İçeriğe atla
Fenafillah
9616 kelime | 144 kaynak

Fenafillah

Tasavvuf yolculuğu, bir “ben” diyerek başlar ve o “ben”in aslında hiç olmadığını idrak etmekle kemâle doğru ilerler. Bu uzun ve incelikli yolun zirvelerinden biri, belki de en çok arzulananı, lisanımıza “Allah’ta yok olmak” diye çevrilen Fenafillah hâlidir. Bu hâl, sâlikin kendi vehmî benliğinden, kendi varlık iddiasından bir bir sıyrılarak, yegâne mutlak Varlık olan Hakk’ın Vücûdunda kaybolması, erimesidir. Bu, bir son değil, hakiki bir başlangıçtır. Zira bu kavram, yanlış anlaşıldığında sâliki yolda bırakabilecek bir sır perdesi, doğru anlaşıldığında ise vuslat kapısını aralayan bir anahtardır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Yolumuzun temeli, her an dilimizde ve kalbimizde tekrar ettiğimiz Kelime-i Tevhid’dir: "Lâ ilâhe illâllah." Fenafillah sırrının tamamı, bu mübarek kelimenin içinde dürülmüştür. Bu kelime iki kanatlı bir kuş gibidir; bir kanadı nefy (inkâr, yok sayma), diğer kanadı ispat (onaylama, var sayma). “Lâ ilâhe” dediğimizde, Hakk’tan gayrı ne kadar ilah vehmettiysek, ne kadar sahte dayanak, arzu, benlik putu varsa hepsini kalbimizden ve aklımızdan siler, yok sayarız. “İllâllah” dediğimizde ise bütün bu yokluğun ortasında sadece ve sadece Allah’ın mutlak varlığını ispat ederiz. Fenafillah, bu “Lâ ilâhe” sırrının sâlikin bütün zerrelerinde yaşanır hâle gelmesidir. Mürşidimiz, bu işin amelî yönünü şöyle izah eder:

bunlar hep yardımcı şeylerdir. Ama bunun aslı kelime-i Tevhidin aslı kişiyi fenafillah’a getirmesidir. Bakın “La İlahe..” başka ilah yok, başka bir şey yok, dediği zaman sen de o başka şeyin içindesin sen de yoksun. “La ilahe “nehiy “illa Allah” ispattır. Tevhid iki bölümden iki ana bölümü vardır, “La ilahe” nehy etmek kaldırmak “illa Allah” da ispatlamak, Allah’ın varlığını ispatlıyorsun. Bir bakıma bu da yanlış iş yoku yok etmeye çalışmak zaten ahmaklıktan başka bir şey değildir. “la ilahe” zaten yok yok olan şeyi yok etmeye nasıl çalışırsın. Ama biz onu var etmişiz, yok etmeye çalıştığımız şey meydandaki değil, alemdeki değil bizim kendimizdeki idrakimizi yok etmeye çalışıyoruz. Buradan kaldıramazsan dışarıdan hiç kaldıramazsın zaten.

Mürşidimizin işaret ettiği gibi, “yok olan bir şeyi yok etmeye çalışmak ahmaklıktır.” Hakk’tan başka bir varlık hakikatte yoktur ki biz onu yok edelim. Öyleyse “Lâ” kılıcıyla kesilen, kendi zihnimizde, kendi vehmimizde var ettiğimiz “gayriyet” yani “başkası var” sanrısıdır. Mücadele dışarıda değil, içeridedir. “Bizim kendimizdeki idrakimizi yok etmeye çalışıyoruz” sözü, Fenafillah’ın bir zihin ve kalp ameli, bir şuur dönüşümü olduğunu gösterir. Kendi içindeki “ben varım ve O’ndan ayrıyım” fikrini yok etmedikçe, bütün âlemi yok etsen yine de Tevhid sırrına eremezsin.

Bu “yok olma” nasıl gerçekleşir? Eğer bir şey hakikatte hiç var olmadıysa, onun “yok olması”ndan nasıl bahsedilebilir? Pek çokları, fenâyı, mevcut bir varlığın ortadan kalkması gibi anlar. Hâlbuki tasavvuf bize der ki, kulun müstakil bir varlığı zaten yoktur. Kulun varlığı, Hakk’ın varlığına nispetle bir gölge gibidir. Gölgenin, ışığın sahibi karşısında bir varlık iddiası olabilir mi? Terzibaba Hazretleri, bu yanlış anlamayı düzeltmek için şöyle bir ders verir:

O şey ki, hiç bir şey değildir, ona bir vücûd, yâni varlık verilemez sonra o şey ki varlıktan yana bir nasibi yoktur onun için de bir fenâ hali olamaz ancak fenâ hali bu varlığın isbâtından sonra meydana gelebilir ki, fenâya müncer olacak bu varlık, bir yönüyle mevhumdur.

Varlığı olmayanın fenâsı da olmaz. Fenâ, ancak bir “varlık” vehminden sonra mümkündür. Ama bu varlık, hakiki bir varlık değil, “mevhum” yani vehmedilmiş, zannedilmiş bir varlıktır. Sâlik, seyr-i sülûkun başında kendisini müstakil bir varlık olarak görür. Bir iradesi, bir fiili, bir benliği olduğuna inanır. İşte bu, fenâya uğrayacak olan “mevhum varlık”tır. Yol, bu mevhum varlığı ispat etmekle değil, onun bir vehim olduğunu idrak etmekle başlar ve bu şuur derinleştikçe fenâ hâli kendiliğinden tecelli eder. Kendini bir şeye sahip sanmayanın, kaybedecek bir şeyi de olmaz. Kendini hakikatte “hiç” bilenin, yok olacak bir “ben”i de kalmaz. Bu şuurun zirvesi, “ne bir varlığa sâhip, ne de bir fenâ haline varacak biri” olduğunu bilmektir. O zaman Hakk’a dair mârifet hâsıl olur.

Bu şuuru yanlış anlamak, yani ortada gerçekten yok edilecek ayrı bir varlık olduğunu düşünmek, kişiyi Tevhid’den uzaklaştırıp şirke düşürür. Çünkü Hakk’ın varlığının yanında ikinci bir varlık kabul etmiş olursun ki, sonradan onu yok etmeye çalışsan bile, en başta onu “var” kabul ederek şirke kapı aralamış olursun. Terzibaba Hazretleri bu tehlikeye şöyle işaret eder:

Şimdi mârifeti, yâni Allahû Teâlâ'ya karşı irfân sâhibi olmayı, vücûdun yokluğa gitmesinde beklemek üzerine bir sözümüz var kezâ, fenânın da fenâ bulması üzerine kısaca diyelim bu, şirkin yâni Hakk varlığa ortaklığın bir isbatıdır yâni arada bir yabancı varlığı kabûl etmektir. Oysa Resûlullah (s.a.v) efendimiz "bir kimse ki, nefsini bildi gerçekten Rabbını bilen o oldu" buyurdu ki, bu mânâdaki inceliği anlamak gerek, bu arada hiç bir yabancı görmemek gerek zira, bir yabancının isbatı neticede onun yok edilmesini güçleştirir, sebebine gelince "bir şeyin sübûtu gerekmeyince onun fenâsı da gerekmez" kaidesi esastır.

“Bir şeyin sübutu gerekmeyince onun fenâsı da gerekmez.” Hakikatte Hakk’tan başka bir şey sabit ve kaim olmadığına göre, bizim bir şeyi yok etme çabamız da abestir. Bize düşen, bu hakikati müşahede etmektir. “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadîs-i şerifi de bu sırra işaret eder. Nefsini, yani kendi mevhum varlığının hiçliğini, Hakk’ın varlığıyla kaim olduğunu bilen, Rabbinin mutlak Varlık ve yegâne Fâil olduğunu da bilmiş olur. Bu biliş, zihinsel bir kabul değil, bütün varlığı kuşatan bir şuur, bir hâldir.

Bu mârifete akılla, fikirle, delille ulaşılamaz. Zât-ı Mutlak, kendi Zât’ı itibariyle şuurun ötesindedir. O’na dair bilgi, yine O’ndan gelir. O, kendini kendine, kendisiyle bildirir. Gönderen O, gönderilen O, mesaj O, mesajın ulaştığı mahal yine O’nun bir Tecellisidir. Arada bir “gayrı” yoktur. Bu Hüvviyet birliğini mürşidimiz şöyle ifade eder:

O’nu hiç kimse göremez ama hiç kimse ne, yeni bir şeriatle gelen mürsel peygamber ne, bir veli Allah dostu ne de, ona yakınlığı olan bir melek bu da, ona karşı, kendiliğinden bir mârifete sâhib olamaz. O’nun peygamberi O’dur yâni kendisi, O’nun risaleti O’dur yâni elçisi O’dur yâni kendisi, kezâ kelâmı da O’dur yâni kendisi de. O bir elçi gönderdi kendisinden kendisiyle kendisine, Ancak ne sebep, ne vasıta bunlar yok, çıkar bunları aklından yâni gayriyi sakın ha koyma ortaya, elçiyi gönderen, elçinin getirdikleri, elçinin kendisi ve elçinin geldiği kimse bunların hepsi aynı varlıktır, tek şeydir, aralarında hiç bir fark, değişiklik ve ayrılık yoktur.

Bu şuurun ışığında Fenafillah, kulun kendi hiçliğini fark edip aradan çekilmesiyle Hakk’ın kendi varlığını, fiillerini ve sıfatlarını o kul üzerinden izhar etmesidir. Kul, “ben” perdesini aradan kaldırdığında, geriye sadece O kalır. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın mülkünde ve saltanatında ortağı olmadığının en kâmil ispatıdır. Bir kimse kendinde bir varlık, bir fiil, bir irade görürse, Hakk’ın saltanatına ortaklık iddiasında bulunmuş olur ki, bu en büyük perdedir. Terzibaba Hazretleri’nin deyişiyle, bu tür düşüncelerin hepsi “peşpeşe şirk içinde şirktir.”

Allahû Teâlâ'nın, mülkünde ve saltanatında ortağı yoktur, benzeri yoktur, dengi yoktur bu mânâlar açısından bakılınca her kim Allah ile beraber, Allah'tan bir parça veya Allah'ta herhangi bir şeyi görürse halbuki o şey, bir Rabb olması yüzünden Allah'a muhtaçdır. Şüphesiz anlatıldığı gibi görülen bir şey, Allah'a ortak edilmiş olur halbuki o şey, her hali ile Allah'a muhtaçtır.

Fenafillah, bir yok oluş hikâyesi değil, hakikati buluş hikâyesidir. Kendi mevhum varlığının karanlığından sıyrılıp, Hakk’ın mutlak Varlık güneşinde eriyerek O’nunla yeniden ve hakiki bir varoluşa kavuşmaktır. Bu, “ben”in ölümüyle “O”nun dirilişidir. Sâlikin vazifesi, bu şuura ulaşmak için kalbini masivadan temizlemek, zikrin nuruyla aydınlatmak ve mürşidinin rehberliğinde bu ince sırları çözmektir. Zira bu yolda en büyük tehlike, kavramları yanlış anlamak ve kendi vehmini hakikat sanmaktır.

Terzibaba'nın Nazarıyla Fenafillah: Aslı ve Mertebesi

İrfan yolunun en ince, en nazlı ve en çok arzulanan menzillerinden biri olan fenâfillah kapısı, kelimelerin tükendiği, aklın hayran kaldığı, benliğin ise eriyip yok olduğu bir eşiktir. Fenâ, bir yok oluş gibi görünse de, hakikatte aslına dönüştür; damlanın deryaya kavuşması, cüz'ün küll'e rücû etmesidir. Terzibaba Hazretleri'nin irfan pınarından beslenerek fenâfillah hakikatinin aslına, mertebelerine ve varlık düzeni içindeki yerine bir nazar kılalım.

