İçeriğe atla
7413 kelime | 90 kaynak

Hazarat-ı Hamse

Kulun kendi hakikatine doğru yaptığı yolculuk, bir menzile varmaktan ziyade, her menzilde yeni bir ufka uyanmaktır. Bu yolculuğun en mühim duraklarından bahsederken, karşımıza iki büyük kapı çıkar. Birincisi, kişinin kendi iç âlemindeki yedi kat perdeyi, yani Etvâr-ı Seb'a’yı araladığı nefs mücadelesidir. Bu kapıdan geçen sâliki, ikinci ve daha yüce bir kapı bekler: Hazarât-ı Hamse. Arapça hazerât (huzurlar) ve hamse (beş) kelimelerinden oluşan bu terkip, “Beş İlâhî Huzur” veya “Beş Varlık Mertebesi” demektir. Bu, sâlikin kendi benliğinin dehlizlerinden çıkıp, Varlığın Nûr’unun tecellî ettiği beş aydınlık makama yükselişidir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu beş basamaklı mi'râc, sadece bir bilgi değil, zikirle, sohbetle, hâl ile yaşanan bir seyr-i sülûk usûlüdür. Fiillerin, isimlerin, sıfatların ve nihayetinde kulun zâtının Hakk’ın Vücûdunda nasıl eridiğini ve bu eriyişin sonunda Varlığın sırrının en kâmil ayna olan İnsân-ı Kâmil’de nasıl yeniden zuhûr ettiğini anlatan bir hikmet dersidir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Hazarât-ı Hamse, tasavvuf ıstılahında, varlığın Zât-ı Mutlak’tan şehâdet âlemine tenezzül edişinin ve kulun bu mertebeleri geriye doğru tırmanarak Hakk’a vuslat edişinin haritasıdır. Hazret kelimesi, bir makamda “hazır ve nâzır olmayı” ifade eder. Her bir hazret, Cenâb-ı Hakk’ın belli isim ve sıfatlarıyla tecellî ederek hazır olduğu bir varlık katmanıdır. Bu sebeple Hazarât-ı Hamse, sâlikin Hakk ile beş farklı huzurda, beş farklı tecellî aynasında buluşmasıdır.

Bu yolculuk, nefsini yedi mertebede tezkiye eden sâlikin, artık “kendinden” geçip “Hakk’a” doğru kanatlanmasıdır. Bu hâl, irfan şiirinde şöyle ifade edilmiştir:

Hakk’a varmak ister isen. Gönül yolun tutman gerek. Üzerinden varlık yükün. Hemen çözüp atman gerek. Bir de kâmil yere varıp. Evvel elin tutman gerek. Yedi deniz beş deryayı. Kanat açıp geçmen gerek.

Bu dizelerde geçen “varlık yükünü atmak”, benlik iddiasından, izâfî vücûdundan soyunmaktır ki bu, Etvâr-ı Seb'a’nın tamamlanmasıyla mümkün olur. “Kâmil bir yere varıp el tutmak” ise bu yolun mürşidsiz gidilemeyeceğinin edebidir. Bu hazırlıklardan sonra sâlikin önüne çıkan “yedi deniz”, nefs-i emmâreden nefs-i sâfiyeye uzanan yedi nefs mertebesidir. Ardından gelen “beş derya” ise, bu yedi denizi geçenin dalacağı engin tevhid okyanuslarıdır ki bunlar, Hazarât-ı Hamse’dir. Deniz geçilir, deryaya dalınır; birinde mücadele, diğerinde gark olmak vardır.

Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde bu yolculuk, iki ana bölüme ayrılır. Bu ayrım, sâlikin dikkatini nereden nereye çevirdiğini gösteren enfüsî ve âfâkî bir yöneliştir.

Yolumuzda, kişinin kendini tanıyabilmesi için yapılması lâzım gelen çalışmaları başlıca iki kısımda toplayabiliriz. Birinci kısma, (ettur’u seb’a) yani yedi tur, ve ya, (etvar’ı seb’a) yani yedi tavır denmektedir... Bu kısımda kişi (enfüsi) yani içe dönük çalışmalar yaparak kendi varlığında mevcud hakikatlerini ve kendini tanımağa başlar. İKİNCİ KISIM: İkinci kısma ise, (Hazarât-ı hamse) yani, (beş hazret mertebesi) denmek- tedir. Bu mertebeler de sırasıyle; 1 - Ef’âl âlemi. 2 - Esmâ “ 3 - Sıfat “ 4 - Zat “ 5 - İnsân-ı kâmil. Diye adlandırılır. Bu kısım da ise kişi (afaki) yani dışa dönük çalışmalar yaparak , dış âlemleri de tanımağa başlar. Bu mertebeler çalışarak, yaşanarak ve Hakk’ın lütfu ile aşılarak kemale erilir. ALLAH (c.c.) lühü kendine çekmeği dilediği kullarını bu yollardan geçirterek huzuruna çıkartır.

İlk kısım olan Etvâr-ı Seb'a, enfüsî, yani içe dönük bir çalışmadır. Sâlik, kendi nefsinin katmanlarını, zaaflarını, potansiyellerini tanır; adeta kendi iç ülkesini fetheder. Hazarât-ı Hamse ise âfâkî, yani dışa dönük bir tanımadır. Fakat bu, kâinattaki nesneleri ilmî olarak tanımak değildir. Bu, bütün âfâkın, yani varlık ufkunda görünen her ne varsa hepsinin, Hakk’ın fiillerinin, isimlerinin ve sıfatlarının tecellîlerinden ibaret olduğunu müşahede etmektir. Artık odak noktası “ben” değil, her şeyi kuşatan Hakk’ın Vücûd’udur. Bu mertebeler, Tevhid-i Ef'âl (fiillerin birliği), Tevhid-i Esmâ (isimlerin birliği), Tevhid-i Sıfât (sıfatların birliği), Tevhid-i Zât (zâtın birliği) ve nihayet bütün bu tecellîleri kendinde toplayan İnsân-ı Kâmil makamıdır. Sâlikin gayreti şarttır, lakin yolun sonu ancak Hakk’ın lütfu ve cezbesi, yani kendine çekmesiyle gelir.

Bu beşli yapı, köklerini Şeyh-i Ekber İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin varlık mertebelerine dair tasnifinde bulur. Varlık, Zât’ın kendi güzelliğini seyretmek için açılım gösterdiği bir mertebeler silsilesidir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu kadîm hikmeti kendi irfan mektebinin usûlü içinde şöyle şerh eder:

Hazarât-ı hamse, İbnü’l-Arabî tarafından varlık mertebeleri bağlamında; gayb-ı mutlak, âlem-i ceberrut, âlem-i melekût, şühûd-u mutlak ve insân-ı kâmil olarak sınıflandırılır. Vücûd yani varlık, her bir mertebede, farklı isimler altında kendini izhar eder... Vücûd veya mutlak vücûddan kasıt, Cenab-ı Hakk’ın vücududur. Yaratılmışların hepsi onun vücûduyla kâim, onda zahirdir. Bu vücûd birdir. Yaratıkların veya mertebelerin çoğalmasıyla onun da çoğalması gerekmez. O, birdir, kısım ve parçalara ayrılmaz. Beş hazret mertebesinde, kategorize ederek, belli merhalelerle vücûdu tarif etme durumu söz konusudur.

Bu tasnife göre, her şeyin ardındaki Hakk-ı Mutlak olan Gayb-ı Mutlak, Zât mertebesine karşılık gelir. Hakk'ın isim ve sıfatlarının zuhûr mahalli olan Âlem-i Ceberrut, Tevhid-i Esmâ ve Tevhid-i Sıfât'ın müşahede edildiği alandır. Mânâların suretlere büründüğü Âlem-i Melekût ve fiillerin ortaya çıktığı Şühûd-u Mutlak (görünen âlem), Tevhid-i Ef'âl’in tecellîgâhıdır. Bütün bu mertebeleri bir ayna gibi kendinde toplayan ve Hakk’ın halifesi olan İnsân-ı Kâmil ise beşinci ve en kuşatıcı hazrettir. Sâlik, bu beş hazrette gezinirken farklı varlıklar görmez; Tek Vücûd’un farklı elbiselerle, farklı isimlerle nasıl tecellî ettiğini seyreder.

İrfan yolunda hakikatler, kelimelerle olduğu kadar harflerin ve sayıların diliyle de ifade edilir. 7+5=12 şeklindeki bu seyr-i sülûk haritası, Arap alfabesinin ilk harfi olan Elif’in (ا) sırrında saklıdır. Elif, tek bir dikey çizgiden ibaret görünse de, kûfî yazıda on iki noktadan oluşur ve bu on iki nokta, sâlikin mânevî yolculuğunun tamamını sembolize eder.

Elif dediğimiz zaman (eski bilgilerimizi tazelemeye çalışırsak) bunun 12 noktadan oluştuğunu, ilk 7 noktasının ettur-u seb’a(yedi tur) denilen nefsin 7 mertebesini, sonra gelen 5 noktanın da hazarat-ı hamse (beş hazret) mertebesin} ifade etmekte olduğunu hatırlarız. Cenab-ı Allah’ın elif yani Ahadiyyeti ile tenezzülünden sonra lahut alemini, diğer bir ifadeyle Vahidiyetve sıfat alemlerini, sıfat alemi de bu alemleri meydana getiriyor. Böylece hakikat-i Muhammedi bütün mertebeleriyle zuhura gelmiş bulunuyor.

