Hz. Yusuf (a.s.)
Güzelliğiyle dillere destan olmuş, kıssası Kur’ân-ı Kerîm’de “ahsenü’l-kasas” yani kıssaların en güzeli olarak anılmış bir hakikat aynasına, Hz. Yusuf’a (a.s.) bakacağız. Onun adı anıldığında akla yalnızca bir peygamberin çileli hayatı değil, aynı zamanda Cemâl tecellîsinin zirvesi, rüya ilminin anahtarı, gönül kuyusundan Mısır’ın sultanlığına uzanan bir seyr-i sülûk dersi gelir. Hz. Yusuf, sadece tarihî bir şahsiyet değil, her sâlikin kendi iç âleminde bulması, anlaması ve yaşaması gereken bir mertebedir. Onun kıssası, Hakk’ın Zâtî kelâmıyla anlattığı bir öykü olmakla birlikte, kulun kendi nefs zindanından çıkıp gönül tahtına oturmasının da usûlüdür.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Hz. Yusuf hakikatinin kaynağını anlamak için, onun kıssasının nasıl beyan edildiğine bakmak gerekir. Diğer peygamber kıssalarından farklı olarak, Cenâb-ı Hakk bu kıssayı bizzat kendi Zâtî lisanıyla, yani Ulûhiyyet mertebesinden doğrudan Resûl-i Ekrem Efendimizin (s.a.v.) mübarek kalbine aktarmıştır. Bu, kıssanın değerini ve taşıdığı sırların derinliğini gösteren mühim bir işarettir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri bu inceliği şöyle açıklar:
” (Nahnü nekussu aleyke) Burada ki ifade, de, zâtî’dir, yâni Cenâb-ı Hakk bizzat bu kıssanın kendisi tarafından peygamber Efendimize anlatıldığını kendisi lîsân-ı Ulûhiyyetinden açık olarak haber vermektedir ki: ne kadar hayatın içinde olduğunu ve bazı hususların bizzat kendisi tarafından, sıfat-ı zâtiyye olan, kelâm-ı İlâhîsinden, “işitme” (sem-i Muhammedî) yye ye intikâl ettirilmiş olduğunu görtemektedir. (Ahsenel kasasi) “Kıssa-anlatım-hikâye-ibretlik lerin en güzeli,) Hakk’ın kendisi tarafından Peygamber (s.a.v.) Efendimize anlatılmaktadır. Diğer kıssalarda, ise “Vetlü aleyhim” onların üzerlerine “oku-tilâvet et” ümmetine bildir şekliyledir. Bu İlâh-î bilgi Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine’dir. “Vetlü aleyhim” ise, Risâlet mertebesinden, abdiyyet mertebesine dir.
Hz. Yusuf kıssası sıradan bir hikâye anlatımı değildir. Bu, Zât’ın Zât’a bir sohbetidir. “Nahnü nekussu” (Biz anlatıyoruz) ifadesi, araya bir vasıta girmeksizin, Hakk’ın Kelâm sıfatının doğrudan tecellîsidir. Bu tecellî, Ulûhiyyet (İlâhlık) mertebesinden Risâlet (Peygamberlik) mertebesine bir tenezzüldür. Diğer kıssalardaki “Vetlü aleyhim” (Onlara oku) emri ise, Risâlet mertebesinden abdiyyet (kulluk) mertebesine, yani ümmete bir tebliğdir. Dolayısıyla Yusuf kıssası, kaynağının Zâtî oluşuyla diğerlerinden ayrılır ve “en güzel” vasfını bu yüzden alır. Çünkü bu kıssa, varlık seyrinde ilk defa “gönül seyrini” bir bütün olarak bildiren İlâhî bir derstir.
Kıssanın başlangıcı, zâhir âleminin değil, bâtın âleminin bir tecellîsi olan rüya ile olur. Hz. Yusuf, rüya ilminin pîridir. Rüya, irfan yolunda basit bir uyku hâli değil, zâhirî duyuların perdelendiği, bâtınî idrakin kapılarının aralandığı lâtif bir yaşam alanıdır. Terzibaba Hazretleri rüyanın hakikatini şöyle tanımlar:
Rû’ya, kelime anlam ve manâsının ifadesini, ( zâhiri-dış, beş duygunun geçici olarak, uyku ismi verilen sürede durması, ve uyku hali bölümünün bir kısmında, aynı beş duygunun bâtın-iç, yönüyle yaşanan lâtif ve gerçek bir yaşam süresidir,) diye belirtebiliriz. Bilindiği gibi rû’ya-larımız hayatımızda inkâr edilemez birer gerçektirler ve yaklaşık her birerlerimizi uzun süre etkisi altında tutan rû’ya-larımız da olmuştur. Aslında dünya yaşantımız dahi, bize göre uzun gibi görünen, gerçek hale göre ise, çok kısa olan, bir rû’ya-dan ibarettir.
Dünya hayatı bir rüya ise, uykuda görülen rüya, rüya içinde rüyadır. Hz. Yusuf’un gördüğü rüya da, onun hakikatinin, yani Yûsufiyyet mertebesinin zuhûra çıkışının ilk işaretidir. Bu, sıradan bir çocuğun hayali değil, Akl-ı Küll mertebesindeki babası Hz. Yakub’un sırrı olan bir hakikatin, yeryüzü sahnesinde görünür kılınma anıdır.
(İz kâle Yûsufu li ebîhi yâ ebetî innî raeytü ehade aşere kevkeben veşşemse vel kamera raeytühüm lî sacidîne.) 12/4. “Bir vakit ki, Yûsuf babasına demişti: Ey babacağım!. Muhakkak ben -rüyâmda- on bir yıldız ile güneşi ve ayı gördüm, onları bana secde ederlerken gördüm.” Bu Âyet-i Kerîme ile yûsufîyyet mertebesi bilgilerine geçilmektedir. … “Gizli bir hazine idim” hakikatinden hubb-i yûsufiyyet mertebesi’nin tarih sahnesinde tecellî i İlâh-î olarak bu Âyet-i Kerîmeler ile zuhura çıkmaya başladığını görmekteyiz. Bir vakit ki, Yûsuf babasına demişti: “Ey babacağım!.” Oğul babanın sırrı, yani hakikatidir. Akl-ı Küll mertebesinde olan baba Yâkûb’un bâtınî varlığında mevcud, Yûsufiyyet hakikatinin nûr’u, yoğunlaşarak bir çocuk insân, sûretine bürünerek yeryüzünde görünüp faaliyyet eder bir hâle gelmişti.
Hz. Yusuf, babası Hz. Yakub’un bâtınında saklı bir sır, bir hakikattir. “Gizli bir hazine idim, bilinmekliği Hubb ettim (sevdim)” kudsi hadîsinin bir tecellîsi olarak, o güzellik ve ilim hakikati, bilinmekliği sevmiş ve Yûsuf sûretinde zuhûr etmiştir. Rüya, bu zuhûrun ilk perdesidir. On bir yıldız, güneş ve ayın ona secde etmesi, onun hakikatinin etrafındaki diğer hakikatleri nasıl kuşatacağının ve kendine tâbi kılacağının misâl âlemindeki bir görüntüsüdür. Bu, gönül makamının başlangıcı ve eğitimidir.
Hz. Yusuf, bu özel ve Zâtî tecellînin bir mazharı olmakla birlikte, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın insanlığa hidayet için gönderdiği peygamberler silsilesinin de şerefli bir üyesidir. Kur’ân-ı Kerîm, onu atalarıyla birlikte anarken, bu seçkin zümreyi “muhsinler” yani işini en güzel şekilde yapanlar olarak niteler.
“Vevehebnâ lehu ishâka veya’kûb(e) kullen hedeynâ venûhan hedeynâ min kabl(u) vemin zurriyyetihi dâvûde vesuleymâne veeyyûbe veyûsufe vemûsâ vehârûn(e) vekezâlike neczî-lmuhsinîn(e)” Biz ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nûh’u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da. İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları işte böyle mükâfatlandırırız. (6/84)
Bu âyet, Hz. Yusuf’u ihsan makamıyla ilişkilendirir. İhsan, Hakk’ı görüyormuşçasına bir kulluk şuurudur. Peygamberler bu şuurun zirvesindedir. Onlara verilen Nübüvvet ve Risâlet, kendi çabalarıyla kazandıkları bir mertebe değil, Hakk’ın ezeli takdiriyle onlara bahşettiği bir lütuftur. Bu, vehbîdir, yani bir bağıştır; kesbî, yani çalışarak elde edilen bir kazanç değildir. Hak Teâlâ, onlara bu yüce mertebeleri karşılıksız olarak ihsan etmiştir. Hz. Yusuf’un kıssası da bu İlâhî ihsanın, cemâl ve ilim ile nasıl zuhûra çıktığının en güzel örneğidir. Onun hayatı, Zâtî bir kelâmın, lâtif bir rüyanın ve vehbî bir nübüvvetin insan sûretinde tecessüm etmiş hâlidir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Hz. Yusuf (a.s.): Aslı ve Mertebesi
Kıssaların en güzeli, “ahsenü'l-kasas” diye anılan Hz. Yusuf’un (a.s.) menkıbesi, yalnızca geçmişte yaşanmış bir peygamber hikâyesi değildir. O, her an içimizde, kendi varlık tecellîlerimizde, nefs ve gönül mücadelemizde yeniden zuhûr eden canlı bir hakikattir. Hz. Yusuf, sadece Mısır’a sultan olmuş bir vezir değil; Cemâl sıfatının tecellîsi, rüya ilminin pîri ve tevhidin en lâtif dersini zindanın karanlığında veren bir mürşiddir.
Onun mertebesini anlamak, “Gizli bir hazine idim” sırrının nasıl bir beşer suretinde, bir peygamber lisanında ve bir âşık gönlünde kendini açtığını anlamaktır. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz’in sohbetlerinde bu kıssa, kuru bir tarih anlatısı olmaktan çıkar, sâlikin kendi seyrini okuyacağı bir irfan haritasına dönüşür. Zira Yûsufî hakikat, baba Yâkub’un (a.s.) bâtınında gizli bir sır iken, yeryüzüne bir çocuk suretinde tenezzül etmiştir. Bu, Akl-ı Küll mertebesinden bir hakikatin, zaman ve mekân âleminde nasıl ete kemiğe büründüğünün en güzel misallerindendir. Nitekim Terzibaba Hazretleri bu inceliğe şöyle işaret eder:
Oğul babanın sırrı, yani hakikatidir. Akl-ı Küll mertebesinde olan baba Yâkûb’un bâtınî varlığında mevcud, Yûsufiyyet hakikatinin nûr’u, yoğunlaşarak bir çocuk insân, sûretine bürünerek yeryüzünde görünüp faaliyyet eder bir hâle gelmişti.
