İrfan
Tasavvuf yolculuğu bir bilme yolculuğudur. Fakat bu bilme, kitap sayfalarında kalmış, akılla ezberlenmiş kuru bir bilgi değildir. Bu, Hakk’ı bizzat kalpte duymak, O’nu her zerrede görmek, varlığın sırrına âşinâ olmaktır. Bu derin ve doğrudan tanımaya, bu zevkî idrake irfan diyoruz. İrfan, yolun başı, ortası ve sonudur; sâlikin nihai gayesi, mürşidin ise sâlike sunduğu en kıymetli hazinedir. Terzibaba İrfan Mektebi de adını ve gayesini bu kutlu kavramdan alır; zira bu mektebin bütün sohbetleri, bütün eserleri, insanın kendi hakikatine ve dolayısıyla Rabbine olan irfanını artırmak için birer davettir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
İrfan, Arapça “a-r-f” kökünden gelir; bilmek, tanımak, idrak etmek demektir. Ancak tasavvuf ıstılahında bu kelime, aklın ve duyuların ötesinde, doğrudan kalbe gelen bir tanımayı, bir Mârifetullah (Allah bilgisi) hâlini ifade eder. Bu, ilimden farklıdır. İlim, bir şeyi delilleriyle, vasıtalarla bilmektir. İrfan ise, aradaki vasıtaların kalktığı, bilenin ve bilinenin birliğe yaklaştığı, tadarak ve yaşayarak elde edilen bir hakikat bilgisidir. Bu sebeple tasavvuf büyükleri, eserlerini ilimlerini sergilemek için değil, muhataplarının kalbinde bir irfan penceresi açmak için kaleme almışlardır. Bir eserin yazılış gayesi, okuyanı Hakk’ın bilgisine, yâni mârifetine erdirmektir.
Bu eserin meydana gelmesinden beklenen: Cenab-ı Hakkın marifeti olduğuna göre: Bize düşen, mukaddes ve yüce olan Cenab-ı Hak üzerine konuşmak olacaktır.. <br>...<br> İşte bu kitap en yukarıdan meseleye bakıyor aşağıya kadar bütün mertebeleri derece derece.....anlatıp her şeyi yerli yerine koyuyor. Diyelim ki bir apartman yapılacak, apartmanın bütün malzemesi getirilmiş, sahaya yığılmış ama hangi katın hangi taşı, hangi katın penceresi hangisi, kapısı hangisi... karmakarışık elinde bir malzeme var. İşte irfan ehli onları temelinden başlayarak o malzeme buranın, şu malzeme şuranın diyerek biliyor ve onları yerli yerine koyunca marifetullah bilgisinin binası ortaya çıkmış oluyor.
İrfan sahibi bir zâtın sohbeti veya kalemi, dağınık bilgileri bir binanın parçaları gibi yerli yerine koyar. Sadece fiillerden veya isimlerden bahsetmez; meseleyi en yukarıdan, yâni Zât mertebesinden ele alarak bütün vücût mertebelerini bir nizam içinde sunar. Böyle bir eserin gayesi, Cenâb-ı Hakk’ın mârifetidir; isimlerin, sıfatların ve fiillerin bilgisi ise bu ana gayenin içinde, O’nun mârifeti dolayısıyla anlaşılır. Terzibaba Hazretleri de bir eserinin önsözünde bu gayeyi şöyle ifade eder:
Muhterem okuyucularım epey seneler evvel yapılmış olan Mir’âtü-l irfân sohbetlerini uygun bir zaman oluştuğunda yazıya döküp kitap haline getirmeyi ve bu gerçekten çok kıymetli tevhid hakikatlerini bir kitap haline getirip, meraklılarına elde okunur hale getirilmesini düşünüyordum.
Bu "tevhid hakikatlerini" meraklılarına ulaştırma arzusu, bir irfan mektebinin temelini oluşturur. Bu mektebin başında bulunan zâta ise sıradan bir öğretmen değil, bir Ârif denir. Ârif kelimesi, irfan sahibi olan kimse demektir ve tasavvufta özel bir makamı işaret eder. Şeyh, mürşid gibi unvanlarla karıştırılmamalıdır.
Öncelikle, kullanılan alîm, şeyh, mürşid gibi terimler “ârif” sözcüğünün karşılığı değildir ve onun yerini de tutamazlar. Şeyh ve mürşid , şeriat ve tarikat mertebelerinde yol gösteren, rehberlik yapan, bazı bilgileri öğreten anlamlarına gelirler. Ârif ise , tanıyan, bilen, vakıf olan, aşina olan, hâlden anlayan mâ-nâlarına gelmektedir. Ârifin bilgisine, mârifetullah (Allah bilgisi) denir. Ârif, mârifet ehli kabul edilir Ârif ile diğerleri arasındaki fark, irfaniyet ile ilim arasındaki fark gi-bidir. Alîm, şeyh ya da mürşid , örnek ve rehber edinilir. Ârifle ise , hidâyete erilir ve yaşanır. Ârif, Allah'ı Allah'la bilir ve tanır. Diğerleri ise, kendi birimsel akıl, ilim ve nefisleriyle bilmeye çalışır-lar.
Şeyh ve mürşid, yolun usûlünü, erkânını öğretir; sâlikin elinden tutar. Bu hizmetleri paha biçilmezdir. Fakat Ârif, yolun kendisi olmuş gibidir. O, kendi birimsel aklıyla değil, "Allah'ın nûru ile bakar." Onunla sadece bir şeyler öğrenilmez, onun varlığında hakikat yaşanır. Çünkü o, bilgiyi dışarıdan alıp aktaran bir aracı değil, bilginin kendisinden zuhûr ettiği bir pınardır. O, "Allah'ın konuşan dili, gören gözü, işiten kulağıdır." Bu irfan, bir silsile, bir soy bağı ile günümüze kadar ulaşır. Terzibaba İrfan Mektebi de kökleri asırlar öncesine dayanan böyle bir geleneğin bugünkü meyvesidir.
İşte Tarikat-ı Âliy-ye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyye'nin "TERZİ BABA KOLU” da ismini, halkın ve sevenlerinin kendisine "Terzi Baba" diye hitap ettikleri veliyyi mü-kerrem, İnsân-ı Kâmil, ârif-i billâh, sevgi ve muhabbetine doyum olma-yan, Allah ve Rasûlünün ahlâkını üzerinde taşıyan bir zât-ı muhterem olan Pir Necdet Ardıç Uşşâki efendimizden almaktadır.
Bu irfan mektebi, "onlarca dalı ile devâsâ bir çınar ağacını anımsatan" Halvetiyye tarikatının, oradan Uşşâkiyye şubesinin bir devamıdır. Bu, irfanın kuru bir hikmet değil, yaşayan, nesilden nesile aktarılan, usta-çırak ilişkisiyle kalpten kalbe dökülen bir hayat suyu olduğunu gösterir. Terzibaba Necdet Ardıç Efendi'nin "ârif-i billâh" olarak anılması, onun bu yaşayan geleneğin günümüzdeki taşıyıcısı ve yorumlayıcısı olduğunu ifade eder.
Peki, bu irfana, bu mârifete nasıl ulaşılır? Pek çokları, bu yolun sonunda varlığını yok etmek, fenâ bulmak gibi hallerin olduğunu düşünür. Ancak hakikat bundan daha incedir. Terzibaba, mârifetin bu gibi hâllere bağlanamayacağını, hatta böyle bir beklentinin bir tür gizli şirk olabileceğini söyler:
Sebebine gelince Allah'a karşı mârifet duygusu, ne varlığın fenâsına, ne de bu fenânın da fenâya varmasına bağlıdır yâni ne mevcûd varlığın yok olmasına, ne de bu yok olmanın da yok olmasına bağlıdır. Hiç bir zaman irfân duygusu anlatılan hâllerle elde edilemez. ... "bir şeyin sübûtu gerekmeyince onun fenâsı da gerekmez" kaidesi esastır. Bu durumda sana düşen odur ki ne bir şeyi yok göresin ne de var, senin bu mevhum varlığın bir şey olma, vasfına dahi hâiz değildir...
Sâlik, "ben" dediği bu mevhum, yâni vehimden ibaret varlığı yok etmeye çalışırsa, en başta o varlığa bir gerçeklik atfetmiş olur. Halbuki irfan, o varlığın zaten hakikatte bir vücûdu olmadığını idrak etmektir. Yok edilecek bir "sen" yoktur ki, onun yokluğundan bahsedilsin. Gerçek irfan, ne bir varlık ispat etmek ne de bir varlığı yok etmektir. O, Resûlullah (s.a.v) Efendimizin buyurduğu gibi, "nefsini bilenin Rabbini bilmesi" hâlidir. Bu biliş, ortada bir yabancı, bir "gayrı" görmemektir. Bu idrak, ne varlığa ne de yokluğa takılıp kalmadan, her şeyi Hakk'ın bir tecellisi olarak müşahede etme makamıdır.
Bir irfan mektebi, bu ince hakikatleri sâlikin hayatına işlemeyi hedefler. Bu mektep, yaşayan bir organizma gibi sürekli sorular sorar ve cevaplarını kendi tecrübesi içinde arar.
İrfan geleneğimizde ve Uşşâkî kültürü içinde Necdet Ardıç’ın farklı bir yere sahip olmasını sağlayan özellikleri nelerdir? Seyrü sülûk sisteminde ortaya koyduğu yeni içtihatlar var mıdır? Eğer varsa bunlar nelerdir? ... Necdet Ardıç, İbnü’l-Arabî’nin, Mevlânâ’nın ve daha birçok büyük sûfînin eserlerini günümüz insanına şerh eden çağımızın önemli sûfîlerindendir. Bir mesnevihan ve Fusûsu’l-hikem şârihi olan şeyhi Hazmi Tura Efendi’nin izinde ilerleyerek ve bizatihi tecrübî olarak yaşadığı tasavvufun irfanî boyutunu, yeni katkılarla zamanımız insanına belli bir sistem içinde açıklayarak Uşşâkî geleneğini yaşatan biridir.
Bu sorular, geleneğin nasıl canlı tutulduğunu gösterir. İrfan, geçmişin tekrarı değil, geçmişten gelen ışıkla bugünü aydınlatmaktır. Seyr-ü Sülûk sistemini günümüz insanının anlayacağı bir dille yeniden sunmak, İbn Arabî ve Mevlânâ gibi devlerin hikmetini bugünün dertlerine deva kılmak, irfanın ta kendisidir. Bu, irfanın donmuş bir dogma değil, her çağda yeniden yeşeren, "yeni katkılarla" zenginleşen ve yaşayan bir hakikat olduğunu ilan etmektir.
Terzibaba'nın Nazarıyla İrfan: Aslı ve Mertebesi
İrfan bahsi, varlığın en temel sırrına, kendi hakikatimizin kapısını çalmaya niyet etmektir. İrfan, kuru bir bilgi yığını, ezberlenmiş kaideler silsilesi değildir. O, kalbin bir hâlidir; bilmenin, tanımanın ve nihayet bulmanın kendisidir. Cenâb-ı Hakk’ın “Ben bilinmekliği sevdim” muradının, kulun kalbinde bir idrak olarak çiçek açmasıdır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin bizlere açtığı bu irfan mektebinde, irfanın ne olduğu, hangi mertebeden konuştuğu ve varlık ağacının neresinde bir meyve olarak zuhûr ettiği, en saf ve berrak hâliyle önümüze serilir.
İrfanın Fenâ Hâline İndirgenemezliği
Tasavvuf yolunda yürüyen pek çok sâlik, irfanı ve mârifeti, benliğin yok olması, yani fenâ bulması şartına bağlar. Bu anlayışa göre, kul kendi varlığından soyunmadıkça, bir hiç hâline gelmedikçe Hakk’ı bilemez. Bu, yolun bir durağı olarak doğrudur; lakin yolun tamamı değildir. Terzibaba Hazretleri, bu noktada çok ince bir ayar yapar ve irfanın, böyle bir şartlanmanın ötesinde olduğunu bizlere hatırlatır. Zira bir şeyin fenâ bulması, onun evvelce “var” olduğunu kabul etmektir. Hâlbuki irfan, tam da bu izâfî varlık vehminin temelden bir yanılgı olduğunu idrak etmektir.