Elif, görünüşteki birliği (tevhid) ve Zât’ın Ahadiyet (mutlak teklik) mertebesini temsil eder. Bu tek çizginin içindeki ilk yedi nokta, kulun nefsini terbiye ettiği yedi mertebedir. Bu yedi basamağı çıkan sâlik, Elif’in geri kalan beş noktasında yolculuğuna devam eder ki bunlar Hazarât-ı Hamse’dir. Böylece 7+5=12 sayısı, sâlikin seyrini tamamlayarak Hakikat-i Muhammediyye’nin sırrına erişini, yani kâmil bir insan oluşunu simgeler. Elif, hem yolculuğun başlangıcı olan Ahadiyet’i, hem de yolculuğun tamamını (12 mertebe) kendi içinde barındırır.

Hazarât-ı Hamse, “Sıratullah”, yani Allah’ın yoludur ve bu yolun sonunda varılacak yer, yine Allah’tır. Âyet-i kerimedeki “Ela ilellahi tesîyrul ümur” (Şûrâ, 42/53) ifadesi, bu hakikati mühürler: “Bütün işlerin dönüşü Allah’adır.” Bu, sadece ölümden sonraki bir dönüş değil, her an tecellî eden bir dönüştür.

İşte bunun faaliyete geçmesi için nefsimizi yani tanıyıp buradan, da Rabb’ül Erbâb olan Allah yolununda mi’rac etmeyi hayata geçirmemiz gerekir. Bu sistem derslerimizin ikinci bölümü olan Beş Hazret mertebesini (Sıratullah) oluşturur. 1- Tevhid-i Efâl, 2- Tevhid-i Esmâ, 3- Tevhid-i Sıfât, 4- Tevhid-i Zât, 5- İnsân- Kâmil... Ela ilellahi tesîyrul ümur, Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner. Burada bir şeye dikkat çekiliyor. Neye dikkat edilecek devamında İla Allahi, Allaha doğru bir hedef gösteriliyor. Seyr-i İlallah, tüm işler Allah dönerek seyir halindedir, diyor... Bütün işler ki bizler de Hakk’ın Emri ile olan “kün” Ol’ dan başka bir şey olmadığımıza göre bu dönüş Fenafillah mertebesini belirtiyor…

Hazarât-ı Hamse’yi idrak etmek, bu sürekli dönüşün şuuruna varmaktır. Sâlik, Tevhid-i Ef'âl’de fiilinin, Tevhid-i Esmâ’da isminin, Tevhid-i Sıfât’ta sıfatlarının ve Tevhid-i Zât’ta kendi varlığının fâilinin, müsemmâsının, mevsûfunun ve mevcûdunun Hak olduğunu idrak ettikçe, bu dönüşü yaşar. Bu, tasavvufta istiğrak olarak ifade edilen, Hakk’ın Vücûd okyanusunda gark olma, erime halidir. Bu eriyiş, Fenafillah (Allah’ta fânî olmak) makamının ta kendisidir. Hazarât-ı Hamse, sâliki bu fânîlik sırrına erdiren beş ilâhî kapıdır.

Terzibaba'nın Nazarıyla Hazarat-ı Hamse: Aslı ve Mertebesi

Cenâb-ı Hakk'ın var ettiği bu âlem, her harfi mânâ dolu, katman katman okunmayı bekleyen bir Kitap'tır. İrfan mektebi, bilhassa Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin hikmeti, bu kevnî kitabın şifrelerini açan bir anahtardır. Hazarât-ı Hamse, yâni Beş İlâhî Huzur mertebesi, bu kitabın en derin sırlarını barındıran bölümlerdendir. Bu Beş Hazret, varlığın Zât-ı Mutlak'tan bizim şahit olduğumuz bu şehâdet âlemine dek uzanan seyrinin, yâni tenezzül edişinin beş ana durağıdır. Bu mertebeleri anlamak, kendi varlık haritamızı okumaya başlamaktır. Terzibaba Hazretleri'nin irfan sofrasında bu harita, harflerin, sayıların ve Kâbe gibi büyük sembollerin diliyle önümüze serilir.

Vücûdun Tenezzülü: Zât'ın Gölgesinden Nefsin Sahasına

Varlığın nasıl zuhûr ettiğini anlamadan, Hazarât-ı Hamse'nin hakikatini kavramak mümkün olmaz. Varlık, Hakk'ın Kendi Zât'ından isim ve sıfatları yoluyla tecellî etmesidir. Bu tecellî bir mertebeler silsilesi içinde gerçekleşir. En tepede, her türlü kayıttan münezzeh olan Zât-ı Mutlak vardır. O'nun ilk ilmî tecellîsine, yâni varlıkların Zât'ın ilminde henüz birer imkân olarak bulunuşuna a'yân-ı sâbite (sabit hakikatler) denir. Her bir varlık, o ilmî suretlerden birinin bu âlemdeki gölgesidir. Terzibaba Hazretleri, Avni Konuk'tan yaptığı alıntıyı şerh ederken bu inceliği şöyle açar:

«Malûm olsun ki, her bir nefs kendi a’yan-ı sâbitesinin gölgesi ve o a’yan-ı sâbite dahi bir ism-i ilâhî’nin gölgesidir. A’yan-ı sabite hangi ilâhî ismin gölgesi ise o ilâhî ismin hazinesinde meknuz bulunan ahkâm ve asar bu âlemi kevn’de kendisinin gölgesi olan nefste zâhir olur... Küçük bir not; Zât’ın gölgesi olan a’yan-ı sâbite, 5 derya olarak tesmiye olunan Hazarât-ı Hamse’nin mücmel hâlidir. A’yan-ı sâbite’nin gölgesi olan nefs ise, 7 deniz olarak tesmiye olunan Nefs mertebelerinin mücmel hâlidir.»

Bu ifadeler, Hazarât-ı Hamse'nin vücûdî temelini ortaya koyar. Hazarât-ı Hamse, yâni Beş Derya, Zât'ın gölgesi olan a'yân-ı sâbitenin "mücmel hâli", yâni özetlenmiş suretidir. Üzerinde yolculuk ettiğimiz yedi nefs mertebesi ise, o a'yân-ı sâbitenin de gölgesi olan kendi nefsimizin sahasıdır. Sâlik, önce kendi varlığının katmanları olan "yedi denizi" geçip nefsini saflaştıracak ki, aslının aslı olan "beş deryaya" yelken açabilsin.

Bu yolculuk, tek başına yapılamaz. "7 denizi geçip, İbrâhîmiyet mertebesindeki, “Eslemtü lirabbil âlemiyn” teslimiyet idrâkiyle, 5 derya’ya yelken açan salik/abd bu idrâk ve yaşantıların şuurunu ancak kendi nefsinin, a’yan-ı sâbitesi mesabesindeki mürşidinin gönül ayinesinden alarak seyr-ü urûcunu yaşamaya başlar." denilerek, mürşidin bu yolculuktaki yeri işaret edilir. Mürşid, sâlikin a'yân-ı sâbitesinin, yâni hakikatinin bu âlemdeki aynasıdır. Sâlik, o aynaya bakarak kendi aslî suretini, yâni Beş Hazret'te gizli olan hakikatini tanır ve yaşar.

İrfânın Şifreleri: Harflerin ve Sayıların Dili

Terzibaba mektebinin belirgin özelliklerinden biri, ilâhî hakikatleri harflerin ve sayıların taşıdığı sembolik değerler üzerinden açıklamasıdır. Bu, kâinatın matematiksel ve sembolik düzenindeki ilâhî hikmeti okuma sanatıdır. Terzibaba Hazretleri, bu şifre sistemini seyr-i sülûk yolcusunun istifadesine sunar. Hazarât-ı Hamse de bu sistemde "5" sayısı ile temsil edilir:

«(5) Beş Hazret Mertebesi… (Tevhid-i Ef’âl, Tevhid-i Esmâ, Tevhid-i Sıfât, Tevhid-i Zât, İnsân-ı Kâmil)»

Hikmet, bu sayıların birbiriyle olan ilişkisinde gizlidir. Terzibaba Hazretleri'nin şifre sayısı olarak bilinen "53" rakamı, bu mânâda derin bir açılım sunar:

«53 rakkamsal olarak incelenirse; (5) Beş Hazret mertebesi dir. (3) İlm’el Yakin, Ayn’el Yakin, Hakk’el Yakin mertebeleridir. 5+3 = 8 (8) Tevhid-i Efal, Sekiz Cennet ve Yolumuz olan Uşşakiyenin Şifresidir.»

"5" sayısı, yâni Beş Hazret, "3" sayısı ile, yâni ilmin yaşantıya dönüşmesinin üç mertebesi olan ilm'el yakîn, ayn'el yakîn ve hakk'el yakîn ile birleşerek sâlikin yolunu aydınlatır. Bu birleşimden "8" sayısı, yâni Tevhid-i Ef'âl makamı ve cennetin sekiz kapısı doğar. Beş Hazret'in sırrına erebilmek, yakînî bir idrak ile mümkündür ve bu yolculuğun ilk kapısı fiillerin tevhididir.

Bu sayısal dil, ibadetlerin yapısına dahi yansımıştır. Namazın rekât sayılarının toplamı, ilâhî mertebelerin bir yansımasıdır:

«Namazların rek’at sayıları (4+4+2+3)= 13 Ahadiyyet mertebesi... (2+3)= 5, Beş Hazret Mertebesi – Hazerat-ı Hamse»

Günlük namazın rekâtlarının belirli bir şekilde toplanmasıyla "5" sayısına, yâni Beş Hazret'e ulaşılması, namazın bu ilâhî huzurlara açılan bir mi'râc kapısı olduğunun latif işaretlerindendir. Sâlik, namaza durduğunda sadece bedensel bir eylem yapmaz; aynı zamanda bütün bir varlık sistemini kendi üzerinde cem eden bir yolculuğa çıkar.

