Salât
Salât, yalnızca belirli vakitlerde tekrar edilen hareketler ve ezberlenmiş sözler bütünü değildir. O, varlığın Cenâb-ı Hakk’a ezelî yönelişinin, kulun kendi aslına, yani Hakk’a dönme arzusunun en somut, en canlı ifadesidir. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz’in irfan sofrasında Salât, bedenin fiillerinden ([ef'âl](/wiki/vahdet-i-vucud)) ibaret bir borç ödeme merasimi olmaktan çıkar; ruhun, varlığın tüm mertebelerini kat ederek Salât-ı Dâimûn’a, yani kesintisiz bir şuur ve huzur hâline erdiği bir miraç yolculuğuna dönüşür. Bu makalenin niyeti, fıkıh kitaplarının çizdiği zahirî çerçevenin ötesine geçip, Salât’ın bâtınî derinliklerine, ariflerin gönül Kâbe’sinde kıldığı o daimî namaza doğru bir sefere çıkmaktır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Salât kelimesi, lügat mânâsıyla “yönelmek, dua etmek, bağ kurmak” demektir. Kur’ân-ı Kerîm’in bu ibadetin özü için seçtiği kelime budur. Dilimizde daha yaygın kullanılan “namaz” kelimesi ise Farsçadan gelir ve daha çok ibadetin dış şekline, ritüeline işaret eder. Bu ayrım, yolun başındaki bir sâlik için bile ilk idrak kapısını aralar. Biri kabuk, diğeri özdür. Biri ceset, diğeri ruhtur. Kabuksuz öz olmaz, cesetsiz ruh bu âlemde tecelli etmez; lakin öze ve ruha ulaşamayan bir ibadet de sahibini menzile eriştirmez.
Allâh Teâlâ: “ Namazında huşû içinde olan mü’minler kurtuluşa ermiştir” [1] buyurarak namazın sadece fiziksel hareketlerden oluşmadığını huşû ile edâ edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Fıkıh ve ilmihâl kitapları salâtın, zâhîri kısmını ele almaktadır. Allâh’ın âyette bildirdiği “huşû” yani bâtîni yönüne yer vermemektedir. Oysa bu yönüyle salât, kulun Hâlık’ı ile kurduğu derin ve çok boyutlu bir bağ anlamına gelir. Fıkıh ehlinin ilgilenmediği bu bölüm tasavvuf ehli tarafından ele alınmıştır.
İrfan yolunun başladığı yer tam da burasıdır. Fıkıh, bedenin nasıl secde edeceğini öğretir; bu, şeriatın temelidir ve asla hor görülemez. Lakin tasavvuf, kalbin nasıl secde edeceğini, aklın nasıl fenâ bulacağını, ruhun huşû içinde nasıl Hakk ile olacağını talim ettirir. Huşû, yani derin bir saygı, sevgi ve farkındalık hâli, Salât’ın kabulünün anahtarıdır. O olmadan kılınan namaz, içinde padişahın oturmadığı boş bir saraya benzer.
Bu sebeple arifler, Salât’ı kılanın niyetine ve hâline göre üç mertebede değerlendirmişlerdir:
Sûfiler, fiziksel hareket ve sözlerin tamamı yerine getirilse dahi salât/namaz [3] gösteriş ve aldatma amacıyla edâ ediliyorsa “Riyâ” ile namaz; bedeni namazda aklı başka yerde olup dünya sevgisi ile bağını koparamadan edâ ediliyorsa “Gaflet” ile namaz; insanın dünyevi istek ve arzulardan kurtularak Allâh ile başbaşa kalıp yaptığı her hareket ve okuduğu anlamını idrâk ederek edâ ediliyorsa “Huşû” ile namaz, dâimi namaz halinde olan kişilerin edâ ettiği namazı ise “Aşk” ile namaz olarak adlandırmaktadırlar.
İlk tehlike, ibadeti halk için yapmaktır. Bu, riyâ namazıdır ve şirk kokar. Kişi, secdesini Hakk’a değil, halkın beğenisine sunmuştur. İkinci ve en yaygın hâl, gaflet namazıdır. Beden kıyamda, kalp dükkândadır. Dil Fatiha okur, akıl yarım kalan işleri planlar. Bu, cesedi olan ama ruhu olmayan bir namazdır. Üçüncü mertebe ise sâlikin hedefidir: Huşû ve aşk ile kılınan namaz. Bu, bedenin, aklın ve kalbin aynı kıbleye, yani Hakk’ın Vech’ine döndüğü andır. O an, kul için bir miraçtır. Zaman ve mekân kaybolur, geriye sadece kulun Rabbiyle olan mahrem bağı kalır.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz’in irfan dünyasında Salât, bu mertebeleri de aşan, bütün bir kevnî ve vücûdî sistemin şifrelerini taşıyan bir anahtara dönüşür. O’nun nazarında Salât, sadece bir ibadet değil, varoluşun bir özetidir. Kendi eseri olan Salât (Namaz) kitabının içindekiler bölümü, bu bakışın ne kadar derin ve katmanlı olduğunu anlamaya yeter:
İKİNCİ KISIM Namazdaki hareketler bölümü Sayısal ifadeler, birinci yön Hareketler de Adem Elif ve bir in ifadeleri Tahiyyat’ta Muhammed kelimesi İkinci yön Nebat, hayvan, maden, insan mertebeleri Namaz, borç mu? emir mi? hediye mi? Kıyam ve nebatların hikmeti Rüku ve hayvanlık hikmeti Secde ve madenlik hikmeti Namazda ekolojik denge Tahiyyat ve ifadesi Üçüncü yön İbrahimiyet Museviyet İseviyet Muhammediyet Dördüncü yön Efal Esma Sıfat Zat
Sıradan bir bakışın sadece eğilip kalkma olarak gördüğü hareketler, bir arifin nazarında bir hikmet deryasına dönüşür. Kıyamda duruşumuz, bitkiler âleminin (nebat) Hakk’a teslimiyetini; rükûya eğilişimiz, hayvanlar âleminin hizmetini; secdeye kapanışımız ise madenler âleminin hiçliğini ve tam teslimiyetini temsil eder. İnsan, bu üç mertebeyi kendi bedeninde birleyerek dördüncü mertebe olan kendi insanlık hakikatine, yani halifelik sırrına "tahiyyat" oturuşunda erer. Dahası, bu hareketler aynı zamanda ilahi tecellinin dört temel mertebesine de bir işarettir: Fiiller (Efal) âlemi, İsimler (Esma) âlemi, Sıfatlar âlemi ve nihayetinde her şeyin O’na döndüğü Zât mertebesi. Salât, kulun her gün beş defa Zât’a doğru yaptığı seyr-i sülûkun ta kendisidir.
Konunun ehemmiyeti, akademik dünyanın dahi bu deryadan bir katre alabilmek için gayret göstermesiyle sabittir. Terzibaba Efendimiz’in yaşayan bir irfan pınarı olması, bu çalışmalar için büyük bir nimettir.
The originality of the research stems from the fact that Necdet Ardıç (87 years old) is still alive, which enabled direct interviews and the collection of first-hand verified insights into the sophisticated concepts discussed in his works.
Bu yolculukta pusulamız, evvela Terzibaba Efendimiz’in kendi eserleri ve sohbetleri olacaktır. O’nun da her daim işaret ettiği gibi, bu hakikatlerin asıl kaynakları olan İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise ufkumuzu genişleten diğer iki kandilimiz olacaktır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Salât: Aslı ve Mertebesi
Salât, sadece belirli vakitlerde yapılan hareketler ve okunan dualar silsilesi değildir. O, varlığın en derin sırrını, kulun Hakk ile olan ezelî bağını kendi içinde taşıyan kevnî bir ibadettir. Bize düşen, bu sırrın kapısını aralamak, taklitten tahkike, suretten sîrete yükselmektir.
Terzibaba İrfan Mektebi'nde salât, bir fiil olarak değil, bir vücûdî hakikat olarak ele alınır. O, Hazarât-ı Hamse'nin, yani beş ilâhî mertebenin tamamında bir karşılığı olan, âdeta varoluşun bir özetidir. Ef'âl (fiiller) âlemindeki beş vakit namaz, bu muazzam yapının sadece en dış, en görünen kapısıdır. O kapıdan girmeden içeriye vasıl olmak mümkün değildir, lakin ömür boyu kapıda beklemek de yolcuya yakışmaz.
Bu sohbet, salâtın esmâ, sıfât ve zât mertebelerindeki tecellîlerini anlamak, vakitlerin sırrına ermek, peygamberlerin getirdiği tevhid mertebelerini namaz içinde yaşamak ve nihayetinde "Dur! Rabbin namaz kılıyor" hitabının mânâsına ulaşmak gayretidir.
Salât'ın Vücûdî Temeli: Zuhûr ve Tenezzül Haritası
Salâtı anlamak, varlığı anlamaktır. Varlığı anlamak ise, Hakk'ın Zât'ından ef'âl âlemine olan tenezzülünü ve kulun bu âlemden Hakk'ın Zât'ına doğru urûcunu, yani mirâcını idrak etmektir. Salât, bu iniş ve çıkış seyrinin tamamını kendi bünyesinde barındıran muhteşem bir sistemdir. Onun her bir vakti, her bir rüknü, ilâhî bir hazretin, bir mertebenin karşılığıdır.
Terzibaba Hazretleri'nin işaret ettiği gibi, dinî yaşantıyı sadece zahirî hükümlere, fıkıh ilmine hapsetmek, hakikatin kabuğunda kalmaktır. Namazın fiziki hareketleri elbette lüzumludur, onlar olmadan bâtına yol bulunmaz. Lakin gaye, o hareketlerin işaret ettiği mânâyı bulmaktır.
O zaman zahirde anladığımız manada işte parmağının arası kuru kalmasın işte tırnağını şöyle kes, dirseğinden dört parmak yukarısına kadar yıkarsan sevap alırsın abdestli iken abdest alırsan nur-ul ala nur olur, dini burada yetersiz olur çünkü bunlar yani şeri manada zahiri manada dinin bunu bir ömür boyu kullandığımız zaman bizim yerimiz de orası olur. Âdem’i isim olarak biliyoruz, Nuh, İbrahim, Musa, İsa, hatta Muhammed (sav) bunları sadece bir isim olarak biliyoruz ama bunların ifade ettiği değerler nedir bunlardan haberimiz olmuyor. Çünkü fıkıh ilmi bunları öğretmiyor, zaten yeri de değildir, işte biz dünyada yani islami olarak genel islami toplulukları olarak daha ağırlıklı olarak yani sayı daha ağırlıklı olarak alimler olarak da fıkıh ilmini din ilminin kendisi olarak kabullenmişiz ve fıkıh ilmini öğrenen kimsenin bir de salaha ulaştığını zannediyoruz, halbuki o onun sadece kabuğudur, zahiridir, din ilmi gönül ilmidir, yani ruh ilmidir, (sav) efendimiz ise bunun kemalini ortaya getirmiştir.
Salât, bir "gönül ilmi"dir. Onun vakitleri, Hazarât-ı Hamse'nin bir yansımasıdır. Sabah namazı, Zât âleminin sırrından, Ahadiyet karanlığından ilk tecellînin, yani Nefes-i Rahmânî'nin zuhûrunu haber verir. Öğle, esmâ ve sıfât tecellîlerinin en kemâle erdiği, güneşin tam tepede olduğu Vâhidiyyet mertebesinin işâretidir. İkindi, gölgelerin uzamaya başladığı, tecellîlerin kesretten tekrar vahdete dönmeye yüz tuttuğu zamandır. Akşam, kesret âleminin batışı, cem makamına yöneliştir. Yatsı ise, tekrar Ahadiyet'in sükûnetine, gaybın karanlığına dönüştür. Böylece kul, bir günde kıldığı beş vakit namaz ile, farkında olsun ya da olmasın, bütün bir kevnî devinimi kendi varlığında yaşar ve tekrar eder.