Hz. Yusuf'un Rüyası: Misâl Âleminde Kendi Hakikatini Görmek
Hz. Yusuf kıssası bir rüya ile başlar ve bir rüyanın tabiriyle kemâle erer. Fakat bu rüya, gündelik hayattaki nefsanî kuruntulardan, dağınık hayallerden değildir. Bu, bir hakikatin, Levh-i Mahfuz’daki bir yazının, daha fiil âlemine çıkmadan evvel misâl âleminde kendini göstermesidir. Hz. Yusuf’un "Muhakkak ben rüyamda on bir yıldız ile güneşi ve ayı gördüm, onları bana secde ederlerken gördüm" demesi, kendi hakikatini, kendi istidadını, ezeldeki yerini görmesidir. Terzibaba Hazretleri bu görmenin mahiyetini şöyle açıklar:
“Muhakkak ben -rüyâmda- (raeytü) ben gördüm demesi, uyku hâlinde bedeni varlığı hareketsiz ve idraksiz olduğu halde, misâl âleminde ki, lâtif olan a’yân-ı sâbitesi itibariyle İlâh-î benliği tarafından bâtın gözü ile görmesi, bu hale aracı olup zâhire, nafs-î varlığına şuur olarak aktarılıp kayda geçmesidir.
Rüya gören, bedendeki Yusuf değil, onun hakikatidir. Görülen yer, bu bildiğimiz dünya değil, suretlerin hakikatlerinin bulunduğu latîf bir âlem olan misâl âlemidir. Görülen şey ise a'yân-ı sâbite'dir. Yani Hz. Yusuf’un, Hakk’ın ilminde sabit olan hakikati, istidadı, potansiyeli. Cenâb-ı Hakk, kulunun ezeldeki bu hakikatini, yine kulunun bâtın gözüyle ona seyrettirir. Rüya, o seyrin beşerî şuuruna bir yansıması, bir tercümesidir. Yıldızlar, güneş ve ay, onun kardeşleri, babası ve annesinin hakikatleridir. Onların secdesi ise, gelecekte fiil âleminde zuhûr edecek olan Yûsufî mertebenin üstünlüğünün ve kuşatıcılığının bir işaretidir.
Bu tür rüyalar, irfan dilinde ikiye ayrılır. Biri, görüldüğü gibi aynen vuku bulan [keşf-i mücerret](/wiki/kesf-i-mucerret)tir. Diğeri ise sembollerle gelen ve tabir, yani yorum gerektiren [keşf-i muhayyel](/wiki/kesfkesf)dir. Hz. Yusuf’un rüyası, bu ikinci türdendir.
Bu zuhurat gelecekten haber veren ve (keşf-i muhayyel) olan bir zuhurat idi, çocukluğunda gördüğü (11 yıldız güneş ve ayın kendisine secde etmesi) nin gerçeğini fiil âleminde (20) küsûr sene sonra kardeşlerinin anne babasının kendisine tazim secdesinde bulunduklarını görmüş oldu.
Yıldız, kardeş demektir; güneş, baba; ay ise anne. Bu sembolleri çözmek, onlardaki mânâyı açığa çıkarmak ise ayrı bir ilim, bir hikmet gerektirir. Hz. Yusuf’a verilen “nûrâniyet ilmi” de budur.
Nûr ve Zulmetin İdrak Kapısı: Rüya Tabirinin Nûrâniyet Hikmeti
Hz. Yusuf’a verilen rüya tabiri ilmi, sadece sembolleri bilmek değildir. Bu ilim, varlığın temel bir işleyişini, zıtların birliğini idrak etme sanatıdır. Hakikat, ancak zıddıyla bilinir ve tecellî eder. Güzellik çirkinlikle, varlık yoklukla, nûr da zulmetle anlaşılır. Terzibaba Hazretleri’nin Füsûs şerhinden aktardığı üzere:
Ve bir de, nûr-i hakîkî, zulmet ile idrâk olunur; Çünkü onun zıddıdır. Ve her şey zıddıyla inkişaf eder.
Hz. Yusuf’un hayatı, bu zıtların birliğinin, yani Cem makamının en güzel örneğidir. Kardeşlerinin haset zulmeti, onu Mısır’ın vezirlik nûruna ulaştıran bir vesile olmuştur. Kuyunun karanlığı, sarayın aydınlığına bir basamaktır. Zindanın çilesi, ilâhî hikmetin ve tevhid sırrının beyan edildiği bir medreseye dönüşmüştür. Rüya tabiri de, rüyanın zahirî ve bazen karanlık görünen sembollerinin ardındaki hakikat nûrunu görme sanatıdır. Bu ilim, kural ve kaidelerle öğrenilecek bir şey değildir; o, Hakk’ın bir atâsı, bir lütfudur.
Ve rû’yâ tâbirinde bir kâide ve kânûn yoktur. Binâenaleyh hayâlî sûretlerin keşfini-yorumunu, ilgilendiren nûrâniyyet ilm-i, bir kimseye atâ olunmazsa-verilmezse, mer-î olan-görülen, sûretlerin hakîkatini anlamaktan âciz kalır.
Bu nûrâniyet ilmi, Hz. Yusuf’a tahsis edilmiştir. Çünkü onun mertebesi, Nûr isminin bir tecellîsidir. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûs’ta buyurduğu gibi, Hz. Yusuf’tan sonra kim bu ilme vâkıf olursa, o mertebeden, yani Yûsufî ruhaniyetten bir pay alarak bilir. O, bu ilmin pîridir. Firavun'un gördüğü yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ve yedi yeşil başağa karşılık yedi kuru başak rüyasını, Mısır'ın en bilgili geçinenleri "karma karışık rüyalar" diyerek çözememişken, Hz. Yusuf bu zulmet gibi görünen sembollerden yedi yıllık bolluk ve yedi yıllık kıtlık nûrunu çıkarmıştır. Bu, zulmetin içinden nûru, celâlin içinden cemâli görme hikmetidir.
"Çeşitli Rabler"den Vâhid ve Kahhâr Olan Allah'a Davet
Hz. Yusuf’un zindandaki hali, onun peygamberlik ve mürşidlik vasfının zirveye ulaştığı yerdir. Dışarıda köle, içeride ise hakikat sultanıdır. Zindan arkadaşları ondan rüyalarının tabirini istediklerinde, o önce tabiri yapmaz. Önce tevhidin en derin sırrını onların kalbine nakşetmeye çalışır. Bu, sadece putlara tapanlara bir çağrı değildir; her birimizin kendi iç dünyasında yaşadığı gizli şirkten kurtulmaya bir davettir. Terzibaba Hazretleri bu noktayı şöyle açar:
İnsânlarda da böyledir, her bir insânı kontrolu altında tutan bir isim ve o ismin bir mânâsı vardır. Onu ençok etkile-yen odur. Gerçi varlıkta her bir “esma-i ilâhiyye” den bir miktar terkip vardır, fakat hakim olan, onun “ismi hassı” dır. İşte o da, onun Rabb-ı ve ilâhıdır. Kişi farkında olmadan “aman yarabbi” dediğinde evvelâ en yakınında onu kontrol eden “Rabb-ı hass” ına yönelmiş olmaktadır.
Her birimiz, Cenâb-ı Hakk’ın bir isminin özel tecellîsi altındayız. O isim, bizim hususi Rabbimiz, yani Rabb-ı hass'ımızdır. Kimimiz Celîl isminin, kimimiz Cemîl isminin, kimimiz Rezzâk, kimimiz Kahhâr isminin tecellîsi altındayızdır. Hz. Yusuf’un zindanda sorduğu o can alıcı soru, bu hakikate dayanır:
“Ey zindan arkadaşlarım; çeşit, çeşit Rabb’lar mı hayırlıdır, yoksa vahid ve kahhar olan Allah mı?”
Buradaki "çeşitli Rabler" (erbâb-ı müteferrika), bâtınî mânâda işte bu bizi yöneten tekil ilâhî isimlerdir. Sadece kendi Rabb-ı hass’ının tecellîsine takılıp kalmak, bütün isimlerin sahibi olan, bütün Rablerin Rabbi olan Rabbü'l-erbâb’ı görememek, bir tür perdeliliktir. Hz. Yusuf’un daveti, bu tekil isimlerin, bu "çeşitli Rablerin" perdesini yırtıp, hepsinin kaynağı olan, Vâhid ve Kahhâr olan, bütün isimleri kendinde toplayan Allah isminin hakikatine ulaşmaya bir çağrıdır. Bu mertebeye ulaşan ise İnsân-ı Kâmil olur.
Çünkü insân-ı kâmil, "Allah" ismi câmi'inin görünme yeri olduğundan bu isim altında toplanmış olan bütün ilâhi isimlerin görünme yeri olmuş olur. Ve onun Rabb'i, Rabb-i mutlak ve Rabbü'l-erbâb olan "Allah" ismi câmi'i olur.
Hz. Yusuf’un zindandaki bu dersi, sülûkun en temel adımıdır: Kendi hususi tecellîlerimize takılıp kalmaktan kurtulup, varlığın mutlak sahibine, Zât-ı Mutlak’a yönelmek.
Her An Yeni Bir Tecellî: Yûsufî Güzellikte Zuh��r Eden Hakk
Hz. Yâkub’un, oğulları arasında Hz. Yusuf’a duyduğu derin sevgi, kıssanın bir diğer kilit noktasıdır. Kardeşlerin hasedini körükleyen bu sevgi, basit bir babalık şefkatinin ötesinde, bir peygamberin bir başka tecellîdeki Hakk’ı müşahede etmesidir. Hz. Yâkub, Yusuf’un suretinde, diğerlerinde göremediği özel bir ilâhî tecellîyi, eşsiz bir güzelliği seyrediyordu. Bu, irfânî bakışın temelidir: Surette kalmayıp, suretin ardındaki Sîret’i, yani Hakk’ın kendini açığa vuruşunu görmek. Terzibaba Hazretleri bu sırrı, "tecellîde tekrar yoktur" ilkesiyle açıklar:
Hak Teâlâ iki mazhara aynı tecellîyi etmediği gibi, bir mazhara da iki aynı tecellîyi etmez. Zîrâ tecelliyât-ı Hak nâmütenâhîdir. Ve her mazhardan bir tecelli-i hâs ile zâhir olan ancak Hak’tır.
Her bir varlık, Hakk’ın sonsuz tecellîlerinden eşsiz bir tanesinin zuhûr yeridir. Cenâb-ı Hakk, her an yeni bir şe’ndedir, her an yeni bir tecellîdedir. Hz. Yâkub’un farkı, bu tecellîlerin en kemâllilerinden birini Yusuf mazharında, yani Yusuf aynasında görmesiydi.