O, bir giriş şekli ile sana dahil değildir, ama, bir çıkış şekli ile de, senden hariç değildir, kezâ sen de onun haricinde değilsin, bu anlattığım mânâ ile senin mevcûd olduğunu kasd etmiyorum, kezâ sıfatını da, şunu anlatmak istiyorum sen hiç bir zaman var olmadın olman da mümkün değil. Her şeyi bir yana at, hiç bir şeyle olma hatta sen, sen olma hele nefsinle hiç olma, O’nunla, yâni Hak'la da olma hatta, onda da olma onunla birlikte de olma fakat, şunu da unutma ki sen, ne bir fanisin ne de bir mevcûd sen O’sun O da sen...
Mesele, “var olan” bir benliği yok etmek değil, o benliğin zaten hakiki bir vücûda sahip olmadığını anlamaktır. Bu idrak, fenâ hâlini bir amaç olmaktan çıkarır, onu bir neticeye dönüştürür. Ârif, “varlığını yok etmeye” çalışmaz; varlığının zaten Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını müşahede eder. Bu sebeple Terzibaba Hazretleri, mârifeti fenâya bağlayan görüşü bir “yanılma” olarak niteler:
Bu mânâda ârif zâtların pek çoğu yüce Allah'a karşı mârifet duygusunu varlığın yokluğa geçişi ile hâsıl olacağına kail oldular yâni mârifet duygusunu fenâ haline izafe ettiler... halbuki bu duygu açıktan bir yanlıştır ve bir yanılmadır. Sebebine gelince Allah'a karşı mârifet duygusu, ne varlığın fenâsına, ne de bu fenânın da fenâya varmasına bağlıdır...
Bu yanılgı, yani Hakk’ın gayrı bir şeyin varlığını kabul edip sonra onun yok olacağına inanmak, Terzibaba’nın diliyle “peşpeşe şirk içinde şirktir”. Çünkü bu, ikiliği temel kabul eder. Yolun başındaki bu temel yanlış atılırsa, sâlik fenâ merdivenlerinde ne kadar tırmanırsa tırmansın, yine de ikilik zindanından çıkamaz. Yol tektir: Ahadiyyet (mutlak birlik/teklik) hakikatini en başta idrak etmek. “Allah var idi onunla ikili bir şey yok idi” hadîs-i şerîfinin sırrı buradadır. O “idi” kelimesi geçmişe ait değildir; “el’ân öyledir”, yani şu anda da Hakk vardır ve O’nunla beraber ikinci bir varlık yoktur. İrfan, bu “şimdi ve buradaki” hakikate uyanmaktır.
Varlık Mertebeleri ve İnsanın Hilâfeti: Zât ve Ef'âl Ayrımı
İrfanın ne olduğunu bu temel üzerine oturttuktan sonra, onun varlık mertebeleri içindeki yerini anlamamız gerekir. Cenâb-ı Hakk, âlemleri farklı tecelli mertebeleriyle halk etmiştir. Her varlık, kendi mertebesinin idrakine sahiptir. Bu mertebeler arasındaki en temel ayrım, Kur’ân-ı Kerîm’de Âdem ile melekler kıssasında sembolik olarak anlatılır. Bu kıssa, sadece geçmişte yaşanmış bir olay değil, her an ve her insanda tekrar eden vücûdî bir hakikattir. Melekler, Ef'âl mertebesinin, yani ilahi fiillerin tecelli ettiği sahanın varlıklarıdır. Onlar, Hakk’ı fiilleri ve eserleri üzerinden tanırlar. İbadetleri ve itaatleri kâmildir ama bilgileri, kendi halklarının sınırları dâhilindedir.
Muhakkak ki Sen herşeyi bilirsin herşeye alîm’sin ve hakîm’sin, hakkıyla hükmedersin, hikmet sahibisin diye acziyetlerini bildirdiler. Âdem (a.s.) ile melâikeyi kirâm karşılaştıklarında ve melâikeyi kirâm Âdem (a.s.)ın kendilerinin çok üstünde bir oluşuma sahip olduğunu görünce acizliklerini ifade ettiler. İşte ef’âl mertebesi ile Zat mertebesinin birbirinden ne kadar ayrı olduğunu bu Âyeti Kerîme’ler bize gösteriyor...
Âdem ise, Zât mertebesinin mazharıdır. Ona bütün isimler (Esmâ-i Hüsnâ) öğretilmiştir. Bu, ona Hakk’ın sadece fiilleriyle değil, Zâtî sıfatlarıyla da bir ayna olma kabiliyeti verildiği anlamına gelir. Melekler, aklı ve gücü temsil eden meleki kuvvetlerdir. Onlar, Cenâb-ı Hakk kendilerine sormadan, “Orada kan dökecek birini mi halk edeceksin?” diye söze karışırlar. Bu, onların Ef'âl mertebesindeki idraklerinin bir yansımasıdır. Âdem ise, kendisine bütün ilim verilmiş olmasına rağmen, Hakk ona “söyle” diyene kadar sükût eder. Bu sükût, irfanın en büyük alametidir.
Buraya gelinceye kadar bütün hakikat Âdem (a.s.)ın üzerinde döndüğü halde Âdem (a.s) dan hiçbir söz yok, Cenâb-ı Hakk söyle dediği zaman bir şey söylüyor fakat melekler Cenâb-ı Hakk onlara beyaneden söze karıştılar ve faaliyete geçtiler. Burada işte Âdem’in asâletini görüyoruz, kendi hakikatini idrak etmesinin nasıl olduğunu görüyoruz, kendinden bahsetmiyor çünkü kendinde kendi yok, kendinde tamamıyla Hakk’ın tecellisi, zuhuru var...
İrfan ehli, Âdem’in bu mirasına konan kişidir. O, kendi akl-ı cüz’îsinin (kısmî akıl) ötesine geçerek, Akl-ı Küll’e (Küllî Akıl) bağlanır. Meleki güçlerini, yani aklını, hafızasını, hayal gücünü, irfanının emrine verir. Zâhir uleması, ilmi nakil yoluyla, Ef'âl mertebesinden yorumlarken, velî ve ârif, ilmi bâtın yoluyla, Zât mertebesinin tecelligâhı olan kendi gönlünden, Âdem’in sırrından okur. Bu yüzden bir velinin ilmi, geleceğe dair öyle öngörüler taşır ki, zâhir âliminin aklı bunu almaz. Nahl Sûresi tefsirinde belirtildiği gibi, zâhir âlimi Kur’ân’daki “binek” ifadesini deve ve at olarak anlarken, irfan sahibi bir veli, oradan trenleri, otomobilleri, uçakları müşahede eder. Çünkü o, âyete Ef'âl mertebesinin kayıtlarından değil, Zâtî ilmin zamansızlığından bakar.
Bilinme Muhabbeti ve Nûr-u Muhammedî Aracılığıyla Tecellî
Bütün bu varlık mertebeleri, bu Zât ve Ef'âl ayrımı neden zuhûra geldi? Sır, “Kün-tü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’refe...” hadis-i kudsîsinde gizlidir: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (muhabbet ettim) ve bilinmekliğim için mahlukatı halk ettim.” Varlığın motoru, ilahi bir muhabbettir. Zât-ı Mutlak, kendi güzelliğini ve kemâlini görmek ve göstermek istemiştir. Fakat Zât-ı Mutlak, mutlaklığı gereği, hiçbir kayıt altına girmez, doğrudan müşahede edilemez. O, yakıcı bir Güneş gibidir.
Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.
Hakk’ın Zâtî ilmi, çıplak gözle bakılamayan Güneş’tir. Âlemler ve bizler, bu Güneş’e doğrudan bakamayız. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk, bir rahmet olarak, bir tenezzül (mertebe mertebe iniş) olarak Ay’ı, yani Kamer’i halk etmiştir. Bu Kamer, hakikatte Nûr-u Muhammedî’dir. Bütün âlemler, bu Muhammedî Nur’un mertebe mertebe açılımlarından ibarettir. Bizler, Güneş’i Ay’ın nurunda seyrederiz. Ay’ın kendi ışığı yoktur, o sadece Güneş’in ışığını yansıtan bir aynadır. İşte İnsân-ı Kâmil de, yeryüzünün Ay’ıdır. O, Hakk’ın nurunu kendi kabiliyetine, kendi gönül aynasına göre yansıtır. Ârif, bu sırrı bilendir. O, kâinattaki her tecelliye baktığında, Ay’a değil, Ay’ın yansıttığı Güneş’e, yani Hakk’a olan işarete bakar. İrfan, yansıyan ışıkta Asıl Kaynağı görme sanatıdır.
Ârifin Kalbi: Yaşayan Kur'an ve Kevnî Hükümlerin Müşahedesi
Tüm bu anlatılanlar, ârifin şahsında birleşir ve ete kemiğe bürünür. İrfan, teorik bir çerçeve değil, yaşanan bir hakikattir. Âdem’e öğretilen bütün isimler, ârifin kalbinde tecelli eder. Bu tecelli onu, sâdece Kur’an’ı okuyan değil, Kur’an’ın kendisi hâline getirir. Hazret-i Ali’nin (k.v.) “Enel kûr’ân” (Ben Kur’an’ım) sözünün sırrı budur.
Hak
kın bütün isimleri Kûr’ân-ı Kerîm’de mevcuttur. Ve ârifi billâh Hz.Ali (r.a) efendimizin kendisi için dediği gibi “Enel kûr’ân” olmuştur. Yani Hakkın bütün isimlerinin kendinde cem etmelerine ve tecelli etmelerine mekân olmuştur. Ayrıca Kûr’ân-ı Kerîm bütün merteblerin manâsına sahiptir. Yani bütün alem Kûr’ân`da mânâ olarak mevcuttur.
Ârif, kâinata baktığında, onda Kur’an âyetlerinin tefsirini okur. Kur’an’a baktığında ise kâinatın işleyiş sırlarını anlar. Onun için Kur’an kıssaları, geçmişte kalmış hikâyeler değil, her an kendi nefsinde ve âfakta cereyan eden canlı süreçlerdir. Mesela Bakara Sûresi’nde geçen, Hz. Musa’nın kavminden bir inek (bakara) kesmelerinin istenmesi kıssası, zâhir ehli için tarihî bir olaydır. Ârif için ise bu, her sâlikin kendi seyr-i sülûkunda yerine getirmesi gereken ilahi bir emirdir.
Cenâb-ı Hakk bizden kendi varlığımızda bulunan nefsi emmâre ve levâmme kökenli bakareyi boğazlamamızı istemektedir. Hak’kın bu isteğini gerçekleştirebilirsek, bizi kendi kölesi haline getiren heva ve vehimden kurtularak, hürriyetimize kavuşuruz. Hakiki özgürlük insanın önce kendisini köle eden heva ve vehimden kurtulması ile mümkündür.
Buradaki “bakara”, insanın hayvani nefs mertebesidir; nefs-i emmâre’dir. O, “ne koşulur arazi sürer, ne de ekin sular”; yani hakikat yolunda bir işe yaramayan, sadece heva ve vehim üreten yanımızdır. İrfan, bu bâtınî mânâyı idrak edip, Mürşid-i Kâmil’in bıçağıyla o nefis bakarasını kurban etmektir. Bu kurban gerçekleştiğinde, kişi şeriat mertebesinin zâhirî emirlerinden, tarikat mertebesinin bâtınî ve ferdî tecrübesine adım atar.
Ârif, bu irfan gözlüğüyle kâinattaki ilahi hükümleri de müşahede eder. Terzibaba Hazretleri’nin “Bir Ressam Hikâyesi”nde anlattığı gibi, ârif bilir ki, kendisi mutlak bir fail değildir. O, ezelde Ressamlar Ressamı tarafından çizilmiş bir çerçevenin içini, kendi cüz’î iradesi ve kabiliyeti doğrultusunda renklendiren biridir.