Tenzîl'in Hakikati ve Kâinattaki Yansımaları

İlâhî hakikatlerin inişi, yâni tenzil, mânâların gökyüzünden yeryüzüne fiziksel olarak inmesi değildir. Terzibaba Hazretleri bu anlayışı düzeltir ve tenzilin hakikatini açar:

«“Tenzil,” mânâsının kolaylaştırılarak anlaşılır hale gelerek açığa çıkartılması demektir, yoksa gökyüzünden yeryüzüne indi, gibi bir mahalden bir mahalle indirme şeklinde değildir. Bize gelen bu ifâdeler tenzil edilerek kolaylaştırılmasa idi ne İnsân-ı Kâmil hakîkatini ne Hakîkati Muhammedîyye hakîkatini ne de hakîkati ilâhîyyeyi anlamamız mümkün değildi.»

Tenzil, bir perdenin kalkması, idrakin o mânâyı kavrayacak seviyeye yükselmesidir. Hazarât-ı Hamse de, Zât-ı Mutlak'ın idrak edilemez hakikatinin, bizlerin anlayabileceği beş temel seviyeye "tenzil" edilmesidir. Bu tenzil, bütün kâinatta okunabilir izler bırakmıştır. Bu izlerin en büyüğü Kâbe-i Şerif'tir. Kâbe, bütün varlık mertebelerini kendi mimarisinde toplayan cisimleşmiş bir İnsân-ı Kâmil gibidir. Terzibaba Hazretleri, bir sohbetinde bu sırrı şöyle açıklar:

«Kabe-i Şerif’i göz önüne getirelim, bütün alem orada gizlidir... o tavaf edilen yer var ya dönülen yer, orası Ef’al alemidir, madde alemidir, hani bir iki basamakla yukarıya çıkıyoruz, birinci namaz kılınan yerler var... orası Esma alemidir, onun üstündeki ikinci kat sıfat alemi, onun üstü teras Zat alemi, sonsuz çünkü teras sonsuzdur. Ortadaki de İnsan-ı Kamil, Hazarat-ı Hamse yani beş hazret beş mertebe orada mevcuttur.»

Tavaf edenlerin fiilleriyle Ef'âl Âlemi, ilk kattaki direkler ve Esmâ-ül Hüsnâ yazılarıyla Esmâ Âlemi, onun üstündeki katla Sıfât Âlemi, gökyüzüne açık terasıyla sonsuz Zât Âlemi ve bütün bunları merkezinde toplayan Kâbe'nin kendisiyle İnsân-ı Kâmil... Hazarât-ı Hamse, Mekke'nin ortasında bütün azametiyle durmaktadır. Hacca giden, bilse de bilmese de, bu Beş Hazret'in içinde bir yolculuk yapar.

Aynı 7+5'lik ilâhî düzen, zamanın akışında, yâni takvimde de kendini gösterir:

«bir sene içerisinde bir insan seyrine sığdırmışlar, bakın üç aylar var, üç aylardan sonra iki bayram arası da iki ay on gün, bakın beş ay, hazarat-ı hamse ayları bunlar, beş hazret mertebesidir, arkada kalan yedi ay da nefs-i emmare bakın ay gene on iki yaptı, yani bir senelik seyir içerisinde Cenab-ı hakk bir ömür boyu olan seyrin hakikatini bildirmiş tatbikatını yaptırıyor her sene bizlere.»

Yedi nefs mertebesini temsil eden yedi ay ve Beş Hazret'i temsil eden mübarek beş ay... Her yıl, farkında olmasak da, seyr-i sülûkun bu büyük yolculuğunu sembolik olarak tekrar yaşarız. Bu, Hakk'ın rahmetinin bir tecellîsidir; bizlere her an, kendi hakikatimize dönme fırsatı sunar.

İbadetin Sırrı: Namazda Beş Hazreti Yaşamak

Varlığın en derin hakikatleri, sâlikin en somut ibadeti olan namazda gizlenmiştir. Namaz, müminin mi'râcıdır sözü, sâlikin kendi varlık katmanlarında yükselerek Beş Hazret'in her birine uğradığı ve nihayetinde hepsini kendinde cem ettiği bir seyr-i sülûk özetidir.

Terzibaba Hazretleri, 50 vakit namazın sırrını açıklarken, bu yolculuğun Hazarât-ı Hamse ile olan birebir ilişkisini gözler önüne serer. Mi'râc'da farz kılınan ve sonra beş vakte indirilen 50 vakit namaz, bir kemâlât yolculuğunun mertebeleridir:

«50 Vakit namaza ulaşana kadar; (5) Ef’âl, (25) Esmâ, (33) sıfât, (40) Marifet, (50) İnsân-ı Kâmil mertebesidir. 5+25+33+40+50= 153 dür. Ahadiyet ve Ahmed’dir. Hakîkat’ül Ahadiyetül Ahmediyedir.»

Buradaki sayılar, her bir tevhid mertebesinin kendi içindeki derinleşmeyi gösterir. Yolculuk, 5. mertebede Ef'âl'in tevhidiyle başlar. Sonra Esmâ, Sıfât ve Mârifet (Zât) mertebelerinde derinleşerek 50. mertebede, bütün bu huzurları kendinde toplayan İnsân-ı Kâmil makamında kemâle erer. Beş vakit namazı hakkıyla kılan bir sâlik, her gün tefekkür ve zikirle bu mertebeleri aşarak manen "50 vakit namaz" kılmış gibi olur. Her namaz, bu Beş Hazret'e açılan bir kapıdır.

Terzibaba Geleneğinde Hazarat-ı Hamse'in Yaşanması

Bilgi, haritalara bakıp şehirleri ezberlemek değil, o şehre varmak, sokaklarında yürümek ve havasını solumaktır. Hazarat-ı Hamse yani Beş İlâhî Huzur mertebesi de böyledir. Asıl marifet, o menzillerden geçmek, o huzurlarda bulunmak, o mertebelerin hâliyle hallenmektir. Bir sâlikin bu yolda nasıl yürüdüğünü, bu mertebeleri nasıl yaşadığını, hangi zikirlerle, hangi edeple bu kapıları çaldığını anlamak gerekir. Zira bu yol, yaşanarak bilinen bir yoldur.

Seyr-i Sülûk: İç Âlemden Dış Âleme, Nefisten Hakk'a Yolculuk

Yolculuk iki ana kısımdan oluşur. Birincisi, insanın kendi içine, kendi nefsine yaptığı seferdir. Buna Etvâr-ı Seb'a, yani yedi nefs mertebesi denir. İkincisi ise, nefsini tanıyıp Rabb’ini bilmeye başlayan sâlikin, bu sefer dış âleme, yani kâinata Hakk’ın gözüyle bakmaya başladığı seferdir ki, bu da Hazarât-ı Hamse’dir. Terzi Baba Necdet Ardıç Hazretleri bu iki aşamalı yolculuğun bütünlüğünü şöyle ifade eder:

Necdet Ardıç bağlı bulunduğu geleneğin, kişinin mânevî seyrinde uyguladığı iki kısımdan oluşan toplam 12 merhaleli çalışmasını devam ettirmektedir. Bu çalışmaların birinci kısmı, anlamı yedi tavr demek olan Etvâr-ı seb’a uygulamasıdır. Adından da anlaşılacağı üzere bu kısım yedi merhaleden oluşur. Bunlar sırasıyla şöyle adlandırılırlar: 1. Nefs-i emmâre 2. Nefs-i levvâme 3. Nefs-i mülhime 4. Nefs-i mutmainne 5. Nefs-i râziyye 6. Nefs-i marziyye 7. Nefs-i sâfiye Bu kısımda kişi, “enfüsî” yani içe dönük çalışmalar yaparak kendi varlığında mevcut hakikâtlerini tanımaya başlar. İkinci kısım, Hazarât-ı hamse yani beş hazret mertebesidir. ... Bu kısımda da kişi, nefis mertebelerinde kendi nefsinde yaşadığı hakikâtleri bu defa “Âfâkî” yani dış âlemde yaşayarak dış âlemi tanımış olur. Birinci kısımdaki yedi nefis mertebesini tamamlayarak sâlikin bu hallerin ilmini almış olması, varlıkta mutlak birliğe ulaşabilmesi için yeterli değildir.

İlk yedi mertebe, bir iç temizlik, bir kendini tanıma safhasıdır. Sâlik burada kendi karanlıklarını (Emmâre) görür; sonra pişman olur (Levvâme); ilhamlara mazhar olur (Mülhime) ve nihayetinde kalbi sükûna erer (Mutmainne). Bu yolculuk, sâlikin kendi nefsini bilmesidir. "Nefsini bilen Rabb'ini bilir" hadîs-i şerîfinin ilk yarısı burada tecellî eder.

