Ruhullah
Bismillâhirrahmânirrahîm. Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi, bir sıfatı, bir tecellîsi ve bir manevî durağı olan Ruhullah sırrı, ilk bakışta Hz. İsa Aleyhisselâm’a verilmiş bir unvan gibi görünse de, irfan mektebi için çok daha derin kapılar aralar. O, sadece geçmişte yaşamış bir peygamberin adı değil, aynı zamanda her sâlikin kendi varlık âleminde seyr-i sülûk ederken ulaşabileceği bir makam, bir idrak mertebesidir. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimizin külliyatında Ruhullah, altı büyük peygamberin hakikatini anlatan manevî yolculuğun en önemli menzillerinden biridir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
"Ruhullah," Arapça "Ruh" ve "Allah" kelimelerinin birleşmesinden oluşur ve "Allah'ın Ruhu" demektir. Bu terkip, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. İsa'yı halk edişindeki hususi keyfiyete işaret eder. İrfan yolunda hiçbir şey sadece zâhirde gördüğümüzden ibaret değildir. Her peygamberin ismi ve unvanı, aynı zamanda İnsan-ı Kâmil’in seyrindeki bir mertebeye, bir hâle ve bir hakikate işarettir. Terzibaba Hazretleri'nin eserleri de bu usûl üzere kaleme alınmıştır. Külliyatın içinde, altı büyük peygamberin manevî yolculuğunu anlatan bir seri bulunur ve bu serinin beşinci halkası doğrudan Ruhullah makamına ayrılmıştır.
GÖNÜLDEN ESİNTİLER: (6) PEYGAMBER (5) Hz. ÎSÂ-Rûhullah (a.s.) NECDET ARDIÇ İRFAN SOFRASI NECDET ARDIÇ TASAVVUF SERİSİ (60) İÇİNDEKİLER: Sayfa No: İçindekiler:…………………………………………………… ( 1) ÖNSÖZ:.............................................................. ( 3) Altı peygamber, beşinci bölüm, beşinci kitap, Hz. Îsâ, Rûhullah, (a.s.) ……………………………… ( 8)
Bu, sadece bir kitap adı değil, bir irfan müfredatının ilanıdır. Terzibaba Külliyatı'nın fihristlerine bakıldığında, "6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)" maddesi, Hz. Âdem Safiyyullah ile başlayan ve Hatemü'l-Enbiyâ Efendimiz ile tamamlanan manevî seyrin vazgeçilmez bir durağı olarak karşımıza çıkar. Bu, İseviyyet mertebesinin, yani Ruhullah sırrının, sâlikin kendi hakikatine yaptığı yolculukta mutlaka uğraması ve idrak etmesi gereken bir menzil olduğunu gösterir.
Bu makamın Kur'ân-ı Kerîm'deki temeli, Saff Sûresi'nde Hz. İsa'nın kendi dilinden beyan edilir:
âyetinde şöyle buyuruluyor: وَ إِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ وَرِيَّة ع مِن التّ ع مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَى وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ ع فَلَمْ (ve iz kale ıysebnü meryeme ya beniy israiyle inniy resûlüllahi ileyküm mûsâddikan lima beyne yedeyye minettevrati ve mübeşşiren biresûlin ye’tiy min ba’diy ismühu ahmedü felemma caehüm bil beyyinati kalû haza sıhrün mübiynün) Meâlen, “Hani meryemoğlu İsâ da Ey İsrailoğulları ben size Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen tevratı tasdik eden ve benden son-ra gelecek olan AHMED adında bir peygamberi müjdeleyen kimse olarak geldim, demişti.” 61/6
Bu Âyet-i Kerîme, Ruhullah makamının sırrını açan bir anahtardır. Hz. İsa, kendi varlığını iki büyük hakikatin arasında bir köprü, bir berzah olarak tanımlar: Kendinden öncekini (Musevî şeriatını) tasdik etmek ve kendinden sonrakini (Ahmed'i, yani Hakikat-i Muhammediyye'yi) müjdelemek. İseviyyet durağı, geçmişin yükünü sırtlanıp geleceğin nurunu müjdeleyen bir makamdır. O, şeriatın zâhirinden hakikatin bâtınına geçişin, madde âleminden ruh âleminin idrakine yükselişin temsilcisidir. Terzibaba'nın işaret ettiği gibi, Cenâb-ı Hakk "Mertebe-i İsâ"dan "Ahmed"in geleceğini müjdelemiştir. Bu, seyr-i sülûk yolculuğunda sâlikin de Musevî mertebesindeki nefs mücadelesinden sonra, ruhaniyetin galebe çaldığı İsevî mertebeye ulaşarak, kendi varlığındaki "Ahmed" hakikatini, yani "Hakikat-i Muhammediyye"yi müşahedeye hazırlanması demektir.
Bir irfan eserinin doğuşu da yazarının aklından değil, mânâ âleminden kalbine doğan bir zuhûr eseridir. İsmi, cismi, ruhu önceden takdir edilmiştir. Yazar sadece o manevî emaneti kâğıda döken bir kâtiptir. Terzibaba Hazretleri, "İnci Tezgâhı" adlı eserinin isminin nasıl konulduğunu anlatırken bu sırrı ifşa eder:
İsminin ne olmasının uygun olabileceğini sorduğum “gönül kuşu” (İnci tezgâh-ı) olsun dedi, bende öyle olsun diyerek ismini “inci tezgâh-ı” olarak belirledim. Daha sonra kitabın içindeki yazıları okumaya başlarken hayret ile gördüğüm şey, ilk yazı mevzuunun “inci çıkarılması” hakkın da olması idi. Aslında bu isim kitaba niyetlenildiği ve başlandığın da o ilk günlerde, verilmiş imiş, bu ismi vermekle biz de sadece, bunu zuhura getirmişiz. Kitabın ismi, bâtın âleminden daha o zamandan bu isim ile başlatıldığı ve anıldığı hayretle görülmektedir.
Eser, daha zâhir âlemde harflere dökülmeden evvel, bâtın âleminde kendi ismiyle zaten mevcuttur. Mürşidin yaptığı, sadece o mânâyı bu âleme indirmektir. Tıpkı Ruhullah olan Hz. İsa'nın, kelime olarak Cenâb-ı Hakk'tan Meryem'e ilka edilmesi gibi, irfan eserleri de mânâ âleminden ariflerin kalbine ilka edilir. Bu eserler, insan varlığı denilen iki denizin, yani Ruh ve Nefs denizinin birleştiği yerden çıkarılan "inci ve mercanları" sergileyen birer tezgâhtır.
Bu tezgâhtan alışveriş yapmanın bir edebi, bir usûlü vardır. Bu kitaplar, bir roman gibi okunup geçilecek metinler değildir; onlar, ruhun gıdası, kalbin şifasıdır. Bu şifadan nasiplenmek için ise kalbi hazırlamak gerekir. Terzibaba Hazretleri, eserlerinin başında okuyucusunu bu edebe davet eder:
Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve “Besmele” ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır. Gayret bizden muvaffakiyet Hakk’tandır.
Bu tavsiye, irfan yolunun temel düsturudur. "Nefsin hevası," bizi sürekli aşağı çeken arzulardır. "Zan ve hayel," hakikatin üzerine çektiğimiz, kendi kuruntularımızdan ibaret perdelerdir. Gönül bu perdelerle bulanıkken hakikatin nuru oraya yansımaz. Bu yüzden okumaya başlamadan evvel bir istiğfar, bir niyet tazelemesi, bir "Besmele" ile o manevî sofraya oturmak gerekir. Kalp kadehini vehim ve hayal kirinden boşaltmak lazımdır ki, mürşidin sohbetinden akan feyz şarabı o kadehi doldurabilsin. Aksi halde, mânâ deryasına dalsak da ağzımız kupkuru çıkarız. Ruhullah sırrına ermek, kelimelerin ötesindeki ruha dokunmak demektir. Bu ise ancak ruhunu arındıranlara, gönlünü saflaştıranlara nasip olan bir lütuftur.
