İçeriğe atla
Tefekkür
8569 kelime | 25 kaynak

Tefekkür

Tefekkür, sıradan bir düşünme eylemi değildir. O, zikrin yoldaşı, marifetin kapısı, ibadetin ruhudur. Bedenin gıdaya ihtiyacı olduğu gibi, ruhun da gıdası vardır ve bu gıdanın en lezzetlilerinden biri tefekkürdür. Terzibaba İrfan Mektebi’nde ibadetler birer alışkanlık tekrarı olarak değil, her biri bir şuur mertebesine yükselten basamaklar olarak görülür. Tefekkür, o basamakları tırmanmamızı sağlayan mânevî adımdır. O, bizi “Ben aciz bir kulum” demenin ötesine taşıyıp, “Ben kimim?” sorusunun derinliklerine indiren, oradan da “Rabbimi nasıl bilirim?” ufkuna çıkaran ilahî bir lütuftur.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Lügatte “düşünmek, akıl erdirmek” anlamına gelen tefekkür, Arapça “fekere” kökünden gelir. Tasavvuf ıstılahında bu kelime, çok daha derin bir okyanusa açılır. Tefekkür, zihnin sığ sularında gezinmek değil, kalbin gözüyle hakikat deryasına dalmaktır. O, kâinata, insana ve Kur’ân’a bakıp, görünenin ardındaki görünmeyeni, yani Hakk’ın tecellîlerini seyretme sanatıdır. Bu, sadece zihinsel bir çaba değil, aynı zamanda ruhun bir ibadetidir. Bir saatlik tefekkürün, senelerce nafile ibadetten daha hayırlı olabileceğine dair rivayetler, bu ibadetin kıymetini anlatır.

İrfan yolunda tefekkür, dinin kabuğundan özüne geçişin anahtarıdır. Dinin bir zâhiri (dış yüzü), bir de bâtını (iç yüzü) vardır. Zâhir, şeriatın kuralları, ibadetlerin şekli yönüdür. Bâtın ise o kuralların hikmeti, o ibadetlerin ruhudur. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Bu dengeyi anlamayanlar, ya sadece şekilde boğulur ya da şekli terk edip başıboş bir mâneviyat arayışına girerler. Terzibaba Hazretleri, bu hassas mizanı sohbetlerinde sık sık hatırlatır:

Çünkü fıkıh ilmi bunları öğretmiyor, zaten yeri de değildir, işte biz dünyada yani islami olarak genel islami toplulukları olarak daha ağırlıklı olarak yani sayı daha ağırlıklı olarak alimler olarak da fıkıh ilmini din ilminin kendisi olarak kabullenmişiz ve fıkıh ilmini öğrenen kimsenin bir de salaha ulaştığını zannediyoruz, halbuki o onun sadece kabuğudur, zahiridir, din ilmi gönül ilmidir, yani ruh ilmidir...

Bu sözler, fıkıh ilmini küçümsemek için değil, onun sınırlarını göstermek içindir. Fıkıh, bedenin yol haritasıdır; namazın nasıl kılınacağını, orucun nasıl tutulacağını öğretir. Bu, elzemdir ve terk edilemez. Ancak tefekkür, ruhun yol haritasıdır. O, namazda kimin huzurunda durduğunu, oruçla hangi sıfatlardan arındığını idrak ettirir. Biri iskeletse, diğeri candır. İskeletsiz can ayakta duramaz, cansız iskelet ise bir kemik yığınından ibarettir. Terzibaba Hazretleri’nin de buyurduğu gibi, “din ilmi gönül ilmidir.” Tefekkür, o gönül ilminin kapısını çalan eldir.

Bu tefekkürü yapacak olan meleke akıldır. Cenâb-ı Hakk, insana diğer varlıklardan farklı olarak muhteşem bir akıl ve zekâ bahşetmiştir. Din, taşa toprağa değil, bu akla emanet edilmiştir. Bu yüzden “Aklı olmayanın dini de yoktur” denilmiştir. Aklın asıl vazifesi, varlığın ve kendi hakikatinin sırlarını sorgulamaktır. Terzibaba Hazretleri, bu noktayı aydınlatır:

Yahu kardeşim, Cenab-ı Hak âdem ismiyle evvela muhteşem bir akıl ve zekâ vermiş. Dini de senin aklına göndermiş, bedenine değil. Din bedene gelse ne anlar, din akla gelmiş. Ve aklı olmayanın dini de yoktur. Biliyorsunuz. Bedenen gelişmiş bir insan olsun aklı yerinde olmasın o mükellef değildir. Namaz kılmasına oruç tutmasına gerek yoktur. O halde bizim yapmamız gereken şey, dinimizin tefekkür yönünü geliştirmek, sadece fiziki yönünü tekrarlamak değildir.

Yolun başlangıcı burasıdır: İbadetleri sadece birer “fiziki tekrar” olarak görmekten çıkıp, onları birer tefekkür vesilesi kılmak. Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, zekât veriyoruz. Bunlar şeriatın direkleri, olmazsa olmazlarıdır. Fakat tefekkür ehli sorar: “Bu amellerin neticesinde benim şuurumda, idrakimde ne gibi bir açılım oldu?” Sevap kazanmak ahirete dönük bir neticedir ve elbette kıymetlidir. Ancak Hakk, bu dünyada da bilinmek ister. Kendini tanımanı, O’nun isim ve sıfatlarının tecellîlerine ayna olduğunu idrak etmeni murad eder. Bu idrak, kuru kuruya ibadet tekrarıyla değil, tefekkürle beslenen bir kalple mümkün olur. Terzibaba Hazretleri bu hakikati şöyle dile getirir:

...yaptığımız bütün o fiiller, oruç tut senelerce ne geçti elimize sevap kazandık sevap ayrıdır, o ahirete dönüktür, bugün ne geçti eline, nereye ulaştık, şuur olarak ne açılım yaptı, namaz kıldık namazın bin bir türlü içerisinde hikmetleri var, neyi anladık tamam görevimizi yerine getirdik Allah kabul etsin hepimizin namazını yerme babından beyanıyorum, bütün bunlar hepsi olacak ama işte bu kadar değil eğer sadece namaz kıl oruç tutmakla bu iş olsaydı bütün ehl-i islam miraç ehli olurdu. Ehlullah olurdu Hakk ehli olurdu... ama halimize bakıyoruz ki kendimizi tanımıyoruz rabbımızı nereden tanıyacağız.

Eğer yaptığımız ameller bizi “kendimizi tanımaya” götürmüyorsa, bir yerlerde eksiklik var demektir. O eksiklik, tefekkürsüzlüktür. Zira “kendini bilen, Rabbini bilir.” Kendini bilme yolculuğu ise tefekkürle başlar.

Her insanın tefekkürü kendi idrak mertebesine göredir. Herkes aynı pencereden bakmaz, aynı derinlikte göremez. Varlık âlemi, katman katman tecellîlerden ibarettir. Kimisi bu tecellîlerde sadece halkı, yani yaratılmış olanı görür ve kesrette (çoklukta) boğulur. Kimisi halkı bir perde gibi görüp, perdenin ardındaki Hakk’ı seyre dalar ve vahdette (birlikte) kendini kaybeder. Kâmil olan ise, hem halkı hem de Hakk’ı yerli yerinde müşahede eder; halkta Hakk’ı, Hakk ile halkı görür. Bu, Muhammedî mîzandır. Terzibaba Hazretleri, bu mertebeleri ve tefekkürün bu mertebelerdeki seyrini özetler:

(1) Bu çokluk halkı, müşahede eden kimseler sadece “halk” ı görürler. (2) Bu çokluk halk’ta, tecelli etmiş olan, Ahadiyyet’in varlığını müşahede eden kimseler sadece “Hakk” ı görürler. (3) Bu iki anlayış ile, iki yönü de müşahede eden kimseler, hem halk-ı, hem de Hakk-ı görürler. Tabi-i ki bu anlayış, görüş ve müşahede ile yaşayanların hayata bakışları da değişik, değişik olacağından zarurî olarak iç dünyalarındaki tefekkür anlayışları da bu hallerine uygun olacaktır.

Tefekkür, sâliki bulunduğu mertebeden bir üst mertebeye taşıyan mânevî bir binektir. Sâlik, önce kâinattaki fiilleri tefekkür ederek Müessir’i, yani fiillerin Fâil’i olan Hakk’ı arar. Sonra sıfatları tefekkür ederek Mevsûf’u, yani tüm sıfatların sahibi olan Zât’ı bulmaya çalışır. Nihayetinde ise, [Cem makamında](/wiki/Cem makamı) Fâil ile fiilin, Mevsûf ile sıfatın aynı hakikatin farklı yüzleri olduğunu idrak eder. Bu, tefekkürün zirvesidir. Bu zirveye ulaşan için artık kâinat, Hakk’ın kendini seyrettiği bir aynadan ibarettir. Tefekkür ise o aynayı parlatma, üzerindeki tozu toprağı silme ameliyesidir.

Terzibaba'nın Nazarıyla Tefekkür: Aslı ve Mertebesi

Tefekkür, hakikate duyulan iştiyakın, Hakk’a vuslat arzusunun en samimi ifadesidir. Bu, sadece "ne, neden, nasıl" diye sormak değil; sorunun kendisinden geçip, cevabın ta kendisi olanın huzurunda sükûta erme sanatıdır. Tefekkür, aklı küçümsemek değil, aklı ait olduğu yere, yani kalbin hizmetine vermektir. Akıl bir binektir; ama o bineği nereye süreceğini bilen bir süvari, yani bir gönül lazımdır. Bir saatlik tefekkür, bazen bir ömür nafile ibadetten daha hayırlıdır. Çünkü ibadet bedeni, tefekkür ise ruhu Hakk’a yaklaştırır.

"Yaratma" Değil "Zuhûr": İrfan Dilinin Anahtarı

Hakikat yolculuğunda atılacak ilk adım, kelimeleri ve onların işaret ettiği manaları arındırmaktır. Dil, düşüncenin evidir. İrfan ehli, Hakk ile âlem arasındaki ilişkiyi anlatan kelimelere büyük bir hassasiyet gösterir. Şeriat ve tarikat mertebesinde olanlar için "yaratma" kelimesi bir gerçeği ifade eder: Bir Hâlık vardır, bir de O'nun yoktan var ettiği yaratılmışlar. Bu, ikilik (isneyniyet) üzerine kurulu, sağlam ve gerekli bir temeldir. Lâkin tefekkür sahası derinleştikçe, bu kelimenin perdenin ardındaki hakikati tam olarak ifade etmediği anlaşılır.

