Mesnevi-i Şerif
Cenâb-ı Hakk’ın kelâmı Kur’ân-ı Kerîm’de tecellî edip insanlığa bir rehber olduğu gibi, o kelâmın sırları da âriflerin kalbine ilham olup eserlerinde zuhûra gelmiştir. Hazreti Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî-i Şerîf’i, bu ilhâm pınarından akan ve asırlardır nice susamış gönlü kandıran bir irfan nehridir. O, yalnızca hikâyelerden oluşan bir kitap değil, kamışlıktan koparılmış neyin feryadıyla başlayan, ruhun asıl vatanına duyduğu hasreti dile getiren bir aşk mektubudur. Terzibaba İrfan Mektebi’nde Mesnevî, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ile birlikte iki kanat bilinir. Biri olmadan diğeriyle uçulmaz; biri tenzih-teşbih dengesi'nin hikmet diliyle ifadesi, diğeri ise aynı hakikatin aşk ve misâl diliyle şerhidir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
"Mesnevî," lügatte "ikili, ikişer" anlamına gelir ve her beyti kendi içinde kafiyeli olan bir nazım şeklidir. Tasavvuf ıstılahında ise bu kelime, basit bir edebî türün çok ötesinde bir mâna taşır. O, Vahdet-i Vücud mektebinin ders kitabıdır; Hazreti Mevlânâ’nın ilâhî keşf ile müşahede ettiği hakikatleri, halkın anlayacağı kıssalar ve misaller perdesinden anlattığı bir "vahdet dükkânı"dır. Bu dükkânda, görünüşte farklı olan her şeyin aslında aynı Zât’ın farklı tecellîleri olduğu gösterilir.
Yolumuz, kökleri Hazreti Peygamber’e uzanan, Halvetiyye tarikatının Uşşâkiyye şubesine bağlıdır. Bu silsile, irfanını iki büyük pınardan besler: Hazreti Mevlânâ ve Şeyh-i Ekber İbn Arabî. Bu iki kutbun hikmetini birleştirmek, yolumuzun büyüklerinin en mühim gayesi olmuştur. Nitekim Terzi Baba Hazretleri’nin bu yoldaki yerini anlatan bir eserde şöyle denilir:
Uşşâkî mirasını katkılarıyla aktaran, İbnü’l-Arabî ve Mevlânâ sentezini barındıran gönül dünyasına sahip Necdet Ardıç hakkındaki tespitlerimiz ortaya konmaya çalışılırken, kendisiyle ve sevenleriyle yaptığımız kişisel görüşmeler, tasavvuf literatürüne dair kitaplar, Necdet Ardıç’ın sohbetleri ve eserleri çalışmaya kaynak teşkil etmiştir.
Bu "sentez", yani iki büyük denizi bir potada eritme gayreti, silsilemizin bir önceki halkası olan büyüklerimizden mirastır. Terzi Baba Hazretleri’nin de feyz aldığı Mehmet Hazmi Tura Efendi, bu cem makamı'nın en güzel örneklerinden biridir. O, hem bir Mesnevî şârihi hem de bir Füsûs şârihidir.
Dersiâm, mesnevîhan, fusûshan, Huzûr Dersleri muhatabı, kütüphaneci, şâir ve mütercim kimlikleriyle zengin bir kişiliğe sahipti.
Bir mürşidin hem "mesnevîhan" hem de "fusûshan" olması, onun sâliklerini iki kanatla uçurmaya muktedir olduğunu gösterir. Biri olmadan yol eksik kalır. Füsûs, hakikatin vücûdî mertebelerdeki seyrini, A'yân-ı Sâbite'nin sırlarını, isimlerin ve sıfatların tecellî ediş usûlünü anlatır. Mesnevî ise aynı hakikatleri, bir padişahın, bir kölenin, bir ceylanın veya bir aslanın dilinden, yani misaller âleminden anlatarak kalbe işler. Yolumuzun büyüklerinden Mustafa Hilmî Efendi’nin de zikir meclislerinden evvel Mesnevî-i Şerîf okuyup şerh etmesi, bu geleneğin köklü olduğunu gösterir:
Burada zikr-i Şerif Perşembe günleri icrâ edilir ve Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi, zikr-i şerîften önce Mesnevî-i Şerîf takrîr ederdi.
Bu sebeple Terzibaba İrfan Mektebi’nde yapılan yayınlar ve sohbetler, daima bu iki temel eseri merkez alır. Çıkan yüzlerce kitap, bu iki okyanustan doldurulan testiler gibidir.
Mesnevî’yi diğer eserlerden ayıran sır, onun ilâhî bir ilhamla, yani keşf yoluyla yazılmış olmasıdır. Hazreti Pîr, aklıyla veya birikimiyle değil, kalbine doğan mânalarla konuşmuştur. Bu yüzden onun sözü, tarih boyunca âlimlerin ihtilaf ettiği en çetrefilli meseleleri bile çözecek bir yetkinliğe sahiptir. Meselâ, Hazreti Bilâl’in nasıl âzat edildiğine dair rivayetlerdeki farklılıklar karşısında Terzi Baba Hazretleri, Mesnevî’yi bir hakem olarak kabul eder ve şöyle buyurur:
Hz. Pîr efendimizin beyânât-ı aliyyesi keşfe müstenid olduğundan Bu Mesnevî-i Şerîf de bu ihtilâfı fasl etmiştir…
Bu ifade, Mesnevî'nin sadece bir şiir kitabı değil, bir "fasledici" olduğunu gösterir; yani doğruyu yanlıştan, hakikati vehimden ayıran bir ölçüdür. Çünkü onun kaynağı, beşerî akıl ve nakil değil, doğrudan doğruya ilm-i bâtın'dır. Aynı şekilde, Peygamber Efendimiz’in Necm Sûresi’ni okurken şeytanın araya söz karıştırdığı iddia edilen "Garanik" hâdisesi gibi karmaşık bir konuda, Terzi Baba Hazretleri yine Hazreti Pîr’in şahitliğine başvurur:
Hz. Pîr aslı olmayan bir nakli Mesnevî Şeriflerinde kale almazlar. Nitekim âtideki beyitte bu vak’ada bir sırr-ı ilâhî olduğu beyân buyurulmuştur.
O, taklîdî değil, tahkîkî bir eserdir. Yazan zât, anlattığı hakikatleri bizzat yaşamış, müşahede etmiş bir İnsân-ı Kâmil'dir. Bu sebeple onun eseri, asırlar sonra bile canlılığını korur ve sanki bugün yazılmış gibi, doğrudan okuyanın kalbine hitap eder. Bir sohbetinde Terzi Baba Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:
Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf şu an kendi muhitindeki mü’minlere her an, âlem-i ma’nâdan böyle hitâb etmektedir; fakat işiten can nerede!
Mesnevî’nin aslı, "ayrılıklardan şikâyet" eden neyin sesidir. O ney, asıl vatanı olan kamışlıktan, yani Ahadiyet mertebesinden koparılıp bu kesret (çokluk) âlemine gönderilen insan ruhudur. Onun bütün feryadı, bu ayrılığın acısı ve vuslatın özlemidir. Hazreti Mevlânâ, Mesnevî’nin daha ilk beytinde bu sırrı açar:
Dinle, bu ney neler hikâyet eder, Ayrılıklardan nasıl şikâyet eder. Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryâdımdan Erkek ve kadın müteessir olmakta ve inlemektedir.
Bu ney, Hakk’tan ayrı düşerek bu dünyaya gönderilmiş olan İnsân-ı Kâmil’dir. Onun ayrılık hikâyesi, aslında bütün varlığın hikâyesidir. Mesnevî, bu hikâyeyi altı cilt boyunca, binlerce beyitle, yüzlerce kıssayla anlatır. Her kıssa, sâlikin kendi iç âlemindeki bir hâle ayna tutar. O aynaya bakabilen, kendi nefsini, ruhunu, Rabb’iyle olan ilişkisini seyreder. Bu yüzden Mesnevî okumak değil, Mesnevî’yi "dinlemek" gerekir. Dinlemek, kalbi açıp o mânanın içeri akmasına izin vermektir. O zaman Mesnevî, ölü bir metin olmaktan çıkar, sâlikin elinden tutan, kulağına sırlar fısıldayan yaşayan bir mürşide dönüşür.
Terzibaba'nın Nazarıyla Mesnevi-i Şerif: Aslı ve Mertebesi
Hazreti Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'i, bir kitaptan öte, yaşayan bir mürşiddir. Her bir beyti, hakikat yolcusunun elinden tutan, kulağına sırlar fısıldayan bir dosttur. O, zahirde kıssalar anlatır gibi görünse de, bâtında varlığın en derin sırlarını, Vahdet-i Vücud hakikatini talibinin gönlüne nakşeder. Bu yüzden Hazreti Pîr, ona "vahdet dükkânı" demiştir. Bu dükkânda, kesret pazarının aldatıcı malları değil, Vahdet'in, yani Bir'liğin incileri satılır. O dükkâna giren, eşyaya bakar, kıssaları dinler, ama arif olan, dükkân sahibinin muradını anlar. Murad, eşya üzerinden eşyanın sahibini, kıssa üzerinden bizzat hakikatin kendisini göstermektir.
Terzibaba İrfan Mektebi'nde, Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye'nin nûruyla aydınlanan bu yolda, İbnü’l-Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i ile Hazreti Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'i iki kanat bilinir. Biri ilmin ve hikmetin zirvesi, diğeri aşkın ve irfanın ummanıdır. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Bu iki büyük eser, birbirini şerh eder, birbirinin kilitlerini açar. Vazifemiz, bu ulu mürşidlerin asırlar ötesinden uzattığı bu nûrânî ipe tutunarak, onların işaret ettiği hakikatleri günümüz idrakine sunmaya çalışmaktır. Zira irfan, zamanla eskiyen bir meta değil, her devirde taze bir şekilde zuhûr eden Nefes-i Rahmânî'dir.
Mesnevî: Bir Vahdet Dükkânı
Hazreti Pîr, Mesnevî'nin ne olduğunu tek bir beyitle özetler. Bu, eserin anahtarıdır. Bu beyit anlaşılmadan okunan her kıssa, kişiyi maksada ulaştırmaktan ziyade yolda oyalar.
Bizim Mesnevimiz vahdet dükkânıdır. Birin gayrı her ne görür isen o puttur.
Vahdet dükkânı, Vahdet-i Vücud sırrının talim edildiği, talibine verildiği yerdir. Bu dükkânda çokluk suretinde görünen her şey, yani kıssalar, şahıslar, olaylar, aslında o Bir olan hakikati göstermek için birer vesiledir. Eğer sâlik, bu vesilelere takılır, onları kendi başlarına birer varlık zannederse, maksattan uzaklaşır ve puta tapmış olur. Put, Hakk'ın gayrında, O'ndan ayrı bir varlık vehmedilen her şeydir. Padişah da, köle de, âşık da, maşuk da, hepsi o Bir'in farklı elbiselerle zuhûrudur. Mesnevî, bu elbiseleri tek tek gösterir ama akıllı olana da "Elbiseye değil, içindekine bak!" diye fısıldar.
