Alem-i Misal
Gözümüzün gördüğü, elimizin dokunduğu bu kesif âlemin ötesinde nice perdeler, nice menziller vardır. Bize en yakın olan, lakin sırrına ermenin bir ömürlük seyr ü sülûk gerektirdiği bir menzil de Âlem-i Misal'dir. Bu, ne bütünüyle rûhânî ne de tam olarak cismânî olan, madde ile mânânın, gayb ile şehâdetin birbirine tebessüm ettiği bir berzah, bir ara âlemdir. Hakikat yolcusu için Alem-i Misal, sadece ölümden sonra geçilecek bir durak değil, her an, her nefes rüyamızda, hayalimizde kapısını çaldığımız, mânâların sûretlere büründüğü bir ayna sarayıdır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Âlem-i Misal, kelime mânâsıyla "misaller, örnekler âlemi" demektir. Tasavvuf ıstılahında bu, çok daha derin bir hakikate işaret eder. O, ne ruhlar âlemi gibi mutlak latif ne de bu şehâdet âlemi gibi mutlak kesiftir. İkisinin arasında bir köprü, bir geçiş kapısıdır. Bu yüzden ona en çok yakışan isimlerden biri de "berzah"tır. Berzah, Arapça'da "iki şey arasındaki engel, perde veya ara bölme" demektir. Varlığın sırrı da bu aralarda, bu perdelerde gizlidir. Zira ikilik nerede başlarsa, berzah orada zuhûr eder. Tek olan şeyde berzah olmaz.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu sırlı hâli şöyle izah eder:
Eğer iki şey varsa arasında. O iki şeyin arasında mutlaka bir üçüncü şey vardır, oda onun perdesidir. Şurda duran şu iki tane cismin arasında bir boşluk var. İşte o boşluk onun berzahı, yani ara halidir. Ama tek olan şeyde berzah olmuyor. Berzah arada oluyor.
Bu öğreti, meselenin sadece ölüm ötesi bir âlem olmadığını, varlığın her mertebesinde işleyen bir usûl olduğunu gösterir. Geçmiş ile gelecek arasında yaşadığımız "an" dahi bir berzahtır. Ruh ile ceset, gayb ile şehâdet, uyku ile uyanıklık hep bir berzah ile birbirinden ayrılır ve yine onunla birleşir. İşte Alem-i Misal, Rûhlar Âlemi (Âlem-i Ervah) ile Cisimler Âlemi (Âlem-i Ecsam) arasındaki o en büyük, o en kapsamlı berzahtır.
Bu kavramın en somut ve herkes tarafından bilinen yüzü, ölümle başlayan ve kıyamete kadar sürecek olan ara dönemdir. Kur'ân-ı Kerîm, bu hakikate "Onların arkasında, tekrâr dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır" (Mü'minûn, 100) âyetiyle işaret eder. Kişi bu dünyadan göçtüğü an, imtihan perdesi kapanır ve amel defteri mühürlenir. Terzibaba'nın sohbetlerindeki ifadesiyle, bu geçiş anlık bir hâdisedir:
Yani kişi öldüğü zaman berzah âlemine geçmekte. Ev halkı zannediyor ki, daha o ceset yerde yatıyor. Halen daha burada zannediliyor ama öldüğü anda hayatını değiştiriyor. Yani yaşadığı mahallini değiştiriyor ve berzaha zaten geçmiş oluyor, gitmiş oluyor yani. Sonra kabre giriyor. Yalnız kabirde, gine kabre giren toprak beden. O gene kendi berzahında. Yani yapmış olduğu amellerine göre kabrin içinde, berzah aleminde yaşıyor.
Bu noktayı iyi anlamak gerekir. Kabir, bedenin durağıdır. Berzah ise ruhun, dünyada iken işlediği amellerin, taşıdığı ahlâkın mânâlarının büründüğü sûretlerle yaşayacağı bir hâl âlemidir. Orada artık geriye dönüş, amelleri düzeltme imkânı yoktur. Bu, ölümle başlayıp "ba's" yani yeniden dirilişe kadar süren bir bekleme ve ilk karşılığı görme sürecidir.
Cenâb-ı Hakk, her gece bize bu âlemin kapısını aralayan bir tecrübe bahşetmiştir: rüya. Rüya, Alem-i Misal'in nasıl bir yer olduğunu anlamak için en yakın, en kişisel örneğimizdir.
Rüyalarımız , misal alemini anlamak için en somut ve yaşanabilir örnektir: Rüya Dünyası (Misal Alemi Benzeri): İki boyutlu bir "ekran" gibi işlev görür. Fiziksel yasaların geçerli olmadığı bir alan. Zaman ve mekân kavramları farklı işler. Görünmez bir düzende şekillenir. Uyanık dünyanın deneyimlerinden beslenip yeni formlar yaratır.
Rüyamızda gördüğümüz kişiler, mekânlar ve olaylar, bu fizik âlemin maddesiyle var olmasalar da, kendi içlerinde bir mantığa, bir düzene sahiptirler. Orada bir aslanla konuşabilir, uçabilir, geçmişle geleceği bir anda yaşayabiliriz. Bu, Alem-i Misal'in kayıtlı, sınırlı ve bize ait olan bir tecellîsidir. Bu sebeple arifler, misal ve hayal âlemini ikiye ayırmışlardır:
Buna “âlem-i hayal-i mutlak -mutlak hayal âlemi” ve insân-ın vücûdunda olan “hayal”e de “âlem-i hayâl-i mukayyed -kayıtlı-sınırlı hayal âlemi” derler. Ve İnsân hayalinin bir tarafı âlemi misâle, bir tarafı da kendi nefsine ve cesedine “muttasıl-bitişen-birlikte olandır.
Âlem-i hayal-i mutlak, bizden bağımsız, kendi başına var olan, bütün kevnî hakikatlerin ve suretlerin asıllarının bulunduğu bir âlemdir. Hakk'ın ilminin bir hazinesidir. Âlem-i hayal-i mukayyed ise her birimizin zihnindeki kişisel hayal gücüdür. Bu mukayyed hayal, bir ayna gibidir. Yüzünü ya süflî yöne, yani bu madde âleminin geçici nakışlarına ve nefsin arzularına çevirir; ya da ulvî yöne, yani Âlem-i Misâl’in hakikatlerine döner. İşte rüyaların tabir gerektirenleri (keşf-i muhayyel) veya olduğu gibi çıkanları (keşf-i mücerred) bu ulvî bağlantıdan kaynaklanır. Nefsin oyuncağı olan karışık rüyalar (adğâs ve ahlâm) ise süflî bağlantının bir neticesidir.
Bu âlemin en hayret verici yönü, zıt gibi görünen hususiyetleri kendinde toplamasıdır. O, hem cisimlere hem de ruhlara benzer. Bu, onun tam bir berzah olmasının gereğidir.
Cisimlere benzerliği bu yöndendir ki, cisimler nasıl ki hissedilebilir ölçüde ise, misâl âlemi dahi öylece hissedilebilir ölçüdedir. Ve ölçü nicelikten ve nicelik dahi uzunluk ve genişlik ve derinlikten ibârettir. Çünkü aynada görülen bir sûret görme duyusu ile idrâk olunur ve uzunluk ve genişlik ve derinliğe sahiptir. Ve onun ruhlara benzerliği o yöndendir ki, ruhlar nasıl latîf ve rûhânî ise, misâl âlemi de öylece latîf ve nûrânîdir.
Misal Âlemi'ndeki sûretlerin, bu dünyadaki cisimler gibi boyutları (uzunluk, genişlik, derinlik) vardır; onlar birer "şey"dir. Fakat bu dünyadaki cisimler gibi kesif ve maddî değildirler. Bir bıçakla kesilemez, elle tutulamazlar. Tıpkı aynadaki yansımamız gibi: O, bize benzer, boyutları vardır ama bir madde değildir. Bu latiflik ve nûrânîlik yönüyle de ruhlara benzer. Bu Cem makamı, yani zıtların birliğini taşıyan yapısı, meleklerin insan suretinde görünmesi (temessül) veya kâmil bir mürşidin ruhaniyetinin farklı yerlerde tecellî etmesi gibi harikulade hallerin de izahını sunar.
Nihayetinde, bütün bu mertebelerin aslı ve kaynağı, varlığın en başındaki zuhûra dayanır. Alem-i Misal, sonradan icat edilmiş bir âlem değil, Zât-ı Mutlak'ın kendi isim ve sıfatlarıyla tecellî edişinin, yani zuhûr edişinin bir mertebesidir.
Bu mertebe, zât‟ın hâriçte parçalanması ve bölünmesi, yırtılması ve birleşmesi mümkün olmayan bir takım sûretler ve latîf şekiller ile zuhûrudur.
Bu ifade, Alem-i Misal'in vücûdî temelini ortaya koyar. O, Zât'ın, kendi ilminde var olan hakikatleri (A'yân-ı Sâbite), parçalanması ve bölünmesi mümkün olmayan latif sûretler halinde izhar ettiği bir tecellî alanıdır. Rûhlar âleminden cisimler âlemine inecek her bir mânâ, önce bu misal aynasında kendine mahsus bir sûrete bürünür ve ancak ondan sonra bu şehâdet âleminde kesif bir beden giyer. O halde Alem-i Misal, bir hayal oyunu değil, hakikatin sûrete büründüğü, mânânın kendini seyrettiği ilahî bir ayna, ilahî bir sanattır. Onu anlamak, varlığı anlamanın ta kendisidir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Alem-i Misal: Aslı ve Mertebesi
Hakikat yolcusunun seyrinde âlemler içre âlemler vardır. Gördüğümüz bu cihan, o âlemlerden yalnızca bir tanesi, en kesîfi, en dışta olanıdır. Gözümüzün gördüğü, elimizin tuttuğu bu şehâdet âleminin bir de aslı, bir de menbaı, bir de perdenin ardındaki latîf yüzü bulunur. Bu bölümde, o latîf âlemlerden birine, madde ile mânâ arasına gerilmiş o incecik, sırlı perdeye, yani Âlem-i Misâl’e nazar edilecektir. O, ne tam mânâsıyla rûh gibi soyut, ne de bu dünya gibi kesîf ve katıdır. O, rûhlar âleminin feyzini cisimler âlemine akıtan bir oluk, mânânın sûrete büründüğü bir tecellîgâh, hayallerin ve hakikatlerin buluştuğu bir Berzah’tır. Terzibaba Hazretleri’nin irfan pınarından beslenerek, bu âlemin vücûd mertebelerindeki yerini, varlığın zuhûrundaki rolünü ve hakikatini anlamak hedeflenir.
Varlığın Zuhûru: A'yân-ı Sâbite'den Şehâdet Âlemine Geçiş
Varlık, yokluktan var olmadı. Varlık, Hakk’ın ilminde ezelden beri mevcût olan hakikatlerin, yani A'yân-ı Sâbite’nin bir tenezzül ile, mertebe mertebe aşağı inerek görünür hâle gelmesinden ibarettir. Bu iniş yolculuğunda her bir varlık, Âlem-i Misâl denilen bir duraktan, bir sûret perdesinden geçerek bu dünyaya ayak basar. Orada latîf birer mânâ ve sûret iken, burada kesîf bir beden elbisesi giyer.
Anne baba vesilesiyle (perdesiyle) misâl âleminden şehadet âlemine geldiğinde orada latîf halde olan a’yan-ı sâbite, kesîf olan beden ve onda var olan benlik ve izâfi nefs ile perdelenmiş olmaktadır. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın varlığında olan a’yan-ı sâbitede kişinin kimliğini oluşturan benliği bulunmaktadır ve bu benlik izâfi benliktir. İşte bütün bunlara mahâl olan madde beden ile birlikte dünyâda zuhura çıktıktan sonra bu izâfi benlik daha çocukluk döneminden îtibaren perde olmaya başlamaktadır.