Zahirden Bâtına Yolculuk: Ef'âl, Esmâ ve Sıfât Mertebeleri
Salâtın da varlığın kendisi gibi mertebeleri vardır. Nasıl ki Kur'an'ın dört mertebesinden (ibare, işaret, letaif, hakaik) bahsedilir, salâtın da ef'âl, esmâ, sıfât ve zât mertebeleri vardır. Beş vakit namazı eda etmek, ef'âl mertebesinin namazıdır. Bu, şeriatın temelidir, dinin direğidir ve asla terk edilemez. Lakin yol burada bitmez. Terzibaba Hazretleri bu mertebeleri, sâlikin üzerinden attığı elbiselere benzetir:
Bunu anlayınca zaten elbiseyi çıkarmış oluyoruz. İllaki ölümle toprağa karışması değil. Bu bizi hafifletiyor. Esma mertebesinde; nefis, duygular elbisesini çıkartıyoruz. Bir elbise daha üstümüzden ağırlığını atmış oluyoruz. Sıfat mertebesinde; ruh elbisesini çıkartıyoruz. Nihayet A’yanı Sabite idrakine ulaştığımızda bütün bu elbiselerden fani olmuş oluyoruz. Fenafillah dedikleri İseviyet mertebesi bu.
Salâtın hakikatine yolculuk, bu elbiseleri bir bir çıkarmaktır.
-
Ef'âl Mertebesinin Salâtı: Bu, bedenin namazıdır. Kıyam, rükû, secde gibi hareketlerle Hakk'ın emrine boyun eğmektir. Bu mertebede kul, "Ben aciz bir kulum, Rabbim emretti, ben de yapıyorum" idrakindedir. Bu temeldir, vazgeçilmezdir. Lakin burada kalmak, "din bedene gelse ne anlar" sırrını kaçırmaktır. Din akla ve gönle gelmiştir.
-
Esmâ Mertebesinin Salâtı: Bu, nefsin ve duyguların namazıdır. Sâlik, namazda okuduğu esmâ-i ilâhiyenin tecellîlerini kendi varlığında hissetmeye başlar. "Allahu Ekber" derken, kibriya elbisesini üzerinden atar. "Sübhâne Rabbiye'l-Azîm" derken, Azîm isminin tecellîsi karşısında kendi acziyetini değil, o ismin kendi üzerindeki zuhûrunu müşahede eder. Bu mertebede sâlik, fiillerin ardındaki fâili, yani ilâhî isimleri görmeye başlar. Duygular, artık nefsânî değil, Rahmânî bir renge bürünür.
-
Sıfât Mertebesinin Salâtı: Bu, ruhun namazıdır. Sâlik, artık sadece isimleri değil, o isimlerin kaynağı olan ilâhî sıfatları (Hayat, İlim, İrade, Kudret, Sem', Basar, Kelâm) idrak etmeye başlar. Rükû eden kendi bedeni değil, Hakk'ın Kudret sıfatıdır. Secdede gören kendi gözü değil, Hakk'ın Basar sıfatıdır. Okuyan dili değil, Hakk'ın Kelâm sıfatıdır. Bu mertebede "ruh elbisesi" çıkarılır ve sâlik, kendi cüz'î varlığının aslında Küllî Sıfatların bir tecelligâhı olduğunu anlar.
-
Zât Mertebesinin Salâtı (Ubûdet): Bu mertebe, bütün elbiselerin çıktığı, sâlikin kendi varlık şuurundan fânî olduğu Fenâfillah makamıdır. Burada artık ne kılan vardır, ne kılınan. Namaz, kulun aradan çekildiği, Hakk'ın kendi Zât'ına yine kendi Zât'ı ile yöneldiği bir hâle dönüşür. "Dur! Rabbin namaz kılıyor" sırrı burada tecellî eder. Bu, "içinde kılanın kaybolduğu namazdır."
İşte fenafillah mertebesinde kişi eğer kendinden fani olup aciz kaldığında o zaman diyor; Dur Rabbin namazda. Yani kişinin vekili kendi Rabbi olup, onun namazını Rabbi kılıyor. Miraç gecesi bir perde gösterildi. Perde açılmadı ama onun arkasında ne olduğunu söylüyor. Dur perdeyi açma Rabbin namazda. Yoksa Rabbin namazda demezdi. Dur derdi. Orası gizli, söylenmez derdi. Perde var ama perde arkasındakinin ne olduğunu söylüyor. Demek ki perde yok. Perde ne? Herkesin anlayamayacağı bir namaz olduğundan böylece perdelenmiş oluyor.
Bu perde, avâmın aklının karışmaması için bir rahmet perdesidir. Arif için, her an Hakk'ın kendi varlığında salât üzere olduğu aşikârdır.
Peygamberlerin Mirası: Salât'ta Tevhid Mertebelerini Yaşamak
Her peygamber, tevhidin bir mertebesini insanlığa talim etmek için gönderilmiştir. Salât, bu tevhid mertebelerinin hepsini içinde barındıran ve sâliki Âdem'den Muhammed Mustafa'ya (s.a.v) kadar bütün peygamberlerin mirasına ortak eden bir ibadettir. Namaz kılarken sadece şekilleri tekrar etmiyor, aynı zamanda o peygamberlerin meşreblerini, tevhid idraklerini kendi varlığımızda canlandırıyoruz.
Terzibaba Hazretleri, bu mertebeleri şöyle sıralar:
Tevhid-i ef’al Mûsâ (a.s.) mertebesi, tevhidi esmâ Îsâ (a.s.) mertebesi, tevhidi sıfât İbrahim (a.s.) mertebesi, tevhidi zât ise Muhammed (s.a.v.) mertebesidir. Bütün bu tevhidleri tevhid eden mertebenin ismi gerçek tevhid mertebesidir. Yani bu dört biri birleştiren birliktir. Hepsini içerisinde toplayan yaşayan ve tevhid yaşantısıdır.
Salâtımızda bu mertebeleri şöyle yaşayabiliriz:
- Tevhid-i Ef'âl (Mûsevî Meşrep): Namaza durduğumuzda, kâinattaki bütün fiillerin tek Fâili'nin Hakk olduğunu idrak ederiz. Rükû edenlerin, secde edenlerin, zikredenlerin hepsinin ardındaki kudretin tek bir Kudret olduğunu anlarız. Bu, fiillerdeki çokluğun ardındaki birliği görmektir. Bu, Mûsâ'nın (a.s) asâsıyla sihirbazların tüm sihirlerini yutması gibi, bütün cüz'î fiillerin Küllî Fiil içinde yok oluşudur.
- Tevhid-i Esmâ (İsevî Meşrep): Namazda zikrettiğimiz isimlerin (Rahmân, Rahîm, Azîm, Âlâ) sadece lafızdan ibaret olmadığını, her birinin kâinatta ve kendi varlığımızda tecellî ettiğini müşahede ederiz. Bu, ölüleri dirilten İsevî nefes gibi, esmânın tecellîsiyle varlığımızın canlandığını, mânâ bulduğunu hissetmektir. A'yân-ı Sâbite'deki hakikatimizin, bu isimlerin bir terkibi olduğunu anlarız.
- Tevhid-i Sıfât (İbrâhimî Meşrep): Bu mertebede, İbrâhim (a.s) gibi aklı ve tefekkürü kullanarak, yıldızlardan, aydan, güneşten geçip hepsinin ardındaki tek Vücûd'a ulaşırız. Kendi görmemizin, işitmemizin, bilmemizin, Hakk'ın Görmesi, İşitmesi ve Bilmesi'nin bir gölgesi, bir tecellîsi olduğunu idrak ederiz. Bu, sıfatlardaki ikiliği ortadan kaldırıp Vahdet'e ermektir.
- Tevhid-i Zât (Muhammedî Meşrep): Bu, mirâcın zirvesidir. "Muhammedun Resûlullâh" sırrıdır. Kulun, kendi varlık vehminden tamamen sıyrılıp, "O'ndan başka mevcut yoktur" hakikatine vasıl olmasıdır. Bu makamda "sen" ve "ben" kalmaz. Bu, salâtın en kâmil hâlidir. Zira Efendimiz (s.a.v), "Namaz gözümün nurudur" ve "Mü'minin mirâcıdır" buyurarak, salâtın bu nihai hedefine işaret etmiştir.
Kıldığımız her bir namaz, bu tevhid mertebelerinde bir seyr ü sülûk imkânıdır.
Nihai Gaye: Fenâ, Bekâ ve Salât-ı Dâimûn
Yolculuğun sonu, sürekli bir vuslat hâli olan Salât-ı Dâimûn'a, yani kesintisiz namaz hâline ermektir. Bu, beş vakit namazı terk etmek değil, bilakis beş vakit namazda kazanılan şuur hâlini hayatın tamamına yaymaktır. Artık sâlik için namaz, seccadeyle sınırlı değildir. Yemesi, içmesi, konuşması, susması, işi ve gücü, hepsi birer salât hâline gelir. Çünkü o, her an Hakk'ın huzurunda olduğunu, hatta Hakk ile Hakk olduğunu idrak etmiştir.
Bu hâl, Risâle-i Gavsiyye'de belirtilen "içinde kılanın kaybolduğu namaz"dır. Bu, Fenâfillah (Hakk'ta fâni olma) ve ardından gelen Bekâbillah (Hakk ile bâkî olma) hâlidir.
Not: günümüzde de fenafillah halinden baka billah halini getirebilen kâmil insanlar kendi istidatları gereği miracını yapmış ve derviş yetiştirmeğe hâlâ devam etmektedir ve bundan sonrada silsile yoluyla devam edecektir.
Bu hâle eren arif için her şey, Hakk'ın bir tecellîsidir. Yediği lokma, Hakk'ın Rezzâk isminin bir zuhûrudur. O lokma, bedeninde feyze, sonra fikre, sonra da zikre dönüşerek kendi mirâcını tamamlar.
Ne zaman ki ibadet ediyoruz namaz kılıyoruz. Dua ediyoruz, Elhamdü lillahi rabbil âlemin dediğimiz zaman, 1-2-3-5 saat evvel olan o yumurta, süt, et, ekmek, elhamdülillaha dönüşmüş oluyor. Madde olan şey latif olana, latif olan şey de manaya dönüşüyor. Ağzımızda biraz evvel yediğimiz, ekmekti süttü. Süt duaya dönüşüyor manaya dönüşüyor. İşte miracını yapmış oluyor.
Salât-ı Dâimûn ehli, bütün kâinatın bu zikrini ve mirâcını müşahede eden kişidir. Onun için artık namazı bozan şeyler değil, namazdan, yani Hakk'ın huzurundan gâfil kılan şeyler önemlidir. Her nefesi zikir, her bakışı ibret, her işi ibadet olur.
Her "Allahu Ekber" deyişte, mâsivâyı arkamıza atıp bir üst mertebeye yükselmeye niyet edelim. Her rükûda, Hakk'ın azameti karşısında hiçliğimizi değil, O'nunla var olduğumuzu idrak edelim. Her secdede, O'na en yakın olduğumuz o anda, ikiliği aradan kaldırıp "ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ" (Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı) sırrına ermeye çalışalım.
Namazın kemâli, mirâcın 50 vakitten 5 vakte indirilmesinde gizlidir. Beş vakit, şeriatın rahmetle bildirdiği asgari sınırdır. Lakin 50 vaktin kapısı, yani Salât-ı Dâimûn'a giden yol, irfan ve gayret sahiplerine her zaman açıktır.