Bu dükkânın işleyişi, bazen şaşırtıcı olabilir. Bazen putu över gibi görünür. Nitekim beyitin devamında bu sır açıklanır:
Putu medh etmek âmmenin tuzağı içindir. Bil ki, "el-garânîkul-ulâ" böyledir.
Bu, Garânîk hadisesine bir işarettir. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in, içinde müşriklerin de bulunduğu bir toplulukta Necm Sûresi'ni okurken, onların putlarını över gibi anlaşılan bir ifadenin zuhûr etmesiyle hem müminlerin hem de kâfirlerin secdeye kapanması hâdisesidir. Zahirde iki zıt grup, secde fiilinde birleşmiştir. Kâfirler putları övüldü diye, müminler Hakk için secde etmiştir. Mesnevî'deki kıssalar da böyledir. Avam tabakası, hikâyenin heyecanına kapılır, onu dinlerken vahdet dükkânının içine çekildiğinin farkında bile olmaz. Bu, avamı hakikate avlamak için kurulmuş ilâhî bir tuzaktır. Hikâyeyi dinlerken, farkında olmadan Vahdet sırrını soluklarsın. Kalbine o dükkânın kokusu siner. Bir gün o koku seni mest eder ve artık suretlere değil, dükkânın sahibine yönelirsin.
Varlık Mertebeleri ve Zuhûr Sırları
Mesnevî'nin anlattığı Vahdet hakikati, varlığın nasıl zuhûra geldiği, yani Hakk'ın Zât mertebesinden âlemler suretinde nasıl tenezzül ettiği bilinmeden tam anlaşılamaz. Terzibaba mektebinde bu, varlık mertebeleri, yani Hazarât-ı Hamse (Beş İlâhî Hazret) ile izah edilir. Her şey, mutlak gayb olan Zât'ın kendi üzerine olan ilminden ibaret olan A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler) âleminde potansiyel olarak mevcuttu. Halk, bu ilimdeki hakikatlerin dış âlemde görünür kılınmasından ibarettir.
"Halk etmek", ilm-i ilâhîde sâbit olan a'yân-ı sâbitenin hâricî vücûdda zuhûr ettirilmesidir.
İnsanın çamurdan halk edilmesi kıssası, bu vücûdî seyrin en güzel misalidir. Cenâb-ı Hakk, Mü'minûn Sûresi'nde insanın merhalelerini anlatır: toprak, nutfe, kan pıhtısı, et parçası... Bu, hem âfâkî (dışsal) hem de enfüsî (içsel) bir yolculuktur.
Ey insân, sen de evvelki hâline ve şimdiki hâline bakıp da ibret al! Zîrâ sen evvelen toprak idin. Sonra babanın sulbünde (belinde) nutfe (meni) olup, ananın rahmine munsab oldun (ulaştın), sonra orada pıhtılaşmış kan hâline geldin ve sonra da et parçası oldun. Doğdun, büyüdün, mütenâsıbü'l-a'zâ cisim ve idrâk sâhibi bir insân oldun. Evvelki toprak hâlini... dâimâ gözünün önünde tut da, zekâvetin (zekân) ve sûrî güzelliğin ve servetin ile nazlanma ve azamet satma!
Mesnevî şârihi Ahmed Avni Konuk Hazretleri'nin bu sözleri, insanın nereden gelip nereye gittiğini hatırlatarak onu kibrinden arındırmayı hedefler. Bu, aynı zamanda varlık mertebelerinin de bir özetidir. En kesif olan topraktan, en latîf olan idrak sahibi insana uzanan bir tekâmül vardır. Bu yolculukta Hakk'ın Esmâ'sı (ilâhî isimleri) bir bir tecellî eder. Anne rahmindeki cenini halk eden, annedeki tecellisiyle "Hâlık" ismidir. Ama hakikatte Hâlık-ı Mutlak, Hakk'ın kendisidir.
Bu hakikatleri anlamak için irfan dilinin sembollerini bilmek gerekir. "Sağ el" denildiğinde, uzuv anlaşılmaz. Sağ el, kudretin, Cemâl tecellisinin, Akl-ı Küll'ün (Küllî Akıl) sembolüdür.
Mertebe îtibâriyle sağ el akl-ı külle, sol el ise nefs-i külle tekâbül eder. Cemâl-celâl zâviyesinden ise sağ el yed-i kudret-i cemâl, sol el yed-i kudret-i celâldir... Enfüsî yönden sağ el kişinin ruhânî tarafını, sol el ise nefsânî tarafını temsîl eder.
Hakk'ın her iki elinin de sağ olması, O'nun Celâl tecellisinin dahi özünde rahmet olduğunu, her fiilinin mutlak hayır olduğunu bildirir. Bu gibi semboller, Mesnevî'nin ve Kur'ân'ın derinliklerine açılan kapılardır. Bir sâlikin zuhuratında gördüğü "yüksük" dahi bu nazarla yorumlanır:
Yüksük parmağa takılan bir süs aletidir, parmak elin bir rüknüdür ve elde 5 parmak vardırki (Hazarât-ı hamse) dir her biri bir mertebeyi ifade eder ve toplu olarak Ulûhiyyettir, parmağa yüksük takılması o parmağın mertebesinin güzelleşmesi olur yani o mertebenin ilmi ile ilmî manâda güzelleşmesi demek olurki zaten çalışmalar bunun içindir.
En basit nesne bile, arifin nazarında varlık mertebelerini anlatan bir kitaba dönüşür. Mesnevî'nin yaptığı da budur: Bütün kâinatı konuşan bir kitap olarak önümüze sermek. Nihayetinde bu yolculuğun zirvesi, kişinin kendi Nefs'inin hakikatini bilerek Rabbini bilmesidir.
İşte bu suretle senin nefs-i mütekâsifinin isti'dâdı yani senin kesafet kazanmış nefsinin istidadı kadar, onda zahir olan kemâlâttan yani nefsinde zahir olan kemalattan Hakk'ın kemâlât-ı sonsuz kemalatının sabitliğine delil getirirsin... Tâ ki kendinde onun sıfatlarını göresin yani sen kendi varlığında Hakk’ın sıfatlarını görersin diye üzerinize yaydı bunları ve onun sıfatlarından da zâtını müşahede edesin.
Kendi varlığındaki hayat, ilim, irade, kudret gibi sıfatların pırıltılarına bakarak, bu sıfatların sonsuz ve mutlak sahibi olan Hakk'ı tefekkür edersin. Kendi fâniliğinde O'nun Bâkî olduğunu, kendi acizliğinde O'nun mutlak Kudretini, kendi cehaletinde O'nun sonsuz İlim'ini idrak edersin. Böylece nefs, Hakk'a açılan bir pencere olur.
Kıyâmet, Ölüm ve Dirilişin Hakikati
Mesnevî ve onun şerh ettiği irfan yolu, avamın anladığı mânâda ölüm, kıyâmet gibi kavramları bambaşka bir mertebeye taşır. Bu hâdiseler, gelecekte bir gün yaşanacak olaylar olmaktan çıkar, "ân-ı dâim"de, yani her an yaşanan hakikatlere dönüşür. Kıyâmet, korkulacak bir son değil, perdenin kalktığı, hakikatin bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığı an'dır.
KIYÂMET; ZÂTIN ZUHURU, SIFÂT SALTANATININ SÖNÜŞÜDÜR.
Kıyâmet, sıfatlar ve suretler âleminin, yani bu gördüğümüz çokluk âleminin saltanatının son bulması, her şeyin hakikati olan mutlak Zât'ın kendini göstermesidir. O an geldiğinde, "ben" ve "sen" kalmaz, sadece "O" kalır. Bu, hem kevnî bir hâdisedir, hem de sâlikin seyr-i sülûkunda "ölmeden evvel ölmek" sırrıyla tattığı enfüsî (içsel) bir tecrübedir.
Ölüm de bir yok oluş değil, yalnızca bir hâl değişikliği, bir mertebeden diğerine geçiştir. Beden toprağa döner, ancak insanın hakikati olan "sabit özü" asla yok olmaz.
Beden ölüm hâdiseyle birlikte toprağa karışır, dağılır gider, ancak insânın "sâbit özü" aslâ yok olmaz, çünkü o ceâl edilmiş (sonradan yapılmış) olmayıp ilâhî ilimde sâbittir. Diriliş toprak bedenin yeniden ayniyle zuhûra gelmesi değil, o sâbit öze ölümden sonra âhiret yaşantısına uygun yeni bir "elbise" giydirilmesidir.
Arif için ölüm ve diriliş, her an yaşanan bir gerçektir. Buna ehlullah, halk-ı cedîd veya teceddüd-ü emsâl (benzerlerin her an yenilenmesi) der. Âlem, her an yok olup yeniden halk edilmektedir.
Bu âlem-i şehâdetin hey'et-i mecmûası, Hakk'ın her ân-ı gayr-ı münkasım (bölünemez ân) içinde vâkî olan tecelliyâtı ile mevcûd ve ma'dûm (yok) olmaktadır. Ma'dûm olmak, mevt ve kıyâmettir; ve tekrâr mevcûd olmak, ba's ve haşr u neşr (yeniden diriliş ve dağılma) hâlidir. Fakat bu îcâd (yapma) ve i'dâm (yok etme),... sür'at-i şedîde (çok büyük hız) dâiresinde vâkî olduğundan, aslâ âfâkda ve enfüste hissolunamaz.
Bu akıl almaz hız sebebiyle âlemi sabit ve devamlı zannederiz. Tıpkı bir film şeridindeki kareler gibi, tecellîler o kadar hızlı akar ki, hareket kesintisiz görülür. Bu sırrı idrak eden kişi için ölüm korkusu kalmaz. Zira o, her an ölmekte ve her an dirilmektedir. Bir zuhurat tabirinde Terzi Baba'nın buyurduğu gibi:
Aslında zuhuratta “ Nefes alıp vermeniz devam ediyor .” Olması ile ölüm/yok olma diye bir şeyin olmadığı, ancak ölümün tadılacak bir şey olduğu, tadış ise hayatın ta kendisinin olduğu bilincine ulaşmaktır.
Ölüm, tadılan bir şeydir ve hayatın kendisidir. Bu, ancak zıtların birliğini müşahede eden bir kalbin idrak edebileceği bir Cem makamı sırrıdır.
Kelâmın Katmanları ve İdrakin Mertebeleri
Hem Kur'ân-ı Kerîm hem de onun bir nevi bâtınî tefsiri olan Mesnevî-i Şerîf, tek bir mânâ katmanından ibaret değildir. Onlar, Cevamiu'l Kelim sırrına mazhardırlar; yani az sözle çok mânâ ifade ederler. Herkes kendi kabının genişliği, idrakinin mertebesi nispetinde ondan bir pay alır.