Binâenaleyh Ya’küb (a.s.) Yûsuf (a.s.)da gördüğü tecellîyi diğerlerinde görmediği ve Hakk’ı o mazharda kemâliyle müşâhede eylediği için, Yûsuf a ve onun kokusuna meftûn olmuş idi. Ve nihâyet o koku, Ya’küb (a.s.)ın muattal olan kuvve-i bâsırasına hayât-bahş oldu. Böyle olunca, Hz. Ya’küb’un aşkı Yûsuf'a değil, hakıkatta Hakk’a idi. Zâhir-bîn olanlar Yûsuf a zannettiler.
Aşk, hakikatte Hakk’adır. Güzellik, hakikatte Hakk’ın Cemâl sıfatının bir yansımasıdır. Hz. Yâkub’un, yıllar sonra Mısır’dan gelen gömleğin kokusuyla gözlerinin açılması, maddî bir kokunun fizyolojik bir tesiri değildir. O koku, maşukun, yani Yûsufî tecellînin habercisidir. O koku, vuslatın müjdesidir. O koku, âşığın gönlündeki aşk ateşini yeniden alevlendirerek, aradaki perdeleri yakan ve görmeyi yeniden mümkün kılan ilâhî bir lütuftur.
Hz. Yusuf’un mertebesi, bu derinlikli bakışı gerektirir. O, sadece güzel bir peygamber değil, güzelliğin ardındaki hakikate işaret eden bir ayna; rüyaların ardındaki mânâyı çözen bir âlim; çeşitli Rablerin ötesindeki Tek olan’a çağıran bir mürşiddir. Onun kıssası, bizim kendi kuyularımızdan çıkıp gönül Mısır’ımızın sultanı olmamız için bir yol haritasıdır.
Terzibaba Geleneğinde Hz. Yusuf (a.s.)'in Yaşanması
Kur'ân'ın "ahsenü'l-kasas", yâni kıssaların en güzeli diye bizlere takdim ettiği Hz. Yusuf (a.s.) kıssası, geçmişte yaşanmış bitmiş bir tarihî vesika değildir. O, her an, her sâlikin gönül âleminde yeniden yaşanan, canlı, diri bir hakikattir. Zira Cenâb-ı Hakk, bu kıssayı bizlere sadece ibret alalım diye değil, aynı zamanda kendi nefsimizin Mısır'ında, kendi gönül Yusuf'umuzla tanışalım, kendi Züleyha'mızla yüzleşelim ve kendi kuyumuzdan yine O'nun ipiyle çıkalım diye anlatmıştır.
Bu yol, bir içe doğru seferdir. Bu seferin haritası da insanın kendi varlığında dürülüdür. Ârifler, bu yolculuğu, bu seyr-i sülûk'u anlamak ve anlatmak için insanın bâtınî yapısını katman katman açmışlardır. Her bir katman, bir imtihan sahası, bir geçilmesi gereken denizdir.
Sülûk Yolunun Haritası: Nefs ve Gönül Kuyusu
Hakk'a giden yol, en başta insanın kendini bilmesinden geçer. Hadîs-i Şerif'te buyurulan “Men arafe nefsehu fekad arafe Rabbehu” yani "Nefsini bilen Rabbini bilir" sırrı, bu yolculuğun anahtarıdır. Lâkin bu nefs, tek bir yüzü olan, basit bir varlık değildir. O, içinde hem en aşağı mertebeleri, hem de en yüce hakikatleri barındıran katmanlı bir yapıdır. Ârifler, sâlikin yolculuğunu nefs mertebeleri üzerinden tarif etmişlerdir.
Ârifler bireysel olarak Hakk yolunun seyr-ü seferinde “nefs” -i “yedi” mertebeye ayırmışlardır. YEDİ NEFİS MERTEBESİ 1. Nefs-i emmâre, Nefs-i levvâme, Nefs-i mülhime, Nefs-i mutmeinne, Nefs-i Râdıye, Nefs-i mârdiyye. Nefs-i sâfiye, diye isimlendirmişlerdir. Bu mertebelerden sonra Hakk’a Mi’râc etmek için beş Hazret mertebesi daha vardır, ancak yeri olmadığı için burada izahına geçmiyoruz. Bu hususlar kısaca şöyle belirtilmiştir. Hakk’a varmak ister isen. Gönül yolun tutman gerek. Üzerinden varlık yükün. Hemen çözüp atman gerek. Bir de kâmil yere varıp. Evvel elin tutman gerek. Yedi deniz beş deryayı. Kanat açıp geçmen gerek. Diye belirtilen, yedi deniz “nefs” mertebeleri, beş derya ise, “Hazarât-ı Hamse” dir.
En alt basamakta o, kötülüğü emreden Nefs-i Emmâre'dir. Bu, Yusuf'u kuyuya atan kardeşlerin hâlidir; haset, kıskançlık ve benlik davasının güdüldüğü karanlık bir mertebedir. Lakin bu nefs, güzel bir terbiye ile, bir mürşid-i kâmil elinde eğitilirse Mi'râc'a doğru kanat açar.
Yusuf kıssası, bu yedi denizi geçmenin hikâyesidir. O kıssada Hz. Yakub, İnsân-ı Kâmil'in vücudunu, yani kâmil aklı temsil eder. Hz. Yusuf ise onun sırrını taşıyan "veled-i kalb"dir, yani gönüldür.
Elbette Yakup insân-ı kâmilin vücududur. Yûsuf babasının sırrını taşıyan bir velettir… Veled-i kalbtir, kâinatta güzelliklerin dörtte biri İnsanoğluna taksim olunmuş; dörtte üçü Yûsuf aleyhisselama bahşedilmiştir. Buluğa eren kimselerin sapıtmasına mukabil bu kalb çocuğunu da gönül kuyusuna atarlar. Fena kuvvetleri temsil eden kardeşler ve Yûsuf kuyuya indiği zaman orada mevcut haşarelerin bir seyisi var: "Ey burada hazır bulunan arkadaşlar, başlarınızı içeri alınız, kendinizi göstermeyiniz. Bu gelen kainatın en güzelidir... Sakının onu korkutmaktan... Onu incitirseniz kâinatı üzerinize yıkarlar, helak olursunuz" diyor.
Her sâlikin içinde bir "gönül Yusuf'u" vardır. Bu Yusuf, İlâhî güzelliğin, Cemâl sıfatının bir tecellîsidir. Ve her sâlikin içinde, o gönül Yusuf'unu çekemeyen, onu kendi benlik kuyularına atmak isteyen "nefsânî kardeşler" de mevcuttur: Haset, kibir, öfke, şehvet gibi "fena kuvvetler"... Sülûkun başlangıcı, bu gönül Yusuf'unun, nefsânî kardeşler tarafından benlik kuyusuna atılmasıyla başlar. Kuyu, sâlikin kendi içine döndüğü, dış dünyadan elini eteğini çektiği, karanlık ve yalnız bir yerdir. Ama o kuyu, aynı zamanda Cebrail'in vahiy getirdiği, İlâhî sırların açıldığı bir halvethânedir. Sâlik, bu kuyudan kendi başına çıkamaz. Orada bir kervan bekler, bir ipin ucunu bekler. O ip, bir mürşid elidir. O el ile kuyudan çıkıp, benlik Mısır'ına sultan olma yolculuğu başlar. Zira gaye, hapiste kalmak değil, "Yûsuf gibi kuyudan çıkıp Beden Mısır-ı mülküne Sûltan olmak lâzım gelmektedir."
Cemâl Tecellîsi Karşısında Nefsin Aczi: Mısırlı Kadınlar Hâli
Sâlik, benlik kuyusundan çıkıp nefsini terbiye etmeye başladığında, gönül Yusuf'unun güzelliği yavaş yavaş ortaya çıkar. Bu güzellik, ahlâk-ı hamîde'dir, edeptir, muhabbettir. Fakat bu güzellik, aynı zamanda yeni bir imtihanı da beraberinde getirir. Nefsânî duygular, yani Yusuf'u kuyuya atan kardeşler gibi, bu sefer de Mısır'ın kadınları suretinde zuhur ederler. Onlar, Züleyha'nın, yani kalbin aşka düşmesini kınayan, dedikodu yapan, akıl ve mantıkla aşkı yargılayan nefsânî hallerimizdir.
Gönül mertebesi kendinde bulunan nefsâniyyet kardeşlerinin aralarında fısıldaştıklarını duyuyor. Ve bu hâdise gönülü çekemediklerini gösteriyor. Ve onlara bir haberci gönderdi. Oturacak yerler hazırladı. Onların her birinin eline bıçak verdi. Bunların önüne “çık” dedi. Bu gerçekten büyük bir hâdisedir. Kendi nefsimizde bunu temaşa edersek Yûsuf (a.s.) yani bizdeki gönül, hakikat ve tarikat çalışmaları ile bir hayli eğitim ve terbiye aldıktan sonra, yani kendini bildikten kendi güzelliği ortaya çıktıktan sonra, o nefis Zelihası gönül Yûsufunu “çık ortaya” diye çıkartmasıyla, kendisinde bulunan nefis lerin, nefsin kardeşlerinin Yûsufun, yani gönlün güzelliği karşısında ne kadar aczde kaldıklarını anlatıyor.
Züleyha'nın, yani Hakk'a âşık olmaya başlayan kalbin yaptığı şey nedir? O nefsânî halleri bir ziyafete davet eder. Onların önüne meyveler ve birer "sikkîn", yani bıçak koyar. "Sikkîn", sükûnet kökünden gelir. Kesip ayıran, hareketsiz bırakan demektir. Sonra gönül Yusuf'u ortaya çıktığında, o aklıyla her şeyi ölçüp biçen, kınayan nefs halleri ne yapar?
Vaktaki onu gördüler, onu pek büyüttüler ve kendi ellerini kesiverdiler ve dediler ki: Allah Teâlâ'yı tenzîh ederiz, bu bir insân değil, bu ancak üstün bir melektir... Yûsuf (a.s.)ı gördüler. Onlara arzı endam edince bulunduğu perdenin arkasından çıkınca yahut içeri girince ona “Allahuekber” diyerek tekbir getirdiler. Hayretlerinden dona kaldılar. Nidâ ettiler. Ve ellerindeki bıçaklarla ellerini kesmeye başladılar. Elma ve armut soyuyoruz diye ellerini parçalamaya başladılar. Ve hiç farkında olmadılar. Acı duymadılar.