Terzibaba Hazretleri bu inceliğe şöyle işaret eder:

İrfan ehli “kamusu aşktan/büyük aşk kitabı” yaratma sözcüğünü ve anlayışını kaldırmış, yerine “ zuhur ve tecell ”iyi, koymuştur. Ancak bu tabir, şeriat ve tarikat mertebesinde olanlar için kullanılabilir. Çünkü onlar kelimeleri ve ifadelerini ikilik anlayışı üzere kullandıkları için onlarda, tefekkür de, olmadığı için sorun yoktur, mazurdurlar. Ancak gerçek bir tevhid ehlinin bu kelimeyi kullanması mümkün değildir.

Tefekkürün ilk durağı burasıdır. "Yaratma" kelimesi, Hakk'tan ayrı, O'nun Zât'ında önceden var olmayan bir şeyin sonradan meydana getirildiği fikrini zihinlere getirir. Bu ise, farkında olmadan, Hakk'ın ilminde ve kudretinde olmayan bir "yokluk" varsaymaktır. Terzibaba'nın uyarısı bu noktadadır:

Yoktan yaratma, demek haşa Allah-a acziyyet izafe etmektir yani Allahta yok olan bir şeyi farzı muhal başka bir Allahtan alıp onunla birlikte yeni varlık icad etmek gibi bir şey olmaktadır buda şirktir.

İrfan ehli, mutlak yokluğun olmadığını, sadece "izafi yokluk" yani bir şeyin gizlilikten açığa çıkması hâlinin bulunduğunu söyler. Tıpkı bir tohumun içindeki ağacın potansiyel olarak var olup, zamanı ve şartları geldiğinde "zuhûr" etmesi, yani görünür hâle gelmesi gibi. Varlık, Cenâb-ı Hakk'ın Zâtî ilminde A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler) olarak zaten mevcuttur. Dış âlemde gördüğümüz her şey, bu sabit hakikatlerin Nefes-i Rahmânî ile dışa vurumundan, tecellî etmesinden ibarettir.

Bu yüzden, hakikat ve marifete mertebesinde tefekkür eden bir Tevhid ehli, "yaratma" kelimesini ancak muhatabının anlayış seviyesine bir tenezzül olarak kullanır. Kendi idrak âleminde ise her şey, var olanın farklı bir kisveye bürünerek görünmesidir. Tefekkür, bu "zuhûr" ve "tecellî" sırrını, yani kâinatın her an yeniden halk edilen bir ilahi "şeen" (iş, hâl) olduğunu seyretmektir.

Hazarat-ı Hamse'de Seyir: Tefekkürün Mertebeleri

Tefekkür, başıboş bir hayal kurma eylemi değildir. Aksine, son derece sistemli, mertebeleri olan bir mânevî yolculuktur. İrfan geleneğinde bu haritaya Hazarat-ı Hamse (Beş İlahi Hazret/Mertebe) denir. Bu, varlığın Zât-ı Mutlak'tan en kesif madde âlemine kadar olan tenezzül (iniş) ve sâlikin bu yoldan tekrar geriye, aslına doğru urûc (yükseliş) seyrini anlatan bir doktrindir.

Terzibaba Hazretleri, tefekkür yolculuğunun bu haritayla olan bağını ifade eder:

Hazarat-ı Hamse-Beş hazret kıtalarını da seyretmek için, Cebel-i Tarık, çetin Tarık- tarikat boğazından geçerek engin “ Hakikat ” vahdet deryalarına açılmak için yola çıkılmış olunacaktır. (Ya Fetteh , Ya Vahid , Ya Ahad , Ya Samed , ve “ ALLah ” isimlerinin nur yakıtları ile okyanusu dolaşmaya yola çıkılacak, “ Ma’rifet -mertebesi” anlayışı ile...

Bu benzetmeye göre yolculuk, "tarikat"ın çetin boğazından, yani şeriatın ve mürşid rehberliğindeki pratiklerin disiplininden geçerek başlar. Bu boğazdan geçmeden "hakikat" ve "vahdet" okyanusuna açılamazsın. Tefekkür, bu yolculukta kullanılan geminin kendisidir. Yakıtı ise Hakk'ın isimleridir. Her bir isim, okyanusun farklı bir akıntısını, farklı bir derinliğini keşfetmek için bir anahtardır.

  • Lâ taayyün (Ahadiyet): Hiçbir sıfat ve isimle kayıtlı olmayan, bilinemez, idrak edilemez Mutlak Zât mertebesi. Burası tefekkürün sustuğu, aklın ve fikrin aczini itiraf ettiği yerdir.
  • Taayyün-i Evvel (Vahdet): Zât'ın kendi Zât'ını bütüncül olarak bildiği, tüm hakikatleri ve isimleri kendinde toplu olarak gördüğü ilk tecellî. Burası Hakikat-i Muhammediyye'dir.
  • Taayyün-i Sânî (Vahidiyet): Vâhidiyyet mertebesi, Vahdet'teki o toplu ilmin, A'yân-ı Sâbite olarak, yani her bir varlığın kendine has hakikati olarak ayrı ayrı bilindiği mertebedir. İlahi isimlerin birbirinden ayrıştığı "ilahi ilim" mertebesidir.
  • Ervah Âlemi (Ruhlar Âlemi): A'yân-ı Sâbite'nin ilk kez dışsal bir varlık formuna büründüğü, henüz madde ile birleşmediği ruhlar âlemidir.
  • Misal/Melekût Âlemi: Ruhların daha kesif, latif suretlere büründüğü âlemdir.
  • Şehâdet/Mülk Âlemi: Gözümüzle gördüğümüz bu en kesif, en somut, zaman ve mekâna bağlı fiziksel âlemdir.

Tefekkür, bu mertebeler arasında yapılan seyahattir. Sâlik, şehâdet âlemindeki bir çiçekten başlar, onun misal âlemindeki suretini, ruhlar âlemindeki hakikatini, Vâhidiyyet'teki ilahi ismini ve nihayet Vahdet'teki birliğini tefekkür ederek aslına doğru bir yolculuk yapar. Bu, dışardan içe, çokluktan birliğe doğru bir tefekkürdür. Bu yolculuk, "Dur Rabb'ın namaz kılıyor" sırrına, yani bütün varlığın her an Hakk'a nasıl bir yöneliş ve tesbih içinde olduğunu müşahede etme makamına varır.

"Gizli Hazine"nin İkizleri: İnsan ve Kur'an Hakikati

Tefekkür yolculuğunun en derin sırlarından biri, insanın bu kevnî (âlemlerin dokusundaki) sistemdeki yerini idrak etmesidir. İnsan, bu muazzam zuhûr tiyatrosunun son perdesinde sahneye çıkmış basit bir oyuncu değil, oyunun yazılma sebebidir. Bu sır, meşhur kudsî hadiste gizlidir: "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim (istedim) de mahlukatı halk ettim ki onlar vasıtasıyla bilineyim."

Bu "bilinme" arzusunun ilk muhatabı ve en kâmil tecellîgâhı kimdir? Terzibaba külliyatı, bu sorunun cevabını vererek tefekküre yeni bir boyut açar:

...ezelden beri “küntü kenzen mahfiyyen” “gizli hazi-ne” de mevcud olan “Hakikat-i İnsâniyye” ile “Hakikat-i Kûr’âniyye” nin, yani bir bâtında doğan ikiz kardeşin çok u-zun zaman bir birinden ayrı kalıp o gecede “Kadir Gecesi” ... ilk buluşmaya başladıkları “zât-i gece” dir.

Hakikat-i İnsaniyye (İnsanın Hakikati) ile Hakikat-i Kur'aniyye (Kur'an'ın Hakikati), aynı batında, yani Zâtî ilimde doğan "ikiz kardeşlerdir". Biri, Hakk'ın "Kelâm" sıfatının; diğeri ise "Câmî" (tüm isimleri toplayıcı) isminin en kâmil mazharıdır. Biri "susan Kur'an" (Kitâb-ı Mubin), diğeri "konuşan Kur'an"dır (İnsan-ı Kâmil).

Bu tefekkür, sâlike kendi vücûdî değerini hatırlatır. O, kâinatın bir özeti, küçük âlem (âlem-i sağir) olarak, büyük âlemin (âlem-i kebir) bütün sırlarını içinde taşır. Hira'da Cibril-i Emin'in "Oku!" emriyle buluşan bu iki "emin", yani Muhammed'ül Emin ile Kelâm-ı Kadîm, aslında ezelde bir olan iki hakikatin şehâdet âlemindeki vuslatıdır. Tefekkür, bu vuslatın kendi içimizde nasıl gerçekleşeceğini anlamaktır. Kendi insanî hakikatimizi okumak, Kur'an'ın hakikatini okumaktır. Kur'an'ı tefekkür etmek, kendi varlığımızın en derin katmanlarını keşfetmektir.

Ârif-i Billâh: Tefekkürün Gayesi, Hakk'a Ayna Olmak

Bu tefekkür yolculuğunun varacağı son menzil, sadece bilgi toplamak değildir. Tasavvuf bir hâl ilmidir, kâl (söz) ilmi değil. Tefekkürün nihai amacı, o tefekkür edilen hakikatlerin bizzat kendisi olmak, o hakikatlerle boyanmaktır. Bu mertebeye erişen zâta, Ârif-i billâh (Hakk'ı Hakk ile bilen) denir.

Ârif, tefekkürü sayesinde artık kendinde vehmettiği ayrı bir varlık görmekten vazgeçmiş, kendisinin Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecellî ettiği bir ayna, bir mazhar olduğunu idrak etmiştir.

Fakat ârifi billâh sadece bu iki ismin tecellisi değildir. O bütün isimlere cem olmuş ve Hakka ayna olmuştur. Kûr’ân-ı Kerîm-i en iyi anlayan yine ârifi billâhtır. Hakkın bütün isimleri Kûr’ân-ı Kerîm’de mevcuttur. Ve ârifi billâh Hz.Ali (r.a) efendimizin kendisi için dediği gibi “Enel kûr’ân” olmuştur. Yani Hak`kın bütün isimlerinin kendinde cem etmelerine ve tecelli etmelerine mekân olmuştur.

Ârif-i billâh, tefekkürle nefsini arındıra arındıra öyle bir saflığa ulaşmıştır ki, ayna gibi pürüzsüz ve lekesiz hâle gelmiştir. Artık o aynada görünen, aynanın kendisi değil, aynanın karşısındaki Güzeller Güzeli'dir. O, "konuşan Kur'an"dır, çünkü Kur'an'da bahsedilen bütün ilahi isimler ve ahlâklar onda fiilî olarak tecellî etmiştir. O, Hakk'ın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olmuştur.