Terzibaba'nın Nazarıyla Ruhullah: Aslı ve Mertebesi
Hakikat menzilleri birer birer geçilir. Her menzilin bir adı, bir tadı, bir hâli vardır. Bu menzillerden biri de, adına İseviyyet dediğimiz, makamına Ruhullah denilen duraktır. Bu durağa uğramadan, bu pınardan içmeden seyri tamam eylemek noksanlık olur. Bu isimler, bugünün dünyasındaki şekillere, kavimlere veya din diye bilinen fırkalara işaret etmez. İrfan yolu, kabuktan değil özden, suretten değil hakikatten bahseder. Terzibaba Hazretleri’nin irfan sofrasında bu mesele, en berrak hâliyle önümüze konulmuştur.
İseviyyet ve Museviyyet: Kavmiyet Değil, Hakikat Mertebesi
Yolda olan sâlikin en büyük imtihanlarından biri, kavramların zahirine takılıp bâtınını kaçırmasıdır. Museviyyet deyince aklına bugünkü İsrail, İseviyyet deyince bugünkü Hristiyanlık âlemi gelen, yolu yarıda bırakır. Hakikat, kavimlerin ve coğrafyaların esiri değildir. O, İslâm’ın, yani Hakk’a tam bir teslimiyetin içinde saklı olan küllî mertebelerdir. Her bir peygamber, bu teslimiyet yolunun bir durağını, bir makamını temsil eder. Terzibaba Hazretleri bu hususta bizi şöyle ikaz eder:
Siyasî ve zâhirî görüşleri ağır basan bazı kimseler, Mûseviyyet ve İseviyyet mertebelerinden bahsedilirken bunları bu günkü Yahûdîlik ve Hristiyanlık zannederek, bunların methiyeleri yapıldığı zannıyla kendilerinde az da olsa şüphe uyandığını ifade etmektedirler. Halbuki bahsedilen hususlar ırkçılık ve milliyyetçilik anlayışıyla oluşan bir bakış değil, mertebeleri itibariyle hakikatlerine bakıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de ki bu mertebeler övülmekte ve bizlere böylece bildirilmektedir. Bizlerin de kavminin ve milletinin ne yaptıklarını değil, peygamberlerinin ne yaptıklarını ve nasıl yaşadıklarını araştırarak o mertebenin gereği olarak, anlayarak yaşamamız icab etmektedir ki; gerçek yol da budur. Bugünkü Benî İsrâîl ’e bakarak, (isr) in “ma’nâ âlemindeki yürüyüş” ün, hakikatini, yine bugünkü Hristiyanlık âlemine bakarak, “İsâ fenâ fillâh -Rûhullah” hakikatini, onlara aittir diye terk etmek herhalde akıllıca bir iş olmasa gerektir. Bütün bu mertebeler İslâm’ın içinde mevcud olup onun varlığı ile vardır.
Mesele, ırkların veya milletlerin tarihi değil, sâlikin kendi iç âlemindeki seyrinin, manevi yürüyüşünün haritasıdır. “İsr” kelimesi nasıl ki gece yürüyüşü, yani manevi bir yolculuk demekse, Museviyyet de o yolculuğun bir mertebesidir. Aynı şekilde, “İsâ fenâ fillâh -Ruhullah” hakikati de, bugünkü Hristiyanlık âleminin malı değil, fenâ fillâh (Allah’ta fani olma) hâlini yaşamak isteyen her sâlikin mutlaka tatması gereken bir manevi tecrübedir. Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu gibi, “Allah katında din, İslâm’dan ibârettir.” (Âl-i İmrân, 19). Bu sebeple İbrahimî, Musevî, İsevî ve nihayet Muhammedî olmak, tarihsel kişiliklere bürünmek değil, İslâm denilen o tek ve kâmil dinin içindeki hakikat mertebelerini kendi vücûdunda tecelli ettirmektir. Bu mertebeler yaşanmadan, kâmil bir mi'râc da mümkün olmayacaktır.
Ruhullah Makamı: Rububiyet ve 'Lâ Mevcude İllâ Allah' Tecellisi
Her peygamber, Kelime-i Tevhid’in bir mertebesinin zuhur mahalli olmuştur. Kelime-i Tevhid, sadece "Allah'tan başka ilah yoktur" demek değildir; o, varlığın bütün sırlarını içinde barındıran bir anahtardır. Her bir "lâ" (yoktur) deyişi, bir perdeyi kaldırır ve her bir "illâ" (ancak O vardır) deyişi, bir hakikati ispat eder. İsa Aleyhisselâm'ın Ruhullah olarak anılması, onun bu anahtarın hangi kilidi açtığını gösterir. Terzibaba Hazretleri’nin külliyatında yer alan bir şema, bu sırrı gözler önüne serer:
İsa İbn Meryem Resulullah İsa Ruhullah kelimesinin tecellisi "Allah'tan başka var olan yoktur" (la mevcude illâ allah) rububiyet (terbiye edicilik) olarak ortaya çıkan peygamberi "Rab'den başka var olan yoktur" (la mevcude iller rab) (isimler)
Hz. İsa'nın makamı, "Lâ mevcude illâ Allah" sırrının tecellisidir. "Allah'tan başka mevcut, yani hakiki varlık sahibi yoktur." Sâlik, bu makama geldiğinde, kendi vehmî varlığının ve âlemdeki tüm suretlerin birer gölgeden, birer hayalden ibaret olduğunu anlar. Varlığın sadece ve sadece Hakk'a ait olduğunu, her şeyin O'nun varlığıyla kaim olduğunu idrak eder. Bu, kesretin (çokluğun) içinde Vahdet'i (birliği) görme hâlidir.
Bu tecelli, Rububiyet mertebesinde gerçekleşir. Rububiyet, Cenâb-ı Hakk'ın "Rab" isminin tecellisidir. Rab, terbiye eden, besleyen, büyüten, her an her şeyi varlıkta tutan demektir. Sâlik, Ruhullah makamında, kâinattaki her bir zerrenin, her bir canlının, her bir olayın ardındaki tek terbiye edicinin, tek fâilin Rab olduğunu görür. Bütün isimlerin ve fiillerin, O'nun Rububiyet'inden kaynaklandığını anlar. Musa Kelimullah makamında "fiillerin" ardındaki tek Fâil görülürken, İsa Ruhullah makamında "varlıkların" ardındaki tek Mevcûd görülür. Bu, daha derin bir fenâ hâlidir. Kişi, sadece fiillerinden değil, kendi varlık iddiasından da soyunur. Ruhullah sırrı, bu büyük soyunmanın adıdır. Bu makamda sâlik, ruhunun bedene galip geldiği, maddî bağların zayıfladığı, ruhani bir diriliş yaşar.
Vücûd Mertebelerinin Seyrinde Ruhullah'ın Yeri: Tenezzül ve Uruc
Hakk, Zât-ı Mutlak iken, "Bilinmekliği sevdi" ve bu sevgiyle Nefes-i Rahmânî aracılığıyla âlemleri zuhura getirdi. Bu zuhûr, bir iniş, yani tenezzül hareketidir. Zât'tan Sıfat'a, Sıfat'tan Esmâ'ya, Esmâ'dan Efal'e ve oradan da bu gördüğümüz şehadet âlemine doğru bir iniş... İnsan ise bu inişin en son ve en kâmil halkasıdır. Fakat insanın yolculuğu burada bitmez. Bir de çıkış, yani uruc yolculuğu vardır ki, bu da şehadet âleminden geriye, geldiği aslına doğru yapılan manevi seyahattir. Ruhullah makamı, bu iniş ve çıkış haritasında çok mühim bir kavşak noktasıdır.