Ressamın haklı olduğu husus şudur ki, Tüm İlâh-î esmâlar için kader iki kısımdır. Biri kader-i muâllâk , diğeri kader-i mutlak . Mutlak kâleminin yazdıkları kesindir değiştirilemez. Kader-i muâllâk sahası ise, kulun niyet, tercih, azim ve irâdesi doğrultusunda... yapıp etmelerini gerçekleştireceği sahadır.
İrfan, işte bu haddini bilmektir. Kader-i mutlak karşısında tam bir teslimiyet, kader-i muâllâk sahasında ise sorumluluğunun şuurunda bir gayret içinde olmaktır. Ârif, ne yaptığını ve kimin izniyle yaptığını bilir. O, “Benzersin” şiirinde ifade edildiği gibi, on sekiz bin âlemin özünden Hakk’ın gözüyle bakıp, Kur’an’ın sözüyle konuştuğunda, kendi hakikati olan Rahmân’a benzemeye başlar.
Terzibaba mektebinde irfanın aslı ve mertebesi budur: Varlığın zaten Hakk’ın varlığından ibaret olduğunu idrak etmek; Zât mertebesinin tecelligâhı olan insanlık sırrına uyanmak; kâinatı Muhammedî Nur’un bir yansıması olarak görmek ve nihayetinde, kendi nefsini ve âlemi yaşayan bir Kur’an olarak okuyabilmektir. Bu, bir ilimden öte, bir zevk, bir hâl ve bir buluştur.
Terzibaba Geleneğinde İrfan'in Yaşanması
İrfanın ne olduğunu, onun hangi mertebeden bir lütuf olduğunu evvelki bölümlerde bir nebze olsun aralamaya gayret ettik. Lâkin irfan, yalnızca kitaplarda okunacak, zihinlerde tartılacak bir bilgi yığını değildir. O, bizzat yaşanacak, tadılacak, sâlikin her bir zerresine sinecek bir hâldir. Nazariyeden amele geçmeyen, sohbet meclisinden sâlikin halvethanesine, oradan da çarşıdaki pazardaki adımlarına inmeyen irfan, kanatsız bir kuşa benzer. Uçamaz, vuslata eremez. Bu bölümde irfanın Terzibaba geleneğinde, yani Tarîkat-ı Âliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyye’nin bu kutlu kolunda nasıl bir seyr-i sülûk ile, hangi ameller ve edep ile yaşandığına, nasıl bir can ve gönül meselesi olduğuna bakılacaktır. Zira hakikat, yaşandığı ölçüde hakikattir.
İrfan Bağına Giriş: Mürşid-i Kâmil'in Eşiği
Yola çıkmak isteyen yolcunun ilk işi, yolu bilen bir rehber bulmaktır. Çölleri tek başına geçmeye kalkanın varacağı yer, seraplarla dolu bir helâk olmaktan başka nedir? Mânevî yolculuk, çölden daha tekinsiz, seraplardan daha aldatıcıdır. Bu yolda rehber, İnsân-ı Kâmil’dir. O, bu yolu daha önce gitmiş, tehlikelerini görmüş, menzillerini tatmış, aslına rücu etmiş bir gönül sultanıdır. İrfan mektebinin kapısı ondan sorulur, o kapıdan içeriye ancak onun izni ve himmetiyle girilir.
Muhterem gönül dostu kardeşlerim , İrfan bağına giriş, Allah yolunun öncülerine bağlanmadan ve onların gösterdikleri hak yoluna girmeden imkânsızdır. Onların ahlâk kurallarına ve dini tavsiyelerine uymadan gayeye varılamaz. Şu itirafımı içtenlikle, açıklıkla ve gönül rahatlığı içerisinde belirtmek isterim, ki bu dünya hayatının en güzel, en faziletli, en mükemmel hadisesi; bir İnsân-ı Kâmile gönül verip ona mülâki olmak, etrafında pervane gibi dönmek, onun ilâhiyat mektebinde irfan eğitimi almak ve böylece aslına rücu etmektir.
Bu sözler, yolun usûlünü, erkânını en başa koyar. "İrfan bağına giriş" bir şarta bağlanmıştır: bağlanmak. Bu bağlanma, kör bir taklit değil, bir muhabbet rabıtasıdır. Gönül vermektir. Sâlikin, mürşidinin şahsında Hakk’ın terbiye edici (Rab) isminin tecellîsini görmesi, ona bir pervane gibi teslim olmasıdır. Pervane, ateşe olan aşkından kendini ateşe atar; ateşte yok olur ama o yoklukta nuru bulur. Müride düşen de mürşidinin irfan ateşinin etrafında böyle bir teslimiyetle dönmektir. Bu, bir "ilâhiyat mektebinde irfan eğitimi almak"tır. Bu mektebin dersleri kitaplarda değil, mürşidin sohbetinde, nazarında, sükûtunda ve hâlindedir.
Bu mektep, bir usta-çırak ilişkisi gibidir. Usta, sanatının sırlarını, ancak o sanata gönül vermiş, sabırlı, vefalı ve gayretli bir çırağa açar.
Usta, ise mesleki sırlarını öğreteceği azimli gayretli vefalı, çırak arar ve onu kendi tezgâhında yetiştirerek kemâle erdirmeye çalışandır. Usta , çırağını yetiştirirken zaman zaman tavsiye nasihat ve ikaz gibi uyarılarda bulunandır.
Mürşid-i kâmil de böyle bir "Usta"dır. O, sâlikin yani "çırağın" ham nefsini kendi mânevî tezgâhında yontar, şekillendirir ve onu kemâle erdirmeye çalışır. Bu süreçte nasihat eder, ikaz eder, tavsiyelerde bulunur. Çırağa düşen ise ustasına tam bir sadakatle itimat etmek, onun her tavsiyesini mesleğin bir sırrı bilerek can kulağıyla dinlemektir. Zira her çırak ustasına muhtaçtır ve irfan yolunun çıraklığı, ömür boyu süren bir edep ve muhabbet hâlidir.
Seyr-i Sülûk: Hayal ve Vehimden Hakikate Yolculuk
Mürşidin elinden tutan sâlikin yolculuğu, yani seyr-i sülûkü başlamıştır. Bu yolculuk, dış âlemde mesafeler kat etmek değil, iç âlemde hâlden hâle geçmektir. Bu yolculuğun en temel gayesi, Resûlullah Efendimizin (s.a.v.) "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" buyurduğu o derin uykudan, yani hayal ve vehim âleminden, hakikat sabahına uyanmaktır.
Tasavvufi eğitimden amacımız kişinin hayalden kurtulup, kendini tanıyıp Rabb-ine ve Âlemlerin Rabb-ine ulaşmasını sağlamak.. Yaşadığımız bu âlem hayal âlemi, Resülûllah sav insânlar uykudadır ölünce uyanırlar buyurmakta. Biz bunu idrâken ve fikren daha ölmeden önce gerçekleştirerek Hakîkate uyanmayı gerçekleştirmeye çalışıyoruz.
Bu uyanış, "ölmeden evvel ölmek" sırrına ermektir. Kişinin kendi kuruntularından, zanlarından, nefsanî vehimlerinden sıyrılıp, varlığı olduğu gibi, yani Hakk'ın bir tecellîsi olarak görmeye başlamasıdır. Bu eğitim, sâliki hayalden alıp hakikate götürür. Bu öyle bir dönüştür ki, aynı âleme bakan iki göz, bambaşka şeyler görür.
İki kişi yan yana geldiği zaman bunların bir tanesi hayal ve vehim içerisinde hapsolmuş olsun, diğeri ise irfaniyet ufkunun açılmış ve sonsuzluğa kanat açmış olsun, ikisi aynı eşyaya baktığı zaman, nasıl ki birbirlerinden ne kadar farklı anlayışlar içerisinde oluyorlar ise, ne kadar birbirinden büyük farklar içerisinde oluyorlar ise, ahirette de insanlar aynen öyle olacak.
Biri eşyaya bakar, sadece taş, toprak, ağaç görür. Diğeri ise aynı eşyada Hakk’ın sanatını, esmâsının tecellîsini, kudretini müşahede eder. İrfan, bu ikinci bakışı kazandırır. Bu bakışı kazanmanın en mühim vasıtaları zikir, sohbet ve edeptir. Fakat bu vasıtalar da bir o kadar hassastır. Özellikle zikir, sâlikin elinde bir silaha benzer; ustasız kullanılırsa, sahibini yaralayabilir.
Lafza-i Celal kuvvetli zikirdir. İnsanı yakıp kavurabilir... Derslerin birden artırılması bırakılması, tekrar yüklenilmesi sıkıntılara yol açar... Şimdi Allahu Teâlâ kuluna kaldıracağı yükten fazlasını yüklemez. Allah (c.c.)nün adına, Resülûlah (s.av.)ın varisliği altında, insânlardan istidatları olmayan şeyleri beklemek yanlış olur.
Zikir, bir mürşidin nezaretinde, sâlikin istidadına ve hâline göre, bir hekimin ilacı vermesi gibi azar azar ve usûlünce verilmelidir. Kendi başına, ölçüsüzce çekilen zikirler, mânevî yapıda dengesizliklere, hâl dalgalanmalarına, neşeden bunalıma savuran ani iniş çıkışlara sebep olabilir. Yolculuk, İslâm'ın 23 senede tamamlanması gibi tedricîdir; "azar azar inmiş ve kişilerin algı ve idrâkleri yavaş yavaş yükseltilmiştir." Bu yolda acelecilik, hamlığı getirir. Sohbet ise bu yolun gıdası, zikrin ve sâir amellerin mânevî ayarının yapıldığı mihenk taşıdır. Sohbeti terk etmek, yolu terk etmektir. "Sohbet bitermi, elli tane ömrün olsa sohbet gene de bitmez Allah’ın kelamı biter mi?" diyen ârifler, sohbetin sonu olmayan bir Hüvviyet deryasından haberler getirdiğini bilirler.
Rüyâ ve Zuhûrât Sahası: İrfanî Basiretin Zorunluluğu
Sâlik, zikir ve riyâzetle nefsini incelttikçe, bâtın âleminin kapıları aralanmaya başlar. Rüyalar, zuhûrâtlar (mânevî tecellîler, görüntüler) sıklaşır. Burası, yolun en tehlikeli, en kaygan zeminlerinden biridir. Çünkü bu sahada hayal ile hakikat, Rahmânî ile şeytanî olan birbirine karışabilir. Bu yüzden Terzibaba Hazretleri bu konuya defalarca ve büyük bir hassasiyetle dikkat çeker.
“Ru’ya-zuhurat”lar sahası oldukça tehlikeli bir sahadır, çünkü maddi olarak ispatı olamayan bir sahadır. Hayal ve vehim bu sahada oldukça faaldir. Hayali ve İlâhi zuhuratları birbirinden ayırma irfaniyeti ve basireti olmayan kimselerin, bunları yorumlaması, hem kendileri için, hem de zuhurat sahibleri için çok tehlikeli ve olumsuz neticelerin ortaya çıkması kaçınılmazdır.
Bu sahada yol alabilmek için iki şart koşuluyor: "irfaniyet ve basiret." Bu da ancak "gerçek bir irfan ehli indinde, oldukça uzun sürecek bir eğitimin mutlaka alınmış olması" ile mümkündür. Mürşidi olmayan, bu sahada kendi başına yol almaya kalkan kimse, nefsini veya şeytanın fısıltılarını Rahmânî bir ilham zannederek yolunu kaybedebilir. Çünkü bu sahada bir de "mekr-tuzak" zuhuratları vardır ki, bunları ayırt etmek son derece zordur.
Dahası, rüyaların ve zuhûrâtın yorumu kişiye özeldir. Bir bakkalın gördüğü incir ile bir padişahın gördüğü incirin tâbiri bir olmaz. Sâlikin hâli, makamı, mesleği, meşrebi, o anki imtihanı, hepsi yoruma dâhildir. Bu yüzden bu iş, hazır kalıplarla, kitaplardan bakılarak yapılacak bir iş değildir.
Ayrıca gene çok mühim bir durum ise aynı “Ru’ya-zuhurat” ı on kişi görse hepsinde de o kişilerin sosyal ve psikolojik hallerine göre değişik yorumlar yapılması lazım gelmektedir çünkü bu saha kalıplar sahası değildir. Bir kalıp her kişiye uymaz. İşte bu yüzden, gurupların müntesiplerinde, irfani olarak hiçbir gelişme olamamaktadır.