Bu tefekkür, ufkumuzu daracık dünya hayatının ötesine taşır. İnsanlar, Zât-ı ulûhiyetin sonsuz tecellîlerini bu kısacık dünya hayatına sığdırmaya çalışır. Oysa tefekkür, bu zannı kırar:

Oysa zât-ı uluhiyetin sonsuzluk ebedi sürecinde, bütün zuhurlarını sadece bu dünya âlemi sahasına sığdıracağı zannedilmiştir. Halbuki sonsuz bir zamana göre, bu insanlığın dünya süreci adeta 3 saniyeden ibarettir.

Tefekkür, bizi bu üç saniyelik rüyadan uyandırıp ebedi sürece dâhil eder. Ve bu sürecin sonunda varılan yer, aslında başlangıç noktasının ta kendisidir. Çünkü yolculuk, O'ndan O'na, O'nunladır. Tefekkürün zirvesi, bu Vahdet-i Vücud (Varlığın Birliği) idrakinde sükûta ermektir. Terzibaba'nın ifadesiyle:

Zâten tek olan âlemde başka nereye gidilir ki.

Tefekkür, hiçbir yere gitmediğimizi, zaten hep O'nda, O'nunla olduğumuzu anlamanın en tatlı, en derin ve en şerefli yoludur.

Terzibaba Geleneğinde Tefekkür'in Yaşanması

Tefekkürü sadece zihinde dönüp duran bir düşünce silsilesi sanmak, hakikatine en büyük perdedir. Tefekkür, bir hâldir; yaşanan, tadılan, sâlikin bütün hayatını kuşatan canlı bir süreçtir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde tefekkür, kitaptan okunup geçilen bir başlık değil, bizzat mürşidin rehberliğinde, ihvanla birlikte dokunan bir irfan elbisesidir.

Bu yolun usûlünde tefekkür, bir fiildir. Tıpkı namaz gibi, oruç gibi, zikir gibi bir ibadettir. Ama bu ibadetin seccadesi, sâlikin kendi kalbi; kıblesi, Hakk’ın tecellîleridir. Bu ibadet, tek başına bir halvethanede yapılabileceği gibi, en çok da canlı bir mürşid-mürid ilişkisinin, bir istişare halkasının, bir hizmetin içinde hayat bulur. Burada tefekkür, bir atölye işidir; her bir sâlik, mürşid ustasının gözetiminde kendi gönül kumaşını dokur.

Tefekkür Atölyesi: "Bir Hikâye Birçok Yorum"

Terzibaba geleneğinde tefekkür, sâlikleri edilgen bir dinleyici olmaktan çıkarıp, hakikat arayışının fâil bir öznesi hâline getiren bir usûlle işlenir. Bu usûllerin en belirginlerinden biri, "Bir hikâye birçok yorum" adıyla anılan çalışmalardır. Bu, bir kıssanın, bir hikâyenin veya bir meselenin ortaya konulup, muhibban ve evlatlardan bu konu üzerine tefekkür etmelerinin istendiği kolektif bir irfan meclisidir.

Bu çalışmaların gayesi, bir imtihan yapmak veya "doğru cevabı" bulmak değildir. Asıl maksat, her bir sâlikin kendi iç dünyasına bir yolculuk yapmasını sağlamak, düşünce ufkunu genişletmek ve o en temel sorunun peşine düşmesini temin etmektir: "Ben kimim?" Terzibaba Hazretleri bu usûlün hedefini şöyle açıklar:

Gayemiz birer şahsi kimlik oluşturup ben “neyim-kimim” sorularına cevap bulmağa çalışmaktır.

Mesele, bir hikâyeyi tahlil etmekten öte, o hikâye aynasında kendi kimliğini, kendi varlığının hakikatini seyretmektir. Bu çalışmalarla, "köle ve incir", "genç ve elmas", "bakara kıssası", "ressam hikâyesi" gibi pek çok farklı menkıbe ve mesele, tefekkür tezgâhına konulmuştur. Her birinden gelen yorumlar, bir araya getirilerek bir kitap hacminde derlenir. Böylece her sâlik, hem kendi tefekkürünü ortaya koyar hem de diğer canların bakış açılarından istifade ederek kendi idrakini zenginleştirir. Bu, tam manasıyla bir tefekkür şûrasıdır.

(Bir hikâye birçok yorum) isimli istişare-tefekkür değerlendirmesi olan çalışmalarımızın birincisi, (25-1-köle ve incir dosyası) hamdolsun neticeye erdi. İlgilenen ve fikir yürüterek cevap gönderen her kese teşekkür ederiz. (Bir hikâye birçok yorum) isimli istişare-tefekkür değerlendirmesi olan çalışmalarımızın ikincisi, (27-2-genç ve elmas dosyası) hamdolsun neticeye erdi...

Bu süreç o kadar canlıdır ki bazen bir kardeşin sorduğu bir soru veya gönderdiği bir tefekkür yazısı, müstakil bir kitabın doğmasına vesile olabilir. Mürşid, gelen bu tefekkür tohumunu alır, kendi irfan toprağında sular ve ortaya bütün bir cemaatin faydalanacağı bir eser çıkar. Bu, eğitimin tek taraflı bir aktarım olmadığının, karşılıklı bir alışveriş, bir "demlenme" hâli olduğunun en güzel misalidir.

Bu durum, bu düşüncesini zahire çıkarıp konuyu sıraya aldı ve Hakk-ın ilham ve yardımları ile nihayet bu vesile ile yazılmasına başlanmış oldu, ömrü olursa inşeallah tamamlanmasını da görmüş olacağız. Diğer bazı genel tefekkür kitaplarımızda da yapıldığı gibi, Terzi bu tür çalışmalara yazı ve tefekkür kabiliyetlerinin daha çok gelişmesi için, kardeş ve evlatlarından konu hakkın daki düşüncelerini de sorup, imkanı olanlardan yazıp göndermelerini ister, onlarda yazabildikleri kadar yazarlar konusu neyse o kitaba ilave edilir. Bu Terzi ’nin eğitim sistemidir, kişileri hür düşünceye yönlendirip ilahi mana da kimliklerinin oluşumunu sağlamaktır.

Bu "Terzi'hâne atölyesi", her bir müridin bir iplik olduğu, mürşidin ise o iplikleri bir araya getirip manadan bir elbise dokuduğu bir tefekkür mektebidir.

Seyr-i Sülûk: Zikir, Riyâzet ve Temrinler ile Tefekkür

Tefekkür, sadece fikrî bir faaliyet değildir; o, bedeni ve nefsi de içine alan bütüncül bir yolculuktur. Sâlikin seyr-i sülûku, yani mânevî yolculuğu, mürşidin ona özel olarak tertip ettiği zikirler, riyâzetler (nefsani arzulardan perhiz) ve temrinler (alıştırmalar) ile desteklenen bir tefekkür sürecidir. Bunlar, sâlikin nefs aynasını parlatması, tecellîleri daha net görebilmesi için lüzumlu olan araçlardır.

Sohbetlerde de ifade edildiği gibi, tefekkür, ezberden ayrılır. Namazın rükünlerini, sureleri ezberlemek bir hafıza işidir; lakin o rükünlerin hakikatini, o surelerin manasını "neden, niçin, nasıl" diye sorgulamak, tefekkürdür.

Tefekkür yaptığım şeyin üzerinde fikir yürütmek, neden niçin niye nasıl diye tefekkür yürütmek. Ve yaptığımız tatbikatın her gün biraz daha ilerisine daha geliştirerek gitmek üzere düşündüğümüz şeydir tefekkür. Yoksa sıradan düşündüğümüz şeyler, buradan eve gideceğim, adres arayacağım, çarşıya gideceğim, buradan şunu alacağım, bunu alacağım, yemeklik alacağım. Bunlar tefekkür değil, düşünce ama tefekkür değildir. Tefekkür yeni bir açılım, yeni bir yol, bir yenilik üzere beynin faaliyette olması.

Bu yolda verilen zikirler, mekanik bir tekrar olmaktan uzaktır. Mürşidin buyurduğu gibi, "bizim derslerimizin tesbih adetleri fazla değildir çünkü sayıya değil tefekküre bağlıdır." Mühim olan, çekilen her "Ya Allah", her "Ya Hu" ile o ismin manasına dalmak, o ismin tecellîsinin kendi varlığındaki ve kâinattaki yansımalarını tefekkür etmektir. Zikir, tefekkürün kanatlarıdır; tefekkür de zikrin ruhudur.

Bu mânevî yolculukta sâlik, özellikle ilk mertebelerde, nefsin sıfatlarıyla yüzleşir. "Sıfatlar temrini" adı verilen çalışmalar, tam da bu yüzleşmeyi hedefleyen bir tefekkür pratiğidir. Örneğin, kibir ve ucub (kendini beğenme) gibi nefsani sıfatlar üzerine düşünmek, bunların kişinin kendi hayatındaki tezahürlerini tespit etmek, bu sıfatlardan arınma yolunda atılan ilk adımdır.

Emmâre mertebesinde yer alan kibir [kendini başkasından üstün görme] sıfatının levvâmedeki uzantısı ucub [kendini, nefsini beğenme] vasfıdır. Kendini üstün görme (kibir) zahire yönelik, kendini beğenme (ucub) ise batına yönelik bir tavırdır. Bu iki olumsuz sıfat üzerinde tefekkür etmek ve bunların bizde hangi ölçüde yer aldığını gözlemlemek, hem etkilerini kontrol etmede hem de bunlardan kurtulmada büyük rol oynayacaktır.

Bu tefekkür, riyâzet ile desteklenir. Belirli dönemlerde, mesela Hicri yeni senenin başlangıcını takip eden kırk gün boyunca "hayvanî gıdasız oruç" tutulması tavsiye edilir. Bu, bedeni ve nefsi hafifletmek, onları daha latif tecellîleri alabilecek bir kıvama getirmek içindir. Bedenin arınması, ruhun tefekkür ufkunu açar.

İşte bu süre içerisinde nefs terbiyesi yapmak isteyenlere hayvanî gıdasız oruç tutmaları tavsiye edilmektedir.

Böylece zikir, riyâzet ve sıfatlar üzerine tefekkür, bir sacayağı gibi sâlikin seyr-i sülûkunu ayakta tutar, onu her gün biraz daha ileriye, manada yeni bir açılıma doğru taşır.