Terzibaba Hazretleri, İseviyyet mertebesinin bu seyrdeki yerini şöyle açıklar:
Gerçi Îseviyyet mertebesi ruh ağırlıklı olduğundan zâhiri şeriatı yoktur, ancak oraya kadar gelmek için eski şeriatlerin kanunları geçerlidir. O mertebeye gelince kişinin zâhiri bağlantıları kalmaz çünkü “fenâ fillâ” halindedir, bu sebebten kişi kendinde değildir. Ancak burada fazla durulmaz. Oradan Mertebe-i Muhammediyyet, “baka billâh” haline geçmek gerekecektir. Îseviyyet mertebesi; Hazreti Ahadiyyet’in Hazreti Şehadet’te (yeryüzünde) nokta zuhuru “Hz. Îsâ Rûhullah” ismiyle Îseviyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır, diyebiliriz.
Bu makam, "ruh ağırlıklı" bir makamdır. Yani, sâlikin maddeyle, bedenle, zahirle olan bağları gevşer; ruhaniyeti öne çıkar. Bu, tam bir "fenâ fillâh" hâlidir. Kişi, kendi iradesinden, benliğinden fani olmuş, Hakk'ın iradesinde erimiştir. Bu sebeple "zâhiri şeriatı yoktur" denir. Çünkü şeriat, irade sahibi olanlar için bir tekliftir. Kendi iradesi kalmamış, Hakk'ın iradesiyle hareket eden için teklif kalkar. Lâkin bu, şeriatı inkâr etmek değil, şeriatın gereğini aşk ile yerine getirip o makamı aşmaktır.
Ancak mürşidimiz bizi uyarır: "Ancak burada fazla durulmaz." Fenâ hâli, yolun sonu değil, önemli bir durağıdır. Eğer sâlik bu fena hâlinin sarhoşluğunda kalırsa, cem'den sonra farka dönemez ve kulluk vazifesini ifa edemez. Yolun kemâli, baka billâh (Allah ile baki olma) halidir ki bu da Hakikat-i Muhammediyye'nin makamıdır. Bu makamda sâlik, hem Hakk ile Hakk olur, hem de halk ile halk olur; hem fenâyı tadar, hem de bekayı yaşar. İseviyyet, bu en kâmil makama geçiş için bir köprüdür. Ruhullah sırrına ermeden, yani kendi varlığından tamamen fani olmadan, Hak ile baki olmanın ne demek olduğunu anlamak mümkün değildir.
Kesret Perdesi ve Şecere-i Mel'ûne: Ruh'un Maddeye İnişi
Ruh, saf ve lâtif iken, bu kesret âlemine, yani çokluk dünyasına nasıl indi? Bu iniş, bir perdelenme sürecidir. Hakk'ın Vahdeti, isim ve sıfatlarının tecellileri olan bu âlemler suretinde perdelenmiştir. Kur'an-ı Kerim bu perdelenmeye, bu çokluk ağacına "şecere-i mel'ûne" (lanetli ağaç) tabiriyle işaret eder. Bu ağaç, kişiyi Vahdet'ten, yani aslından uzaklaştıran kesret vehmidir. Terzibaba Hazretleri, Ahmed Avni Konuk şerhinden alıntılayarak bu derin meseleyi şöyle izah eder:
”...sana gösterdiğimiz bu keserat-ı taayyünat rü’yadır. Nitekim sen de bu hakikatı anladın da:”İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar” buyurdun. ” Ereynake” (İsra,17/60)’daki “kaf-ı hitâb” cemi’-i hakâıyıkı ve nisebi câmi’ olan taayyün-i muhammediyedir. Bu rü’yet keyfiyyeti râi ve mer’i ister; bunlar ise kesrettir. Ve bu keserat zâtta mütekevvin olan şecere-i mel’ûnedir. ” ve nuhavvifühüm” (Isrâ,17/60) “Biz onları, ya’ni vücûdları rûh ile nefisten mütekevvin olan nâstan her birine “ve lâ takreba hazihişşecerate” yani “Şu ağaca yaklaşmayın”(Bakara, 2/35) diyerek her an tahvif ederiz. “fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” (Isra, 17/60). Halbuki bu tahvif muvacehesinde onların nefisleri iğva-yı vehm ile rûhlarını kendilerine imale ederek o şecere-i mel’ûnenin semeresi olan zulmet-i tabiiyyeye el uzatırlar. Binenaleyh onların tuğyanı büyük olur, ya’ni vech-i vahdetten istitarları artar. İmdi ey sahib-i fıtnat! Kûr’ân-ı Kerîm mazideki Âdem ve Havva’dan değil, bizim ahval-i rûz-merremizden bahsediyor. Biz ise bu vak’ayı maziye irca’ ile, kendi halimizden gaflet ediyoruz.
Bu izah, "şu ağaca yaklaşmayın" emrinin, sadece tarihteki Hz. Âdem'e değil, her an, her birimize verilen bir emir olduğunu gösterir. O ağaç, varlık vehmidir; benlik ve ayrı görme ağacıdır. Nefsimiz, her an bizi bu ağacın meyvesinden, yani "ben varım" deme yanılgısından yemeye teşvik eder. Bu meyveyi yedikçe de Vahdet'ten, yani birliğin huzurundan uzaklaşır, kesretin, yani ayrılığın ve dağınıklığın zulmetine düşeriz.
Ruhullah makamı, işte bu "şecere-i mel'ûne"nin kökünü kurutan bir tecellidir. Çünkü "Lâ mevcude illâ Allah" diyen sâlik, artık ayrı bir varlık ağacı görmez. Bütün ağaçların, bütün suretlerin, tek bir Vücûd'un, tek bir Hayat'ın tecellisi olduğunu anlar. Ruh, nefsin iğvasından kurtulup asli saflığına döner. Bu, bir nevi, cennetten dünyaya inişin tam tersi istikametinde, dünyadan manevi cennete, yani Vahdet şuuruna bir çıkıştır. Ruhullah, bu çıkışın parolasıdır. O, kesret rüyasından uyanıp Vahdet sabahına ermenin adıdır. Bu hakikati anlayan için artık Kur'an, geçmişin hikâyesi değil, kendi hâlinin, "ahval-i rûz-merresinin" ta kendisi olur.
Terzibaba Geleneğinde Ruhullah'in Yaşanması
Ruhullah sırrı, sadece kitaplarda geçen bir isim veya Hz. İsa’ya verilmiş bir lakap değildir. Bu, kuru bir bilgi değil, bu yolda yürüyen sâlikin bizzat tecrübe edeceği, içinde yaşayacağı bir makam, bir hâldir. Nasıl ki bir meyvenin tadını tarif etmekle o tat bilinmez, ancak yenilince idrak edilirse; Ruhullah hakikati de kelimelerle ancak işaret edilir, lakin yaşanınca sırrı çözülür. Bu yol, bilme yolu değil, olma yoludur; bilgiyi hâle dönüştürme, ilmi irfanla yoğurma sanatıdır.
Terzibaba geleneğinde her hakikat, sâlikin kendi varlık tezgâhında dokunur. Peygamberlerin hayatları, tarihî birer kıssa olmaktan çıkar, seyr-i sülûk mertebelerinin birer levhası hâline gelir. Yolcu, kendi varlığında Âdem olur, Nuh ile seyreder, İbrahim ile dostluğu bulur, Musa ile Tûr’a çıkar ve nihayet İsa ile Ruhullah sırrına erer. Bu, bir taklit değil, tahkiktir; bir canlandırma değil, canlanmadır.