Bu sebeple zuhûrâtlar, ehli olmayanla, hele ki zâhir ehliyle paylaşılmaz. Sâlik, gördüğü rüyayı, yaşadığı hâli ancak mürşidine arz eder. Mürşid, o zuhûrâtı sâlikin hâl aynasında değerlendirir, gerekli tâbiri ve tavsiyeyi yapar. Kimi zaman o zuhûrât bir müjdedir, sâlike şevk verir. Kimi zaman bir ikazdır, sâlikin yolunu düzeltir. Kimi zaman da nefsanî bir kuruntudur, mürşid onu bir üfürüşte dağıtır. Bu hassas dengeyi korumak, irfan yolunda ilerlemenin en temel şartlarındandır.
İdrakin Aynası: "Suyun Rengi Kabının Rengidir"
İrfan yolculuğunun her adımı, bir idrak meselesidir. Sâlikin gördüğü, duyduğu, tattığı her şey, kendi varlık kabından süzülerek ona ulaşır. Bu hakikati en güzel özetleyen kelâm-ı kibar, "Suyun rengi kabının rengidir" sözüdür. Su, yani ilâhî tecellî, renksizdir; ama hangi kaba girerse o kabın rengini, şeklini alır.
"Suyun rengi kabının rengidir" sözü ile değerlendirildiğinde, kişinin olaylardaki rolü, kendi nefs mertebesinden olacaktır. Suyun rengi kab rengi ile aynı, şeffaf olduğunda ise, olaylara bakış tecelli renginde olacaktır.
Sâlikin nefsi eğer bulanıksa, en berrak hakikatler bile ona bulanık görünür. Eğer nefs kabı, benlik, kibir, haset gibi renklerle boyalıysa, baktığı her yerde o renkleri görür. Yolculuğun amacı, işte bu kabı, yani nefsi, zikir ateşiyle, sohbet suyuyla, hizmet toprağıyla temizleyip cilalamak, onu şeffaf bir kristal hâline getirmektir. Kap şeffaflaştıkça, suyun kendi rengi, yani tecellînin saf hâli görünmeye başlar.
Bu mertebeye ulaşan ârif, artık olaylara kendi nefs mertebesinden değil, Hakk'ın muradı ne ise o gözle bakmaya başlar. Onun idraki, her mertebenin hakkını verir. Bir âbidle ibadetin dilinden, bir âlimle ilmin dilinden, bir âşıkla aşkın dilinden konuşur. Çünkü onun kabı o kadar saflaşmıştır ki, Hakk'ın her bir tecellîsini, her bir meşrep ve mertebeyi olduğu gibi yansıtan bir ayna hâline gelmiştir.
Bu yolculuk, netice itibariyle, sâlikin kendi hayal ve vehim zindanından kurtulup, irfan ve müşahede ufkuna kanat açmasıdır. Bu, mürşidin rehberliğinde, sabırla, edeple, muhabbetle ve teslimiyetle yürünecek bir yoldur.
Füsûsu'l-Hikem'de İrfan
Bu bölümde irfan denizinin en derinlerine, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem adlı hikmet pınarına dalınacaktır. Bu dalış, o pınardan testisini doldurmuş bir kâmilin, Terzibaba Necdet Ardıç Efendimizin rehberliğinde yapılır. Zira hakikatler, bir kalpten diğerine aktarıldıkça canlanır, bir mürşidin dilinde ete kemiğe bürünür. Füsûs, bir hikmetler hazinesidir; ama her hazinenin bir anahtarı vardır. O anahtar da yaşayan bir ârif-i billâh’ın sohbetinde gizlidir.
Şeyh-i Ekber, varlığın sırrını tek bir kelimeye, tek bir niyete bağlar: Muhabbet. Cenâb-ı Hakk, Zât’ının sonsuz ve mutlak gizliliğinde, Hüvviyet’inin Ama perdeleri ardındayken, bilinmeyi sevdi. Bu sevgi, bir aşk ateşi gibi, Zât’ından dışarıya doğru taşan bir tecelli dalgası oldu. Bütün kevnî düzen, bütün âlemler, bu ilâhî muhabbetin, bu “bilinmeklik sevgisinin” birer zuhûrudur. Hadîs-i kudsîde buyurulduğu gibi: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (muhabbet ettim).”
Terzibaba Efendimiz bu noktaya hassasiyetle eğilir ve irfanın, alelade bir “bilme” eylemi olmadığını hatırlatır:
Bakın “Alim” olmayı, bilinmeyi demiyor, arif olunmayı sevdim… arif ile alimlik arasında ne fark vardır? Alim bakın ilmel yakıyn üzere olan çalışmalardır… ilmel yakın bakın beşerden, beşere yani hayalden, hayale nakledilen ilimdir. Bunun içine üniversite ilimleri de dahildir. Yani kendini daha henüz Hakkani halde tanımamış, gönül alemine ayak atmamış kendi hakikatinden kendi varlığından haberi olmamış olan kimselerin bütün ilimleri ne ilim olursa olsun feza, tıp işte hukuk bunların hepsi beşerden beşere nakledilen ilimlerdir ve sadece dildedir.
Hadîs-i kudsîdeki o ince “urefe” (ârif olunmak) kelimesi, bütün kapıları açan anahtardır. Eğer Cenâb-ı Hakk “âlim olunmayı” sevseydi, işimiz sadece nakle, kitaba, ezbere dayanırdı. Hakikat, bir dilden diğerine aktarılan kuru bir bilgi yığını olur, kalbe inmez, ruha işlemezdi. Fakat O, “ârif olunmayı” sevdi. Yani, Zât’ının müşahede edilmesini, hakikatinin tadılmasını, varlığının bizzat tecrübe edilmesini murâd etti. İrfan, işte bu tecrübenin adıdır. Kitaplardan öğrenilen değil, kalpte bulunan; dilde söylenen değil, hâl ile yaşanan bir tanımadır. Bu yüzden bütün varoluşun gayesi, kuru bir ilim değil, canlı bir irfandır.
Bu ilâhî muhabbet olmasaydı, ne biz ne de bu gördüğümüz âlemler olurdu. Her şey, o Zâtî sevginin bir neticesidir.
Eğer bu muhabbeti zatiye olmasa idi, yani Zat’i muhabbeti yani kendi kendindeki Zat-i muhabbeti olmasa idi bu vücudat-ı izafiye bu vücûdât-ı izâfiyye zahir olmazdı. Dolayısı ile bizler de olmazdık. Binâenaleyh asl-ı vücûd muhabbetten ibaret oldu. Yani vücudun aslı Cenab-ı Hakk’ın kendi kendisinde olan irfaniyeti ve muhabbetinden meydana geldi.
Bizim “varlık” dediğimiz bu izâfî, yani bir şeye nispetle var olan bu vücutlar, o mutlak muhabbet denizinin dalgalarından başka bir şey değildir. Varlığın aslı muhabbettir ve bu muhabbetin hedefi irfandır. Bu yüzden irfan ehli, kâinata baktığında bir sebep-sonuç zinciri değil, her zerrede tecellî eden bir Aşk’ın izlerini görür.
Bu ilâhî bilinme arzusu, Hakk, Zât, İrade ve Kavl (söz) ile tecellî etti. Bu üçlü birlik, yani “ferdiyet-i selâsiyye”, varoluşun temelini oluşturur. Hakk’ın iradesi, “Kün!” (Ol!) kavliyle zuhûra çıktı. Ama bu “Ol!” emri kimeydi? Kendi ilminde ezelden beri mevcut olan hakikatlere, yani a'yân-ı sâbite’ye idi. Her bir varlık, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde nasıl bir programla, nasıl bir istidatla mevcutsa, “Kün” emriyle o programa uygun olarak dış âlemde, yani şehadet alemi’nde belirdi.
Öyle değil midir, biz anne rahmine düştüğümüz zaman bizim programımız hemen orada olmadı ki programımız yapıldı ama daha bizi göndermedi Cenab-ı Hakk bizi yeryüzüne, ne zaman gönderdi, işte cismani tarafımızın surete çıkma vakti geldiği zaman, onun kazasında belirttiği sürede biz dünyaya geldik. Bakın ayet-i Kerime bizim üzerimizde de geçerlidir. Program o zaman yapıldı, bu zamana kadar bekledi Cenab-ı Hakk hatta daha da bekliyor, bizden sonra gelecek nesiller vardır. Programları yapıldı ama daha dünyaya gönderilmediler.
Bu, kader sırrının irfânî açılımıdır. Her şey, ezelde takdir edilen istidadına göre zuhûr eder. Bu istidadın dili vardır, buna “lisan-ı istidat” derler. Bir varlığın özündeki potansiyel ne ise, onun talebi de odur. Ağlamayan çocuğa meme verilmediği gibi, istidadında talep olmayana da o hakikat verilmez.
Lisan-ı hal ve lisan-ı istidat bir şeye sual ettiği vakit (istediği vakit) lisani lafzi vaki olmaksızın yani sen onu beyaneksizin o şey ihsan olunur. Mesela senin programında halinde istidadında gayri mec’ulünde o programda varsa sen onu lisanen beyanesen de o sana verilir… Eğer istidadında yoksa istemek abesle iştigal olur, bu da irfan ehline yakışmaz.
Ârif, bu sırrı bildiği için abesle iştigal etmez. Hakk’ın Sünnetullah dediği bu kevnî işleyişe, bu ilâhî programa teslim olur. Bilir ki her şey, olması gerektiği gibi ve olması gerektiği zamanda tecellî etmektedir.
Bu tecellîler silsilesinin zirvesi, bu bilinme arzusunun en kâmil aynası ise İnsân-ı Kâmil’dir. Cenâb-ı Hakk, bütün isim ve sıfatlarını tek bir varlıkta toplamayı murâd etti. O varlık ki, hem Hakk’ın hem de halkın, yani Hâlık'ın ve halk edilmişin bütün hakikatlerini kendinde cem edecekti. O varlık, Âdem’dir, yani İnsân-ı Kâmil’dir. O, yeryüzünün halifesidir. Ancak bu halifelik iki türlüdür: Biri umûmî, diğeri husûsî.
Özel halifelik Canab-ı Hakkın Zat’ına ulaşmış kimselerin hilafetidir. Yani kendi varlıklarını idrak etmişler kendilerini tanımışlar, belirli aşamalar yaptıktan sonra hakikat-i ilahiyeye, Allah’ın Zat’ına ulaşmışlar, ermişlerdir… Gerçek halifeler bunlardır… Ama diğer insanların hilafeti tabii hilafettir. Gerçek hilafet irfani hilafettir. İrfan yoluyla elde edilen hilafet ki, bu hilafet-i mahallidir, umumi hilafet değildir.
Bütün insanlar, potansiyel olarak halifedir. Ancak bu potansiyeli fiile çıkaranlar, nefsini bilerek Rabbini bilenler, seyr-i sülûk ile kendi hakikatlerine ulaşıp Hakk’ta fânî olanlardır. Onlar, irfan yoluyla “gerçek halifelik” makamına ererler. İnsân-ı Kâmil, bu tecellînin en yoğun, en mükemmel yaşandığı yerdir.
Kesif olan şehadet mertebesi yani bahsettiğimiz bu mertebe kesif olan bu hazret-i şehadet, yoğunlaşmış, maddeleşmiş olan bu hazret-i şehadet mertebesi, ilahi sıfat ve isimlerin bütün hüküm ve eserlerinin zuhuruna müsait olmakla beraber, yani kesif olan bu müşahade mertebesi bütün ilahi sıfatların zuhurlarına mahal olmakla beraber kemaliyle zuhur ve tecelli ancak insanda vuku bulmuştur.
Bütün varlıklar Hakk’ın bir isminin tecellîsidir, ama insan, “Allah” ism-i câmi’inin, yani bütün isimleri kendinde toplayan ismin tecellîsidir. Bu yüzden o, küçük âlemdir (âlem-i sagîr) ve bütün büyük âlemin (âlem-i kebîr) özünü, fihristini taşır.