Fakat yol burada bitmez. Asıl yolculuk, Hazarât-ı Hamse ile başlar. Bu, enfüsî (içsel) seyrden âfâkî (dışsal, kevnî) seyre geçiştir. Artık mesele "benim içimde ne oluyor?" değil, "bütün bu âlemde olan bitenin ardındaki fiil, isim, sıfat ve Zât kimindir?" sorusuna cevap aramaktır. Bir müridin, padişah olma yolundaki bir adayın hikâyesi üzerinden bu geçiş anlatılır:

Âdem olarak dünyaya gelen padişah (padişah adayı), nefsin 7 mertebesini (emmâre, levvâme, mülhime, mutmeinne, râdiye, mardiyye, sâfiyye) hakkıyla geçtikten sonra kendini tanıma yolunda iç yolculuğunu tamamlar. Daha sonra, iç âlem yolculuğunun akabinde, dış âlem yolculuğuna başlar. Çünkü iç âlemi bilmeden dış âlemi bilmek pek mümkün olamayacaktır. Burada derviş Hazarât-ı Hamse’nin ilk mertebesi olan Tevhîd-i Ef’al mertebesini idrâk eder. Allah’ın fillerinin birliğinin tezahür ettiği İbrâhîmiyyet mertebesini idrâk ederek doğumunu ilân eder.

Hazarât-ı Hamse, bu ikinci doğumdur. Sâlik, nefsini terbiye ettikten sonra, şimdi bütün bir kâinatı Hakk’ın tecelligâhı olarak okumaya başlar. Artık sâlik, fiillerin tek bir Fâil'den, isimlerin tek bir Müsemmâ'dan, sıfatların tek bir Mevsûf'tan ve nihayet bütün varlığın tek bir Vücûd'dan ibaret olduğunu yaşayarak idrak etme yoluna girmiştir.

Mürşidin Rehberliği: Zikir, Zuhurat ve Mertebelerin Dili

Bu yol, tek başına yürünmez. Bir İnsân-ı Kâmil’in, bir mürşid-i kâmilin rehberliği şart olur. Mürşid, sâlikin elinden tutan, onun gördüğü rüyaları (zuhurat), yaşadığı hâlleri yorumlayan ve bir sonraki adıma onu hazırlayan tabiptir. Sâlikin yolculuğu sırasında gördüğü zuhurat, onun mânevî hâlinin bir yansımasıdır ve mürşidine arz edilir. Bir müridin, Efendi Babası Necdet Ardıç Hazretleri'ne arz ettiği zuhurat ve aldığı cevap, bu canlı ilişkiye bir misaldir:

Efendi babacım,rüyamda gökyüzünde beyaz ve kalın bir mermer,ortasından aşağıya doğru sallanan beyaz bir ip vardı.O ipe tutunup yukarı doğru çıkıyorum,ipin sonuna doğru geliyorum başım mermere değiyor,fakat mermerin üstüne çıkma gücüm olduğu halde çıkmıyorum. ... Siz bana iki tane doğum tarihi veriyorsunuz,uyandığımda bunları ebced hesabıyla topladığımda çıkan sonucun 5 olduğunu görüyorum. Örneğin:24-08-1971-02-10-1968=24+8+1971+2+10+1968=3983 39+83=122 1+2+2=5(hazreti hamse)

Bu müridin, gördüğü rüyalarla ve ebced hesaplarıyla sürekli "5" sayısına, yani Hazarât-ı Hamse'ye ulaşması, onun gönlünün o mertebelerle meşgul olduğunu gösterir. Mürşid ise bu arayışa kayıtsız kalmaz, sâlikin hayalî bir benlik içinde kaybolmasına müsaade etmez. Gerektiğinde o hayal binasını yıkar ki, yerine hakikat binası inşa edilebilsin:

Ve aleyküm selâm Mu…., mail-i ne ancak bakabildim, fazla üzülme her şey yoluna girer. İşte yaşayarak görüyorsunya nasıl bir durum içinde imişsin de kendini hayalen nerelerde zannediyormuşsun. Ancak bütün bunların bir hikmeti vardır. Yeni yapılacak bir bina için arsanın üstündeki eski binanın yıkılması mutlaka lâzımdır ki yeni bir bina inşa edilebilsin, aksi halde o binada yapılan tamirat eski binanın güçlendirilmesi olur ki, buda hayal evinin içinde yaşamanın devamı demektir.

Mürşidin bir diğer vazifesi de sâlike, bulunduğu mertebenin zikrini telkin etmektir. Zikir, o mertebenin hakikatini sâlikin kalbine nakşeden mânevî bir tohumdur. Hazarât-ı Hamse yolculuğunda Kelime-i Tevhid'in farklı formülasyonları telkin edilir. Bu, sâlikin idrak seviyesinin değiştiğinin göstergesidir.

Tevhid-i Ef’âl mertebesine gelindiği zaman en son da okunan (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “ Lâ İlâhe İllâ Allah”, kelimesi 100 adet eksilir, (ﻻَ فااِلَ اِﻻّ اللّهُ ) Lâ faile İllâ Allah kelimesi 100 âdet eklenir… Tevhid-i Esmâ mertebesine gelindiği son da okunan (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “ Lâ İlahe İllâ Allah”, kelimesi 100 âdet eksilir, (ﻻَ مَوجُدَ اِﻻّ اللّهُ ) Lâ Mevcûde İllâ Allah kelimesi 100 âdet eklenir…

Önce "Lâ ilâhe illâllah" (Allah'tan başka ilah yoktur) diyen sâlik, Tevhid-i Ef'âl (fiillerin birliği) mertebesine gelince "Lâ fâile illâllah" (Allah'tan başka Fâil/iş yapan yoktur) demeye başlar. Çünkü artık kâinattaki her bir hareketi tek bir Fâil'in fiili olarak görmeye başlamıştır. Sonra Tevhid-i Esmâ (isimlerin birliği) mertebesinde dili "Lâ mevcûde illâllah" (Allah'tan başka mevcut yoktur) zikrine döner. Zira artık görmüştür ki, bütün varlıklar O'nun Esmâ'sının tecellîsinden ibarettir ve hakiki varlık sahibi yalnızca O'dur. Zikir, idrakin hem meyvesi hem de tohumudur. İdrak değiştikçe zikir değişir, zikir değiştikçe idrak derinleşir.

İbadetin Hakikati: Namazda Mi'râc ve Hazarât'ı Tecrübe Etmek

Bu yolun en büyük tatbikat alanı, en kâmil mi'râc tecrübesi, günde beş defa Hakk'ın huzuruna durduğumuz namazdır. Namaz, sâlikin Hazarât-ı Hamse'yi kendi varlığında tecrübe ettiği en mübarek andır.

Namazda olan kişi, izâfî kimliğinden soyunup, ha­kîkî varlığı olan ilâhî kimliğine bürünür, kendini hakkânî sıfatlarıyla tanıyarak ve zatından zatına, kıyamı ile tâzim etmiş olur.

Namaza durduğunda "sen" diye bilinen o izâfî kimlik aradan çekilir. O an sen, Hakk'ın seni kendisi için halk ettiği o ilâhî kimliğinle, O'nun sıfatlarıyla boyanmış olarak huzurdasın. Kıyamın, O'nun Kâim isminin tecellîsidir. Rükûun, O'nun Azamet'i karşısında eğilmendir. Secden ise, kendi vehmî varlığını O'nun mutlak Vücûd'u önünde yok etmendir. Beş vakit namaz, bu beş huzuru gündelik hayatta yaşamanın bir yoludur.

Bu tecrübenin zirvesi, Kâbe-i Muazzama'da kılınan ve "İnsân-ı Kâmil Namazı" olarak isimlendirilen namazda sembolik ifadesini bulur. Orada her bir köşe, bir peygamberin makamına ve bir tevhid mertebesine işaret eder:

(2)= İbrâhimiyyet köşesi’nde-(mertebesinde) 4= rek’ât namaz. (Rükn-ü Iraki/kuzey köşesi şeriat) (3) =Mûseviyyet köşesi’nde-(mertebesinde) 4= rek’ât namaz. (Rükn-ü Şami/batı köşesi tarikat) (4) =Îseviyyet köşesi’nde-(mertebesinde) 3=rek’ât namaz. (Rükn-ü Yemani/güney köşesi hakikat) (5) =Muhammediyyet köşesi’inde-(mertebesinde) 4= rek’ât namaz. (Rüknü Hacerul esved/doğu köşesi, marifet)

Kâbe'nin köşeleri, Hazarât-ı Hamse'nin peygamberler üzerinden zuhûr eden makamları olur. İbrahim (a.s.) makamı olan Tevhid-i Ef'âl, Musa (a.s.) makamı olan Tevhid-i Esmâ, İsa (a.s.) makamı olan Tevhid-i Sıfât ve hepsini cem eden Muhammed (s.a.v) makamı olan Tevhid-i Zât. Sâlik, bu köşelerde namaz kılarken o makamların ruhaniyetine bürünür, o tevhid sırlarını kendi varlığında tecrübe eder. Namaz, âlemlerin bir özeti olan İnsân-ı Kâmil'in, kendi hakikatini idrak ettiği bir mi'râc olur.