Her birimizin hakikati, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde bir “sâbit hakikat” olarak mevcuttu. Bu hakikat, dünyaya gelme irâdesi tecellî ettiğinde, önce bir misâl sûretine büründü. Bu, bizim rûhânî ve latîf kalıbımızdı. Sonra anne-baba perdesiyle bu şehâdet âlemine doğduğumuzda, o latîf kalıp toprak ve sudan halk edilmiş bu kesîf bedene girdi. O an, perdelenme başladı. Misâl âlemindeki o nûrânî, latîf varlığımız; etten, kemikten bir bedenin, onun getirdiği bir “benlik” vehminin ve bu dünyaya ait isteklerin ardında gizlendi. Çocukluktan itibaren çevremizden aldığımız tesirlerle, “ben buyum” dediğimiz her şeyle o asıl hakikatimizin üzerine yeni perdeler çektik.
Bu yüzden tasavvuf yolu, bu dünyada giydiğimiz kesîf elbiseyi ve onunla bütünleşen izâfî benliği bir kenara bırakıp, misâl âleminden ve daha ötesinden getirdiğimiz o asıl, latîf kimliğimizi yeniden hatırlama, yani “ölmeden evvel ölme” yolculuğudur. Ölüm dediğimiz hadise de zaten bu kesîf bedenden sıyrılıp, tekrar o latîf âleme, yani berzah hayatına geçişten başka bir şey değildir.
Misâl âlemi ruhlar âleminin feyzini, cisimler âlemine ulaştırmaya vâsıtadır. Ve ruhlar ile cisimler arasında bir berzahtır. Ve berzah olması sebebiyle her iki âlemin hükümlerini de toplamıştır. Çünkü zâhir ve bâtındır. Ve gayb ve şehâdet arasında ayırıcı sınırdır. Maddeden oluşmuş cisimlerin aynı olmadığı gibi, akla ait soyut cevherin dahi aynı değildir. Fakat hem cisimler âleminin ve hem de ruhlar âleminin gayrıdır. Çünkü ruhlara göre kesîftir cisimlere göre latîftir.
Âlem-i Misâl’in sırrı bu berzahiyetinde gizlidir. Rûhlar âlemine göre daha yoğun, daha sûretli olduğu için “kesîf”tir; ama bizim içinde yaşadığımız bu madde âlemine göre de son derece ince, akışkan ve şekil değiştirebilir olduğu için “latîf”tir. Bir ayna gibidir; hem değildir. Aynadaki görüntü gerçektir, çünkü bir aslı yansıtır; ama elinle tutamazsın, çünkü maddesi yoktur. Âlem-i Misâl de böyledir; rûhânî hakikatlerin sûret bulduğu, ancak henüz maddeleşmediği bir ayna... Bu yüzden hem zâhir hem bâtındır. Hem gayb âlemine hem de şehâdet âlemine bakar.
İki Âlem Arasında Bir Köprü: Misâl'in Berzah Hakikati
Berzah kelimesi, iki denizin birbirine karışmasını engelleyen ara bölge, bir engel, bir perde demektir. Kur'ân-ı Kerîm, Rahmân Sûresi’nde tatlı ve tuzlu suyun birbirine karışmadan aktığı iki denizden bahseder. Bu, sadece coğrafî bir hâdisenin değil, aynı zamanda bütün bir varlık nizamının temel bir işleyişinin ifadesidir. Varlıkta zıt gibi görünen hakikatler, aralarındaki bu berzahlar sayesinde hem bir arada bulunur hem de birbirlerinin hukukuna tecavüz etmezler.
“merecel bahreyni yeltekıyani “(Suyu acı ve tatlı) iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.” (55/19) بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ beynehüma berzahun la yebğıyani “Aralarında bir berzah “mani” vardır birbirlerinin sınırını aşmazlar.” … Şimdi gelelim bu deryaların bâtındaki hakikatlerine; esasen bize öncelikle lazım olan da budur. Bu iki derya nedir? Niçin birbirlerine geçmez karışmazlar? İşte bu deryaların bir tanesi “Abdiyyet – Ubudiyyet” , diğeri ise “Rabb – Rububiyyet” deryalarıdır.
Bu büyük bir sırdır: Hakk’ın mutlak Rablığı (Rubûbiyyet) ile kulun mutlak muhtaçlığı ve kulluğu (Ubûdiyyet) iki derya gibidir. Biri sonsuz zenginlik, diğeri sonsuz fakirlik. Biri emreden, terbiye eden; diğeri itaat eden, terbiye olan. Bu iki derya, insanın varlığında bir aradadır ama birbirine karışmaz. Kul, haddini bilip kullukta durduğunda, Rab da Rablığının şânıyla tecellî eder. Eğer bu berzah olmasaydı, ya kul haddini aşıp rablık taslar (Firavun gibi) ya da Hakk’ın celâli karşısında varlığı yok olurdu.
Âlem-i Misâl, işte bu türden berzahların en önemlilerinden biridir. O, mutlak mânâ âlemi ile mutlak madde âlemi arasında bir berzahtır. Hz. İlyas’ın hem cismânî hem rûhânî âlemle irtibat kurabilmesi, bu iki âlem arasında bir berzah gibi durması, onun bu mertebedeki kemâlini gösterir.
Binâenaleyh Hz. İlyâs iki sureti cami' ve iki âlem arasında berzahıyyetle zahir oldu. İlyas (as) da hem ruhaniyet, hem cismaniyet olduğundan bunların ikisini de birbirinin üstüne geçirtmeden hakkıyla kullandığından yani hem cismani tarafını cismani beşer insanlarla rahatça konuşması, hem de ruhanisi tarafıyla da ruhanilerle konuşması yani meleki âlemle de konuşması ve bunların ikisinin arasını bulması yani ikisiyle de iştirak halinde olduğundan arasında berzahiyetle zahir oldu.
Aynı şekilde, insanın kendisi de bir berzahtır. Tıpkı Sâffât Sûresi tefekküründe geçtiği gibi, "İnsan, tîn-i lâzibden yaratılmıştır; çünkü o, Hak ile halk arasında bir berzahtır. Tîni (maddesi) ile halka, rûhu ile Hakk'a yönelir." İnsanın bu kesîf bedeni onun halk, yani yaratılmışlık yönü; içindeki rûh ise Hakk’a bakan yönüdür. Âlem-i Misâl, işte bu iki yönün birbiriyle haberleştiği, rûhun mânâlarının bedene tesir ettiği, bedenin amellerinin de rûhânî âlemde bir sûret kazandığı arakesittir.
Sûretlerin Tecellîgâhı: Temessül ve Hayal Mertebeleri
Âlem-i Misâl’in en belirgin vasfı, mânâların sûretlere bürünmesidir. Melekler, peygamberler veya evliya rûhları birilerine görünecekleri zaman, bu âlemin imkânlarını kullanarak bir sûrete bürünürler. Buna “temessül” denir. Cebrail Aleyhisselâm’ın, Hz. Meryem’e yakışıklı bir insan sûretinde görünmesi, bu temessülün en bilinen misalidir.
Bakın melâike-i kiram âlem-i his ve şehadette yani bu içinde bulunduğumuz his ve şehadet aleminde şahs-ı kesif yani bizler gibi kesif şahıslar olarak görünmezler. Zira ervahtır, âlem-i hayelde suver-i muhtelife mütemessilen meşhut olurlar. Yani his ve şehadet âleminde melâike-i kiram müşahhas varlıklar olarak oluşmazlar görülmezler. Ancak âlem-i hayelde yani hayel aleminde rüya âlemi gibi hayel âleminde muhtelifeye mütemessilen yani muhtelif suretleri temsilen muhtelif suretler gibi temsilde meşhud olur, yani görülürler.
Melekler nûrdan, yani latîf bir cevherden halk edildikleri için, bizim bu kesîf gözlerimizle onları asıl mahiyetleriyle göremeyiz. Ancak onlar, misâl âleminde bir sûret giyinerek görünebilirler. Hz. Meryem’e görünen Cebrail (a.s.), maddî bir beden değildi. Eğer Hz. Meryem ona dokunmak isteseydi, eli içinden geçer giderdi. Çünkü o, misâl âlemine ait latîf bir sûretti, kesîf bir cisim değil. Bu yüzden irfan ehli, Âlem-i Misâl’i ikiye ayırır:
- Hayâl-i Mutlak (veya Munfasıl): Bu, kâinatın kendisinde var olan, insandan bağımsız, müstakil bir misâl âlemidir. Meleklerin temessülü, peygamberlere gelen vahiylerin bir kısmının sûret şeklinde görünmesi bu âlemde olur. Bu, bizim hayal gücümüzün bir ürünü değil, hakikati olan bir âlemdir.
- Hayâl-i Mukayyed (veya Muttasıl): Bu ise insanın kendi zihninde, kendi hayal gücünde bulunan âlemdir. Rüyalarımız, hayallerimiz bu âlemde şekillenir. Bu âlem, Hayâl-i Mutlak’a açılan bir pencere gibidir. Eğer sâlikin kalbi ve hayali temizlenmişse, bu pencereden Hayâl-i Mutlak’tan gelen hakikî mânâlar ve sûretler yansır. Bunlar sâdık rüyalar ve keşiflerdir. Eğer kalp ve hayal, nefsânî arzu ve vehimlerle doluysa, o zaman görülenler karmakarışık, mânâsız hayallerden ibaret kalır.
Bu âlemin bir diğer özelliği de zaman ve mekân algısının bizim dünyamızdakinden farklı olmasıdır. Orada bir an, burada günler, hatta yıllar gibi yaşanabilir.
Hak Teâlâ ona kısa süreyi çok günler gibi uzâtmıştır, hattâ bu günlerde başkaları ile de yaşamıştır. Nitekim Hak Teâlâ bir anı her hangi bir şahıs için genişletir, o kimsenin bu bir anlık zaman içinde yaptığı nice iş olur, yaşar, evlenir, çocukları olur. Böyle bir an hem o kimse için hem de bütün dünyâ ehline göre gündüz saatinin en az bir zamanında olur.
Bu, misâl âleminin ne kadar latîf ve akışkan bir yapıda olduğunu gösterir. Zamanın ve mekânın kayıtlarından büyük ölçüde âzâde olduğu için, orada imkânsız gibi görünen pek çok hâl vuku bulabilir. Peygamberlerin ve evliyanın yaşadığı tayy-i mekân (mekânı aşma) ve bast-ı zaman (zamanı genişletme) gibi harikulâde haller, bu âlemin hakikatine vâkıf olmakla ilgilidir.
Vücûd Mertebelerinde Âlem-i Misâl'in Yeri
Âlem-i Misâl’i varlık mertebeleri silsilesi içinde doğru yere oturtmak, hakikatinin tam anlaşılması için gereklidir. Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, varlık bir iniş (tenezzül) süreciyle zâhir olmuştur.
Bu mertebeler en genel hatlarıyla şöyledir:
- Zât-ı Mutlak (Hüvviyet): Hiçbir sıfat ve ismin olmadığı, mutlak gayb ve bilinemezlik hâli.
- Ahadiyyet: Zât’ın kendi kendine olan birliği, her türlü çokluğun ortadan kalktığı “teklik” mertebesi.
- Vâhidiyyet (Ulûhiyyet): Zât’ın içinde gizli olan bütün isim ve sıfatların, yani potansiyel varlıkların (A'yân-ı Sâbite) ilmen belirdiği mertebe. Burası “ilâhî ilim”dir.
- Âlem-i Ervâh (Rûhlar Âlemi / Ceberût): İlâhî ilimdeki o sâbit hakikatlere “hayat” sıfatının tecellîsiyle rûhlarının verildiği âlem.
- Âlem-i Misâl (Hayal Âlemi / Melekût): Rûhların, şehâdet âleminde bürünecekleri sûretlere benzer latîf sûretler kazandıkları ara âlem.
- Âlem-i Şehâdet (Mülk Âlemi): Misâlî sûretlerin madde elbisesi giyerek göründüğü, bizim içinde yaşadığımız bu fizikî âlem.
Âlem-i Misâl, rûhlar âlemi ile cisimler âlemi arasında, olmazsa olmaz bir geçiş ve köprü vazifesi görmektedir.