İşte Cevamiu'l Kelim o; Yani az kelimeyle çok şey anlatmak, çok mertebeleri ifade etmek burada iş anlayanın kabiliyetine düşüyor. İşte Mesnevî'de de öyle bakıyorsun çocuk hikayesi anlatıyor ama bir açtığın zaman çocuk hikayesinin altından neler çıkıyor, Zata merdiven çıkıyor yol çıkıyor...
Bu sebeple bir âyet veya bir beyit, şeriat âlimine bir hükmü, hakikat ehline ise varlığın bir sırrını fısıldar. Peygamber Efendimiz'in "salihlerin üzerine olsun" duası, şeriat mertebesinde ibadet eden müminlere bir tahsis gibi görünürken, hakikat nazarında bütün âlemi kapsar.
Şimdi eğer tevhîd ehli olan bir kimse Tevhîd-i Hakîki'yi idrak etmişse bütün âlemde Hakk'ın zuhurunuda şüphesiz olarak kabul etmiş ise. O zaman bütün âlem sâlihtir onun indinde, çünkü her varlık kendi mertebesinde kendi kemâlindedir. Kemal'in de olan da salâhtadır, salihtir bir yanlışlık yoktur... O zaman her varlık kendi salihliği üzere mevcuttur.
Bu, bakışın mertebesidir. Mesnevî, okuyucusunu bu mertebelerde yavaş yavaş yükseltir. Bu yüzden Mesnevî'ye Kur'ân'ın hizmetkârı denilmiştir. Bir sâlikin zuhuratında bu hassas dengeye dair gördüğü rüya ve Terzi Baba'nın ona yaptığı yorum, bu konudaki edebi en güzel şekilde ortaya koyar:
(Sâlikin sözü:) size şöyle diyorum: siz Kur'an-ı Kerim ve Ayşe ablam mesnevi şerif diyorum. (Terzi Baba'nın yorumu:) ( Siz Kûr'ân-ı Kerîm ) "biz Kûr'ân-ı Kerîm" değil onun bendesiyiz. ( Aişe ablan Mesnevi şerif ) değil sadece onun hizmetlileriyiz. Asılda düşüncen iyi niyet üzerine yerli yerince ancak, edeb-i ilâhiyeye pek uygun değil. Hele kıyaslama; böyle bir kıyaslamanın bir müddet sonra benlik oluşturmasına başlama ihtimali çok yüksektir.
Mesnevî, Kur'ân değildir, ama Kur'ân'ın sırlarına açılan bir kapıdır. Kur'ân'ın kalbine bir yolculuktur. Yapısı itibarıyla da onu örnek almıştır. Konular, tıpkı Kur'ân sûrelerinde olduğu gibi, eserin içine serpiştirilmiştir. Bir konu başlar, araya başka bir kıssa girer, sonra o konuya yıllar sonra, başka bir ciltte geri dönülür.
Kûr’ân-ı Kerim’de bazen bir konu anlatırken, bazı sûrelere bu konular serpiştirilmiştir... Mesnevî-i Şerifte bu sistem üzerine yazılmıştır.
Bu yapı, aklın doğrusal mantığını kırar, okuyucuyu kalbin dairesel ve sezgisel anlayışına davet eder. Çünkü Mesnevî bir akıl kitabı değil, bir gönül kitabıdır. O, aklın bittiği yerde başlayan aşkın ve irfanın hikâyesidir. O, "vahdet dükkânı"dır ve müşterisi olan âşıklara, sonsuzluğun sırlarını fısıldamaya devam etmektedir.
Terzibaba Geleneğinde Mesnevi-i Şerif'in Yaşanması
İrfan yolunun kitapları raflarda tozlanmak için değil, gönüllerde yaşanmak için yazılmıştır. Mesnevî, okunan bir metin değil, giyilen bir hâl, yürünülen bir yoldur. Terzibaba İrfan Mektebi'nde bu yol, kuru bilgiyi ezberlemek değil, o bilginin bizzat kendisi olmakla yürünür. Bilgi akılda durur, irfan ise sâliki baştan ayağa kuşatır, onun her zerresine sirayet eder. Mesnevî, bu irfanın yaşandığı bir hayat mektebidir.
Hakikat Sohbeti ve Seyr-i Sülûk'un Usûlü
Tasavvuf yolu, şekilden öze, suretten manaya bir yolculuktur. Gaye, erkânın içinde kaybolmak değil, o erkân vasıtasıyla hakikate ulaşmaktır. Terzibaba geleneğinde, şeklî ibadetlerin ve merasimlerin ötesinde, asıl ağırlık mârifet ve hakikat sohbetine verilmiştir. Sâliki pişiren, onu hamlıktan olgunluğa eriştiren, kâmil bir mürşidin rehberliğinde yapılan bu sohbetlerdir.
Uşşâkî yolunda, eskiden beri yapılagelen ancak tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra akamete uğrayarak, belli mahfillerde sınırlı ve gizli olarak derviş kılık kıyafetleri giyip musiki eşliğinde toplu bir şekilde zikirler, devranlar yapmak gibi rusûm ehlinin ehemmiyet verdiği tarikat nişânelerindense mârifet ve hakîkat sohbeti, Terzi Baba döneminde daha çok önemsenmiştir. Oyüzden de 1982 yılından itibaren Tahiru’l Mevlevi’nin “Mesnevî Şerhi” bizzat Necdet Efendi tarafından okunarak o zamanın şartlarında ev sohbetlerinde açıklanmaya ve anlatılmaya çalışılmıştır. Sonrasında Abdülkerîm el-Cîlî Hazretlerinin “İnsân-ı Kâmil”i Abdülkadir Akçiçek tercümesinden, İbnü’l-Arabî’nin “Fusûsu’l-hikem”i Ahmet Avni Konuk şerhinden, Gülşen-i Raz, Gavsiyye Risâlesi, Lübbü’l Lüb, Reşahat, Lema’ât gibi tasavvuf alanında çok önemli kabul edilen eserler yine kendisi tarafından okunup âdeta bir ders tarzında izah edilmeye çalışılmaktadır. ... Necdet Ardıç, dervişlerine dünya hayatlarında ilâhî esmalarla beraber sulh ve selamet içinde yaşamayı, tevhidi hâkîkatlerle idrak ettirmeye gayret eder. Vahdet-i vücûd sistemi içerisinde yer alan ve pek çok insan tarafından kavranması zor olan varlık mertebelerini dervişlerine sade ve anlaşılır bir şekilde izah etmektedir.
Yolun esası, hakikat sohbetidir. Bu sohbet halkaları, birer mârifet mektebidir. Mesnevî'nin, Füsûs'un, İnsân-ı Kâmil'in okunup izah edildiği bu meclisler, sâlikin gönül dünyasını inşa eder. Gaye, birtakım merasimleri (rusûm) tekrar etmekten ziyade, Vahdet-i Vücûd hakikatini, yani Hakk'ın varlıktaki tecellîsini idrak etmektir. Seyr-i sülûk (mânevî yolculuk), bu idrakin derinleşmesinden ibarettir. Mürşid, bu yolda sâlike varlık mertebelerini, şeriat, tarikat, hakîkat ve mârifet kapılarını, nefs ve tevhid mertebelerini sade ve anlaşılır bir dille anlatır. Amaç, aklı bilgiyle doldurmak değil, kalbi ilâhî aşk ve irfanla diriltmektir. Mesnevî, bu dirilişin hem rehberi hem de meyvesidir.
Mürşid-Mürid İlişkisi: Tartı, Terbiye ve Zuhûrat
Bu yolda tek başına yürünmez. Sâlikin elinden tutacak, ona yol gösterecek bir mürşid-i kâmil lazımdır. Mürşid, sâlikin mânevî tabibidir. Onun zaaflarını, istidatlarını, hangi ilaca ihtiyacı olduğunu en iyi o bilir. Bu ilişki, bir teslimiyet ve muhabbet ilişkisidir. Mürşid, karşısına geleni önce bir tartar; onun mânevî ağırlığı, kapasitesi nedir, bunu bilir.
Görüldüğü gibi Hakîkati Muhammedi-İnsân-ı Kâmil’in eli mesabesinde olan Tûr ve Necm temsilcileri Nusret Tura (r.a) ve Necdet Ardıç (ks.9 Eloktronik tartı mesabesinde olan kişiledir. Yani karşısına gelen kişileri hassas olar kaç kiloluk, kaç okkalık adam olduğunu tartarlar. Nusret Tura (r.a.) karşısında gelen kişiyi ölçer, biçer ve kaç liralık adam ise biletini o mesafeye göre keserdi. Necdet Babam ise kişinin enini, boyunu, uzunluğunu alır ve taşıyabileceği elbiseler diker…
Biri hassas bir terazi gibi sâlikin mânevî kıymetini, isti'dâdını (potansiyelini) tartar. Diğeri ise bir terzi gibi, onun mânevî yapısına, karakterine en uygun elbiseyi biçer, diker. İşte terbiye budur. Herkese aynı elbise giydirilmez. Her sâlikin yolu, zikri, meşrebi farklıdır. Mürşid, bu kişiye özel mânevî reçeteyi yazar. Bu reçetenin bir parçası da sâlikin gördüğü zuhurat (mânevî rüyalar ve haller) tabiridir. Zuhurat, sâlikin iç dünyasının aynasıdır.
Gördüklerin zaten aynen yaşanan hallerdir, demek ki gönlünde bunlar var, gece gönül aynana yansıma yapıyor.
Mürşid, sâlikin anlattığı bu yansımalara bakarak onun hangi halde olduğunu, nerede takıldığını anlar ve ona göre müdahale eder. Bazen bir zikri değiştirir, bazen bir uyarıda bulunur. Fakat bu yolda tehlikeler de vardır. İlham (ilâhî esin) ile vehm (kuruntu) birbirine karışabilir.
Burada Mesnevî-i şerifin üçüncü cildinde şeytânın tavşan sûretinde görünüp filleri suyun başından uzaklaştırmasında, Ay’ın dalgalanmasından onların aklını karıştırıp şüpheye düşürmesinde bu konuyla kendimizce bir bağlantı kurmaya çalıştık. Şeytân ve cinler gelen ilhamatları dalgalı çıkardıklarından bozmaktaydılar.
Mürşidin en önemli vazifelerinden biri de, sâlikin kalbine gelen bu "dalgalı" yayınları, yani şeytanî vesveseleri ayıklamasına yardım etmektir. Sâlik, mürşidine tam bir teslimiyetle hallerini arz ederse, bu tehlikelerden emin olur.
Nefs Terbiyesi ve Zikir: Mesnevî Kıssalarıyla Kendini Bilmek
Seyr-i sülûkun en çetin mücadelesi, kişinin kendi nefsiyle olan mücadelesidir. Nefs, terbiye edilmemiş haliyle, Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî'de anlattığı obur bir öküz gibidir. Dünyayı bir otlak gibi görür, doymak bilmez bir hırsla yer, içer ama gece olunca "yarın ne yiyeceğim?" korkusuyla zayıflar.