Füsûs hikmeti, bize varlığın tek bir özden geldiğini, ancak farklı mertebelerde farklı sûretlere büründüğünü öğretir. Bu, Vahdet-i Vücûd sırrıdır. Terzibaba Efendimiz, bu girift meseleyi Şeyh-i Ekber’in kullandığı o meşhur misalle açıklar:
Buhar bulut oldu, bulut su oldu, su da buz oldu. Ama bunların bütün varlıklarındaki tek şey buhardır. Yani “Vahid” i buhar, ne oldu şimdi, bulut buhar ile gıdalanan oldu, buhar bulutun gıdası oldu. Bulut suyun gıdası oldu, su da buzun gıdası oldu. Ama aslında onların hepsinin gıdası buhardır.
Bütün kesret, yani çokluk, o tek buhardan, yani Vahidiyet mertebesinden zuhûr eden farklı yoğunluk kademeleridir. Bizim vücudumuz, buz gibidir; kesif, katı, sınırlı. Ama aslımız, o latîf buhardır. Buz, kendi buzluğundan haberdar değildir; sadece soğuk ve katı olduğunu bilir. Ama irfan sahibi, yani hakikatini idrâk eden kimse, bilir ki kendisi, özü itibarıyla o buhardan ayrı değildir. Bu dünyada yiyip içerek maddî olarak gıdalanırız. Bu, kevnî gıdalanmadır. Ama bu hakikatleri anlayarak, tefekkür ederek ruhumuzu beslediğimizde, o “irfaniyet yönüyle gıdalanma” olur. O zaman insan, sadece hayvan-ı nâtık (konuşan hayvan) mertebesinde kalmaz, İnsân-ı Kâmil olma yoluna girer.
Bu irfânî idrak, kişinin mertebesini de değiştirir. Füsûs, amel ile ilim (irfan) arasında mühim bir ayrım yapar. Amel, bir mekân yani bir yer, bir dışsal çerçeve gerektirir. İlim ise bir mekânet, yani bir içsel mertebe, bir şeref, bir yücelik ister.
Amel mekanı ve ilim de mekanatı ister. Yani ilim yüceliği ister. İlimde mekan yoktur. İlim bilgisinin mekana ihtiyacı yoktur. İlim ilimdir ama amel bir yerde yapılması lazım mekana ihtiyacı vardır. İşte bu ulüvv-i mekan, ulüvv-i mekanet. Ulüvv-i mekanet sahipleri ilim erbabıdır. Yani irfan ehlidirler, asalet ehlidirler, yüce kimseler manasınadır.
Bir kimse Kâbe’ye gider, hacı olur. Burada kişi, mekânın şerefiyle şereflenir. Mekân (Kâbe) yücedir, o mekâna giden de o yücelikten bir pay alır. Bu, amelin mekâna bağlılığıdır. Ama bir de kişinin kendi yüceliğiyle mekânı şereflendirmesi vardır.
Ama irfan ehli, arif bir zat olduğu zaman onun yücelik kendinde mekan ona bir şey yapamıyor, mekan onunla yüceliyor… Mesela padişah samanlıkta da otursa o samanlık gene de saray hükmündedir. Çünkü padişahın oturduğu yer saraydır… Gelen o binaya değil de onun içindekine geliyor.
Ârifin durumu budur. Onun değeri, gittiği yerlerden, yaptığı amellerin çokluğundan gelmez. Onun değeri, içindeki irfan nurundan, Hakk ile olan kurbiyetinden (yakınlığından) gelir. O nereye giderse, o mekân bir dergâh, bir irfan meclisi olur. Onun varlığı, bulunduğu yeri yüceltir. Çünkü o, “mekânet” sahibidir. Amel, bedenin fiilidir ve bu kevn alemi’nde bir sûret olarak kaydedilir. Ama irfan, kalbin fiilidir ve sahibini Hakk’ın katında yüceltir.
Süleyman (a.s.) kıssasında bu hakikat ince bir şekilde işlenir. Onun hem zâhirî hem de bâtınî bir saltanatı vardı. Zâhirî saltanatı, cinlere, kuşlara, rüzgâra hükmetmesiydi. Bâtınî saltanatı ise bu ilâhî marifeti, bu irfanıydı.
Ve ma'rifet-i ilâhiyyeden ibaret olan saltanat-ı bâtınesi olmasa idi, saltanat-ı zahiresi kâmil olmaz idi. Yani batınında bu hakikat olmasa idi zahirine de çıkmazdı. Şu halde Süleyman (a.s.)ın bu ma'rifeti mülk nev'indendir.
Demek ki asıl mülk, asıl zenginlik, bu irfan mülküdür. Dış âlemdeki saltanat, ancak bu içsel saltanatın bir gölgesi, bir yansıması olabilir.
Şeyh-i Ekber’in Füsûs’ta açtığı ve Terzibaba’nın sohbetinde bize sunduğu irfan anlayışının temelleri bunlardır. Varlığın kökeninde bir muhabbet vardır. Bu muhabbetin gayesi, “ârif olunmak”tır. Bu gaye, bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan İnsân-ı Kâmil’de kemâlini bulur. Bütün varlıklar, tek bir Vücûd’un farklı mertebelerdeki tecellîleridir. Bu hakikati bilmek, ilim değil, irfandır. Ve bu irfan, sahibine mekânla ölçülemeyen bir “mekânet”, yani ebedî bir şeref ve yücelik bahşeder.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Muhabbet ehlinin yolu, akıl sahiplerinin durduğu yerde başlar. Aklın, zıtlıkları birbiriyle savaşan iki hasım gibi gördüğü yerde, kalp gözü bu zıtlıkların aynı hakikatin iki farklı yüzü olduğunu müşahede eder. Bu, İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’de işaret ettiği, irfanın en derin sırlarından biridir: zıtların birliği, yani Cem makamı. Bu makam, kuru bir bilgi değil, sâlikin kendi varlığında tecrübe ettiği, kanlı canlı bir hâldir. İnsanın kalbi, Hakk’ın Celâl ve Cemâl isimlerinin, Kahhâr ve Latîf tecellîlerinin tecellîgâhı olduğunda, bir muharebe meydanına döner.
Bu muharebe, insanın hilkatindeki sırdan kaynaklanır. Diğer varlıklar, belirli bir ilahî ismin hükmü altındadır. Dağ, metanetinin; deniz, enginliğinin esiridir. Lâkin insan, bütün isimleri kendinde toplayan “kevn-i câmi’” yani toplayıcı varlıktır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu durumu Şeyh-i Ekber’in diliyle şöyle açar:
Muharebe meydanı demesi zıt isimlerin kendinde bulunmasıdır. Bütün varlıkta varlığın Rabb-ı Hassı kendi bulunduğu yerde iktidar sahibi, yani o varlık ona diyemiyor sen bana niye bunu yapıyorsun diyemiyor. Rabb-ı Hassı mutlak tasarruf sahibi. Ama insanda böyle değil çünkü diğer Rablar insana sahip olmaya çalışıyor, insanın Rabbi olmaya çalışıyor. Dolayısıyla o Rabların insan üzerinde bir kavgası meydana geliyor. Gönül âleminde ise bir kavga söz konusu değildir. İşte o Rabların o bedene sahip olmaya çalışması neticesinde hırgür meydana çıkıyor, bu hal Âdem de olduğu için onun varlığı muharebe meydanı olmuş oluyor. Gerçekten de insanın nefsi bir muharebe meydanıdır.
İnsanın içinde merhamet gözyaşları döken Rahîm ismiyle, öfkeyle kırıp döken Cebbâr ismi aynı anda bulunur. Her bir isim, insanın varlık ülkesinde kendi hükmünü sürmek ister. Bu, nefsin muharebe meydanıdır. Sâlikin yolculuğu, bu muharebeyi sonlandırmak değil, onu yönetmeyi öğrenmektir. İrfan ve gönül devreye girdiğinde, nefsaniyete hizmet eden kibir, benlik, cimrilik gibi isimlerin tesiri azalır; yerini Rahmet, Muhabbet gibi insanı yücelten isimler alır. Nefis terbiyesi denen sır, bu isimler arasındaki dengeyi, Hakk’ın rızası yönünde kurabilme sanatıdır. Bu, zıtları yok etmek değil, onları Tevhid potasında bir ve bütün olarak idrak etmektir.
Tenzih ve Teşbihin Muhammedî Mîzânı
Bu birliği idrak etmenin yolu, iki kanatlı bir uçuştan geçer: tenzih ve teşbih. Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksanlıktan, halk edilmişlere benzemekten uzak tutmaktır; “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 11) ayetinin sırrıdır. Teşbih ise, kâinattaki her zerrede O’nun isim ve sıfatlarının tecellîsini görmektir; “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır” (Bakara, 115) ayetinin müşahedesidir.
Yalnızca akıl ve zâhirî ilimle yol alanlar, genellikle tenzih kanadına tutunurlar. Hakk’ı o kadar soyutlarlar ki, O’nu âlemlerden uzak, ulaşılmaz, müdahale etmez bir varlık hâline getirirler. Bu, tehlikeli bir yoldur ve farkında olmadan Hakk’ı inkâra, O’nun tecellîlerini yalanlamaya kadar götürür. Terzibaba Hazretleri, bu inceliğe şöyle dikkat çeker:
Eğer tenzih eden mü’min olup ta bu tenzihi indinde durur ve oradan ileriye gitmez, ve teşbih makamında teşbih edip alemin kemalatını Hakk hakkında ispat etmez ise edepsizlik etmiş ve peygamberi ve kütüb-ü İlahiyeyi yalanlamış olur.
Cenâb-ı Hakk, “Ben kulumun zannı üzereyim” buyururken, tek kanatlı tenzihçi, kendi dar zannını Hakk’a dayatmış olur. O’nu kendi aklının çizdiği sınırlara hapsetmeye kalkar. Bu, Hakk’a elbise biçmektir. Bu hâldeki kişi, ahiret yurdunda, alışık olmadığı bir tecellî ile karşılaştığında Rabbini tanıyamayacaktır. Hadis-i Şerif’te işaret edilen o dehşetli an yaşanacaktır:
Arif olanlar hepsinde de secde edeceklerdir. Çünkü Cenab-ı Hakkı tenzih ve teşbih ve tevhid yoluyla tanıdıklarından. İşte onların zanlarında tenzih ettikleri şeklin dışında onlara tecelli edince yani teşbih mertebesi itibariyle tecelli edince, “hayır sen bizim Rabbimiz değilsin” diyeceklerdir. Yani gerçek Rabba sen bizim Rabbimiz değilsin diyeceklerdir.
Ârif ise, iki kanadını da kullanan kişidir. O bilir ki, Hakk hem her şeyden münezzehtir (tenzih) hem de her şeyde tecellî etmektedir (teşbih). O, Hakk’ı ne âlemin içine hapseder ne de âlemden tamamen soyutlar. Bu, Muhammedî mîzan’dır; ne ifrat ne tefrit, tam bir denge hâlidir. Bu dengeye ulaşamayanın imanı, yakînî bir iman, müşahedeye dayalı bir tanıma olamaz. Onlar, İlâhî Kitapların bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edenler gibi, Hakk’ın bazı tecellîlerini kabul edip bazılarını reddederler ve bu gaflet içinde bir ömür tüketirler.
Ârifin Dönüşen Kalbi ve Yıkılan Bilgiler
Bu tenzih-teşbih dengesini kurabilen sâlikin kalbi, artık taş bir levha gibi sabit değildir. O, Hakk’ın her an yeni bir şe’nde, yeni bir tecellîde oluşuna ayak uyduran, sürekli dönen (takallüb eden) bir ayna olur. Kalbin “dönücü” (mukallib) olması bu sırdandır. Ârifin kalbi, hiçbir inanç, hiçbir suret tarafından kayıtlanamaz. Çünkü o, her inancın ve her suretin ardındaki asıl Sahibi tanır.
Ve Hak, i'tikâd suretlerinden herhangi bir surette birinden diğerine geçip teccellî ederse, kalb onu tanır ve ikrar eder... Ve Hakk'ı bir sûret-i mahsûsaya hasretmez. Bu tabi ki irfan ehlinin kalbidir bütün kalpler değildir.