Yolun Gayesi: Suretten Sıyrılıp İsimlerin Mânâsını Kendinde Bulmak

Bütün bu seyr-i sülûkun gayesi, suretten ve şekilden sıyrılıp, ilâhî isimlerin ve sıfatların mânâsını kendi varlığında bulmak, tanımak ve yaşamaktır. Terzi Baba Necdet Ardıç Hazretleri'nin "Tac Giyme" isimli şiiri, bu yolculuğu özetler:

Hazarât-ı hamse başladı Bazen beni haşladı Gafiller de taşladı Hoş gör sen, dedi bana

Tevhid-i ef’âldeki Görmek için birliği Âlemdeki dirliği İdrak et, dedi bana

Tevhid-i esmâ sırada İsimler var burada Halk bâtında orada İyi anla, dedi bana

Tevhid-i sıfata varmak Olur mu burda durmak Gerçek yüzünü bulmak Kolay değil, dedi bana

Zâtta yok oldu âlem Gizlendi cümle adem Kaybettim beni nidem Bulursun, dedi bana

Yolculuk budur: Fiillerde birliği görmek, isimlerin ardındaki hakikati anlamak, sıfatlarda kendi gerçek yüzünü bulmak ve nihayet Zât'ta kendi vehmî benliğini kaybedip hakiki varlığına ermek. Yolculuğun sonunda sâlik, bir peygamberin veya bir mertebenin ismini duyduğunda, onu dışarıda bir hikâye olarak değil, kendi varlığında tecellî eden bir hakikat olarak tanır.

Kişi bu mertebelerin hangisine ulaşırsa o mertebenin mânâsını kendinde bulduğunda, o süreçte, o ismin mânâsı kapsamına girdiğinden bâtında kendisi o ismi taşımış olur. Ancak, bu mertebelerin ilk uygulayıp yaşayanları âlem şumul, diğerleri ise bireysel şumuldür, yani sadece kendilerini ilgilendirir.

İbrahimî makama ulaşıldığında, kişide tecellî eden İbrahimî ahlâk ve tevhid anlayışıdır. Mûsevî mertebeye gelindiğinde, Hakk ile aracılı kelâm etme sırrına erilir. Bu, peygamber olmak değil, peygamberlerin varisi olan İnsân-ı Kâmil'in yolunda, o ahlâk ile ahlaklanmaktır.

Hazarât-ı Hamse'yi yaşamak, nihayetinde kâinat kitabını ve kendi varlık kitabını aynı mürekkeple yazılmış, tek bir kitap olarak okumaktır. Bu okuyuşun sonunda sâlik anlar ki, arayan da O'dur, aranan da O'dur, yol da O'dur, menzil de O'dur.

Füsûsu'l-Hikem'de Hazarat-ı Hamse

Hakikat yolcusunun seyrini anlamak, kendi varlık kitabımızı okumak demektir. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarından beslenerek Hazarât-ı Hamse yani "Beş İlâhî Huzur" bahsine dalmak, kâinatın vücûdî haritasını ve sâlikin Hakk’a doğru yaptığı mi’râcın duraklarını anlamaktır.

Şeyh-i Ekber, varlık mertebelerini farklı sayılarla tasnif eder. Beşli tasnif, bu tasniflerin en yaygın olanıdır. Şeyh-i Ekber’in Füsûs Mukaddimesi’nde şârihler bu durumu şöyle özetler:

Muhakkikînden ba’zıları “mertebe-i vahdet” ile “vâhidiyet” tevhîd ve “insân-ı kâmil” mertebesini “mertebe-i şehâdet”e ilhâk edip beş mertebe i’tibâr ederek bunlara “hazarât-ı hamse” tesmiye ederler. Bunlara göre merâtibin esâmîsi böyle olur: “Ahadiyet”, “vâhidiyet”, “ervâh”, “misâl” ve “şehâdet”.

Bu tasnife göre beş temel huzur katmanı şunlardır:

  1. Hazret-i Gayb-ı Mutlak (Ahadiyyet): Hakk’ın Zât-ı Mutlak olduğu, hiçbir sıfat, isim veya taayyün ile kayıtlı olmadığı, bilinemezlik mertebesidir. Burası "Lâ taayyün" yani belirlenimsizlik makamıdır.
  2. Hazret-i Ceberût (Vâhidiyyet): Zât’ın kendi kendine ilk tecellîsiyle isim ve sıfatlarının belirdiği mertebedir. Buna Taayyün-i Evvel veya Hakîkat-i Muhammediyye de denir. A’yân-ı sâbite, yani varlıkların ilâhî ilimdeki hakikatleri bu mertebededir.
  3. Hazret-i Melekût (Ervâh ve Misâl): Ceberût’ta ilim planında mevcut olan hakikatlerin, ruhlar ve misaller (latîf suretler) olarak dışa doğru bir adım daha attığı mertebedir. Burası Âlem-i Ervâh (Ruhlar Âlemi) ve Âlem-i Misâl (Suretler Âlemi) olarak iki katmanlıdır.
  4. Hazret-i Şehâdet (Mülk): Beş duyuyla algıladığımız, bu kesif, maddî âlemdir. Diğer tüm mertebelerin en son ve en dışa dönük tecellî sahasıdır.
  5. Hazret-i Câmi'a (İnsân-ı Kâmil): Yukarıdaki dört mertebenin tamamını kendinde toplayan, hem Hakk’ın hem de halkın hakikatini bilen, kâinatın özü olan İnsân-ı Kâmil mertebesidir.

Bu tasnif, bir merdivenin basamakları gibi düşünülmemelidir. Her bir "hazret", diğerlerini de içinde barındıran iç içe geçmiş küreler gibidir. Zira Vücûd (varlık) birdir; çokluk, bu tek Vücûd’un farklı mertebelerdeki tecellîlerinden ibarettir.

Bu mertebelere "Hazret" denilmiştir, çünkü "Hazret", kelime olarak "huzurunda olunan, hazır bulunan" demektir. Her bir varlık mertebesi, Hakk’ın bir veya birkaç ismiyle "hazır" olduğu, tecellî ettiği bir "huzur" makamıdır. Bu yüzden bu maddî âleme dahi "Hazret-i Şehâdet" denir. Terzibaba, Şîs (a.s.) kelimesindeki hikmeti şerh ederken bu inceliğe dikkat çeker:

Hz. şehadet yani bu alemin ismi hazret zaten hazarat-ı hamse den beş hazrette de bütün alemlerin hazret olduğu belirtiliyor. Hazret neydi? Hazır olan, neyle hazır olan? Hakkani vasıfla hazır olan. Hz. şehadet denmesi bu alemin bir hazret mertebesi olduğunu ifadesidir. Yani Cenab-ı Hakk’ın bu alemde kendi varlığı ile hazır olduğunun ifadesidir.

Bu idrak, sâlikin dünyaya bakışını değiştirir. Çoğu insanın "aşağıların en aşağısı" (esfel-i sâfilîn) sandığı bu âlem, ârifin gözünde Hakk’ın hazır ve nâzır olduğu mübarek bir makamdır.

Burada Cenab-ı Hakk bütün esma-i ilahiyesiyle burada hazır olduğundan yani zuhurda olduğundan bu alemde de zuhurda olduğundan onun için burası hazret alemidir. Hakkın hazırlığı ile birlikte ve insanlar da Zat’ı ile birlikte hazırdır ayrıca. “Allah her yerde hazır, nazırdır“ demiyor muyuz.

İnsanın kendisi de bu hazretler arasında bir köprüdür. Beş zâhirî duyumuz, Hazret-i Şehâdet’in kapısını çalarken, beş bâtınî duyumuz da Melekût ve Ceberût âlemlerine açılan pencerelerimizdir.

Havas-ı hamse-i zahire diye insanda birlik vardır. Havas demek duygular demektir, hamse de beş demektir, beş zahir duygu manasınadır. Bunlar dokunma, işitme, görme, tatma, koklamadır. Bu beş zahiri duyguyla müşahede alemini algılıyoruz. ... Havası-ı hamse-i batıne dediğimiz de de beş batın duyugularımız vardır. ... Bunlarla da gayb alemini idrak ediyoruz. Biz zahir ve batın alem arasında kendimiz köprü oluyoruz.

Sâlikin yolculuğu, bu bâtınî duyuları açma, zâhirî duyuları ise hakikate yöneltme yolculuğudur. Bu, Terzibaba'nın işaret ettiği gibi, "alttan ve üstten gıdalanma" halidir.

Her Hazretin Kendi Hükmü Vardır

Her bir hazretin kendine mahsus bir dili, bir işleyişi, bir hükmü vardır. Bir mertebede hakikat olan bir şey, başka bir mertebede farklı bir surete bürünebilir. Sâlikin müşahedesi, o müşahedenin hangi "hazret"te vuku bulduğuna bağlıdır.

...keşif sahibinin gördüğü suret kendi ayan-ı sabitesinin aynı olmakla beraber o sureti hangi hazrette görmüş ise yani kendi gördüğü sureti hangi mertebede görmüş ise o hazretin icabına göre müşahede eder. Yani o mertebenin özelliği içerisinde müşahede eder.

Bu ilkenin en güzel misali, Hz. İbrahim’in (a.s.) rüyasıdır. O, oğlu İsmail’i kurban ettiğini görmüştü. Bu rüya, Hazret-i Misâl’de, yani misaller ve suretler âleminde gerçekleşen bir müşahede idi. Bu yüzden tabiri de o âlemin diline göre yapıldı. Oğul suretinde görünen, aslında kurbanlık koçun misalî bir ifadesiydi. Bu incelik, mânevî tecrübeleri yorumlarken hassas bir mîzana ihtiyaç olduğunu gösterir.

Her Hazret, Bütün Varlığı İçinde Barındıran Bir Kitaptır

Hazarât-ı Hamse, birbirinden kopuk âlemler değildir. Her bir hazret, bir yönüyle diğer bütün hazretleri kendi içinde barındıran bir ayna, bir "Kitâb-ı Mübîn"dir. İshak (a.s.) kelimesindeki hikmeti açıklarken Şeyh-i Ekber bu sırrı şöyle fâş eder:

Zîrâ şu hazret ki, sen onda bir sûret ile huzûr üzeresin; ve o hazrette, o sûreti müşâhede edip onu hifzetmekle, mahlûkun olan şeyin sûretlerini hazretlerin cümlesinde hifze- dersin. İşte o hazretin misli, Hak Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'de ما فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ (En'âm, 6/38) ya'ni “Biz Kitâb'da bir şeyi terketmedik" buyurduğu kitâbın, ya'ni levh-i mahfûzun, misli gibidir.