Bu varlıkların “zâhire” (âlem-i şehâdet) e ulaşabilmeleri için bir ara geçiş âlemi gerekiyor idi, bu da; yukarıda ifade etmeğe çalıştığımız, bu mertebenin Melikiyyyet – şehâdet mertebesine yakın olan bölümü “âlem-i misâl” mertebesidir. Âlem-i Misâl : (Misâller âlemi) Bu mertebe Zât’ın hariçte bir takım lâtif şekil ve sûretlerle zuhurudur. Bu mertebeye “misâl âlemi” denilmesinin sebebi, “Rûh âlemi” nden meydana gelen her bir ferdin, cisimler âleminde kazanacağı sûrete benzeyen bir sûretin bu âlemde meydana gelmesidir.
İlâhî ilimdeki A’yân-ı Sâbite, Rûh âleminde birer hayat kazandı, Âlem-i Misâl’de ise birer latîf sûrete büründü. Bu süreç, bir tohumun toprağa düşüp filizlenmesine benzer. Tohumun içinde ağacın bütün programı (A’yân-ı Sâbite) gizlidir. Su ile buluşunca hayat bulur (Âlem-i Ervâh). Toprağın altında önce incecik bir filiz olarak şekillenir (Âlem-i Misâl). Sonra toprağın üzerine çıkıp kesîf bir gövde, dal ve yaprak olarak görünür (Âlem-i Şehâdet). Âlem-i Misâl, o toprağın altındaki filizlenme anı gibidir; hem hayat vardır, hem sûret vardır, ama henüz tam olarak maddeleşmemiştir.
Bu yüzden sâlik, seyr-i sülûkunda bu şehâdet âleminin kesâfetinden sıyrılıp kalbini saflaştırdıkça, önce kendi hayal âlemini (Hayâl-i Mukayyed) kontrol altına alır, sonra da o temizlenmiş ayna vasıtasıyla hakikatlerin tecellî ettiği Âlem-i Misâl’e (Hayâl-i Mutlak) nazar etmeye başlar. Rüyalar, keşifler, ilhamlar bu kapıdan gelir. Bu kapının anahtarı ise, bu kesîf bedeni ve izâfî benliği bir hiç bilip, rûhun ve mânânın hakikatine yönelmektir.
Terzibaba Geleneğinde Alem-i Misal'in Yaşanması
Âlem-i Misal bahsi, hikmet kitaplarında yazan uzak ve soyut bir konu değildir. O, her bir sâlikin, yani Hakikat yolcusunun bizzat içinde yürüdüğü, tecrübe ettiği, gecesini ve gündüzünü dolduran canlı bir sahadır. Bu yolun yolcusu için Âlem-i Misal, bir harita bilgisi değil, bizzat seyahatin kendisidir. Bu öyle bir seyahattir ki, bineği beden, denizi nefs, pusulası akıl, kaptanı ise mürşiddir. Yolculuk, bu şehadet âleminin kesif toprağından başlar, bâtının latif iklimlerine, yani Âlem-i Misal'in çeşitli mertebelerine doğru devam eder.
Bu yolculuk, yani seyr-i sülûk, kuru bir bilgi yığmakla değil, hâl ile yaşanır. Sâlik, her gün, her an, bu ara âlemin tecellileriyle yüzleşir. Gördüğü bir rüya, aklıyla nefsi arasındaki bir çekişme, mürşidinin bir nazarı, kalbine doğan bir his... Hepsi Âlem-i Misal'in sâlikin hayatındaki pratik yansımalarıdır. Bu tecrübenin nasıl yaşandığı, bu yolculuğun durakları ve bu mücadelenin incelikleri Terzibaba mektebinin irfan penceresinden görülebilir.
Sâlikin Yolculuğu: Beden Gemisi ve Nefs Denizleri
Hakikat yolcusunun seyahati, bir yerden bir yere gitmek gibi değildir. Bu, derûnî bir yolculuktur; dışarıya değil, içeriye doğrudur. Sâlikin bedeni, bu yolculukta kullandığı bir gemidir. Bu gemi, nefs mertebeleri denilen engin ve bazen fırtınalı denizlerde seyreder. Terzibaba Hazretleri, bu yolculuğu bir teşbihle anlatır:
Kara deniz, “Nefsi Emare ” limanından, “ Demiral ” emri ile “ Demir-al ’arak “Nefsi levvame ” limanına doğru, yola çıkacak olan beden gemisi Kelime-i tevhid yakıtı ile gönül seferine çıkmış olmaktadır. Böylece “Nefs-i Mülhime ” limanın da bir müddet demir atıp, o sahalarıda idrak ettikten sonra tekrar “ demir-al ’arak” “ İslâmbol ” boğaz-berzah’ ından geçerek “ Marmara ” denizine, zahiren, Muhammediyyet ve rahmaniyyet denizine girerek “Nefs-i Mutmeinne ” Tekirdağ limanına uğradıktan sonra, oradan da yola çıkarak, Çanakkale “Nefs-i Radiye ” boğaz’ından “ Çanak ’tan” işkembe çorbası’da içerek, razı olarak, geçtikten sonra nihayet “ Ak ” denize ulaşılmış olunacaktır. O’radan Ak denizde, “Nefs-i Merdıyye ” limanına uğradıktan sonra yola devam ederek, “Nefs-i Safiye limanın da bir müddet durarak istihkak takviyesi yaptıktan sonra. Hazarat-ı Hamse-Beş hazret kıtalarını da seyretmek için, Cebel-i Tarık, çetin Tarık- tarikat boğazından geçerek engin “ Hakikat ” vahdet deryalarına açılmak için yola çıkılmış olunacaktır.
Bu sohbet, seyr-i sülûkun bütün bir haritasını önümüze serer. Yolculuk, kötülüğü emreden nefsin, yani Nefs-i Emmâre'nin karanlık limanından başlar. Geminin yakıtı "Kelime-i Tevhid"dir. Zikirsiz, tevhidsiz bu yolda bir adım dahi atılamaz. Her bir nefs mertebesi, bir liman, bir deniz, bir boğazdır. Burada "İslâmbol boğaz-berzah’ından geçerek" ifadesi dikkat çeker. İstanbul nasıl iki kıtayı birleştiren bir berzah ise, sâlikin de geçtiği her mertebe, bir önceki hâl ile bir sonraki hâl arasında bir geçittir. Âlem-i Misal'in berzahlık vasfı, sâlikin kendi iç yolculuğunda böyle tecrübe edilir.
Bu yolculuk, "bâtın güneşinin doğuşları" gibidir. Her limanda, her mertebede yeni bir güneş doğar, yeni bir kemalât (olgunluk) hâli zuhur eder. Sâlik, Nefs-i Levvâme'de (kendini kınayan nefs) pişmanlığın şafağını, Nefs-i Mutmainne'de (huzura ermiş nefs) itminanın öğle vaktini, Nefs-i Radiyye'de (razı olmuş nefs) rızanın ikindisini yaşar. Her bir mertebe, Âlem-i Misal'in bir katmanının sâlikin şuurunda açılmasıdır. Terzibaba Hazretleri bu hâli şöyle dile getirir:
Nasıl ki zahir güneşinin doğuşları ve batışları varsa, bâtın güneşinin de doğuşları ve batışları olduğunu, her yeni günün yeni oluşum olduğunu, bâtında da her ulaşılan yeni bir mertebenin yeni bir doğuş ve kemal olduğunu, bu kemalatla Hakk’ın varlığını kendinde bulmaya başladığını, böylece kendinde ilahi nurun sabah akşam ışıldadığını inkar edebilir misiniz? diye ihtar edilmektedir.
Âlem-i Misal'de seyir, sâlikin kendi bâtınında yeni ufukların açılması, yeni idrak güneşlerinin doğmasıdır. Bu, bir defalık bir aydınlanma değil, mertebe mertebe yaşanan, devamlı bir "oluş" hâlidir.
Akıl ile Nefsin Mücadelesi: Berzah'a Hazırlanan Bâtın
Beden gemisiyle çıkılan bu yolculuk, sakin bir gezi değildir. Geminin içinde, yani insanın kendi varlığında çetin bir mücadele sürer. Bu, akıl ile nefs arasındaki sahip olma mücadelesidir. İnsan binası, bu iki gücün çarpıştığı bir meydandır. Bu mücadelenin sonucu, sâlikin sadece bu dünyadaki hayatını değil, ölümden sonraki berzah hayatını da doğrudan şekillendirir.
İşte böylece İnsan binası ve mekânı, akıl, ruh, ve nefse, mahâl, mekân olmuşlardır, akıl ve nefs bu mekâna sahip olmak isterler, eğer akıl aklı selim olursa, nefsi hükmü altına alır kontrolunda tutar eğitir, nefsi sâfiye olarak/hakk’ın “ gel cennetime gir” (89/28) hitabına mazhar olur. Eğer akıl eğitimsiz kalırda kendini kullanamazsa o zaman akıl nefsin hükmü altına girer ki, ondan sonra nefs onu kullanarak her türlü kötülüğü o bedene emreder ve bedende onun isteklerini yerine getirmek zorunda kalır, ve her türlü nefsi tadışlarını onunla yapar ve sonunda ölümüde böylece nefs, tadacaktır.
Bu açık bir ikazdır: Eğer selim akıl, yani Hakk'ın nuruyla aydınlanmış idrak, yönetimi ele alırsa, nefsi terbiye eder ve onu en yüce mertebe olan Nefs-i Sâfiye'ye ulaştırır. Bu, Cennet'e davetin dünyadaki karşılığıdır. Fakat akıl zayıf düşer de nefs dizginleri ele alırsa, beden gemisi bir esir gibi nefsin her arzusunu yerine getiren bir araca dönüşür.
Bu mücadelenin en can alıcı noktası, sonucunun berzah âlemine taşınmasıdır. Terzibaba Hazretleri aynı bahsi şöyle bağlıyor:
Ölümü tattıktan sonra nefs hayatına berzah âleminde devam edecektir. Bedeni kendisinden ayrıldığında, elinden tadış ve kullanım aracı alınmış olduğundan, bundan sonraki tadışı, o bedeni kullanamayışı sebebi ile, çok büyük bir azab olacaktır.
Dünyada iken bedeniyle her türlü zevki tadan nefs, berzah âleminde bu aracından mahrum kalır. Bu mahrumiyet, onun için en büyük azap olur. Çünkü arzu devam eder ama arzuya ulaşma vasıtası olan beden artık yoktur. Bu, sâlikin dünyada iken yaptığı her seçimin, verdiği her mücadelenin ne kadar hayati olduğunu gösterir. Âlem-i Misal'e hazırlık, bu dünyada, akıl ile nefsin mücadelesini Hakk'tan yana kazanmakla olur. Bâtıni duygularımızı hangi yönde kullandığımız, berzahtaki "tadış"ımızın niteliğini belirler:
Dünya da iken bu bâtın-i duygularını da dünya ve nefs istikametinde kullandı ise bu tadış oldukça acı olacaktır, eğer bu duygularını hakikati itibariyle kullandı ise çok müjdeli bir tadış olacaktır. ... İşte kim hangi esmâ cihetiyle döndürülecek ise tadışı o mânâdan olacaktır. Her esmâi ilâhiyye Hakk’ın bir kimliği olduğundan (bize döndürüleceksiniz) ifadesi ile bu hakikate dikkat çekilmiştir.
Sâlik, hayatını hangi Esmâü'l-Hüsnâ'nın tecellisine ayna yaparak yaşadıysa, berzah âleminde o Esmâ'nın tecellisiyle karşılaşır. Hayatı Rahman'ın tecellisi ise tadışı müjdeli, Kahhar'ın tecellisi ise tadışı acı olacaktır. Bu, ilahi adaletin ta kendisidir.
Mürşidin Gözüyle Görmek: Nakilden Müşahedeye Geçiş
Bu çetin mücadelede ve uzun yolculukta sâlikin tek başına kalması düşünülemez. Yol haritasını okuyabilen, fırtınaları önceden sezen, gemiyi liman-ı selâmete ulaştıracak bir Kaptan-ı Derya'ya, bir Mürşid-i Kâmil'e ihtiyaç vardır. Mürşidin en temel vazifesi, müridini kitaplarda yazan nakil bilgisinin esaretinden kurtarıp, hakikati bizzat gören bir müşahede ehli yapmaktır.
