeri can ve akıldan başkası değildir.

Maddî güneşin doğuşu ve batışı vardır, mekâna bağlıdır. Ama marifet güneşi bir kere can ufkunda doğdu mu, artık onun için batış yoktur. O, zaman ve mekândan münezzehtir. Çünkü onun kaynağı, her yerde hâzır ve nâzır olan Hakk'ın kendisidir. İnsanın iki tür hissi vardır: Biri, hayvani hisleridir ki, yarasa kuşu gibi karanlığa, yani cismaniyete koşar. Diğeri ise insanî, ruhânî hisleridir ki, inci saçar ve marifet güneşinin doğduğu ruhaniyet ufkuna yönelir.

Senin yarasa kuşu olan hissin batı tarafına koşucudur; senin inci saçıcı olan hissin doğu tarafına gidicidir.

Marifete eren sâlik, hislerini yarasa olmaktan kurtarıp inci saçan bir hâle getirmiştir.

Nihayetinde, marifetin en derin noktası, sözün bittiği yerdir. Sözler ve sesler, ceviz kabuklarının birbirine sürtmesinden çıkan sesler gibidir. Asıl olan, kabuğun içindeki özdür, yani mânâdır. O öze ulaşmak için bir süre dilsiz ve kulaksız olmak, yani zâhirî kelâmı bırakıp bâtınî sükûta dalmak gerekir.

Nice bir zaman dudaksız ve kulaksız ol! Ondan sonra dudak gibi hayat suyunun sırdaşı ol!

Ne zamana kadar bu dünyanın dedikodusuyla meşgul olacaksın? Bir gün de tecrübe et, dilsiz ol! Sus ki, için konuşsun. Sus ki, ruhunun sessizliğinde Hakk'ın kelâmını duyasın. İşte o zaman, kuru bir kabuk olmaktan çıkar, ilâhî marifet olan "âb-ı hayat"ın, yani hayat suyunun mahremi olursun. Marifet, konuşmak değil, olmaktır. Bilmek değil, bulmaktır. Ve bulmanın yolu, aramayı bırakıp teslim olmaktan geçer. O teslimiyetin sonunda, sâlikin kendisi, ilâhî sırların söylendiği bir dil, o sırların içildiği bir dudak hâline gelir.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Marifet kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 2: "Nağmeleri vardır ki, bunlar hakikatler ve ilâhî mârifetlerdir; bu ilâhî mârifetlerin taliplerinin ruhları da, onlardan paha biçilemeyecek derecede hâl sahibi olur. Ya'ni enbiyâ-yı izâm hazerâtının ervâh[ı..]"
  • Cilt 6: "Ma'rifet-i Hak'tan bi-behre ve lâ-şey bir baş üzerine okudum, ârif-i Hak ve bir şey oldu."
  • Cilt 7: "Bu IV. cild-i Mesnevi kalb ve akıl gözlerinin nûru ve tâlib-i ma'rifet olanların nefislerinin, ya'ni kendiliklerinin sevinci ve sürûrudur. Bu IV. cild bir ma'rifet ağacıdır"
  • Cilt 10: "Ne nimetin zevkinde, ne de nıkmetin gamında olur; çünkü bunlar ilâhî âşıklardır. Bunların mâdûnunda olanlar, kendi nefislerinin âşıkları olup, gözleri ilâhî ni'mettedir ve Allah'ın ni'metinden ve kahrından ko[rkar]"
  • Cilt 11: "Enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ ay gibidirler ve tabiat karanlıklarını nûr-ı ma'rifet saçarak aydınlık ederler. Bedr, nûrunu saçarak seyrini ve devrini itmâm ettiği ve yeryüzündeki köpek[..]"
  • Cilt 12: "Gıdâsı hep senin huzûr-ı irfânındadır. O rûh güvercini yukarıda kanat çarparak senin ma'rifet-i ilâhiyye tuzağının sarhoşudur."

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Marifet

Marifet, irfan okyanusunun en derin incisidir. Bu inciyi arayan sâlikin yolu, pek çok menzilden ve duraktan geçer. Bu kavramların her biri, marifet ağacının bir dalı, bir yaprağı yahut bir meyvesidir.