Bu, tevhidin en derin sırlarından biridir. Ârif-i billah, yani Hazarât-ı Hamse’yi kendi nefsinde müşahede etmiş olan İnsân-ı Kâmil, bu mertebeler arasında serbestçe seyreder. O, bir şeyi bir hazrette müşahede ettiğinde, aslında o şeyin bütün hazretlerdeki suretlerini de müşahede etmiş olur. Çünkü Vücûd birdir ve her mertebe, o Tek Vücûd’un tam bir yansımasıdır.

Bu mertebeye ulaşan ârifin himmeti, yani mânevî yoğunlaşması, kevnî bir güç kazanır. O, himmetiyle bir şeyi varlığa getirebilir. Fakat bu, Hakk’ın halk etmesi gibi değildir. Ârifin dikkati hangi hazret üzerindeyse, o şey o hazrette var olur.

O, himmetiyle yaratır; ve onun yarattığı şeyin dışarıda da varlığı olur; ... ârif o hissedilen varlığa "hazret-i misâl"de veya "hazret-i şehadet"te yönelmekten vazgeçmedikçe o varlık, "hazret-i şehadet"te kalıcı olur; ve onun yönelmesi kesilir kesilmez o varlık da yok olur. Zira o yaratılmışın ruhu, ârifin himmetidir.

Eğer ârifin kalbi, Hazarât-ı Hamse’nin tamamını kuşatmışsa, o zaman onun himmetiyle var olan şey, ârifin nazarı bir hazretten diğerine geçtiğinde yok olmaz; sadece bulunduğu hazreti değiştirir. Şehâdet âleminden Misâl âlemine, Misâl âleminden Ervâh âlemine intikal eder. Çünkü böyle bir ârifin kalbi, bütün mertebeleri aynı anda ihata etmiştir.

Füsûsu'l-Hikem okyanusundan bir damla olan Hazarât-ı Hamse bahsi, bizi derin tefekkürlere sevk eder. Bu mertebeler, kuru birer hikmet bilgisi değil, sâlikin nefsini bilip Rabbini bulma yolunda tırmandığı ve sonunda kendi içinde cem ettiği mânevî duraklardır.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Hazarât-ı Hamse'nin sırları, zıt gibi görünenlerin nasıl aynı hakikatin farklı yüzleri olduğunu fısıldar. Bu, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'de dokuduğu, Terzibaba Necdet Ardıç Efendimizin sohbetlerinde içirdiği bir irfan pınarıdır.

Bu yolculuğun özünü anlamak için Kur'ân-ı Kerîm'in Bedir'i anlatan ifadesine kulak verelim:

وَمَا رَمَيْتَ “sen atmadın” bakın evvela kesinlikle Peygamberimize ait olmadığını belirtiyor, ama görünen atan suret-i Muhammedi’ idi ancak burada da tasdik ediyor, اِذْ رَمَيْتَ ”attığın vakit” bakın başta sen atmadın diyor fiili ondan nefh ediyor, ikincide attığın vakit diye tasdik ediyor, ama atanın da وَلَكِنَّ “ancak, şu kadar var ki” اللَّهَ رَمَى ”atan Allah’tı “ diyor.

İşte Cem makamı budur. Bir yanda fiili kuldan nefyetmek ("Sen atmadın"), diğer yanda fiilin kulun suretinde zâhir olduğunu tasdik etmek ("attığın vakit"). Bu iki zıt, "Ancak atan Allah'tı" buyruğuyla birleşir. Hak, hem kulunun fiilini kendine izafe ederek onu yüceltir, hem de fiilin hakiki fâilinin kendisi olduğunu bildirir. Bu, kulun fiilinin Hak'ta fânî olduğu Tevhid-i Ef'âl mertebesinin en kâmil izahıdır. Sâlik, bu sırra erdiğinde, "ben yaptım" kibrinden soyunur, "Hakk'ın izniyle oldu" teslimiyetine bürünür.

Bu birlik ve ayrılık, yani ayniyet ve gayriyet âlemlerde nasıl tecelli eder? Şeyh-i Ekber bu sırrı su ve kar misaliyle açar:

"Halk, timsâl hususunda ancak kara benzer; ve sen nâbi' olan susun ki, o halkı mülâbissin. Ve kar, bizim tahkîkimizde, suyun gayrı değildir. Ve hâlbuki şerâyiin da'vet eylediği hükümde her ikisi de yekdîğerinin gayrıdır. Velâkin kar eriyip, onun hükmü kalkar [8/22] ve suyun hükmü vaz’edilir; ve emr-i vücûd böyle vâki'dir."

Bütün bu kevnî âlem, yani halk, "kar" gibidir; donmuş, şekil almış. Hakk ise o karın aslı olan "su" gibidir. Kar, sudan başka bir şey değildir, cevheri birdir. Lakin karın hükmü başkadır, suyun hükmü başkadır. Halk, Hakk'ın taayyün etmiş, yani belirli bir surete bürünmüş tecellisidir. Sıfatları farklıdır, hükümleri ayrıdır ama özleri, vücûdları birdir. Yolculuk, karın eriyip yeniden suya dönmesi, yani izâfî varlığın eriyip Mutlak Vücûd'da kaybolmasıdır.

Gaye de odur zaten ayniliğe ulaşmaktır. Ama bu ayniliğe ulaşmak abd mertebesinde yani hakiki kulak mertebesinde “AbduHU ve rasuluHU” denilen mertebede tahakkuk ediyor, bu da insanda ancak meydana geliyor başka varlıklarda da olması söz konusu değildir...

"Aynîliğe ulaşmak", yani Hak ile bir olmak, kulluk mertebesini (abdiyyet) yitirmek demek değildir. Bilakis, en kâmil kulluk mertebesinde, "Abduhû ve Rasûluhû" sırrında tahakkuk eder. Bu, kulun kendi benliğinin bir ayna olduğunu idrak edip sadece Hakk'ı gösterir hale gelmesidir. O zaman "Ben o kulun gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı olurum" hadis-i kudsîsinin sırrı zâhir olur. Bu, tenzih ile teşbihin, kulluk ile Hakk'a ayna olmanın Muhammedî mîzan üzere dengelendiği İnsân-ı Kâmil makamıdır.

Bu makama ulaşan ârifin kalbi öylesine genişler ki, Hazarat-ı Hamse'nin tamamını içine alır. Böyle bir kalbin sahibi olan ârif-i kâmil, "himmet" denilen mânevî bir güç kazanır. Himmet, ârifin iradesini ve mânevî yoğunluğunu bir noktaya teksif ederek âlemde bir tesir oluşturma kabiliyetidir.

O himmetiyle halkeder; ve onun halkettiği şeyin hâriçte de vücûdu olur; ve ârif o halkettiği şeyi, himmeti ile hıfzetmekten zâil olmaz... Zîrâ o mahlûkun rûhu, ârifin himmetidir. Fakat ârif cemî'-i hazarâtı zabtetmiş ise, ya'ni onun kalbi ıtlak üzere olup “hazarât-ı hamse”nin kâffesini ihâta etmiş ise, o mahlûk olan şeye hazret-i şehîdette teveccühden munkatı' olsa bile, o ârif mutlakā diğer bir “hazret”in müşâhedesinde olacağından, teveccühün inkıtâıyla hazret-i şehîdette madûm olan o mahlûk, ârifin müşâhede ettiği “hazret"e intikāl eyler.

Hazarat-ı Hamse'yi kuşatmış kâmil bir ârif, himmetiyle Şehâdet Âlemi'nde bir suret var edebilir. Eğer ârif dikkatini Şehâdet Âlemi'nden çekip Hazret-i Misâl'e yöneltirse, o suret fizik âlemde yok olur ve Misâl Âlemi'nde belirir. Çünkü ârifin kalbi bütün hazretleri kuşattığı için, birinden gafil olsa diğerinde hâzırdır. Ancak bu, Cenâb-ı Hakk'ın halk etmesiyle karıştırılmamalıdır.

Dördüncüsü: Hakk-ı mutlakın halkettiği halk-ı hakîkîdir; ve Hakk'ın mahlûku olan şey, ale'd-devâm Hakk'ın mahfûzudur. Mahlûkunu hifzetmekte aslâ Hakk'a gaflet târî olmaz. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: وَلَا يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ )Bakara, 2/255) [Göklerin ve yerin hıfzı O'na ağır gelmez...]

Ârifin himmetiyle var olan, ârifin teveccühüne bağlıdır. Ama Hakk'ın halk ettiği, O'nun sonsuz ve daimi hıfzı altındadır. Bu, Rubûbiyet ile ubûdiyet arasındaki en temel farktır.

Bütün bu mânevî haller, ahlâkî durumlar Hazret-i Misâl ve Hayâl'de surete bürünür. Bu mertebe, manaların suret giydiği bir Berzah âlemidir.

Bu hazret-i şehadetteki ahlâk-ı hamîde ve a'mâl-i sâlihanın âlem-i hayâl-i mutlaktaki misâli bağlar, bostanlar ve çiçekler ve meyveler ve enhâr; ve ahlâk-ı redîe ve a'mâl-i seyyienin misali dahi akrepler, yılanlar ve zulümât olur...