Âlem-i Misal'in varlığını kitaplardan okumak başkadır, o âlemin kapısını aralayıp içeriye bir anlığına da olsa nazar etmek bambaşkadır. Arif olan mürşit, müridin gözündeki perdeyi kaldıran, ona görmeyi öğreten zattır.
Başkası gören birisi senin fiziki özelliklerini ona anlatıyor o kişi de bu bilgileri, (boy, kilo, ten, rengi, göz, rengi, saç rengi vs.) alıyor buna inanıyor iman etmiş oluyor. O kişi de bu bilgileri başka bir gözü görmeyene anlatsa, bu bilgiler hep nakil bilgileri olur. Ama Ariflerden birisi geliyor çekiyor gözünün perdesini “sana falan lazım değil diyor, hadi gör diyor, gördüğü şeye nakil kitap gerekmez.
Mürşit, "Âlem-i Misal şöyledir, böyledir" diye anlatmaktan ziyade, sâlikin kalbini o âlemden gelecek tecellileri alacak kıvama getirir. Gözdeki perde, yani nefsin ve kesif dünyanın oluşturduğu gaflet perdesi bir kez kalktığında, sâlik artık başkasının tarifiyle değil, kendi müşahedesiyle bilir. Bu, imandan iyâna, bilmekten "olmak" ve "bulmak" mertebesine geçiştir.
Bu görme hali, insanın kendi hakikatini idrak etmesiyle zirveye ulaşır. İnsan, zâhiriyle şehadet âlemine, bâtınıyla mana âlemine bakan, bu ikisi arasında köprü olan bir berzahtır. Bu, insana verilmiş en büyük şereftir.
İnsan bir yönüyle zâhire bakıyor, bir yönüyle de batına bakıyor. İşte bu ikisinin arasında, zâhir ile bâtın arasında insan berzahtır. İşte bu özellik başka bir varlıkta yoktur. İşte Cenâb-ı Hakk insana öyle bir büyük rütbe vermiş ki, kendi zâhirinden batınına intikal edip Hakkın hakikatini idrak etme sırrını insana vermiştir.
Mürşit, sâlike işte bu berzahlık vazifesini hatırlatır ve yaşatır. Sâlik, mürşidinin terbiyesi altında, zâhir ve bâtın duygularını dengede kullanmayı öğrenir. Beş duyuyla bu âlemin işini görürken, bâtıni duyularıyla, yani "altıncı his" denilen latif melekeleriyle mana âleminden, Âlem-i Misal'den haberler alır. İnsân-ı Kâmil, bu berzahlık görevini en kâmil surette yerine getiren, zâhir ile bâtını kendinde cem eden zattır.
Rüya, Mevt-i İhtiyarî ve Berzah Tecrübeleri
Sâlikin Âlem-i Misal'i en somut şekilde tecrübe ettiği sahalardan biri rüyalardır. Uyku, beş duyunun geçici olarak devreden çıkmasıyla, ruhun şehadet âleminin kayıtlarından bir nebze kurtulup kendi latif âlemine, yani misal âlemine açılmasıdır. Ancak bu kapıdan her gelen, Rahmani bir haberci değildir.
Rû’ya-larımızın bir kısmı nefsânî, bir kısmı ise, Rahmânî’dir. Nefsânî olanların hiç bir yönüyle manâlandırıl-maları söz konusu değildir, hayal ve vehimdir. Rahmân-î olanların ise, büyük çoğunluğu tabir gerektirir. Aslında bu da oldukça zor bir iştir ve irfaniyyet gerektirir.
Burada da mürşidin ve sâlikin kendi irfaniyyet seviyesinin önemi ortaya çıkar. Nefsani rüyalar, gündüz zihni meşgul eden heveslerin, korkuların, dünyevi alakaların bir yansımasıdır; birer "oyun ve oyuncak"tır. Rahmani rüyalar ise Âlem-i Misal'den gelen, sembolik bir dille konuşan, tabir ve tevil gerektiren işaretlerdir. Bu rüyaları doğru okuyabilmek, sâlikin yolunda birer ışık olur. Ayırt edememek ise onu vehimlerin tuzağına düşürebilir.
Sâlikin yolculuğunda daha ileri bir tecrübe, "ölmeden önce ölmek" sırrına mazhar olmak, yani Mevt-i İhtiyarî'yi (iradî ölüm) tatmaktır. Bu, sâlikin henüz bu dünyada iken, kendi iradesiyle nefsani arzu ve sıfatlarından soyunarak bir nevi berzah hâlini yaşamasıdır. Bu, çok çetin bir tecrübedir ve sâlikin eski, perdeli ama alışık olduğu hayatına bir özlem duymasına bile sebep olabilir.
İkincisi ve kapalı olan ma'nâsı, kulun " mevt-i ihtiyârî "nin ardından İsm-i Celâl ve hakîkat tecellîsi altında başlarda zorlanması sebebiyle sâlih amellerle meşgûl olduğu ve alışık olduğu eski perdeli ancak duygusal yaşantıyla dolu günlerine geçici olarak özlem duymasıdır, diyebiliriz.
Bu hâl, sâlikin berzah âleminin gerçekliğiyle yüzleşmesinin ne kadar sarsıcı olabildiğini gösterir. İradî ölümle tadılan bu hâl, sâlike, bedenin bir gün terk edileceği ve amellerden başka bir yoldaşın kalmayacağı hakikatini en canlı şekilde öğretir.
Nihayetinde bütün bu yolculuk, mücadele, müşahede ve tecrübeler, kaçınılmaz olan fiziki ölümle geçilecek olan asıl berzaha bir hazırlıktır. O berzah ki, ölüm vaktiyle kıyamet arasında bir bekleme değil, dünyada yapılanların surete büründüğü bir yaşama hâlidir.
Berzah “vakt-i mevt ile zamân-ı kıyamet arasındaki fâsıla-i zamâniyyedir” Berzah “vakt-i mevt ile” ne demektir? Ölüm vakti ile. Yani kişi öldüğü zaman berzah âlemine geçmekte. Ev halkı zannediyor ki, daha o ceset yerde yatıyor. Halen daha burada zannediliyor ama öldüğü anda hayatını değiştiriyor. Yani yaşadığı mahallini değiştiriyor ve berzaha zaten geçmiş oluyor, gitmiş oluyor yani.
O âleme geçildiğinde artık geri dönüş yoktur. Dünyada iken "biraz daha zaman" isteyenlerin feryadı, boş bir sözden ibaret kalacaktır. Çünkü berzah, hazırlık yeri değil, hasat yeridir. Sâlikin bütün seyr-i sülûku, o hasadın müjdeli olması için bu dünyada yapılan bir ekim faaliyetidir.
Füsûsu'l-Hikem'de Alem-i Misal
İrfan yolunun ulu sultanı, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet deryasına daldığımızda, önümüze serilen en mühim menzillerden biri de Alem-i Misal'dir. Bu öyle bir âlemdir ki, ne tam olarak bildiğimiz madde âlemine benzer, ne de akıl ve ruh gibi tamamen soyuttur. İkisinin arasında bir köprü, bir geçit, bir berzah'tır. Varlığın bâtın'dan zâhir'e doğru olan seyrinde, yani Cenâb-ı Hakk'ın ilminden şu gördüğümüz şehâdet âlemine tecellî edişinde, bu menzile uğramadan geçilmez. Şeyh-i Ekber, bu ara âlemin sırlarını Füsûsu'l-Hikem'de, özellikle peygamberlerin hayatlarına sinmiş hikmetleri açarken bizlere fısıldar.
Bu hikmet yolculuğunda, varlığın iniş mertebelerini anlamak esastır. Cenâb-ı Hakk'ın ilminde, ilmî suretler halinde bulunan hakikatler, bir sıra ve düzen içinde kesâfet kazanarak, yani yoğunlaşarak bu âleme iner. Şeyh-i Ekber'in şârihleri bu inişi şöyle anlatır:
Bilinmeli ki, küllî ilmî anlam, "ümmü'l-kitâb"dan, âlemin kalbi mesâbesinde olan "levh-i mahfûz" âlemine iner; ve ondan "âlem-i misâl"e gelir. Bundan sonra his âleminde cisimleşir ve hissî gözle görülür. "Âlem-i misâl", ulvî âlemden süflî âleme; ve bâtından zâhire; ve ilimden oluşa inen varlığın dördüncü mertebesidir.
Alem-i Misal, varlığın inişindeki dördüncü mertebedir. Önce Zât'ın ilmi (Ümmü'l-Kitâb), sonra o ilmin tafsilat kazandığı Levh-i Mahfûz, sonra ruhlar âlemi ve hemen ardından, ruhların ceset elbisesi giymeden evvel büründükleri ilk suretlerin belirdiği Alem-i Misal... Bu âlem, mananın surete büründüğü ilk duraktır. Ruhlar âleminin latif hakikatleri, bu âlemde bir nebze yoğunlaşır, bir "misal" suret kazanır ve ancak ondan sonra bu şehâdet âleminde kesif bir bedenle zuhûr eder. Bu sebeple o, ulvî (yüce) âlemden süflî (aşağı) âleme, yani ruhlar âleminden cisimler âlemine bir iniş kapısıdır.
Hayal-i Mutlak ve Hayal-i Mukayyed: İki Ayna
Şeyh-i Ekber bu âlemi daha iyi anlamamız için onu ikiye ayırır. Birincisi, bizden bağımsız olarak var olan, kevnî bir mertebe olan "hayal-i mutlak"; ikincisi ise bizde, yani insanda bulunan ve o mutlak âleme açılan bir pencere olan "hayal-i mukayyed"dir. Bu ayrım, İshak (a.s.) kelimesine bağlı "Hikmet-i Hakkıyye" fassında şöyle açıklanır:
Buna "âlem-i hayâl-i mutlak" (mutlak hayâl âlemi); ve insanın vücudunda olan "hayâl"e de "âlem-i hayâl-i mukayyed" (kayıtlı hayâl âlemi) derler; ve insanî hayâlin bir tarafı âlem-i misâle, bir tarafı da kendi nefsine ve cesedine bağlıdır.
Âlem-i Misal, kendi başına var olan bir hakikattir; bizim kuruntularımızdan ibaret değildir. O, Hakk'ın isim ve sıfatlarının suretler halinde tecellî ettiği muazzam bir "mutlak hayal" okyanusudur. Bizdeki hayal gücü, yani "hayal-i mukayyed" ise bu okyanusa bağlı bir dere gibidir. Bir ucu kendi nefsimize, bedenimize, günlük meşgalelerimize bağlıdır; diğer ucu ise işte o büyük âleme, Hayal-i Mutlak'a açıktır.
Bu bağlantı sebebiyle, gördüğümüz rüyaların, yaşadığımız keşiflerin iki kaynağı olabilir. Eğer hayal aynamız, süflî tarafa, yani dünya meşgalelerine, nefsânî arzulara dönükse, oradan yansıyanlar "adgās u ahlâm", yani karmakarışık, hakikati olmayan kuruntulardır. Lakin kalp aynası saflaşır, yüzünü ulvî âleme, yani Alem-i Misal'e dönerse, oradan hak ve sabit olan suretler yansımaya başlar.
Fakat insanın hayâl aynasında tasvir olan sûretler ulvî yönden, yani âlem-i misâlden, inmiş ise, gerek uyanıklıkta ve gerek uykuda olsun hak ve sabittir. Çünkü "âlem-i misâl" Hakk'ın ilminin hazinesidir; onda hata mümkün değildir.
Ariflerin uyanıkken gördükleri (keşif) ve sâlihlerin uykuda gördükleri (rahmani rüya) buradan gelir. Çünkü Alem-i Misal, Hakk'ın ilminin bir hazinesidir ve o hazineden gelen haberde yanlışlık olmaz. Yanlışlık, bizim alıcımızdaki, yani "hayal-i mukayyed" aynamızdaki bulanıklıktan veya yorumumuzdaki eksiklikten kaynaklanır.