Bu hâle ulaşmak, bir birikim meselesi değil, bir arınma ve yıkım meselesidir. Sâlikin, yolun başında “doğru” diye bellediği, aklıyla ve nakliyle inşa ettiği bütün kaleleri kendi eliyle yıkması gerekir. Zihnindeki Hakk tasavvurunu, cennet-cehennem anlayışını, sevap-günah ölçülerini bir kenara bırakamayan, bu deryaya dalamaz. Terzibaba Hazretleri’nin buyurduğu gibi:
Tenzihten teşbihe, teşbihten tevhide geçmek için eski doğru zannettiğimiz bilgilerimizi yıkmak gerekiyor. Veya belirli bir süre onları bir kenara koymak gerekiyor. O fedakarlığı yapamayanlar bu deryaya dalamıyorlar. Benlikten arınamayınca böylece ortada kalıyor.
Bu yıkım, bir “irfan sofrası”na davettir. Tıpkı Hz. İsa’nın havarilerinin gökten bir sofra istemesi gibi, sâlik de mürşidinden mânevî bir gıda, bir hakikat sofrası talep eder. Lâkin bu sofranın bir bedeli vardır. O sofradan tadan, hakikatin lezzetini alan kimse için artık geriye dönüş, eski gaflet hayatına avdet, en büyük azaptır. O, neyi kaybettiğini bilmenin azabını kendi kendine yaşatır. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın bir cezası değil, hakikatten mahrum kalmanın getirdiği fıtrî bir sonuçtur.
Arifane Haz ve Mi'rac Sırrı
Bu zorlu yolu geçen, kalbini zıtların cenk meydanından tevhidin huzuruna eriştiren ârif için artık dünya, bir imtihan yerinden çok bir temaşa (seyir) yerine dönüşür. Her hadise, her varlık, onun için ilahî isimlerin birer mektubu olur. İçtiği suda, aldığı nefeste Hayy isminin tecellîsini görür. Gördüğü her şeyde, kendi hakikatini ve Hakk’ın o hakikatteki tecellîsini müşahede eder. Bu, gaflet ehlinin nefsanî hazzından çok farklı, “arifane bir haz”dır.
İşte burada gelen haz ve zevk kişi kendini akl-ı küle, ilahi hakikatlere dönüştürebilmişse artık bu hazları beşeriyetinin hazzı değil de ilahi haz ilahi zevk olarak almaya başlamışsa... O beşeri manada alınan hazdan sonra gelen pişmanlık, üzüntü, acı değil, o haz daha çok hazza lezzete dönüşür. İşte bu bugünün cennetidir.
Bu haz, pişmanlık getirmeyen, bitmeyen, aksine her an daha da derinleşen bir zevktir. “İrfan cenneti” budur. Bu cennete bu dünyada giremeyen, ahiretteki vaat edilen huriyi, gılmanı neylesin?
Bu yolculuğun zirvesi, sâlikin kendi Mi’rac’ını yaşamasıdır. Mi’rac, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin kendi Hakikat-i Muhammediye’sini, yani varlığının ezeldeki ilahî ilimdeki aslını bütünüyle idrak etmesidir. Çekirdeğin, bütün bir ağacı ve o ağacın potansiyelini idrak etmesi gibidir. Fakat bu idrak, bir yok oluşla, Hakk’ta fânî olup kalmakla sonuçlanmaz. En büyük kemâl, bu idrakten sonra tekrar kulluk makamına, beşeriyet hâline dönmektir.
Yani Hz. Muhammed, Hakikat-i Muhammediyeyi idrak etti. Diyelim ki çekirdeğin ismi bir çekirdek, çekirdek ağaçlığını idrak etti. Ağacı idrak etti, sonra tekrar çekirdeğini oluşturduğunu. İşte Resul’ün (s.a.v.) tekrar yatağına dönmesi budur, yine tekrar çekirdeğe dönüştü. İşte bu miraç sırlarından bir sırdır.
Ârif, Hakk ile yükselir, kendi hakikatini O’nda bulur, sonra halkın arasına yine O’nunla döner. Bu, Cem makamının, zıtların birliğinin en kâmil tecellîsidir. Hem Hakk ile olup hem halk ile olmak; hem Zât’ın sırrına ermek hem de sıfatların ve fiillerin tecellîgâhı olan bu âlemde bir kul olarak yaşamak. İrfan yolculuğunun gayesi, bu İnsân-ı Kâmil ahlâkıyla ahlaklanmaktır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle İrfan
Evvelki sohbetlerimizde irfan denizine farklı kıyılardan yelken açtık. Terzibaba Sultanımızın irfan pınarından, Şeyh-i Ekber’in hikmet okyanusundan ve Füsûs’un zıtları bir eden ikliminden geçtik. Şimdi ise Anadolu’nun kalbinden yükselen, gönülleri asırlardır aşk ile tutuşturan bir sesle, Hazret-i Mevlânâ’nın diliyle irfanı anlamaya, onun semboller ve hikâyelerle bezediği mana âlemine girmeye gayret edilecektir.
Hazret-i Pîr, hakikati kuru bir bilgi yığını olarak anlatmaz. O, hakikati bir hâl, bir zevk, bir tat olarak sunar. Onun için irfan, kitaplarda yazan değil, kalpte yaşanan bir diriliştir. Mesnevî-i Şerîf, bu dirilişin davetiyesi, bu zevkin şerbeti, bu tadın davet sofrasıdır.
İrfanın Tadı: Manevî Şarap, Yenilebilir Nur ve Hızır Suyu
Hakikat, kelimelerin dar kalıplarına sığmaz. Bu yüzden kâmiller, onu anlatmak için misallere, sembollere başvururlar. Hazret-i Mevlânâ, irfanı bazen sarhoş eden bir şaraba, bazen doyuran bir nura, bazen de ölümsüzlük bahşeden bir suya benzetir. Bunlar, aklı değil, doğrudan ruhu hedef alan davetlerdir.
İrfan meclisi, bir şarap meclisidir. Ama bu şarap, üzümden sıkılan değil, ilahi muhabbetten süzülen bir şaraptır. Sâkîsi de bizzat Hakk’ın tecellî ettiği bir mürşid-i kâmil’dir. Bu meclise girenler, dünya sarhoşluğunu unutur, mana sarhoşluğu ile kendilerinden geçerler. Lakin bu meclise her gelen o şaraptan içemez. Kendi aklını, ilmini beğenen, surette kalıp manaya inemeyenler için bu meclis bir sıkıntı, bir ağırlık vesilesi olur.
Velhâsıl o fakîh sâkînin verdiği şarabı içmedi. Mecliste arbede ve gürültü başladı. Fakihin vücûdu meclise sıklet ve ağırlık verdi. 3945. Cihanda ashâb-ı dil ile oturmuş olan, nefis ehli ve ab u gil ehli gibi. (...) Ya'nî, bu sûret âleminde ashâb-ı dil ve ma'nâ ehli olan ârifler ile berâber oturan, sıfât-ı nefsâniyyelerinde müstağrak ve cismânî kimseler onların meclis-i irfânlarında ne derece ağırlık ve sıklet verirlerse, fakîh efendi de şâhın içki meclisinde o derece sıklet ve ağırlık verdi ve meclis ehlinin zevkini kaçırdı. 3946. Hak hasları gizlide ebrârın meyinden "Yeşrabûn"un gayrında tutmaz. (...) Yani, Yüce Allah kendi has kulları olan âriflerine (Allah'ı bilenlere), iyilerin ahiret âleminde içeceğini vaat ettiği manevî şarabı bu dünya âleminde gizlice içirir.
Gönül ehlinin, yani ashâb-ı dil’in meclisi, nefsine ve cismine tapanlar için bir ağırlıktır. Onlar, kelimelerin kabuğunda, şiirin vezninde takılı kalırlar. İçindeki mânevî şaraptan habersizdirler. Hazret-i Pîr, bu mânevî şarabın, Cenâb-ı Hakk’ın has kullarına daha bu dünyadayken gizlice içirdiği, cennet ehline vaat edilen şarap olduğunu müjdeler. Demek ki irfan, ötelerde vaat edilen bir mükafat değil, burada, şimdi yaşanan bir hâldir.
Bu irfan, aynı zamanda maddî gıdaların lezzetini unutturan, ruha gıda olan bir nurdur. İnsan, fırın ekmeğiyle bedenini doyurur. Ama ruhun da bir gıdası vardır. O gıda, aklın da ötesindeki irfan nurudur. O nurdan bir lokma tadan, bir daha fırın ekmeğinin, yani dünya lezzetlerinin peşine düşmez.
Vaktaki me'kûl olan nûrdan bir kere yiyesin, fırın ekmeğinin başı üzerine toprak dökersin. (...) Ya'ni, “Rûh-ı insânînin me'kûlü ve yiyeceği olan nûr-ı irfândan bir kere yiyip, zevkini ve lezzetini bulduğun vakit, gıdâ-yı sûrînin zevkine ve lezzetine göz yumarsın; ve fırınlarda pişen maddî ekmeğin başına toprak dökersin."
Bu “yenilebilir nur”, sâlik’in yol azığıdır. Bu azığı tadan, bedenin hapishanesinden kurtulur, ruhun kanatlarıyla uçmaya başlar. Bedenini viran eder, ama o viranlığın altından irfan hazinesini bulur ve kalbini eskisinden daha mamur bir saray haline getirir. Hazret-i Pîr bunu şöyle anlatır:
Canın yolu, bedeni viran eder; o viranlıktan sonra mamur eder. (...) Can yolu, nefsi huzûzâtından men' etmek yolu olduğundan, elbette nefsin şetâret-i hayvâniyyesini izâle eder. Fakat bu sıfât-ı nefsâniyye zevâlinden sonra cismi zevk-i irfân ile ihyâ eder.
Bu, bedeni öldürüp ruhu diriltmektir. Suyu kesip ırmağı temizlemek, sonra o temizlenmiş ırmağa hayat veren, içilecek saf suyu akıtmaktır. Bu saf su, Hızır’ın içtiği âb-ı hayattır. Bu su, evliyanın söz ırmağında akar. O suya susayan, o ırmağın kenarına gelmeli, kalbinin testisini o ırmağa daldırmalıdır.
Ey susamış gafil, gel! Hızır suyunu evliyaların söz ırmağından içelim! (...) Eğer sen suyu görmez isen, testiyi kör gibi fen ile ırmak tarafına getir, ırmak üzerine vur!
İrfan, hem sarhoş eden bir şarap, hem doyuran bir nur, hem de dirilten bir sudur. Hepsi de bu dünyada, kâmillerin meclisinde, onların sohbetinde ve eserlerinde gizlidir. Gözü olan görür, kulağı olan işitir, kalbi olan tadar.
İrfan Yolunun Güneşi: Mürşid-i Kâmil ve Sâlikin Teslimiyeti
İrfan, kendi kendine bulunacak bir define değildir. O, bir rehberin, bir kâmil mürşidin delaletiyle çıkılan bir yolculuktur. Hazret-i Mevlânâ, mürşidi, etrafına nur saçan bir güneşe benzetir. Sâlik ise kendi gözünü, kendi aklını, kendi bilgisini bir kenara bırakıp, o güneşin nuruyla bakmayı öğrenmelidir.
Sen güneşsin, senin adın meşhûr ve zâhirdir; eğer ben onu imtihan ettim ise, ne ziyan vardır! (...) Ya'ni, "Ey mürşidim, sen nâs arasında kemâlât ile meşhûrsun ve güneş gibi etrafına nûr saçarsın; eğer ben o ilim ve irfân güneşini edebsizlik ederek imtihan ettim ise, o güneşe bu imtihandan ne zarar gelir?"
Kendi aklına, ilmine güvenen yol alamaz. En büyük âlimler bile, bu yola girdiklerinde bildiklerini bir kenara bırakıp bir mürşidin önünde diz çökmüşlerdir. Zira zâhirî ilimler ne kadar çok olursa olsun, irfan başka bir şeydir. Biri kazanılan (kesbî) akılla, diğeri Hakk vergisi (vehbî) akılla ilgilidir. Necmeddîn Kübrâ gibi zamanının en büyük âlimi bile, bir mürşide teslim olmadan yol bulamamıştır.