Peygamberlerin Seyrinde Bir Makam: İseviyyet'e Ulaşmak
Hakk yolcusunun manevî yolculuğu, bir anlamda peygamberlerin bâtınî sırlarını kendi varlığında diriltme yolculuğudur. Her peygamber, bir hakikatin mücessem hâlidir ve sâlik, o hakikatleri birer birer giyinerek, o makamlardan geçerek kemâle doğru yürür. Bu yolculuk, Âdemiyyet mertebesinden, yani kendi hakikatini tanıma ve yeryüzü halifeliği sırrını idrak etme noktasından başlar. Terzi Baba Hazretleri, bu seyri şöyle özetler:
Bir Hakk Yolcusu, bütün bu hakikatleri idrak edebilmesi için öncelikle "Âdem" olmanın yollarını arayıp, hayal cennetinden gerçek beden arzı mülküne indikten sonra, diğer peygamberlerin seyrini takip ederek İbrahimiyyet'e (Hz. İbrahim'in makamına) ulaştığında, gönül evladı ile gönül Kâbe'sini oluşturduktan sonra kudsiyyete (kutsallığa) yönelerek "Mescid-i Aksa" hakikatinde Museviyyet'i (Hz. Musa'nın makamını), daha sonra "Ruhullah" hakikatinde İseviyyet'i (Hz. İsa'nın makamını) idrak edip yaşayarak, sonra tekrar yine asıl vatanı olan "Kâbe-i Muazzama"daki yerini alarak "Zâtullah"a (Allah'ın Zât'ına) ulaşmış olsun.
İseviyyet, yani Ruhullah hakikati, bu kutlu seyrin en mühim duraklarından biridir. Museviyyet makamında tenzih (Hakk’ı her türlü suretten ve noksanlıktan uzak bilme) ve şeriat ahkâmı ile nefs terbiye edildikten sonra, sâlik İseviyyet makamına yükselir. Bu makam, teşbih (Hakk’ı tecellî ettiği suretlerde görme) ve ruhaniyetin galip geldiği bir mertebedir. Artık yolcu, kâinat kitabını sadece harflerden değil, ruhundan okumaya başlar. Bu, bir idrak sıçramasıdır. Bu makama eren sâlikin dilinden şu sözler dökülür:
Îsâ ile (a.s.) denildi Rûhullah, İçim dışım boyandı sıbgatullah, Nerde bulurum böyle bir ehlullah, Çözdüm Îsâ’nın (a.s.) sırrını çözdüm.
"Çözdüm Îsâ’nın sırrını çözdüm" demek, "Ben artık ruhun dilinden anlıyorum, maddenin esaretinden kurtulup mananın hürriyetine kavuştum, ölü kalpleri dirilten nefesin sırrına vâkıf oldum" demektir. Bu, bedenin ve maddenin ötesinde, ruhun ölümsüzlüğünü ve her şeyin içindeki ilâhî hayatı müşahede etmektir. Bu, tarihî İsa'yı değil, kendi varlığımızdaki İseviyyet hakikatini bulmaktır.
Mürşidin Nefesi: Kur'ân-ı Nâtık'tan Kalbe Akan Ruh
Sâlik bu makamlara tek başına ulaşamaz; bu yolda bir rehber, bir Mürşid-i Kâmil şarttır. Mürşid, sâlik için yaşayan, konuşan bir kitaptır; Kur'an-ı Nâtık'tır. O'nun sohbeti, kuru bir nasihat değildir. O’nun sözü, tohumdur; kalbe ekilir ve orada filizlenir. Terzi Baba Hazretleri, bu sırrı şöyle açıklar:
Aynı şekilde sohbetlerde de, sohbet yapılıyorken dört kanaldan o sohbetin verilmesi lâzım, ki o her kişi kendi kanalını bulsun alacağını oradan alsın; - Sohbette ilk önce ses gidiyor, bu sesin içerinde - mânâsı yüklü - rûh’u yüklü - nûr’u yüklü gerçek Kûr’ân-ı Nâtık olan bunları sesine yükleyip karşısındakine gönderir, işte “ve nefahtü” denilen hâdise, yani insânlardan aktarılan budur, çünkü o orada kendinden konuşmuyor o anda, Kûr’ân-ın zât mertebesinden konuşuyor.
Ruhullah sırrının yaşanmasındaki en büyük vasıta budur. Nasıl ki Cenâb-ı Hakk, Âdem’e kendi ruhundan "nefh" etmiş, yani üflemiş ve onu canlandırmışsa; nasıl ki Hz. İsa'nın nefesi ölüleri diriltmişse, Kâmil Mürşid’in sohbeti de ölü kalplere hayat verir. O'nun sesi sadece bir ses değildir; içinde mânâ, ruh ve nur taşır. Dinleyenin kalbine bu üçü birden akar. Mânâ, aklı aydınlatır; ruh, kalbi diriltir; nur, basireti açar. Bu "nefha" olmadan, yani Mürşid'in ruhaniyetinden bir pay almadan, kitaplardaki harfler ölü kalır, ibadetler şekilden ibaret olur.
Ruhullah makamı, ruhun maddeye galebe çalmasıdır. Mürşidin sohbeti, bu galebenin ilk adımıdır. Sâlikin katılaşmış, maddeye bulanmış kalbini yumuşatır, onu ruhani feyizleri almaya hazır hâle getirir. Bu, ilâhî bir tenezzüldür. Hakk, Kâmil İnsan suretinde tenezzül edip konuşur ki, bizler anlayalım.
Muhabbetin, likâ’nın tenezzülü (Tenezzül: nâzil olma, idrâke gelme, anlaşılmasının hafifletilip, kolaylaştırılması) (Hazret-i şahadet), Ef’âl âlem’ine... 7-Rûh’un tenezzülü... Sende artık nefsinden tenezzül edip lütfet de Rabb’ın sana da ulaşsın. Rabb’ın yanında ama sen ondan uzaktasın. Bu varlık içinde, yokluk niye?.
Mürşidin sohbeti, Ruh'un tenezzülüdür. Bizim de kendi benliğimizden, enaniyetimizden tenezzül edip o sohbeti can kulağıyla dinlememiz gerekir ki, o ruh bize de ulaşsın.
Nefsin Kurbanı: Bakara Kıssasının Sülûktaki Karşılığı
Ruhullah makamına ulaşmanın temel şartlarından biri, hayvani nefsin kurban edilmesidir. Ruhun dirilmesi, nefsin ölmesine bağlıdır. Kur'an-ı Kerim'deki Bakara (sığır) kıssası, bu manevî sürecin en güzel sembollerinden biridir. İsrailoğullarından bir sığır kesmeleri istenir, fakat onlar sürekli sorular sorarak işi yokuşa sürerler: "Rengi ne?", "Yaşı nasıl?", "İşe koşulmuş mu?"... Aslında bu sorular, sâlikin kendi nefsini kurban etmekten kaçmak için bulduğu bahanelerdir. Nefs, ölmek istemez. Terzi Baba Hazretleri'nin bir müridinin yorumuyla bu kıssa, sülûkun ta kendisidir:
"Rububiyyet makâmı nefs-i emmâre’ye ef'âl ve sıfatın hakiki sahibi değil sadece tecelligahı olduğunu, bir perdeden ibaret olduğunu, kendisinde zuhur eden bütün ef'âl ve sıfatın Hakk'a ait olduğunu izâh eder. Bunun üzerine tevhid-i ef'âl ve tevhid-i sıfat aşikar olur. Nefs-i emmâre kurbanlığa ve kuvva-i beşeriye de nefs-i emmâreyi kurban etmeye razı olur. "
Sığırı, yani kendi hayvani benliğimizi, enaniyetimizi boğazladığımız an, Ruhullah sırrı tecellî etmeye başlar. Bu, "ölmeden evvel ölünüz" sırrıdır. Bu ölüm, bedenin ölümü değil, nefsin arzu ve iddialarının ölümüdür. Bu makam, Tevhid-i Sıfat makamıdır ve peygamberi Hz. İsa'dır. Bu makamın hâli, fena fillâh, yani kendi sıfatlarını Hakk'ın sıfatlarında yok etmektir.