Canlı Bir Mektep: Mürşid ve Müridin Tefekkür Hâli

Tasavvuf yolu, kitaplardan öğrenilen nazari bir bilgi yığını değildir. O, canlı bir mürşidden alınan feyizle, onun sohbetinde, nazarında, hatta sükûtunda demlenerek kat edilen bir yoldur. Terzibaba geleneğinde mürşid-mürid ilişkisi, tefekkürün en canlı, en dinamik yaşandığı mekteptir. Mürşidin kendisi, yürüyen bir tefekkür hâlidir.

Onun mesleği olan terzilik bile, bu tefekkür hâlinin bir yansımasıdır. Yalnız başına, makinesinin başında çalışırken geçirdiği saatler, bir yandan işini yaparken bir yandan da bir âyeti, bir beyti tefekkür etmesine imkân tanımıştır. Bu, mesleğin ve meşgalenin bile tefekküre engel olmadığını, bilakis doğru bir niyetle bir tefekkür mekânına dönüşebileceğini öğretir.

Zamanın çoğunu yalnız başına çalışarak geçirdiği için okumak istediği bir âyeti ya da metni veya beyiti çalıştığı yerde bir köşeye koyuyor, bir yandan okuyor, tefekkür ediyor, bir yandan da işine devam edebiliyordu.

Mürşidin sükûtu dahi bir derstir. Onun konuşmadığı anlarda, yüzünde beliren o derin tefekkür hâli, müridleri de bir sükûnete ve içe dönüşe davet eder. Kelimelerin bittiği yerde başlayan o manayı, müridler onun hâlinden okurlar.

Konuşmaya başladığı zaman bir değer ve kıymet kesilir, sükût ettiğinde ise, kendisinde bir tefekkür hissedilir.

Bu canlı mektep, sadece dergâhta veya sohbet meclisinde kurulmaz. Günümüz teknolojisiyle yazılan mektuplar, e-postalar, müridin aklına takılan bir soruyu sorması ve mürşidin ona özel olarak cevap vermesi, bu tefekkür ortamının kesintisiz bir şekilde devam etmesini sağlar. Bir müridin gönderdiği bir yazıya gelen "Yazıların oldukça güzel olmuş. Eline, diline sağlık. Tefekkür kâbiliyetin gelişiyor, daha da gelişecek İnşeallah" şeklindeki bir cevap, sâlik için en büyük teşvik ve onun tefekkür yolculuğunun mürşidi tarafından takip edildiğinin bir nişanesidir.

Bu ilişki, sadece mânevî konularla sınırlı değildir. Mürşid, müridinin dünyevi hâlini de gözetir. Kütahya'ya, Tavşanlı'ya yapılan bir seyahat, oradaki evlatlarla açılan bir dergâh, yolun sadece bir mekânda değil, hayatın her anında ve her yerde yaşandığını gösterir. Bütün bu yaşanmışlıklar, müridin tefekkür heybesinde biriken değerli azıklardır.

üç günlük Kütahya, Tavşanlı seyahatimizden pazar akşamı yatsı vakti sağlıkla döndük çok şükür. İyi de geçti orada da evlâtlar vardı onlara bir dergâh açtık hamdolsun faaliyetlerini orada huzurla sürdürüyorlar.

Böylece sâlik, mürşidinin hem sözünden hem hâlinden hem de sükûtundan beslenir. Her bir etkileşim, onun için yeni bir tefekkür kapısı aralar ve onu kendi hakikatine doğru bir adım daha yaklaştırır.

Gayenin Kendisi: "Ölmeden Evvel Ölmek" Sırrına Tefekkürle Ermek

Bütün bu tefekkür atölyelerinin, zikirlerin, riyâzetlerin ve canlı mürşid rehberliğinin nihai gayesi nedir? Cevap, tasavvufun en temel öğretilerinden birinde gizlidir: "Ölmeden evvel ölmek."

Bu, bedenen ölmek değil, vehmedilmiş "ben"liğin, yani nefsin arzu ve iddialarının ölmesidir. Kişinin kendi cüz'î iradesini, Hakk'ın küllî iradesine teslim etmesi, kendi varlığını O'nun varlığında yok etmesidir. Tefekkür, bu "ölüm"e giden yolun şuurudur, idrakidir.

Yani ölmeden önce öldüler. Ölmeden evvel ölenler, nefsî arzularını hayatta iken terk etmeyi başarıp, Allah'ın küllî irâdesine tâbi olurlar. Benlikten kurtulurlar. Ölünün ise benliği olmaz. Ölmeden evvel ölmenin sırrına erenler, ölümü hayatta iken geçmişlerdir. Mesnevi’deki ölü taklidi yapan papağan hikâyesindeki papağanın dediği gibi: Yaşamak için ölmek gerek.

Bu sırra ermek, bir anlık bir aydınlanma ile olmaz. O, bir ömür boyu süren bir mücahede ve tefekkürün meyvesidir. Sâlik, okuduğu bir beyit üzerinde tefekkür ederken, bir anda kendi benliğinin ne kadar büyük bir perde olduğunu fark edebilir. Tıpkı şu satırlarda ifade edildiği gibi:

Mesnevide şöyle bir beyit okudum: “Kullarını kınamak Sana yakışır. Çünkü kusursuz olan yalnız Sen’sin.” Bu beyit bende şok etkisi yaptı. Düşünmeye başladım. Bugüne kadar bunu nasıl görememiştim? ... Durup düşündükçe kendimde büyük bir benlik duygusu olduğunu idrâk ettim. Gerçek kusursuzluğun yalnız Cenâb-ı Hakk’a ait olduğunu, O’nun benim binlerce kusur ve günahımı örttüğünü ve bunun farkında bile olmadan yeryüzünde rahatça dolaştığımın farkına vardım.

Bu, tefekkürün dönüştürücü gücüdür. Bir beyit, bir âyet veya mürşidden duyulan bir söz, sâlikin kendi içine doğru bir tefekkür yolculuğu başlatır ve bu yolculuğun sonunda, o zamana kadar farkında olmadığı "benlik" dağı ile yüzleşir. O dağı eritebilmenin tek yolu, "Kusursuz olan ancak Sensin ya Rabbi" diyerek mutlak acziyetini idrak etmek ve her şeyi Sahibine teslim etmektir.

Terzibaba geleneğinde tefekkürün yaşanması, bu büyük teslimiyete hazırlıktır. Her bir hikâye yorumu, her bir zikir halkası, her bir riyâzet ve her bir sohbet, sâliki bu "küllî ölüm"e, yani hakiki "diriliş"e adım adım yaklaştıran birer basamaktır. Bu yolda tefekkür, sâlikin elindeki en kıymetli fenerdir; o fenerle kendi varlığının karanlık dehlizlerine iner ve orada saklı olan "Hakk'ın hazinesi"ni, yani kendi hakikatini bulur.

Füsûsu'l-Hikem'de Tefekkür

Tefekkür bahçesinde şimdi öyle bir kapıya geldik ki, bu kapıdan girmek hem büyük bir nasip hem de büyük bir edep gerektirir. Bu kapı, Şeyhü'l-Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin kalbine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz tarafından ilka edilen Füsûsu'l-Hikem kapısıdır. Bu eser, İslam irfan ve tefekkür sahasının zirvelerinden biridir. Onunla hemhâl olmak, satırlarının ardındaki deryalara dalmak için tefekkürün kendisi bir anahtar olur.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde Füsûs'un nasıl bir idrak ile okunması gerektiği sık sık vurgulanır. Bu, esere girmeden evvel zihnimizi ve gönlümüzü hazırlamamız için bir ikazdır.

Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir. Epey seneler, bu alt yapı anlayışını hazırladıktan sonra nihayet bu sohbetlere başlanılmış oldu... Bu ve benzeri kitaplar, kişiyi kişiye tanıtmakta ve oradan da kişi Rabb’ine yol bulabilmektedir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir.

Mesele doğrudan Füsûs'u okumaya başlamak değildir. Umumiyetle anladığımız din, Hakk'ı bizden, âlemden ve her şeyden uzak, arı ve ayrı bir varlık olarak görme eğilimindedir. Bu, imanın bir mertebesi olan tenzih anlayışıdır. Cenâb-ı Hakk, yarattıklarına benzemez. Lâkin irfan yolu, bu tenzihin yanına teşbihi, yani Hakk'ın her şeyde ve her zerrede olan tecellîsini görmeyi de ekler. Sadece tenzih kanadıyla uçmaya çalışan kuş, tek kanatlı kalır, yükselemez. Füsûs, bu iki kanadı, tenzih ve teşbihi, Muhammedî bir mîzan ile dengeleyen bir hikmetler hazinesidir. Bu "ön idrak" ve "alt yapı" olmadan Füsûs'a yaklaşan kişi, ya metinleri kendi dar kalıbına göre yorumlayıp hakikatini kaçırır ya da aklı karışarak inkâra saplanma tehlikesiyle yüz yüze gelir.

Tefekkürün Sınırı: Bilinemez Olan Zât-ı baht

Tefekkür, Hakk'a giden yolda en kıymetli azıklardan biridir. Lâkin bu tefekkürün de bir sınırı, bir durağı vardır. O durak, aklın ve fikrin tükendiği, her türlü taayyünden, yani belirip görünür olmaktan münezzeh olan Mutlak Zât mertebesidir. Şeyhü'l-Ekber, bu mertebeyi tefekkür etmenin imkânsızlığını bize hatırlatır. Zira fikir, ne kadar latif, ne kadar ince olursa olsun, Zât-ı Mutlak'ın letafeti yanında kesif, yani kaba ve yoğun kalır.

Çünkü zât-ı mutlakın letâfeti indinde, ecsâma nazaran latîf olan fikir, kesîftir; ve kesîfin hâl-i kesâfetle latîfe yolu yoktur. Meğer ki terk-i kesâfet edip latîfin aynı ola. Bu surette de ilim, âlim ve ma'lûm tek şey olur.

Fikir, düşünen ve düşünülen ayrımına dayanır. Halbuki Zât mertebesinde böyle bir ikilik yoktur. Orası Ahadiyet (mutlak, eşsiz birlik) mertebesidir. Fikrin oraya ulaşması, kendi varlığını, yani o ikiliği ortadan kaldırmasıyla mümkündür ki, bu da artık "fikir" olmaktan çıkıp "aynı olmak", yani ilim, âlim ve ma'lûmun bir olması demektir. Bu ise ancak bir Cem makamı tecrübesidir, aklî bir çıkarım değildir. Bu yüzden Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), "Allah'ın Zât'ı hakkında tefekkür etmeyiniz" buyurmuştur. Terzibaba Hazretleri bu hadis-i şerifin yanlış anlaşılmaması gerektiğini şöyle izah eder:

Bu Allah’ı düşünmeyiniz değil Allah’ı ahadiyet mertebesi itibarıyla düşünmeyiniz anlamındadır. Bu yanlış anlama tenzihi kuvvetlendirmiş oluyor. Allah’ı sürekli ötelere atmış oluyor. Ahadiyyet-i Zatiye mertebesinde Hakk’ın bil kuvve mevcut olan sıfatları fiile çıkmamış kuvvede mevcut olan sıfatı ve bu sıfatın iktiza ettikleri gereklilikler bulunan esması sıfatların zuhurları olan esması yani orada helak olmuştur. Zuhura gelmediğinden yok hükmündedir. İlah denemez çünkü meluh yoktur, yani Allah denemez çünkü ona ibadet eden kul yoktur. Halik denemez çünkü mahluk yoktur.