Fenâ, kuru kuruya bir "yok oldum" demek değildir. Varlığı olmayanın fenâsı da olmaz. Önce bir varlık vehmedilir, bir "ben" iddiası ortaya çıkar ki, sonra bu iddianın ne kadar boş olduğu idrak edilip asıl Sahibine teslim edilsin. Bu yolculuk, tevhidin mertebelerinden geçerek, varlığın katmanlarını bir bir aralayarak gerçekleşir. Her bir mertebede, sâlik kendinde zannettiği bir vasfı, bir fiili, bir ismi aslına iade eder. Bu soyunmanın her bir aşaması, fenânın bir başka tecellisidir.

Tevhidin Mertebeleri ve Fenâ'nın Zuhûru

Tasavvuf yolu, bir tevhid, yani birleme yoludur. Bu birleme, körü körüne bir inkâr değil, kesretteki (çokluktaki) vahdeti (birliği) idrak etme sanatıdır. Sâlik, seyr-i sülûkunda önce fiillerin, sonra isimlerin, sonra da sıfatların tek bir Kaynaktan geldiğini yaşayarak öğrenir. Fenâ, bu öğrenmenin zirvesidir.

Yolun başında sâlik, Tevhid-i ef'âl (fiillerin birliği) makamındadır. Bu makamda, kâinatta görünen her fiilin, her hareketin ardındaki gerçek Fâil'in Hakk olduğunu idrak etmeye başlar. Kendi elinin tutuşu, dilinin söyleyişi, adımının atışı dâhil her şeyin, Hakk'ın kudretinin bir tecellisi olduğunu anlar.

Kendinin ve bütün varlıktaki fiillerin Hakk’ın fiilleri olduğunu, dolayısıyla kendi vasıtasıyla Hakk’ın icraatta bulunduğunu idrak etmesidir. Bu mertebenin kemâli, fenâ-i ef’âldir. Bu mertebede kesin olarak bilinmelidir ki; âfakta ve enfüste hiçbir şeyin faaliyeti yoktur, bütün faaliyetler Hakk’a mahsustur.

Bu şuur, "fiillerde fani olmak"tır. Artık sâlik, "ben yaptım, ben başardım" demez; "Hakk diledi ve benim elimle icra etti" der. Bu, benlik kalesine vurulan ilk kazmadır.

Fiillerin birliğini idrak eden sâlik, Tevhid-i esmâ (isimlerin birliği) mertebesine yükselir. Artık anlar ki, her fiil, bir ismin tecellisidir. Rızkı veren Rezzâk, şifa veren Şâfî, dirilten Muhyî'dir. Bütün varlık, Esmâü'l-Hüsnâ'nın birer aynasıdır. Bu makam, her nereye dönsen Hakk'ın vechini görme makamıdır ve isimlerde fani olmaya doğru bir adımdır.

Bu mertebeden sonra sâlik, Tevhid-i sıfat (sıfatların birliği) kapısına varır. Bu, fenâfillahın tam olarak yaşanmaya başladığı, çok hassas bir mertebedir. Terzibaba Hazretleri'nin de işaret ettiği gibi, bu makamın adı "fenâ fillâh"tır:

Tevhid-i Sıfat Sıfatların birliği anlamınadır. Makamı: Teşbih (benzetme)- fenâ fillâh (Allahta fani olmak). Zikri: “Yâ Ahad.” Âlemi: Âlem-i ceberût (Hakîkat-i Muhammedî) Peygamberi: Hz. İsâ (a.s.). Lâkabı: Rûhullah. Kelimesi: Lâ mevsûfe illâllah (sıfatlanmış olan ancak Allah’tır). Seyri: Seyr-i fillâh (Allah’ta seyir)

Bu mertebede sâlik, kendinde vehmettiği hayat, ilim, irade, kudret, kelâm, semi (işitme) ve basar (görme) gibi temel sıfatların aslında kendisine ait olmadığını, bunların Hakk'ın sıfatlarının kendisindeki birer gölgesi, birer ariyet tecellisi olduğunu idrak eder. Bu şuur, sadece bir bilgi değil, bir hâldir. Kişi, kendi varlık iddiasından tamamen soyunur. Terzibaba Hazretleri, bu hâli bir hadîs-i kudsî ile açıklar:

İnsanda mevcud olan “sıfat-ı subutiyye” Hayat, ilim, irade, kudret, kelâm, semi, basar, sıfatlarının aslında, kendine ait olmadığı, onların sahibinin Hakk olduğu ve bunları geçici bir süre için, kendisine Hakk tarafından verildiğini, idrak ve müşahede eden kimse, diğer hallerini de bu kıyasla idrak edip yaşamaya başladığında, kendinde kendine ait bir şeyin olmadığını, gerçek bir anlayışla idrak ettiğinde, “fenâ fillâh/Hakta fani” olmuş olur. ... Bu halde kulun beşeri kulluk yönü, gitmiş olduğundan, bütün sıfatları ve her şeyi ile, Hakk’ta fani olduğundan bunun karşılığı olan, ahirette hakikatleri ile bunları kendinde bulup, hasad etmesi bu mertebenin ahrette ki sıfat tarlalarınından hasıl olan ilmî, sıfatiyye meyvelerini idraken derleyecektir.

Artık gören göz, Hakk'ın nazarıyla bakar; işiten kulak, Hakk'ın kelâmını duyar. Sâlikin izâfî (göreli) varlığı, Hakk'ın mutlak Varlığı'nda erir. İşte bu, "ölmeden evvel ölmek" sırrının tecellisidir. Beşerî sıfatlar ölür, yerine ilâhî sıfatlar kaim olur.

Gece ve Gündüz Misâli: Varlığın Perdelenişi ve Fenâ

Fenâ hakikatini anlamak için varlığın zuhûr edişini ve bu zuhûrun nasıl bir perdelenme olduğunu da kavramak gerekir. Terzibaba Hazretleri'nin sohbetlerinde sıkça kullandığı gece ve gündüz misâli, bu konuyu aydınlatan güzel anahtarlardan biridir. Zât-ı Mutlak, kendi kendine olduğu Gayb mertebesinde, "gece" gibidir; bâtındır, gizlidir, vahdettedir. Esmâ ve sıfat tecellileriyle âlemlerin zuhûru ise "gündüz" gibidir; zâhirdir, görünürdür, kesrettedir.

Cenâb-ı Hakk, Zümer Sûresi'nde "Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor" buyurarak bu hakikate işaret eder. Terzibaba Hazretleri bu âyetin bâtınî manasını şöyle açar:

"Gece" bâtını, vahdeti, fenâ fillâh'ı, celâli ve zulmeti; "gündüz" ise zâhiri, kesreti, bakâ billâh'ı, cemâli ve nûru sembolize eder. Enfüsî yönden bakıldığında ise, gece kabz ve nefsâniyet hâline, gündüz ise bast ve rûhâniyet hâline işâret eder.

Fenâfillah, sâlikin kendi enfüsî (içsel) âleminde "gece" hâline bürünmesi, kendi kesret gündüzünden sıyrılarak Hakk'ın vahdet gecesine girmesidir. Bu, bir yok oluş değil, asıl olan bâtınî hakikate dönüştür.

Bu dönüşün önündeki en büyük engel ise insanın kendi nefsidir. Nefis, Hakk'ın Zât'ını örten bir perde hâline geldiğinde, bu duruma "küfür" denir. Küfür, lügat manasıyla "örtmek" demektir. Kişi, kendi vehmî benliğini bir perde yaparak hakikati örter. Fenâ ise bu perdenin ortadan kalkmasıdır. Terzibaba Hazretleri, bu noktayı çok net bir şekilde ifade eder:

Küfür perdelemek demektir. Neyi perdelemek? Hakk’ın zâtını perdelemek. Nefsiyle Hakk’ın zâtını perdelemiş oluyor. Bundan büyük bir yanlışlık da düşünülemez.

Sâlik, zikirle, riyâzetle, mürşidinin himmetiyle bu nefs perdesini incelte incelte ortadan kaldırdığında, fenâ hâli tecelli eder. Artık ortada Hakk'ın Zât'ını örtecek bir "ben" kalmamıştır. Bu, kişinin kendi varlığına "cahil" olmasıdır. Kendi beşerî bilgisini, iddiasını, varlığını unutup Hakk'ın ilmiyle ve varlığıyla var olmasıdır. Bu öyle bir cahilliktir ki, en büyük âlimliktir.

Cahil ise öyle bir ilim sahibi oluyor ki hakikat ilmi ile ilahi hakikat ile artık kendi nefsi varlığını unutmuş oluyor. Yani kendi beşeri varlığı ortadan kalkıyor İlahi hakikatler ile teçhiz edilmiş oluyor. İşte bu şekilde kendine cahil oluyor. Nefsinin cahili oluyor, ama Allah’ın bilgilisi oluyor. İşte Cenab-ı Hakk asli hakikatini idrak etmiş, fenafillah olmuş Hakk’ta fani olmuş kendine ait bir varlığı kalmamış... olan kimselere ancak bu amenetini yüklüyor.

Emanet, ancak bu şekilde fenâya ermiş, kendi nefsine cahil olmuş İnsân-ı Kâmil'e yüklenir. Çünkü o, emanete kendi nefsiyle hıyanet etmez; emaneti Sahibinin namına taşır.

Peygamberlerin Mertebeleri ve Fenâfillah'ın Anahtarı: İseviyet

İrfan yolunda her peygamber, ilâhî hakikatin bir başka yüzünü açan, bir başka mertebenin temsilcisidir. Cenâb-ı Hakk, kullarına olan rahmetiyle hakikat bilgisini bir anda değil, insanlığın şuur seviyesine göre peygamberler vasıtasıyla tedricen, yani aşama aşama açmıştır. Terzibaba Hazretleri'nin irfan mektebinde fenâfillah mertebesi, özellikle Hz. İsa (a.s.) ile ilişkilendirilir.

Museviyet mertebesi, tenzih (Hakk'ı her türlü eksiklikten ve yaratılmışlığa benzemekten uzak tutma) ağırlıklıdır. Hz. Musa'nın Tûr Dağı'ndaki "Len terânî" (Beni asla göremezsin) hitabına mazhar olması bu yüzdendir. O mertebede, Zât'ın tecellisine doğrudan bir müşahede mümkün değildir.

Ancak İseviyet mertebesiyle birlikte, teşbih (Hakk'ın sıfatlarının tecellilerini yaratılmışlarda görme) kapısı aralanır ve fenâfillah hakikati insanlık âleminde zuhûr eder. Hz. İsa'nın babasız dünyaya gelmesi, Rûhu'l-Kudüs ile desteklenmesi, onun beşerî kayıtlardan daha münezzeh bir varlık yapısına sahip olduğunun işaretidir. Bu, onun fenâ hâlini yaşamaya daha elverişli olduğunu gösterir. Terzibaba Hazretleri, bu durumu şöyle izah eder:

İsa (as) a gelmezden evvel insanların hiç birinde bu mukaddes ruh Kudsi ruhun tecellisi ve tesiri zuhuru yoktur. Bu ilk O’nda meydana geliyor. ... İsa (as) şimdi Fenafillah mertebesini yaşıyor Hakk’ın huzurunda ve dönüşte geldiği zaman fenafillahtan bakabillah’a ulaşmış olarak gelecek ve ümmet-i Muhammed’den sayılacaktır...

Hz. İsa, bu hâliyle, insan suretinde ilâhî sıfatların nasıl tecelli edebileceğinin, bir beşerin kendi varlığından nasıl fani olup Hakk ile var olabileceğinin ilk canlı örneği olmuştur. O, fenâfillah mertebesinin mimarıdır. Bu sebeple onun şeriatı olmamıştır, çünkü fenâ hâlinde olanın kendine ait bir hükmü, bir fiili kalmaz. O, tamamen Hakk'ın iradesiyle hareket eder.