Bu hâl, sâlikin yolculuğunda yaşadığı bir fenâ (yokluk) tecrübesidir. Hakikatin güzelliği, Cemâl tecellîsi öyle bir şiddetle zuhur eder ki, akl-ı maâş, yani dünyevî akıl, kendini unutur. Elindeki bıçakla parmağını kestiğinin farkına varmaz. Çünkü o anda, o tecellînin nurunda kendi beşerî varlığı kaybolmuştur. Acı duymamasının sebebi budur. Kesilen parmak, beşeriyetine aittir; ama o anda müşahede ettiği, hakikat-i Yusufiyye'dir. O "sikkîn" (bıçak), o anda onlara "sekîne" (huzur, sükûnet) indirir. Varlıklarından geçerler, o mertebenin fenâsıyla fânî olurlar. Bu, sülûkta aklın ve mantığın bittiği, aşkın ve müşahedenin başladığı yerdir.
Mürşid Eliyle Kuyudan Çıkış ve Edep Dersleri
Kıssanın her bir durağı, sâlik için bir edep mektebidir. Bu yolda tek başına ilerlemek mümkün değildir. "Hakk’a varmak ister isen... Bir de kâmil yere varıp. Evvel elin tutman gerek." sözü, bu hakikati ifade eder. Zira nefs ve hevânın ateşi, benlik bulutları o kadar yoğundur ki, sâlikin tek başına bunlarla başa çıkması imkânsızdır.
Nefsimizin, hevasâtımızın, itirazlarımızın ateşi bundan da beterdir. "Sizi ateşten koruyacağım" diye yolumuzu saptırmak isteyenler'de olacaktır. İslâm demek hakka ve hakîkata teslim olmak demektir. Bu suretle selâmete ulaşmak demektir... Biraz anlayabiliyorsanız diğerlerini de anlamaya gayret ediniz, itiraz ateşine yanmayınız. Bu yol kurtuluş yoludur.
Bu yolda en büyük tehlike, Hakk'tan bir an bile olsa yüz çevirip mahlûktan medet ummaktır. Bu, peygamberler üzerinden bile bizlere öğretilen en ince edep derslerinden biridir. Hz. Yusuf (a.s.) zindandayken, kurtulacağını müjdelediği sâkiye "Beni efendinin yanında an" demesi, bir "zelle", yani bir sürçme olarak görülür. Çünkü peygamberlik makamı, göz açıp kapayıncaya kadar bile Hakk'tan gayrısına yönelmekten münezzeh olmayı gerektirir.
Yûsuf hapishaneye girmiştir, fakat serbest kalacağını müjdelediği sarayın şarapçısına kendisini unutmamasını, Firavunla hatırlatmasını rica etmiştir. Bu peygamberler için bir kabahattir. Hakk onları huzuruna kabul etmek, onlara hitap etmek lütfunda bulunmuş iken, bir peygamberin hatta bir velinin göz açıp kapayıncaya kadar bile haktan gayrı her hangi bir varlığa nazar etmeleri ve mahluktan lütuf ve yardım beklemeleri bir kabanattir.
Bu yüzden Yusuf, o unutturma yüzünden zindanda senelerce daha kalır. Bu, sâlike bir derstir: Kapıların sahibi de, anahtarların sahibi de O'dur. Sebeplere takılıp Müsebbibü'l-esbâb'ı, yani sebepleri halk edeni unutma! Aynı edep dersi, Hz. Yakub (a.s.) üzerinden de verilir. Oğlu Yusuf için ağlamaktan gözleri kör olunca, Hakk'tan gelen hitap manidardır:
«Ey Ya’kûb! Oğlun için ağladın, gözlerin kör oldu. Sana peygamberliği ben verdim. Hattâ seni ben yarattım. Eşini, oğlunu sana ben verdim. Seni tecrübe ettim. Eğer benim için bir damla gözyaşı dökseydin sana derhal oğlunu buldurur, gönderirdim. Ben kapımda benden başkası için yaş dökülmesini istemem. Ben âlemlerin Rabbiyim, faili muhtarım. Zülcelâvelikramım» demiştir.
Bu derin bir derstir. Aşk ve muhabbet, yalnızca ve yalnızca O'na yöneldiği zaman hakikat olur. Sâlikin gönlü, gayrıya meyleden her türlü sevgiden arınmadıkça, vuslat kapısı açılmaz. Gözyaşı bile, O'nun için döküldüğünde bir kıymet taşır. Bu, tevhidin en hassas mîzanıdır.
Zikirle Mutmain Olmak: Erbâb-ı Müteferrikadan Vâhid ve Kahhâr'a Yöneliş
Yolculuğun özü, dağınıklıktan birliğe, çokluktan Tek'e varmaktır. İnsanın içinde onu çekiştiren, her biri ayrı bir şey isteyen nice "rab" vardır. Bunlar nefsin arzuları, hevesleri, korkuları, beklentileridir. Hz. Yusuf'un zindanda arkadaşlarına sorduğu soru, aslında her sâlikin kendine sorması gereken sorudur:
“Yâ sâhibeyi's-sicni e erbâbun müteferrikûne hayrun emillâhü'l-vâhidü'l-kahhâr” (Ey benim zindan arkadaşlarım! Birbirinden ayrı, darmadağınık rabler mi daha hayırlıdır, yoksa her şeye hâkim ve galip olan bir ve tek Allah mı?)
Bu "erbâb-ı müteferrika", yani darmadağınık rabler, sâlikin benliğindeki putlardır. Kimi parayı kendine rab edinir, kimi makamı, kimi şöhreti, kimi ailesini, kimi de kendi nefsini... Sülûk, bu sahte rableri birer birer devirip, kalbi sadece Vâhid ve Kahhâr olan Allah'a teslim etme sanatıdır. Bu teslimiyet, ancak zikirle, yani O'nu anmakla, O'nun şuurunda olmakla mümkündür.
(İyi bilin ki kâlpler ancak Allah’ın zikri ile mutmein olur,13/28) lâfzı ilâhisi bu hâline güzel anlatmaktadır. Burada Allah zikri demek sadece tesbih ile Allah Allah diye sayarak Onu anmak değil, ancak idrak ile evvelâ Rabb, yani Rububiyyet mertebesini anlayıp oraya yönelmek, oradan da daha sonraki çalışmalarla ULÛHİYYET mertebesine ulaşmak olduğunu anlamamız icab etmektedir.
Kalplerin tatmin olması, yani "mutmain" mertebesine ulaşması, bu idrakle olur. Sâlik anlar ki, kendisini terbiye eden, rızkını veren, her an onu gözetip kollayan, onun "Rabb-ı hass"ı olan tecellîden, bütün âlemlerin Rabbi olan mutlak Varlığa, Ulûhiyyet mertebesine bir yol vardır. Yusuf kıssası, bu yolculuğun en güzel rehberidir.
Füsûsu'l-Hikem'de Hz. Yusuf (a.s.)
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet deryası olan Füsûsu'l-Hikem, bir mücevher kutusu gibidir. Her bir peygamber, o kutunun içinde parlayan farklı bir cevherdir ve her cevher, Hakk'ın bir "Kelime"sini, yani bir hakikatini taşır. Bu kelimelerden biri de Hz. Yusuf (a.s.) Efendimiz'e aittir.
Şeyh-i Ekber, bu bahsi açarken her peygamberin taşıdığı özel hikmeti bizlere bildirir. Bu, rastgele bir sıralama değil, vücûdî bir mertebeler silsilesidir. Nasıl ki Hz. Âdem'de ilâhî hikmet, Hz. Nûh'ta subbûhî hikmet tecellî etmişse, Hz. Yusuf'a gelince sıra bambaşka bir nûra bürünür.
Ba'dehû Kelime-i Yûsufiyye'de mündemiç hikmet-i nûriyye, ba'dehû Kelime-i Hûdîyye'de mündemiç hikmet-i ahadiyye...
Bu ifade, bir harita gibidir. Bize der ki, "Yusuf kelimesine vardığında, orada Nûrânî Hikmet'i, yani ışığa, aydınlığa, nûra dair hikmeti bulacaksın." Bu nûrânî hikmet, eşyanın bâtınını, perdenin arkasındaki hakikati görme ilmidir. Zâhirin karanlığında kalmayıp, misâl âleminin ışığıyla aydınlanma, rüyanın dilini çözme ve tecellîlerin sırrına erme hikmetidir. Hz. Yusuf'un bütün kıssası, bu nûrun bir kuyudan zindana, zindandan saraya nasıl yayıldığının hikâyesidir.
Rüyanın Hakikati: Hayal Hazinesinde Zuhûr Eden Sûretler
Hz. Yusuf kıssasının merkezinde meşhur rüyası vardır. On bir yıldız, güneş ve ayın kendisine secde ettiğini görmesi... Şeyh-i Ekber, bu hadiseyi ele alırken, bize varlığın ve idrakin işleyişine dair derin bir sırrı fısıldar.
Yûsuf (a.s.)ın, kendi kardeşlerini yıldızlar ve pederiyle teyzesini güneş ve ay sûretinde müşâhedesi, ancak kendi hayâli cihetindedir. Yoksa mer'î olan kardeşleri ve pederi ve teyzesi cihetlerinden değildir; ve eğer onlar cihetinden olaydı, bu sûretlerde zuhûrlarını kendilerince tasavvur edip murâd edinirler idi. Velâkin böyle yıldızlar ve güneş ve ay sûretle- rinde olarak Yûsuf (a.s.)ın rüyasında görünmeyi murâd etmediler.
İbn Arabî Hazretleri buyuruyor ki, Hz. Yusuf'un gördüğü o manzarayı, kardeşleri veya babasıyla teyzesi kendi iradeleriyle oluşturmadı. Onların bu rüyadan haberi bile yoktu. Bu sûretler, "Yûsuf (a.s.)'tan meydana geldi," yani onun kendi "hayal hazinesi"nde, Hayal Âlemi dediğimiz lâtif mertebede zuhûr etti.
Her insanın içinde, Cenâb-ı Hakk'ın bir tecelligâhı olan bir Hayal Âlemi vardır. Burası, mânâların sûrete büründüğü, hakikatlerin sembollerle konuştuğu bir berzah âlemidir. Hz. Yusuf'un rüyası, onun A'yân-ı Sâbite'si, yani ilâhî ilimdeki hakikatiyle ilgili bir mânânın, kendi hayal hazinesinde bu şekilde sûrete bürünmesidir. Kardeşlerinin hakikati "yıldız" sûretinde, babası ve teyzesinin hakikati ise "güneş ve ay" sûretinde tecellî etmiştir. Bu tecellî, görenin, yani Hz. Yusuf'un kendi bâtınında gerçekleşen bir müşâhededir. Bu, rüyanın ne kadar şahsî ve bâtınî bir tecrübe olduğunu gösterir. Bu hikmet, sâlik için de bir ders taşır: Gördüğün rüyalar, yaşadığın zuhûratlar, senin kendi bâtın âleminin bir yansımasıdır.
Rüya Tabiri: Sûretten Mânâya "Cevâz" Etmek
Rüya tabiri, yani "ta'bîr" nedir? Şeyh-i Ekber, bu kelimenin kökenine iner ve bize bir başka kapı aralar.