Tasavvuf, marifete giden yolun adıdır; marifet ise tasavvufun hem meyvesi hem de gayesidir. Bu yola giren sâlikin mânevî yolculuğuna Seyr-i Süluk denir ki bu, "bilmek"ten "olmak"a doğru yapılan bir hicrettir. Bu yolculuğun en mühim azığı ve Hakk ile en vasıtasız buluşma anı olan Salât, marifetin fiiliyata dökülmüş, bedene giydirilmiş hâlidir; her bir rüknü, Hakk'ın azametini idrak etme dersidir.

Marifetin ne olduğunu anlamak için kıssalara bakmak gerekir. Hz. Yusuf (a.s.)'un hayatı, kuyudaki çileden saraydaki saltanata, bâtınî rüyaları tabir etme ilminden affetme erdemine kadar tam bir marifet dersidir. O, zahirde köle iken bâtında sultan olmanın sırrını gösterir. Marifet gözü açılınca, Cennet ve Cehennem gibi kavramlar da mekân olmaktan çıkıp hâle dönüşür. Hakk'a vuslat cennet, O'ndan ayrı düşme hicranı ise cehennem olur. Bu hâle eren kişinin bilgisi, kuru bir malumat değil, doğrudan doğruya tadılan bir İrfan olur.

Bu irfanın kökeni, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem (a.s.)'e, yani kendisine "isimlerin öğretildiği" zâta dayanır. Eşyanın hakikatini bilme kabiliyeti, insana yüklenen ilahi emanetin ta kendisidir. Bu emaneti taşımanın yakıtı ise Muhabbet'tir. Seven, sevdiğini bilmek ister; bilmek ise muhabbeti artırır. Bu bilme ve sevme yolculuğunun en özlü haritası, Kur'an'ın kalbi sayılan Fatiha Suresi'nde çizilmiştir; hamd ile başlar, sırat-ı müstakim duasıyla Hakk'a yönelir. Bu yönelişin bir tecellisi de ölü kalpleri dirilten Ruhullah, yani Hz. İsa'nın nefesidir ki marifet de kalplere böyle yeni bir can verir.

İşte bu kadîm hikmeti günümüz insanının idrakine sunan Necdet Ardıç (Terzibaba) gibi mürşid-i kâmiller, marifet mektebinin yaşayan muallimleridir. Onların sohbeti, Hakk'ın sonsuz isim ve sıfatlarının bir Tecelli'sidir. Bütün bu marifet yollarının başı, ortası ve sonu ise Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. O, marifetin zirvesi, Tevhid'in en kâmil aynasıdır. Tevhid, yani her şeyde O'nun birliğini görmek, marifetin özüdür. Bu idrake ulaşmak için kalbin pasını silen Zikir ve aklı nurlandıran Tefekkür en temel vasıtalardır.

Bu yolculuk, kapılardan geçilerek yapılır. Şeriat kapısı, yolun temelidir; onsuz olmaz. Tarikat kapısı, o yolda bir rehberle yürümenin adabıdır. Hakikat kapısı ise perdenin aralandığı yerdir. Marifet ise bu kapıların hepsinden geçip sarayın sahibiyle hemhâl olmaktır. Bu mertebeye ulaşana Arif denir. Arif, bilgiyi yaşayan, tadan kişidir. Onun bilgisi, kitaptan değil, kalpten gelir ve İlim mertebesini aşarak Hikmet'e dönüşmüştür. Bu yüzden arifin yakîni, önce duyarak bildiği İlmel Yakin değil, görerek bildiği ayne'l-yakîn ve nihayet bizzat yaşayarak olduğu Hakkel Yakin mertebesindedir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Marifetullah, yani Hakk'ı bilme ilmi, İrfan Mektebimizin üç temel sütunu olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin külliyatında, Şeyh-i Ekber İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'inde farklı ve birbirini tamamlayan vechleriyle ele alınır. Her biri, bu sonsuz denize farklı bir pencereden bakar.