Tefekkürün başladığı yer, Zât'ın bu bilinemezliğinin kabul edildiği yerdir. Zât hakkında değil, O'nun sıfatları, isimleri, fiilleri ve âlemdeki tecellîleri hakkında tefekkür ederiz. Bu mertebeye, her türlü belirmenin ötesinde olduğu için Lâ taayyün (belirsizlik, taayyünsüzlük) veya "Gaybların Gaybı" denir.

Varlığın Tenezzülü: Âmâ'dan Âleme Seyir

Tefekkür edemediğimiz o Mutlak Zât'tan bu gördüğümüz, bildiğimiz, tefekkür ettiğimiz âlemler nasıl zuhûr etti? Füsûs'un ve genel olarak irfan geleneğinin en temel konularından biri, varlığın bu "tenezzül" yani iniş mertebeleridir. Bu, Hakk'ın kendi Zât mertebesinden âlemler suretinde görünür kılmasıdır. Bu iniş, bir mekân değişikliği değil, bir mertebe değişikliğidir.

Lâ taayyün mertebesi, "Allah var idi, O'nunla beraber hiçbir şey yoktu" hadisinin işaret ettiği haldir. Bu hale "Âmâ" da denir. Burası sırf vücûddur. Sonra bu sırf vücûd, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim (istedim)" sırrınca kendini bilmek ve bildirmek murad etti. Bu murad ile ilk zuhûr gerçekleşti. Buna Taayyün-i Evvel (ilk belirme) veya Hakikat-i Muhammediye denir. Bu, bütün hakikatlerin kendisinde toplandığı, âlemin tohumu mesabesinde olan küllî bir hakikattir.

Şairin birisi şöyle demiş; “Bu dünya bir şecerdir, gayrılar yaprak nebiler meyvedir, sen zübdesin ya Resullallah.” Yani şu dünya bir ağaçtır, diğerleri de yapraklarıdır. Kamil olanlar, peygamberler ve veliler, meyveleridir, o ağacın meyveleridir, sen ise zübdesin yani özüsün, çekirdek... Bu çekirdek misalini biraz tefekkür ederek düşünürsek...

Hakikat-i Muhammediyye, bütün varlık ağacının potansiyelini içinde barındıran o ilk ve tek çekirdektir. Kök, gövde, dallar, yapraklar, çiçekler ve meyveler, hepsi o çekirdeğin açılımından ibarettir. Tefekkür, bu açılımı, yani Taayyün-i Evvel'den sonra gelen Taayyün-i Sânî (ikinci belirme), yani Esmâ ve Sıfat mertebelerini, oradan A'yân-ı Sâbite'yi (varlıkların ilahi ilimdeki sabit hakikatleri), ve nihayet ruhlar, misal ve şehadet âlemlerini seyretmektir. Bu seyir, bir avuç suyun deryadan ayrılıp bardağa girmesi gibidir.

Deryanın içindeki bir avuç su, avuca alınmadan evvel mutlak derya sonsuz deryadır ama onu bir kâseye, bir kaba, bir avuca, aldığımız zaman yine o deryadır ama mukayyet derya olur. Kayıtlanmış, sınırlanmış derya oluyor artık o öyle ifade edilebiliyor.

Tefekkür, hem o bir avuç suyun (kendi mukayyet varlığımızın) hakikatinin aslında derya (Mutlak Vücûd) olduğunu idrak etmek, hem de deryanın neden bir avuç su suretinde göründüğünün hikmetini anlamaya çalışmaktır.

İnsan-ı Kâmil: Tefekkürün Gayesi ve Aynası

Bu muazzam varlık ağacının en son ve en kâmil meyvesi, aynı zamanda o ilk çekirdeğin sırrını tam olarak açığa çıkaran varlık, İnsan-ı Kâmil'dir. O, bütün ilahi isimleri kendinde toplayan, hem halk (yaratılmış) hem de Hakk olan, âlemin varlık sebebidir. Cenâb-ı Hakk, onu yeryüzünde halifesi kılmıştır. Füsûs, insanın bu yüce mertebesini anlatır.

Kadîm irâde onu hálk edilmişler âleminde kendi halîfeliğine ta’yin etti. Vücût sırları hazînelerinin anahtarlarını ona bıraktı ve onu onda tasarrufa izinli kıldı. Ve onun üzerine hayât denizinden büyük bir nehir açtı... Ve Cenâb-ı ilâhî kereminden ona iki i’tibâr bahşetti: Birisi ezelî celâl kudretinin müşâhedesi için; ikincisi ezelî cemâl hikmetinin tefekkür edilmesi için.

İnsan-ı Kâmil, Hakk'ın Celâl sıfatlarını müşahede ederken, Cemâl sıfatlarının tecellîlerini tefekkür eder. O, tefekkürün hem öznesi hem de nesnesidir. Zira o, Hakk'ın en kâmil aynasıdır ve âlemi tefekkür etmek, aslında İnsan-ı Kâmil'in hakikatini tefekkür etmektir. Kendi hakikatini tefekkür etmek ise Hakk'ı tefekkür etmektir. Füsûs gibi eserlerin gayesi, insana bu unuttuğu halifeliğini, bu yüce hakikatini hatırlatmaktır.

Rehbersiz Tefekkürün Tehlikesi ve Şerh Geleneğinin Önemi

Bu derin sulara bir rehber olmadan, bir mürşidin feyzinden ve irfanından istifade etmeden dalınabilir mi? Şeyhü'l-Ekber ve onun yolunu takip eden büyükler, bunun tehlikeli olduğuna işaret ederler. Akıl, tek başına bırakıldığında, vehmin oyuncağı olabilir.

Ne yapsın! Bu hakikat araştırıcısının daha ilerisi için yardımcısı yoktur. Zîrâ bunlar tarîk-i tefekkürün rehnümâları olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ile onların vârisleri olan evliyâ-i kümmelîn (kaddesallâhu esrârahum) hazarâtına ittibâdan kendilerini müstağnî bilirler.

Rehbersiz tefekkür, aklı maddeye dayandırır. Bir yere kadar yükselir, ama maddenin bittiği yerde dayanağını kaybeder ve vehmin tuzağına düşer. "Madde ezelîdir, ebedîdir" gibi hükümlere vararak, hakikati ararken materyalizmin karanlık dehlizlerinde kaybolur. Bu, vehim kuvvetinin insanı nasıl yanıltabileceğinin en bariz misalidir. Tefekkür, aklın hükmüne tâbi olursa "aklî düşünce" olur ve insanı hakikate yaklaştırır. Ama vehmin hükmüne girerse "hayalî düşünce" olur ve insanı İblis'in düştüğü "ene hayrun minhü" (ben ondan hayırlıyım) kibrine, yani ikilik ve ayrılık vehmine düşürür.

Bu sebeple Füsûsu'l-Hikem gibi eserlerin şerhleri, yani açıklamaları hayati bir önem taşır. Bu şerhler, eserin yazıldığı tarihten itibaren asırlar boyunca devam eden bir irfan zinciridir. Sadreddin Konevî'den Dâvud Kayserî'ye, Abdullah Bosnevî'den Ahmed Avni Konuk Bey'e kadar nice kâmil zat, bu hikmetler hazinesini kendi zamanlarının insanlarına açmak için tefekkür etmiş ve kalem oynatmıştır.

Neşrini takdim ettiğimiz Ahmed Avni Konuk’a âitFusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, bu sentezin Osmanlı’yı Cumhûriyet Türkiye’sine birleştiren köprülerinden biri olarak kabul edilebilir... Osmanlı sûfîlerinin Türkçe, Arapça ve Farsça yazdıkları eserleri tanıdıkça dînî-tasavvufî tefekkür ve irfânımızın cihanşümul husûsiyetlerinin daha iyi anlaşılacağına inanıyoruz.

Bu şerhler, sadece bir kitabın açıklaması değil, aynı zamanda bir kültürün, bir medeniyetin tefekkür mirasının nesilden nesile aktarılmasını sağlayan can damarlarıdır. Bu zincir koptuğunda, dil fakirleşir, düşünce sığlaşır ve mânevî düşünceden uzaklaşan insan, kendi hakikatine yabancılaşır. Bu yüzden Füsûs'u ve onun şerhlerini tefekkür etmek, sadece geçmişi anlamak değil, aynı zamanda geleceğimizi kendi köklerimiz üzerinde, sağlam bir irfan temeliyle inşa etmek için atılmış en mühim adımlardan biridir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Tefekkür deryasına daldıkça, aklın sahilde bıraktığı çakıl taşlarının ne kadar yetersiz kaldığını anlarız. Fikrin kanatları bir yere kadar çırpar, lakin hakikat semâsı sonsuzdur. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i, bu sonsuz semâda yol alanlara birer yıldız haritası gibidir. Bu haritayı okumak, zıt gibi görünenlerin aslında nasıl el ele tutuştuğunu, nasıl aynı Vücûd’un farklı yüzleri olduğunu idrak etmektir. Bu idrakin kapısına tefekkür anahtarıyla varılır.