Îsâ a.s mertebesi îtibarıyla fenâfillah mertebesidir yâni Hakk’ta fâni olmak mertebesidir. Îsâ a.s kendisinden önceki diğer peygamberlere ve insanlara göre üstünlüğü bu mertebeyi kendisinin ilk olarak ortaya getirmiş olmasıdır. Bu nedenle yâni fenâfillah mertebesinde olduğu için peygamberlik süresi 3 yıl gibi bir süre ile sınırlanmıştır. Bu mertebede ise Îsâ olarak bir varlık ortada gözükmektedir ancak o Îsâ değil Hakk’ın zuhurudur.

Bu mertebe, secde ve yokluk mertebesidir. Kulun kendi varlık iddiasından vazgeçip Hakk'ın varlığı önünde mutlak bir hiçliğe bürünmesidir. "Secde edenlerle birlikte ol" emri, bu yolda önce taklit ile başlayıp, o hâli yaşayanların hâliyle hallenerek hakiki secdeye, yani fenâya ulaşmanın usûlünü öğretir.

Sayıların ve Harflerin Dilinden Fenâfillah

Terzibaba Hazretleri'nin irfanında, Kur'ân-ı Kerîm'in harfleri ve sayıları, kâinat kitabı gibi, ilâhî hakikatlerin şifrelerini taşıyan birer hazinedir. Ebced hesabı gibi usûllerle bu şifreleri çözmek, bir falcılık değil, varlığın dokusuna işlenmiş tevafukları, ilâhî imzaları okuma sanatıdır. Bu nazarla bakıldığında, fenâfillah hakikatinin Kur'ân'ın sayısal yapısında dahi yankılandığı görülür.

Örneğin, Mü'minûn Sûresi'nin âyet sayısı olan 118'i yorumlarken Terzibaba Hazretleri şöyle bir pencere açar:

(118)'in rakamlarını tek tek toplarsak, (1 + 1 + 8 = 10 ) eder ki, " fenâ-fillâh " ve " Îseviyyet mertebesi "dir.

Bu, basit bir tesadüf değildir. İseviyet mertebesi ile fenâfillah arasındaki o derin bağın, Kitab-ı Mübîn'in kendi yapısında da işaretlenmiş olmasıdır. Benzer şekilde, Vâsi isminin ebced değeri olan 136'nın rakamları toplamının da 10 (1+3+6=10) etmesi ve bunun da fenâfillah mertebesine işaret etmesi, bu ilâhî nizamın bir başka delilidir.

Toplamı 1+3+6= 10 dur. Fenâfillah mertebesidir.

Hatta bu işaretler, sadece fenâyı değil, onunla birlikte anılan bekâbillah (Hakk ile baki olma) halini de kapsar. Terzibaba Hazretleri, Efendimiz'in (s.a.v) 23 yıllık risalet süresini ve günün 24 saatini yorumlarken, 24 sayısını fenâ ve bekâ bütünlüğüne bağlar:

Geriye kalan 24 ise 24 saat Fenâfillah-Bekâbillah, 24 ayar (Altın) bağlantıları mevcuttur.

Bu, sâlikin seyrinin gece ve gündüz gibi, fenâ ve bekâ arasında kesintisiz bir akış içinde olduğunu gösterir. Fenâ, bir son değil, bekâ ile tamamlanan bir sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu sayılar, hakikatin kendisi değil, hakikate işaret eden hikmetli levhalardır. Yolu bilen için bu levhalar, menzilin ne kadar yaklaştığını müjdeleyen birer dost olur.

Fenâfillah, Terzibaba Hazretleri'nin nazarında, tevhid yolculuğunun zirvesi, nefs perdesinin kalkması, varlığın gece ve gündüz gibi birbirini takip eden tecellilerinde bâtına dönmesi ve İsevî bir teslimiyetle "ben"den geçip "O"nda yok olmaktır. Bu yokluk, en büyük varlıktır. Bu fânilik, en hakiki bekâdır.

Terzibaba Geleneğinde Fenafillah'in Yaşanması

Fenâfillah, kitaplarda okunup da akılla anlaşılan kuru bir bilgi değildir. O, bir hâldir; yaşanır, tadılır, o hâlin içinde erinir. Bu, sâlikin kendi vehmî varlığından soyunup, Hakk’ın varlık denizine bir damla misali düşmesi, o denizde kaybolup deniz olmasıdır. Bu yaşantının pratik adımları, sülûk adabı ve gönülde tecellî edişi, Terzibaba İrfan Mektebi’nin ışığında şekillenir.

Fenâfillah, soyut bir hedef değil, seyr-i sülûkun her anına sinen bir yaşantıdır. Bu yolculuk, bir Mürşid-i Kâmil’in elinden tutmakla başlar, zikir ve ibadetle derinleşir ve nihayetinde sâlikin bütün varlığını Hakk’a teslim ettiği bir sükûn ve tepkisizlik hâliyle kendini gösterir. Hakk’a giden yol, insanın kendi varlık zindanından çıkmasıyla açılır.

O zaman hem yukarıdaki gerçek Allah, hem bütün âlemin içerisinde yaşayan bir Allah’ın olduğunu, ve biz de bu âlemin içinde yaşadığımız için Hakk’ın bizde de mevcud olduğunu, anlamak sûretiyle tevhîd etmek ve böylece de yolu çok kısaltmış olmaktayız. Çünkü herkesin Allah’a giden yolu evvelâ kendinden geçiyor. Yâni falan yere uğrayacağım, falan iskeleye gideceğim de orda Allah’a ulaşacağım diye bir şey sözkonusu değildir. Zaten dışardaki Allah’a ulaşmakta mümkün değildir.

Bu sözler, yolun haritasını önümüze serer: Menzil dışarıda değil, içeridedir. Kendinden geçmeden, O’na varılmaz. Bu “kendinden geçme” sanatı, yolda belirli duraklardan geçilerek icra edilir.

Mürşid-i Kâmil: Fenâ Kapısının Anahtarı

Yola tek başına çıkılmaz, özellikle de bu yol, insanın kendi benliğinin dolambaçlı dehlizlerinden geçiyorsa. Sâlikin, bu yolda elinden tutacak, ona kendi hakikatini bir ayna gibi gösterecek bir rehbere, bir Mürşid-i Kâmil’e ihtiyacı vardır. Fenâya giden yol, evvela mürşidde fâni olmaktan, yani fenâ fi'ş-şeyh mertebesinden geçer. Bu, körü körüne bir bağlılık değil, bir ahlâk ve sanat alışverişidir.

Yâni bağlanılan yerin nisbetiyle, benzeriyle hareket etmek gibi. Onun davranışları nasıl, hayata bakışı nasıl? Ne şekilde gününü sürdürüyor gibi. Ona bakarak bir yere gitmişsek tabi faydalanmak için gidiyoruz... Böyle yaptıkça, kişi kendi nefsinden uzaklaşmış, bağlı bulunduğu yerin hakikati, nefsinin yerine geçmiş yâni onun ahlâkıyla ahlâklanmış olmaktadır. İşte kişinin “tehallaku bi ahlâki rasûlullaha” ulaşabilmesi için evvelâ “fenâ fiş’şeyh” hükmüyle oranın ahlâkına bürünmesi gerekir. Başka yolu yoktur. Oradan da tehallaku bi ahlâki rasûlullaha oradan da tehallaku bi-ahlâkillaha yâni Allah’ın ahlâkına yönelmenin yolu açılıyor.

Terzibaba Hazretleri, bu hâli kendi mesleğinden bir misalle açıklar. Çırak, ustasının sanatını ve ahlâkını almadan nasıl usta olamazsa, sâlik de mürşidinin ahlâkıyla ahlâklanmadan, onun irfan potasında erimeden yol alamaz. Müridin kendi ham ahlâkı, mürşidin kâmil ahlâkı içinde erir, yok olur. Bu, benliği yok etmenin ilk ve en somut adımıdır. Bu fânîlik, silsile yoluyla Rasûlullah’ın ahlâkına, oradan da Hakk’ın ahlâkına ulaşan bir merdiven olur.

”Fenâ fiş’şeyh, fenâfilusta” olmadan “fenâ fir’rasûl” olunamıyor. “Fenâ fir’rasûl” olunamayınca “fenâfillâh” ta olunamıyor. Peki, şimdi üç ayrı kimlik mi lâzım, bu üç mertebenin oluşması için? Tabi ki değil. Bir kişi evvelâ “fenâ fiş’şeyh” mertebesinde şeyhinde fâni olduktan sonra kendisine ayrı bir yol açılmakta.

Bu üç ayrı durak, üç ayrı şahıs değil, aynı hakikatin üç farklı tecellî mertebesidir. Sâlik, mürşidinde fâni olduğunda, aslında onun şahsında tecellî eden Risâlet hakikatine ve o hakikatin de ardındaki Ulûhiyet sırrına kapı aralamış olur. Mürşid, sadece bir yol gösterici değil, aynı zamanda sâlikin mânevî babasıdır. O, sâlikin ölü toprağına hayat suyunu veren, ona Rûh'ül Kuds’ü nefh edebilen Cebrâil vasfındaki zâttır.

Rûh’ül Kuds’ü kişiye ancak Cebrâil vasfında olan daha evvel bu mertebeleri idrâk etmiş ve yaşamış bir insân-ı kâmil nefh edebilir. Bu zât, sâlikin mânevî ve rûhânî babası mesâbesindedir.

Mürşidin gönül aynası, sâlikin kendi hakikatini, yani ezelde Hakk’ın ilminde nasıl bir istidat ile mevcutsa o A'yân-ı Sâbite’sini seyrettiği yerdir. Sâlik, o aynaya baktıkça kendine değil, mürşidine; mürşidine baktıkça da onda tecellî eden Hakk’a şahit olur. Fenâ yolculuğu, bu ayna karşısında başlar.

Çünkü gerçek mânâda Hakk talibi sâlik, mürşidinin gölgesi mesabesindedir... sâlik/abd bu idrâk ve yaşantıların şuurunu ancak kendi nefsinin, a’yan-ı sâbitesi mesabesindeki mürşidinin gönül ayinesinden alarak seyr-ü urûcunu yaşamaya başlar.

Zikir, Namaz ve Nefes: Fenâ'nın Günlük Talimi

Mürşidin elinden tutan sâlike, bu yolda azık olarak zikir, dua ve ibadetler verilir. Bunlar, benlik kalesini düşürmek için kullanılan mânevî silahlardır. Özellikle gece ibadeti, fenâ hâlinin talim edildiği en kıymetli vakittir. Gündüzün kesret perdeleri, gecenin sükûnetinde aralanır; kalp, Hakk’ın tecellîlerine daha açık hâle gelir.

Gece, halkın uykuda olduğu, kesret perdesinin inceldiği ve kalbin Hakk'a en açık olduğu vakittir. Geceleri ibâdet etmek, benlikten sıyrılıp vahdet şuûruyla Hakk'a yönelmektir... Fenâ fillâh'ın salâttaki karşılığı "sâciden" (secde) hâlidir. İnsânın en şerefli uzvu olan yüzünü ve alnını toprağa koyması, kendi izâfî varlığının Hakk'ın mutlak varlığı karşısında hiçliğinin ikrârıdır. Bakâ billâh'ın karşılığı ise secdeden sonraki "kâimen" (kıyâm) hâlidir.

Namazdaki secdede fenâyı, kıyamda ise Bekabillah’ı yaşarız. Mânevî seyirde, sâlik önce kendi varlığını secdeye kapatır, hiçliğini ikrar eder; sonra Hakk ile bâkî olarak yeni bir varlıkla kıyama durur. Bu sır, sadece gece namazına mahsus değildir. Beş vakit namazın her biri, bu fenâ ve bekâ seyrinin bir parçasıdır.