Ve "ta'bîr”in ma'nâsı rü'yâda gördüğü sûretten emr-i âhara cevâzdır. İmdi öküz, kaht ve vüs'atte, seneler oldu.
"Ta'bîr", Arapça'da "karşıya geçmek" anlamına gelen "ubûr" kökündendir. Rüya tabiri de rüyada görülen sembolik bir "sûret" yakasından, onun işaret ettiği hakikî "mânâ" yakasına geçmektir. Bu geçişe İbn Arabî Hazretleri "cevâz" der. Yani bir halden başka bir hale, bir sûretten başka bir mânâya intikal etmek...
Mısır Aziz'inin rüyası bunun en güzel misalidir.
İşte rü'yâ ta'bîr taleb ettiğini bildiği için Azîz اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ (Yûsuf, 12/43 “ rüyamı bana yorumlayın” dedi. Ve "ta'bîr"in ma'nâsı dahi rü'yâda görülen suretten diğer bir emre geçmektir ki, o emr âlem-i hayâlde görülen suretin ma'nâsıdır. Ya'nî suver-i hayâliyyeye münâsebeti olan suver-i hissiyyedir. Bunun için Hz. Yûsuf (a.s.) Azîz'in hayâl aleminde gördüğü yedi semiz öküzü ve yeşil başakları yedi bolluk senesi; ve yedi zayıf öküzü.ve kuru başakları dahi yedi kıtlık senesi ile ta'bîr buyurdu.
Aziz, rüyasında "yedi semiz inek" ve "yedi cılız inek" gördü. Mısır'ın sözde âlimleri, bu sûretlerin içinde takılıp kaldılar. "Karışık rüyalar" deyip işin içinden çıkamadılar. Çünkü onlar, sûret yakasından mânâ yakasına "geçiş" yapacak, "cevâz" edecek ilme sahip değillerdi. Hz. Yusuf ise, o nûrânî hikmetle baktı. "Semiz inek" sûretinden "bolluk yılı" mânâsına geçti. "Cılız inek" sûretinden "kıtlık yılı" mânâsına geçti. O, sûretlere takılmadı, sûretlerin delâlet ettiği hakikate ulaştı. İşte rüya tabiri, sembol okuma ilmidir. Âlem-i hayâlde görülen bir şeklin, âlem-i şehâdetteki karşılığını bulma sanatıdır. Bu ilim, vehbîdir, yani Cenâb-ı Hakk'ın bir lütfudur. Nitekim Hakk, Yusuf Sûresi'nde "Biz ona olayların yorumunu (te'vîl'el-ehâdîs) öğrettik" buyurur.
Kıssanın sonunda, rüya aynen çıktığında Hz. Yusuf "Rabbim onu hak kıldı." (Yusuf, 12/100) demiştir. Bu da bize gösterir ki, sâdık rüya, hayal âleminde var olan bir hakikatin, zamanı gelince şehâdet âleminde zuhûr etmesinden ibarettir.
Nübüvvet ve Risâletin Sonu, Velâyetin Bekâsı
Füsûs'un Yusuf bahsinde ele alınan bir diğer mühim mesele, nübüvvet (peygamberlik) ve velâyet (Allah dostluğu) arasındaki ince farktır.
Dünyadan sonra amel edemiyorsun ki amel yoktur. Cennet de cehennemde amel yoktur, ameller olmadığı için de nebilik ve risalette kendiliğinden düşmüş olmaktadır. Ve risâlet kesilince, yani kesilince hakîkatiyle kesilir. Çünkü artık devamı mümkün olmadığından hakikati ile kesilir. Fakat velayet böyle değildir. O dünyâda ve âhirette kesilmez. Çünkü Allah için "Velî" ismi bakîdir. Nitekim Yûsuf (a.s.)dan naklen Kur'ân-ı Mecîd'de: اَنْتَ وَلِيِّ فِى الدُّنْيَا وَالاَخِرَةِ .(Yûsuf,12/101) buyrulmuştur.
Nübüvvet ve risâlet, bir "vazife"dir. İnsanları Hakk'a davet etme, şeriatı tebliğ etme vazifesi... Bu vazife, teklif ve imtihan âlemi olan dünya hayatıyla sınırlıdır. Ahirette amel ve teklif kalkacağı için, bu vazifeler de son bulur.
Fakat Velâyet, bir vazife değil, bir "hâl"dir. Hakk'a yakınlık, O'nun dostluğunu kazanma hâlidir. Bu yakınlığın kaynağı, Hakk'ın "el-Velî" ismidir. Bu isim, Zât-ı İlâhî'nin ezelî ve ebedî bir ismidir. Dolayısıyla O'nun tecellîsi olan velâyet de kesintiye uğramaz. Dünyada da bâkîdir, ahirette de...
Hz. Yusuf'un, zindandan çıkıp Mısır'ın hazinelerinin başına geçtikten, ailesine kavuştuktan sonra ettiği o muhteşem dua, bu hakikate bir işarettir. O, "Bana mülk verdin, olayların yorumunu öğrettin" diye şükrettikten sonra, "Ey gökleri ve yeri var eden! Sen dünyada da ahirette de benim Velîm'sin" (Yusuf, 12/101) diye niyaz eder. O, geçici olan mülkü değil, bâkî olan velâyeti istemektedir. Nübüvvet ve risâlet şerefinin ötesinde, kesintiye uğramayacak olan o ebedî dostluğa, yakınlığa taliptir.
Bu, her peygamberin aynı zamanda bir velî olduğunu, hatta velâyet mertebesinin nübüvvetin bâtını ve aslı olduğunu gösterir. Bir resul veya nebi, dünyadaki vazifesi bitince aslına, yani velâyetine rücû eder. Bu yüzden "Her nebinin merci'i velâyete ve ilm-i ilâhîye olur." denilmiştir. İnsân-ı Kâmil olan her peygamber, bu dünyadan sonra da "Velî" ismiyle Hakk'a en yakın olanlardan olmaya devam eder.
Bu hikmet, bizlere de şu dersi verir: Dünyevî makamlar, unvanlar, vazifeler gelip geçicidir. Sâlikin asıl hedefi, fânî olan değil, bâkî olandır. Asıl gaye, Hakk'ın rızası ve O'nun ebedî dostluğudur ki, bu da velâyet yolundan geçer.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Hz. Yusuf kıssasının zâhirdeki güzelliği, cemâli ve ibret dolu hadiseleri, bir de bâtınî hikmet denizi barındırır. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri, Füsûsu'l-Hikem adlı eserinde Yusuf Kelimesi'ne geldiğinde karşımıza "Nûrânî Hikmet"i çıkarır. Bu nûr, eşyanın hakikatini aydınlatan, zıt gibi görünenleri birleştiren, kesrette vahdeti gösteren bir nûrdur. Bu derinlik, zâhirde çelişki gibi duran nice meselenin cem makamında nasıl bir araya geldiğini, tenzih-teşbih dengesinin nasıl kurulduğunu ve sâlikin kalbinde bu hakikatlerin nasıl tecellî ettiğini bize öğretir.
Allah'a Davetin İlâhî Sırrı: Bir "Mekr" mi, Bir Rahmet mi?
Hz. Yusuf'un zindanda arkadaşlarını dine davet ederken söylediği "Ben, sizi Allah'a davet ediyorum" (Yûsuf, 12/108) sözü, zâhirde bir tebliğdir. Ancak hakikat nazarında bu davet, içinde derin bir sır, bir "ilâhî mekr" (gizemli plan) barındırır. Bu, ilk bakışta aklı şaşırtan bir Tevhid muktezasıdır.
Zira Allah’a davet davet olunana mekirdir. Zira Allah’a davet, davet olunana mekirdir. Yani birisi birisini Allah’a davet ediyor, o davet olunan kimseye hiledir o yani ben seni Allah’a davet ediyorum, Ahmedi, Mehmedi Allah’a davet ediyorum. İşte o Ahmed’e, Mehmed’e hiledir. Zahirde davet davettir o ayrı. Batını yönden baktığımız zaman bu bir hiledir. Biz burada işin özünü anlamaya çalışıyoruz. Peki bu neden böyle? Çünkü o başlangıçtan ayrı kılınmadı ki gayeye davet olunsun. Hiç ayrılmadı ki davet olunsun.
Bu söz, Vahdet-i Vücûd mektebinin temel bir dersidir. Varlık birdir ve o da Hakk'ın Vücûd'undan ibarettir. Cenâb-ı Hakk, "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" (Hadîd, 57/4) buyurur. Hâl böyleyken, zaten Hakk'tan bir an bile ayrı düşmemiş olan bir varlığı "Hakk'a davet etmek," o varlığın kendisini Hakk'tan ayrı görme vehmini pekiştirmek olmaz mı? "Mekr" veya "hile" denilen incelik buradadır. Davet, muhatabın ayrılık (fark) makamındaki şuuruna hitap eder, onu kendi hakikatine, yani zaten içinde bulunduğu birliğe (cem) çağırır. Kişi, kendisini ayrı ve uzak zannettiği için davete muhtaçtır. Davet, bu uzaklık vehmini ortadan kaldırmak için kurulmuş ilâhî bir düzenektir.
Ancak bu mekr, aldatıcı değil, uyandırıcıdır. Özellikle Muhammedî mîzanda bu davet, bambaşka bir mertebe kazanır:
Binâenaleyh zevk-i Muhammedî üzere da'vet aslâ mekr değildir. Zîrâ Muhammedîlerin da'veti, Furk��n'a değil, Kur'ân'a ve cem'edir. Onun için Nebi (a.s.) عَلَى بَصِيرَةٍ (Yûsuf, 12/108) ya'ni "Basîret üzere” kaydiyle emrin küllîsi Allâh'a mahsûs olduğunu, ya'ni onun şühûdunda davet eden, davet olunan ve kendisine da'vet kılınan ve kendisinden davet edilen hep bir şeyden ibâret bulunduğunu ve o şey'-i vâhidin, muhtelif mertebelerde birtakım mütekābil esmâ ile zâhir olduğunu tenbîh eyledi.
Bu, "basîret üzere" yapılan davettir. Bu davette dâî (davet eden), med'uv (davet edilen) ve davetin yöneldiği Zât'ın aslında tek bir hakikatin farklı mertebelerdeki zuhûrları olduğunu bilir. Bu, Allah'tan Allah'a bir çağrıdır; kulun gafletinden, kendi hakikati olan Hakk'a bir uyanış davetidir.
"Çeşitli Rabler"den Tek ve Kahhâr Olan Allah'a
Hz. Yusuf'un zindandaki davetinin bir diğer katmanı, "erbâb-ı müteferrika" yani "çeşitli, dağınık rabler" meselesidir. O, zindan arkadaşlarına sorar:
Ey zindan arkadaşlarım, farklı farklı Rablar mı daha hayırlıdır, yoksa Rabb-ul erbab olan Allah (c.c.) mı daha hayırlıdır?