Bu dünyada içimizde beslediğimiz her bir sıfat, o âlemde kendine münasip bir surette karşımıza çıkar. Güzel ahlâk cennet bahçeleri, kötü ahlâk ise yılanlar ve akrepler olarak tecelli eder. Bu Hayâl Hazreti o kadar mühimdir ki, vahyin bile insana ulaşmasındaki ilk duraktır.

Bu, "hikmet-i nûriyye”dir. Onun nûrunun inbisâtı hazret-i hayâl üzerine- dir; ve hazret-i hayâl dahi ehl-i inâyet hakkında mebâdî-i vahyin evvelidir.

İlâhî feyz, insanın idrak edebileceği ilk suretini Hazret-i Hayâl'de giyer. Peygamberlerin rüyaları ve velilerin keşifleri hep bu mertebede gerçekleşir. Füsûs'un ışığında Hazarat-ı Hamse, zıtlıkların ardındaki birliği görme, karın içinde suyu seyretme, fiilin suretinde Fâil'i bilme sanatıdır. Bu yolculuğun sonunda sâlik, "üçler, beşler, yediler" diye anılanların aslında makamlar olduğunu anlar.

Hani tarikatta üçler, beşler, yediler… dedikleri var ya, işte üçler dediği bu hakikattir. Yoksa falan kişi aktab oldu, kutup oldu değildir, hakikati itibariyle üçler, beşler, yediler dedikleri şeyler bunlardır. Üçler, besmele-i şeriftir, beşler hazarat-ı hamse mertebesidir, yediler, nefis mertebesidir, kim bunları yaşıyorsa işte o üçlerdendir.

Kim ki bu beş hazretin sırrını kendi nefsinde yaşarsa, işte o "beşler"dendir. O, kendi hakikatine ârif olmuş, Hakk'ın kendisinin Hüvviyet'i olduğunu "Ben onun duyuşu ve görüşüyüm" sırrıyla tatmıştır.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Hazarat-ı Hamse

İrfan yolunun büyükleri, hakikati kuru bir bilgi olarak sunmazlar. Hazret-i Mevlânâ da, Mesnevî-i Şerîf'inde, Hazarat-ı Hamse gibi vücûd mertebelerinin sırlarını, doğrudan anlatmak yerine, hikâyelerin ve "uyanıklık" hâlinin içine gizlemiştir. Mesnevî, Hazarat-ı Hamse'nin ne olduğunu saymakla değil, o hazretlere nâzır olacak "kalp gözünün" nasıl açılacağını fısıldamakla meşguldür. Mesele beş mertebeyi ezberlemek değil, o mertebeleri seyredecek olan o tek "uyanık kalbe" sahip olmaktır.

Uyanık Kalbin Sırrı: Peygamberî Mîras

Tasavvuf, zâhir ile bâtını, beden ile kalbi birbirinden ayıran bir irfan yoludur. Hakikat ehli için uyanıklık, kalbin Hakk ile olmasıdır. Bu yüzden, bedenin uykusu, kalbi uyanık olan için bir perde değil, bâtın âleminin sırlarına dalmak için bir vesile olur. Bu hâlin en kâmil numunesi, Fahr-i Kâinat Efendimiz'dir. Hazret-i Mevlânâ, bu Peygamberî hâle işaret ederek, kalp ile göz arasındaki farkı ortaya koyar:

Peygamber buyurdu ki: "Benim gözüm uyur; fakat uyku içinde, benim kalbim ne vakit uyur?" Yani Peygamber (a.s.v.) Efendimiz, "Benim gözlerim uyur; ve kalbim Rabb'imden uyumaz" hadis-i şerifini beyan buyurmuşlardır.

Bu "uyumayan kalp", Hazarat-ı Hamse'yi ve ötesini müşahede eden idrakin ta kendisidir. Beden uyur, beş duyu susar; fakat kalp, asıl vatanı olan mânâ âlemlerinde seyrine devam eder. Hazret-i Pîr, bu durumu bir padişah ve onun bekçisi misaliyle anlatır:

Şah uyanıktır, bekçiyi uyumuş tut; kalbi görücü olan uyumuşlara can fedâ olsun! Yani varlık ülkesinin şahı kalptir. Dış göz ise bu varlığın bekçisidir. Kalbin uyanık olup, gözün uyuması, sarayda şahın uyanık olup, bekçinin uyumuş olmasına benzer. Bu sebeple şah uyanık iken bekçinin uyumasında zarar yoktur. Böyle kalpleri görücü ve dış gözleri uykuda olan peygamberler ve evliyanın seçkinleri (havâss-ı evliyâ) hazretlerine canlar fedâ olsun.

Buradaki "şah" kalptir, "bekçi" ise zâhirî duyulardır. Sultan uyanık olduktan sonra, bekçinin uykuya dalması bir zarar vermez. İşte bu "kalbi görücü olan uyumuşlar," yani Enbiyâ ve Evliyâ, zâhiren uyurken bile bâtınen Melekût âlemini seyrederler. Onların uykusu bile, gaflet ehlinin ibadetinden daha hayırlıdır.

Kalben uyanık olan kimse, görünüşte uyusa bile, onun kalbinden melekût âlemine yüz göz açılır; ve bu gözler ile misal âleminin türlü türlü şaşırtıcı şeylerini seyreder. "Âlimin uykusu, câhilin ibâdetinden hayırlıdır" hadîs-i şerîfinde bu anlama işaret buyurulur.

Bu "yüz göz", her bir ilâhî ismin tecellîsini, her bir vücûd mertebesinin hakikatini ayrı ayrı idrak eden nice bâtınî latîfenin açılmasıdır. Gözler kapandığında, asıl görme başlar.

"Beş ve Altı"nın Perde Arkası: Hazarât-ı Hamse'ye İşaret

Hazret-i Mevlânâ, bir gazelinde "beş ve altı" ifadesini kullanır. Bu ifadenin zâhirî mânâsı, insanın beş duyu ve altı yön (ön, arka, sağ, sol, alt, üst) ile sınırlı olmasıdır. Ancak irfan ehli, bu ifadenin ardında Hazarat-ı Hamse'yi görmüşlerdir. Mesnevî şerh geleneğinde, bu "beş ve altı"nın, varlığın beş veya altı temel mertebesine bir telmih olduğu şöyle izah edilir:

Zîrâ senin âlem-i ma'nâya nâzır olan kalbin beş hasseden ve âlem-i taayyünâtın altı cihetinden gâib değildir. Şurrâh-ı kirâm “beş" ta'bîrini havâss-i hamseye ve "altı" ta'bîrini de altı cihete işaret olarak almışlardır. Fakîre diğer bir vecih de lâyih olmuştur, o da budur ki: "Beş ve altı"dan murâd hazarât-ı hamse veyâ hazarât-ı sittedir. Zîrâ muhakkıkînden ba'zıları merâtib-i vücudu "Ahadiyyet," "vâhidiyyet," "ervâh" ve "misâl" ve "şehadet" mertebelerinden ibaret olarak beş i'tibâr etmişlerdir; ve ba'zıları “insân-ı kâmil" mertebesini de ayrı addedip, altı addetmişlerdir. Binâenaleyh "penc ve şeş" ta'bîriyle bu i'tibârâta işâret buyurulmuş olur.

Hazret-i Mevlânâ, "beş ve altı" derken, uyanık bir kalbin hangi ilâhî huzurları seyrettiğini anlatmaktadır. O kalp, varlığın bütün mertebelerini temaşa etme kabiliyeti kazanır. Bu mertebeler:

  1. Ahadiyyet: Zât'ın mutlak birlik mertebesi.
  2. Vâhidiyyet: İlâhî isim ve sıfatların ve A'yân-ı Sâbite'nin ilmen var olduğu mertebe.
  3. Ervâh Âlemi: Ruhların var olduğu Ceberût âlemi.
  4. Misâl Âlemi: Mânâların suretlere büründüğü, Melekût âlemi.
  5. Şehâdet Âlemi: Gördüğümüz bu Mülk âlemi.

Bazı ârifler, bu beş mertebenin tamamını toplayan İnsân-ı Kâmil'i de altıncı bir mertebe olarak saymışlardır. Kalp uyandığı vakit, artık beş duyunun dar penceresinden değil, bu beş (veya altı) ilâhî hazretin ufkundan kâinata bakar.

Kalbi Uyanık Olmayanın Yolu: Mücâhede ve Tâleblilik

Kalbi henüz bu mertebede olmayan sâlike ne düşer? Hazret-i Mevlânâ, ümitsizliğe kapı bırakmaz. Eğer kalp henüz uyanık değilse, sâlikin kendisi bir "bekçi" gibi uyanık olmak, kalp ehli olmanın tâlibi olmak, bu yolda nefisle ve gafletle "cenk" etmek zorundadır.

Eğer sen ehl-i dil değil isen, uyanık ol! Gönül talibi ol ve cenkde ol! Ey sâlik, eğer sen böyle uyanık bir kalbe mâlik değil isen, nefsinin hazzı îcâbı olan uykuyu fedâ edip, uyanık ol; ve geceleri ibâdet edip kalbinin uyanması için Hakk'a yalvar ve gönül tâlibi ol ve bu sûretle nefsin ile ve şeytanın vesveseleriyle cenk ve mücâhede içinde ol!