Terzibaba Geleneğinde Salât'in Yaşanması
Salâtın ne olduğuna, varlığın dokusundaki yerine, ilahi mertebelerdeki karşılığına dair bir kapı aralamaya gayret ettik. Salâtın sadece bir hareketler bütünü olmadığını, onun bir yöneliş, bir vuslat ve bir bağ kurma sanatı olduğunu söyledik. Şimdi o kapıdan içeri girip, salâtın bir sâlikin, bir yola talip olan canın hayatında nasıl yaşandığını, nasıl bir hâle büründüğünü, onu nasıl dönüştürdüğünü görmeye çalışalım. Zira irfan yolu, kuru bilgiden ibaret değildir; o, bilinenin yaşandığı, tadıldığı, kanımıza ve canımıza karıştığı bir hayat mektebidir. Salât da bu mektebin hem dersi, hem teneffüsü, hem de imtihanıdır.
Bu yolda, salât sadece belirli vakitlerde yapılan bir görev olmaktan çıkar; sâlikin bütün bir gününü, rüyasını, mektubunu, sohbetini kuşatan bir şuur hâline gelir. Mürşidin dilinde bir terbiye vesilesi, müridin kalbinde bir muhabbet ateşi, ikisinin arasında ise sırların tecelli ettiği bir ayna olur. Bu bölümde, Terzibaba irfan mektebinin yaşantısından süzülen misallerle, mektuplardan, rüyalardan ve sohbetlerden damıtılan hakikatlerle salâtın nasıl bir hayat dersine dönüştüğünü tefekkür edeceğiz.
Salât: Zahirî Fiilden Bâtınî Şuura Yolculuk
Her yolculuk bir adımla başlar. Salât yolculuğu da ef’âl (fiiller) âlemindeki bu mübarek hareketlerle, yani zahirî namazla başlar. Sâlik, evvela abdestini alır, kıbleye döner ve cemaate, yani birliğe uyar. Bu ilk adım, şeriatın, yani yolun temel direğidir. Onsuz olmaz. Lâkin hakikat yolcusu, bir müddet sonra bu fiillerin ardındaki manayı merak etmeye başlar. Kalbinde bir soru filizlenir: “Ben ne yapıyorum? Bu hareketler neyi anlatıyor? Bu okuduklarım kime sesleniyor?”
Bu soru, sâlikin uyanışının, tefekkür yolculuğunun başladığının müjdesidir. Artık yaptığı iş, bir alışkanlık olmaktan çıkar, bir araştırma, bir keşif sevincine dönüşür. Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde bu uyanışın önemine şöyle işaret edilir:
Yahu kardeşim, Cenab-ı Hak âdem ismiyle evvela muhteşem bir akıl ve zekâ vermiş. Dini de senin aklına göndermiş, bedenine değil. Din bedene gelse ne anlar, din akla gelmiş. Ve aklı olmayanın dini de yoktur. Biliyorsunuz... O halde bizim yapmamız gereken şey, dinimizin tefekkür yönünü geliştirmek, sadece fiziki yönünü tekrarlamak değildir. Orası eksik mi değil, orası yerli yerince. O olmadan zahiri olmadan batını hiç olmaz.
Zahir olmadan batın olmaz. Yani bedenin secdesi olmadan, ruhun miracı olmaz. Lâkin sadece bedenin secdesiyle yetinmek, tohumu toprağa ekip de su vermemeye benzer. O tohumun çatlayıp filizlenmesi için tefekkür suyu lazımdır. Sâlik, “Namaz kıldık, namazın bin bir türlü hikmetleri var içinde, neyi anladık?” diye kendine sormaya başladığında, aslında ruhunun gıdasını aramaya koyulmuştur. Bu arayış, çoğu zaman resmi kurumların öğrettiği zahirî bilginin sınırlarını aşmayı gerektirir. Zira onların görevi, İslam’ın şartlarını, yani iskeleti öğretmektir. O iskelete can verecek olan ise kişinin kendi gayreti, kendi araştırması, bir Mürşid-i Kâmil’in rehberliğinde çıktığı içsel yolculuktur.
Eğer sadece namaz kılıp suri olarak oruç tutmakla bu iş olsaydı bütün ehli İslam miraç ehli olurdu, Ehlullah olurdu, Hak ehli olurdu. Fiziki faaliyetler yeterli olsaydı. Her birerlerimiz Ehlullah, Hak ehli olurduk Her birerlerimiz veli, veliye olurduk. Ama bakıyoruz ki halimize, kendimizi tanımıyoruz. Rabbimizi nerden tanıyacağız?
“Kendimi tanımıyorum, Rabbimi nasıl tanıyacağım?” sorusu, salâtın bir sonraki mertebesinin kapısını çalar. Artık namaz, sadece borcun ödendiği bir durak değil, kendini ve Rabbini tanımak için çıkılan bir seyr-i sülûk olur.
Yolda Kalmanın Edebi: Sabır, Nefs Terbiyesi ve Nafile İbadetler
Salâtın hakikatine doğru yolculuk, sarp yokuşları, çetin imtihanları olan bir yoldur. Bu yolda sâlikin en büyük azığı sabır, en büyük silahı ise nefsini tanıması ve onu terbiye etmesidir. Salât, bu terbiyenin hem merkezi hem de en mühim aracıdır. Zira namaz, günü beş parçaya bölerek sâlike sürekli bir murakabe, bir kendini gözetleme imkânı sunar. Her vakit, bir önceki vaktin muhasebesidir.
Bu yolda öfke gibi, kin gibi nefsin karanlık dehlizlerinden fışkıran duygular, sâlikin en büyük düşmanıdır. Terzibaba irfan mektebinde bu tür duygular, özel temrinler ve dualarla kontrol altına alınmaya çalışılır. Bu, salâtın getirdiği ahlâkî olgunlaşmanın pratik hayata yansımasıdır.
Öfke gücünü kontrol altına almak isteyen kimselerin silah taşımaktan, sarhoş edici içeceklerden, kavga ve karmaşa çıkacak yerlerden ve azgın kimselerle bir arada bulunmaktan sakınması gerekir. Çünkü bu gibi kişi ve durumlar kalpteki yumuşaklığı giderip merhameti yok eder. Merhamet ve yumuşaklık duygusundan yoksun olduğunda ise insanın kalbi katılaşır ve nefsin kontrolüne girer. Duası: “ Allah’ım! Gazabından rızana, azabından affına, sığınır; Senden yine Sana iltica ederim.” [Her namaz sonrası yaptığınız duaya bu duayı ekleyiniz. Yine öfkelendiğinizde bu duayı hatırlayınız.]
Nefs terbiyesi için verilen reçete, doğrudan salât ile irtibatlandırılıyor. Her namazın ardından yapılan bu dua, salâtın sadece bir ibadet değil, aynı zamanda bir arınma ve terbiye ocağı olduğunu gösterir. Öfke anında bu duayı hatırlayabilmek, o salâtın kişiye kazandırdığı şuurun bir meyvesidir.
Bu yolda sabır, hem ibadetlere devam etmede hem de hayatın getirdiği zorluklara göğüs germede kilit rol oynar. Sâlik, bazen gece kalkar, bazen gündüz dersini yapar. Önemli olan, bir programa bağlanıp samimiyetle yola devam etmektir.
Bazen kişi gece kalkar imkanı var bazen gece kalkamaz. Beşte altıda işi biter akşam üstü dersini yapar, böler bir kısmını başka bir zaman yapar kişiler bunu kendine göre ayarlıyor böyle bir mecburiyet yoktur. Yani mutlaka kişi her zaman yatsıdan sonra namazını kılacaktır diye böyle bir hüküm yok 24 saat içinde akşamdan akşama kadar süresi içinde yapacak ve sabırla buna devam edecektir.
Bu esneklik, dinin bir yük değil, bir kolaylık olduğunu hatırlatır. Aslolan niyettir, samimiyettir ve devamlılıktır. Bu devamlılık içinde nafile ibadetler de sâlikin yolunu aydınlatan kandiller gibidir. Lâkin burada da edep, şekle takılıp kalmamaktır. Bir sâlikin evvâbin namazına devam edip etmeyeceğini sorması üzerine Terzibaba Hazretleri’nin verdiği cevap, bu yoldaki önceliklerin ne olması gerektiğini çok güzel özetler:
Hayırlı günler Du… kızım vaktin uygun olduğu günlerinde evvabin namazını kılarsın ancak illa bu namazı kılacağım diye kendini şartlama zaman zaman bildiğin gibi başka nafile namazlarda vardır onlardan da kılabilirsin. Zaten her gün bizim ilave mi’rac namazımız var onun hakkını vermeye çalışalım.
Bu cevapta ince bir terbiye vardır. Sâlikin gayreti takdir edilir, ancak dikkati daha öze, "bizim ilave mi'rac namazımız" denilerek işaret edilen, o yola has olan daha derinlikli çalışmaya çekilir. Böylece şekilciliğe düşme tehlikesi bertaraf edilir ve feyz, asıl hedefe yönlendirilir.
Mürşid, Mektup ve Rüya: Salâtın Yaşantıdaki İzleri
Tasavvuf yolu, tek başına yürünmesi zor bir yoldur. Bu yolda mürşid-mürid ilişkisi, sâlikin ayağının kaymasını önleyen, yolunu aydınlatan en önemli unsurdur. Salâtın manası da bu ilişkinin içinde demlenir, olgunlaşır. Mürşid, sâlikin kıldığı namazın sadece zahirine değil, o namazın sâlikin hayatına, ahlâkına, rüyalarına nasıl yansıdığına bakar. Mektuplar ve rüyalar, bu yolda sâlikin manevi hâlini gösteren birer röntgen filmi gibidir.
Nitekim bir mektupta, rüyasında çeşitli haller gören bir sâlike yapılan yorum, bunun canlı bir misalidir:
Radiye merdiye, gerçi sıkıntılı devreler gelip geçecektir, ama av avlamasını bilmeli... Fakat insan melekten de üstündür, namaz kılmanız iyi ise de ya başı yok ya sonu yok Kur’an-ı Kerim okumak güzel rüyalarında bunları görmüş de bunların izahını yapıyor, Sure ve ayet-i Şerifeleri tamam olursa çok iyi demek ki namaz kıldığında bazı eksiklikler olmuş bunların tamamlanması daha iyi olur...
Burada mürşid, sâlikin namazındaki eksikliğin, rüyasındaki tamamlanmamış surelere yansıdığını işaret ederek, zahir ile batın arasındaki o gizli bağı gözler önüne serer. Namazın "başı yok ya sonu yok" olması, ya niyetindeki ya da tefekküründeki bir eksikliğe, bir kopukluğa işarettir. Mürşid, bu tespitiyle sâlike adeta "Namazına daha çok şuur kat, daha çok kalp huzuru ile kıl" demektedir.
Yine bir başka sâlikin rüyaları ve yaşadığı olaylar, dergâh hayatının ve mürşid ile olan bağın, salâtın manasını nasıl derinleştirdiğini gösterir. Mescid-i Nebevi'de geçen bir rüya, alınan manevi hediyeler (cevizler), "nun" harfini yazma talimi... Bunların hepsi, sâlikin manevi yolculuğunun duraklarıdır.
Selamün aleyküm Yolcu, rüyamda Mescidi Nebevi'deyiz saf saf dizilmişiz üzerimde beyaz bir elbise var... Dua ediyoruz Le… gökten ceviz geliyor dedi. Herkese dört ceviz veriliyormuş. Baktım avuçlarımda dört tane ceviz... Not: Yolcu bu yaşlı kadını daha sizlerle tanışmadan çok önce kendime bir yol aramaya başlayınca görmüştüm. Bana bir kapının eşiğine oturmuş nun harfini yazabilir misin diye sormuştu.