Gece Fenafillah nerden çıkıyor? Gece karanlıkta her şey kayboluyor... Gündüze geçtiği zaman, o kendini tanıma halidir. Bakabillâh kendini tanıyıp kendinde yaşamadır... Öğle namazı ise, bu yaşantının en kemâlli ve en geniş bir şekilde yaşandığı andır... İkindi namazında Fenafillaha doğru seyrini sürdüren akşam namazında fenafillahın başlangıcını yaşamaya başlar... Yatsı namazı ise Fenafillahın tam hükmünü sürdürdüğü bir hâldir.

Günün her saati, bir seyrin içindeyiz. Gece fenâda kayboluş, sabah bekâ ile doğuş, öğlen kemâle eriş, ikindi tekrar fenâya meylediş... Bu ilahî ritim, sadece namaz vakitlerinde değil, aldığımız her nefeste de devam eder.

-Beşinci seyir: Nefes seyridir. Nefes alırken “Hay” ismi ile hayat buluruz, nefes verirken “Mümît” ismi ile hayatımız sona erer. Bu hal devamlılık üzere olduğundan kendimizi hep diri zannederiz. Bu seyir, “Ölmeden evvel ölme” hakîkatini aklımızda tutmamızı sağlar.

Her nefes veriş bir küçük ölüm, her nefes alış bir küçük diriliştir. Sâlik, bu şuura erdiğinde, hayatı boyunca “ölmeden evvel ölme” sırrını talim eder. Bu talimin en coşkulu yapıldığı yer ise zikir halkalarıdır. Orada kelime-i tevhidin “Lâ ilâhe” kılıcıyla masiva putları devrilir, “illâllah” ispatıyla Hakk’ın varlığına erilir. O coşkunluk fenâ hâlinde bir sükûnete erdiğinde, ruhlar elest bezmindeki o ilk ahdi hatırlar.

Sonra tevhid Fenafillah’ta tamam olunca zikir kesilir, İlahi okunmaya başlar, bu biraz oturarak halde oluyor, bu da bezm-i elest aleminde “elestü birabbiküm” hitabı izzetiyle ruhların ilahi lezzet ve istirakına gark oluşlarına tenbih ve işaret olmakla müstağrak bir surette dinlenir... o zaman sifatta fani, isimde fani, fiilde fani olduktan sonra yahut fiilde fani isimde fani, sıfatta fani, Zat’ta fani olduktan sonra ayağa kalkmak uruc yükselme manasınadır.

Oturarak yapılan zikirde cesedin hâline tâbi olan sâlik, fenâda ruhun hâline tâbi olarak ayağa kalkar (urûc eder) ve miraca yükselir. Artık o, kendi benliğiyle değil, Hakk ile kâimdir.

"Tepkisi Sıfır Olmak": Fenâ Hâlinin Tecrübesi

Bütün bu talimlerin neticesinde sâlikin gönlünde ve hayatında ne değişir? Fenâ hâline eren bir arifin dünyadaki duruşu nasıldır? Terzibaba Hazretleri bu hâli, en yalın ve en sarsıcı ifadesiyle şöyle özetler: “Tepkisi sıfır olmasıdır.”

Karşıdan gelen bir duruma, bir hadiseye gösterdiği ilk tepki onun gerçek yaşantısıdır. Yaşadığı haldir. Eğer bir tepkisi varsa herhangi bir hale karşı o daha bal gibi kendindedir, beşeriyeti ile yaşamaktadır. Çünkü varlığı vardır. Ve ok hedefine saplanıyor... Eğer o mahalde beden kaydı kalkmışsa, varlığı kalkmışsa, ona ne ok ulaşır ve kurşun ulaşır, ne söz ulaşır. Ulaşamaz çünkü... İşte Fenafillahın Fenafillah yaşantısının özelliği tepki sıfır olmasıdır. Ölmüş olan bir insânın tepkisi olur mu?

Bu, bir vurdumduymazlık veya hissizlik değildir. Bu, benlik iddiasının ortadan kalkmasıyla, olayların isabet edeceği bir “ben” hedefinin kalmamasıdır. Övene sevinmez, sövene yerinmez. Çünkü övülenin de sövülenin de kendi vehmî varlığı olmadığını, her şeyin Hakk’tan olduğunu ve yine Hakk’a döndüğünü bilir. Bu hâl, ibadetlere de yansır. Mesela zekât verirken, malın gerçek sahibinin Hakk olduğunu bilen arif, bir emaneti sahibine teslim etmenin huzurunu yaşar. Canı acıyan, hâlâ o malda kendi mülkiyetini gören Nefs-i emmâre’dir.

Hâlbuki o malın Hakk'tan gelip Hakk'a âit olduğunu ve kendisinin ancak bir emânetçi mesâbesinde bulunduğunu idrâk ve müşâ-hede etse, tam bir huzûr ve teslîmiyet içinde Hakk'tan aldığını yine Hakk'a (O'nun ihtiyaç sâhibi kullarına) teslîm eder. Zekât ibâdetiyle başlayan bu anlayış geliştikçe, kişi... tam bir "fakr" hâli üzere fenâ-fillâh mertebesine ulaşır.

Bu fenâ hâli, bazen o kadar şiddetli bir cezbe ile gelir ki, sâlik bu dünyadan elini eteğini çeker, aklı ve şuuru o ilahî cazibede kaybolur. Halk arasında “meczub” denilen bu zatlar, fenâ makamında kalmış, bekâya dönememiş âşıklardır. Onlar mükellefiyetten âzâdedir, çünkü cazibe aklı alıp götürmüştür.

Dışından belli olan meczublar, makam-ı fenafillahta kalan dönemeyen meczublardır. Bunlar da mükellefiyetten kurtulmuş olanlardır, çünkü cazibelendiği için akılları gitmiştir, aklı olmayanın da mükellefiyeti yoktur.

Ancak kâmil yol, fenâda kalmak değil, fenâdan sonra bekâ ile tekrar halkın arasına dönmektir. Bu zorlu geçiş için, sâlikin bazen bir süreliğine dünyadan ve insanlardan uzaklaşması, bir mağaraya çekilmesi gerekir. Ashab-ı Kehf’in mağarası da, Efendimiz’in (s.a.v) Hira’daki inzivası da bu mânevî doğumun sancılarının çekildiği halvet mekânlarıdır.

O halde seyr-u sulukun belirli bir sahasına gelindiği zaman böyle bir halvethanenin olması inzivaya çekilmenin lazım geldiği dünyevi bütün hallerden siyasetten çekilip kendi mağarasına kendi Kehfine dönmesi gerektiğini bize ifade ediyor ki burası da zaten fenafillah mertebesi orada da onların işleri bitiyor...

O mağarada, o halvet ve inziva köşesinde, sâlik son nefsânî bağlarını da koparır. Kendi bireysellik ve birimsellik anlayışını öldürür. Hakk’ın varlığında fâni olduğunu idrak ederek ölür. Ve bu ölümün ardından, Hakk’ın varlığı ile bâkî olarak, kendi hakikatine yeniden doğar. Artık o, yaşayan bir ölü, Hakk ile diri bir kuldur.

  • Nefsani, bireysellik ve birimsellik anlayışlarını öldürdüler.
  • Hakk’ın varlığında fâni olduklarını idrâk ederek öldüler.
  • Fenâ ile Hakk’ın varlığında kendi hakîkatlerine doğdular.
  • Hakk’ın varlığı ile bâkî olarak yaşadılar.

Füsûsu'l-Hikem'de Fenafillah

Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarından Füsûsu’l-Hikem’de işaret ettiği en nazlı, en çetin menzillerden biri, Fenafillah makamıdır. Bu makam, sâlikin seyr-i sülûkunda bir dönüm noktasıdır; kendi vehmî varlığının eriyip gittiği, benlik dağının Hakk’ın tecellîsi karşısında paramparça olduğu yerdir. Lâkin bu bir yok oluş değil, hakiki varlığa doğuştur. Kendi zannettiği varlığından fâni olan, Hakk’ın varlığıyla bekâbillah bulur.

Şeyh-i Ekber’in irfan dünyasında fenâ, kuru bir hikemî düşünce değil, yaşanan, tadılan bir hâldir. O, bu hâli açıklarken varlığın mertebelerini önümüze serer. Fenâ, bir şeyin yok olması değildir; zira varlığı olmayanın fenâsı da olmaz. Fenâ, sâlikin kendisini Hakk’tan ayrı bir varlık olarak görmesine sebep olan perdelerin, yani taayyünlerin kalkmasıdır. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, Şeyh-i Ekber’in bu derinlikli izahını şöyle sohbetine taşır:

Ma'lûm olsun ki, fenâ-fillah makamı, (bakın bu çok güzel bir izahtır) fena fillah dediğimiz zaman ne anlıyoruz biz, Hakk’ta fani olduğumuzu anlıyoruz, Bakabillah dediğimiz zaman Hakk ile baki olmayı anlıyoruz. Bu anlayış beşeriyet yönü itibariyledir, yani bireyin üstündeki yaşantısı itibariyledir. Bir de bu genel alemlerdeki bütün alemin fenafillah hükmüne hani 40/16 يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لايَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَىْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ “ li menil Mülkül yevm, Lillahil Vahıdil Kahhar; “ ifadesi ile belirtilen Fenafillah makamının vücûd-i mutlakın vechinden taayyünatın kalkmasından ibarettir . Fenafillah makamı genel olarak bu alemde, mutlak vücudun varlığından yani yüzünden çehresinden taayyünatın kalkmasıdır.

Fenânın iki yüzü vardır. Biri, sâlikin kendi şahsî yolculuğunda yaşadığı hâl; diğeri ise bütün âlemlerin eninde sonunda döneceği küllî hakikattir. “Mülk bugün kimindir?” suâline verilen “Tek ve Kahhâr olan Allah’ındır” cevabı, bütün bu kesret âleminin, bütün bu “ben”lerin ve “biz”lerin, aslında Vahid ve Kahhâr olanın mülkünden başka bir şey olmadığını ilan eder. Fenâ, bu ilanı kalpte duymaktır. Taayyün, yani belirginleşme, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ının Esmâ ve Sıfatları ile âlemde görünmesidir. Her bir varlık, bir taayyündür. Fakat bizler, bu belirginlikleri müstakil varlıklar zannederiz. İşte bu zannın kendisi bir perdedir. Fenâ, bu perdenin kalkmasıyla, bütün bu taayyünlerin ardındaki mutlak vechin, Vücûd-ı Mutlak’ın görülmesidir.

Bu perdeler, yani “benlik ve bizlik” iddiaları, aslında o mutlak güzelliğin, Cemâl-i Mutlak’ın hicabıdır, perdesidir. Perde kalkınca, geriye sadece O kalır. Ayet-i kerimenin buyurduğu gibi, “O’nun Vechinden başka her şey helâk olucudur” (Kasas, 28/88). Bu helâk, bir yok oluş değil, aslî hakikatine dönüştür.

Zîrâ îcâbât-ı taayyünât olan bu benlik ve bizlik perdeleri, o hakîkat-ı mutlakanın hicâb-ı cemâli perdesidir. Hani yukarıda da söylediğimiz gibi kişi kesefate doğru geldikçe benliği ve varlığı hicabı artmış oluyor. İşte bunları ortadan kaldırmak fenafillah, aslına dönerek kaldırmak fenafillahtır.

Bu perdeler aradan kalktığında, sâlikin nazarında Hakk’ın vücûdundan başka tasarruf sahibi, fâil bir varlık kalmaz. Bütün âlem, o an bir hayal, bir vehim gibi silinir ve geriye sadece Zât’ın varlığı kalır. Bu noktada Hallâc-ı Mansûr’un “Ene’l-Hakk” nidasının sırrı da bir nebze aralanır. Bu söz, benliği aradan çekilmiş bir mazhardan Hakk’ın kendi kendine söylediği bir sözdür. O mertebede “ben” de “O” da birdir.