Tevhid-i Sıfat: Sıfatların birliği anlamınadır. Makamı: “Teşbih (benzetme) dir. “fena fillâh” Allahta fani olmaktır... Peygamberi: “İsâ” (a.s.). dır. Lâkabı: “Rûhullah” dır. Kelimesi: “lâ mevsufe illâ Allah” (sıfatlanmış olan ancak Allah’tır)... Hâli: Bu mertebenin hâli ile hallenmektir... Kûr’ân-ı Keriym ; Bakara Sûresi; (2/253) Âyetinde , bu hâle işaret vardır. وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ “ve eyyednahü birûhil kûdüsi” Meâlen: “biz onu rûhül kûdüs ile destekledik.”
Bakara kıssasının devamında, öldürülen adamın cesedine, kesilen sığırın bir parçasıyla vurulunca adamın dirildiği anlatılır. Bu, kendi nefsini kurban eden sâlikin, o kurban edilmişliğin sırrıyla, yani fena hâliyle, manen ölü olan başka kalplere dokunduğunda onlara hayat vermeye vesile olacağının müjdesidir. İşte Ruhullah sırrının, yani dirilticiliğin sâlikte tecellî etmesi budur.
Beden Yolundan Ruh Yoluna: Sırat-ı Müstakim'den Sıratullah'a Geçiş
Ruhullah makamına giden yol, artık bildiğimiz yollardan farklıdır. Bedenin ve şeriatın zahirinin yolu "Sırat-ı Müstakim"dir. Bu yol doğrudur, gereklidir ve terk edilemez. Ancak bu yol, yeryüzünde, yani yatay bir düzlemde ilerler. Ruhullah makamı ise bir "uruc", yani dikey bir yükseliştir. Bu yolun adı "Sıratullah"tır, Allah'a giden yoldur.
Allah’a giden yol iki türlüdür; Sırat-ı Müstakıym, bizim bedenimizin yoludur, ruhumuzun yolu ise sıratullah’tır ve sıratullah’a götüren ilim Ledün ilmidir. Efendimizin mirac’ta Mekke’den Kudsü Şerif’e gitmesi sırat-ı müstakıym yani dünyaya paralel olarak dünya çekiminden kurtulmadan gidiş, Kudsü Şerif’ten yani kudsiyetten Uluhiyete gidişte sıratullah’tır yani yukarıya doğru.
Sırat-ı Müstakim'de yürüyen sâlik, beden âleminin kurallarına uyar. Sıratullah'a geçen sâlik ise ruh âleminin kanunlarıyla hareket etmeye başlar. Bu, maddeden manaya, suretten hakikate geçiştir. Bu geçişin anahtarı ise, kişinin kendi bâtınını, kendi gayb âlemini keşfetmesidir. Kur'an-ı Kerim, müttakileri "onlar gayba iman ederler" diye tarif eder. Terzi Baba Hazretleri, bu ayetteki ince bir sırra dikkat çeker:
”yu’minune Bil ğaybi” derken oraya “B” harfini koymamış olsa “yu’minune el ğaybi” yani gaybe imân ederler olacak... “Bil ğaybi” dendiği zaman Arapça gramerde “B” harfi “ile” mânâsına geldiğinden anlam “gaybleriyle imân ederler” Olmaktadır, yani bir kimse kendi gaybini idrak edemezse âlemdeki gaybi hiç idrak edemez... Bizdeki bâtın, akıl, zekâ,düşünce v.b. elle tutamadığımız fakat varlığına inandığımız şeyler bizde ki gayb’tır, biz bunu idrak eder faaliyete geçirebilir ve bu bilinçle âleme bakarsak âlemin de bir gaybı olduğunu, bir rûhaniyeti olduğunu, iç varlığı olduğunu idrak ederiz...
Sıratullah'a adım atabilmek, yani ruhun yoluna girebilmek için evvela kendi içimizdeki ruhaniyetin, kendi gaybımızın farkına varmalıyız. Kendi ruhunu tanımayan, Ruhullah'ı nasıl tanısın? Kendi içindeki hayat nefesini hissetmeyen, kâinatı dirilten Nefes-i Rahmânî'yi nasıl idrak etsin?
Ruhullah makamı, sâlikin bu merhalelerden geçerek ulaştığı bir diriliş, bir uyanış hâlidir. Bu yolda, Kâmil Mürşid'in nefesiyle kalbi canlanır, nefsini kurban ederek benliğinden arınır ve kendi gaybını keşfederek ruhun sonsuz âlemine kanat açar. Artık o, her şeyin ardındaki ruhu görür, her seste Hakk'ın kelâmını işitir ve her nefeste hayatın sırrına erer.
Füsûsu'l-Hikem'de Ruhullah
İrfan yolunun en sarp yokuşlarından, ama aynı zamanda en yüce manzaralı tepelerinden biri, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî hazretlerinin Füsûsu’l-Hikem deryasıdır. Bu öyle bir deryadır ki, her kelimesi bir peygamberin kalbine inen hikmetin mührünü taşır. Her fass, yani her bölüm, bir peygamberin hakikatinden açılan bir penceredir. Bu pencerelerin en aydınlık, en latif olanlarından biri de Kelime-i İseviyye’de açılan penceredir. Zira Hz. İsa, doğrudan doğruya "Ruhullah" sırrının mazharıdır.
Şeyh-i Ekber, bu eseriyle peygamberlerin getirdiği hakikatlerin özünü, onların vücûdî mertebelerindeki yerini ve her birinin Hakikat-i Muhammediyye içindeki payını gözler önüne serer. Füsûs, aklın sınırlarında dolaşan bir hikmet kitabı değil, kalbe ilhamla doğan bir irfan sohbetidir. Bu yüzden onu şerh edenler, asırlar boyunca hep bu ilham pınarından içerek konuşmuşlardır. Ahmed Avni Bey gibi son devir şârihlerinin de gayesi, bu kapalı ve mücmel ifadeleri, hakikate susamış gönüllere yaklaştırmak olmuştur.
Ahmed Avni Bey’in şerhinin ehemmiyeti, Türkçe yazılmış birkaç şerhten biri olarak, okuyucuyaFusûsu’l-Hikem’in gāyet “mücmel” ve kapalı cümlelerini açması, daha önceFusûsşerhlerinde söylenilenleri günümüz Türkçesine çok yakın bir dille nakletmesi, İbnü’l-Arabî’nin tasavvufî görüşleriniFusûscümlelerini şerhederken vermesi ve burada kullanılan ıstılâhları, serdedilen fikirleri topluca ifâde etmiş olmasıdır.
Bu niyetle, ��seviyye hakikatinin Şeyh-i Ekber’in dilinden nasıl döküldüğüne, Ruhullah sırrının hangi mertebelerde nasıl anlaşıldığına kulak verilir.