Latif ile Kesif Arasındaki Berzah
Bu âlemin yapısını anlamak, onun berzah (ara-bulunuş) olma özelliğini kavramaktan geçer. O, ne ruhlar âlemi gibi tamamen latif ve soyuttur, ne de cisimler âlemi gibi kesif ve katıdır. İkisinin de özelliklerinden pay almıştır. Bu hikmet, Terzibaba geleneğinin Füsûs şerhlerinde izah edilir:
Ervâha nisbeten kesîfdir, ecsâma nisbeten latîfdir. Lâkin cevher-i cismânî ve cevher-i aklîye müşâbeheti vardır. Ecsâma müşâbeheti bu cihettendir ki, ecsâm nasıl ki mahsûs mikdârı ise, âlem-i misâl dahi öylece mahsûs mikdârıdır; ve mikdâr kemmiyetten ve kemmiyet dahi tûl ve arz ve umktan ibârettir. ... ve onun ervâha müşâbeheti o cihettendir ki, ervâh nasıl latîf ve rûhânî ise, âlem-i misâl dahi öylece latîf ve nûrânîdir; ve o sûretin letâfet ve nûrâniyetidir ki, el ile dokunulamaz ve bıçak ile kat’olunamaz.
Aynadaki suretiniz gibidir. Boyu, eni, derinliği vardır; gözünüzle görürsünüz. Ama elinizle tutmaya kalksanız, tutamazsınız. Bıçakla kesemezsiniz. Alem-i Misal'deki suretler böyledir: Cisimler gibi boyutları ve şekilleri vardır, ama ruhlar gibi latif ve dokunulmazdırlar. Bu "ara" yapısı sebebiyledir ki, ruhlar âleminin feyzini cisimler âlemine ulaştıran bir vasıta olur. Cebrail'in (a.s.) Dihye-i Kelbî suretinde görünmesi, meleklerin, peygamberlerin ve kâmil velîlerin farklı şekillerde temessül etmesi hep bu âlemin imkânları dâhilinde gerçekleşir.
Keşif ve Rüyanın Tabiatı: Yusuf ve İshak Fassı'nın Sırrı
Alem-i Misal'den gelen haberler her zaman olduğu gibi zuhur etmez. Bazen apaçık gelir, bazen de bir misal, bir sembol elbisesi giyerek gelir ve tabir edilmeyi bekler. Şeyh-i Ekber, bu iki durumu "keşf-i mücerred" ve "keşf-i muhayyel" olarak ayırır.
Ve âlem-i misâlden nâzil olan suver, eğer ta'bîre muhtâc olmayıp âlem-i histe aynıyla zuhûr ederse buna “keşf-i mücerred” derler; ve eğer görülen suver-i hayâliyye, kendisine münasebeti olan suver-i his- siyye ile ta'bîre muhtaç olursa, buna da “keşf-i muhayyel" derler...
Bu hikmetin en güzel misallerini İbrahim (a.s.) ve Yusuf (a.s.) kıssalarında buluruz. Füsûs'ta "Hikmet-i Hakkıyye"nin İshak (a.s.) kelimesine bağlanmasının sebebi budur. İbrahim (a.s.), oğlunu kurban ettiğini rüyasında görmüş ve bunu "keşf-i mücerred", yani birebir gerçekleşecek bir emir zannetmiştir. Harekete geçtiğinde ise Cenâb-ı Hakk, rüyanın "keşf-i muhayyel" olduğunu, misal âleminde görülen oğul suretinin bu âlemdeki karşılığının "koç" olduğunu bildirerek tevili gerçekleştirmiştir.
"Hikmet-i Nûriyye"nin Yusuf (a.s.) kelimesine bağlanması ise daha da manidardır. Çünkü rüya ve misal âlemi, nuranî bir âlemdir ve Yusuf (a.s.)'a verilen ilim, bu nuranî âlemin dilini çözme, oradan gelen misalleri tabir etme ilmidir.
“Hikmet-i nûriyye”nin Kelime-i Yûsufiyye'ye tahsîs olunmasındaki sebeb budur ki, âlem-i misâl, âlem-i nûrânî ve Yûsuf (a.s.)ın keşfi dahi “misâlî”dir; ve Yûsuf (a.s.)a, suver-i hayâliyye-i misâliyyenin keşfine mü- teallik olan saltanat-ı nûriyye-i ilmiyye zâhir oldu. O da alâ-vechi'l-ekmel "ilm-i ta'bîr"dir.
Alem-i Misal'in kapısını çalana, oradan haber alana düşen vazife, gelen haberin mahiyetini anlamaktır. Bu bir imtihandır. Sâlik, gelen her hayali, her rüyayı olduğu gibi almamalı, onun tabire muhtaç bir misal olabileceğini bilmeli, bu ilmin ehli olan bir mürşidin irfanına başvurmalıdır.
Berzahta Devam Eden Hayat: Halid Fassı'nın Hikmeti
Alem-i Misal sadece bu dünyaya inişte bir durak değildir; aynı zamanda bu dünyadan göçtükten sonra ruhların bulunduğu berzah âleminin de kendisidir. Şeyh-i Ekber, bu konuyu Füsûs'ta pek az bilinen bir peygamber olan Halid bin Sinan (a.s.) üzerinden işler. Halid (a.s.), vefat ettikten sonra diriltilip berzah âleminin sırlarını insanlara haber vereceğini, böylece bütün peygamberlerin doğruluğunu ispat edeceğini iddia etmiştir. Vasiyeti, kabrinin açılması yönündeydi.
Ve Hâlid bin Sinân (a.s.)ın hikmetine gelince: Muhakkak o da'vâsı ile nübüvvet-i berzahiyyeyi izhâr eyledi. Zîrâ muhakkak o, ancak mevtten sonra berzahta olan şey ile ihbârı iddia etti. Böyle olunca üzerine nebş olunmasını ve suâl edilmesini emreyledi; tâ ki berzah- taki hüküm, hayât-ı dünyâ sûreti üzere olduğunu haber vere!
Ancak kavmi, Arap geleneğinde ayıp sayılacağı için bu vasiyeti yerine getirmemiş ve bu büyük sır perdelenmiştir. Bu kıssadan alınacak pek çok ders vardır. Birincisi, berzah âleminin boşluk ve yokluk değil, kendine mahsus kuralları olan, dünya hayatına benzer bir hükmün sürdüğü bir "hayat" olduğudur. İkincisi ise, bu âlemde manevî rütbelerin devam ettiğidir. Ancak burada ince bir ayrım vardır. Üzeyr (a.s.) kelimesinde anlatılan hikmet, bu ayrımı gözler önüne serer:
Ve bu hususi olan rütbe nübüvvet ve risâlet, resulün dünyâ evinden ayrılmasından sonra kalkar; fakat velayeti, uhrevi berzaha intikâlinden sonra da devam eder.
Nübüvvet (peygamberlik) ve risalet (elçilik), şeriat getirmeyi ve tebliği içeren dünyevî rütbelerdir ve ölümle birlikte bu vazife sona erer. Fakat velayet (Allah dostluğu), Hakk'a yakınlığın ve O'nu bilmenin adıdır. O, bâtınî bir haldir ve ebedîdir. Bu yüzden her nebi aynı zamanda velîdir ve velayetleri berzahta ve ahirette de devam eder. Halid bin Sinan'ın "berzahî nübüvvet" iddiası, aslında bu velayet sırrının bir tezahürü, berzah âleminin hakikatini keşfetmiş bir velînin keşfini haber verme arzusuydu.
Şeyh-i Ekber'in Füsûs'taki işaretlerinden anlaşılan odur ki, Alem-i Misal, varlığın her mertebesine dokunan, rüyalarımızdan ölüm ötesi hayata, meleklerin temessülünden amellerimizin suretlenmesine kadar her şeyi kuşatan anahtar bir âlemdir. Onu anlamak, hem varlığın sırrını hem de kendi iç âlemimizin işleyişini anlamak için atılmış büyük bir adımdır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Hikmet sofrasında önümüze açılan en derin meselelerden biri, zıtların nasıl bir araya geldiği, nasıl olup da aynı Hakikat'in farklı yüzleri olabildiğidir. Akıl, bu zıtlıklar karşısında bir duvarla karşılaşır; ya birini seçer yahut diğerini inkâr eder. Lakin irfan yolu, aklın durduğu yerde kalbin gözüyle seyretme yoludur. Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûs'ta açtığı pencereler, bilhassa bu zıtların birliği, yani Cem makamı sırrını anlamak için birer nur huzmesidir. Alem-i Misal, bu sırrın en açık tecellî sahalarından biridir.
Varlığın sırrını bir hadîs-i şerîf ile aralamak icap eder. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur ki:
إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ فِي ظُلْمَةٍ ثُمَّ رَشَّ عَلَيْهِ مِنْ نُورِهِ فَظَهَرَ
ya'ni “Tahkikan Allah Teâlâ hazretleri, halkı zulmette halkeyledi. Badehû onun üzerine nûru serpti, zâhir oldu"
Varlık, kendi başına bir "yokluk" karanlığı, bir imkân karanlığı içindedir. O, kendi kendine var olamaz. Hakk, bu imkân karanlığı üzerine Kendi Varlık Nûru'ndan serptiğinde, bütün âlemler, bütün suretler "zâhir" oldu, yani göründü. Demek ki her bir varlık, hem kendi "yokluk" karanlığını (zulmet) hem de Hakk'ın üzerine saçtığı "varlık" aydınlığını (nur) bünyesinde taşır. Bu, varlığın temelindeki en büyük Tevhid muktezası'dır: Nur ve zulmet, Hakk ve halk, Vücûd ve adem, bir aradadır. Bu ikisini ayrı ayrı düşünmek mümkün değildir. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz'in Füsûs şerhinden dinleyelim:
Binâenaleyh “adem” dediğimiz şey, “vücûd” mukābilinde taakkul olunur; ve “adem” ile “vücûd-ı mahz”ın ayrı ayrı idrâki mümkin değildir. Bunları idrâk için aralarında bir mutavassıt lâzımdır. Binâenaleyh bunların arasında müteayyin olan şey, “âlem-i misâl”in hakîkatidir; ve “ziya” dahi bu mutavassıtın sıfat-ı zâtiyyesidir.
Bu aracı, bu iki zıddı birleştiren köprü, Âlem-i Misâl'in ta kendisidir. O, ne mutlak nur olan ruhlar âlemi gibidir, ne de mutlak kesâfet olan bu cisimler âlemi gibi. O, bir berzah'tır, bir "ziya" (ışık) âlemidir. Nura yakındır, ama zulmetten de bir payı vardır. Bu yüzden ona "hayal" denir. Hayal, hem varlığın hem de yokluğun izlerini taşır.
Bu zıtların birliği en kâmil manada, içinde yaşadığımız bu şehâdet âleminde tecellî eder. Bu âlem hor görülmemelidir. Diğer âlemler kemâlât sahibidir, lakin kendi mertebelerinde sınırlıdırlar. Bu dünya ise, en latif ile en kesifin, nur ile zulmetin bir arada bulunduğu yegâne sofradır. Terzibaba Efendimiz bu inceliği şöyle ifade eder:
Hazret-i şehadet öyle bir muhterem yer ki en latifi ile en kesifi bir aradadır. Nur ile zulmet bir aradadır, hepsi buradadır. Cenab-ı Hakk’ın Zat’i tecellisi ile maddi tecellisi hepsi bir aradadır. Hepsi buradadır. Bu alemden daha üstün bir alem düşünmek çok kolay bir şey değildir. Diğer alemler hepsi sadece kendi alemi içerisinde yaşam sürdürüyorken bu alemde bütün alemlerin yaşantısı iç içedir ve hepsi de mevcuttur. Burası lika yani mülaki olma alemidir. Başka alemlerde Hakk’ı bulma diye bir şey söz konusu değildir, böyle bir özellik de yoktur zaten.