Ve böyle bir kimse ortada, Hakk'ın vücûdundan gayrı tasarruf isnâd edebilecek bir vücûd göremez; yani varlık gene mevcut ama mevcut olan varlığın hakikatini idrak ederek hayal ile vehim ile zan ettiği kuşlar, hayvanlar, şunlar bunlar değil, Allah’ın Zat’ının varlığını idrak eder, işte bu fenafillah mertebesidir. Hakk-ı mutlakın vechinden taayyünat perdelerinin kalkmasıdır, ki onları biz var ediyoruz taayyünat perdelerini. Binâenaleyh kendisi himmet ve tasarruf sahibi değildir. Tabi karşıyı böyle gördüğü zaman bu alemin içinde kendisi de var olduğundan kendi de aynı durumdadır, kendinde de hiçbir şey bulamaz. Kendinde de fani olmuş olur. Bu mertebede istersen "Bu vücûd Hak'tır" de, istersen "Ben Hakk'ım" de! İkisi de birdir.

Bu hâl, bir sükûnet ve acziyet hâlidir. Fenâ makamındaki sâlik, kendinde bir fiil, bir irade, bir “himmet” görmez. Çünkü her şeyin fâili olarak Hakk’ı müşâhede etmektedir. Lût Peygamber’in kavmine karşı çaresizliğini dile getirirken sığınacak bir “rükn-i şedîd” (sağlam bir dayanak) aramasının bâtınî mânâsı budur. O, Fenâfillah makamında olduğu için, kendinde bir tasarruf gücü görmüyordu. Eğer Bekâbillah makamında olsaydı, Hakk’ın Esmâ’sının kuvvetiyle tasarruf edebilirdi.

Bu nokta, fenâ ile bekâ arasındaki en mühim farkı ortaya koyar. Fenâ, yokluk ve acziyetin şuurudur. Bekâ ise Hakk ile var olup, O’nun Esmâ’sının mazharı olarak tasarruf etme makamıdır. Bu makam ise ancak İnsân-ı Kâmil’in makamıdır.

Velhâsıl fenâfîllah makamında olan kimsenin, bir şeyin îcâd ve i'dâmında himmetle tasarrufu yoktur. Fakat bekâ-billâh mertebesinde olan insân-ı kâmilin, mazhar olduğu esmâ-i ilâhiyye mecmû'unun kuvvetiyle tasarrufu ve îcâd ve i'dâma himmeti vardır. Ve insân-ı kâmilin âlemde tasarrufu, mazharlar vasıtasıyla zahir olur.

İnsân-ı Kâmil, Hakk’ın Zât, Sıfat, Esmâ ve Ef’âl mertebelerinin hepsini kendinde toplayan, âlemin varlık sebebidir. O, suretiyle sonradan olmuş (hâdis), hakikatiyle ise ezelîdir. Çünkü onun hakikati, Hakk’ın ilminde sabit olan ve bütün ilâhî nisbetleri kendinde toplayan Hakîkat-i Muhammediyye’dir. Âlem, onunla var olmuş, onunla kemâl bulmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.v), bu mertebenin en kâmil tecellîgâhı, mazhar-ı etemm’idir. Diğer peygamberlerde de ilâhî isimler tecellî etmiştir, fakat onlarda bazı isimler diğerlerine baskın olmuştur. Sadece Efendimiz’de bütün isimler tam bir denge ve kemâl ile zuhûr etmiştir.

Zîrâ insân-ı kâmil, vücûd-ı mutlakın cismânî ve nûrânî yani hem zahir hem de batın ve vahdet ve vâhidiyyet mer­tebelerinin hepsini câmi'dir. ... Binâ-i enaleyh "mazhar-ı etem (en mükemmel mazharı)" ta'bîri ancak Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz'e münhasırdır.

Peygamberlerin getirdiği ilimler ve şeriatler, ilâhî hakikatlerin insanlığın şuuruna göre tedricen açılmasıdır. Her peygamber, bir öncekinin üzerine yeni bir kemâl mertebesi inşa etmiştir. Bu silsile içinde Fenâfillah makamı, hususiyetle İsevî mertebeye bağlanır. Çünkü Fenâ, bir “ölüm”dür; beşerî vasıfların ölümü, ilâhî vasıflarla dirilmek için şart olan ölümdür. Bu ölümü gerçekleştirecek olan ise, ancak ilâhî bir nefestir.

Hangi peygamberin hayatını okuyorsak ondan evvelki peygamberlerden o üstündür yani sıralama itibariyle bir değişik ilim getirmiştir... İsa’nın (a.s.) mertebesi bilindiği gibi “fenafillah” mertebesidir. Fenafillah’ın kısaca tarifi; vech-i mutlakta varlık perdesini kaldırmaktır. Yani Hakk’ın mutlak vechinde varlık perdesini açmak ve Hakk’ta fani olmaktır.

Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelmesi, beşeriyetin değil, doğrudan ilâhî nefhanın, Rûh-ul Kuds’ün bir tecellîsi olmasına işarettir. Sâlikin de kendi benliğinden, yani beşerî babasından doğan varlığından fâni olabilmesi için, ona da bir Rûh-ul Kuds nefhası gereklidir. Bu nefha, kişinin kendi varlık iddiasını, beşeriyetini öldürür. Bu “ölüm” olmadan, Hakk ile Bâkî olmak, yani Bekâbillah mümkün olmaz. Kişi hep ikilikte kalır. Hz. Musa’nın “Beni göremezsin” (len terânî) hitabına mazhar olması, o mertebede henüz bu “ölüm”ün gerçekleşmemiş olmasına işarettir.

İşte fenafillaha ulaşabilmek için Ruh-ul Kuds gerekiyordu. Ruh-ul Kuds’ün geldiği yerde fenafillah olması mümkündür. ... Eğer Ruh-ul Kuds mertebesi gelmeseydi, insanlık alemi Museviyette kalırdı. ... İşte fenafillah olmasa yani İseviyet mertebesi Ruh-ul Kuds tecellisi olmasa, öldürmese yani o Ruh-ul kuds ile cismin beşeriyetini İseviyetten gelen beşeriyetini öldürmese Hakk ile baki olamayacak kişi hep kendi varlığı ile var olacak ikilik üzere olacak onun için Hakka ulaşmak mümkün değildir işte onun için diğer mertebelerden Hakka ulaşmak mümkün değildir.

Bu ilâhî seyirde her şey, ezelî ilimde takdir edilen bir kader üzeredir. Ezelde Cenâb-ı Hakk’ın ilminde her bir varlığın hakikati, yani a’yân-ı sâbitesi mevcuttur. Dünyadaki bütün zuhûrlar, bu ezelî ilimdeki küllî hükmün (kazâ), her bir varlığın kendi isti’dâdına ve kabiliyetine göre tafsilatlı bir şekilde açığa çıkmasından ibarettir.

Kader ise, o kazânın tafsîli ve o hükm-i küllînin, ayn-ı sâbite denilen her bir varlığın özüne, esbâb-ı mahsûsa ile, cemî'-i merâtib ve ahvâlde, ezmine-i muhtelife ve âlem-i kevn ve fesâdda, iktizâ-i zâtiyye ve isti'dâd-ı zâtisi ve kâbiliyet-i asliyyesi... taalluk eden hükm-i tafsîlîsidir.

Fenâ makamındaki ârif, işte bu ilâhî hükme tam bir teslimiyet içindedir. Kendi nefsinden kaynaklanan bir fiil görmediği için, her şeyi o ezelî takdire bağlar. İyi de kötü de, lütuf da kahır da onun nazarında aynı kaynaktan gelmektedir. Bu, fiillerin ötesine geçip fâili görmektir. Bu, kendi iradesini, Hakk’ın iradesinde yok etmektir.

Fakat bu hâl, dünyadayken yaşanan ilmî ve şuhûdî bir tevhiddir. Beden perdesi tamamen ortadan kalkmadıkça, hakiki ve fiilî tevhîd tam olarak gerçekleşmez. Terzibaba Hazretleri’nin uyardığı gibi, dünyada iken bu şuura varanlar için ölüm bir vuslattır. Bu şuura varamayanlar ise, yine Hakk’a döneceklerdir ama döndükleri yerin Hakk’ın mülkü olduğunu bilemeyeceklerdir.

peki burada yaşanan fenafillah bakabillah hükümleri neyi ifade ediyor, mademki öldükten sonra rabbına mülaki oluyor, peki buradaki bu mertebeler neyi ifade ediyor. Burada bu yaşananlar ilmel, aynel, hakkal yakiyn olarak belirtilmekte mutlak manada beden elbisesi kişinin sırtından ve elinden alınmadıkça hakiki manada tevhid oluşmaz. Diğer şekliyle bakabillah hükmünde oluşan tevhid ise ilmi manada bir tevhid ve idraki şuur manada bir oluşumdur, fiili manada bir oluşum olmaz çünkü arada beden perdesi vardır...

Şeyh-i Ekber’in hikmetinde Fenâfillah, sâlikin kendi vehmî varlığından ve benlik iddiasından soyunarak, bütün fiillerin, sıfatların ve nihayetinde varlığın bir ve tek olan Hakk’a ait olduğunu idrak ettiği, tattığı bir makamdır. Bu, İsevî bir “ölüm” ile gerçekleşir ve sâliki, Hakk ile var olma demek olan Bekâbillah makamına hazırlar. Bu makam, kendinde hiçbir güç ve irade görmeme, her şeyi Hakk’tan bilme ve ilâhî kadere tam bir teslimiyet hâlidir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

fenâfillah sırrının en girift, en ince tecellî ettiği makamlardan biri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’de işaret ettiği Cem makamı’dır. Bu makam, aklın ikilik üzerine kurulu mantığının eridiği, zıtların birbirini yok etmediği, bilakis birbirini izhâr ettiği bir tevhid şuhûdudur. Burada fenâ, bir yok oluş değil, hakikatin perdesiz temaşası için benlik kaydından sıyrılmaktır. Zıtlık gibi görünen her ne varsa, aslında aynı Vücûd’un iki farklı yüzü, iki farklı tecellîsidir. Biri olmadan diğeri bilinemez.

Bu makamın işleyişini anlamak için Şeyh-i Ekber’in “kurb” yani yakınlık mertebeleri üzerine söylediklerine kulak vermek gerekir. İki temel yakınlık vardır: biri farzlarla kazanılan yakınlık (kurb-i ferâiz), diğeri nafilelerle kazanılan yakınlık (kurb-i nevâfil). Bu ikisi, Hakk ile halk arasındaki münasebetin iki temel veçhesidir. Birinde Hakk zâhir, halk bâtındır; diğerinde halk zâhir, Hakk bâtındır.

Şimdi, eğer Hak ortaya çıkacak olursa, halk O'nda gizli ve bâtın olur. Bu sebeple halk, Hakk'ın bütün isimleri, işitmesi ve görmesi ve bütün nispetleri ve idrakleri olur. Ve eğer halk ortaya çıkacak olursa, Hak halkta gizli ve bâtın olur. Bu sebeple Hak, halkın kulağı, gözü, eli, ayağı ve bütün kuvvetleri olur. Nasıl ki hadiste vârid oldu. Hak zâhir, ve halk bâtın ve mestûr olmak sûretiyle vâki' olan kurba "kurb-i ferâiz" derler. Çünkü vücûdun aslı Haktır; ve bu “vücûd” vacib ve farzdır; ve bu kurbun sahibi mahbub-i ilâhîdir.

kurb-i ferâiz, Vücûd’un aslının Hakk olduğunun idrak edildiği makamdır. Burada kul, kendi varlığının, fiillerinin, sıfatlarının bir gölgeden ibaret olduğunu anlar. Asıl olan, Vacibü’l-Vücûd olan Hakk’tır. Kulun zâtı ve sıfatları fânî olur, Hakk’ın şuuruna bir âlet, bir ayna olur. Bu durumda kul, Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı olur. Hakk, Zâhir ismiyle tecellî eder ve halk, O’nun Zâhirliği içinde bâtın olur, görünmez olur. Bu, “Attığın vakit sen atmadın, lâkin Allah attı.” (Enfâl, 8/17) sırrının tecellîsidir. Fâil (işi yapan), hakikatte sadece Hakk’tır. Kul, bu tecellînin sadece mahalli, yani gerçekleştiği yerdir. Bu makamın sâliki “mahbub”dur, yani sevilendir. O, cezbe ile Hakk’a çekilmiştir; bekâsı fenâsından öncedir, çünkü o zaten aslî varlığın Hakk olduğunu bilerek yola çıkmıştır.