Ruhullah'ın Zuhûru: Misalî Beden ve Ruhun Galibiyeti
Tasavvuf ehli için Hz. İsa’nın zuhûru, kevnî âlemlerin işleyişine dair en derin sırlardan birini barındırır. O, babasız bir şekilde, doğrudan ilâhî bir nefh (üfleme) ile varlık sahasına çıkmıştır. Bu durum, onun cismaniyetinin, diğer insanlarınki gibi toprak unsurunun kesafetinden değil, ruhaniyetin letafetinden geldiğine işarettir. Şeyh-i Ekber ve onun yolundan giden arifler, Hz. İsa’nın bedenini "misalî" veya "hayalî" bir beden olarak tarif ederler. Bu, onun var olmadığı anlamına gelmez; bilakis, varlığının tabiatının farklı olduğuna delalet eder. Onun bedeni, ruhunun bir sureti, adeta yoğunlaşmış bir ruhtur.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz'in şerhinde bu hakikat şöyle dile getirilir:
Ya'nî Allah Teâlâ, İsâ (a.s.)ın cismini, küdûrât-ı beşeriyyeden yani beşer kederlerinden ve aşağılık tabîatın pisliklerinden temizledi. Neden, çünkü fiziki babası olmadığından ondan tabiat hükümleri kendisine geçmediğinden daha baştan tahir, temiz olmuştur. Binâenaleyh onun sûret-i cesedi tasvir edilen suretlenmiş bir ruhtan ibaret oldu.
İnsanın varlığı normalde anne ve babadan gelen unsurlarla, yani bir cismaniyet ve bir de ruhaniyetin birleşmesiyle kemale erer. Hz. İsa’da ise baba unsuru, yani cismaniyetin yoğunluğunu taşıyan taraf mevcut değildir. Onun yerine, Cebrail (a.s.) vasıtasıyla gelen ilâhî "Kelime" ve "Ruh" geçmiştir. Cebrail'in Hz. Meryem'e bir insan suretinde görünmesi (temessül etmesi), bu zuhûrun hayal ve tevehhüm mertebesinde, yani latif bir mertebede gerçekleştiğinin en büyük delilidir. O an, Hz. Meryem'in tahayyül gücü, ilâhî emrin tecelligâhı olmuştur.
İsâ (a.s.), validesi beşer suretinde olduğu ve Hz. Cibril beşer suretinde temessül etmiş bulunduğu cihetle, kendisi "rûhullah" olduğu halde beşer suretinde musavver olarak tasavvur edilmiş olarak zuhur meydanına insan suretinde çıktı.
Bu yüzden, onun nâsûtuna (bedenine) bile mecazen "ruh" denilmiştir. Çünkü beden, ruhun emir ve hükmü altına o denli girmiştir ki, adeta kendi hükmünü yitirmiş, ruhun bir elbisesi, bir tecellisi olmuştur.
His ile bakışta, erkek suretinde olmakla, İsevi sureti onun mahall-i ruhu olup, "nâsût" isimlendirilmesi lâzım gelen bu görülen cisme mecazen "rûh" denildi. Ama genelde böyle olduğu halde İsa’nın (a.s.) nasutuna da lahut denildi. Çünkü onun nasutu ruhunun tesiri altında idi... Bunun için cenâb-ı İsâ'ya ruhen ve cismen "rûhullah" ta'bîr olunur.
Bu sır, sâlik için mühim bir ders taşır: Yol, cismaniyetin hükmünü azaltıp ruhaniyetin hükmünü galip kılma yoludur. Nefsin hayvani arzularından temizlenip ruhun ilâhî sıfatlarla bezenmesi, bir nevi İsevî bir tecelliye mazhar olmaktır.
"Diri" Olmasının Sırrı: Hükmen li'l-Gālib
Kur'an-ı Kerim, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmediğini ve öldürülmediğini, Hakk katına yükseltildiğini beyan eder. Bu âyetler, zahir ehli arasında pek çok tartışmaya sebep olmuştur. Ancak irfan ehli, bu meseleye varlık mertebelerinin bilgisiyle, vücûdî bir bakışla yaklaşır. Mesele, cismin akıbetinden ziyade, hakikatin ne olduğudur.
Şeyh Bedreddin gibi büyük ariflerin keşfine dayanan izah, bu konudaki en kâmil şerhlerden biridir. Bu izaha göre, bir şeyin hükmü, ona galip olan unsura göre verilir. Hz. İsa’nın varlığında ruhaniyeti cismaniyetine galip olduğu için, ölümsüz olan ruhun hükmü, ölümlü olan bedene de sirayet etmiş ve o, "diri" kabul edilmiştir.
عِيسَى الْحَيُّ بِرُوحِهِ، مَيِّتٌ بِجَسَدِهِ الْعُنْصُرِيِّ، وَلَمَّا كَانَ رُوحُ اللَّهِ وَالرُّوحَانِيَّةُ غَالِبَةٌ عَلَيْهِ وَلَا مَوْتَ عَلَى الرُّوحِ قَالُوا أَنَّهُ لَمْ يَمُتْ حُكْمًا لِلْغَالِبِ، لَا بِمَعْنَى أَنَّهُ لَمْ يَمُتْ جَسَدُهُ الْعُنْصُرِيُّ وَهُوَ مُحَالٌ، فَافْهَمْ جِدًّا... Ya'ni “Îsâ (a.s.) rûhiyle diri, cesed-i unsurîsiyle meyyittir. Velâkin rûhullah olup rûhâniyet üzerine gālib olduğu için, hükmen-li'l-gālib, ölmedi, dediler. Yoksa cesed-i unsurîsi ölmemek muhâldir. Cidden iyi anla!
Bu, bir Cem makamı idrakidir. Unsurlardan müteşekkil her beden gibi onun bedeni de fânilik hükmüne tabidir. Fakat onun hakikati bedeni değil, ruhudur. Ruh ise Hakk'tandır ve ölümsüzdür. Dolayısıyla, "İsa ölmedi" demek, "onun hakikati olan Ruhullah, asla ölüme maruz kalmaz" demektir. Bu, âdeta bir rüya âlemindeki beden gibidir. Rüyada görülen beden de hissedilir, tutulur, konuşur ama uyanınca onun asıl varlığının hayal mertebesinde olduğu anlaşılır.
Bunun misâli âlem-i rüyâdır. Zîrâ râî rüyasında gördüğü bir sûreti hissen müşâhede eder; ve eliyle tutar ve tekellüm eder. Şu kadar var ki, kendi vücûdu dahi, bu mevtın-ı hayâle göre tekevvün etmiş olan bir vücûddan ibarettir; ve rüyâdaki bu vücûduna bir bıçak saplansa, nev'an-mâ bir havf ve elem mahsûs olmakla beraber, bu vücûd ondan müteessir olmaz.
Hz. İsa'nın bu durumu, bizlere ölümün hakikatini de öğretir. Ölüm, yok olmak değil, sadece bir varlık mertebesinden diğerine geçmektir. Ruh baki kaldıkça, bedenin dağılması bir son değil, yeni bir başlangıçtır.
Hakikat-i Muhammediyye'nin İki Yüzü: Âdem ve İsa
Şeyh-i Ekber'in hikmetinde, bütün peygamberler tek bir hakikatin, yani Hakikat-i Muhammediyye'nin farklı yönlerini temsil ederler. Bu bütüncül bakışta Hz. Âdem ve Hz. İsa, birbirini tamamlayan iki kutup gibidir.
Varlık, Zât-ı Mutlak'ın tenezzülüyle, yani mertebe mertebe yoğunlaşarak zuhûra gelir. Bu iniş seyrinde ilk duraklardan biri Mertebe-i Ervâh (Ruhlar Mertebesi), en son duraklardan biri ise Âlem-i Ecsâm'dır (Cisimler Âlemi).