Bu dünya, "mülâki olma", yani Hakk ile buluşma yeridir. Çünkü zıtların birliği, yani tenzih (Hakk'ın yaratılmışlıktan münezzeh olması) ile teşbih (Hakk'ın yaratılmışlarda tecellî etmesi) en açık burada yaşanır. Ariflerden Ebu'l Hasan Hazretleri'nin dilinden bu sır şöyle dökülür:
“O zat-ı şanı tenzih ederim ki nefesini ve zatını latif kılıp onu Hak tesmiye etti ve keza Zat’ına ve nefesine kesif kılıp onu halk temsiye eyledi.” buyurur. Yani Cenab-ı Hakk nefesini ve Zat’ını latif kılıp ona Hakk ismini verdi... Ve keza Zat’ını ve nefesini kesif kılıp ona halk ismini verdi buyurur.
Hakk, aynı Vücûd'un latif hâlidir; halk ise aynı Vücûd'un kesif (yoğun) hâlidir. Aralarındaki fark, su ile buz arasındaki fark gibidir. Biri latif, diğeri kesif, ama ikisi de aynı H2O hakikatindendir. İşte bu tenzih-teşbih dengesi, tevhidin Muhammedî mîzânıdır. Sadece "Hakk" deyip halkı görmezden gelmek (tenzihte aşırılık) veya sadece "halk" deyip Hakk'ı unutmak (teşbihte boğulmak) yolu şaşırmaktır. Mesele, kesifin içinde latifi, halkın içinde Hakk'ı müşahede edebilmektir. Bu da ancak bu hazret-i şehadet âleminde, kullukla, şeriatın edebiyle mümkündür.
Bu kevnî birlik, insanın kendi varlığında da bir ayna bulur. İnsan, ruh ile ceset arasında bir berzahtır. Ruh latif, ceset kesiftir. Bu ikisi arasındaki köprüyü ne kurar? Terzibaba Efendimiz bu noktada ince bir sırrı açıklar:
Bizim beyin hücrelerinin zayıflaması erozyona uğraması sonucunda bilgilerin bizden alınması olayında ruhumuz o bilgileri unutmuş değildir, yani ruhumuzdaki kaydı silinmiş değildir, sadece beyin madde manası ile kayıt yapan ve batından zahire intikal ettiren bu beyindir. Beyin “ara” manasınadır, neyin arası ruh ile zahir varlığın arasında aracı durumundadır. Eğer bu beyin olmazsa batından zahire bilgileri intikal ettirmemiz mümkün değildir.
İnsanın beyni, ruh âleminden gelen manaları bu kesif âleme aktaran bir berzah, bir Âlem-i Misâl gibi çalışır. Kalp ise bu tecellîlerin merkezidir. Rüya gördüğümüzde de olan budur. Ceset yatakta kesif bir halde dururken, ruhumuz misâl âleminde latif bir bedenle gezer. Bu iki âlem arasındaki irtibatı yine bu berzahî yapı, yani hayal kuvvetimiz ve beynimiz sağlar.
Mademki varlık böyle bir yapıdadır, o halde bizim fiillerimiz, ahlâkımız, niyetlerimiz de bu yapının dışında kalamaz. Onlar, bu dünyada bize "araz" gibi görünen, soyut şeyler değildir. Her bir düşünce, her bir amel, Âlem-i Misâl'de bir surete bürünür. Ölümle bu kesif bedeni terk ettiğimizde, bizi o berzah âleminde karşılayacak olanlar, işte bu amellerimizin ve ahlâkımızın büründüğü suretlerdir.
Ve bu akisten başka senin ahlâkın âlem-i hâs olan berzahın ahvâline muvâfık olarak ecsâm ve eşhâs olurlar. Ahlâkın kötü ise suver-i kabîha, iyi ise suver-i hasene olup sana refîk olurlar. Sen, birtakım a’râzdan ibâret olan a’mâl ve ahlâkın libâs-ı sûrete bürünerek müteayyin olmalarını istib’âd etme!
İyi ahlâk, güzel ameller, o âlemde bize yoldaş olacak güzel suretler (suver-i hasene) olarak tecessüm eder. Kötü huylar, çirkin fiiller ise bizi yalnız bırakmayacak çirkin suretler (suver-i kabîha) olarak karşımıza dikilir. Bu, bir ceza veya mükâfat otomatı değildir; bu, varlığın işleyişidir. Neyi ekersen, onu biçersin. İç dünyanda neyi beslersen, dış dünyanda (berzah âleminde) o seninle beraber olur. Bu hakikat, sâlik için en büyük uyarıcıdır:
Böylece tekvin-i ilahiye ittiba; amel-i salih ve muhalefet ise fiili talihtir, faydasızdır ve senden sadır olan efali saliha ve talihanın yani iyi ve kötü fiiller suretleri diğer alemde peyda olur, intikal ettiğin alem-i berzahta seni istikbal edecek olan onlardır.
Bu yüzden bu dünya, cennetten de cehennemden de daha kıymetlidir. Çünkü burası ekim yeridir. Orada artık sadece hasat vardır. Bu dünyadaki her an, berzah ve ahiret hayatımızın manevi dokusunu ilmek ilmek ördüğümüz anlardır.
Berzah hayatı sadece bir bekleyiş değildir. Mümin için ölüm, bir yok oluş değil, bir hediye, bir vuslattır. Kesif bedenin hapishanesinden kurtulup latif âlemlere kanat açmaktır. Oradaki hayat, statik bir bekleyiş değil, sürekli bir manevi yükseliştir.
İmdi mü'minîn, âlem-i berzahta terakkıyyât-ı dâime içinde bulundukları için...
Müminler, berzah âleminde sürekli bir terakki, sürekli bir irfan ve müşahede artışı içindedirler. Bu dünyada attıkları imân tohumu, o latif âlemin nurlu toprağında filizlenip büyümeye, Hakk'a yakınlıklarını artırmaya devam eder. İnkâr ehlinin hali ise başkadır. Onlar için dahi Hakk'ın rahmetinin bir tecellîsi vardır ki, bu da yine zıtların birliğinin en derin sırlarından biridir. Şeyhü'l-Ekber, cehennem ateşinin bile belli bir müddet sonra, azap ettiği kimseler için "serin ve selametli" (berd ü selâm) olacağını söyler. Bu, İbrahim Peygamber'in ateşe atıldığında bulduğu halin, azap ehli için de bir gün tecellî edeceğine işarettir. Azabın içinde rahmet, Celâl'in içinde Cemâl gizlidir. Lakin bu, oraya girmeyi istemeyi gerektirmez. Padişahın huzurunda bir an bulunmak, onun zindanında ebediyen kalmaya benzemez.
Âlem-i Misâl ve onunla ilişkili olan berzah âlemi, sadece rüyalardan veya ölüm ötesi hayattan ibaret bir konu değildir. O, varlığın zıtlarla nasıl kâim olduğunu, Hakk'ın Zât'ının hem tenzih hem de teşbih ile nasıl bilineceğini, amellerimizin nasıl birer varlığa büründüğünü ve insan-ı kâmil yolculuğunun her mertebede nasıl devam ettiğini gösteren derin bir aynadır. Bu aynaya bakan, kendi hakikatini ve Hakk'ın kâinattaki tecellîlerini bir arada görür.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Alem-i Misal
Hazret-i Mevlânâ'nın hikmet deryası olan Mesnevî-i Şerîf'in aynasından Alem-i Misal'e bakılabilir. Önceki bölümlerde Terzibaba Hazretleri’nin ve Şeyh-i Ekber İbn Arabî'nin dilinden bu ara âlemin hakikati anlaşılmaya çalışılmıştı. Hazret-i Pîr, Şeyh-i Ekber gibi hikemî bir tasnif yapmaz; o, bir âlim gibi değil, bir âşık gibi konuşur. Hakikati tarif etmez, onu hikâyelerin, temsillerin ve şiirin kanatlarına bindirerek doğrudan kalbe indirir. Mesnevî'de Âlem-i Misal, soyut bir bahis değil, yaşanan, tecrübe edilen, rüyalarda yüz gösteren, amellerle dokunan canlı bir gerçektir. O, bu âlemi anlatırken sanki o âlemin dilini konuşur.
Âlem-i Misal: Bu Dünyanın Aslı, Öte Dünyanın Kapısı
Mesnevî'nin öğrettiği ilk derslerden biri, bu gördüğümüz dünyanın, yani âlem-i şehadet'in, kendi başına var olmadığıdır. O, daha latif, daha asli bir âlemin gölgesi, bir dalıdır. O aslî âlem, Âlem-i Misal'dir. Bu dünyaya gelecek ne kadar suret varsa, önce orada belirir. Henüz cisme bürünmemiş, maddeyle kesifleşmemiş her mana, ilk elbisesini misal âleminde giyer. Bu yüzden oraya "imkânî gayb" denilmiştir; yani zuhuru mümkün olanın bulunduğu gayb âlemi.
Mesnevî şârihinin de işaret ettiği gibi, bu konu Mesnevî'de iki yönüyle ele alınır:
Misâl âlemi tarafına gittiğin zaman, onları misâlî olan cismin gözüyle apaçık görürsün. Kalp gözü açık olanlar o misâlî suretleri bu görünen âlemde de görürler. Perde ehli (hakikatleri göremeyenler) ise zahirî ölümden sonra berzah âleminde görürler; ve berzah âlemi ikidir: Birincisi, görünen âlemin üstündeki misâl âlemidir ki, bu dünyaya gelecek olan suretler önce orada ortaya çıkar. Buna "imkânî gayb" ve "imkânî misâl" ve "birinci misâl" derler; ve ikinci berzaha da "muhal gayb" ve "muhal misâl" ve "ikinci misâl" ve "imkânsız misâl" derler.
Bu mühim bir ayrımdır. "Birinci misâl" âlemi, bu dünyaya gelmeden önceki duraktır. Bütün eşyanın suretleri önce orada tekevvün eder, yani meydana gelir. Bu, filozofların zannettiği gibi bu dünyanın bir yansıması, bir hayali değildir. Tam tersine, bu dünya o âlemin bir yansımasıdır. Hazret-i Mevlânâ, bu hakikati çok net bir şekilde ifade eder:
Ve eğer sana derlerse ki o, bunun fer'idir, ey mukallid yakînsiz olarak bunu dinleme! ...âlem-i misâl ise bu âlem-i şehadetin fer'i değildir, belki aslıdır. Ve bil'akis bu âlem-i şehadet âlem-i misâlin fer'idir. Çünkü bu âlemin sûretleri evvelen âlem-i misâlde tekevvün eder. Ba'dehû bu âlem-i şehadetde peyda olur.
Bu yüzden, kalp gözü açık olan velîler, olaylar bu dünyada vuku bulmadan evvel onların misal âlemindeki suretlerini görürler. Onlar için gelecek, perdesi aralanmış bir sırdır. Çünkü onlar, dalda değil, kökte olanı müşahede ederler.
"İkinci misâl" âlemi ise, bedenin ölümünden sonra ruhun intikal ettiği berzah âlemidir. Bu dünya hayatı, bu iki misal âlemi arasında kurulmuş bir köprü gibidir. Hazret-i Pîr, bir hikâyede bu köprüye şöyle işaret eder:
"Köprü"den kasıt, cismaniyet âlemidir ki, nefis bu cisim âleminin kalıcılığına bağlıdır; ve cismaniyet âlemi ise, ruhun bu cismaniyet âlemine gelmeden önce bulunduğu birinci misal âlemi ile, bu cismaniyet âleminden ayrıldıktan sonraki ikinci misal âlemi, yani berzah arasında bir köprüdür.