Her ne kadar şah isen de, kendini onun üstünde görme; her ne kadar bal isen de, onun bitkisinden başkasını toplama! (...) Her ne kadar görünen ilimlerde şeyhten daha fazla olup bu âlemde şah isen de, kendini onun üstünde görme ve ilmine gururlanma. Çünkü onda olan bâtınî ilimler ve hâlin şerefi sende yoktur. Ve her ne kadar sözün ve belagatin bal gibi tatlı ise de, kendi ilminden vazgeç, onun ledünnî (Allah tarafından öğretilen) ilimlerinden başkasına kulak asma. (...) Pîrinle olan ahdi gözet, neyin varsa bırak git / Bildiklerini terk et, irfâna erem dersen
Yolun usûlü budur: “Bildiklerini terk et, irfâna erem dersen.” Sâlik, kendi gözünü ve görüşünü mürşidin potasında eritmeli, ondan âriyet bir gözle bakmayı öğrenmelidir. Önce onun gözüyle ona bakmalı, sonra o makamda fâni olup bizzat Hakk’ın gözüyle bakma mertebesine talip olmalıdır.
Belki gözü ve görüşü ondan âriyet et; binâenaleyh onun gözünden, onun yü- züne bak! (...) Yani "Gözü ve görüşü onun âşıklarından ödünç almak mertebesinden ileriye geçerek, gerçek maşuktan ödünç al! Bu sebeple, "Ben kulumu sevdiğim vakit onun işitmesi, görmesi, dili ve eli ben olurum. Şimdi benimle işitir, benim ile görür, benim ile söyler ve benim ile tutar.»
Bu teslimiyet, körü körüne bir itaat değildir. Bilakis, en yüksek idrakin kapısıdır. Zira sâlik, kendi sınırlı aklıyla, beş duyusuyla hakikate ulaşamayacağını anlar. Mürşidin irfanı, bir mihenk taşıdır. O taşa vurulmayan altın, kalp mi has mı belli olmaz.
Bunun için de ilim ve irfân mihekki lâzımdır. Bir münafıkın rûy-i Hak'dan görünerek bir mü'mine nasîhatı vâki' olunca, mü'min bu nasâyih arasındaki fesâdı, mihekk-i irfân ile temyîz edebilir.
Bu yüzden sâlik, dünya işlerinde kanaatkâr, mana işlerinde ise tamahkâr olmalıdır. Mürşidinden aldığı her feyze şükretmeli, ama daha fazlasını istemekten asla vazgeçmemelidir. Bu yolda kanaat zillet, tamah ise izzettir.
Onun tersi buradadır ki: Kanaat eden kimse zelil oldu. Bu tavır içindedir ki, tamah eden kimse aziz oldu. (...) Buna göre bir Hakk Yolcusu, elde ettiği ilahi bilgilere şükredip daha fazlasına tamah ederse aziz ve şerefli olur; ve eğer "Bu kadar bilgi ve hal iyidir" diye kanaat edip şükrü terk ederse, o derece zelil olur ve düşüş yaşar.
İrfan Malının Hırsızları: Nefs, Gaflet ve Hased
İrfan yolu, sarp yokuşlarla, tehlikeli geçitlerle doludur. Sâlik, bir yandan mürşidinin rehberliğinde ilerlerken, bir yandan da yolunu kesmek isteyen hırsızlarla mücadele etmek zorundadır. Bu hırsızların en tehlikelisi, insanın kendi içindedir: nefs, gaflet ve hased.
Hazret-i Pîr, nefsin gafletini, sâlikin irfan malını çalan bir hırsıza benzetir. Basiret gözü kör olan sâlik, malının çalındığını hisseder, feryat eder ama hırsızın kim olduğunu bilemez. Hırsız, yani nefsi, bizzat kendisini ele vermedikçe, sâlik onu tanıyamaz. Bu, nefs-i mülhime mertebesindeki sâlikin hâlidir. Kalp gözü henüz tam açılmamıştır ve ilerlemesi için bir İnsân-ı Kâmil’in rehberliğine muhtaçtır.
Hırsız bir körden bir meta' çaldığı vakit, o kör körce bir nâle eder. (...) İç görüşü (basîret) kör olan bir Hakk Yolcusu'ndan, hırsız hükmünde olan nefsine ait gafleti irfan malını çaldığı zaman, o Hakk Yolcusu hâlinin eksikliğini görüp körcesine feryat eder, ne yapacağını bilemez. (...) Mademki kör göz ışığa ve o aydınlığa sahip değildir, kendi hırsızını ne zaman tanır?
İrfan yolundaki en çetin geçit ise hasettir. Haset, İblis’in vasfıdır. O, Hazret-i Âdem’e verilen ilim ve mertebeyi kıskandığı için ebedî saadetini kaybetmiştir. Sâlik de, Cenâb-ı Hakk’ın bir başka kuluna lütfettiği irfanı ve kemâlâtı kıskanırsa, “ben ondan daha hayırlıyım” derse, İblis’in yoluna girmiş olur.
Ve eğer yolda senin boğazını hased tutarsa, hasedde İblîs'in tuğyanı vardır. (...) Eğer tarîk-ı Hakk'a sâlik olmak isteyip de, Hak Teâlâ'nın inâyet-i husûsiyyesine nâil kıldığı bir insanda gördüğün irfâna ve kemâlâta hased eder ve ben ondan daha hayırlıyım diyerek yüz çevirir isen, işin berbattır. Zîrâ İblîs'in azgınlığı ve serkeşliği hased duygusundan ileri gelmiştir. (...) Yolda, bundan daha güç bir geçit yoktur; ne mutlu o kimseye ki, hasede yoldaş değildir.
İnkârcılar ve hasetçiler, irfan gülünün kokusundan rahatsız olan bok böcekleri gibidirler. Onlar, dostların kalbinde biten iman bağlarını ve irfan bostanlarını görmezler. O bostanlardan yayılan mana kokusu, onların burnunu yakar. Bu yüzden kendilerini dünya hayatının zâhirine daldırır, hakikat güneşinden gözlerini kaparlar.
Münkirler gülün kokusundan bok böceği gibidirler; yahud davulun sesinden dimağı zayıf olan kimse gibidir. (...) İnkârcılar, peygamberlerin ve evliyaların bu görünen âlemin bâtınına (iç yüzüne) dair bolca verdikleri hakikatleri ve bilgileri dinlememek için kendilerini âlemin görünen şeyleriyle meşgul ederler ve kendi düşüncelerini bu görünen şeylere daldırırlar.
İrfanın Dili ve Mihengi: Sır ve Tecellî
İrfan, bir sırdır. Bu sır, herkese aynı şekilde açılmaz. Ehil olmayana, yani nâmahrem’e bu sırlardan bahsetmek, incileri domuzların önüne atmak gibidir. Bu yüzden ârifler, hakikati çoğu zaman üstü kapalı bir dille, sembollerle, hikâyelerle anlatırlar. Sözü, ceviz kabuğu gibi olan cismaniyet âleminin dışına sürerler ki, dedikodu ehli anlamasın, zevk ve vicdan sahiplerine mahsus kalsın.
Eğer bir namahremin zahmeti olmasa idi vefâdan birkaç kelimeyi açık söyler idim. (...) Eğer irfân-ı Muhammedî'ye nâmahrem olan hasûdlardan herhangi birinin kalbine zahmet ve elem vermiş olmak mütâlaası olmasa idi ahd-i ezelîye karşı vefâ etmek ne demek olduğuna dair açıkça birkaç söz söyler idim. Fakat meftûr olduğum şefkat mûcibince kimsenin kalbini incitmek istemem."
Ârifin kendisi de bir sırdır. Onun asıl kimliğini, mertebesini dışarıdan bakarak anlamak mümkün değildir. Hazret-i Mısrî Niyazi’nin dediği gibi, “Hakikat ehlinin olmaz nişânı.” Onlar, Hakk’ın kudret kubbeleri altında saklıdır.
İrfanın kemâline ulaşan ârif, artık hakikatleri dışarıda aramaz. Varlığın bütün sırlarını, ilahi isimlerin zikrini, ağaçların el çırpışını, denizlerin coşkunluğunu kendi içinde müşahede eder. Çünkü o, tecellî-i Hakk’tan bir cüz olmuş, kâinatın kendisi için bir cüz olduğu İnsân-ı Kâmil mertebesine yürümüştür.
Arif kemâl-i irfâna vâsıl olduğu vakit, hakāyık-ı eşyayı kendinde müşâhede eder. Esmâ-i ilâhiyye zikrinin âvâzını kendisinde işitir. Her bir hakikat-i kâineyi tarab ve şâdî içinde bulur; ve denizler bir ârifin varlık kaydından kurtulmasından dolayı cûş ve hurûşa gelip köpük saçarlar. Zirâ eczâ-yı âlem ehlullah içindir; ve insân-ı kâmil külldür ve bilcümle âlem onun cüz'üdür.
Bu hâle erebilmek için, demir gibi paslı ve donuk olan kalbi cilalamak gerekir. Bu cilanın üç mertebesi vardır: Şeriat, tarikat ve marifet. Şeriatla kalbin zulmânî perdeleri, tarikatla nûrânî perdeleri kalkar. Marifetle ise kalp, Hakk’ın tecellîlerini yansıtan pürüzsüz bir ayna olur.
Demir gerçi kesîf ve nûrsuz idi, saykallik o kesâfeti ondan sildi. (...) Bir cila verici usta, paslı demiri gördü, onu ayna yapıp, içinde suretler görünebilmek için, onun yüzeyindeki pasları ve donukluğu sildi ve parlattı.
Hazret-i Mevlânâ’nın nazarında irfan; bir lezzet, bir zevk, bir diriliştir. Bu zevke erebilmek için bir kâmil mürşidin elinden tutmak, bildiklerini unutmak, nefs ve haset hırsızlarına karşı uyanık olmak ve kalp aynasını durmaksızın cilalamak gerekir. O ayna bir gün parlarsa, kâinatın sırrı o aynada seyredilir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde İrfan kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 13: "Sıfât-ı nefsâniyyelerinde müstağrak ve cismâni kimseler onların meclis-i irfânlarında ne derece ağırlık ve sıklet verirlerse, fakih efendi de şâhın içki meclisinde o derece sıklet ve ağırlık verdi."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında İrfan
İrfan, tek başına duran bir zirve değil, birbiriyle iç içe geçmiş yollardan, menzillerden ve hâllerden oluşan bir hikmet ağıdır. Bu ağın her bir düğümü, irfana giden yolda bir işareti, bir durağı veya bir azığı temsil eder. Onları birbirinden ayrı düşünmek, bir haritayı parçalarına ayırıp sadece bir parçasından yol bulmaya çalışmaya benzer.
- İlim, Marifet ve Hakikat: İlim, bir şeyi zâhirde, akıl yoluyla bilmektir. Marifet ise o bilginin kalbe inmesi, hâl ile tadılmasıdır. İrfan, bu ikisini birleştiren, Hakk'ı hem ilmen hem de zevken tanıma sanatıdır. Bu tanıyışın nihayetinde ulaşılan menzil ise, varlığın aslı olan Hakikat'tir.
- Keşf ve Zuhurat: Keşf, mânevî perdelerin kalbin üzerinden kalkmasıdır. Zuhurat ise bu perdenin kalkmasıyla sâlikin iç âleminde beliren manalardır. İrfan, bu keşf ve zuhuratı doğru yorumlama, onları Hakk'ın birer mesajı olarak okuma basîretidir. İrfansız bir keşf, kişiyi yolda şaşırtabilir.
- Kalp Gözü ve İlm-i Ledün: Kalp Gözü, irfanın bakış aracıdır. Zâhirdeki göz eşyayı görür, kalp gözü ise eşyanın ardındaki manayı, yani Hakk'ın tecellisini müşahede eder. Bu gözle görülen, akılla ve nakille elde edilemeyen, doğrudan Hakk'tan gelen bilgiye ise İlm-i Ledün denir. İrfan, bu ledünnî bilginin kalpteki tecellisidir.