İşte nefs, o öküzdür, ova da dünyâ. Nefs, ekmek korkusu ile dâimâ zayıflar durur. / “Gelecek zamanlarda ne yiyeceğim? Yarının rızkını nasıl ve nerede elde edeceğim?” derdine düşer. / Yıllardır yedin; yiyeceğin eksilmedi. Artık biraz da gelecek düşüncesini bırak da geçmişe bak!
Bu kıssa, bir masal değildir. Sâlikin her gün yaşadığı bir hakikattir. Gelecek kaygısı, dünya hırsı, hepsi o "öküz" olan nefsin sesidir. Bu öküzü terbiye etmenin yolu, zikir ve tefekkürdür. Sâlik, mürşidinin verdiği zikirle meşgul oldukça, kalbindeki süveyda denilen siyah nokta aydınlanmaya başlar. Süveyda, kalbin merkezindeki mânevî latîfedir. İşlenen her günah, oraya bir leke bırakır.
Kalbte de süveyda denilen bir nokta vardır. Tasavvuf ehli letaiflerin başlangıcı olan kalb’te ilk bu noktaya zikrin darb edilerek zikrin başlaması gerektiğini söyler. İşlenen günahlar ile kalpteki bu nokta kararır, yani kirlenir ve paslanır. Katmerleşen bu kir ve pas ile kalb ancak hakîkat zikri ile nefis tezkiyesi, riyazat ve tefekkür çalışmaları ile temizlenir.
Zikir, bu pası silen bir ciladır. Kalp aynası parladıkça, sâlik hakikati görmeye başlar. Ancak bu süreç de her zaman kolay olmaz. Sâlik, yolda inişler ve çıkışlar yaşar. Bazen büyük bir şevkle zikreder, bazen de bir gevşeklik gelir.
Mes'ela bir gün şevk gelip 5.000 Allah'ı çekebiliyoruz ve daha fazlasını da fakat sonraki gün namazları bile zor yetiştiriyoruz. ... Kalbimizin ön tarafında ve arka tarafında zikrlerde edindiğimiz bir sızı vardı bizi kendimizden geçiren, Bu sızı ile mesnevi okurken çok yol aldığımıza inanıyoruz...
Bu haller, yolun fıtratında vardır. Mühim olan, istikameti kaybetmemek ve mürşidin rehberliğinden ayrılmamaktır. O "sızı", aşk ateşinin kalbe dokunmasıdır. Mesnevî okurken o sızının artması, sâlikin okuduğu hakikatlerle hemhâl olduğunun işaretidir. Mesnevî, sadece nefsini tanıtan bir ayna değil, aynı zamanda onu terbiye eden bir zikir ve aşk ilacıdır. Hazret-i Mevlânâ'nın dediği gibi, bu yolda mertebe mertebe ölerek ilerlenir: "Madenlikten öldüm, bitki oldum... Hayvanlıktan öldüm, Âdem oldum." Her bir "ölüm," bir alt mertebedeki nefsin sıfatlarından kurtulup bir üst mertebeye doğmaktır.
Okuma Adabı: Manaya Gönül Aynasıyla Bakmak
Mesnevî gibi derin irfan metinleri, bir roman gibi akıl ve mantık süzgecinden geçirilerek okunmaz. Bu eserler, birer gönül aynasıdır. Onlara nasıl bir kalple yaklaşırsan, sana o halini yansıtırlar. Bu yüzden, okumaya başlamadan evvel bir hazırlık gerekir.
Muhterem okuyucum, bu kitâbı okumaya başlarken, nefsin hevâsından, zann ve hayâlden, gafletten sıyrılmaya çalışarak saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye ederim. Zîrâ aklımız ve gönlümüz vehim ve hayâlin etkisi altında iken, gerçek ma'nâda bu ve benzeri kitaplardan faydalanmamız mümkün olamayacaktır.
Nefsin hevası, zan ve hayal, hakikatin üzerine çekilmiş birer perdedir. Bu perdelerle o kitaplara yaklaşırsan, manayı değil, kendi zannını ve hayalini okursun. Mana, kelime elbisesine bürünerek zuhûr eder. Lâkin biz çoğu zaman elbiseye takılır, içindeki sultanı göremeyiz.
Mana öyle her kalıba sığışmaz. Manalar asla harfe girmez. Engin deniz bir kab içine sığamaz ki… Ama başka anlatma yolu da yok. ... İşte yanıldığımız taraflardan bir tanesi de bu. O manayı hangi kelimeye büründürmüşsek, hangi elbise içerisine büründürmüşsek biz onun aslını geçiyoruz, büründüğü elbiseye göre değerlendirmeye gidiyoruz.
Bu eserleri okurken sâlikin niyeti, aklını bilgiyle doldurmak değil, kalbini temizleyerek mananın tecellîsine hazır hale getirmek olmalıdır. Hazret-i Mevlânâ'nın buyurduğu gibi, mavi cam güneşi mavi, kırmızı cam kırmızı gösterir. Cam renksiz olunca, güneşi olduğu gibi gösterir. Kalp de bir camdır. Zan, hayal, kibir gibi renklerden arındığında, hakikat güneşini olduğu gibi yansıtır.
Onu Sıddîk (Hz. Ebûbekir) gördü, dedi: Ey güneş, ne şarktansın, ne de garbdansın, latîf parla!
Ebû Cehil, kendi karanlığıyla baktığı için Efendimiz'in (s.a.v.) hakikatini göremedi. Hazret-i Ebûbekir ise Sıddîkıyet aynasıyla, yani tertemiz ve sadık kalbiyle baktığı için O'ndaki Nûr-ı Muhammedî'yi müşahede etti. Mesnevî'yi ve diğer irfan eserlerini okumanın adabı da budur: Ebû Cehil'in gözüyle değil, Sıddîk'ın kalbiyle okumak. Bu da ancak bir mürşidin terbiyesinde nefsini tezkiye etmekle, kalbini masivadan (Hakk'ın gayrısından) temizlemekle mümkün olur.
Füsûsu'l-Hikem'de Mesnevi-i Şerif
İrfan yolunun iki büyük kandili, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ile Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî-i Şerîf’idir. Biri hikmetin özünü, diğeri aşkın dilini söyler. Lâkin ikisi de aynı hakikat pınarından beslenir. Terzibaba geleneğinde bu iki eser, sâlikin iki kanadı gibidir. Biri olmadan diğeriyle Muhammedî semâda yükselmek mümkün olmaz. Ahmed Avni Konuk gibi büyüklerimiz, bu iki eseri şerh ederek aralarındaki o gizli bağı aşikâr kılmışlardır.
Füsûs, yani "Hikmetlerin Özleri", her bir peygamberin şahsında tecellî eden ilâhî bir hikmeti açığa çıkarmak için yazılmıştır. Maksat, taklîd ile bilinen imanı, tahkîk ile yaşanan bir mârifet haline getirmektir.
Âyetler ve hadislerde bu peygamberler hakkında verilen bilgileri öğrenmek, bu bilgilerin üzerinde düşünerek onları bir hal, zevk ve mânevî şuur hâline getirip şahsında tahakkuk ettirmek, muhakkak ki, insanın îmanla girdiği kemâle erişme yolunda çok geniş bir “mârifet” ufku açacaktır. İbnü’l-Arabî bu kitabında, her müslümanın inandığı, fakat bilgi bakımından kalplerinde bilkuvve olan o peygamberlerdeki ilâhî hikmetleri, Hz. Âdem’den îtibâren Hz. Muhammed ( ) sonuncusu olmak üzere yirmi yedi nebî ve resuldeki hikmetin özlerini, ifâdesi mümkün olduğu ölçüde, beyan etmiştir.
Bu şuur ve zevk hâline ulaşmanın yolu, aklın dar dehlizlerinden değil, kalbin engin fezâsından geçer. Füsûs ve Mesnevî, bu yolun haritalarıdır. Osmanlı irfanı bu iki eseri birleştirmiş, biriyle aklı, diğeriyle kalbi doyurmuştur. Bu iki eser, İslâm tefekkürünün zirvesi, kişiyi kendi hakikatine ve Rabbine ulaştıran iki büyük mürşiddir.
Akıl Sınırı ve Keşif Kapısı
Hikmet yolunda ilk anlaşılması gereken, aklın bir yere kadar yoldaş, bir yerden sonra ise ayak bağı olduğudur. Akıl, şeriatın sınırlarını çizer ama hakikatin sırrına tek başına eremez. Şeyh-i Ekber, bu gerçeği Füsûs'ta defalarca vurgular. Hazret-i Mevlânâ ise bu hakikati bir beyitte özetler:
اندر این بحث گر خرد ره بین بدی فخر رازی راز دان دین بدی Tercüme: "Eğer akıl bu bahiste yol görücü olaydı, Fahreddîn-i Râzî dî- nin sırrını bilici olurdu."
Bu, büyük kelâm âlimi Fahreddîn-i Râzî’yi küçümsemek değil, aklın en keskin olduğu yerde bile ilâhî sırlara nüfûz edemeyeceğini bildirmektir. Akıl, kendi başına kaldığında vehmin oyuncağı olur. Ehlullah katında muteber olan, aklın bu çalkantılı denizinde yüzmek değil, keşf ve ilham ile gelen sâfî bilgidir. Buna nazar-ı fikrî (entelektüel bakış) değil, kalp gözüyle bakış denir. Hazret-i Mevlânâ, aklı ve vehmi ayırt etmenin ölçüsünü de gösterir:
اين محك قرآن و حال انبيا چون محك مر قلب را گويد بيا Tercüme: "Bu mihenk Kur’ân ve peygamberlerin hâlidir. Mihenk, sahte paraya ‘Gel!’ der (seni ortaya çıkarayım diye)."
Bir fikrin, bir ilhamın doğruluğu, Kur'ân'ın mîzânına ve Peygamberlerin hâline uygunluğuyla ölçülür. Aklın saltanatı burada biter, teslimiyetin saltanatı başlar. Bu yüzden Hazret-i Pîr, "Aklı Mustafa'nın önünde kurban et!" buyurur. Bu, akılsız olmak değil, aklı daha yüce bir rehbere, Vahyin Nûru'na teslim etmektir.
A'yân-ı Sâbite: Varlığın Yazılmamış Yazısı
Bu keşif kapısından girince görülenlerden biri, varlığın temelindeki sırdır: A'yân-ı sâbite, yani sâbit hakikatler. Bu, Şeyh-i Ekber'in irfan binasının temel taşıdır. Her bir varlığın, bu dış âlemde zuhûr etmeden önce, Hakk’ın ilminde ezelî bir hakikati, bir "ayn"ı vardır. Bu hakikatler halk edilmiş değildir, ilâhî ilmin ta kendisidir. Onlar, Hakk'ın Zât'ında potansiyel olarak mevcuttur ve her birinin kendine has bir istidadı vardır.