Bu yolda yürüyenlerin en sık düştüğü yanılgı, aklı tek başına rehber edinmektir. Akıl, kendi başına kaldığında, Cenâb-ı Hakk’ı varlıklardan ayırmaya, O’nu ötelerin ötesine taşımaya meyleder. Buna tenzih deriz; yani Zât-ı Mutlak’ı her türlü noksanlıktan, yaratılmışlığın kayıtlarından ve sınırlamalarından beri kılmak. Bu, imanın bir şartıdır ve kıymetlidir. Lakin hakikat, tek kanatlı kuşun uçamayacağı bir gökyüzüdür. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu ince sırrı şöyle şerh eder:

Melaike-i kiramda olduğu gibi İlyas’da (a.s.) da öyleydi, tenzih üzereydi, teşbih yok idi. Nitekim melâike' . وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ (Bakara, 2/30) dediler. “biz seni tesbih ve kudsiyetle tenzih ediyoruz” dediler. Yani yüceltiyoruz, yukardaki haline bakıyoruz dediler. Ve tenzih ma'rifet-i ilâhiyyenin yarısıdır. Yani tenzih Allah’ı bilmenin yarısıdır, Zîrâ akıl, mücerred olarak kendi nefsiyle olduğu vakit, ulûmu, bilgisini nazar-ı aklîsinden alır... Bu sebeple de onun Allahüteala’ya marifeti teşbih üzerine değil tenzih üzerine olur. Akıl da bunu böyle düşünür diyor. Ama bu şartlanmış bir akıldır. Akl-ı nazarilerine tabi olan zahir uleması dahi teşbihten ürküp tenzih ederler... Herhangi bir alime gittiğin zaman Cenab-ı Hakk’ı bu varlık sıfatlarının biriyle vasf ettiğin zaman haşa, kella olmaz böyle şey O yukarılardadır, her şeyden münezzehtir her şeyden diye O’nu yukarıya çıkartırlar. Aslında bu çıkartmak atmaktır.

“Tenzih, marifetin yarısıdır.” Diğer yarısı teşbih makamındadır; yani Hakk’ın tecellîlerini bu âlemde, her bir zerrede görmek, O’nun isimlerinin ve sıfatlarının zuhûrlarını bu kevnî ayetlerde okumaktır. Sadece tenzih ile Hakk’ı arayan, O’nu o kadar uzağa atar ki, kendi şah damarından yakın olduğunu unutur. Mevlânâ Hazretleri’nin diliyle Terzibaba Efendimiz bu hâli anlatır:

Hak Teala Kur’an-ı Kerim’de وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ 50/16 “Ben kuluma şah damarından daha yakınım” buyurdu. Sen ise bundan gafil olup, tefekkür okunu uzağa düşürdün. Yani tenzih ettin. Demek ki tefekkür bir düşünce bir uçuş bir gidiştir, bir oktur... Ey okunu ve yayını tertib etmiş ve akıl zekasını sair ilimlerle yüklemiş olan kimse av yakındır halbuki sen okunu uzağa atmışsın”.

Muhammedî mîzan, bu iki kanadı, tenzihi ve teşbihi bir dengeye getirmektir. Ne sadece teşbih ile Hakk’ı yaratılmışlara benzetip şirke düşmek, ne de sadece tenzih ile O’nu hayatın dışına, varlığın ötesine atıp muattıl (atıl) bir ilah anlayışına kapılmak. Ârif odur ki, Hakk’ın hem her şeyden münezzeh (tenzih), hem de her şeyde tecellî eden (teşbih) olduğunu aynı anda idrak eder. Bu, zıtların birliğidir; Cem makamı budur.

Bu zıtların birliği sırrı, sadece âfâkta, dış dünyada değil, en başta sâlikin kendi varlığında, enfüsünde yaşanır. İnsan, latif olan ruh ile kesif olan cesedin buluştuğu bir berzahiyet (ara-bölge) halidir. Bir yanda ruhânî mizaç, diğer yanda cismânî mizaç. Biri Hakk’a çeker, diğeri toprağa. Sâlikin tefekkürü, bu iki zıt gücü birbiriyle savaştırmak değil, onları bir vahdet potasında eritmektir.

İmdi "ruh" ile "nefs" ta'bîr ettiğimiz cesed, her birerlerimizde böyle bir cesed vardır, işte yukarıda bahsedilen ruhani mizaç da bu cesedin içerisindedir, cismani mizaç da nefs denilen cismani mizaç da bunun içerisinde mevcuttur... İşte her yaptığımız zikirlerle tefekkürlerle, sohbetlerle çalışmalarla, gece namazlarıyla, gündüz oruçlarıyla gibi faaliyetlerle cismani mizacımızı yavaş yavaş dozunu azaltmak, o azaldığı sürece de onun yerine ruhani mizacımızı geliştirmek olmalı... İşte ne zaman ki çalışmalarımızla nefsani mizacımızı, cismani mizacımızı ruhani mizacımıza yavaş yavaş değiştirmek, aktarmak suretiyle daha evvel bizde oluşan esma-ı nefsiyeyi esma-ı ilahiyeye aktarmış olacağız.

Bu, nefs ile cihadın ta kendisidir. Nefsi yok etmek değil, onu terbiye ederek ruhun bineği haline getirmektir. Firavun’u boğmak değil, içindeki Musa ile barıştırmaktır. Zira o mertebede, renksizlik âleminde, hepsi aynı kaynaktan geldiklerini anlarlar. Musa ile Firavun, aydınlık ile karanlık, iyi ile kötü gibi zıtlıklar, Vâhidiyyet mertebesinde Hakk’ın isimlerinin farklı tecellîleridir. Tefekkür, bu tecellîlerin ardındaki Bir’i görme sanatıdır.

Bu sanatın zirvesinde, varlığın en temel sırlarından biri açığa çıkar: Hak ile halk arasındaki ilişki. Şeyh-i Ekber, her bir varlığın, Hakk’ın bir a'yân-ı sâbite’si, yani ilm-i ilâhîdeki ezelî bir hakikati olduğunu söyler. Hak, her bir varlığın özü, hakikati, yani "ayn"ıdır. Lakin her varlık, Hakk’ın bütününü kuşatamaz. Bir damla, denizin aynıdır (su olması itibariyle), ama deniz değildir. Ancak bu kuralın bir istisnası vardır: İnsân-ı Kâmil.

İmdi Hakk'ın her "ayn"da, onun hasebiyle zuhuruna göre, yani o ayanın özelliğine ve zuhuruna göre Hak her 'ayn"ın aynıdır. Ama her varlıkta bir yönüyle aynıdır ama insan-ı iamilde bütün yönleriyle mevcuttur. Aradaki fark budur. Velâkin her "ayn" Hakk'ın aynı değildir. Yani bütün Hakkın aynı değildir. Fakat Hak, insân-ı kâmilin "ayn"ı olduğu gibi, insân-ı kâmil dahi Hakk'ın "ayn"ıdır.

İnsân-ı Kâmil, Hakk’a öyle bir ayna olmuştur ki, ayna ile aynadaki görüntü birbirinden ayırt edilemez hale gelmiştir. O, Hakk’ın bütün isimlerini kendinde cem etmiş, hem tenzihin hem de teşbihin sırrına ermiştir. O, hem abd (kul), hem de halifedir. Bu makama akıl yürütmeyle, nazar-ı fikrî ile varılmaz. Zira fikir, cisme ait bir kuvvettir ve daima vehmin gölgesindedir.

Ma'lûm olsun ki, nazar-ı fikrî sahibi, ehlullah indinde gayr-ı mu'teberdir. Yani fikir ile nazar edenler ehlullahın yanında muteber değildir. Zîrâ "düşünme gücü" dediğimiz şey, kuvve-i cismâniyyeden birisidir. Binâenaleyh o düşünme gücü tefekkür üzerinde ba'zan vehim ve ba'zan dahî akıl tasarruf eder. Halbuki iki mutasarrıfın hükmettiği bir mahalde intizam aramak abestir... Vehim, akıl ile münazaa eder; ve akıl ise madde-i zulmâniyyede hayrete düşüp hakikatleri idraka gücü yetmez.

Fikir ve akıl, bu sonsuz deryanın sahiline kadar gelir, ama dalgalara karışamaz. Yol, aklı küçümsemek değil, akl-ı cüz’ü, Akl-ı Küll’e, yani peygamberlerin ve velîlerin getirdiği ilhâmî bilgiye tâbi kılmaktır. Yol, Hz. İbrahim gibi bir tefekkür seyrine çıkmaktır. O, önce yıldızı, sonra Ay’ı, sonra Güneş’i Rab sandı. Her biri birer tecellî, birer mertebeydi. Ama kâmil tefekkür, batıp gidenlere, sonlu olanlara takılıp kalmaz.

Neticede güneş de gözden kaybolunca, böyle batıp çıkanlardan Rab olmaz diyor. Olsa, olsa benim Rabbim bunları var edendir diyor. Kendi tefekkürü ile Rabb-ı Erbaba ulaşıyor.

Sâlikin tefekkürü de böyledir. Geçici tecellîlerden, hallerden, makamlardan geçer; ama hiçbirine "İşte budur!" deyip yerleşmez. Her birini, kendisini daha öteye taşıyacak birer binek bilir. Bu yolculuğun sonunda akıl susar, fikir durur ve sâlik bir makama ulaşır ki, adına hayret derler. Bu, cehaletin şaşkınlığı değil, ilmin ve idrakin zirvesindeki hayranlıktır.

“Ya Rabbi benim Zat’ında ki hayretimi artır” buyuruyor, işte hayret mertebesi budur. Hayret mertebesinin şeriat mertebesindeki ifadesi başka, tarikat mertebesindeki ifadesi başka, hakikat mertebesindeki hayret başka, marifet mertebesindeki hayret başkadır... Marifet mertebesindeki hayret; Cenab-ı Hakk’ın hakikatini anladıkça ne muazzam, ne muhteşem işler varmış diye hayret edersin, işte hayret budur.

Tefekkürün yolu, zıtlıkların çatışmasından başlar, onların birliğinin idrakine varır ve nihayetinde kelimelerin bittiği, aklın durduğu bir hayret sükûtunda son bulur. Bu sükût, en fasih konuşmadır. Zira o an sâlik, Hakk’ın Zât’ını tefekkür etmenin imkânsızlığını anlar. Çünkü Zât-ı Mutlak, her türlü akıl ve fikrin ötesindedir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) "Allah'ın zâtında tefekkür etmeyiniz!" buyruğunun sırrı budur. Zât tefekkür edilmez, O’nun tecellîleri, isimleri, fiilleri tefekkür edilir. Lakin bu tefekkür sâlikin kalbini öyle bir arıtır ki, sonunda o kalp, Zât’ın tecellî edeceği bir ayna oluverir.

Füsûs’un derinliği, tefekkürün bu zıtları birleştiren, aklı aşan ve hayrete ulaştıran bu yolculuğunu bize hatırlatmasındadır. Yolumuz, zıtlıkları barıştırma, tenzih ile teşbihi birleştirme ve kendi varlığımızın berzahında Hakk’ı bulma yoludur.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Tefekkür

Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî-i Şerîf’i, kuru bir bilgi kitabı değildir. O, bir deryadır; içine dalanın kendi kabı kadar inci ve mercan çıkaracağı bir mana okyanusudur. Hazret-i Pîr, hakikatleri bize soyut hikemî kaidelerle değil, cana dokunan, kalbe işleyen hikâyelerle, temsillerle, sembollerle anlatır. Tefekkür, Mesnevî’nin dilinde bu pencereleri açma, o hikâyelerin ardındaki sırra erme sanatıdır. O, sadece düşünmek değil, bir hâli yaşamaktır. Bir ibadettir ki, mihrabı insanın kendi kalbidir.