Bu rüyalar, salâtın sadece seccade üzerinde kalmadığını, sâlikin batın âleminde de devam eden bir yolculuk olduğunu gösterir. Mescid-i Nebevi'de saf tutmak, hakikatte tevhid ehliyle birlikte olmanın bir sembolüdür. Gökyüzünden gelen cevizler, ilahi lütuflar, irfan bilgisidir. "Nun" harfi ise, ilmin ve varlığın sırlarına açılan bir kapıdır. Bütün bunlar, düzenli kılınan, tefekkürle derinleştirilen bir salâtın manevi âlemdeki yansımalarıdır.
Şeyh Muhabbetinden İrfaniyet Muhabbetine: Salâtın Nihai Ufku
Tarikat yolunda sâlikin motoru, mürşidine duyduğu muhabbettir. Bu muhabbet, onu nefsinin sarp yokuşlarından geçirir, ibadetin zorluklarını kolaylaştırır. Zikir halkalarında, sohbet meclislerinde bu muhabbet ateşiyle coşulur, gözyaşları dökülür. Bu, yolun önemli ve gerekli bir mertebesidir. Lâkin hedef bu değildir. Hedef, şahsın muhabbetinden, o şahsın işaret ettiği irfaniyet muhabbetine, yani hakikatin kendisine âşık olmaya geçmektir.
Yani şeyh muhabbeti dediğimiz şeyin aşılması gerekmektedir. O zaman İrfaniyet muhabbetinin başlaması gene belki aynı yerde o muhabbet sürecek ama irfaniyeti varsa, yoksa o gurupta orada kalır kendisi de orada kalır... Ama irfan ehlinin işi sevap ile değil rabbı ile dir, Rabbı ile olduktan sonra rabbı senin sevabına da bakmaz günahına da bakmaz, neden çünkü gönlüne bakar...
Bu mertebeye ulaşan için artık salât, sevap kazanmak için yapılan bir ticaret değil, sevgiliyle (Rabbiyle) bir an daha fazla beraber olmak için bir vuslat anıdır. Hesap kitap biter, aşk başlar. Ancak bu mertebe, aynı zamanda en tehlikeli, en kaygan zeminlerden biridir. Bazıları, bu makama ulaştıklarını zannederek veya bu makamın sarhoşluğuyla, "Biz Hakk ile Hakk olduk, artık kime ibadet edeceğiz?" gibi sözlerle şeriatın zahirî hükümlerini, özellikle de namazı terk etme gafletine düşebilirler. Bu, yolun en büyük tuzağıdır. Terzibaba Hazretleri bu tehlikeye karşı şöyle uyarır:
İşte her mertebede şer-i hükümlerin bir başka şekliyle yaşanması idraki vardır. Eğer bıraksaydı peygamberimiz bırakır, gözümün nuru namaz demezdi. Namaz; dinin direği, mü’minin miracıdır demezdi. Öyle diyenler, namazı sadece hareketler manzumesi olarak düşünen kimselerdir. Namazın hakkını anlayamamaktalar.
Peygamberimiz (sav), miracın zirvesine ulaşmışken, Hakk ile aracısız konuşmuşken dünyaya döndüğünde namazı terk etmemiş, bilakis "gözümün nuru" diyerek ona daha sıkı sarılmıştır. Demek ki salât, her mertebede var olan, ancak her mertebede farklı bir şuurla yaşanan bir hakikattir. Nihai hedef, beş vakit namazı terk etmek değil, o beş vakit namazın şuurunu bütün bir hayata yayarak Salât-ı Dâimûn'a, yani kesintisiz namaz hâline ermektir. Bu, kişinin Hakk ile beraberliğinin daim olduğu, her anının bir ibadet, her nefesinin bir zikir olduğu bekâbillah makamıdır. Bu makamın namazı ise, kılanın aradan çekildiği namazdır.
Hangi namaz senin indinde daha değerli dendiğinde Risalet-i Gavsiyye de Cenab-ı Hakk; Ya Gavs , “ içinde kılanın kaybolduğu namazdır “ diyor. Yani kişinin kişiliğinin olmadığı namazdır. Ubûdet namazı. Hakk’ ta baki olan kişinin, Hakk olarak kıldığı, (beşer olarak değil) namaz. Bu namaz terkedilir mi?
Sâlikin salât yolculuğu, kendi benliğinin seccadesinden kalkıp, varlığının fenâfillah secdesinde kaybolduğu bu ubûdet namazına ulaşana dek devam eder. Bu, ne bir son ne de bir duraktır; bu, Hakk'ın kendi varlığıyla, kendi zatıyla kıldığı ezelî ve ebedî salâta katılmaktır.
Füsûsu'l-Hikem'de Salât
Salâtın o engin deryasına daldığımızda, işin sadece şekilden, rükûdan, secdeden ibaret olmadığını hissederiz. O hareketler birer kapıdır, birer işarettir. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleri, Füsûsu'l-Hikem adlı eserinde, bu kapının ardındaki sarayı, bu işaretin gösterdiği hakikati bizlere aralar. O, salâtı, bir fiil olarak ele almaktan öte, varlığın en derin temellerine, Hakk'ın kendi Zât'ından âlemleri zuhûra getirişindeki sırra bağlar. Bu yüzden Füsûs'un hikmetine müracaat ettiğimizde, seccadenin üzerinde duran bedenden, bütün bir kâinatı ayakta tutan sırra doğru bir yolculuğa çıkarız.
Bu yolculuğun ilk durağı, her şeyin başı olan muhabbet durağıdır. Şeyh-i Ekber, Kelime-i Muhammediyye'de, yani Muhammedî Hikmet Faslı'nda, Efendimiz'in (s.a.v.) meşhur "Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadınlar, güzel koku ve gözümün nûru namaz (salât)" hadîs-i şerîfini şerh ederken, salâtın neden sonda zikredildiğini izah ile işe başlar. Bu sıralama, rastgele değildir; varlığın zuhûr edişindeki tertibin ta kendisidir.
Eğer bu zâtî muhabbet olmasaydı, bu izafî varlıklar ortaya çıkmazdı. Bu sebeple varlığın aslı muhabbetten ibaret oldu. (...) İmdi “nisâ”nın zikri ile ibtidâ etti ve “salât”ı te’hîr eyledi. Bu da "kadın"ın kendi "ayn"ının asl-ı zuhûrunda, muhakkak racülden bir cüz' olmasından nâşîdir. -Nitekim "insan" Hakk'ın ba'zı zuhûrâtıdır; ve Hak onun aslı ve menşeidir.- Ve insanın nefsine ma'rifeti, kendi Rabb'inin ma'rifetine mukaddemedir. Zîrâ onun Rabb'ine ma'rifeti, onun kendi nefsine maʼrifetinden netîcedir. Bunun için Resûl (a.s.) "Kendi nefsini ârif olan kimse Rabb'ini ârif olur" buyurdu.
Varlığın kökü, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi sevdim (muhabbet ettim) de âlemleri halk ettim" kudsi hadîsinde işaret edilen zâtî muhabbettir. İbn Arabî Hazretleri, bu muhabbetin tecellî edişini bir silsile olarak görür. Kadın, erkeğin varlığından bir cüz olarak zuhûr etmiştir. Tıpkı bunun gibi, insan da Hakk'ın zuhûrâtından bir zuhûrdur; aslı ve kaynağı Hakk'tır. O halde, aslı bilmek için, önce o asıldan zuhûr edeni, yani kendini bilmek gerekir. "Nefsini bilen, Rabbini bilir" sırrı burada açılır. Buradaki nefs, bir "şeyin hakikati, özü" manasındadır. Kendi vücûdî hakikatini, kendi hiçliğini, kendi muhtaçlığını, Hakk ile kâim olduğunu bilen, kendisinin Rabbi olan, yani onu terbiye eden, varlıkta durduran ismin hakikatini de bilir. Salât, işte bu bilginin neticesidir. O, Rabbini bilenin O'na yönelişidir. Önce kendini bilme (nisâ'nın takdimi), sonra bu bilişin getirdiği en kâmil yöneliş ve müşahede olan salât... Demek ki salât, körü körüne bir yöneliş değil, bir marifet yolculuğunun zirvesi, bir vuslat anıdır.
Bu marifet yolculuğu, kulun Hakk'a tam bir teslimiyetiyle mânâ kazanır. Füsûs'un İsmâil Fassı'nda işaret ettiği gibi, dinin özü "inkıyâd"dır, yani boyun eğmek, teslim olmaktır. Bu teslimiyet, iki kanatlı bir kuşa benzer: Biri bâtınî, diğeri zâhirîdir.
Abdın batını ile inkıyadı yani iç kısmıyla boyun bükmesi kabullenmesi hakkın gönderdiği peygamberlerinin haberlerini asla şüphe etmeksizin tasdik ile iman etmesidir. (...) İkincisi Allahüteala Hz.lerinin lisan-ı rasulü ile kitabında ifasını emrettiği yani yapılmasını emrettiği şeyleri azalarımızla o peygamberlerin getirdiği bilgileri ilimleri emirleri yerine getirmek yani birisi akıl batını düzeyde, diğeri de zahiri fiillerimizdir. Mesela abd Hakkın emrettiği oruç ve namazı hac ve zekat gibi emirleri ifa eylerse zahiren kabullenmedir.
Salât, bu zâhirî teslimiyetin en başta gelenidir. Ancak bu teslimiyet, sadece bir mecburiyet değil, bir "inşâ" faaliyetidir. Kul, kıldığı her namazla, tuttuğu her oruçla kendi âhiretini, kendi ebedî yurdunu ve hatta kendi hakikatini "inşâ" eder.
Böylece Allahüteala’nın kendisi için şer ettiği şeriat ettiği şeye inkıyad ile vasıflanmış olan kimse din ile kaim olan yani din ile ayakta duran yani dini devamlı tatbik eden dini ayakta tutan ve onu ikame eyleyen devam ettiren yani onu inşa eden kimse oldu. (...) Nitekim namazı ikame eder yani yerine getirir böyle olunca abd dinini o günkü bölümde inşa etmiştir.
Namazı "ikâme etmek", yani dosdoğru kılmak, sadece bir binanın direklerini dikmek gibi değildir; bizzat o binayı tuğla tuğla örmektir. Her tekbir bir tuğla, her rükû bir duvar, her secde bir çatıdır. Kul, kendi fiiliyle kendi saadetini inşa eder. Hakk ahkâmı vaz'eder, kul ise o ahkâma inkıyâd ederek kendi hakikatini ortaya çıkarır. Salât, bu inşânın en temel ameliye alanıdır.
Bu inşa faaliyeti, insanın kendi varlık yapısı üzerinde gerçekleşir. Şeyh-i Ekber, insanı zıtların birleştiği bir berzah olarak görür. Onda hem ruhânî bir mizaç vardır, hem de cismânî bir mizaç. Biri ateşe, diğeri suya benzer. Biri göklere çekmek ister, diğeri yeryüzüne. Dervişin bütün çabası, bu iki zıddı kendi varlığında dengeye getirmektir.
İmdi "ruh" ile "nefs" ta'bîr ettiğimiz cesed, her birerlerimizde böyle bir cesed vardır, işte yukarıda bahsedilen ruhani mizaçta bu cesedin içerisindedir, cismani mizaç da nefs denilen cismani mizaç da bunun içerisinde mevcuttur. (...) İşte her yaptığımız zikirlerle tefekkürlerle, sohbetlerle çalışmalarla, gece namazlarıyla, gündüz oruçlarıyla gibi faaliyetlerle cismani mizacımızı yavaş yavaş dozunu azaltmak, o azaldığı sürece de onun yerine ruhani mizacımızı geliştirmek olmalı...
Bu zıtlık, sadece insanın içinde (enfüs) değil, kâinatın dokusunda (âfâk) da mevcuttur. Füsûs'un işaret ettiği hikmete göre, varlığın temel unsurları olan ateş ve su, zâhirde birbirine zıt görünse de, hakikatte aynı aslın farklı tecellîleridir.