Bizler yokluktayken, yani henüz bu âlemde bir sûrete bürünmemişken bile, ilm-i ilâhîde birer hakikat olarak vardık. Talebimiz, isti'dâdımız, ne olacağımız orada belliydi. Hazret-i Mevlânâ bu sırrı şöyle dillendirir:
ما نبودیم و تقاضامان نبود لطف تو ناگفته ما میشنود Tercüme: "[Biz yok idik ve takāzâmız da yok idi. Sen'in lutfun bizim söylenmemi-şimizi işitir idi.]"
Bizim "söylenmemiş talebimiz", işte o ayn-ı sâbitemizin isti'dâdıdır. Hakk Teâlâ, her bir varlığı, kendi ayn-ı sâbitesinin gerektirdiği şekilde zuhûra getirir. Hidayet bulacak olanın aynı hidayeti, dalâlette kalacak olanın aynı dalâleti talep eder. Bu, kader sırrının en derin noktalarından biridir.
İlâhî İrade ve İlâhî Emir: İsyanın Hakikati
Bu nokta, birçok aklın tökezlediği yerdir. Eğer her şey Hakk'ın iradesiyle oluyorsa, "isyan" nasıl mümkün olur? Şeyh-i Ekber, Füsûs'ta bu düğümü çözer. İki tür ilâhî hüküm vardır: Biri emr-i teklîfî (yükümlülük emri), diğeri irâde-i ilâhiyye (halk eden irade).
Emr-i teklîfî, şeriatın bize bildirdiği "yap" ve "yapma" emirleridir. Bu, Hakk'ın bizden razı olacağı yolu gösterir.
İrâde-i ilâhiyye ise, kâinatta fiilen neyin olup biteceğini belirleyen halk eden kudrettir. Bu irade, her varlığın ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına göre tecellî eder.
Bazen bu ikisi örtüşmez. Hakk, Firavun'a "iman et" diye emreder (emr-i teklîfî), ama Firavun'un ayn-ı sâbitesi küfrü gerektirdiği için, Hakk'ın iradesi onun küfür üzere kalması yönünde tecellî eder. Firavun'un isyanı, emre karşıdır, iradeye karşı değil. Zaten hiç kimse Hakk'ın iradesine karşı gelemez. Hazret-i Mevlânâ bu ince noktayı şöyle ifade eder:
راضیم در کفر ز آن رو که قضاست نی از آن رو که نزاع و خبث ماست کفر از روی قضا خود کفر نیست حق را کافر مخوان اینجا مائیست Tercüme ve îzâh: “Kazâ olması cihetinden küfre râzıyım. Bu rızâ bizim nizâımız ve hubsümüz olması cihetinden değildir. Küfr, kazâ cihetinden muhakkak küfür değildir. Eğer küfür der isen, Hakk'a kâfir demek lâzım gelir. Binâenaleyh sen Hakk'a kâfir deme ve burada durma!”
Bu, küfre rıza göstermek demek değildir. Bu, Hakk'ın kazâ ve kaderine, yani iradesinin tecellîsine rıza göstermektir. Ârif, fiilin kendisine değil, o fiilin arkasındaki Fâil'in hükmüne bakar. Bu, zıtların birliğinin anlaşıldığı bir cem makamı idrakidir.
Varlığın Her An Yenilenişi ve Hayal Mertebesi
Keşif ehlinin gördüğü bir başka büyük sır ise, âlemin her an yeniden halk edildiğidir. Buna teceddüd-i emsâl (benzerlerin yenilenmesi) denir. Biz âlemi sabit ve durağan zannederiz. Oysa Hakk, her an, her nefeste yeni bir tecellî ile âlemi yok edip yeniden var etmektedir. Fakat bu o kadar süratlidir ki, akıl gözü bunu fark edemez. Hazret-i Mevlânâ bu hali şöyle anlatır:
صورت از بی صورتی آمد برون باز شد که إِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُون پس ترا هر لحظه مرگ و رجعتیست مصطفى فرمود دنیا ساعتیست جمله عالم میشود هر دم فنا باز پیدا می نماید در بقا Tercüme: "Sûret, bî-sûretlikten çıktı; yine avdet etti. Nitekim biz de ona rücû ederiz. İmdi senin için her lahza ölüm ve ricʼat vardır. Mustafâ (s.a.v.) ‘Dünyâ bir saat, bir andır’ buyurdu. Cümle âlem her dem fenâdadır; ve tekrâr vücûd bulup bekāda olur."
Bu sürekli akış, Hakk'ın Hayy ve Kayyûm isimlerinin bir tecellîsidir. Bu tecellîlerin yansıdığı en önemli mertebelerden biri de Âlem-i Misâl veya Hazret-i Hayâl'dir. Hayal, sadece zihnimizdeki kuruntular değildir. O, ruhlar âlemi ile cisimler âlemi arasında bir berzah, bir geçiş âlemidir. Dünyada yaptığımız ameller, taşıdığımız ahlâk, o âlemde birer sûrete bürünür.
Meselâ kibir gālib olursa kaplan; ve gazab ve hased gālib ise kurt; ve şehvet... gālib ise hımâr ve hınzır... sûretleri peyda olur.
Hazret-i Mevlânâ da bu hakikati teyit eder:
این سخنهای چو مار و کژدمت روز محشر صورتی خواهد شدن Tercüme: "Yılan ve akrep gibi olan bu sözlerin kıyamet günü bir suret alacaktır."
Ancak bu hayal mertebesi, evliya için farklı bir işlev görür. Onlar için hayal, nefsanî vesveselerin tuzağı değil, ilâhî manaların yansıdığı bir ayna olur.
آن خیالاتی که دام اولیاست عکس مهرویان بستان خداست Tercüme ve îzâh: Evliyânın dâmı olan o hayâlât... belki bostân-ı Hudâ olan âlem-i maânî mehrûlarının aksi, yaʼni suver-i ilmiyye-i ilâhiyyedir.
Evliyanın hayali, ilâhî ilimdeki sûretlerin bir yansımasıdır. Onların gördüğü zuhuratlar, bu âlemden gelen ilhamlardır.
Hakikat-i Muhammediyye ve "Nefsini Bilen Rabbini Bilir" Sırrı
Tüm bu mertebelerin, tüm bu tecellîlerin başlangıcı ve özü, Şeyh-i Ekber'e göre Hakikat-i Muhammediyye'dir. Hakk'ın Zât-ı Mutlak'ından ilk taayyünü, ilk zuhûrudur. Bütün kâinat, bu ilk Nûr'un, bu Muhammedî Hakikat'in tafsili, açılımıdır. O, varlık kitabının hem dibacesi (önsözü) hem de metnidir.
چون جدا بینی از حق این خواجه را گم کنی هم متن و هم ديباجه را Tercüme: “Vaktâki bu Seyyidü'l-kevneyni sen Hak'tan ayrı gördün, kitâb-ı kâinâtın hem metnini ve hem de dîbâcesini gāib ettin.”
Resûlullah (s.a.v.), Hakk'a götüren delildir, ama O, işaret ettiği Varlıktan ayrı değildir. O, Hakk'ın Zât'ının insan sûretinde taayyün etmiş halidir. O'nun Hakk'a delaleti, Hakk'ın Kendi Zât'ına delaletidir. Tıpkı güneşin en büyük delilinin yine güneşin kendisi olması gibi.
آفتاب آمد دلیل آفتاب گر دلیلت باید از وی رو متاب Tercüme: “Güneşin delîli, güneş geldi. Eğer sana delîl lâzım ise ondan yüz çevirme!”
"Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehû" (Nefsini bilen Rabbini bilir) hadis-i şerifinin en derin manası burada açılır. Nefsini bilmek, bu sûretin, bu izâfî varlığın ardındaki hakikati bilmektir. Senin varlığın, Hakk'ın varlığına nispetle bir gölge gibidir. Ama o gölgede, Asıl'dan izler vardır. Sende cüz'î olarak bulunan hayat, ilim, irade gibi sıfatlar, Hakk'ta küllî ve mutlak olarak bulunan kemâl sıfatlarının birer yansımasıdır. Sultan Veled Hazretleri'nin buyurduğu gibi, insan bedeni, Hakk'ın dükkanı gibidir. Attarın küçük kutusundaki bir nebze koku, onun ambarlar dolusu hazinesinden haber verir.
پس تو در خود ببین صفات خدا که چسان است آن صفات منير سیر کن زين قليل سوى كثير دل بحق ده اگر دلی داری Tercüme: "Öyleyse sen kendi içinde Hakk'ın sıfatlarını gör ki, o nurlu sıfatlar nasıldır. Bu azdan çoğa doğru bir yolculuk yap. Eğer bir kalbin varsa, onu Hakk'a ver."
Füsûs'un hikmet diliyle Mesnevî'nin aşk lisanı, bu yolculukta sâlike rehberlik eder. Biri "bil" der, diğeri "ol". Biri hakikatin yapısını çizer, diğeri o hakikate nasıl âşık olunacağını öğretir. İkisi de aynı hedefe, Vahdet deryasına varır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Hakikat sofrasında zıtların bir araya geldiği, ayrılığın içinde birliğin, birliğin içinde ayrılığın seyredildiği makamlar vardır. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarı Füsûs, bu makamın sırlarını açarken, Hazret-i Mevlânâ da Mesnevî’sinde bu sırları gönüllere nakşeder.
Bu yol, iki kanatlı bir kuşa benzer. Bir kanadı Cem makamı, yani birlik; diğer kanadı Fark makamı, yani ayrılık. Tek kanatla uçulmaz. Sadece Cem’de kalanın şeriatı zedelenir, sadece Fark’ta kalanın hakikati perdelenir. Mesele, bu iki kanadı Muhammedî bir mîzan ile dengede tutabilmektir. Bu, hem Hakk’ı her şeyde görmek, hem de her şeye kendi mertebesini ve hakkını vermektir. Hâkim, huzuruna gelen iki hasmı birlikte dinlemeden hüküm veremez. Zira hakikat, iki tarafın bir araya gelmesiyle zuhûr eder. Hazret-i Mevlânâ, bu edebi Süleyman (a.s.) kıssasıyla anlatır:
Süleymân (a.s.) sivrisineğe dedi ki: Ey güzel sesli, Hakk'ın emrini candan dinlemen lâzımdır. Hak bana buyurmuştur ki: Ey âdil sen, diğer hasım olmaksızın bir hasmı dinleme! Her iki hasım huzûra gelmedikçe hâkimin önünde hak zuhûra gelmez.
Bu kıssa, sadece bir mahkeme adabı değil, varlık âlemine bakışın usûlüdür. Her şey, zıddıyla kaimdir ve zıddıyla bilinir. Gece olmadan gündüzün, hastalık olmadan sağlığın kıymeti bilinir mi? İşte Cem ve Fark, tenzih ve teşbih de böyledir.
Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksanlıktan, kayıttan ve yaratılmışlığa ait vasıflardan uzak tutmaktır. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 42/11) ayetinin sırrıdır. Teşbih ise, “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” (Bakara, 2/115) ayetinin tecellîsidir; yani Hakk’ı her şeyde, her tecellîde görmektir. Ham sâlik, ya tenzihe saplanır, Hakk’ı ulaşılmaz bir soyutluğa hapseder; ya da teşbihe dalar, O’nu mahlûkatla karıştırır. Kâmil olan ise, Şeyh-i Ekber’in Füsûs’ta işaret ettiği gibi, iki gözle bakar. Bir gözüyle tenzih eder, bir gözüyle teşbih eder. Namazda Kâbe’ye yönelir (teşbih); ama Hakk’ın sadece o yönde olduğunu düşünmez, çünkü O her yönden münezzehtir (tenzih).
Fakat "O, yalnız buradadır" deme; aksine idrak ettiğin şeyin yanında dur! Ve Mescid-i Harâm tarafına yönelmede edebi gerekli kıl; ve özel bir yerde, vechin sınırlı olmaması hususunda edeb üzere ol! Aksine o yön, yönelenin yöneldiği yerler cümlesindendir. Şimdi muhakkak ki, Hakk'ın her yönün eyniyetinde (belirli bir yerde oluşunda) olduğu, sana Allah'tan açıkça belirdi.
Bu dengeyi en kâmil şekilde kendi varlığında taşıyan, insandır. İnsan, bu zıtların birleştiği Berzah-ı Kübrâ, yani en büyük araftır. Şeyh-i Ekber, Şîs Fassı’nda bu hakikati şöyle dile getirir: İnsan, ruhu itibarıyla Cemâl’in, nefsi itibarıyla Celâl’in mazharıdır. Ruhu, ulvî âlemlere aittir, Hakk’a mutîdir. Nefsi ise bu kesif âlemdendir, isyana meyyaldir. Kahr ve lutuf, Celâl ve Cemâl, bu iki kutup arasında tecellî eder. Ârif, bu iki zıddın da aynı kaynaktan geldiğini bildiği için, ikisine de âşıktır. Nitekim Hazret-i Pîr, bu aşkı şöyle haykırır:
Ben onun kahrına ve lutfuna cidden âşıkım; acîbdir ki ben, bu her iki zıddın âşıkıyım.
Ârif neden kahra âşık olur? Çünkü bilir ki, Celâl tecellîsi olan kahır, onun en büyük düşmanı olan nefsine yöneliktir. O kahır, nefsin perdelerini yırtar, enâniyet kalesini yerle bir eder ve içeride mahpus kalmış olan Cemâl-i Hakk’ın zuhûruna yol açar. Belâ, sâliki Hakk’a yaklaştıran bir Burak olur.
Bu zıtların birliği tecrübesinin en ileri mertebesi, sâlikin kendi varlığının Hakk’ın sıfatlarıyla boyandığı fenâ ve bekâ halleridir. Bu hâli anlatmak için en güzel misallerden biri, ateşe girmiş demir parçasıdır. Hazret-i Mevlânâ, bu misali İbrahim Fassı’nın şerhinde kullanır:
صبغة الله هست خم رنگ هو پيشها يك رنگ گردد اندر او چون در آن خم افتد و گوییش قم از طرب گوید منم خم لا تلم آن منم خم خود أنا الحق گفتنست رنگ آتش دارد الا آهنست Tercüme ve îzâh: “Hû” küpünün rengi Allah'ın boyasıdır. Onun içinde cümle ef'âl bir renk olur. Ya'ni hüviyyet-i zâtiyye-i ilâhiyye mertebesinin nûruyla cemî'-i a'mâl bir renk olur. Birisi o küpe düştüğü vakit, sen ona kalk desen; ya'ni mertebe-i vahdete vâsıl oldukda, sen ona bu mertebe-i hüviyyetten ayrıl, kalk beşeriyete çık desen, şevkinden o sana: “Küp benim, ya'ni vahdetin küpü ve hüviyetin nûru benim.
Demir, ateşe girince kızarır, ateşin rengini ve sıcaklığını alır. O an demire baksan, ateşten başka bir şey görmezsin. O demir, dili olsa “Ben ateşim” der. Bu, Hallâc-ı Mansûr’un “Ene’l-Hakk” demesi gibidir. Demir, demir olma özelliğini, yani kendi A'yân-ı Sâbite’sini kaybetmemiştir. Ama ateşin sıfatları onda öyle bir zuhûr etmiştir ki, kendi demirlik vasıfları o an için fânî olmuştur. İşte sâlik de Hakk’ın tecellîsine mazhar olduğunda, O’nun boyasıyla boyandığında, kendi beşerî sıfatlarından fânî olur, Hakk’ın sıfatlarıyla bâkî olur. Bu, “kulumun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum” hadis-i kudsîsinin sırrıdır.
Bu makamda, akılları hayrete düşüren sözler söylenir. Şeyh-i Ekber’in Füsûs’ta işaret ettiği gibi:
Sen abdsin ve sen Rab'sin.
Bu söz, kulun ilahlık iddiası değildir. Bu, Tevhid muktezası’dır, yani birliğin gereğidir. Sen, kulluk merteben itibarıyla sonsuza dek “abd”sin. Ama sana tecellî eden, senin gözünle bakan, kulağınla işiten Hakk olduğu için, o tecellî cihetiyle “Rab” isminin mazharısın. Bu yüzden sâlike denir ki: “İmdi sen fânî olmazsın, bakî de kalmazsın.” Ne kendi benliğinde kaybolursun ne de Hakk’ın Zât’ında yok olursun. Hem O’nunla, hem kendin olarak, ama Hakk’ın hükmü altında bir varlık sürersin. Bu, hem Cem’de hem Fark’ta olmaktır.
Ve istersen makâm-ı cem'de ol; ve istersen makam-ı farkta ol. Eğer sana her biri zahir olursa, sen cümlesiyle kasab-ı sabakı hâiz ol (yarışı kazananlardan olursun).
Bu hikmet, akıl ve fikir yürütmeyle elde edilecek bir bilgi değildir. Hikmetcinin aklı, bu zıtlıklar denizinde boğulur, şüpheleri artar. Onların ilmi, tuzlu su gibidir; içtikçe susuzluğu artırır. Ârifin ilmi ise keşf ve zevk ile kalbine akan bir ilimdir. Şeyh-i Ekber’in buyurduğu gibi, bu ilim, sahibine sükûnet veren tatlı ve lezzetli bir su gibidir.
Binâenaleyh muvahhid ve ârif-i billâh için keşf ile hâsıl olan ilm-i tevhîd, tatlı ve lezîz su gibidir ki, sâhibine iztırâbdan ve telvînden sükûnet verir; ve susuzluğunu izâle eder. Zîrâ bu ilim, ilm-i ilâhîdir.
Bu ilim, kalpteki şüphe ve dolaşıklığı giderir. Zira Hazret-i Mevlânâ’nın dediği gibi, o şüphe ve dolaşıklık, gizli hikmetciliğin damarıdır.
Her kimin gönlünde şekk ve dolaşıklık varsa, o kimse cihân- da gizli bir feylesoftur. Vakit vakit i'tikād gösterir; fakat hikmet damarı yüzünü karartır.
Mesnevî ve Füsûs’un bize öğrettiği bu zıtların birliği hikmeti, aklı bir kenara bırakıp kalbi açmaktır. Bazen kesret (çokluk) perdesi, Vahdet (birlik) güneşini seyretmek için bir lütuftur. Hakk’ı hem kesrette hem Vahdet’te, hem Celâl’de hem Cemâl’de, hem tenzihte hem teşbihte birleyebilenlere ne mutlu. Onlar, bu zıtlıklar denizinde batmayan, her dalgayı Hakk’tan bir selâm bilen, telvin (hallerdeki değişkenlik) fırtınalarından kurtulup temkin (yerleşiklik) sahiline ulaşanlardır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Mesnevi-i Şerif
Bir eseri anlamanın en güzel yolu, o eserin kendi lisanını, kendi usûlünü dinlemektir. Mesnevî, kendisi hakkında ne söyler? Bu ilâhî nağme, hangi perdelerden konuşur, hakikati hangi kıssaların ardına gizler?
Mesnevî bir masal kitabı değildir, bir hikmet mektebidir. O, sadece yazılmış harflerden ibaret bir metin değil, her dem taze, her dem konuşan, her sâlikin kendi istidadına göre sırrını açan yaşayan bir mürşiddir.
Aklın Ağaçtan Ayağı ve Keşfin Kanatları
İnsan, hakikate nasıl ulaşır? İki yol vardır: Biri aklın, mantığın, delillerin yolu; diğeri ise kalbin, keşfin, müşahedenin yolu. Birincisi, zâhir âlimlerinin yoludur. İkincisi ise peygamberlerin ve onların izinden giden velîlerin yoludur. Hz. Pîr, Mesnevî’sinde bu iki yol arasındaki farkı keskin bir şekilde ortaya koyar. O, aklî delillerle bir yere varılacağını düşünenlerin hâlini şöyle tasvir eder:
پای چوبین سخت بی تمکین بود پای استدلالیان چوبین بود İstidlâlîlerin ayağı ağaçtan olur; ağaçtan ayak ise pek temkinsiz olur.
İstidlâl, yani akıl yürütme yolu, ağaçtan bir ayağa benzetilir. Bu ayakla düz yolda yürüyebilirsiniz. Lakin bu ağaçtan ayakla hakikat semasına uçulmaz. O, kaygandır, sahibini yolda bırakır. Hz. Mevlânâ, bu hususu anlatmak için devrinin en büyük akılcı âlimlerinden Fahreddin Râzî’yi misal verir. Râzî, aklî ilimlerde bir zirvedir, bin bir delil ile Hakk’ın varlığını ispat etmeye çalışmıştır. Fakat Hz. Pîr’e göre bu, hakikate vâsıl olmak için yeterli değildir:
Eğer bu bahiste akıl yol görücü olaydı; Fahr-ı Râzî, dînin sırrını bilici olurdu... Hakk'a vusûl (ulaşma) işi, ne akli delillerle ne de zâhirî ilim zevkiyle olamayacağı ve Fahreddin Râzî hazretleri de bu akıl ve ilim kayıtlarıyla sınırlı olduğu için, o hazretin Hakk'a ve hakikate vâsıl olamadığını anlatmıştır.
Mesnevî’nin en temel iddiası burada yatar: O, ağaçtan ayaklarla yürüyenlerin değil, keşif kanatlarıyla uçanların kitabıdır. Zâhir âlimi, Hakk’ın varlığını ispat etmeye çalışır; ârif ise O’nunla olduğunu müşahede eder. Biri delil arar, diğeri tecellîyi seyreder. Mesnevî, delillerin bittiği, müşahedenin başladığı yerden konuşur. Bu yüzden onu anlamaya çalışan bir zâhir âlimi, eserin sadece kabuğunu inceler durur. Rûhuna nüfuz edemez. Çünkü Mesnevî, akl-ı maaş (dünyevî akıl) ile değil, akl-ı mead (ahiret aklı) ile, yani kalp gözüyle okunması gereken bir kitaptır.