Bu köprüden nasıl geçtiğimiz, berzah âlemindeki hâlimizi belirler. Eğer ruh, nefsanî sıfatların ağırlığıyla bu cismaniyet âlemine takılıp kalırsa, "ölüm kurdu" onu yırtar ve yüce âlemlere yükselmesine mani olur. Hazret-i Mevlânâ "yönsüz âleme", yani mana âlemine gelmemiz için adeta yalvarır:
Der ki: "Yönlü âlemden yönsüz âleme geliniz ki, ölüm kurdu sizi yırtmasın!" Bu yönsüz yıldız der ki: "Yönlü âlemden, yani cismaniyet âleminden, yönsüz olan mana âlemine geliniz! Ve ruhunuz kuvvet bulsun da cismaniyet âlemine özgü olan ölüm ve helak kurdu sizi yırtmasın!" "Ölüm kurdunun yırtması"ndan kasıt, ruhun berzah âleminde nefsanî sıfatlarla bağlanıp, aşağı âlemden yüce âleme yükselememesidir.
Âlem-i Misal, hem bu dünyaya açılan bir kapı, hem de bu dünyadan sonra varılan bir menzildir. Biri imkân, diğeri ise amellerin neticesidir.
Rüya, Keşif ve Tecessüm: Misal Âleminin Tecrübesi
Bu latif âlemin kapısı bize nasıl aralanır? Hazret-i Mevlânâ, bunun en yaygın tecrübesinin rüya olduğunu sık sık hatırlatır. Rüya, misal âleminin dilini anlamak için Hakk'ın her kula bahşettiği bir anahtardır. Lakin her rüya bir değildir. Mesnevî şerhinde bu incelik şöyle izah edilir:
Zîrâ rü'yâ üç nevi'dir: Keşf-i mücerred, keşf-i muhayyel ve hayâl-i mücerred-dir. Eğer âlem-i misâlden nâzil olan sûretler ta'bîre muhtaç olmayıp, âlem-i histe aynı ile zuhûr ederse buna "keşf-i mücerred" derler... Ve eğer rü'yâda görülen suver-i hayâliyye kendisine münasebeti olan suver-i hissiyye ile ta'bîre muhtâç olursa, buna da "keşf-i muhayyel" derler. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri rü'yâlarında "süt" gördü ve "ilim" ile ta'bîr buyurdu. Hayâl-i insânîye cihet-i süfliyyeden mün'akis olan sûretlere de "hayâl-i mücerred" ve "adgās-i ahlâm" derler.
"Keşf-i mücerred", misal âlemindeki bir suretin bu dünyada aynen vuku bulmasıdır. Mesnevî'de padişahın rüyasında gördüğü hekimi, ertesi gün aynı surette karşısında bulması buna güzel bir misaldir:
O bir hayali ki, şâh rüyada gördü; misafirin yüzünde zahir gelmekte idi. Yani şahın rüyada gördüğü o misal âlemindeki hayali ve o hayalin şekil ve şemali, bu cismaniyet âleminde uzaktan gelmekte olan misafirin yüzünde görünmekteydi.
"Keşf-i muhayyel" ise tabir gerektiren, sembolik rüyalardır. Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan Hazret-i Yusuf'un ve Mısır Aziz'inin rüyaları, bu türün en bilinen örnekleridir. Hazret-i Mevlânâ, Mısır Aziz'inin rüyasını yorumlarken, misal âleminin zâhirin ötesindeki bâtınî hakikatleri nasıl gösterdiğini anlatır:
O zayıflar bâtında arslan idiler, yoksa öküzleri yiyici olmazlar idi. O zayıf öküzler dışta âciz görünseler de içte arslan tabiatında ve çok güçlü idiler. Eğer onlar içte güçlü olmasalardı, o dışta semiz görünen öküzleri yiyemezlerdi. Çünkü içsel olan kuvvet, dışsal olan kuvvete daima üstün gelir.
Zayıf öküzlerin semizleri yemesi, aklın alacağı bir iş değildir. Ama misal âleminde suretler, hakikatlerin taşıyıcısıdır. Yedi yıllık kıtlığın, yedi yıllık bolluğu yutacağı, bu sembolik dille haber verilmiştir. Bu, Âlem-i Misal'in sadece bir hayal değil, geleceğin haberini taşıyan bir hakikat âlemi olduğunun delilidir.
Bu âlemin en mühim işleyişlerinden biri de "tecessüm"dür, yani manaların suretlenmesi. Bizim bu dünyadaki niyetlerimiz, amellerimiz, sevgimiz, kinimiz, hepsi misal âleminde birer surete bürünür. Onlar bizim manevi yavrularımızdır.
Her nerede iki kişi bir sevgi yahut kin ile bir araya gelirse muhakkak üçüncü bir şey doğar... Fakat bu iki zıt anlamın ve fikrin misal âleminde birer suretleri vardır... Bu sebeple, bu iki zıt anlamı ve fikri taşıyan şahsiyetlerin sohbetinden yine misal âleminde üçüncü bir suret doğar.
Bu mühim bir sırdır. Kiminle oturduğumuza, kalbimizde ne beslediğimize dikkat etmeliyiz. Çünkü her sohbet, her niyet, misal âleminde bir çocuk doğurur. Eğer sohbetimiz sâlihlerle, niyetimiz hayır ise, doğan suretler rahmet olur. Yok, eğer sohbetimiz gafillerle, niyetimiz şer ise, o suretler başımıza azap olur. İşte bu yüzden Kur'an, "Sâdıklarla beraber olun!" buyurur.
Aynı şekilde, ahlakımız ve amellerimiz de öte âlemde suretlere bürünecektir. Cennet ve cehennem, dışarıdan gelecek bir yer değil, insanın kendi bâtınından doğan hallerin tecessüm etmiş şekilleridir.
Ehl-i tahkîk indinde cehennem, nefsin sûretidir ve onun derekâtı sıfât-ı zemîme-i nefsin sûretleridir ki, âlem-i misâlde şahs��n bu sıfât-ı zemîmesi ve efâl-i kabîhası azâb sûretiyle mütecessid olurlar; ve sıfât-ı rûh ve a'mâl-i hasene ayn-ı cennetdir ki o âlemde naîm sûretleriyle müteşekkil olurlar.
Rüya ve ölüm dışında, bu âlemin kapısı ariflere, yani kalp gözü açık olanlara her an açıktır. Onlar, başkalarının on sene sonra göreceği hadiseyi, o hadisenin misal âlemindeki suretine bakarak şimdiden görürler.
Kalb gözü açık olan kimse, levh-i mahfûza (kaderin yazılı olduğu levha) bakıp âlem-i misâlden (misal âlemi) bu kesafet (maddi yoğunluk) âlemine on sene sonra gelecek olan şeyi, kendisinin kalb gözüyle şimdiki zaman içinde görür.
Bu, bir kehanet değil, hakikatin perdesiz müşahedesidir. Onlar, olayların suretlerinin doğduğu âleme nazar ettikleri için, bu dünyadaki tecellîleri önceden bilirler. Bu görüş, her velînin manevi kuvvetine göre farklı derecelerdedir.
Mesnevî'nin Kendisi: Misal Âlemine Açılan Bir Kapı
Hazret-i Mevlânâ'nın bize bıraktığı en büyük miras olan Mesnevî-i Şerîf'in kendisinin de Âlem-i Misal'e açılan bir kapı olduğunu idrak etmek gerekir. Mesnevî, sadece hikâyeler anlatan bir kitap değildir; o, okunduğu meclise manevi erenleri, ricâlü'l-gayb'ı davet eden bir zikir halkasıdır. Çelebi Hüsameddin Hazretleri'nin bir keşf'i, bu hakikati apaçık ortaya koyar:
Cenâb-ı Mevlânâ'nın müridleri Mesnevî-i Şerîfi topluca okudukları zaman, gönül ehli onun nurunda kaybolurlar ve ricâlü'l-gayb (gayb erenleri) ellerinde sopalar ve kılıçlar olduğu halde o mecliste hazır bulunurlar; ve her kim kibir ve benliği ve ihlassızlığı sebebiyle itiraz edip, kabul etmezse, imanının kökünü ve dininin dallarını keserler ve çeke çeke sakara götürürler; ben keşfen (manevî keşif yoluyla) böyle görüyorum.
Bu büyük bir sırdır. Mesnevî okunurken, sadece harfler ve kelimeler değil, manalar ve ruhlar da o mecliste hazır bulunur. O meclis, bu dünyada kurulmuş bir misal âlemi köşesi gibidir. O meclise edeple giren feyz alır, kibirle itiraz edenin ise manevi âlemdeki hâli perişan olur. Nitekim Hazret-i Pîr, Çelebi Hüsameddin'e hitaben, Mesnevî'yi inkâr eden birinin misal âlemindeki acı sonunu nasıl gördüğünü söyler:
Ey Hüsâmeddîn'im! Bu Mesnevî-i Şerîfin mu'terizi ve düşmanı bu demde cehennemin sakar ismindeki tabakasına baş aşağı gittiği, sana âlem-i misâlde (misal âleminde) gösterildi.
Mesnevî'ye yapılan muamele, doğrudan misal âleminde bir karşılık bulmaktadır. O, sıradan bir eser değil, manevi tesiri olan, yaşayan bir varlıktır. Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî'yi, ruhlar âleminden bu dünyaya sefer eden âşina ruhlar için hazırlanmış bir marifet sofrası olarak tanımlar. O sofradan bir cevheri saklayıp da taliplisine vermeyenin, manevi âlemde büyük zararlara uğrayacağını söyler.
Nihayetinde, Mesnevî'nin yaptığı şey, bu kesif âlemin suretlerini kullanarak, latif olan misal âleminin ve dahi mana âleminin kapılarını aralamaktır. O, "yönlü âlem" olan cisimler dünyasından, "yönsüz âlem" olan can vilayetine bir davettir. Her hikâyesi, her temsili, bir rüya tabiri gibidir; zâhirdeki suretin ardındaki bâtınî manayı gösterir.
Mesnevî'yi okurken sadece bir metin okunmadığı, misal âlemine açılan bir pencereden bakıldığı bilinmelidir. O pencereden bakan göz, bir gün kalp gözü olur da, padişahın rüyasında gördüğü hekimi uyanıkken gördüğü gibi, hakikatin misal âlemindeki suretleri bu dünyada müşahede edilmeye başlanabilir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Alem-i Misal kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
Mesnevî-i Şerîf Şerhi (Cilt 10) — Konuk efendi, "dördüncü felek"ten muradın âlem-i misâl olduğu îzâhını verir; ruhun ışığı bahsi bu çerçevede genişler.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Alem-i Misal
Âlem-i Misâl'in hakikatini idrak etmek, onun irfan haritasındaki yerini bilmekle mümkündür. O, tek başına duran bir ada değil, varlık mertebeleri okyanusunda diğer adalarla gizli ve aşikâr yollardan bağlı bir kıtadır. Her bir kavram, Âlem-i Misâl'in bir başka yüzünü aydınlatan birer kandil gibidir.
Âlem-i Misâl'in en yakın komşusu, içinde yaşadığımız bu kesif, fizikî âlem, yani Nasut âlemidir. Nasut, şehadet âlemi, yani gözümüzle gördüğümüz, elimizle tuttuğumuz her şeydir. Misal âlemi ise bu Nasut âleminin hemen bir perde gerisindeki latif aslıdır. Nasut'taki her bir ağacın, her bir taşın, her bir insanın Misal âleminde bir sureti, bir latif karşılığı vardır. Bu dünyadaki cisimler, Misal âlemindeki o latif suretlerin kesifleşmiş, maddeye bürünmüş gölgeleri gibidir. Dolayısıyla Misal âlemi, Nasut'un hem sebebi hem de manasını taşıyan bir berzahtır.
Bu mertebeler silsilesi, ariflerin Hazarat-ı Hamse, yani Beş İlâhî Hazret adını verdiği tasnif içinde daha da berraklaşır. Âlem-i Misâl, bu beş basamaklı inişin (tenezzül) dördüncü basamağıdır. Hakk'ın Zât-ı Mutlak'ından (Lâ taayyün) başlayan tecellî yolculuğu; Ahadiyyet, Vahidiyyet (İlmî Suretler/A'yân-ı Sâbite), Ruhlar Âlemi (Ceberut ve Melekut) mertebelerinden geçer ve Âlem-i Misâl'e ulaşır. Burada ruhlar ve manalar, ilk defa suretlere bürünürler. Bu, henüz madde ağırlığı olmayan, latif suretlerin bulunduğu bir hazrettir. Bu hazretten sonra ise son durak olan Şehadet (Nasut) âlemi gelir. Demek ki Misal âlemi, varlığın zuhûr seyahatinde uğranması zorunlu bir menzildir.