Bu soru, sadece putlara tapanlara değil, varlığın işleyişini anlamak isteyen her sâlike yöneltilmiştir. İrfan mektebinde her bir varlık, ilâhî isimlerden bir ismin mazharıdır ve o ismin hükmü altındadır. O isim, o varlığın Rabb-ı hass'ı, yani özel Rabbidir.
...işte şimdi hangi ismin tesiri altında ise bir insan o onun Rabbıdır. İşte Yusuf (a.s.) ın da bahsettiği odur. ﴿٣٩﴾ يَا صَاحِبَىِ السِّجْنِ ءَ اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ 12/39 Ey zindan arkadaşlarım, farklı farklı Rablar mı daha hayırlıdır, yoksa Rabb-ul erbab olan Allah (c.c.) mı daha hayırlıdır? Diye orada Yûsuf (a.s.) ikaz ediyor.
Bir tüccarın Rabb-ı hass'ı Rezzâk (rızık veren) ismidir; bir âlimin Alîm (bilen) ismidir; bir sanatkârın Musavvir (şekil veren) ismidir. İnsan, hayatı boyunca bu farklı isimlerin, yani "çeşitli rabler"in tecellîleri altında yaşar.
Ma’lûm olsun ki, “rabb” “mâlik” ve “sâhib” ma’nâsına gelir... İmdi bir hükümdârın tebaasından her biri nisebden bir nisbetle “erbâb”dır. Çünkü mallarının ve çocuklarının “rabb”idir. Velâkin üzerlerinde maslahata menûtan mutasarrıf olan hükümdarları hepsinin “rabb”idir. Binâenaleyh o “rabb-i a’lâ” ve “rabbü’l-küll” olmuş olur. Ve rubûbiyyet-i ilâhiyye ise cemî’-i zerrât-ı kâinâta şâmil ve onların rubûbiyyet-i cüz’iyyelerini muhît olduğundan Rabb-i mutlak, ancak “Rabbü’l-âlemîn”dir.
Hz. Yusuf'un daveti, bu dağınık ve cüz'î rablerin (isimlerin) esaretinden kurtulup, bütün bu rablerin Rabbi olan Rabbü'l-erbâb'a, yani Allah ism-i câmi'ine yönelme çağrısıdır. O, Vâhid'dir (Bir), Kahhâr'dır (bütün bu dağınık rableri hükmü altında ezen, toplayan). Tevhid, bu dağınıklıktan kurtulup birliğe ermektir. Sırat-ı müstakîm, bu çeşitli rableri inkâr etmek değil, hepsini kendinde toplayan Rabb-ı Mutlak'ın yolunda yürümektir.
Sırat-ı müstakıym Rabb-ul erbabın yolu üzerinde yürümeyi gerektirir diyor. Yani Süleyman’a (a.s.) tabiyet erbab-ı müteferrikayı farklı Rablara cami olan Rabb-ı Mutlak’ın yani mutlak Rabbın sırat-ı müstakıymi üzerinde işte o sıratel mustekıym, Fatiha’da bahsedilen اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ sıratı mustakıymdir. O insan-ı kamilin”Cami” isminin zuhur mahalidir sıratı mustakıym.
Tecellînin Aynası: Göz Aydınlığı ve Helâk
Bir tecellînin, farklı mazharlarda (tecellî yerlerinde) farklı sonuçlar doğurması, zıtların birliğinin en güzel örneklerindendir. Aynı güneş ışığı, çamaşırı ağartır ama çamuru karartır. Bu, tecellînin kendisinde bir ayrım olduğu için değil, mazharın istidadı, yani kabiliyeti ve yönelimi farklı olduğu içindir.
Hz. Musa kıssası bu sırrı en çarpıcı şekilde ortaya koyar. Hz. Musa, Firavun'un sarayına bir bebek olarak girdiğinde, Firavun'un karısı Hz. Âsiye, ilâhî bir ilhamla şöyle der: "O, benim ve senin için bir göz aydınlığıdır ([kurretü'l-ayn](/wiki/kurretul-ayn))." (Kasas, 28/9).
Binâenaleyh Mûsâ hakkında Fir’avn’a “Muhakkak o, benim ve senin için kurretü’l-ayndir” (Kasas, 28/9) dedi. İmdi bizim dediğimiz gibi, ona hâsıl olan kemâl sebebiyle, onun kurretü’l-ayni oldu; ve Fir’avn’a da inde’l-gark Allah Teâlâ’nın verdiği îmân sebebiyle kurret-i ayn oldu. Binâenaleyh onu tâhir ve mutahhar olarak kabzeyledi ki, onda hubs cinsinden bir şey kalmadı.
Hz. Musa, kalbi Hakk'a açık olan Hz. Âsiye için gerçekten bir göz aydınlığı ve kurtuluş vesilesi oldu. Firavun için ise zâhirde mülkünün helâk sebebi oldu. Fakat Şeyh-i Ekber, işin bâtınına bakarak der ki: Firavun boğulacağı an iman etti ve o iman sebebiyle Hz. Musa, onun için de bir "göz aydınlığı" oldu. Böylece aynı tecellî (Hz. Musa), bir mazharda (Âsiye) dünyevî ve uhrevî kurtuluşa, diğer mazharda (Firavun) zâhirî bir helâkin ardından gelen bâtınî bir rahmete vesile oldu. Bu, Hakk'ın rahmetinin gazabını geçtiğinin ve zıtların O'nun kudret potasında nasıl eriyip birleştiğinin en açık delillerindendir.
Rüya ve Hakikat: Görenin Gördüğüne Yansıması
Hz. Yusuf'un hikmeti, nûrânîdir ve rüya (rû'ya) ile yakından ilişkilidir. Rüya, bâtın âleminin zâhir âlemine açılan bir penceresidir. Ancak bu pencereden görünen manzara, bakanın gözünün rengine, yani iç hâline göre şekillenir. Gördüğümüz, aslında kendimizizdir.
Bir sâlikin rüyasında Resûl-i Ekrem Efendimiz'i (s.a.v.) görmesi büyük bir lütuftur. Ancak O'nu, bilinen şemâilinin ve hilye-i saâdetlerinin dışında bir surette görürse, bu ne anlama gelir?
Râînin Resûl-i Ekrem Efendimiz’i hilye-i saâdetlerine muhâlif olarak görmesi, kendinin şerîat-ı muhammediyyeye nisbetinin sûretidir. Binâenaleyh o râînin i’tikādında veyâ ilminde veyâ hâl ve makāmında bir noksan vardır. Bu muhâlefet bunlara işârettir. Rü’yâya müteallik tafsîlât Fass-ı İshâkî ile Fass-ı Yûsufî’de gelecektir.
Bu demektir ki, rüyada görülen eksiklik veya farklılık, haşa, Peygamber Efendimiz'de değil, rüyayı görenin kendisindedir. Sâlikin itikadındaki bir eğrilik, ilminde bir eksiklik veya manevî hâlindeki bir kusur, rüyasındaki tecellîye o şekilde yansır. Rüya, sâlike kendi iç dünyasının bir haritasını sunan, nerede hata yaptığını, hangi yönünü düzeltmesi gerektiğini gösteren ilâhî bir ayna olur. Tıpkı Hz. Yusuf'un rüyaları tabir ederek, yani hayal mertebesindeki suretlerden hakikat mertebesindeki anlamlara "geçerek" eşyanın bâtınını okuması gibi, ârif de kendi rüyalarını ve zuhûratını okuyarak nefsini ve Rabbini tanıma yolunda ilerler.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Hz. Yusuf (a.s.)
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin dilinde Yusuf kıssası, yalnızca geçmişte yaşanmış bir peygamber hikâyesi değildir. O, her dem taze, her an yaşayan ve her sâlikin kendi içinde bulup temaşa etmesi gereken bir hakikatler aynasıdır. Mesnevî-i Şerîf, bu kıssayı anlatırken bize tarih dersi vermez; ruhumuzun haritasını önümüze serer. Yusuf, gönül ülkesinin sultanıdır; kardeşleri, o ülkeyi ele geçirmeye çalışan nefsânî sıfatlardır; kuyu, bu dünyaya inişin ve benliğin karanlığıdır; Züleyha, mecâzî olandan hakîkî aşka yükselen ruhun timsâlidir.
Aşkın Sâkîsi ve Aklın Fedâsı
Yusuf (a.s.) denilince akla gelen, gözleri kamaştıran güzelliğidir. Lâkin bu güzellik, bildiğimiz sûret güzelliğinin çok ötesinde, İlâhî Cemâl'in bu âlemdeki bir tecellîsidir. Onu gören göz, eğer nasibi varsa, sûretten Sîret'e, tecellîden Tecellî Eden'e bir pencere açar. Mısır kadınlarının hâli, bu sırrın en latîf şerhidir. Onlar, Züleyha'yı bir köleye gönül verdiği için kınayan, dünyevî işleri idare eden aklın, yani akl-ı maâşın temsilcileriydi. Ta ki Yusuf karşılarına çıkana dek.
"Ömrün sâkîsi" olan cemâl, onlara aşk şarabını içirdi ve akıllarını bir dem aldı. Ömürlerinin mütebâkîsinde de akl-ı maâşın îcâbâtından tok oldular. Ya'ni kadınlardaki akl-ı maâşın îcâbı bu idi ki, Mısır azîzinin karısı olan Züleyhâ'yı ta'yîb edip bu akılları muktezâsınca dediler ki: "Züleyha bir büyük adamın karısı olduğu hâlde teessüf olunur ki, bir âdî kölesine sefîlâne bir sûrette gönül verdi!" Vaktâki Hz. Yûsuf'un cemâlini gördüler, onun aşkı bunların kalblerine müstevlî oldu. Artık akılları hükmünce yaptıkları bu ta'yîbden ömürlerinin bâkîsinde vazgeçtiler. "Meğer Züleyhâ'nın hakkı var imiş!" dediler.
Yusuf'un güzelliği, ömrün sâkîsi olup onlara aşk şarabını sunmuştur. Aşk şarabı içen, hesap-kitap aklından geçer. Onlar, meyve yerine ellerini doğradılar, çünkü o an dünyevî meşguliyetin, benlik şuurunun perdesi yırtılmış, kendilerinden geçmişlerdi. O cemâli gördükten sonra anladılar ki, Züleyha'nın derdi bir beşer aşkı değil, aklı baştan alan bir tecellî sarhoşluğudur. Bu hâl, sâlikin yolunda da böyledir. Hakikat güneşi doğduğunda, kâr-zarar hesabı yapan akl-ı maâş hükümsüz kalır. Kişi, o güzellik karşısında "elini keser", yani kendi iradesini, benliğe dair iddialarını kurban eder.