Üçüncüsü: “Mertebe-i ervâh”dır. Bu mertebe zât-ı mutlakın mertebe-i ilimden bir derece daha tekâsüfünden ibârettir. Öyle ki mertebe-i ilimde sâbit olan her bir sûret-i ilmiyye, bir cevher-i basît olarak bu mertebede zâhir olur... Bu mertebede her bir rûh kendisini ve kendi mislini ve kendi mebdei olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerini müdriktir.
Hz. Âdem, bu tenezzülün cismaniyet yönünü, yani topraktan halk edilme sırrını temsil eder. O, "cesed-i küllî"dir. Hz. İsa ise bu tenezzülün ruhaniyet yönünü, yani doğrudan Nefes-i Rahmânî'den gelen "Kelime"yi temsil eder. O da "ruh-ı küllî" mesabesindedir.
Ve Rahmânî nefes'ten ibaret olan Cenâb-ı İsa'nın ruhanîliği ve hakikati, o mertebenin ruhanîliği gibidir. Nasıl ki Âdem o mertebenin cismanîliği gibidir. İşte Cenâb-ı İsa, hakikat-i Muhammediyye'nin ruhanîliği mesabesinde olduğu için, onun dönemi (s.a.v.) Efendimiz'in yüce dönemine bitişik oldu.
Biri cismaniyetin, diğeri ruhaniyetin kemalini gösterir. İnsân-ı Kâmil ise bu iki kemali, yani Âdem'in bedenini ve İsa'nın ruhunu kendi varlığında birleştiren Hz. Muhammed'dir (s.a.v). O, hem toprağın sırrına vakıf, hem de ruhun. İşte bu yüzden onun şeriatı, hem bedeni hem de ruhu terbiye eden en kâmil yoldur.
Rabb-i Hâss Olarak "Allah" İsmi ve Mucizelerin Sırrı
Hz. İsa'nın ölüleri diriltmesi, çamurdan kuş yapıp ona can üflemesi gibi mucizeleri, onun sadece bir peygamber olmasının ötesinde, varlıksal konumuna işaret eder. Şeyh-i Ekber'e göre her varlığın bir "Rabb-i Hâss"ı, yani o varlığın hakikatini terbiye eden ve yöneten özel bir İlâhî İsim vardır. Çoğu insan için bu, cüz'î bir isimdir. Fakat enbiyâ ve kâmil evliyanın Rabb-i Hâss'ı, bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplayan "Allah" ism-i şerifidir.
Hz. İsa, doğrudan [Hüvviyet](/wiki/huvviyet)in bâtınından, yani Ulûhiyet mertebesinin özünden [taayyün](/wiki/taayyun) ettiği için, onun Rabb-i Hâss'ı da "Allah" ismidir.
İşte rûhullah olan Îsâ (a.s.) dahi, mahzâ ulûhiyetin bâtınından müteayyin olmakla Rabb-i hâssı “Allah” ism-i câmiinin mazharı idi. Binâenaleyh bu Rabb-i hâssının îcâbı olarak cemî'-i sıfât-ı ilâhiyye ile zâhir oldu; ve a'lâda ve esfelde te'sîrine ve “Allah" ismine nisbetlerinin sahîh olduğuna alâmet olmak üzere ölüyü diriltti ve kuş halketti.
"Allah" ismi, Hayy (Diri), Muhyî (Hayat Veren), Musavvir (Şekil Veren), Kâdir (Güç Yetiren) gibi bütün isimleri kapsar. Hz. İsa, bu ismin tam bir mazharı olduğu için, o ismin gerektirdiği fiiller de onun eliyle zuhûra çıkmıştır. Ölüleri diriltmesi, "Muhyî" isminin; çamurdan kuş yapması, "Musavvir" ve "Hâlık" isimlerinin bir tecellisidir. Ancak fiil, her zaman Fâil'e, yani Hakk'a aittir. İsa (a.s.) bu tecellide sadece bir ayna, bir vasıtadır.
Ve onun bu diriltme keyfıyyetinde, ihya, yani diriltme Allah'ın ve nefh İsâ (a.s.)ın idi. Yani diriltme gücü Ruhullah olduğu için Allah’tan ama vasıta olan nefh İsa’dan gözüküyordu. Her iki şekilde İsa Cenab-ı hakk’ın İsa isminde görülmesinden başka bir şey değildir.
Bu sır, insanın kemalinin, kendi varlığının Hakk'ın isimlerine ne kadar şeffaf bir ayna olabildiğiyle ölçüldüğünü gösterir. Sâlik, nefsini aradan çıkardıkça, Hakk'ın sıfatları onun ahlâkı, fiilleri ve eserleri olarak ondan zuhûr etmeye başlar. İşte o zaman o da kendi mertebesinde bir "diriltme" fiilini icra eder: Ölü kalpleri zikirle, sohbetle, irfanla diriltir.
Şeyh-i Ekber'in Füsûs aynasında görülen Ruhullah, sadece tarihsel bir şahsiyet değil, aynı zamanda ezelî bir hakikat, kevnî bir mertebe ve sâlikin yolunda ulaşabileceği bir makamdır. O, ruhun maddeye, bâtının zâhire, mananın surete galebe çalmasının en kâmil misalidir. Onun kıssası, her birimize kendi İsa'mızı, yani ilâhî ruhumuzu, nefis eşeğinin sırtından indirip göklere yükseltme dersini verir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Hakikat yolcusunun en çetin imtihanlarından biri, zıt gibi görünenleri kalbinde bir eylemektir. Akıl, ikilik üzerine kuruludur; ya o der, ya bu. Ya uzaktır, ya yakındır. Ya yaratandır, ya yaratılandır. Fakat irfan, aklın bu ikilik tuzağını aşan bir görüştür. İrfan sahibi, yani ârif, Hakk’ı hem her şeyden sonsuz derecede yüce ve münezzeh bilir, hem de her şeyde tecellî eden, her surette kendini gösteren olarak müşahede eder. İşte bu iki kanatla uçmaya, bu iki gözle görmeye cem makamı derler. Bu, Ruhullah sırrının da açıldığı, İsevî hakikatin de anlaşıldığı bir zirvedir.
Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri, bu makamın sahibinin görüşünü Füsûs'ta anlatır. Ârifin kalbi öyle bir genişlik kazanır ki, orada tenzih (Hakk'ı her türlü suretten, kayıttan ve benzerlikten soyutlamak) ile teşbih (Hakk'ı âlemdeki suretlerde, tecellilerde görmek ve tanımak) birbiriyle kavga etmez, birbirini tamamlar. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Sadece tenzih, Hakk’ı ulaşılamaz bir boşluğa hapsetmektir; sadece teşbih ise O’nu mahlûkatın bir parçası sanma gafletidir. Hakiki tevhid, bu ikisini Muhammedî mîzanda dengelemektir.
Ya'ni ârif-i muhakkik Hakk'ı, ahadiyyet-i zâtiyyesi ve hakîkat-i vâhi-desi itibariyle taayyünâtın kâffesinden tenzîh eder; ve âlemin sûretlerinde zuhûru ve tecellîsi ve ism-i Zâhir cihetinden âlem Hakk'ın hüviyeti olma-sı itibariyle de teşbîh eder; ve Hak hakkında bu sûretle tenzîh ve teşbîh beynini cem'eder; ve şu hâlde Hakk'ı, muktezâ-yı tenzîh olan butûn ve vahdet; ve teşbîhin muktezâsı olan zuhûr ve kesret vasıflarıyla tavsîf eyler.