İlham Pınarı ve Mürid Aynası: Mesnevi'nin Zuhûra Gelişi
Mesnevî, ilâhî bir ilhamla, bir Nefes-i Rahmânî ile zuhûr etmiştir. Fakat bu zuhûrun kevnî âlemde bir vesilesi, bir aynası olması gerekir. O ayna, Hz. Pîr’in "Hakk’ın ziyası" diye hitap ettiği sadık müridi Hüsâmeddin Çelebi’dir. Mesnevî’nin yazılış süreci, tek başına bir irfan dersidir. Hüsâmeddin Çelebi talep eder, Mevlânâ söyler, Çelebi yazar. Talep kesilince ilham pınarı da durulur.
Mesnevî’nin ikinci ve üçüncü ciltleri arasında iki senelik bir gecikme yaşanır. Hz. Pîr bu gecikmeyi şöyle izah eder:
Bu Mesnevî bir müddet gecikti; kan süt olmak için bir mühlet lazımdır.
Ham kanın, besleyici bir süte dönüşmesi için nasıl bir süreç gerekiyorsa; ilâhî ilhamın da mârifet sütü hâline gelmesi için doğru vaktin, doğru hâlin ve doğru alıcının hazır olması gerekir. Gecikmenin zâhirî sebebi, Çelebi Hüsâmeddin’in ailevî meşgaleleridir. Fakat bâtınî sebep, daha derindir. Hz. Şârih’in işaret ettiği gibi, Hüsâmeddin Çelebi o sırada mânâ âlemlerinde bir seyahattedir:
Çünkü hakikatlerin mi'racına gitmişti; onun baharı olmaksızın goncalar açılmamıştı... "Deniz"den kastedilen, sabit hakikatler, ilahi ilmin suretleri ve eşyanın hakikatleri olarak adlandırılan mertebedir. "Sahil tarafı"ndan kastedilen ise, bu eşyanın hakikatleri mertebesinin perdesi olan oluş âlemi suretleridir.
Hüsâmeddin Çelebi, mânâ deryasında, yani a'yân-ı sâbite (sabit hakikatler) âleminde bir seyr halindedir. O, bu "deryadan" çıkıp, kevnî âlemin "sahiline" dönmedikçe, yani talebini tekrar ortaya koymadıkça, Mesnevî gülistanının "goncaları" açılmaz. Bu, mürşid-mürid ilişkisinin en latif sırlarından biridir. Mürşid bir meme, feyz bir süttür. Ama çocuğun ağlayıp o sütü çekmesi gerekir. Mevlânâ söyler, ama Hüsâmeddin’in talebi onu söyletir. Hatta bazen dinleyenlerin hâli bile bu ilham akışını etkiler:
Dün gece bu rahmanî nefesten başka türlü bir esinti ve latif bir koku ortaya çıktı. Fakat birkaç lokma feyiz yolunu tıkadı... dinleyicilerin ruhlarının kulaklarını, yedikleri birkaç lokma tıkamış olduğundan, o anlamları çekemediler.
Birkaç lokma dünya taamı, mânâ kulağını tıkayabilir. Mesnevî, böylesine hassas bir mîzan üzere, talep ile arzın, ilham ile istidadın buluştuğu o mukaddes anda doğmuş bir eserdir. O, sadece Mevlânâ’nın değil, aynı zamanda Hüsâmeddin Çelebi’nin kalbinin de bir meyvesidir.
Kıssaların Dili: İnsanın İç Âlemini Gösteren Aynalar
Mesnevî, hakikatleri kuru bilgiler yığını olarak sunmaz. O, kıssalar anlatır. Peygamberlerin, dervişlerin, kralların, hatta hayvanların dilinden konuşur. Bu kıssalar, uyumamız için anlatılan masallar değil, uyanmamız için önümüze konan aynalardır. Her kıssa, insanın kendi iç âleminin, nefsinin hilelerinin, ruhunun özlemlerinin bir yansımasıdır.
Bazen bu aynalar, insanın kendi çirkinliğini, gizlediği rezillikleri yüzüne vurur. "Resimli kale" (kal'a-i zâtü's-suver) kıssasında olduğu gibi, dışarıdan namuslu görünenlerin içlerindeki şehveti ve riyakârlığı tasvir eder. Bazıları bu gibi ifadeleri müstehcen bulabilir. Lakin Hz. Şârih’in buyurduğu gibi:
Ma'lûm olsun ki: Ba'zı kimseler Mesnevî-i Şerîfte bu gibi müstehcen ifadelerin bulunmasını hoş görmezler. Bunlar Mesnevî-i Şerîfin mâhiyetini anlamamış olan kimselerdir. Mesnevî-i Şerîf bir masal kitabı değildir. Bir te'dîbnâmedir. Hak Teâlâ hazretlerinin bilcümle mahlûkāttan efdal olarak yarattığı insanların sukūt ettikleri hayvanlık derekesinden bile aşağı olan dereke-i süfliyyeti açık bir sûrette gösterip onların önlerine koyar.
Mesnevî bir hekimdir. Hekim, hastanın yarasını deşmekten, içindeki iltihabı akıtmaktan çekinmez. Çünkü şifa ancak böyle mümkündür. "Edebi kimden öğrendin?" sualine "Edebsizden!" diye cevap veren hakîm gibi, Mesnevî de bize nefsin edepsizliklerini göstererek edep yolunu öğretir.
Kıssalar aynı zamanda ilâhî kanunların işleyişini gösteren birer laboratuvardır. Nasuh’un tövbesi kıssası bunun en güzel örneğidir. Kadın kılığında tellaklık yapan Nasuh, saray hamamında padişahın incisi kaybolunca büyük bir korkuya kapılır. Rezil olması an meselesidir. O, tam bir çaresizlik içinde, bütün varlığıyla samimi bir tövbe ile Hakk’a yönelir. Tam o anda, sıkıntının en zirveye ulaştığı noktada, bir nida duyulur ve inci bulunur. Kurtuluş gelir. Bu kıssa, şu nebevî düsturun bir şerhidir: "Ey sıkıntı, şiddetlen ki açılasın!"
Bunun sırrı dahi herhangi bir ism-i ilâhînin hükmü ve te'sîri kemâlini bulduktan sonra onun mukābili olan ismin hüküm ve te'sîri başlamasıdır.
Yani, Celâl tecellîsi (sıkıntı) kemâlini bulduğunda, Cemâl tecellîsi (ferahlık) zuhûr eder. Kâbid (sıkan) isminin hükmü zirveye ulaştığında, Bâsıt (açan) isminin hükmü başlar. Mesnevî, bu zıtların birliği ilkesini, Nasuh’un kalbindeki fırtına ve sonrasındaki sükûnet üzerinden bize yaşatır.
Şeriat Mumu, Tarikat Yolu, Hakikat Güneşi
Mesnevî’nin en çok başvurduğu temsilî anlatımlardan biri de şeriat, tarikat ve hakikat mertebeleridir. Bu, özellikle Hz. Musa ile Hz. Hızır kıssasında somutlaşır. Hz. Musa, şeriatı, yani zâhirî hükmü temsil eder. Hz. Hızır ise doğrudan Hak’tan aldığı emirle (ilm-i ledün) iş gören hakikati temsil eder. Hızır’ın gemiyi delmesi, çocuğu öldürmesi, duvarı tamir etmesi, şeriatın zâhirî ölçülerine göre yanlıştır. Hz. Musa bu yüzden sürekli itiraz eder. Oysa her fiilin ardında, zâhir gözüyle görülmeyen bir hikmet vardır.
Hz. Pîr, bu kıssayı ve bu üçlü mertebeyi şöyle izah eder:
Onun açıklamasıdır ki, şeriat yol gösteren bir mum gibidir. Bununla beraber bir mum ele geçirsen yola girilmiş olmaz ve bir iş yapılmış olmaz. Vaktaki yola geldin, senin gitmen tarîkattir (tasavvuf yolu). Vaktaki maksada eriştin, o hakîkattir. Bunun için "Eğer hakikatler ortaya çıksaydı şeriatler geçersiz olurdu," demişlerdir.
Bu söz, asla şeriatın terk edilmesi anlamına gelmez. Bu, bir mertebe ve idrak farkıdır. Şeriat, gecenin karanlığında yolunu bulmaya çalışan sâlikin elindeki mumdur. O mum olmadan yola çıkılmaz. Yola çıkıp yürümek tarikattir. Yolun sonuna, yani hakikat güneşinin doğduğu yere varınca, artık muma ihtiyaç kalmaz. Hakikate vâsıl olan velî, artık mumun ışığıyla değil, güneşin kendisiyle görür. Onun fiilleri, Hızır gibi, doğrudan Hak’tan aldığı emirle olur. Bu yüzden zâhir ehli onu anlayamaz, kınar. Sûfînin "mezhepsiz" olması da bu mânâyadır. Yani o, artık bir müçtehidin içtihadına değil, doğrudan kalbine gelen ilâhî ilhama tâbi olur.
Nihayetinde Mesnevî, bir nur silsilesidir. Peygamberlerden velîlere, velîlerden kâmil mürşidlere ve onların eserlerine uzanan bir hidayet zincirinin halkasıdır. O nuru ister geçmiş bir kandilden, ister şimdiki bir kandilden al, fark etmez. Çünkü nurun kaynağı birdir.
Nuru ister sonraki kandilden gör; ister onun nurunu geçmişlerin mumundan gör! Yani ilahi feyzi ister en sonra taayyün (belirginleşme) âleminde ortaya çıkan insân-ı kâmilden gör; ve ister o feyzi bu taayyün âleminden göç etmiş olan kâmillerden gör!
Mesnevî-i Şerîf, bu âlemden göçmüş olan bir kâmilin, Hz. Mevlânâ’nın, kıyamete kadar yanacak olan kandilidir. O, kendi lisanıyla, kıssalarıyla, temsilleriyle konuşmaya devam eder. Onu dinlemek ve o deryadan bir damla nasiplenmek, her sâlikin en büyük bahtiyarlığıdır.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Mesnevi-i Şerif kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 1: "Füyûzundur cenâb-ı Mesnevî. Aşkı ta'rîf eylemek mümkin değil ammâ şu var, aşka düşmüştür yanar dâim sıhâb-ı Mesnevî. Mesnevî hem öğretir giryân u nâlân olmayı, hasta-i dîdâra hem kimyâ türâb-ı Mesnevî."
- Cilt 3: "Bu Mesnevî bir müddet gecikti; kan süt olmak için bir mühlet lâzımdır. Mesnevî-i Şerîf'in gecikme sebebinin [açıklaması…]"
- Cilt 5: "Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddin, Mesnevî-i Şerîf'imizin bu III. cildini de yazmağa başla! Zirâ bir sözü üç def'a söylemek ve bir fiili üç def'a [tekrarlamak]…"
- Cilt 9: "Mesnevîhân Selânikli Es'ad Dede Efendi (k.s.) hazretlerinde bu gibi ahvâli defâat ile müşâhede ettim. Huzurunda bulunduğum zaman bir sû-i fikir vürûdundan pek ziyade korkar idim."