Bu seyahatte Misal âleminin bir üst durağı Melekut âlemidir. Melekut, saf ruhların ve meleki kuvvetlerin bulunduğu âlemdir. Orada suret değil, sadece saf manalar ve ruhaniyet vardır. Bir emrin, bir mananın Melekut'tan Nasut'a inebilmesi için mutlaka Misal âlemine uğrayıp bir suret elbisesi giymesi gerekir. Melekut bir tohumun içindeki özdür; Misal âlemi o tohumun hayalî bir filiz ve ağaç suretine bürünmesi, Nasut ise o ağacın topraktan bedenen çıkmasıdır. Melek Cebrail'in (a.s.) Peygamber Efendimize (s.a.v) bazen aslî suretinde değil de bir insan (Dıhye) suretinde görünmesi, Melekut'tan Misal'e bu geçişin en güzel misalidir.
Bu sebeple Âlem-i Misâl, Alem-i Mana ile de sıkı sıkıya bağlıdır. Alem-i Mana, yani Manalar Âlemi, Misal âleminin canıdır. Misal'deki suretler, o manaların taşıyıcılarıdır. Bir rüyada görülen yılan sureti, Misal âleminin bir tecellîsidir; bu suretin taşıdığı "gizli düşmanlık" veya "nefsani hazine" manası ise Alem-i Mana'ya aittir. Manalar âlemi, bir lisanın kelimelerinin anlamları gibidir; Misal âlemi ise o anlamların büründüğü harfler ve kelimelerdir. Biri olmadan diğeri dilsiz ve anlamsız kalır.
İnsanın bu latif âleme açılan en bilindik kapısı ise Rüya tecrübesidir. Uykuya daldığımızda, bedenimizin ve beş duyumuzun ağır perdeleri bir süreliğine aralanır ve ruhumuz kendi aslına yakın olan Misal âleminde serbestçe gezinmeye başlar. Rüyada gördüğümüz acayip hadiseler, konuştuğumuz ölüler, uçan insanlar, hepsi Misal âleminin kendine has kanunlarının birer yansımasıdır. Rüya, her gece bize bu ara âlemin varlığını ve işleyişini hatırlatan ilâhî bir talimdir. Bu yüzden arifler, "Bu dünya hayatı uykudur, insan ölünce uyanır" buyurmuşlardır.
Âlem-i Misâl'in en temel tanımı onun bir Berzah oluşudur. Berzah, iki şeyi birbirinden ayıran ama aynı zamanda birleştiren ara bölge, engel, perde demektir. Misal âlemi, ruh ile ceset arasında; latif ile kesif arasında; mana ile madde arasında bir berzahtır. Aynı zamanda, ölümle birlikte ruhun bedenden ayrılmasından kıyamete kadar bekleyeceği ara âlemin adı da Berzah'tır. Bu, Misal âleminin en somut ve herkesin tecrübe edeceği yönüdür. Dünyada ektiğimiz manevî tohumlar, Berzah âleminde, yani Misal âleminin bir veçhesinde, ya cennet bahçeleri ya da cehennem çukurları suretinde karşımıza çıkar.
Rüya Mana Alemi ifadesi, bu kavramın iki yönünü birleştirir. Bu, rüyanın sadece boş bir hayal olmadığını, bilakis manalar taşıyan bir âlemden haberler getirdiğini vurgular. Rüya, Misal âleminin bir alt kümesi, Mana âleminin ise bir ifade biçimidir. Bu tabiri kullanmak, rüyaya sıradan bir psikolojik olay gibi değil, tabir edilmesi gereken, içinde hikmetler barındıran ilâhî bir mektup gibi bakmamızı sağlar.
Misal âleminin bir üstünde Melekut, onun da bir üstünde ise Ceberut âlemi bulunur. Ceberut, İlâhî İsimlerin ve Sıfatların tecellî ettiği, kaza ve kaderin yazıldığı âlemdir. Orası saf irade ve kudret âlemidir. Ceberut'ta bir şeyin "Ol" emriyle var olması takdir edildiğinde, bu emir önce Melekut'ta bir ruhaniyet kazanır, sonra Misal'de bir surete bürünür ve en son Nasut'ta bir cisim olarak zuhûr eder. Misal âlemi, Ceberut'un o haşmetli ve ezici kudretini, mahlukatın kaldırabileceği latif suretlere tercüme eden bir rahmet perdesidir.
Bütün bu âlemlerin zuhûru, Taayyün süreciyle, yani Mutlak Vücûd'un kendi kendine tecellî ederek mertebe mertebe belirlilik kazanmasıyla gerçekleşir. Âlem-i Misâl, bu taayyünler silsilesinde "taayyün-i misâlî" yani misalî/hayalî belirlenme mertebesidir. Hakk'ın Zât mertebesindeki mutlak gaybından çıkıp görünür âleme inen tecellîsi, her mertebede bir "elbise" giyer. Misal âlemi, ruhun madde elbisesini giymeden önceki en son giydiği latif ve nûrânî "hayal elbisesi"dir.
Bu âlemin sırlarına vakıf olan ve dilini en iyi konuşan peygamber ise şüphesiz Hz. Yusuf (a.s.)'dır. Onun hayatı, Âlem-i Misâl'in bir şerhi gibidir. Gördüğü rüya ile başlayan çilesi ve yine rüyaları tabir etme (te'vilü'l-ehâdîs) ilmiyle Mısır'a sultan olması, bu âlemin hem tehlikelerini hem de imkânlarını gözler önüne serer. O, suretlerin ardındaki manaları görme sanatının pîridir. Bu yüzden Füsûsu'l-Hikem'de Yusuf Fassı, "Hikmet-i Nûriyye", yani Nûrânî Hikmet olarak adlandırılır. Çünkü Misal âlemi, nûrânî ve latif suretlerin âlemidir ve Yusuf (a.s.) bu nuru okuyanların efendisidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Sen Terzibaba İrfan Mektebi'nin dijital kütüphanesinde Âlem-i Misâl kavramı, üç ana sütun üzerinde yükselir: Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve şerhleri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem'i ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'i. Her biri, bu latif âlemin kapısını farklı bir anahtarla açar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin külliyatında Âlem-i Misâl, yüksek hikemî bir bahis olmaktan çıkarılıp sâlikin seyr-i sülûk yolculuğunda adım adım tecrübe ettiği canlı bir hakikate dönüştürülür. Onun sohbetlerinde Misal âlemi, "öteki dünya" gibi uzak bir yer değil, insanın kendi bâtınında, aklı ile nefsi arasındaki mücadelenin yaşandığı, rüyalarının tabir edildiği, mürşidin himmetinin tecellî ettiği bir iç âlemdir. Terzibaba, İbn Arabî'nin vücûd mertebeleri tasnifini alır ve onu müridin kalp atışlarında hissedeceği bir seviyeye indirir. Misal âleminin, ruhlar âleminin feyzini cisimler âlemine taşıyan bir köprü olduğunu anlatırken, bu köprünün mürşid-i kâmilin nazarı ve himmetiyle nasıl geçileceğini gösterir. Meleklerin, peygamberlerin ve evliyanın farklı suretlerde görünmesi (temessül) gibi harikulade halleri, sâlikin manevî yolculuğunda karşılaşabileceği işaretler olarak yorumlar. Onun dilinde Misal âlemi, irfan yolcusunun manevî tekâmülünü ölçtüğü bir ayna, Rahmani ve nefsani ilhamları ayırt etmeyi öğrendiği bir talim meydanıdır.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise Âlem-i Misâl, varlığın vücûdî yapısının temel bir unsuru olarak ele alınır. Şeyh-i Ekber için bu âlem, sadece bir geçiş bölgesi değil, Hakk'ın tecellîsinin olmazsa olmaz bir mertebesidir. O, Âlem-i Misâl'i "Hayal" kavramıyla açıklar ve bunu ikiye ayırır: Âlemin bizatihi kendisi olan "Hayal-i Mutlak" ve insanın idrakinde beliren "Hayal-i Mukayyed". Bu ayrımla Şeyh-i Ekber, bütün kâinatın, Hakk'ın Zâtı'na nispetle bir hayal, bir rüya olduğunu, bizim ise bu rüyanın içinde kendi küçük rüyalarımızı (hayal-i mukayyed) gördüğümüzü anlatır. Yusuf Fassı'nda rüya ve suretlerin ardındaki nûrânî hakikatleri, Halid Fassı'nda ise Berzah âleminin nasıl bir "sabitlik içinde dönüşüm" yeri olduğunu izah eder. Onun nazarında Misal âlemi, ruhlar âlemine göre kesif ve karanlık, cisimler âlemine göre ise latif ve aydınlıktır. Bu, zıtların bir araya geldiği, tenzih ile teşbihin el ele tutuştuğu bir Cem makamıdır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'inde Âlem-i Misâl, hikâyelerin ve sembollerin diliyle, kalbe işleyen bir üslupla anlatılır. Mevlânâ, bu âlemin ahlâkî ve manevî sonuçları üzerinde durur. Ona göre bu dünya, Misal âleminin bir dalı, bir gölgesidir; asıl olan orasıdır. "Bu dünya bir dağdır, sözlerin ona çarpar ve sana geri döner" derken, amellerimizin ve niyetlerimizin Misal âleminde nasıl birer surete bürünüp bize geri döneceğini anlatır. Mesnevî'de anlatılan nice kıssa, aslında Misal âleminin işleyiş kanunlarının birer örneğidir. Kötü huyların yılanlar, akrepler suretinde tecessüm etmesi; iyi amellerin ise cennet bahçeleri ve güzel yüzlü yoldaşlar olarak belirmesi, Mevlânâ'nın sıklıkla başvurduğu bir anlatım biçimidir. Hz. Yusuf'un rüyası ve kardeşlerinin ona secde etmesi gibi sembolik anlatılarla, Misal âleminden gelen haberlerin tabir edilmeden anlaşılamayacağını, bunun için de kalp gözünün açık olması gerektiğini vurgular. Mevlânâ için Misal âlemi, insanın kendi hakikatini, yani ne ekip ne biçeceğini gördüğü ilâhî bir tarladır.
Değerlendirme
Netice olarak, Âlem-i Misâl sohbetinden alacağımız en kıymetli hisse şudur: Bu kavram, uzak bir âlemin hikâyesi değil, bizzat kendi varlığımızın, tecrübemizin ve geleceğimizin anahtarıdır. O, ruh ile beden, mana ile madde arasında köprü kuran, varlığın olmazsa olmaz bir mertebesidir.
İnsanın hayal gücü, bu muazzam âleme açılan kişisel kapısıdır. Bu kapıdan bakan kimse, eğer nefsini terbiye etmemişse kendi vehim ve kuruntularının karanlık suretlerini görür. Eğer bir mürşid elinde kalbini tasfiye etmişse, aynı kapıdan Rahmânî tecellîlerin ve ilhamların nurlu manzaralarını seyreder.
Yaptığımız her amel, düşündüğümüz her fikir, beslediğimiz her duygu, bu dünyada kaybolup gitmez. Hepsi Misal âleminde birer tohum olur, orada yeşerir ve latif bir surete bürünür. Ölümle birlikte o âleme göçtüğümüzde, dünyada ektiğimiz bu suretlerden başka bir yoldaşımız, başka bir mekanımız olmayacaktır.
Bu yüzden Âlem-i Misâl'i bilmek, sadece bir irfan meselesi değil, bir ahlâk ve yaşayış meselesidir. Kendi berzahımızı daha bu dünyadayken güzelleştirmenin, rüyalarımızı arındırmanın ve nihayetinde "ölmeden evvel ölerek" o büyük uyanışa hazırlanmanın yolunu gösterir. Hakk, cümlemizi bu uyanışa erenlerden eylesin.