Çünkü görünen her güzellik, aslında O'nun güzelliğinin bir gölgesidir. Hazret-i Pîr, bu hakikati açıkça ifade eder:
Yüz Yusuf'un aslı, Yüce Allah'ın cemâlidir. Ey kadından daha eksik olan, o cemâle fedâ ol! Yusuf (a.s.)'ın cemâli ve güzelliği gibi birçok cemâlin aslı, Yüce Allah olan Hak Teâlâ hazretlerinin mutlak cemâlidir; ve bu suretler âleminde görülen her bir güzellik, o mutlak cemâlin çeşitli tecellilerinden ibarettir.
Bu yüzden Züleyha'nın aşkı, zamanla mecâzdan hakikate evrilmiştir. Onun için artık her şey Yusuf'tur. Baktığı her yerde, andığı her isimde O'nu görür, O'nu bulur. Bu, tevhîd denizinde erime hâlidir.
O Züleyha, üzerlik tohumlarından ödağacına kadar bütün şeylerin adını Yusuf yapmıştı. Yani, hakikat ehlinin gerçek maşuk olan Hak hakkında kullandıkları terimler pek çoktur. Nasıl ki Yusuf (a.s.)'ın aşığı olan Züleyha, tütsü için kullandıkları üzerlik tohumlarından tut da, ödağacına kadar olan her şeyin adını Yusuf koymuştu. Yani her şeyi Yusuf hayal etmişti.
Âşık için artık kâinatta maşukundan başka bir şey yoktur. Bütün isimler O'nun ismine, bütün yüzler O'nun yüzüne döner. Bu, aşkın aklı feda ettirerek ulaştırdığı en yüce makamlardan biridir.
İki Göz, İki Âlem: Hakikat ve Haset Perdesi
Aynı Yusuf, aynı güzellik, aynı tecellî... Fakat bakan gözler farklı olunca, görülen de farklı olur. Hz. Yakub'un gözünde bir "hûrî", bir cennet güzeli olan Yusuf, kardeşlerinin gözünde neden "hayvan gibi" görünür? Hazret-i Mevlânâ bu derin sorunun cevabını, görmenin bâtınî (içsel) tabiatında arar. Gören, sadece etten ibaret göz değildir; gören, kalbin ve hayâlin ta kendisidir.
Yûsuf kardeşlerinin gözünde hayvan gibi, Ya'kub'un gözünde de o hûrî gibi idi. Yûsuf (a.s.) o kadar güzelliği ile birlikte kardeşlerinin gözünde bir hayvan gibi görünürdü; babası olan Ya'küb (a.s.)ın gözünde ise bir huri gibi idi. Çünkü iki tarafın hayali başka başkaydı. Zira insanda etkili olan hayaldir.
Mesele, bakanın hayalinin, yani iç dünyasının ne ile dolu olduğudur. Hz. Yakub, peygamberlik nuruyla ve ilâhî bir aşkla baktığı için, Yusuf'un sûretindeki hakikati, İnsân-ı Kâmil cevherini görmüştür. Kardeşleri ise, kalplerini dolduran haset ve kin perdesinin ardından baktılar. Haset, en büyük körlüktür; güzeli çirkin, nuru ateş gösterir. Onların zâhir gözleri açıktı ama "aslî göz" olan bâtın gözleri kapalıydı.
Fer' gözü, kötü hayalden onu çirkin gördü; ve aslî göz görünmezdir. "Fer' gözü"nden kasıt, görünen gözdür. "Aslî göz"den kasıt, bâtın gözüdür (içsel görüş). Yani Yusuf (a.s.)'ın kardeşlerinin görünen gözleri, bir kötü hayal olan haset hayalinden dolayı onu çirkin gördüler. Onların aslî gözleri olan bâtın gözleri faaliyetini icra edip onun güzelliğini göremediler.
Bu, sülûk yolundaki her sâlik için mühim bir derstir. İnsân-ı Kâmil'in, bir mürşidin huzuruna varan iki kişiden biri, onda Hakk'ın nurunu görüp teslim olurken, diğeri sıradan bir insan görüp inkâra sapabilir. Fark, mürşidde değil, müridin bakışındadır. Kalbinde kurtluk sıfatı olan, karşısındakini de kurt gibi görür.
Can ki kurtluk vasfında kala, o Yusuf'un yüzünü nasıl görür, söyle! Nefsin kurtluk ve yırtıcılık sıfatıyla nitelenmiş olan bir can, hakikat âleminin Yusuf'u ve sevgilisi olan peygamberleri ve onların vârisleri olan evliyanın bâtınî güzelliğini nasıl görür? Onlar peygamberlerin ve evliyanın yalnızca suretlerini görürler.
Kardeşlerin hasedi, onları hileye ve yalana sevk etti. Babalarının yanına kanlı gömlekle gelip ağlamaları, bâtınlarındaki hastalığın zâhire yansımasıydı.
Yusuf'un kardeşlerinin ağlaması hiledir. Çünkü onların içi hasetten hastalıkla doludur. Nasıl ki Yusuf (a.s.)'ın kardeşlerinin babaları Yakup (a.s.)'a karşı ağlamaları ve kalbi kırık görünmeleri hiledir ve riyadır. Çünkü onların kalpleri ve iç dünyaları hasetten dolayı hastalıkla ve manevi rahatsızlıkla doludur.
Bu iki bakış arasındaki fark, aynı zamanda aşk ile kin arasındaki farktır. Hz. Yakub, Yusuf'un yüzünde gördüğü tecellînin aşkıyla kendi hayatını bir "kuyu"ya, bir ayrılık ve hasret çilesine çevirirken; kardeşleri, aynı tecellîyi göremedikleri için duydukları kinle Yusuf için hakîkî bir "kuyu" kazdılar.
Kuyunun Rahmından Kemâlin Doğuşu: Çilenin Sırrı
Kuyu... Karanlık, dar, dipsiz... Zâhirde bir eziyet, bir son gibi görünür. Fakat hakikatte her kuyu, bir kemâlâtın ana rahmidir. Her zindan, bir vuslatın eşiğidir. Hz. Yusuf'un kıssası, çilenin nasıl bir rahmete dönüştüğünün en güzel misalidir. O, kuyuya düşmekle aslında sadece zâhirî bir iniş yaşadı. Bu iniş, gelecekteki yüceliğin bir basamağıydı. Hazret-i Pîr, bu durumu ayın hallerine benzetir:
Ya'nî misafir dedi ki: "Seni kardeşlerin kuyuya attılar ve seni Mısır'a köle diye sattıkları vakit, azîz-i Mısr'ın zevcesi olan Züleyhâ'nın iftirası yüzünden seni habse koydular. Sen kuyuda ve zindanda ne halde idin?" Hz. Yûsuf cevâben: “Muhâk hâlinde, nûru görünmez olan ay gibi oldum" buyurdu. Muhakda her ne kadar yeni ay iki kat olur; nihayette gök üzerinde bedir olmaz mı?
Ay, dolunay (bedir) olmadan evvel, muhâk denilen karanlık ve görünmez bir evreden geçer. Ama bu yok oluş, yeniden ve daha parlak doğuşun habercisidir. Kuyu ve zindan, Yusuf'un muhâk hâlidir. Orada sabırla, rızayla pişecek ve Mısır'ın ufkunda bir bedir, bir dolunay gibi parlayacaktır. Bu, ilâhî bir usûldür. Kemâle giden her yol, çile ve imtihan vadilerinden geçer.
Hazret-i Pîr, bu hikmeti başka misallerle de perçinler. İnci, ezilip sürme yapılınca gözün nuru olur. Buğday, toprağın karanlığına atılınca başak verip cana gıda olur.
Gerçi inci tanesini havanda dövdüler, gözün ve gönlün nuru oldu, yüksek görür. İnci tanesini havanda dövüp gözlere sürme yaparlar ve macun terkibi yapıp yerler. Gözün nurunu ziyâdeleştirir ve keskin görür ve ma'cûnu da kalbe kuvvet verir. Hz. Yusuf kendisini inciye ve kuyu ve zindanı havana ve çektiği ezâ ve cefâyı döğülmeğe teşbîh buyururlar; ve netîcede isti'dâd-ı nübüvvet-penâhîlerinin ziyâde parladığına işaret ederler.
Bu, sâlik için bir müjdedir. Nefsin kuyusunda, dünyanın zindanında çektiği sıkıntılar, onu ezmek için değil, içindeki inciyi ortaya çıkarmak, toprağa düşmüş bir tohum gibi onu yeşertmek içindir. Yusuf'un kendisi de bu hakikatin farkındadır. Kardeşlerinin yaptığı eziyeti, ilâhî kazânın bir tecellîsi olarak görür ve şikâyet etmez.
Arslana zincirden utanmak olmaz; ve bizim için Allah'ın kazâsından şikâyet yoktur. Kardeşlerin kıskançlığı yüzünden başımıza gelen eziyet, bir arslanın zincire bağlanması türünden ilâhî bir kazâ idi. Arslanın zincire bağlanması, kendisinin kuvvetinin şiddetini ilân ettiği için, ona utanılacak bir durum değildir.
Bu, teslimiyetin ve rızanın zirvesidir. Başa geleni, Hakk'tan bilip sabırla karşılamak, kuyuyu bir mi'raç basamağına, zindanı bir medrese-i Yusufiyye'ye çevirir. Kardeşlerinin taktığı kölelik zinciri, onu Mısır'ın sultanlığına götüren yolun başlangıcı olmuştur. Kulun zannettiği şer, Hakk'ın iradesinde bir hayra gebedir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Hz. Yusuf (a.s.) kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 9: "'Görücü olmadı mı?' Onu görücü eden Yûsuf (a.s.)a olan aşkı idi. Zirâ o kokuyu Yûsuf (a.s.)a âşık olmayan başka a'mâlar koklasa idi, gözleri açılmaz idi. Binâenaleyh gözü açan şey ma'şûkun aşkıdır." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 9, Ahmed Avni Konuk)
- Cilt 10: "(Yûsuf, 12/31) ya'ni 'Onu gördükleri vakit iclâl ve i'zâm ettiler ve ellerindeki meyveyi keserken ellerini kestiler' âyet-i kerimesi mûcibi(nce)..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 10, Ahmed Avni Konuk)
Mesnevî-i Şerîf Şerhi (Ahmed Avni Konuk):
- Cilt 9 — Yûsuf'un kokusu ve gözü açan aşk.
- Cilt 10 — Kadınların ellerini kesmesi ve cemâlin tecellîsi.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Hz. Yusuf (a.s.)