- Cilt 10: "Benzer örnekler Mesnevî-i Şerîf'te çoktur. Örneğin, 'sıkı tutuculuk' (sahtgîrî) anlamına gelir. (Taassup) da Arapça'da aynı anlamdadır."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Mesnevi-i Şerif
Bu sohbetimizde ektiğimiz hakikat tohumları, bir ağ gibi birbirine bağlanır. Mesnevi-i Şerif tek başına bir ağaç değil, koca bir irfan ormanının en ulu çınarıdır. Diğer ulu çınarlarla ve hayat veren pınarlarla olan bağını görmeden azametini tam idrak edemeyiz. Her bir kavram, bu ormandaki bir başka canlıdır.
-
Tasavvuf: Mesnevi, tasavvuf yolunun kendisidir; kâh yoldaki tuzağı gösterir, kâh menzildeki vuslatı müjdeler.
-
Vahdet-i Vücud: Mevlana’nın çağrısı, Vahdet-i Vücud okyanusuna bir davettir. Mesnevi, bu Vahdet deryasının dalgalarından, her bir varlığın o tek Vücûd’un bir zuhûru olduğundan bahseder.
-
Tevhid: Mesnevi’nin her beyti, Tevhid sancağını daha yükseğe çekmek için yazılmıştır. O, kesrette (çoklukta) vahdeti (birliği) görmenin sanatıdır.
-
Mevlana Celaleddin Rumi: O, bu ilahi şarabı sunan sâkîdir. Mevlana Celaleddin Rumi, kendi benliğini aradan çekmiş, Hakk’ın konuştuğu bir “ney” olmuştur.
-
Necdet Ardıç (Terzibaba): Zamanımızın kutbu, irfan mektebimizin pîri Necdet Ardıç (Terzibaba), Mesnevi’nin bugün nasıl anlaşılması ve yaşanması gerektiğini gösteren yaşayan bir örnektir.
-
Ahmed Avni Konuk: Büyük şârih Ahmed Avni Konuk, Mesnevi’nin Füsûs hikmetiyle olan derin bağını ortaya koyan, bu iki denizi birleştiren bir berzahtır.
-
Fusûsu'l-Hikem: Eğer Mesnevi, aşkın diliyle konuşan bir okyanussa, Fusûsu'l-Hikem o okyanusun derinliklerindeki vücûdî yapıları gösteren bir dalgıçtır.
-
Gülşen-i Raz: Şebüsterî’nin bu eseri, Mesnevi’de altı ciltte anlatılan hakikatleri bir inci kolyesi gibi özetler. Gülşen-i Raz, irfan yolunun en özlü haritalarından biridir.
-
Tecelli: Mesnevi’deki her kıssa, bir tecelli öyküsüdür. Hakk’ın Cemâl veya Celâl ismiyle nasıl zuhûr ettiğini anlatır.
-
Esma'ül Hüsna: Bütün âlem, Esma'ül Hüsna’nın bir sergisidir. Mesnevi, bu ilahi isimlerin insanlarda ve olaylarda nasıl tecelli ettiğini gösterir.
-
Uluhiyyet: Mesnevi, Uluhiyyet mertebesinin, yani tüm isimleri ve sıfatları kendinde toplayan o kuşatıcı mertebenin anlaşılması için yazılmıştır.
-
Kaza ve Kader: Mesnevi, kaza ve kader meselesini aklın dar kalıplarından çıkarıp irfan ufkuna taşır.
-
Hz. Muhammed (s.a.v.): O, Mesnevi’nin hem başlangıcı hem de sonudur. Bütün hikmetler, onun "cevâmiu'l-kelim" vasfından neş’et eder. Hz. Muhammed (s.a.v.), kâmil insanın en mükemmel örneği olarak Mesnevi’nin her satırında gizli bir öznedir.
-
Peygamber Kıssaları: Mesnevi, peygamberleri insanın içindeki manevi hallerin birer timsali olarak anlatır.
- Hz. Adem (a.s.): İnsanın kendi hakikatinden gaflet ederek uzaklaşmasının ve tövbe ile aslî vatanına dönme arzusunun sembolüdür.
- Hz. Nuh (a.s.): Onun gemisi, şeriat ve tarikattır. Bu gemiye binen, yani bir mürşidin irşadına sığınan kurtulur.
- Hz. Yusuf (a.s.): Onun atıldığı kuyu, sâlikin kendi nefs kuyusudur. Oradan Mısır’a sultan olması ise, nefsini terbiye edenlerin gönül tahtına oturacağının müjdesidir.
- Hz. Musa (a.s.): O, zahir ilminin ve şeriatın temsilcisidir. Hızır ile olan yolculuğu, bâtın ilmi karşısındaki sınırlarını ve teslimiyetin gerekliliğini gösterir.
- Hz. İsa (a.s.): O, bedene değil ruha hayat veren nefesi, yani Ruhullah sırrını temsil eder.
-
İlahi Aşk ve Muhabbet: Mesnevi, baştan sona bir ilahi aşk destanıdır. Muhabbet olmadan hakikate ulaşılamayacağını anlatır.
-
Fenafillah: Mesnevi’nin anlattığı bütün yollar, Fenafillah menziline çıkar. Pervanenin ateşte yok olması gibi, sâlikin de kendi benliğini Hakk’ın varlığında yok etme hâlidir.
-
Sohbet: Mesnevi, yazılı bir sohbet halkasıdır. Bu yüzden hakikati, ancak bir mürşidin sohbetinde, canlı bir irfan meclisinde tam olarak açığa çıkar.
-
Zikir ve Tefekkür: Mesnevi, sâliki sürekli zikir halinde olmaya ve O’nun eserleri üzerinde derin tefekkür etmeye davet eder.
-
Zahir ve Bâtın: Mesnevi, zahir (görünen) ile bâtın (gizli) arasındaki perdedir. Zahirdeki hikâye, bâtındaki hakikate götürür.
-
Şeriat ve Hakikat: Mesnevi, şeriat kabuğunu kırmadan hakikat özüne ulaşılamayacağını, ama öze ulaştıktan sonra da kabuğun muhafaza edilmesi gerektiğini öğretir.
-
Tenzih ve Teşbih: Mesnevi, Hakk’ı hem her şeyden münezzeh bilmenin (tenzih) hem de her şeyde O’nu görmenin (teşbih) inceliğini öğretir.
-
Cennet ve Cehennem: Mesnevi’ye göre Cennet ve Cehennem, ahiretteki mekânlardan önce, insanın bu dünyada kendi içinde yaşadığı hallerdir.
-
Zuhurat: Sâlikin manevi rüyaları olan zuhurat, Mesnevi’de sıkça işlenir. Ancak her zuhuratın bir mürşide arz edilmesi gerektiği vurgulanır.
-
Kur’an Sureleri:
- Fatiha Suresi: Mesnevi, Kur’an’ın anası olan Fatiha Suresi’nin altı ciltlik bir tefsiri gibidir.
- Bakara Suresi: Özellikle Bakara Suresi’ndeki ineği kesme kıssası, Mesnevi’de nefs-i emmâreyi kurban etmenin sembolü olarak yorumlanır.
-
Salât, Umre, Hamd: Mesnevi, namaz (salât), Umre gibi ibadetlerin bâtınî manalarını açar. Hamd ise, tüm bu idrakin sonunda kulun varacağı doğal makamdır.
-
İrfan: Bütün bu kavramlar ağının meyvesi irfan’dır. İrfan, bilmek değil, olmak’tır. Mesnevi okumaktaki nihai gaye, bilgiyi irfana dönüştürmektir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu dijital kütüphanenin raflarında, Mesnevi-i Şerif üç farklı nurun aydınlığında kendini açar. Bu üç kaynak, birbirini tamamlayan bir bütündür.
Evvela, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetleri ve eserleri gelir. Bunlar, Mesnevi’nin bugünün insanına nasıl hitap ettiğini gösteren canlı birer tefsirdir. Terzibaba’nın sohbetleri, Mevlana’nın “vahdet dükkânı” dediği o manevi pazarı günümüzde yeniden kurar. Mesnevi’nin soyut meselelerini günlük hayatın içinden örneklerle, yaşayan bir dille gönlümüze nakşeder.
İkinci nur, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’idir. Eğer Terzibaba sohbetleri Mesnevi’nin “yaşanan” hâli ise, Füsûs onun “bilinen” temelidir. Füsûs, Mesnevi’deki kıssaların ardında yatan vücûdî prensipleri ortaya koyar. A’yân-ı sâbite, tenzih-teşbih dengesi, ilahi irade ile emir arasındaki fark gibi meseleler Füsûs’un ışığıyla aydınlanınca, Mesnevi’deki hikâyeler kevnî hakikatlerin birer temsili hâline gelir.
Üçüncü ve asıl nur ise, bizzat Mevlana Celaleddin Rumi’nin Mesnevi-i Şerif’inin kendisidir. O, hem kaynak hem de o kaynaktan akan nehrin ta kendisidir. Hüsameddin Çelebi’nin niyazıyla coşan bu ilahi nehir, aklın ayaklarının ağaçtan olduğunu, hakikate ancak aşk kanatlarıyla uçulabileceğini gösterir. Nasuh’un tövbesinden filin karanlıktaki tarifine kadar her kıssa, sâlikin kendi iç yolculuğunda karşılaşacağı bir hâlin aynasıdır.
Bu üç kaynak, kütüphanemizde bir araya gelerek sâlike üçlü bir rehberlik sunar: Füsûs ile hakikatin temelini anlar, Mesnevi ile o hakikatin aşkla nasıl tecrübe edildiğini görür, Terzibaba sohbetleri ile de o aşkı ve hakikati kendi asrında, kendi kalbinde nasıl yaşayacağını öğrenir.
Değerlendirme
Mesnevi-i Şerif, raflarda duracak, entelektüel bir merakla okunacak bir kitap değildir. O, bizzat yaşanması gereken bir yol, içine girilip seyrine dalınacak bir âlemdir. Bu yolda ilerlerken en temel içgörü, Mesnevi’nin aşk ile yoğrulmuş şiirsel dilinin, Füsûsu’l-Hikem’in sarsılmaz hikmet temelleri üzerinde yükseldiğini fark etmektir. Biri olmadan diğeri ya eksik kalır ya da yanlış anlaşılır; biri kalp, diğeri akıldır ve insan bu ikisiyle tam olur. Terzibaba İrfan Mektebi’nin yaptığı ise, bu iki büyük mirası günümüz sâlikinin anlayacağı ve yaşayacağı bir sohbet diline tercüme ederek, bu kadim kandilin ışığının bugünü de aydınlatmasını sağlamaktır. Mesnevi bir aynadır; ona bakan, Mevlana’yı değil, kendi hakikatini görür. Gayemiz, o aynaya bakacak kalp gözünü ve cesareti bulmaktır. Yolumuz aşk, rehberimiz irfan, menzilimiz vuslat ola.