Bu, seyr-i sülûkun amelî yönüdür. Mademki kalp kendiliğinden uyanmıyor, o hâlde zikirle, tefekkürle, gece ibadetiyle o kalbin kapısını çalmak lâzımdır. Bu, bir "cenk" hâlidir; çünkü nefis gaflete dalmak ister. Sâlik ise bu isteğin tersine hareket ederek, "gönül tâlibi" olduğunu ispat eder. Bu çaba, bir gün o kalbin uyanmasına vesile olacaktır. Nitekim Hazret-i Mevlânâ, sözün bittiği yeri şöyle işaret eder:

Ey ma'nevî! Gönül uyanıklığının vasfı, binlerce mesnevîye sığmaz.

Bize düşen, bu gönül uyanıklığının tâlibi olmak, zâhirin uykusundan bâtının uyanıklığına hicret etmeye niyetlenmektir.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Hazarat-ı Hamse

Hazarât-ı Hamse, İrfan Mektebi’nin en yüce menzillerini gösteren bir harita gibidir. Bu haritadaki her bir işaret, bir diğerine bağlanır ve hepsi birden Hakikat’e işaret eder.

Bu yolculuğun nihai hedefi, İnsan-ı Kâmil olmaktır. Hazarât-ı Hamse, bu hedefe giden yolun son beş durağıdır; hatta beşinci hazretin kendisi, bizzat İnsan-ı Kâmil makamıdır. Bu menzillere girebilmenin ön şartı ise, yedi nefs basamağını tırmanıp Nefs-i Sâfiye’ye ulaşmaktır.

Bütün bu yol ve yolculuk bilgisi, İrfan Mektebi (Hakk Yolu)’nun müfredatını oluşturur. Hazarât-ı Hamse, bu mektebin yüksek lisans dersleri gibidir; sâlikin Varlığın Birliği’ni, yani Tevhid’i mertebe mertebe idrak edişinin adıdır. Her bir hazret, Tevhid’in farklı bir vechesini müşahede etmektir.

Bu müşahede, Hakk’ın güzel isimlerinin, yani Esma'ül Hüsna’nın tecellîlerini seyretmektir. Bu tecellîler, farklı varlık katmanlarında, yani âlemlerde belirir. Sâlikin gözle gördüğü şu şehâdet âlemi, yani Nasut, bu mertebelerin en dıştaki perdesidir. Bu perdenin arkasında hayal ve mânâ âlemi olan Melekût vardır ki bu, Alem-i Misal olarak da bilinir. Daha derinde, isimlerin ve sıfatların tecellî ettiği Ceberut âlemi bulunur. En derinde ise bütün bu âlemlerin kaynağı olan, Zât’ın mutlak gayb makamı Lahut vardır. Hazarât-ı Hamse, sâliki Nasut’un kesâfetinden Lahut’un letâfetine doğru bir mi’râca çıkarır.

Bu yolculuk, Hakk’ın Zâtî ve Sübûtî Sıfatları’nı anlama yolculuğudur. Sıfat-ı Zatiyye, sadece Hakk’a mahsus olan Vücûd, Kıdem, Bekâ gibi sıfatlardır. Sıfat-ı Subutiyye ise Hayat, İlim, İrade gibi, kulda da tecellî eden sıfatlardır. Tevhid-i Sıfât makamı, kulun bu tecellî sıfatlarının asıl Sahibinde nasıl fânî olduğunu idrak ettiği yerdir.

Nihayetinde bütün bu yolculuk, İnsan içindir ve insanla bir mânâ kazanır. İnsanın bu yolculukta elde ettiği marifet, yani doğrudan bilme hali, İrfan adını alır. Bu irfan, hâl bilgisidir. Bu bilgi, kâinatın ve insanın varlık sırlarını açan Hikmet pınarından beslenir. Bu hikmetin en yoğun tecellî ettiği kaynaklardan biri, Şeyh-i Ekber’in Fusûsu'l-Hikem’idir ki Hazarât-ı Hamse öğretisinin temelini bu eserde buluruz.

Bu yol, kıldan ince kılıçtan keskin Sırât köprüsünün ta kendisidir. Ve bu yolun başlangıcı, ortası ve sonu, varlığın özü ve ilk tecellîsi olan Hakîkat-i Muhammediyye’ye bağlanır. Sâlik, Hazarât-ı Hamse’yi tamamladığında, kendi hakikatinin o küllî hakikatten bir damla olduğunu anlar ve o damla, ait olduğu okyanusa kavuşur.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Terzibaba İrfan Mektebi’nin bu dijital kütüphanesinde, Hazarât-ı Hamse kavramı üç büyük pınardan akan sularla beslenir. Her bir pınar, aynı hakikat suyunu farklı bir tatta sunar.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve eserlerinde Hazarât-ı Hamse, sâlikin bizzat yaşayacağı, canlı bir yol haritası olarak karşımıza çıkar. Terzibaba, bu yüksek irfanî meseleyi, sâlikin gündelik hayatına, ibadetlerine ve mânevî hallerine indirir. O’nun dilinde Hazarât-ı Hamse, soyut bir tasnif değil, mürşidin rehberliğinde zikirle, tefekkürle ve zuhuratların tabiriyle aşılan somut duraklardır. Namazın nasıl bir mi’râc olup sâliki bu beş hazretin içinde seyahat ettirdiği, Kâbe’nin bu kevnî düzeni nasıl sembolize ettiği gibi konular, Terzibaba’nın üslubunda perdesizleşir. Harflerin sırları ve ebced hesabı gibi vasıtalarla, bu beş mertebenin kâinattaki ve Kur’ân’daki izlerini sürerek, en derin hikmetleri en sâde dille gönüllere nakşeder. O’nun mektebinde Hazarât-ı Hamse, yaşanandır.

Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise Hazarât-ı Hamse, Vücûd’un, yani varlığın temel yapısını teşkil eden bir iskelet olarak ele alınır. İbnü’l-Arabî, bu beş mertebeyi (Gayb-ı Mutlak, Ceberût, Melekût, Şehâdet ve hepsini cem eden İnsan-ı Kâmil) bir vücûdî gerçeklik olarak ortaya koyar. O’na göre “hazret”, Hakk’ın bir isim ve sıfatıyla hazır ve zâhir olduğu her bir varlık katmanıdır. Füsûs’ta mesele, bu hazretlerin kendi iç işleyişi, birbirleriyle olan ilişkisi ve her birinin varlığı nasıl kuşattığı üzerinedir. Ârifin kalbinin bu beş hazretin tamamını nasıl içine alacak şekilde genişlediği, zıt gibi görünen hakikatlerin (Hakk-halk, tenzih-teşbih) farklı hazretlerdeki görünümlerinin nasıl birbiriyle uyum içinde olduğu gibi konular, Füsûs’un derinliklerinde incelenir. İbnü’l-Arabî, Hazarât-ı Hamse’nin hikemî temelini atar.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’inde ise Hazarât-ı Hamse kavramı bu ismiyle anılmaz. Ancak Mesnevî, bu beş mertebede yaşanan hâlleri, aşılan perdeleri ve ulaşılan idrak seviyelerini hikâyelerin ve sembollerin diliyle anlatır. Mevlânâ, “beş duyu” ve “altı yön” ile sınırlı olan beden zindanından kurtulup “kalp gözüyle” mana âlemlerini seyretmenin coşkusunu terennüm eder. Peygamber Efendimiz’in “Gözlerim uyur ama kalbim uyumaz” hadis-i şerifi, Mesnevî’nin anahtarlarından biridir. Bu, zâhirî duyuların ötesinde, Hazarât-ı Hamse’nin letâfetine açık bir bâtınî idrakin sürekli uyanık kalmasıdır. Mevlânâ, bu yolculuğun sistematiğini değil, aşkını, vecdini, ayrılığını ve vuslatını anlatır. O, Hazarât-ı Hamse’nin kalbini ve ruhunu bize sunar.

Böylece bu üç ulu kaynak, birbirini tamamlar: İbnü’l-Arabî haritayı çizer, Terzibaba o haritayla yolda nasıl yürüyeceğini gösterir, Mevlânâ ise yolculuk boyunca hangi ilahileri söyleyeceğini gönlüne fısıldar.

Değerlendirme

Hazarât-ı Hamse, tasavvuf yolunun sadece bir konusu değil, bizzat gayesidir. Bu beş ilâhî huzur mertebesi, kâinatın varlık şemasını ve insanın Hakk’a doğru mânevî yolculuğunun (mi’râc) zirvesini ifade eder. Bu, kuru bir bilgi yığını yahut zihnî bir şema değildir; aksine, sâlikin kalbinde ve ruhunda mertebe mertebe gerçekleşen bir dönüşümdür. Yolculuk, varlığın çokluk (kesret) perdesinden sıyrılarak Bir’in (Vahdet) müşahedesine erme yolculuğudur. Terzibaba’nın pratik ve yaşayan irfanı, İbnü’l-Arabî’nin derinlikli hikmeti ve Mevlânâ’nın coşkun aşkı, bu hakikatin farklı kapılarını açar. Nihayetinde Hazarât-ı Hamse’yi bilmek değil, o hazretlerde “hazır olmak”, yani o hâli yaşamak esastır. Bu yolculuk, haritalara bakarak değil, o yola adımlar atarak ve bir Mürşid-i Kâmil’in rehberliğinde kalbi uyanık tutarak tamamlanır. Cenâb-ı Hakk, bizleri bu sırları sadece bilenlerden değil, yaşayanlardan eylesin. Âmin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 90 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-2.5-pro | Olusturulma: 27.05.2026