Diğer yandan, kurb-i nevâfil vardır. Bu, zıtların diğer yüzüdür:

Ve halk zâhir, ve Hak bâtın ve mestûr olmak sûretiyle vâki' olan kurba dahi, "kurb-i nevâfil" derler. Çünkü "nefl" vücûd-ı halktır; ve bu vücûd ise fer'dir ve asıl üzerine zâiddir; ve bu kurbun sahibi muhibb-i ilâhîdir. Sülû- kü, cezbeden evveldir; fenâsı bekāsından mukaddemdir. Sıfatı fânî ve zâtı bâkîdir. Hak, ona ism-i Bâtın ile tecellî etmiş olduğundan, onun idraki- nin âleti olmuştur.

Burada ise halk, yani kul, zâhirdedir. Fiilleri, sözleri, hâlleri görünürdedir. Ancak bu görünürdeki kulun ardında, onu ayakta tutan, ona kuvvet veren, onunla işiten ve gören Hakk, Bâtın ismiyle gizlenmiştir. Kulun varlığı, aslî varlık üzerine “zâid” yani eklenmiş, bir “fer’” yani dal gibidir. Bu makamın sâliki “muhib”dir, yani sevendir. O, nafile ibadetlerle, kendi iradesiyle Hakk’a yaklaşmaya çalışır. Onun fenâsı, bekâbillah hâlinden öncedir. O, önce kendi sıfatlarını Hakk’ın sıfatlarında fânî eder, sonra bu fenâ içinde Hakk ile bekâ bulur. Meşhur kudsî hadiste ifade edilen “Ben onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” sırrı, bu makamda tecellî eder.

Binâenaleyh Hak, İbrâhîm (a.s.)ın sem'i ve basarı ve lisânı ve sâir kuvâsı olup Cenâb-ı İbrâhîm (a.s.), Hakla işitir, Hak'la görür ve Hak'la söyler. Bu muhabbete “kurb-i nevâfil” derler. Çünkü sıfât-ı abd, abdin zâtı üzerinde ziyâdedir. Binâenaleyh abdin Hakta sıfatıyla fenâsı, hubb-i nevâfildir, ya'ni zâiddir.

Kurb-i ferâiz ve kurb-i nevâfil, birbirinin zıddı gibi duran ama aslında aynı hakikatin iki yüzünü gösteren bir tenzih-teşbih dengesi kurar. Birinde kul Hakk’a ayna olur, diğerinde Hakk kula ayna olur. Birinde fâil Hakk’tır, diğerinde fâil gibi görünen kulun ardındaki hakikî fâil yine Hakk’tır. Cem makamı, bu iki nazarı birleştirebilme, Hakk’ı hem Zâhir hem Bâtın, halkı hem zâhir hem bâtın olarak aynı anda müşahede edebilme makamıdır.

Bu zıtların birliği şuhûdunun en kâmil ve en ince tecellîlerinden biri, Şeyh-i Ekber’in Muhammedî Hikmet faslında işaret ettiği, Hakk’ın “fâil” (etken) ve “münfail” (edilgen) olarak müşahedesidir. Bu, anlaşılması en zor, lakin en derin sırlardandır. İbn Arabî Hazretleri, bu müşahedenin en kâmil şekilde kadında gerçekleştiğini söylerken, meseleyi beşerî bir cinsiyet meselesinden çıkarıp tamamen vücûdî bir hakikate, bir tecellî sırrına bağlar.

İmdi erkek, Hakk'ı kadında müşâhede ettikde, onun şühûdu münfailde oldu; ve kadının kendisinden zuhûru haysiyetinden Hakk'ı kendi nefsinde müşâhede ettikde, onu fâilde müşâhede eyledi... Binâenaleyh racülün Hak için şühûdu, kadında etemm ve ekmeldir. Zîrâ Hakk'ı fâil ve münfail olduğu haysi-yetten müşâhede eder.

Ârif, Hakk’ı kendi nefsinde müşahede ettiğinde, kendisi bir “mahal” yani tecellînin indiği bir yer olduğu için, Hakk’ı “fâil” olarak görür. Fakat Hakk’ı, kendisinden zuhûr eden bir suret olan kadında müşahede ettiğinde, kadın bir “münfail” yani kabul eden, etkilenen, suret alan olduğu için, Hakk’ı münfail bir surette görmüş olur. Bu ikisini birleştirebildiği an, yani Hakk’ı hem fâil hem de münfail olarak aynı anda müşahede edebildiği an, şuhûdun en kemalli ve en tam olduğu andır. Çünkü Vücûd-ı Mutlak, hem her şeyi var eden fâil, hem de var olan her sureti kabul eden münfaildir. O, hem boyayan, hem de boyanan renktir. Bu sır, ârif için en kâmil şekilde kadın mazharında açılır, çünkü kadın hem bir surettir (münfail) hem de kendisinden yeni bir hayat (çocuk) zuhûr ettiği için fâiliyetin bir yansımasını taşır. Bu, zıtların en hayret verici birliğidir.

Fenânın ve Cem makamının zirvesi, sâlikin dilinden dökülen şu duada gizlidir: “Senden Sana sığınırım.” Bu ifade, kaçılacak ve sığınılacak yerin birliğidir. Artık bir “gayr”, bir “başkası” kalmamıştır ki ondan kaçılıp bir başkasına sığınılsın. Azap veren de, rahmet eden de O’dur. Kahreden de, lütfeden de O’dur. Sâlik, Hakk’ın Celâl tecellîsinden yine O’nun Cemâl tecellîsine sığınır. Bu, şirkten en uzak, tevhîdin en saf hâlidir.

Ve Hak, zâtî tecellîsiyle, bizim izafî varlığımızı yok ettiği zaman, biz O'ndan yine O'na sığınırız. Nasıl ki (S.a.v.) Efendimiz "وَأَعُوذُ بِكَ مِنْكَ" [Senden Sana sığınırım.] hadîs-i şerîfiyle bu sığınmaya işaret buyurmuştur. Bu sığınma zât ve varlık yönündendir; isimler yönünden değildir. İsimler yönünden olan istiâzede "أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ" yani "Ya Rabbi, gazabından rızana sığınırız" demek gerekir.

Buradaki incelik şudur: İsimler mertebesinde (kesret, çokluk âleminde) gazap isminden rıza ismine sığınmak mümkündür, çünkü bu, farklı tecellîler arasında bir seyr u seferdir. Fakat Zâtî tecellî vuku bulduğunda, bütün isimler o tecellînin içinde erir ve kaybolur. Orada artık sığınılacak bir “isim” dahi yoktur. Orada sadece Zât vardır. İşte o zaman sığınma, Zât’tan yine Zât’a olur. Bu, buz parçasının güneşin tecellîsiyle eriyip tekrar aslî unsuru olan buhara dönmesi gibidir. Kaçış da O’na, varış da O’nadır.

Bizi Hakk’tan ayrı gösteren bu “benlik”, bu “beşeriyet” nedir? O da mı Hakk’tan ayrı bir şeydir? Hayır. Cem makamının şuuruyla bakınca, o perde dahi perdelenenin bir tecellîsidir. O, hakikatin cemâlini örten bir duvak gibidir, ama o duvak da yine o cemâlin güzelliğinden bir parçadır.

Zîrâ îcâbât-ı taayyünât olan bu benlik ve bizlik perdeleri, o hakîkat-i mutlakanın hicâb-ı cemâlidir. Bu taayyün, vahdet-i ıtlâkının tecellîsiyle ortadan kalkınca, gayriyet perdeleri de aradan mürtefi' olur; ve bu mertebede olan kimsenin nazarında taayyünâtın, vehimden ibaret olan gayriyyet-i ârızıyyesi zâil olur.

Benlik ve bizlik dediğimiz taayyünler (belirginleşmeler), aslında Hakk’ın cemâlinin perdesidir. Perde olmasaydı, cemâl nasıl seyredilecekti? Göz, kendi kendini göremez; bir ayna lazımdır. Varlıklar, Hakk’ın kendine baktığı aynalardır. Fenâ, bu aynadaki suretin, aynanın sahibinden ayrı bir varlığı olmadığını idrak etmektir. Bu şuurla birlikte “gayriyet” yani başkalık vehmi ortadan kalkar.

Bütün bu zıtların birleştiği, bütün bu hakikatlerin kemâliyle zuhûr ettiği mahal ise İnsân-ı Kâmil’dir. O, Hakk’ın âleme baktığı gözün bebeği mesabesindedir. Varlık, onunla mana bulur. Hakk, kendi isim ve sıfatlarının bütün tecellîlerini en kâmil şekilde onda seyreder.

İşte insan, Hak için, gözün gözbebeği konumunda bulunduğundan dolayı "insan" diye adlandırıldı. Çünkü Hak, insân-ı kâmil ile halkına bakar.

İnsân-ı Kâmil, zâhirde halk, bâtında Hakk’tır. O, kurb-i ferâiz ile kurb-i nevâfili zatında birleştirmiştir. O, hem fâil hem münfaildir. O, hem âbid (kulluk eden) hem mâbuddur (kulluk edilenin tecellîsi). Bütün zıtlıklar, onun varlığında düğümlenir ve çözülür. O, fenâdan sonra bekâya ermiş, Hakk ile görür, Hakk ile işitir, Hakk ile söyler. Onun susması da konuşması da Hakk’tandır. Fenâfillah yolculuğunun nihai durağı ve zıtların birliğinin en muhteşem tecellîsi, bu Muhammedî hakikate vâris olmaktır.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Fenafillah

Seyr-i sülûkun zirvesi, ârifin murâdı, âşıkın son durağı olan Fenafillah sırrından, Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin hikmet deryasından damlalarla bahsedelim. Mesnevî-i Şerîf, hakikatleri kuru bilgiyle değil, hikâyelerin, temsillerin ve sembollerin diliyle anlatır. Çünkü hakikat, akılla bilinse de kalple tadılır. Fenâ hali de işte böyle bir tattır; kelimelerin bittiği, mânânın başladığı bir makamdır. Hz. Pîr, bu anlatılmaz hâli, bizlerin anlayacağı bir surete büründürerek, gönül aynamıza yansıtır.

Beşerî Varlığın Ölümü ve Hakkânî Diriliş

Tasavvuf yolunda en sık duyulan öğütlerden biri "Ölmeden evvel ölünüz" sırrıdır. Bu, bedenin toprağa girmesi değil, vehmettiğimiz, "ben" dediğimiz varlığın, Hakk'ın mutlak varlığı karşısında hiçliğini idrak etmesidir. Fenâ, işte bu "küçük ölüm"dür. Bu ölümün ardından ise bir diriliş gelir: Hakk ile bâkî olmak, yani Bekâbillah. Hz. Mevlânâ, bu hâli yaşamış bir İnsân-ı Kâmil'in dilinden şöyle seslenir:

Çünkü biz öldük; bizim bizliğimiz kalmadı, beşeriyet mertebemiz eksildi; harfsiz ve sessiz Hakk'ın hitabını işittik; bedensel varlıktan fani olduktan sonra, Hakk'a ait varlık ile dirilip kalktık.