Terzibaba İrfan Mektebi'nin kurucusu Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve eserlerinde marifet, en canlı, en yaşanılır ve sâlikin gündelik hayatına dokunan hâliyle karşımıza çıkar. Terzibaba, marifeti soyut bir hikmet tartışması olmaktan çıkarıp seyr-i sülûkun her adımına sinen bir "hâl ilmi" olarak sunar. Varlığın zâhirdeki çokluğunun ardındaki bâtınî birliği, "sendeki sıfatlar Allah'ın sıfatlarıdır" sırrını, nefsin mertebelerini aşarak itminana ermenin yollarını bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde nasıl yaşanacağını anlatır. Zikir, rabıta, edep ve "ölmeden evvel ölmek" gibi tasavvufî amellerin marifete nasıl kapı araladığını onun sohbetlerinde bizzat duyar, hissederiz. Terzibaba'nın dili, marifetin bugünün insanı için nasıl bir kurtuluş ve huzur reçetesi olduğunu gösteren bir şefkat dilidir.

Füsûsu'l-Hikem'e baktığımızda ise marifetin vücûdî ve hikemî temelini, varlığın büyük mimarisini görürüz. Şeyh-i Ekber, "Hakk, bilinmekliği sevdiği için âlemi zuhûra getirdi" hakikatinden yola çıkarak marifetin neden halkın gayesi olduğunu izah eder. Âlemi ve insanı, Hakk'ın kendi Zât'ını seyrettiği bir ayna olarak konumlandırır. Zâhir-Bâtın, Evvel-Âhir gibi zıt isimlerin nasıl birbiriyle iç içe olduğunu, tenzih ile teşbihin Muhammedî mîzanda nasıl dengelenmesi gerektiğini anlatır. Füsûs, marifetin "neden" ve "nasıl"ını en derin katmanlarda işleyen, aklı hayrete düşüren ama kalbi tatmin eden bir hakikat ilmi hazinesidir. O, marifetin kevnî haritasını çizer.

Mesnevî-i Şerîf ise marifeti hikâyelerin, sembollerin ve şiirin latif diliyle kalplere nakşeder. Hz. Mevlânâ, Füsûs'un soyut ve yüksek hakikatlerini, bir balığın denizde yaşayıp karada ölmesi gibi, bir papağanın kafesteki hâli gibi, herkesin anlayabileceği dokunaklı misallerle anlatır. Mürşid-i kâmili "dolunay"a, inkârcıları "ona havlayan köpekler"e benzeterek marifet ehlinin dünyadaki hâlini resmeder. Mürşid-mürid ilişkisindeki teslimiyeti, sadakati ve muhabbeti en canlı tablolarla gözümüzün önüne serer. Mesnevî, marifetin akıldan çok kalbe hitap eden, gözyaşıyla ve aşkla okunan yüzüdür. O, marifetin gönül dilini konuşur.

Bu üç kaynak bir araya geldiğinde, marifetin hem yaşayan bir yol (Terzibaba), hem sarsılmaz bir hikmet binası (Füsûs), hem de gönüllere işleyen bir sevda türküsü (Mesnevî) olduğu idrak edilir.

Değerlendirme

Marifet yolculuğunun sonunda anlaşılan odur ki, marifet bir bilgi birikimi değil, bir hâl değişimidir. Sâlikin gayesi, Allah hakkında çok şey bilmek değil, Allah'ı "kendi varlığıyla" bilmektir. Bu, bilginin getirdiği bir kibrin değil, bilginin kendisinde yok olduğu bir hiçliğin, bir teslimiyetin makamıdır. Yolculuk boyunca karşılaşılan zıtlıklar –zâhir ve bâtın, kul ve Rab, tenzih ve teşbih– birer çelişki değil, Tevhid hakikatinin farklı yüzleri olarak Cem makamı'nda birleşir. Arif, bu zıtların hepsini aynı anda müşahede edebilen, Hakk'ın baktığı ayna olmayı başaran kimsedir.

Nihayetinde marifet, kişinin kendini bilmesidir. Zira kendini bilen, kendi hiçliğini ve Hakk'ın varlığıyla nasıl kâim olduğunu idrak eden, Rabbini de bilmiş olur. Bu sebeple İrfan Mektebi'nin kapısından giren her sâlikin ilk ve son dersi budur: Kendini bil ki, marifet sana açılsın. Bu, ne kitaplarda sonu bulunan ne de kelimelerle tamamıyla ifade edilebilen, ancak yaşanarak tadılan ezelî ve ebedî bir sırdır. Cenâb-ı Hakk, bizleri bu denizde yüzmeyi bilen, sözü yerli yerinde söyleyen, her hakikati kendi mertebesinde idrak eden ârif kullarından eylesin. Amin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026