Ve Fass-ı Eyyûbîde dahi îzâh olunduğu üzere ateş ile su, hikmet-i tabîiyye ahkâmınca yekdîğerinin zıddı olan seyyâlden ibâret ise de, bi'l-kîmyâ aynı anâsırın muhassalâtıdır. (...) Mademki âlem-i kesafetin aslı ateştir; ve âlem-i kesafette mütekevvin olan insânın rûh-ı hayvanisi dahi nârdır, bunun için Hak Teâlâ hazretleri, Mûsâ (a.s.)a. ancak nâr suretinde mütecellî olup ona hitâb eti: ve o sırada Mûsâ (a.s.)ın muhtaç olduğu şey dahi nâr idi.
Musa Aleyhisselâm, Tûr Dağı'nda ailesi için bir ateş ararken, Hakk ona bir ateş sûretinde tecellî ediyor. Çünkü kulun ihtiyacı ne ise, Hakk'ın tecellîsi de o sûrette olur. Ateş, hem yakıcıdır (celâl), hem aydınlatıcıdır (cemâl). Hem kesâfet âleminin aslıdır, hem de ilâhî muhabbetin harâretinin bir sembolüdür. Salât kılan kul da, kendi cismânî (toprak/su) tabiatı içinde, ruhânî (ateş/hava) bir harâretle Hakk'a yönelir. Secde anı, toprağın ateşe en yakın olduğu, zıtların birleştiği bir Cem makamı gibidir.
Bu zıtların birliği ve farklı bilgi mertebeleri, en güzel ifadesini Musa (a.s.) ile Hızır (a.s.) kıssasında bulur. İbn Arabî geleneği için bu kıssa, şeriat (zâhirî hükümler) ile hakikat (bâtınî ilim) arasındaki ilişkinin anahtarıdır. Musa, peygamberliği ve şeriatı temsil eder. Hızır ise, doğrudan Hakk'tan gelen vehbî ilmi, yani ilm-i ledün'ü temsil eder. Onların buluşma yeri "iki denizin birleştiği yer"dir (mecma'u'l-bahreyn). Biri şeriat denizi, diğeri hakikat denizi.
İşte bu haber, bu hal bize geldiğinde Hızır’ın (a.s.) nübüvveti yönüyle bunu alıyoruz. Yoksa o haber verici hali olmasaydı hiç bunlardan izah yapılmadan olmadı bu iş diye ayrılır giderlerdi...
Musa'nın ilmi, "Bu neden böyle oldu?" diye sorar. Hızır'ın ilmi ise, sebebin ardındaki hikmeti, Hakk'ın muradını bilir. Bu, velîlerin de yoludur. Onlar, bazen zâhirî ilimlerde derinleşmemiş olsalar bile, Hakk'tan aldıkları ilhamla, şeriatın ruhuna uygun en doğru hükümleri verebilirler.
Kamil veliler arasında ilm-i zâhir-i şerîatte derin olmayan ve yalnız zarûrât-ı dîniyyesiyle iktifa eden zevât-ı kiram pek çoktur. Bununla beraber bir mes'ele-i şer’iyyenin halli hususunda kendilerine vâki' olan müracaat üzerine, bu zevât-ı kiram muvâfık-ı şer'-i Ahmedî olmak üzere cevaplar verip ulemâyı hayrete düşürürler.
Bu durum, Hakk'tan gelen bilginin farklı kanalları olduğunu gösterir. Biri peygamberler vasıtasıyla gelen "vahiy"dir ve herkesi bağlar; bu, Musa'nın yoludur. Diğeri ise velîlerin kalbine ilham edilen keşf ve ilimdir; bu da Hızır'ın meşrebidir. Kâmil bir derviş, Musa'nın şeriatına sımsıkı sarılırken, Hızır'ın denizinden de bir nasip almayı umar. Onun salâtı, hem bedenin şeriata uygun hareketidir, hem de kalbin hakikat denizinde seyridir.
Bu farklı bilgi kanallarının en çetin imtihanlarından biri, İbrahim Aleyhisselâm'ın kıssasında karşımıza çıkar. O, rüyasında oğlunu kurban etmesi emrini alır ve bu emri harfiyen uygulamaya kalkar. Şeyh-i Ekber, bu hadiseyi Füsûs'un İshak Fassı'nda incelerken, "keşf-i mücerred" ile "keşf-i muhayyel" ayrımını yapar.
Hak Teala Hz.leri O’nun rüyasını misal aleminde gördüğü halim selim yumuşak çocuk olan İshak’ın (a.s.) suretini O’na münasebeti bulunan yani O’nunla münasebette olan “koç” suretiyle tevil ederek Hak kıldı. Rüyayı Cenab-ı Hakk burada tevil ediyor, o tevil ettiği istikamette de koçu gönderiyor. Yani İbrahim’in (a.s.) almış olduğu yükümlülük aslında kendi oğlunu kesmesi değil koçu kesmesidir. Neydi bu, keşf-i muhayyeldi.
Keşf-i mücerred, mânânın olduğu gibi, çıplak bir şekilde geldiği, tevil gerektirmeyen ilhamdır. Keşf-i muhayyel ise, mânânın bir sûrete, bir hayale bürünerek geldiği ve tabir (tevil) gerektiren ilhamdır. İbrahim (a.s.), Hakk'a olan sonsuz sevgisi ve bağlılığı (heyaman) sebebiyle, hayal âleminde gördüğü bu sembolik emri, mücerret bir emir zannetti ve tevil etmeden uygulamaya kalkıştı. Bu bir hata değil, onun Hakk sevgisinin evlat sevgisine galebe çalmasının bir ispatıydı. Bu imtihanla Cenâb-ı Hakk, hem Halil'inin sadakatini gösterdi, hem de ona ve ümmetine ilâhî hitabın tevil gerektiren katmanları da olduğunu öğretti.
Salât kılan kul da, bir yönüyle İbrahim gibidir. Önünde şeriatın belirlediği, tevil gerektirmeyen, mücerret hareketler vardır: kıyam, rükû, secde. Bunları aynen yapar. Ama bu hareketlerin içinde okuduğu Kur'an, ettiği tesbihler, kalbinden geçen tefekkürler, birer "keşf-i muhayyel" gibidir. Her bir âyetin, her bir ismin, kulun kendi hâline ve mertebesine göre açılan, tevil bekleyen mânâları vardır. Kâmil insanın salâtı, İbrahim'in teslimiyetini, Musa'nın şeriatını ve Hızır'ın hikmetini kendi varlığında birleştiren bir miraç olur.
Nihayetinde Füsûs'un bize salât hakkında fısıldadığı en derin sır şudur: Salât, kulun Hakk'a yöneldiği bir fiil olduğu kadar, Hakk'ın da kul aynasında kendini seyrettiği bir müşahede anıdır. O, varlığın kökündeki muhabbetin bir neticesi, kulun teslimiyetinin bir ifadesi, zıtların birleştiği bir pota ve şeriat ile hakikatin buluştuğu bir miraçtır. O, sadece bedenin değil, ruhun ve sırrın da iştirak ettiği, kulun kendi hakikatini inşa ettiği en kutlu ameliyedir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Salât bahsine daldığımızda, sadece rükûdan ve secdeden ibaret bir fiiller manzumesinden bahsetmediğimizi artık kalbimizle idrak ediyoruz. Salât, bir duruştur; kulun Hakk karşısındaki duruşu. Ve bu duruş, sâlikin irfan yolculuğundaki her menzilde farklı bir mânâya bürünür. Füsûs’un hikmet deryasına daldığımızda ise salâtın, varlığın en derin sırlarından birini, yani zıtların birliğini tecrübe ettiğimiz bir müşahede anı olduğunu görürüz. O an, kulun kendi benliğinden sıyrılıp, gören ile görülenin, zikreden ile zikredilenin bir olduğu bir tecrübe ufkuna yükseldiği andır.
Bu öyle bir makamdır ki, akıl burada duraksar. Zira akıl, ayrıştırmakla, fark ile kâimdir. Hakikati idrak ise, aklın bu fark mertebesini aşıp, kalbin cem makamına ulaşmasını gerektirir. Cem makamı, zıtların birbiriyle savaştığı değil, birbirini tamamladığı, birbirinin yüzü olduğu yerdir. Tıpkı gece olmadan gündüzün, soğuk olmadan sıcağın anlaşılamayacağı gibi, halk olmadan Hakk’ın tecellîleri, kul olmadan Zât’ın bilinmesi murad edilmemiştir. Salât, işte bu iki kutbun, kul ile Sultan’ın, abd ile Rabb’in buluştuğu, hatta o buluşma anında ikiliğin eridiği bir arş-ı rahmândır.
Fakat bu yolda en büyük tehlike, bu birliği yanlış anlamaktır. Şeyh-i Ekber Hazretleri ve onun izinden giden Terzibaba gibi irfan ehli, bizi bu konuda defaatle uyarır. Mesele, her şeyin ayrı ayrı olduğunu görmekten kurtulup her şeyin bir olduğunu idrak etmektir. Lâkin bu idrakin de bir edebi, bir usûlü vardır.
Yani onlar daha fark mertebelerinde yani bu işler ne kadar ileri olduğu halde diğer alimlerin bilgilerine göre bu hükümler ne kadar ileri olduğu halde yine de fırka, fark ehli iki tarafa da ayrı ayrı bakıldığı zaman. İşte ne zaman gerçek manada irfan ehli bunların ikisi ayrı şeyler değil, birbirinin değişik yüzleri ve tamamlayıcısıdır diye tevhit etmesi lazımdır. İşte ayrı olarak görenler fırka ehli istedikleri kadar şu kadar abit, bu kadar zahit olsunlar. İsterse ömür boyu oruç tutsun, gece gündüz namaz kılsın, bu idrakte ise yine fark ehlidir, fırka ehlidir. Tevhid ehli değildir. Ya tenzihte kalmıştır ya teşbihte kalmıştır, her ikisi ile de kayıtlanmış demektir. Şirk esma-i ilahiyeyi bölmektir.
Bu sözler, meselenin düğümünü çözer. Geceler boyu namaz kılan bir âbid veya dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş bir zâhid dahi, eğer varlığa "fark" gözüyle, yani ayıran, bölen bir nazarla bakıyorsa, hâlâ tevhidin kapısından içeri girmemiştir. O, ya tenzih (Hakk’ı her şeyden soyutlama) kanadıyla uçmaya çalışıp âlemi Hakk’tan ayrı ve boş görür ya da teşbih (Hakk’ı bir şeye benzetme) kanadıyla uçmaya çalışıp Hakk’ı bir surete hapseder. Her ikisi de bir kayıtlanmadır, bir tür perdedir. İrfan ehli ise bilir ki, tevhid bu iki kanadı birlikte çırpmaktır. Salât, işte bu iki kanadın, kıyamda Hakk’ın ululuğunu idrak edip tenzih ederken, secdede O’nun bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu hissedip teşbih etmenin birleştiği Muhammedî bir mîzandır. Şirk, esma-i ilahiyeyi bölmektir. Bir ismi (mesela el-Mütekebbir) alıp diğerini (el-Vedûd) görmezden gelmek, Hakk’ın bir tecellîsini kabul edip diğerini reddetmektir. Tevhid ehli ise, Celâl’in de Cemâl’in de aynı kaynaktan geldiğini, Kahhâr isminin tecellîsinin de Rahmân isminin tecellîsinin de O’nun olduğunu bilir ve her birine yerli yerince "Lebbeyk" der.