- Tevhid, Fenafillah, Tenzih ve Teşbih: Tevhid, her şeyde Hakk'ın birliğini görmektir. İrfanın en temel esası budur. Bu birliğe ulaşmak için sâlik, kendi benliğinden geçerek Fenafillah (Hakk'ta yok olma) makamını tadar. Ancak kâmil irfan, burada durmaz. O, bir kanadıyla Hakk'ı her türlü halk edilmişlikten uzak tutan tenzihi, diğer kanadıyla O'nu her şeyde ve her surette gören teşbihi birleştirir. Bu, zıtların birliğidir.
- Tecelli ve Hazarat-ı Hamse: Tecelli, Hakk'ın Zât'ından isim ve sıfatları aracılığıyla âlemlerde görünmesidir. İrfan, bu tecellileri okuma sanatıdır. Hazarat-ı Hamse (Beş İlahi Hazret), bu tecellilerin gerçekleştiği temel varlık mertebeleridir. Ârif, bu mertebeleri seyrederek Hakk'ın Zât'ından fiiller âlemine nasıl tenezzül ettiğini müşahede eder.
- Hz. Muhammed (s.a.v.) ve İnsan-ı Kâmil: Efendimiz (s.a.v), irfanın kaynağı ve en kâmil örneğidir. O, Hakk'ın isim ve sıfatlarının en parlak aynası olan İnsan-ı Kâmil'dir. Bütün ârifler, O'nun nurundan feyz alır ve O'nun ahlakıyla ahlaklanarak irfan yolunda ilerler. Diğer peygamberler de bu yolun büyük rehberleridir.
- Hz. Adem (a.s.), Hz. Nuh (a.s.), Hz. Musa (a.s.), Hz. İsa (a.s.), Hz. Yusuf (a.s.) ve Hz. İlyâs (a.s.): Her peygamber kıssası, irfan yolunun bir mertebesini anlatır. Hz. Adem (a.s.), isimlerin ilmini alarak irfanın başlangıcını temsil eder. Hz. Nuh (a.s.), tenzih gemisine binerek cehalet tufanından kurtulmayı; Hz. Musa (a.s.), nefs Firavun'uyla mücadeleyi; Hz. İsa (a.s.) (Ruhullah), ölü kalpleri dirilten mânevî nefesi; Hz. Yusuf (a.s.), zuhurat ve rüyaları doğru yorumlama hikmetini; Hz. İlyâs (a.s.) ise tenzih ile teşbihi birleştirme sırrını öğretir. Bu Altı Peygamber ve diğerleri, sâlikin içsel yolculuğunun birer arketipidir.
- Zikir, Salât, Tefekkür ve Sohbet: Bunlar irfanı elde etmenin ve muhafaza etmenin amelleridir. Zikir, kalp aynasını paslardan temizler. Salât (namaz), kulun Rabbiyle miraçıdır, her an O'nun huzurunda olma şuurudur. Tefekkür, kâinat kitabını ve nefs kitabını okuyarak ibret almaktır. Sohbet ise bir Arif'in kalbinden yansıyan irfan nurunu doğrudan almaktır; bu, yolun en kısa ve en tesirli yöntemidir.
- Muhabbet ve Gaflet: Muhabbet, irfan yolunun motorudur. "Bilinmekliğimi sevdim" buyuran Hakk'a duyulan sevgi, sâliki yolda tutar. Gaflet ise bu motoru durduran, kalp gözünü kör eden en büyük perdedir. İrfan, gaflet uykusundan uyanıp muhabbet ile Hakk'a yönelmektir.
- Nefs-i Levvame, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmeinne: Bunlar, nefsin seyr-i sülûktaki mertebeleridir. Nefs-i Levvame'de sâlik kendini kınar, Nefs-i Mülhime'de ilhamlara açılır, Nefs-i Mutmeinne'de ise Hakk ile tatmin bulur. İrfan, bu mertebeleri geçerek nefsi hayvaniyetten insaniyete, oradan da hakikate erdirmektir.
- Şeriat ve Tasavvuf: Şeriat, yolun dış çerçevesi, zahirî hudutlarıdır. Tasavvuf ise o yolun kalbi, bâtınî derinliğidir. İrfan, şeriatın kabuğunu kırıp özüne ulaşmak, her bir hükmün ardındaki ilahi hikmeti müşahede etmektir. Biri olmadan diğeri eksik kalır.
- Cennet ve Cehennem ve Umre: Ârif için Cennet ve Cehennem, ahirette gidilecek mekânlardan önce, kalpte yaşanan hâllerdir. Hakk'a yakınlık cennet, uzaklık ise cehennemdir. Tıpkı bunun gibi, Umre de sadece Kâbe'ye yapılan bir yolculuk değil, aynı zamanda sâlikin kendi kalbine, yani "Beytullah"a (Allah'ın Evi) yaptığı bir yolculuktur. İrfan, bu sembollerin ardındaki derin manayı yaşamaktır.
- Kur'an Sure Tefsirleri: Kur'an, irfanın ana kaynağıdır. Özellikle Fatiha Suresi ve Bakara Suresi gibi sureler, katman katman manalar içerir. İrfan sahibi, bu sureleri sadece lafzıyla değil, kendi nefsindeki ve kâinattaki tecellileriyle okur. O, yaşayan bir Kur'an tefsiri haline gelir.
- Necdet Ardıç (Terzibaba) ve Hasan Hüsamettin Uşşaki: Necdet Ardıç (Terzibaba), bu irfan mektebinin kurucusu, zamanın Arif-i Billâh'ıdır. O, bu hikmeti Halvetiyye-Uşşâkiyye silsilesinin büyük pîri Hasan Hüsamettin Uşşaki Hazretleri'nden devralarak günümüze taşımıştır. Bu isimler, irfanın kuru bir bilgi değil, bir silsile yoluyla kalpten kalbe aktarılan yaşayan bir emanet olduğunu gösterir.
- İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Kütüphanedeki Eserler: İrfan Mektebi (Hakk Yolu), bu irfanın talim edildiği mânevî okuldur. Bu kütüphanedeki eserler, o okulun ders kitaplarıdır. Terzi Baba (Kitap), Rüya Mana Alemi, Sohbet Arası Sohbetler gibi eserler, mürşidin dilinden dökülen canlı irfan dersleridir. Fusûsu'l-Hikem ve Mesnevi-i Şerif ise bu mektebin temel kaynaklarıdır. Bu eserlerin şerhleri, özellikle Mustafa Tahralı ve Murat Derûnî gibi hocaların çalışmaları, bu derin kaynakları anlama yolunda önemli yardımcılardır. İbretlik Hikayeler de bu irfanın halk diline tercümesidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu dijital kütüphanede "irfan" kavramı, üç ana sütun üzerinde yükselir. Her bir sütun, irfanın farklı bir yüzünü aydınlatır ve sâlike yolculuğunun farklı aşamalarında rehberlik eder.
Birinci ve en temel sütun, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin kendi külliyatıdır. Onun sohbetlerinde ve eserlerinde irfan, kâğıt üzerinde bir bilgi değil, yaşayan, soluk alan bir hâldir. Terzibaba, irfanı doğrudan doğruya sâlikin tecrübesi üzerinden anlatır. Mürşide teslimiyetin, zikir ve sohbet halkasına dahil olmanın irfan kapısını nasıl araladığını gösterir. Kur'an kıssalarını, özellikle Bakara Suresi'ndeki kurban hadisesini, nefsin hayvani sıfatlarını kurban ederek irfana ulaşmanın sembolik bir anlatımı olarak işler. O, irfanı, Âdem'in meleklere üstünlüğünün sırrı olan "ilm-i esmâ" (isimlerin ilmi) ile temellendirir. Ârifin, "Ben yürüyen Kur'an'ım" diyebilecek bir surette, kâinattaki ilahi hükümleri okuyan canlı bir tefsir haline gelmesini hedefler. Onun dilinde irfan, rüyaların ve zuhuratın hayal mi, rahmanî mi olduğunu ayırt edebilme basîreti; seyr-i sülûktaki iniş çıkışlarda, gaflet anlarında dahi Hakk'ın ipine sarılma dirayetidir.
İkinci sütun, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'idir. Şeyh-i Ekber, irfanın ilmî haritasını çizer, onun vücûdî temelini ortaya koyar. Füsûs'ta irfan, Hakk'ın "bilinmeklik sevgisiyle" kendi Zât'ından âlemlere tecelli etme sırrını idrak etmektir. Bu eserde irfan, İnsan-ı Kâmil'in neden kâinatın varlık sebebi olduğunu, bütün ilahi isimleri ve hakikatleri kendinde nasıl topladığını anlamaktır. İbn Arabî, irfanın en çetin menzillerinden olan tenzih ve teşbih dengesini kurar. Ârifin kalbinin, hiçbir inançla veya suretle sınırlanmadan, Hakk'ı her an yeni bir şe'nde (tecellide) tanıyabilen enginliğini anlatır. Füsûs, irfanın "ne olduğu" sorusuna en derin ve en kapsamlı cevabı veren, hikmet pınarıdır. Terzibaba'nın sohbetlerinde canlı bir hâl olarak yaşanan tecrübe, Füsûs'un ilmî çerçevesiyle birleştiğinde mana katmanları açılır.
Üçüncü sütun ise Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'idir. Hazret-i Mevlânâ, irfanı gönüllerin anlayacağı bir dille, hikâyelerle ve sembollerle sunar. Mesnevî'de irfan, aklı ve duyuları aşan bir "mânevî şarap"tır; içeni kendinden geçirir ama ebedî bir sarhoşlukla diriltir. O, "Hızır'ın hayat suyu"dur; içen, ebedî diriliğe erer. Mürşid-i kâmil, etrafına irfan nuru saçan bir güneştir; sâlikler ise ondan aldıkları ışıkla kendi yollarını bulurlar. Hazret-i Pîr, irfanın önündeki en büyük engellerin nefs ve haset olduğunu, bu "içerideki hırsızların" sâlikin mânevî sermayesini nasıl çaldığını dokunaklı hikâyelerle anlatır. Mesnevî, irfanın akla değil, kalbe ve ruha hitap eden yüzüdür. O, irfanı bir zevk, bir muhabbet, bir aşk hâli olarak terennüm eder.
Bu üç kaynak, birbiriyle konuşur. Terzibaba'nın sohbeti, Füsûs'un hikmetini ve Mesnevî'nin aşkını günümüz sâlikinin hayatına indirir. Füsûs, Terzibaba'nın tecrübesine ve Mevlânâ'nın sembollerine ilmî bir temel sağlar. Mesnevî ise, Terzibaba'nın sohbetinin ve Füsûs'un derinliğinin kalpte bir lezzete ve muhabbete dönüşmesine vesile olur.
Değerlendirme
İrfan yolculuğunun özeti şudur ki, bu yol sadece bilmekle değil, olmakla kat edilir. O, kitaplarda öğrenilen kuru bir malumat değil, Arif bir mürşidin rehberliğinde, sohbet ve zikir ile kalpte yeşertilen bir hikmet ağacıdır. Bu ağacın kökleri, İbn Arabî'nin sunduğu tevhidin ilmî derinliklerine uzanırken; dalları, Mevlânâ'nın anlattığı gibi aşk ve muhabbet ile semaya yükselir. Terzibaba Hazretleri'nin irfan mektebi ise bu ağacın meyvelerini günümüz insanının istifadesine sunan bir sofra gibidir.
İrfanın en büyük sırrı, bilen ile bilinenin ve bilginin bir olduğu noktayı idrak etmektir. Bu, sâlikin kendi benliğini aradan çıkarıp Hakk'ın aynası olduğu makamdır. Bu yolda ilerlemek isteyen sâlik, bir yandan zâhirini şeriat ile süslemeli, diğer yandan bâtınını muhabbet ile diriltmeli ve aklını kâmil bir mürşidin irfanına teslim etmelidir. Ancak bu üç kanat birleştiğinde, kul, hakikat semasına doğru havalanabilir.