Mesnevî’nin her beyti, bir tefekkür davetidir. Bir kuyumcunun, bir cariyenin, bir padişahın hikâyesini okurken, aslında kendi nefsimizin, ruhumuzun ve Hakk ile olan münasebetimizin serüvenini seyrederiz. Hazret-i Mevlânâ, bize bir ayna tutar; o aynada kurt fıtratlı ümmetleri, Firavun’un kibrini, Musa’nın teslimiyetini gösterir. Ama o ayna hep bize dönüktür. O kurt, o Firavun, o Musa bizdedir. Tefekkür, bu içimizdeki sahneleri seyretmek, ibret almak ve hakikate doğru bir adım atmaktır.

Fikir Kanadıyla Benlikten Geçmek: 'Ene'l-Hak' Sırrına Tefekkürle Yaklaşmak

Tasavvuf yolunun en çetin yokuşu, en zorlu geçidi "ben"liktir. Sâlikin bütün mücahedesi, bu vehmedilmiş, ödünç alınmış "ben"i aradan çıkarmaktır. Hallâc-ı Mansûr’un "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) sözü, zâhir ehli için bir şirk narası gibi görünse de, hakikat ehli için fenânın, yani benliğin yok oluşunun en zirve ifadesidir. Hazret-i Mevlânâ, bu sırrı tefekkür ile anlamaya çalışanlara şöyle seslenir:

Kulun "ben"i varlıktan yok olduğunda, ey inkâr eden, düşün bakalım: Ne kaldı? Ey kişi! Eğer "ene'l-Hak" ne demek olduğunu anlamak istersen, açıklaması şudur: Bir kulun "ben"i ve benliği, vehmedilmiş olan varlığından ve mevcudiyetinden yok olduğunda, bu sebeple ey inkârcı zahir âlimi efendi! Sen iyi düşün! O varlıkta ne kaldı? Bilinmeli ki: "Ene", yani "ben" demek, insanın kendi nefsinde ve varlığında bağımsızlık tasavvur etmesiyle olur. Eğer bu bağımsızlık tasavvuru, zevk ve hâl olarak insanın vehminden ve tasavvurundan tamamen silinmiş olursa, ancak bu vehmedilmiş varlığın kayyımı olan Hakk'ın varlığı kalır.

Tefekkürün ilk ve en mühim vazifesi, bu "bağımsızlık tasavvuru"nu sorgulamaktır. "Ben kimim? Bu 'ben' dediğim şey nedir? Nereden geldim, nereye gidiyorum?" sualleri, tefekkürün ateşini tutuşturan kıvılcımlardır. Fakat Hazret-i Mevlânâ, burada çok ince bir noktaya daha işaret eder. Tefekkür, bu sırrı anlamak için bir kapıdır, ama sırrın kendisi değildir. Fikir, bir yere kadar kanat çırpar, ama Vahdet (birlik) deryasına ancak kendini bırakarak, yani yok olarak ulaşabilir.

Bu benlik tefekkür yönünden ne zaman keşfedilir? Bu benlik fânî olduktan sonra keşfedilir. Bu akıllar gayb saydığı Hak'ı aramakta hulûl (Allah'ın yaratılmışlara girmesi inancı) ve ittihâd (Allah ile birleşme inancı) çukuruna düşer.

Cüz'î akıl, yani gündelik işlerimizi gördüğümüz bu sınırlı akıl, tefekkürle kendi sınırlarını zorlar. Varlığın, benliğin ne kadar boş ve izâfî olduğunu anlar. Lâkin, o son adımı, yani fânî olmayı, yokluğu tatmayı tefekkür ile yapamaz. Zira tefekkür hâlâ düşünen bir "ben"in varlığını gerektirir. O "ben" aradan çıkınca, tefekkür de biter, yerini müşahedeye, zevke, hâle bırakır. Eğer akıl, bu sınırı bilmez de yokluğun ötesindeki Hakk varlığını kavramaya çalışırsa, ya Hakk'ı mahlûka indirger (hulûl) ya da mahlûku Hakk ile birleştirir (ittihâd). Her ikisi de hakikatten sapmadır. Tefekkür, sâliki bu tehlikeli çukurlara düşmeden, fenâ kapısının eşiğine getiren en emin rehberdir. Eşiğe getirir, ama içeriye sâlik kendi varlığını kurban ederek girer.

Gönül Gözünü Perdeleyen Dikenler: Tefekkürün Engelleri ve Mesnevî'nin Temsil Dili

Tefekkür, berrak bir su gibidir; en ufak bir toz, onu bulandırır. Sâlik için en kestirme yol tefekkür olsa da, bu yolda pek çok engel, pek çok hırsız vardır. Hazret-i Mevlânâ, bu engelleri de yine o eşsiz temsil diliyle gözler önüne serer. Kalbimiz, ilahi marifet çiçeklerinin açması için hazırlanmış bir bahçe gibidir. Fakat o bahçede çiçeklere yer bırakmayan dikenler de vardır:

Ya'nî, bu eski şakāyık ve efkâr-ı nefsâniyye, yeni olan maârif-i ilâhiyye çiçeklerinin kalbde açılmasına mâni'dir. Zîrâ kalb ağacı o sırr-ı vahdet çiçeklerinin neşv ü nemâ bulması içindir.

[Efkâr-ı nefsâniyye](/wiki/efkar-i-nefsaniyye) (nefse ait düşünceler), yani hırslarımız, korkularımız, bitmek bilmeyen arzularımız, kederlerimiz... Bunlar, tefekkür bahçemizi işgal eden dikenlerdir. Zihnimiz bu dikenlerle dolu iken, Hakk'ın nimetlerini, esmasının tecellilerini, varlığın sırlarını nasıl düşünebiliriz? Dahası, bu dikenleri sadece kendi içimizde aramamalıyız. Çevremiz, meşguliyetlerimiz, hatta en sevdiklerimiz bile farkında olmadan tefekkür suyumuzu emen birer hırsıza dönüşebilir:

Ya'nî, dostlardan ve akrabalardan her birisinin hayali susamış eşek gibi cisminin bulutundan senin hakāyıka ve maârife müteallık olan fikirlerinin suyunu bir emicidir. Ya'nî sen onların hayaliyle meşgül olduğun vakit onların her birinin hayali تفكروا في آلاء الله ya'ni "Allâh'ın âlâsında ya'nî sıfât ve esmâsında tefekkür ediniz!" hadîs-i şerîfine ittibâan yapacağın tefekkürâttan seni men' ederler, demek olur.

Zihnimizde sürekli gezdirdiğimiz insanların hayalleri, tefekkür için biriktirdiğimiz o bir yudum suyu, o feyiz damlasını emer, kurutur. Bu, insanlardan kaçmak demek değildir. Bu, kalbi mâsivâdan, yani Hakk'tan gayrı her şeyin sevgisi ve meşguliyetinden arındırmak demektir. En büyük engel ise, fikrin kanadını çamura bulayan dünya sevgisi, yani maddeye esir olmaktır:

Senin fikrinin kanadı çamura bulaşık ve ağır oldu; çünkü sen çamur yiyicisin; senin için çamur ekmek gibi oldu. Ya'nî yaşamayı yemek için zannettin ve gece ve gündüz fikrin, gıdâ-yı sûrî tedâriki ile meşgûldür; ve gıdâ ise, senin cismin gibi çamur ve topraktır.

Fikir bir kuştur, kanatları vardır. Gıdası manadır, hakikattir. Ama biz onu çamurla, yani sırf bedenin ihtiyaçlarıyla beslersek, o kanatlar ağırlaşır, çamura bulanır ve bir daha göklere yükselemez. Hazret-i Pîr, bu hakikati anlatmak için sayısız hikâye kullanır. "Kurt fıtratlı ümmetler"in helâk oluşunu tefekkür etmemizi ister ki, kendi içimizdeki zulüm ve hırs kurdunun akıbetini görelim. Sultan Mahmud'un Ayaz'a olan sevgisi üzerinden, Hakk'ın bir kulunu nasıl sevdiğini ve o kulun kendi acziyetini ("posteki ve çarık") hiç unutmaması gerektiğini tefekkür ettirir. "Kirpi ve sûfî" hikâyesinde, ârifin dikenli bir dış görünüşle içindeki hazineyi nasıl koruduğunu anlatır. Her hikâye, tefekkür için bir kapı aralar.

Renksizlik Âlemine Uçuş: Tefekkürün Gayesi ve İnsân-ı Kâmil'in Fikri

Bu çileli tefekkür yolculuğunun sonunda sâliki ne bekler? Hazret-i Mevlânâ, tefekkürün nihai hedefini, bütün zıtların birleştiği, renklerin ve şekillerin ortadan kalktığı bir makam olarak işaret eder:

Ey Hakk Yolcusu... Şimdi ya teemmül ve tefekkür ile veyâhut sülük tarîkıyle keşf-i sahîh ve şühûd ile o âlem-i ıtlâkı ve o renksiz ve sûretsiz âlemi idrâk edesin ve ona vâsıl olasın o vakit görürsün ki, o mertebede Hz. Mûsâ ile Fir'avn, hakikat-i vâhideden ibaret olup, sulh ve ittihâd içindedir ve aralarındaki nizâ' ve muhalefet-i sûrî mürtefi'dir.

Bu, Cem makamı'nın, zıtların birliğinin en harikulade ifadesidir. Kesret (çokluk) âleminde Musa ile Firavun, iman ile küfür, hayır ile şer birbirine düşmandır. Bu, şeriatın ve akl-ı cüz'ün seviyesidir ve gereklidir. Fakat tefekkür derinleştikçe, sâlik bu suretler âleminin arkasındaki "renksiz" hakikate nazar etmeye başlar. Orada görür ki, Musa'ya tecelli eden de O'dur, Firavun'un varlığına imkân veren de O'dur. Biri Celâl'inin, diğeri Cemâl'inin bir tecellisidir. Bu, şer'î hükmü ortadan kaldırmaz, ama sâlikin kalbindeki kavgayı bitirir. Her şeyin O'ndan geldiğini ve O'na döneceğini anlar; kahrın da, lütfun da aynı kaynaktan geldiğini idrak eder. Bu idrak, tefekkürün en büyük meyvesidir.