Hakk’ı Hakk’ın Gözüyle Görmek
Peki, bu birliği kim, nasıl görecek? Yolun en ince sırrı burada gizlidir. Sâlik, kendi nefsinin gözüyle baktığı müddetçe, göreceği tek şey kendi hayalinin, kendi vehminin çizdiği bir Rab silüetidir. Kendi korkularından, umutlarından, anlayış kıtlığından bir ilah yontar ve ömrü boyunca o puta tapar da haberi olmaz. İşte Efendimiz’in (sav) işaret ettiği "gizli şirk" budur.
Aralarında şu kadar fark vardır ki, putperestlerin putu zahir olduğu için herkes görür; bunların putu gizlidir, yalnız kendilerine mahsustur. İşte efendimizin “sizin gizli şirkinizden korkarım” dediği budur. Ve bunların bahis ve cidallerindeki (sözle mücadele) ma’nâ ancak hayali ilâhını yekdiğerine kabul ettirmekten ibarettir.
Kişi, kendi zihninde kurduğu, "sadece iyilik yapan", "sadece affeden" veya "sadece cezalandıran" bir ilaha inanır. Sonra da bu kendi icadı olan ilahı başkalarına kabul ettirmek için mücadeleye girişir. Halbuki arifin yolu bu değildir. Arif, kendi gözünü devreden çıkarır. Kendi benliğini, iradesini, nazarını Hakk’ın iradesinde, nazarında fâni kılar. İşte o zaman gören de Hakk olur, görünen de. Füsûs bu hakikati şöyle özetler:
Hakk’ı çeşm-i Hak ile gören ariftir. Hakk’ı nefsinin gözüyle gören arif değildir.
Salâta durduğunda, "Allahu Ekber" dediğinde, kendi küçüklüğünü ve varlığının izâfiliğini idrak edip aradan çekildiğinde, artık o secdedeki baş senin değildir. O rükûdaki bel senin değildir. O, Hakk’ın kendi kendine olan yönelişinin senin suretin üzerindeki bir tecellîsidir. İşte Resûlullah Efendimiz’in (sav) "Benim gözümün nuru namazda kılındı" buyurmasının ardındaki sır budur.
Resul (s.a.v.)"Benim kurret-i aynım namazda kılındı" buyurdu. Zîrâ o müşahededir . Namaz münâcât oldukda, o zikirdir. Ve Hakk'ı zikr eden kimse, muhakkak câlis-i Hak olur. Namazda Rabb'i ile hâzır olmayan kimse, asla musallî değildir.
Kurret-i ayn, yani gözün bir noktada karar kılıp sükûnete ermesi, başka bir şeye bakma ihtiyacı duymaması halidir. Bu ancak müşahede ile olur. Göz, maşukunu bulunca başka yere dönmez. Salât, kulun kendi varlığından geçip Hakk ile hem-hâl olduğu, O’nunla oturduğu (câlis-i Hak) bir müşahede anıdır. Bu şuurda olmayanın kıldığı, sadece bir jimnastiktir; "musallî", yani hakiki mânâda namaz kılan değildir.
Bu birliğin zirve tecellîsi, Hakikat-i Muhammediyye’dir. Kur’ân-ı Kerîm, Bedir’de atılan bir avuç kum için, "Attığın vakit, sen atmadın, lâkin Allah attı" (Enfâl, 8/17) buyurur. Bu, fark ve cem makamlarının, tenzih ve teşbihin en kâmil izahıdır. Fiili işleyen bir suret (Ahmed) vardır, ama o fiilin hakiki fâili Hakk’tır. İkilik ortadan kalkmıştır.
"Attığın vakit, sen atmadın!" (Enfal, 8/17) ayet-i kerimesindeki "atan" Ahmed'dir. Onu görmek, Hâlık'ı (Yaratıcı'yı) görmek olmuştur. İki deme, iki bilme ve iki okuma! Kulu kendi efendisinde mahvolmuş (yok olmuş) bil!
Salât, sâliki her gün beş vakit bu sırra davet eder. "İki deme, iki bilme, iki okuma!" telkinini kalbine fısıldar. Kıraatte Hakk’ın kelâmını kendi dilinle okursun; ne sen O’ndan ayrı kalırsın, ne O senden. Secdede en aşağıya, toprağa kapanırsın ama en Yüce’ye en yakın olduğun an odur. İşte zıtların birliği budur.
Tevhidin Edebi: Her Hak Sahibine Hakkını Vermek
Bu yüce hakikatleri idrak eden sâlikin ayağının kayabileceği bir uçurum daha vardır: Her şeyin Hakk olduğunu söyleyip şeriatın sınırlarını, yani Hakk’ın kendi koyduğu düzeni hiçe saymak. "Madem her şey O, o halde her şey mübah" demek, tevhidin en ucuz ve en tehlikeli yorumudur. Bu, hakikati değil, sadece nefsin hevasını besler. İrfan, sadece birliği bilmek değil, o birlik içindeki mertebeleri, her bir ismin ve suretin hakkını ve haddini de bilmektir.
İşte tasavvufçu diye geçinen bazı kardeşlerimiz sen de Hakk, ben de Hakk, her şey Hakk bu ucuz pazarlama demektir. Kendini lafıyla kandırmaktır. Tabi ki her şey Hakk ama nerede Hak, senin Hakk’lık sınırın nereye kadar gidiyor, ötekinin Hakk’lık sınırı nereye kadar ulaşıyor.
Bu noktada Terzibaba’nın anlattığı kıssa, konuyu bütün çıplaklığıyla ortaya koyar:
Bir camide müezzin varmış, ... bakıyor ki kandilde yağ yok... Gecenin bir yarısı bir yerden kapı açılıyor, bir karartı elinde bir teneke geliyor yağ kandilinin başına “He ze zeyti zeytullah” diyor, yani bu zeytin Allah’ın zeytinidir diyor. Kapıyı açmış girmiş “Ha za beyt-i Beytullah” bu da Allah’ın evidir diyor ve de “he ze abdu Abdullah” yani buda Allah’ın kuludur diyor... Arka taraftan müezzin bunları dinliyor, elinde sopa ile yavaş yavaş kalkıyor, “he ze matraku matrakullah” diyerek kafaya bir indiriyor, bu da Allah’ın tokmağıdır diyor.
Hırsız, her şeyin Allah’a ait olduğu hakikatini (teşbihi) kendi nefsanî arzusu için kullanır. Müezzin ise, aynı hakikatin içinden, Hakk’ın adalet ve intikam sıfatlarının (el-Adl, el-Muntaqim) tecellîsi olan "Allah'ın tokmağı" ile cevap verir. Bu, her ismin bir hakkı olduğunu ve tevhidin, her hak sahibine hakkını vermek olduğunu gösteren hikemî bir derstir.
Bu yüzden İnsân-ı Kâmil, yani hakikate ermiş kâmil insan, şeriatı asla terk etmez. Çünkü bilir ki şeriat, Zât-ı Mutlak’ın, bu kesret âlemindeki tecellîlerinin uyum ve düzenini sağlayan ilahi kanunudur. Hakk’ın koyduğu hükme en başta yine Hakk uyar.
Abd-i kamil, namazda Mescid-i Haram’a teveccühü lazım addeder.
Kâmil kul, "Her ne tarafa dönerseniz, Allah'ın vechi oradadır" (Bakara, 115) ayetinin sırrını bildiği halde, salâtta yüzünü Kâbe’ye döner. Çünkü bilir ki, Hakk-ı Mutlak (teşbih), muayyen bir düzende (tenzih) tecellî etmeyi murad etmiştir. Bir yöne dönmek, diğer yönleri inkâr etmek değil, o anda Hakk’ın emrinin tecellî ettiği noktaya teslim olmaktır. Salât, bu teslimiyetin en kâmil ifadesidir. O, hem "her yer O'nun" hakikatinin kalpte yaşandığı, hem de "O'nun emri bu yöne dönmektir" edebinin bedende izhar edildiği bir cem makamıdır.
Füsûs’un ve irfan mektebinin ışığında salât, farktan ceme, tenzihten teşbihe, şeriattan hakikate uzanan bir miraç yolculuğudur. Sâlikin kendi hayalî ilahını yıktığı, nefsini aradan çıkardığı ve Hakk’ı Hakk’ın gözüyle müşahede etmeyi öğrendiği bir talimdir. Bu talimle, kul, sadece bir fiili değil, bir varoluş halini, zıtların birliğinde eriyerek yeniden var olmanın sırrını yaşar.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Salât
Cenâb-ı Mevlânâ’nın o engin deryası olan Mesnevî-i Şerîf’e daldığımızda, oradan bir fıkıh kitabı gibi salâtın, yani namazın nasıl kılınacağına dair hükümler çıkarmayı beklemeyiz. O, bir hikmet okyanusudur. O okyanusta her bir ibadet, her bir emir, sadece bir fiil olmaktan çıkar; varlığın sırlarına açılan bir kapı, sâlikin seyrindeki bir menzil, Hakk’a vuslat yolunun bir işareti olur. Salât da Mesnevî’nin dilinde, bedenin hareketlerinden ibaret bir kalıp değil, ruhun Hakikat-ı Muhammediyye’de fâni oluşuna kadar uzanan, nice menzilleri ve sırları içinde barındıran bir seyr-i sülûktur. Mevlânâ Hazretleri, bu yolculuğu hikâyelerle, temsillerle, sembollerle anlatır ki, akıl kıyıda kalmasın, gönül o deryaya dalsın.
O’nun nazarında salât, bazen şeriat ile hakikatin buluştuğu bir berzah, bazen nefis ile aklın mücadelesine sahne olan bir meydan ve nihayetinde kulun Hakk’ta yok olduğu bir mi’raçtır.
Şeriatın Mumu, Hakikatin Güneşi: Musa ve Hızır'ın Yol Ayrımı
Salâtın en temel hâli, şeriatın çizdiği sınırlara riayet etmektir. Bu, yolun başlangıcıdır ve asla terk edilemez. Lâkin sâlik, bu sınırların içinde kalıp da mânâsına eremezse, ibadeti bir alışkanlığa, bir kabuğa döner. Mevlânâ Hazretleri, şeriatın zâhirî (dışsal) hükmü ile hakikatin bâtınî (içsel) tecellîsi arasındaki hassas dengeyi en güzel şekilde Hz. Musa ile Hızır (a.s.) kıssasıyla anlatır. Musa, bir şeriat peygamberidir; her şeyi zâhirî ölçüye vurur. Hızır ise doğrudan ilm-i ledün (Hakk katından gelen vehbî bilgi) ile amel eder. Yaptıkları, zâhirî akla ve şer’î ölçüye aykırı görünse de, hakikatte doğrudan ilâhî emrin bir tecellîsidir.
Mesnevî şârihi, bu derin meseleyi şöyle izah eder:
Hızır ما فعلته عن امرى (Kehf, 18/82) yani "Ben bunu kendi emrimden yapmadım" dedi ve ilahi emre uyduğunu ve o olayların Hz. Mûsâ'ya gizli olan hakikatlerini söyledi. Bundan sonra ikisi de birbirinden ayrıldılar. Çünkü birisi şeriat ehli ve diğeri hakikat ehli idi. Ve Hızır (a.s.) ilahi emri aldığı vakit, Mûsâ (a.s.)'ın şeriati, o olayların hakikatleri karşısında geçersiz olmuş idi; ve hiç şüphe yok ki Yüce Allah hazretleri emrini yerine getirme hususunda şeriatle kayıtlı değildir. İşte maksada ulaşan evliyanın en seçkinlerinin halleri dahi böyledir. Onlar bazen Hızır gibi Hak'tan aldıkları emir gereğince sözle, hâl ile ve fiilen şeriatin zahirine muhalefet ederler. Şeriat ehli onların hallerine ve makamlarına vakıf olmadıklarından itiraz ederler.