Fenafillah'ın en açık tarifi budur. "Bizim bizliğimiz kalmadı" sözü, sâlikin cüz'î iradesinin, sıfatlarının ve vehmî varlığının ortadan kalktığını anlatır. Artık ortada "ben" ve "O" ikiliği yoktur. Bu yokluk, bir hiçlik çukuru değil, Vahdet deryasına gark olmaktır. Bu ölümle "beşeriyet mertebesi eksilir" ve sâlik, harflere ve seslere muhtaç olmadan, doğrudan doğruya Hakk'ın hitabını işitmeye başlar. Bu, perdesiz bir biliştir. Bu ölümün neticesi ise "Hakk'a ait varlık ile dirilip kalkmak"tır. Kul, kendi fânî varlığından soyunur ve Hakk'ın ezelî ve ebedî varlığıyla var olur. Fiili Hakk'ın fiili, sözü Hakk'ın sözü olur.

Bu mertebe, "fenâ-yı küllî" yani tam bir yok oluş hâlidir. Bu hâle eren kâmil insana Cenâb-ı Hakk'ın hitabı iki türlüdür. Bazen araya bir vasıta, bir perde girmeden, doğrudan doğruya tecelli eder. Bu, zevkî ve vicdanî bir haldir; tadılır ama anlatılamaz. Bazen de bir perde arkasından gelir; Hz. Cebrail'in bir surete bürünüp peygamberlere vahiy getirmesi gibi. Hz. Mevlânâ bu sırrı şöyle dile getirir:

Ey fenâ (yokluk), sizi post altında yok etmiş olan kimseler; yokluktan, dostun sesinden geri dönünüz!

Buradaki "post", insan bedenidir. Bu fânî âlemin suretleri, insanı kendi hakikatinden gafil kılıp, hayvanlık derekesine düşürebilir. İşte bu bir nevi yokluktur. "Dostun sesi" ise, İnsân-ı Kâmil'in davetidir. Çünkü onun dili, Hakk'ın dilidir. Hadis-i şerifte "Muhakkak Yüce Allah kulunun dili üzerinde söyler" buyrulur. Mürşid-i Kâmil, insanı bu gaflet ölümünden, hakiki insanlık mertebesine, yani Hakk'a ait bir varlıkla dirilmeye çağırır. Bu çağrıya uymak, Fenafillah'a giden yolun ilk adımıdır.

Mürşid-i Kâmil: Kalpteki Putları Kıran Halîl

Fenafillah makamına giden yol, tek başına aşılabilecek bir yol değildir. Bu yolda sâlikin elinden tutacak, ona rehberlik edecek bir Mürşid-i Kâmil'e ihtiyaç vardır. Yolun başlangıcında sâlik, kendi iradesini, tedbirini ve benliğini mürşidinin iradesinde yok eder. Buna tasavvufta Fenâ fi'ş-Şeyh denir. Bu, Fenafillah'a varan bir köprüdür. Hz. Mevlânâ, mürşidin sâlikin kalbindeki rolünü, Hz. İbrahim'in putları kırmasına benzeterek anlatır:

dediğim vakit, cemî'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiy-yenin mazharı olan mürşid-i kâmilin hayâl-i nakşı Halîl (a.s.) gibi geldi ve hayâlimde ne kadar suver-i mün'akise varsa hepsini sildi süpürdü. Zîrâ onun sûret-i beşeriyyesi büyük puttur; fakat ma'nâsı, ne kadar küçük putlar varsa hepsini kırıcıdır!

Sâlikin kalbi, dünyaya ait sevgilerle, heveslerle, korkularla, yani mâsivâ ile doludur. Bunların her biri birer "küçük put"tur. Müridin, mürşidine duyduğu muhabbet ve teslimiyet ise "büyük put" gibidir. Bu büyük put, yani mürşidin hayali, kalbe yerleşince diğer bütün küçük putları kırar, atar. Kalp, mâsivâdan temizlenir. Bu, şirkten tevhide bir hicrettir. Mürşidin sureti bir beşer sureti olsa da, hakikati Hakk'ın nurunu yansıtan bir aynadır. O aynada sâlik, kendi hakikatini görmeye başlar.

Bu teslimiyet, kendi tedbirinden ve vehmî benliğinden vazgeçmektir. Kendi aklına, planına güvenmek, Hakk'ın iradesine perde olur. Mürşidin iradesinde fani olmak ise bu perdeyi yırtmaktır.

Kendi tedbirin sana unutturulduğu zaman, o taze bahtı kendi pîrinden bulursun. Ne zaman ki kendini unutursun, seni anarlar; kul olursun, o zaman seni özgür kılarlar.

Yolun sırrı bu iki beyitte özetlenmiştir. Sâlik, "kendi tedbirini unuttuğu" an, Fenâ fi'ş-Şeyh mertebesine erer. Bu, yeni bir başlangıç, "taze bir baht"tır. Bu mertebeden sonra, "kendini unuttuğu" yani vehmî varlığını tamamen Hakk'ın varlığında yok ettiği an gelir. İşte bu, Fenafillah'tır. O an, sâlik artık kendi kendini anmaz, Hakk onu anar: "Allah'ı anmak en büyüktür" (Ankebût, 45) sırrı tecelli eder. O zaman gerçek mânâda "Abdullah" (Allah'ın kulu) olur. Ve bu kulluk, onu mâsivânın köleliğinden kurtaran en büyük hürriyettir.

Nefsin Dört Kuşunu ve Eşeğini Terbiye Etmek

Fenâya ermek, sadece bir şuur ve müşahede hali değildir. Aynı zamanda çetin bir mücahede, yani nefisle savaşma sürecidir. Nefs, kendi varlığını ispat etmeye, Hakk'a karşı bir ortak gibi durmaya meyillidir. Hz. Mevlânâ, Kur'an-ı Kerim'deki Hz. İbrahim kıssasına atıfta bulunarak, insanın hakikate ulaşmasına engel olan dört temel kötü vasfı, kesilmesi gereken dört kuşa benzetir:

Bu insanın gönül sıkıcı ve nefret verici olmak üzere dört esaslı fenâ sıfatı vardır. Bu dört tâne kötü sıfat beşerin aklını çarmıha germiş ve bağlamıştır... Ey aklın güneşi, sen vaktin Halîl'isin. Yol kesici olan bu dört kuşu öldür!

Bu dört kuş, horoz (şehvet), tavus (kibir, kendini beğenme), karga (hırs ve uzun emel) ve kazdır (oburluk, dünya malına düşkünlük). Bu "yol kesici" sıfatlar, insanın aklını çarmıha gerer, onun hakikati görmesine engel olur. Vaktin Halil'i olan İnsân-ı Kâmil ve onun yolundan giden sâlik, bu dört kuşu "öldürmek", yani bu sıfatları Hakk'ın iradesine tâbi kılmakla vazifelidir. Bu dört sıfat öldüğünde, insan Hakk'ın ahlâkıyla dirilir.

Nefsin bu serkeşliğini anlatan bir diğer temsil ise Hz. İsa ve eşeğidir. Burada Hz. İsa, ruhu ve akl-ı maâd'ı (ahiret aklını); eşek ise bedeni ve nefs-i emmâre'yi (kötülüğü emreden nefsi) temsil eder. Eşek, fıtratı gereği çamura, dikenliğe, yani nefsanî arzulara meyleder. Binici, yani ruh, zayıf düşerse, eşek onu istediği yere sürükler. Ama binici güçlüyse, eşek ona itaat eder.

İsa'nın eşeğinin gönül mizâcını tutmasının sebebi budur ki, rûh-i insânînin sıfatı olan "akl-ı maâd" gālib oldu; ve kuvvetli binici olan rûh tasarrufa başladı; "nefs-i emmâre" zaîf ve rûha mutî ve münkād oldu. Binâenaleyh o nefis artık fenâlık mertebesine sukūttan mutmain oldu.

Fenâ yolcusunun yapması gereken de budur: akl-ı maâş'ın (geçim aklının) esiri olmaktan çıkıp, akl-ı maâd'ı, yani ruhu güçlendirmektir. Ruh güçlendiğinde, nefs-i emmâre ejderha olmaktan çıkar, itaatkâr bir binek hâline gelir. Artık o, sâliki fenalık çukurlarına değil, mânâ göklerine taşır. Bu, nefsi yok etmek değil, onu terbiye ederek ruhun hizmetine vermektir. Bu yolda ifrat ve tefritten kaçınmak, yani aşırı açlık veya tokluk gibi bedeni yıpratan riyazetlerden uzak durup Muhammedî mîzanı bulmak esastır.

Vahdet Deryasında Gark Olmak: Aşk, Güneş ve Deniz Temsilleri

Hz. Pîr, Fenâ halinin o anlatılmaz derinliğini, en çok su, güneş ve aşk temsilleriyle hissettirir. Fenâ, bir damlanın okyanusa düşmesi gibi, cüz'î varlığın Küllî Varlık denizinde kaybolmasıdır. Bu, bir "gark olma", yani boğulma halidir. Fakat bu, yokluğa değil, mutlak varlığa boğulmaktır.

Vaktaki fenâ gark-abından kendine geldi; medh ve senâda güzel lisan açtı.

Sâlik, secdede veya zikirde dış duyularından soyutlanarak bu "fenâ deryasına" dalar. Orada kendi varlığı kalmaz. O hâlden çıkıp tekrar "kendine geldiğinde", yani fark makamına döndüğünde, artık dili başka bir dildir. O, Hakk'ı Hakk ile öven bir lisana sahip olur. Çünkü o deryada tattığı sır, her şeyin sahibinin O olduğunu öğretmiştir.

Güneş ve zerre temsili ise Fenâ'nın kudret mertebesini gözler önüne serer. Zerre, kendi başına bir varlığa sahip gibi görünse de, güneşin ışığı karşısında onun varlığından söz edilebilir mi? Zerre, güneşin ışığında kaybolduğunda, artık kendisi değil, güneştir.

Ne zaman ki zerreden nefs ve nefes yok oldu, şimdi onun savaşı ancak güneşin savaşıdır.

"Zerre", insanın izâfî varlığıdır. "Nefs" onun zâtı, "nefes" ise sıfatıdır. İnsanın zâtı ve sıfatları, Hakk'ın Zât ve Sıfatları'nda "mahvolduğu" zaman, yani Fenafillah mertebesine geldiğinde, artık onun fiili Hakk'ın fiili olur. Bu, kurb-i ferâiz (farzlarla yakınlık) makamıdır. Bu makamın sırrı, ayet-i kerimelerde şöyle ifade edilir: "Attığın vakit sen atmadın, lâkin Allah attı" (Enfâl, 17). Zerre, güneşin kudretiyle hareket etmeye başlar. Onun cengi, artık güneşin cengidir.

Ve nihayet Aşk... Mesnevî'de her şey Aşk ile başlar, Aşk ile biter. Fenâ'ya ulaştıran da Aşk'tır. Aşk, sâlikin varlık gemisini Vahdet okyanusuna batıran son ve en kıymetli yüktür.

Büyüklere bal ve çocuklara süttür. O her bir gemi için son yüktür.

"Çocuklar", yani yolun başındaki sâlikler için Aşk, ruhlarını besleyen bir "süt" gibidir; onları suret kaydından kurtarır, mânâya eriştirir. "Büyükler" için, yani Fenafillah mertebesine ermiş olanlar için ise Aşk, lezzetlerin en güzeli olan bir "bal"dır. Bu lezzet, onları Bekâbillah mertebesine taşır. Aşk, her bir "izâfî varlık gemisi" için o "son yük"tür. O yük gemiye bindiğinde, gemi artık suyun üzerinde kalamaz, Vahdet denizinin derinliklerine dalar. İşte bu, fânî olanda Bâkî olanı bulmak, damlada okyanusu seyretmektir.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Fenafillah

Fenâfillah incisinin etrafında örülen mana ağını, bu kütüphanenin diğer hazineleriyle olan bağlarını tefekkür edelim. Her bir kavram, bu yolda atılan bir adımı, açılan bir sır perdesini işaret eder.