Hz. Yusuf kıssası, irfan yolunun bütün temel kavramlarıyla iç içe geçmiş bir hakikattir. Yusuf (a.s.) denilince akla ilk gelen Sabır’dır; kuyuya atılmanın, köleliğin, iftiranın ve zindan karanlığının her birinde Hakk’ın takdirine rıza ile beklemenin en güzel örneğidir. Bu sabır, kör bir bekleyiş değil, Rüya ile kendisine bildirilen hakikatin bir gün mutlaka zuhûr edeceğine dair sarsılmaz bir imanın tezahürüdür. Gördüğü rüya, Alem-i Misal’den, yani sûretler âleminden, kendi hakikatinin bir yansımasıdır. Bu, Hz. İbrahim (a.s.)’den miras kalan Tevhid sancağını taşıyan bir peygamberin, kendi bâtınındaki tecellîyi daha çocukken seyretmesidir. Kıssanın tamamı, Celâl ve Cemâl tecellîlerinin nasıl iç içe geçtiğinin en lâtif dersidir; kuyu ve zindan Celâl’in, Mısır’a sultan olmak ve vuslat ise Cemâl’in yüzünü göstermesidir. Bu iki tecellînin dünyadaki karşılığı, sâlikin iç âlemindeki Cennet ve Cehennem halleridir; ayrılık cehennem, vuslat ise cennettir. Bu vuslata duyulan iştiyakın adı Muhabbet’tir; Hz. Yakub’un evladına, Züleyha’nın Yusuf’a duyduğu aşk, en nihayetinde Hakk’a duyulan muhabbetin birer sûretidir. Yusuf’un rüyaları yorumlama ilmi, aklın ötesinde bir İrfan’dır; eşyanın hakikatine vâkıf olmanın, Zât’tan gelen bir ilimle konuşmanın adıdır. Bu yol, Fatiha Suresi’nde işaret edilen “kendilerine nimet verilenlerin yolu”dur. Tıpkı Hz. Nuh (a.s.)’ın gemiyle kavmini tufandan kurtarması gibi, Hz. Yusuf da kıtlık tufanından Mısır halkını irfanıyla kurtarmıştır. Bu sebeple Yusuf kıssası, Tasavvuf yolunun, yani nefs kuyusundan ruhun sultanlığına yükselişin bir özeti gibidir. Bu yolculuk, Kâbe’ye yapılan bir Umre gibi, benlikten soyunup Hakk’a yönelmektir ve bu yolda en büyük azık, kâmil bir mürşidin dilinden dökülen Sohbet’lerdir. Bakara Suresi’nde anlatılan kalbin dirilmesi hadisesi, Yusuf’un gömleğinin kokusuyla Yakub’un gözlerinin açılmasında yeniden zuhûr eder. Bu yolun pîri, bu sohbetlerin menbaı olan Necdet Ardıç (Terzibaba) Hazretleri, Yusuf kıssasını sâlikin kendi iç yolculuğunun bir haritası olarak okur. Her an, her olay bir Tecelli’dir ve her tecellî, en kâmil mazhar olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’in nurundan bir parıltı taşır. Zindanda dahi “Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Vâhid ve Kahhâr olan Allah mı?” diyerek Tevhid’i haykırmak, bu yolun esasıdır. Bu tevhid, dilde bir tekrar olan değil, kalbin her atışında yaşanan bir Zikir halidir. Nihai hedef, Yusuf’un babasına kavuşması gibi, kulun kendi varlığını Hakk’ın varlığında yok ederek Fenafillah mertebesine ermesidir. Bu derinlikli okumaların anahtarlarını bize Fusûsu'l-Hikem’de İbn Arabî Hazretleri ve Mesnevi-i Şerif’te Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri sunar. Bütün bu kıssa, Uluhiyyet mertebesinden halk âlemine inen bir hakikatin nasıl yaşanacağını gösterir. Bu yaşantı, Şeriat’ın zâhirî sınırlarına riayet ederek Hakikat’in bâtınî derinliklerine ulaşma ve Marifet meyvelerini toplama sanatıdır. Bu sanat, Tenzih (Hakk’ı her şeyden soyutlama) ve Teşbih (Hakk’ı her şeyde görme) kanatlarıyla uçmayı gerektirir. Başına gelen her hadisenin Kaza ve Kader planı içinde bir hikmeti olduğunu bilmek, Yusufî bir duruştur. Her an yeni bir Zuhurat ile karşılaşan sâlik, Gaflet perdesini Tefekkür ile aralamalıdır. Hz. Yusuf’a üflenen, Hz. Adem (a.s.)’e de üflenen Ruhullah, yani İlâhî Ruhtur. Bu lütfa kavuşmanın yolu ise her halde Hamd etmek ve her anı bir Salât (yöneliş) haline getirmektir. Bu kıssada Hz. Musa (a.s.)’nın celâli ve Hz. İsa (a.s.)’nın ruhaniliği de gizlidir; Yusuf hem Mısır’ın yöneticisi (Musa’nın saltanatı) hem de kalplere şifa veren bir tabiptir (İsa’nın dirilticiliği).
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi Kütüphanesi, Hz. Yusuf (a.s.) hakikatini üç temel kaynaktan beslenerek sâlikin idrakine sunar. Her bir kaynak, aynı elmasın farklı bir yüzünü aydınlatır, aynı hakikate farklı bir kapıdan girmemizi sağlar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve şerhlerinde Hz. Yusuf kıssası, kuru bir tarih anlatısı olmaktan çıkar, sâlikin bizzat kendi iç âleminde yaşadığı seyr-i sülûkun bir aynası haline gelir. Terzibaba için Yusuf, sâlikin “gönül”üdür. Kardeşleri ise onu sürekli aşağı çeken, kuyuya atan “nefsânî duygular ve sıfatlar”dır. Zindan, benlik hapishanesidir. Mısır’a sultan olmak ise nefsini emri altına almış, gönül tahtına oturmuş insân-ı kâmilin halidir. Terzibaba, Yusuf’un rüyasını, kişinin kendi a'yân-ı sâbite’sini, yani İlâhî ilimdeki ezelî hakikatini müşahede etmesi olarak yorumlar. Zindandaki tevhid dersini, “çeşitli rabler”den, yani kişiyi yöneten farklı ilâhî isimlerden (Rabb-ı hass), o isimlerin de Rabbi olan “Rabbü’l-erbâb”a, yani İsm-i Cami olan Allah’a yönelmenin lüzumu olarak açıklar. Onun dilinde kıssa, her an yaşanması gereken bir “hâl”dir.
Şeyhü’l-Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin [Fusûsu'l-Hikem](/wiki/fusus-ul-hikem)’inde ise mesele, “Yusuf Kelimesindeki Nûrânî Hikmet” başlığı altında vücûdî ve hikemî bir zemine oturtulur. İbn Arabî, rüyanın ve hayal gücünün hakikatini araştırır. Ona göre Yusuf’un gördüğü rüya, dışarıdaki bir âlemde değil, bizzat kendi “hayal hazinesi”nde, yani idrakinin bir mertebesinde gerçekleşmiştir. Gördüğü güneş, ay ve yıldızlar, kendi hakikatinin parçaları olan anne, baba ve kardeşlerinin kendi hayalindeki sûretleridir. Rüya tabiri (ta’bîr), bu hayalî sûretten onun işaret ettiği asıl anlama “geçmek” (cevâz) sanatıdır. Şeyhü’l-Ekber ayrıca, Hz. Yusuf’un zindandaki davetinde gizli olan “ilâhî mekr”e (ince plan) dikkat çeker: Varlık zaten Hakk’tan ayrı değilken, O’na davet etmenin kendisi, Cem makamının idrakini gerektiren bir sırdır. Velâyetin nübüvvetten daha kuşatıcı ve kalıcı olduğu hakikatini, Yusuf’un duası üzerinden şerh eder.
Hz. Mevlana Celaleddin Rumi’nin [Mesnevi-i Şerif](/wiki/mesnevi)’inde ise Yusuf kıssası, coşkun bir aşk ve muhabbet diliyle terennüm edilir. Hz. Mevlânâ için Yusuf’un güzelliği, aklı baştan alan, Mısırlı kadınlara ellerini kestiren İlâhî Cemâl’in bir tecellîsidir. O güzellik, “ömrün sâkîsi” gibi aşk şarabı sunar. Yakub’un gözünü açanın, gömleğin maddî kokusundan ziyade, maşuka duyulan aşkın gücü olduğunu vurgular; koku sadece bir vesile, bir rehberdir. Kuyu, “güneş gibi yüce olan ruhâniyet makamından, kuyu gibi karanlık olan nefsâniyet derekesine” inişin sembolüdür. Kurtlar, Yusuf’un İlâhî güzelliğine ve babasının ona olan sevgisine haset eden “nefs ehli”nin ta kendisidir. Mesnevî’de kıssa, zâhirî olaylardan sıyrılarak tamamen ruh, nefs, aşk, haset, ayrılık ve vuslat gibi bâtınî hallerin bir temsili haline gelir.
Bu üç büyük nazar, birbirini tamamlar: Terzibaba bize kıssayı nasıl “yaşayacağımızı”, İbn Arabî hakikatin “yapısını” ve “işleyişini”, Hz. Mevlânâ ise bu yolda kalbin hissetmesi gereken “aşkı” ve “cezbeyi” öğretir.
Değerlendirme
Hz. Yusuf kıssası, Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle “kıssaların en güzeli” (ahsenü’l-kasas), yalnızca geçmişte yaşanmış bir peygamber hikâyesi değil, her bir sâlikin kendi varlığında tecellî etmeyi bekleyen ezelî bir hakikattir. Yusuf’un kuyuya düşüşü, aslında ruhun beden zindanına inişi; zindandaki sabrı, benlik hapishanesindeki bir müridin çilesi ve Mısır’a sultan oluşu da nefsini fethedip gönül tahtına oturan kâmil insanın zaferidir. Kıssanın en temel öğretisi, mutlak Cemâl’in ancak Celâl’in en karanlık tecellîlerinin içinden geçilerek idrak edilebileceğidir; kuyu olmadan sarayın, zindan olmadan sultanlığın bir anlamı kalmaz. Bu, zıtların birliğinin (cem’ul-azdâd) en lâtif dersidir. Nihayetinde Hz. Yusuf, zindanın karanlığından “Vâhid ve Kahhâr olan Allah”a yaptığı davetle, sâlike kendi yolunu gösterir: Çokluk âleminde, kesretin bin bir çeşit sahte rablerinden yüz çevirip, her şeyi kuşatan mutlak Tevhid’e yönelmek. Her birimizin içinde bir Yusuf (gönül) ve onu kuyuya atmaya hazır kardeşler (nefsânî sıfatlar) vardır; mesele, hangi tarafın ipini tutup hangi sese kulak vereceğimizdir.