Bu, şeriatı geçersiz kılıp da namazı ve orucu bırakmak anlamına gelmez. Mesele şudur: Yolun başında olan sâlik için şeriat, karanlıkta yolunu aydınlatan bir mum gibidir. Mum olmadan bir adım dahi atılamaz. Nitekim Pîr’in işaret ettiği gibi:
... "şerîat" yol gösteren bir şem' ve ışık gibidir. Bir kimse eline bir şem' ve ışık alıp evinde otursa, yol ve sefere çıkmış olmaz ve o ışık ile seferine müteallik bir iş yapmış olmaz.
Şeriatın mumuyla sadece oturulmaz, yola revân olmak gerekir. Yolun sonuna varan, yani hakikat güneşine ulaşan arif için ise durum değişir. O, artık mumun ışığına değil, doğrudan Güneş’in kendisine tâbidir. O, “Sûfî, kendisinin mezhebi olmayan kimsedir” sırrına ermiştir. Çünkü o, bir müctehidin yorumuna değil, doğrudan Şâri’nin, yani yasa Koyucu’nun kendisine tâbi olur. Onun salâtı, artık bir taklit değil, bir tahkiktir. O, bakır iken kimya ilmiyle altın olmuştur; artık kimya ilminin kaidelerine değil, altının kendi tabiatına göre yaşar. Bu hâl, zâhirî salâtı terk etmek değil, onu hakikatiyle, ruhuyla edâ etmek, her an salât içinde olmaktır.
Salâtın Ruhu: Aklı Öne, Nefsi Arkaya Almak
Mevlânâ Hazretleri, zâhirî bir hükümden yola çıkarak onu nasıl derin bir irfan dersine dönüştürdüğünü en çarpıcı şekilde, salât saflarındaki düzene dair bir hadîs-i şerîfin yorumunda gösterir. Fıkıh âlimleri, "Kadınları geri bırakın; çünkü Yüce Allah onları geri bıraktı" hadîsinden, namazda kadın saflarının erkeklerin arkasında olması gerektiği hükmünü çıkarmışlardır. Bu, işin zâhirî, yani şer’î düzenlemesidir. Fakat Cenâb-ı Pîr, bu düzenin ardındaki bâtınî işarete, yani sâlikin kendi içindeki düzene dikkat çeker.
Fukahâ bu hadis-i şerîften, namaz saflarında kadınların geride bulunmaları ma'nâsını almışlardır. Cenâb-ı Pîr ise bu teahhuru, lisân-ı işaretle nefse râci' tutarlar. Zîrâ nefis müennes ve akıl müzekkerdir. Ya'ni "Hayât-ı dünyeviyyedeki umûrunda nefsini ve onun huzûzâtını geride bırak ve aklı ve aklın haz ve zevki olan ulûm ve maârifi ileriye geçir!" demek olur.
Bu bakış açısıyla sosyal bir düzenleme, sâlikin iç âlemindeki en büyük mücadelenin haritasına dönüşür. Salât, sadece safların düzeltildiği bir yer değil, sâlikin kendi içindeki safı düzelttiği bir makam oluyor. “Kadın” sembolü, dişil ve alıcı doğasıyla nefs’i; “erkek” sembolü ise eril ve fâil doğasıyla aklı temsil ediyor. O hâlde salât, “Ey sâlik! Kıbleye dönmeden evvel kendi içinde bir dön! Nefsinin isteklerini, gelip geçici heveslerini, dünyalık arzularını arkaya at. Aklını, ama ahireti düşünen, Hakk’ı arayan aklını (akl-ı maâd) imam yap, öne geçir. İşte o zaman kıldığın salât, sadece bir jimnastik olmaktan çıkar, ruhun mi’râcı olur” diyen bir hâl lisanıdır.
Pîr, bu aklı da ayırır. Bir “akl-ı maâş” vardır, bir de “akl-ı maâd”.
Burada "akıl"dan murâd, "akl-ı maâd"dır, "akl-ı maâş" değildir. Zîrâ akl-ı maâş nefsânî olan akıldır. Bu alçak akıl eşeğin hem-mizācı olmuştur; onun fikri bu ki, ele nasıl alef getirsin.
Akl-ı maâş, yani geçim aklı, bu dünyanın işlerini düzenler. Karnını nasıl doyuracağını, nasıl daha çok kazanacağını düşünür. Bu akıl, nefsin hizmetkârıdır. Eğer salâta bu akılla durursan, aklın ya dükkândaki hesapta ya da dünyadaki bir başka meşgalede olur. Ama akl-ı maâd, yani ahiret aklı, dönüşün O’na olduğunu bilir. Onun gıdası marifettir. Salât, akl-ı maâşı susturup akl-ı maâdı konuşturan, nefsi ayaklar altına alıp ruhu kanatlandıran bir ameldir. Bu şuurla kılınan iki rekât namaz, bu şuurdan gafil olarak kılınan bin rekât namazdan evlâdır.
İrfan Olmayınca Salât, Sadece Bir Surettir
Salâtın gayesi nedir? Sadece belirli hareketleri yapmak ve belirli sözleri tekrar etmek mi? Niyazi-i Mısrî Hazretleri’nin, sanki bütün Mesnevî’nin ruhunu özetlercesine söylediği gibi:
Savm ü salât ü hacc ile sanma biter zâhid işin İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfân imiş Mürşid gerekdir bildire Hakk'ı sana hakka'l-yakîn Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş
Bu söz, zâhid ile ârifin yolunu keskin bir şekilde ayırır. Zâhid, ibadetlerin çokluğuna aldanır. Oruç tutar, namaz kılar, hacca gider ve işinin bittiğini sanır. Onun yolu uzundur, çünkü o, hâlâ kendi ameline güvenmektedir. O, Hakk’ı değil, Hakk’ın vereceği cenneti, yani “baş”ı değil, “başlık”ı istemektedir.
Ondan dolayı onun yolu dostun cemâline kadar uzaktır. Zîrâ o baş istemez, ona başlık arzusu vardır.
Ârif ise bilir ki, bütün bu ibadetler, yani salât, oruç, hac, birer araçtır. Amaç, İnsan-ı Kâmil olmaktır. Bunun için de lazım olan irfandır, yani Hakk’ı bilmektir. Bu irfan olmadan yapılan salât, ruhsuz bir beden gibidir. Necmeddîn-i Kübrâ Hazretleri’nin tasnifine göre, zâhidlerin yolu olan “tarîk-ı ahyâr”, yani hayırlıların yolu, çokça namaz ve oruçla bezenmiştir ama bu yolla Hakk’a vuslat eden “azın da azıdır”. Mevlânâ’nın yolu ise “tarîk-ı şüttâr”, yani aşk ehlinin, gözü kara âşıkların yoludur. Bu yolda salât, bir borç ödeme değil, bir aşk ilanıdır.
Bu aşk ve irfan hâli o denli bir vecd hâline ulaşabilir ki, zâhirî ibadetlerin şekli bile eriyip gider. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) "Eğer siz benim bildiğim şeyi bilseniz, elbette çok ağlar ve az gülerdiniz..." diye başlayan hadîs-i şerîfi, böyle bir hâlin habercisidir. Şârih, bu hadîsin devamını tefsir ederken der ki, o hâle gelen insan yemeden içmeden kesilir ve...
"İnsan yemez ve içmez ise vücûdunda kuvvet kalmaz; bittabi' oruç tutamaz ve namaz kılamaz bir hâle gelir. Bu za'f-ı umûmî içinde, kalbinde niyâz ve münâcâta da zevk ve harâret kalmaz ; ölü mesâbesinde kalır."
Bu, ibadeti terk etmeye bir çağrı değil, aşkın ve hayretin en ileri mertebesinde, kulun kendi benliğinden ve fiillerinden tamamen fâni olduğu, sadece Maşûk’un tecellîsiyle var olduğu bir Cem makamının tasviridir. Bu makamda gören de O’dur, görünen de O. Kılan da O’dur, kılınan da O. Hakikî Salât-ı Dâimûn, yani kesintisiz namaz hâli budur. Bu hâle eren Abdalların üstünlüğü de çok namaz kılmalarından değil, “güzel huy ve doğru niyet ve sağlam kalp” sahibi olmalarından gelir. Çünkü onlar, salâtın suretinde kalmamış, onun neticesi olan güzel ahlâkı ve Hakk’a tam teslimiyeti bizzat yaşamışlardır.
Salâtın Zirvesi: Ahmed'in Ahad'da Fâni Oluşu
Mesnevî’nin dilinde salâtın en kâmil tecellîsi, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’da (s.a.v) zuhûr eder. O’nun ismi olan “Ahmed”, Ahad isminden bir “mîm” perdesiyle ayrılmış gibidir. Salât, sâlikin kendi varlık “mîm”ini aradan kaldırarak, Ahmed’in Ahad denizinde fâni oluş sırrına erme yolculuğudur.
Ta ki Ahmed'in, Ahad'la olan cân-ı paki gibi, senin canın ebede kadar handan kalsın. Sen insân-ı kâmile teslîm olduğun vakit, Ahmed (aleyhissalâtü ve's-selâm) Efendimiz'in rûh-i pâki nasıl bahr-ı ahadiyyetde müstağrak olmuş ise, senin canın da ebede kadar bakā ile handân kalır.
Bu fânî oluş nasıl gerçekleşir? Bütün peygamberlerin ortak mesajı olan o ilâhî fermana uyarak:
Her bir nebî ondan berât getirmiştir: "Ondan sabır ile yahud salât ile yardım isteyin!"
Sabır ve salât, iki kanat gibidir. Sabır, nefsi tutmaktır. Salât ise Hakk’a yönelmektir. Bu yönelişin en kâmil örneği ve merkezi, rahmetin kendisine havale edildiği, bütün varlığın kendisine muhtaç olduğu (muhtâcün-ileyh) Hz. Ahmed’dir. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk, “Ona salât ediniz!” (Ahzâb, 56) buyurur. O’na salât etmek, rahmetin kaynağına yönelmek, kendi cüz’î varlığımızı o küllî hakikate bağlamaktır.
Bu bağ kurulduğunda, sâlikin salâtı da bir dönüşüme uğrar. Artık o, kuru bir yerde kılınan bir namaz değildir. O, Hz. Hızır’ın namazı gibi, dokunduğu her yeri yeşerten, hayata geçiren bir tecellî olur.
Ebû Hureyre hazretlerinden merfûan rivâyet olunan hadis-i şerîfte buyurulur ki: اينما يصلى يخضر ماحوله ya'ni "Nerede namaz kılsa etrafında olan şeyler yeşillenir."
Mevlânâ’nın irfan mektebinde salât budur: Şeriatın mumuyla başlayıp, nefsi geride bırakıp, aşk ve irfanla yoğrularak, Ahmed’in Ahad’da fâni oluş sırrına ermek ve nihayetinde kıldığı namazla sadece kendi ruhunu değil, bütün bir âlemi yeşertecek bir rahmet tecellîsine mazhar olmaktır.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Salât kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 9: "Onun beyânındadır ki, namaz ve oruç ve bütün zâhirî hayırlar bâtınî olan nûr üzerine şâhidliklerdir."
Ahmed Avni Konuk — Mesnevî-i Şerîf Şerhi: Cilt 4 (Muâviye-İblîs hikâyesinde salât vaktidir! nidâsı), Cilt 9 (namaz ve oruçun bâtınî nûr üzerine şâhidliği), ve diğer ciltlerde salâta dâir kıymetli pasajlar.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Salât
Salât, bir ağacın kökü, gövdesi, dalları ve meyveleri gibi, İrfan yolunun tamamına uzanan bir hakikattir. Onu tek bir fiil zannetmek, ağacı sadece bir yapraktan ibaret görmek gibidir. Bu ağın merkezinde, varlığın özü olan Tevhid bulunur. Salât, sâlikin her bir rüknüyle, her bir kelimesiyle bu birliğe şahitlik etme, o birliğe dahil olma cehdidir. Hakk’ın Uluhiyyet sıfatıyla tecellî ettiği mertebede kulun bu tecellîye mukabelesidir. Bu mukabele, varlığın en derin sırrını, yani Hakk’ın kendi güzelliğini görmek ve göstermek istemesi olan Muhabbet ile başlar. Salât, bu ilahi muhabbete kulun en samimi cevabıdır.