Bu yüzden "Bir anlık tefekkür, yetmiş sene ibadetten hayırlıdır" buyrulmuştur. Çünkü nafile ibadetler bedeni yorar, ama böyle bir tefekkür ruhu dönüştürür, bakışı değiştirir, insanı suretten manaya, çokluktan birliğe taşır. Bu yolculuğun zirvesinde ise İnsân-ı Kâmil durur. O, tefekkürü tamamlamış, kendi varlığında âlemi ve Hakk'ı cem etmiş kişidir. Onun düşüncesi, artık bizimki gibi çamura bulanmış bir kanat çırpışı değildir. Onun fikri, kevnî bir hadisedir:

Ya'ni, “İnsân-ı kâmil sûret-i cismâniyyeden ibâret değildir. Belki o bu sûret-i cismâniyyede görünen bir rûh-ı ilâhî ve bir ma'nâ-yı latîftir ve cân ancak odur. Bizim hepimiz, ya'ni güneş ve ay ve yıldızlar ise hep muhtelif renkler ve yazılar ve nakışlardan ibâretiz. O kâmilin her bir fikrinin ma'nevî olan yıldızı sûrî olan yıldızların rûh ve cânıdır."

Kâmil insanın bir düşüncesi, gökteki yıldızların ruhu ve canı olur. Neden? Çünkü o, Hakk'ın halifesi olarak bütün isimleri kendinde toplamıştır. Onun düşüncesi, şahsî bir vehim değil, Hakk'ın iradesinin kâinattaki bir yansımasıdır. Âlemler, onun varlığı ve idraki için halk edilmiştir. Maddenin ardındaki manayı, ruhu inkâr eden "feylesoflar" bunu anlayamaz. Onlar, düşünceyi beyindeki birkaç kimyasal maddenin etkileşimi zannederler. Halbuki hakikat şudur: O kimyasal etkileşim, o azot ve karbon perdesinin arkasında, Hakîkî Varlığın zuhurudur. İnsân-ı Kâmil, bu zuhurun en kâmil, en parlak aynasıdır. Onun tefekkürü, artık bir arayış değil, bir buluş, bir seyirdir. O, kendi varlığında bütün âlemi seyreder.

Mesnevî'nin bize açtığı tefekkür ufku budur: Kendi vehmî benliğimizin daracık zindanından yola çıkıp, zıtların birleştiği renksizlik âlemine ve oradan da İnsân-ı Kâmil'in fikrinin kâinatın ruhu olduğu o yüce makama uzanan bir yolculuk.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Tefekkür kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 12: "İnsân ilmen ve tefekküren böyle bir tasavvurda bulunsa bile, kendinin zevki ve hâli olmadığı için, onun fiili bu tasavvurunu ve tefekkürünü tekzîb eder."

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Tefekkür

Tefekkür bir ağacın kökü gibidir; diğer bütün ameller ve idrakler o kökten beslenir, o kökle mânâ bulur. Tefekkürsüz bir ibadet, köksüz bir ağaç misali, rüzgârda savrulur gider.

Tefekkür, Zikir ile kanatlanan bir kuştur. Zikir, kalbin pasını siler, Hakk’ın isimlerini dile ve gönüle yerleştirir. Tefekkür ise o isimlerin mânâ okyanusunda yüzmektir. Biri dili, diğeri kalbi ve aklı çalıştırır; ikisi birleşince sâlik, Hakk’a doğru uçuşa geçer. Bu uçuşun en sâkin, en derin durağı Murakabe’dir. Tefekkürde arayış, murakabede ise buluşun huzuru ve temaşası vardır. Sâlik, tefekkürle kapıyı çalar, murakabe ile eşikte bekler.

Bu bekleyiş, sâliki İlmel Yakin mertebesinden, yani bilgiden ibaret olan imandan, yaşayarak idrak etme mertebelerine taşır. Gaflet uykusundan Yakaza denilen mânevî uyanıklığa geçiş, ancak tefekkür ile mümkündür. Kişi, Vird ile dilini, Salât ile bedenini disipline ederken, tefekkür ile de aklını ve ruhunu terbiye eder. Zira Salât, müminin miracıdır ve bu miraç, derin bir tefekkür hâli içinde yaşanır. Fatiha Suresi’ni tefekkür etmeden kılınan bir namaz, ruhsuz bir bedene benzer.

Tefekkürün nihai hedefi Tevhid sırrına ermektir. Çoklukta Bir’i, Bir’de çokluğu görmek; her Tecelli ve Zuhurat’ın aynı kaynaktan geldiğini bilmektir. Bu idrak, kişiyi Fenafillah makamına, yani kendi vehmî varlığından geçip Hakk’ın varlığında yok olmaya hazırlar. Bu yol, Şeriat kapısından girip, Tarikat yolunda yürüyüp Marifet pınarından içerek Hakikat ummanına ulaşma yoludur. Bu yolculuğun adıdır Tasavvuf, rehberi ise İrfan’dır. İrfan, tefekkürle pişmiş, Muhabbet ile yoğrulmuş bilgidir.

Bu yolda bize en büyük örnekler, peygamberlerdir. Hz. Adem (a.s.)’in tefekkürü, isimleri öğrenmesiyle (talim-i esmâ) başlar. Hz. Nuh (a.s.), gemiyi inşa ederken kavminin gafletini ve Hakk’ın hükmünü tefekkür etmiştir. Hz. Musa (a.s.), Tur Dağı’nda ateş suretinde tecelli eden Kelâm’ı tefekkür etmiş; Hz. Yusuf (a.s.), zindanın karanlığında rüyaların tabirini ve kaderin sırlarını tefekkürle çözmüştür. Hz. İsa (a.s.), Ruhullah sıfatıyla, ruh ve ceset arasındaki berzahı, dirilişin ve hayatın sırrını tefekkür ettirir. Ve elbette, tefekkürün zirvesi, Hira’da başlayan ve miraçla taçlanan o kutlu yolculuğun sahibi Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. O’nun tefekkürü, bütün bir varlığın hakikatini ve İnsan-ı Kâmil sırrını açan anahtardır.

Bu yolun yolcularına, Necdet Ardıç (Terzibaba) gibi kâmil mürşidler rehberlik eder. Mesnevi-i Şerif ve Fusûsu'l-Hikem gibi eserler ise bu tefekkür yolculuğunun en mühim azıkları, en güvenilir haritalarıdır. Tefekkürle anlarız ki, Cennet ve Cehennem dışarıda aranan mekânlardan evvel, insanın kendi ahlâkının ve idrak seviyesinin bir neticesidir. Güzel ahlâkı tefekkür eden ve yaşayan cennetini burada kurar; kötü huylarına esir olan ise cehennemini kendi içinde taşır.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Terzibaba İrfan Mektebi’nin temelini teşkil eden sohbetlerde tefekkür, yaşayan, soluk alan bir hakikattir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, tefekkürü sâlikin seyr-i sülûkunun merkezine koyar. O’nun dilinde tefekkür, kuru bir akıl yürütme değil, mürşidin rehberliğinde, zikir ve riyazetle desteklenen, “sıfatlar temrini” gibi pratiklerle kalbe indirilen bir hâldir. Varlığın zuhurunu “yaratılış” kelimesinin dar kalıbından kurtarıp “zuhur” ve “tecelli” gibi daha incelikli kavramlarla izah ederken, sâlikin nazarını kesretten vahdete çevirmeyi hedefler. O’nun sohbetleri, Hazarât-ı Hamse gibi derin irfânî meseleleri, bir müridin anlayacağı bir dille, günlük hayatın içinden misallerle sunarak tefekkürü herkesin ulaşabileceği bir ibadet haline getirir.

Kütüphanemizin ikinci temel direği olan İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ise tefekkürün en yüksek zirvelerini, en çetin yollarını gösteren bir pusuladır. Füsûs bize öğretir ki, tefekkürün dahi bir sınırı vardır; Zât-ı Mutlak’ın künhü hakkında fikir yürütülemez, O ancak tenzih edilebilir. Fakat tecellîleri ve zuhurları hakkında tefekkür etmek, marifetin ta kendisidir. Şeyh-i Ekber, “tenzih-teşbih dengesi” adını verdiğimiz o hassas mizanı kurarak, sâlike hem Hakk’ı her şeyden münezzeh görmeyi hem de her şeyde O’nun tecellîsini müşahede etmeyi öğretir. İnsan-ı Kâmil’in halifelik sırrı, varlık mertebelerinin Lâ taayyün’den inişi ve zıtların birliği gibi konular, Füsûs’un tefekkür sofrasına serdiği en nadide nimetlerdir.

Bu sofranın gönüllere en tatlı gelen yemeğini ise Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri, Mesnevî-i Şerîf’i ile sunar. Eğer Füsûs aklın sınırlarını zorlayan bir hikmet ise, Mesnevî kalbin dilini konuşturan bir muhabbet destanıdır. Mevlânâ, aklın tek başına yetmeyeceğini bildiği için hakikatleri kıssaların, sembollerin ve mesellerin kanatlarına yükler. O’nun nezdinde bir dervişin hikâyesi, bir padişahın rüyası veya bir hayvanın dilinden anlatılanlar, kuru bilgiden daha tesirlidir. Çünkü bu kıssalar, dinleyenin veya okuyanın kendi iç dünyasını, nefsini ve hâllerini tefekkür etmesi için birer ayna vazifesi görür. Mesnevî, “fikir kanadını çırparak” en kestirme yoldan Hakk’a varılabileceğini, sâlikin tefekkürünün âlemlerin ruhu mesabesinde olduğunu müjdeler.

Değerlendirme

Tefekkür, dinin sadece bir cüzü veya bir ibadet türü değil, bizzat dinin ruhu ve özüdür. O, zâhiri bâtına, fıkhı irfana, aklı kalbe bağlayan köprüdür. Bu yola giren sâlik anlar ki, tefekkür kuru bir düşünce faaliyeti değil, varlığın her zerresinde Hakk’ın imzasını okuma sanatıdır. Bu sanatın icrası, hem kâmil bir mürşidin rehberliğini hem de Füsûs gibi usûlü, Mesnevî gibi de kalbi besleyen kaynakları gerektirir. Nihayetinde tefekkür, insanın kendi hiçliğini idrak ederek Hakk’ın sonsuz varlığında bir ayna olma yolculuğudur. Bu yolculuk, “Ben kimim?” sorusuyla başlar ve sorunun da, soranın da O’nda fânî olduğu bir sükûtta nihayet bulur. Yolumuz, tefekkürle aydınlansın.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026