Fenâ, yani yokluk, kendi başına bir menzil değildir; o, ebedî varoluşun kapısıdır. Bu kapıdan geçince varılan menzile Bekabillah, yani Hakk ile var olmak, Hakk ile baki kalmak denir. Fenâ yok olmaksa, bekâ o yoklukta yeniden ve hakiki olarak var olmaktır. Bu ikisi, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Fenânın nihai hedefi ise, vehmî varlığın ötesindeki mutlak Hakikat'e ulaşmaktır. Sâlik, kendi varlığının bir serap olduğunu idrak ettiğinde, Hakikat'in güneşi bütün parlaklığıyla doğar.

Bu yolculuk, Seyr-i Süluk olarak isimlendirilen mânevî seyahatin ta kendisidir. Bu seyahat, benlik zindanından çıkıp vahdet ufkuna kanatlanmaktır. Bu kanatlanışın en keskin ifadesi, İhtiyari Ölüm'dür; yani ölmeden evvel ölmek, nefsânî arzulardan ve benlik davasından iradî olarak vazgeçmektir. Bu iradî ölüm, sâliki Fakr makamına, yani Hakk'ın varlığı karşısında kendi hiçliğini, mutlak muhtaçlığını idrak etme şuuruna ulaştırır. Bu öyle bir fakirliktir ki, iki cihan zenginliği onun yanında bir hiç kalır.

Fenâ halinin zirvesi, Tevhid şuurunun en derin idrakidir. Tevhid, "birlemek" demektir; varlıkta Hakk'tan başka fâil, mevsûf ve mevcûd olmadığını bilmektir. Bu şuur, Vahdet-i Vücud irfanının temelini teşkil eder: kesrette vahdeti, yani çoklukta Bir'i görmek. Bu görüşe eren kimse, artık her şeyin Hakk'ın bir Tecelli'si, O'nun isim ve sıfatlarının bir zuhuru olduğunu müşahede eder. Bu müşahede, Hallac-ı Mansur'un dilinde Enel Hakk nidasıyla sırrını ifşa etmiştir. Bu söz, "Ben Hakk'ım" demek değil, "Benden geriye bir şey kalmadı, sadece Hakk var" demenin en cüretkâr ifadesidir. Bu hal, beşerî aklın sınırlarını zorladığından, ancak İlahi Aşk şarabıyla sarhoş olanların anlayabileceği bir sırdır.

Bu aşk, bu Muhabbet, sâliki yola düşüren yakıttır. Bu ateşle yanan kalp, masivadan, yani Hakk'ın gayrı her şeyden temizlenir. Kalbin bu temizlenme ve arınma sürecinin usûlüne Tasavvuf denir. Bu usûl, Şeriat temelinin üzerine kuruludur. Şeriat, yolun dış çerçevesi, edebi ve sınırlarıdır. Fenâ, şeriatsız bir başıboşluk değil, şeriatın özüne, ruhuna ermektir. Bu ruh, Salât'ın, yani namazın miraç olmasında tecelli eder. Sâlik, namazda "İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în" (Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz) ayetini Fatiha Suresi'nde okurken, kendi fiilinden ve iradesinden fani olup Hakk'ın kudretine sığınır. Tıpkı "De ki: Allah! Sonra bırak onları" manasındaki Kulillâhi Sümme Zerhüm ayetinin emrettiği gibi, sâlik "Allah" der ve geri kalan her şeyi terk eder.

Bu yolculukta Tefekkür, yani derin düşünce, en önemli azıktır. Sâlik, hem kendi iç âleminde (enfüs) hem de dış âlemde (âfâk) Hakk'ın ayetlerini tefekkür ederek İrfan'a, yani hakikat bilgisine ulaşır. Bu bilgi, kitaplardan öğrenilen kuru bir malumat değil, bizzat yaşanan, tadılan bir haldir. Bu halin bir yönü Tenzih, yani Hakk'ı yaratılmışlara benzemekten tenzih etmek, O'nun mutlak aşkınlığını ikrar etmektir. Diğer yönü ise teşbihtir, yani O'nun tecellilerini bütün kâinatta görmektir. Fenâ, bu iki kanadı birleştiren Cem makamı'dır.

Bu makamda sâlik, varlığın Bâtın'ına, yani görünenin ardındaki iç gerçekliğe nüfuz eder. Bu, Hakk'ın Zât'ının bulunduğu Lahut âlemine doğru bir yükseliştir. Bu yükselişin her mertebesi, bir peygamberin kıssasında sembolik olarak anlatılır. Hz. Adem (a.s.), cennetten dünyaya inişiyle kesret âlemine düşüşü ve tevbe ile yeniden Hakk'a yönelişi temsil eder. Hz. Nuh (a.s.)'un gemisi, masiva tufanından kurtulmak için binilmesi gereken tevhid gemisidir. Hz. Musa (a.s.)'nın Tur Dağı'ndaki tecelli talebi, benlik dağı ("ene"niyet) durdukça Hakk'ı görmenin imkânsızlığını, benlikten geçince ise her yerde O'nu müşahede etmenin sırrını öğretir. Hz. Yusuf (a.s.)'un güzelliği, Esmâ tecellisinin ne kadar çekici olabileceğini, ancak o güzellikte takılıp kalmanın bir zindan olduğunu, asıl olanın o güzelliğin sahibine yönelmek gerektiğini anlatır.

Fenâ halinin en kâmil örneklerinden biri Hz. İsa (a.s.)'dır. O, Ruhullah (Allah'ın ruhu) olarak anılır ve ölüyü diriltmesi, benliği ölen sâlikin Hakk ile dirilmesine, yani bekâya ermesine işarettir. Fenâ, İsevî bir makamdır; beşeriyetin çarmıha gerilip ruhaniyetin göğe yükselmesidir. Lâkin bu yolculuğun zirvesi ve tamamlayıcısı, Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. O, hem tenzihin hem teşbihin, hem fenânın hem bekânın, hem halkın hem Hakk'ın cem olduğu en kâmil mazhardır. Onun getirdiği tevhid, bütün bu mertebeleri kendinde toplar. Bu yüzden Fenâfillah yolculuğu, özünde Muhammedî ahlak ile ahlaklanma yolculuğudur. Bu yolculuğun en büyük rehberi ve ilham kaynağı ise, o ahlakın en müstesna varislerinden biri olan Mevlana Celaleddin Rumi ve onun ölümsüz eseri Mesnevi-i Şerif'tir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu dijital kütüphanenin temelini oluşturan üç ana pınar, Fenâfillah kavramını kendi meşreplerince aydınlatır. Her biri, hakikat denizine farklı bir kıyıdan dalar ama hepsi aynı vahdet okyanusunda buluşur.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetleri, Fenâfillah'ı sâlikin bizzat yaşayacağı, adımlayacağı bir yol olarak önümüze serer. O, bu soyut görünen hali, Tevhid'in mertebeleri olan ef'âl (fiiller), esmâ (isimler) ve sıfat tecellileri üzerinden somutlaştırır. Sâlikin önce kendi fiilini, sonra isim ve sıfatlarını nasıl Hakk'a iade edeceğini, adım adım anlatır. Fenâ'yı, varlık mertebelerinin (hazret-i vücûd) bâtından zâhire tenezzülünün tersine bir yolculuk olarak, yani perdelerin bir bir kalkması olarak tarif eder. En mühim katkısı ise, bu yolun praticedeki karşılığını göstermesidir: Fenâ fi'ş-şeyh, yani müridin iradesini mürşidinin iradesinde yok etmesi, bu büyük yolculuğun ilk ve en güvenli adımıdır. Zikir, dua, gece ibadeti gibi ameller, bu yok oluşu besleyen gıdalar olarak Terzibaba'nın dilinde hayat bulur. Onun nazarında Fenâ, İsevî bir makam olarak başlar ve Muhammediyet potasında kemâle erer.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i ise, konuyu en yüksek hikemî zirvelerden ele alır. Füsûs'ta Fenâ, kevnî bir meseledir; sadece sâlikin değil, bütün bir varlığın temel işleyişidir. O, Fenâ'yı "taayyünlerin kalkması" olarak ifade eder. Vücûd-ı Mutlak olan Hakk'ın vechinden, O'ndan gayrı gibi görünen tüm belirginliklerin (taayyünlerin) silinmesidir. Bu, gayriyet perdelerinin ortadan kalkmasıdır. İbn Arabî'ye göre bu hal, kulun nafilelerle Hakk'a yaklaştığı kutsi hadiste ifadesini bulur: Hakk, kulun gören gözü, işiten kulağı olur. Kulun fiili Hakk'ın fiilinde fani olur ve "Attığın vakit sen atmadın, lâkin Allah attı" sırrı tecelli eder. Füsûs, Fenâ'yı zıtların birleştiği bir Cem makamı olarak sunar. Hakk'ın zâhir, halkın bâtın; halkın zâhir, Hakk'ın bâtın olduğu o hayret makamını tarif eder. "Senden Sana sığınırım" nidası, bu makamın en özlü ifadesidir; çünkü kaçılan da sığınılan da O'dur ve O'ndan başka bir mevcûd yoktur.

Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'i ise bu derin hakikatleri, kalbe dokunan hikâyeler ve semboller diliyle anlatır. Mesnevî için Fenâ, bir ölüm ve yeniden diriliştir. Sâlikin beşerî vasıflarının, nefsânî arzularının ölmesi ve Hakk'a ait ilahi bir varlıkla yeniden doğmasıdır. Bu, Hz. İbrahim'in dört kuşu kesip sonra onları çağırdığında dirilerek gelmeleri kıssasında en güzel ifadesini bulur. O dört kuş, insanın hırs, şehvet, kibir gibi kötü huylarıdır. Onlar ölmeden mânevî diriliş olmaz. Mevlânâ, mürşid-i kâmilin hayalini, Hz. İbrahim'in baltası gibi kalpteki masiva putlarını kıran "en büyük put" olarak resmeder. Sâlik, önce kendini mürşidin aşkında fani ederek diğer bütün putlardan kurtulur. Hz. İsa'nın eşeği metaforu da yine bu bağlamdadır; eşek, yani nefs-i emmâre, ancak ruhun, yani akl-ı maâdın kontrolüne girdiğinde, onda fani olduğunda sâliki menzile ulaştırabilir. Mesnevî, Fenâ'nın acısını, lezzetini, tehlikelerini ve müjdelerini aşkın ve şiirin diliyle ruhumuza işler.

Değerlendirme

Fenâfillah, bir yok oluş veya hiçliğe karışma değil, bilakis sahte ve vehmî bir varlıktan kurtulup mutlak ve hakiki Varlık'ta kendini bulma, O'nunla var olma halidir. Bu hal, benliğin yok edilmesi değil, benliğin sahibine iade edilmesidir.

Bu yolculuk, tek başına çıkılacak bir seyahat değildir. Terzibaba Hazretleri'nin işaret ettiği gibi, bir Mürşid-i Kâmil'in rehberliği, bu okyanusta boğulmadan yüzebilmenin en mühim şartıdır. Fenâ fi'ş-şeyh, Fenâfillah'ın hem anahtarı hem de emniyet supabıdır.

Son olarak, Fenâfillah bir son durak değil, yeni bir başlangıçtır. İbn Arabî'nin çizdiği çerçevede anlaşıldığı üzere, bu halin kemâli, Bekâbillah ile yani Hakk ile baki kalarak halkın arasına dönmek, O'nun gözüyle görmek, O'nun diliyle konuşmak ve Muhammedî ahlâkı yeryüzünde yaşayan bir şahit olarak temsil etmektir. Yolculuk, "Ben"den başlar, "Sen"de fani olur ve "O" ile yeniden var olarak tamamlanır.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 144 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-2.5-pro | Olusturulma: 25.05.2026