Bu cevabın nasıl verileceğinin usûlünü peygamberler öğretir. Salâtın her bir hareketi, Hz. Adem (a.s.)’in tevbesinden, kıyamıyla kendi hakikatine ayağa kalkışından bir iz taşır. Salât, Hz. Nuh (a.s.)’un gemisine binip tûfandan kurtulmak gibi, sâlikin dünya meşgalelerinden kurtulup Hakk’a sığınmasıdır. Hz. Musa (a.s.)’nın Tûr’da kelâmı işitmesi gibi bir işitme, Hz. İsa (a.s.)’nın babasız zuhûru gibi, sebepleri aşan bir yöneliş ile Ruhullah sırrına bir işarettir. Hz. Yusuf (a.s.)’un zindandan saraya yükselmesi gibi, nefsin karanlık kuyusundan ruhun sultanlığına yükselişin bir misalidir. Bütün bu peygamber meşrebleri, en kâmil hâliyle Hz. Muhammed (s.a.v.)’in şahsında ve onun Mirac hadisesinde cem olmuştur. Mirac, Peygamberimizin şahsında bütün insanlığın potansiyel olarak çıkabileceği en yüce makamdır ve her bir salât, bu Mirac’dan bir hisse alma, o kapıyı çalma niyazıdır.
Salât, sâlikin Tasavvuf yolundaki seyrinin de bir özetidir. Yolun başındaki sâlik, salâtı Şeriat’ın bir emri olarak, şekline ve erkânına riayet ederek edâ eder. Bu, işin kabuğu, ama özü koruyan kabuğudur. Gözünü ve gönlünü açtıkça, salâtın bir Marifet kapısı olduğunu anlar; her bir hareketin, her bir âyetin ardındaki manaları Tefekkür etmeye başlar. Nihayetinde salât, kulun kendi varlığını unuttuğu, Hakk’ın varlığında yok olduğu Fenafillah makamına bir vasıta olur. Bu makamda salât, artık vakitlere ve hareketlere bağlı bir fiil olmaktan çıkar, bir hâl olur; buna Salât-ı Dâim derler. Kişi, her anında, her nefesinde Hakk ile olduğunun şuuruna erer. Bu, Gaflet uykusundan tamamen uyanmaktır.
Bu hâle ermenin yolu, salâtın içinde ve dışında Zikir ile meşgul olmaktır. Dilin zikri, kalbin zikrine, kalbin zikri de bütün varlığın zikrine dönüşmelidir. Salâtın kendisi en büyük zikirdir. İçinde okunan Fatiha Suresi ve diğer ayetler, özellikle Bakara Suresi’nin öğrettiği teslimiyet, bu zikrin temelini oluşturur. Her salâta Besmele ile başlamak, her işin ancak O’nun adıyla bir anlam ve değer kazandığını ikrar etmektir. Salâtın sonunda verilen selam ise, ulaşılan birlik şuurundan tekrar fark âlemine, halkın arasına rahmetle dönmektir. Bu, Tenzih (Hakk’ı her şeyden soyutlama) ve Teşbih (Hakk’ı her şeyde görme) arasındaki Muhammedî mîzanı kurmaktır.
Salât, ilahi Tecelli’nin ve Zuhurat’ın en yoğun yaşandığı andır. Kul, secdede Hakk’a en yakın olduğu noktada, kendi hiçliğini idrak ederken, Hakk’ın sonsuz büyüklüğünü müşahede eder. Bu, Kaza ve Kader sırrına rıza göstermenin, her ne oluyorsa O’ndan bilmenin en pratik talimidir. Haftanın kalbi olan Cuma günündeki toplu salât, ümmetin birliğinin ve tek bir vücut gibi Hakk’a yönelişinin sembolüdür. Benzer şekilde, Umre ve Hac ibadetleri, Kâbe’ye yani yeryüzündeki Kalb’e doğru yapılan kitlesel bir salât, bir yöneliştir. Bütün bu ibadetlerin ve hallerin özü, Sohbet meclislerinde kelimelere dökülen, mürşid-i kâmillerin dilinden akan irfandır. Necdet Ardıç (Terzibaba) gibi rehberlerin sohbetleri, Fusûsu'l-Hikem gibi hikmet pınarları ve Mesnevi-i Şerif gibi aşk ve şevk dolu eserler, salâtın derinliklerine dalmak için birer vesiledir. Salâtın sonunda ulaşılan nihai makam, kulun her halde ve her şeyde Hakk’ı görmesi, her şeyi O’ndan bilmesi ve O’na Hamd etmesidir. Bu bakışla bakıldığında, Cennet ve Cehennem dahi gelecekteki birer mekân değil, kulun Hakk’a yakınlık ve uzaklık hâllerinin şu anki karşılığı olur. Salât, Cehennem gibi olan ayrılıktan, Cennet gibi olan vuslata bir kapıdır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Salât kavramı, İrfan Mektebi’nin üç temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin külliyâtı, İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’inde, bir hakikatin üç farklı yüzü gibi ele alınır. Her biri, sâlikin farklı bir idrak mertebesine hitap eder.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve şerhlerinde Salât, yaşayan, nefes alan, sâlikin hayatının her anına dokunan bir hakikat olarak karşımıza çıkar. Terzibaba, Salât’ı kuru bir ritüel olmaktan çıkarıp onu bir “vücut yazısı” olarak okur. Kıyamın elif, rükûnun dal, secdenin mim harfiyle “Âdem” kelimesini yazdığını söyleyerek, her namazda insanın kendi hakikatini, yani halifelik sırrını yeniden inşa ettiğini anlatır. Vakitleri, sâlikin seyr-i sülûkundaki fenâ ve bekâ mertebelerinin bir haritası olarak yorumlar. Sabah namazı, vahdet sabahına uyanıştır; öğle, hakikatin kemâl noktasına erişidir; ikindi, cem’den farka iniştir; akşam, halk âleminde Hakk ile olmaktır; yatsı ise yeniden fenâfillah’a, Zâtî birliğe dönüştür. Terzibaba için Salât, sadece bir ibadet değil, varoluşun tamamını okuyan bir irfan anahtarıdır. Peygamberlerin getirdiği farklı tevhid meşreblerini, namaz içindeki farklı idrak seviyeleri olarak sunarak, sâlike kendi meşrebini bulma ve yaşama yolunu gösterir. Onun dilinde Salât, dergâhın ve gündelik hayatın tam merkezindedir; bir ahlak mektebi, bir tefekkür atölyesi ve Hakk’a vuslatın en emin yoludur.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise Salât, doğrudan bir ibadet pratiği olarak değil, onun arkasındaki vücûdî (varlığa dair) ilke olarak ele alınır. Füsûs, Salât’ın “neden”ini, onun hikmet temelini açıklar. Kavram, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim” kutsi hadisinin bir tecellîsi olarak konumlanır. Varlığın tamamı, Hakk’ın kendine olan muhabbetinin bir zuhûrudur ve Salât, kulun bu ilahi muhabbete en şuurlu katılımıdır. İbn Arabî, “Kendini bilen Rabbini bilir” düsturu üzerinden, Salât’ın aslında bir kendini bilme, kendi hakikatindeki ilahi sırrı keşfetme yolculuğu olduğunu gösterir. Musa-Hızır kıssası gibi anlatılarla şeriat (Musa’nın yolu) ve hakikat (Hızır’ın yolu) arasındaki hassas dengeyi kurar. Salât, bu iki kanadı birleştiren, tenzih ile teşbihi cem eden Muhammedî bir ibadettir. Kul, secdede “Sübhâne Rabbiye’l-A’lâ” derken Hakk’ı her türlü eksiklikten tenzih eder, ama bunu yaparken kendi alnını bir “yer”e koyarak teşbih içinde olduğunu da unutmaz. Füsûs’un bakışıyla Salât, kulun Hakk’ın gözüyle kendine baktığı, görenin, görülenin ve görme fiilinin bir olduğu bir müşahede anıdır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise Salât’ın kalbî ve aşk boyutunu terennüm eder. Mesnevî, Salât’ın nasıl kılınacağından çok, hangi kalple, hangi aşkla kılınacağını anlatır. Mevlânâ için suret namazı kılanlar ile hakikat namazı kılanlar arasındaki fark, deniz kenarında ayaklarını ıslatanla denize dalan arasındaki fark gibidir. O, Salât’ı bir vuslat anı, sevgilinin (Hakk’ın) huzuruna çıkış olarak tasvir eder. “Sabır ve salât ile yardım isteyin” âyetini açıklarken, sabrı peygamberlerin çektiği çile, salâtı ise o çilelerin ortasında buldukları vuslat huzuru olarak yorumlar. Musa ve Hızır kıssasını, akıl ve şeriat ehli (Musa) ile aşk ve hakikat ehlinin (Hızır) yollarının nasıl ayrıldığını göstermek için kullanır. Mesnevî’nin sembolik dilinde deniz, a’yân-ı sâbite yani hakikatler âlemiyse, sahil de bu görünen âlemdir. Hakiki Salât, sahilde oyalanmayı bırakıp aşkla vahdet denizine dalmaktır. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) “Ahmed” isminin, “Ahad” (Bir) kelimesinden bir “mîm” harfiyle ayrılması gibi ince nüktelerle, kul ile Hakk arasındaki perdenin ne kadar ince olduğunu ve Salât’ın bu perdeyi kaldıran bir aşk eylemi olduğunu dile getirir.
Bu üç büyük kaynak, birbirini tamamlayarak Salât’ın bütüncül bir resmini çizer: Terzibaba’nın külliyatı sâlikin yol haritasını ve pratik adımlarını, Füsûs o yolun altındaki hikmet temelini, Mesnevî ise yolda yürüyen âşığın kalp atışlarını ve gözyaşlarını anlatır.
Değerlendirme
Salât kavramının bu üç temel kaynak ışığında incelenmesi, onun sadece belirli vakitlerde icra edilen bir dizi hareket ve duadan ibaret olmadığını, aksine varoluşun tamamını kuşatan mertebeli bir hakikat olduğunu ortaya koymaktadır. Salât, en basit fiillerden en yüce hâl olan Salât-ı Dâimûn’a uzanan, hem bedeni hem ruhu, hem ferdi hem toplumu, hem şeriatı hem de hakikati içinde barındıran bir tevhid eylemidir. Terzibaba’nın yaşantı merkezli okuması, İbn Arabî’nin hikemî çözümlemesi ve Mevlânâ’nın aşk dolu ifadesi, bu eylemin farklı mertebelerdeki yansımalarıdır.
En temel içgörü, Salât’ın bir “yöneliş” ve “bağ kurma” olarak, sâlikin seyr-i sülûkunun her aşamasında farklı bir mana kazanmasıdır. Başlangıçta bir görev iken, yolun ilerleyen aşamalarında bir ihtiyaç, bir zevk ve nihayetinde bir varoluş hâline dönüşür. Bu yolculuk, şeriatın zahirî kabuğunu kırmadan hakikatin bâtınî özüne ulaşma, tenzih ve teşbih kanatlarıyla dengede uçma sanatıdır. Okuyucu için nihai mesaj şudur: Salât’ı anlamak, onu okumak veya hakkında düşünmekten öte, onu bir aşk ve şuurla yaşayarak kendi miracını gerçekleştirmektir. Zira her sâlikin seccadesi, kendi Tûr dağı, her secdesi ise Hakk’a en yakın olduğu andır.