Ârif, Zât-ı Mutlak'ı düşünürken O'nu her türlü taayyün (belirginleşme, suret kazanma) kaydından tenzih eder. O, hiçbir şeye benzemez, hiçbir surete sığmaz. Bu, işin tenzih yönü, yani butûn (gizlilik) ve vahdet (birlik) yönüdür. Ama aynı ârif, âleme baktığında, her zerrede O'nun Zâhir isminin tecellisini görür. Bütün bu kevnî suretler, bütün bu kesret (çokluk), O'nun zuhûr etmesinden ibarettir. Bu da işin teşbih yönüdür. Ârifin kalbi, hem bu mutlak birliği hem de bu sonsuz çokluğu aynı anda idrak eder. O bilir ki, Zâhir olan da, Bâtın olan da O'dur.
Âlem, Hakk'ın Zâhir isminin tecellisidir; Hakk ise bu görünen suretin ruhudur, Bâtın'ıdır. Beden ruhsuz bir ceset olduğu gibi, ruh da bedensiz kendini gösteremez. İşte âlem ve Hakk arasındaki nispet de böyledir.
Zîrâ Hak için halkın hepsinde zuhûr vardır. Binâenaleyh mefhûmun cümlesinde zâhir olan O'dur. Her bir fehimden bâtın olan dahi O'dur. Ancak "Muhakkak âlem O'nun sûreti ve hüviyetidir; ve o, ism-i Zâ- hir'dir" diyen kimsenin fehminden bâtın değildir. Nitekim Hak, ma'nâ cihetiyle, zâhir olan şeyin rûhudur. Böyle olunca Hak, Bâtın'dır; binâenaleyh Hakk'ın, âlemin sûretlerinden zâhir olan şeye nisbeti, rûh-ı müdebbirin sûrete nisbeti gibidir.
Kâinat, Cenâb-ı Hakk'ın görünen yüzüdür. O'nun isim ve sıfatlarının açığa çıktığı bir tecelligâhtır. Hakk ise, bu görünen âlemi ayakta tutan, ona can veren, onu idare eden ruhtur. Biri suret, diğeri mana. Biri Zâhir, diğeri Bâtın. Ârif, surete bakıp manayı görür; Zâhir'e bakıp Bâtın'ı bilir. O, bu ikisini ayrı görmez. Nasıl ki kâğıda yazdığımız "insan" kelimesinin şekli (sureti) ile manası (ruhu) birbirinden ayrılmazsa, âlem ile Hakk da öyle bir birliktedir.
Misal: Bilfarz “insan” kelimesini bu kâğıt üzerine nakşettik; gözü- müzün önünde bir sûret zâhir oldu. Bizi bu sûreti nakşa sevkeden onun manâsı idi. Binâenaleyh bu ma'nâ o sûretin müdebbiridir; ve bu kelime zâhir, onun rûhu olan ma'nâsı da bâtındır; ve bu sûret maʼnânın gayrı değildir; belki zâhiri bâtınının “ayn”ıdır.
Bu sır anlaşıldığında, "Hakk neden âlemi halk etti?" sorusunun da cevabı aydınlanır. Cenâb-ı Hakk, Kendi güzelliğini, Kendi sonsuz isim ve sıfatlarını görmek ve göstermek diledi. Kendini göreceği bir ayna istedi. Bir şeyin kendini kendinde görmesi ile bir aynada görmesi aynı değildir. Ayna, ona kendinde gizli olan nice sırrı gösterir. İşte âlem, Hakk için böyle bir aynadır.
Vaktâki Hak Sübhânehû ve Teâlâ kābil-i ta'dâd olmayan esmâ-i hüs-nâsı haysiyetinden onların “ayn”larını görmek diledi; ve eğer diler isen, vücûd ile muttasıf olmasından nâșî emri hasreden kevn-i câ-mi'de kendi "ayn”ını görmekliği ve onunla kendi sırrı, kendine zâhir olmasını diledi dersin. Zîrâ bir şeyin kendi nefsine kendi nefsi ile rü'yeti, o şeye mir'ât gibi emr-i âharda kendi nefsine rü'yeti gibi değildir.
Fakat bu ayna, başlangıçta cilasız, donuk bir ayna gibiydi. Üzerinde ruh olmayan bir suret, bir "şebeh-i müsevvâ" idi. Bu aynanın parlatılması, cilalanması gerekiyordu ki, Cemâl-i Mutlak'ı en kâmil şekilde yansıtabilsin. İşte o cila, o ruh, Âdem ile zuhur etti. İnsân-ı Kâmil, kâinat aynasının cilası ve o büyük suretin ruhu oldu.
Bu durum, insanın vücûdî mertebesini de açıklar. İnsan, bu zıtların birleştiği en mükemmel berzahtır (ara-geçit). Cenâb-ı Hakk'ın Tîn Sûresi'nde buyurduğu gibi:
Biz insanı en güzel sûrette yarattık, sonra onu esfel-i sâfilîne reddettik. (Tin 95/4-5)
"Ahsen-i takvîm" (en güzel kıvam), onun ruhaniyetinin, hakikatinin en yüce mertebesidir. "Esfel-i sâfilîn" (aşağıların en aşağısı) ise, onun bu toprak bedeninin, kesif suretinin en alt mertebesidir. İnsan, bu ikisini birden kendinde toplayan yegâne varlıktır. Hem en zâhirdir, çünkü madde âleminde bir sureti vardır. Hem de en bâtındır, çünkü hakikati itibariyle Hakk'ın sırrını taşır. Bu yüzden o, halk ağacının meyvesi, Hakk'ın cemâlinin en berrak aynasıdır.
Bu birlik şuuruna eren kâmil insanın hali nasıl olur? O, artık kendi iradesiyle hareket etmez. Her fiilin, her olayın ardındaki Fâil-i Mutlak'ı görür. İsevî mertebeden bahsederken anlatıldığı gibi, kaza ve kadere tam bir teslimiyet içindedir. Başına gelen her hadisenin Hakk'tan olduğunu bilir ve O'nun fiiline rıza gösterir.
...kendi hakkında takdir-i ilahiyi yani kaza ve kader hakikatini zaten bildiğinden ve ayrıca raziye, merdiye mertebesi kendinde mutlak manada zuhur ettiğinden o fiilin Hakk’ın fiili olduğunu ve o fiile engel olunmaması lazım geldiğini bilirler...
Bu teslimiyet, bir acizlik değil, en büyük güçtür. Bu, kulun iradesinin Hakk'ın iradesinde yok olduğu, damlanın okyanusa karıştığı bir Cem'u'l-cem' halidir. Bu, varlığın kökenindeki hakikattir. Zira bütün bu çokluk (kesret), tek bir kaynaktan fışkırmıştır. Varlığın ilk taayyününe, yani Zât-ı Mutlak'tan ilk zuhura gelen hakikate ehlullah nice isimler vermiştir: Hakîkat-i Muhammediyye, Akl-ı Evvel, Kalem-i A'lâ, Rûh-ı A'zam... Bu isimlerin hepsi, aynı mertebeye işaret eder. Ve bu mertebenin bir adı da "Cem'u'l-cem"dir, yani birliğin birliği.
Bu mertebenin birçok isimleri daha vardır ki, onlar da bunlardır: Zıll-ı evvel, berzah-ı evvel... hakîkatü’l-hakāyık... cem’u’l-cem’... akl-ı evvel... hakîkat-i muhammediyye... rûh-ı a’zam...
Bu ilk taayyün olan Rûh-ı Muhammedî, kendisinden sonra gelecek bütün hakikatleri, bütün ruhları kendi içinde toplar. O, bütün ruhların babasıdır (ebu'l-ervâh). Hz. Mûsâ kıssasındaki hikmet de bu sırra işaret eder. Firavun'un "Bu Mûsâ'dır" diye katlettiği her bir çocuğun saf, fıtrî hayatı, aslında tek bir hakikatin, yani Rûh-ı Mûsevî'nin cüzleriydi. Onların şehadetiyle, o cüz'î hayatlar kendi küllîsine, yani Hz. Mûsâ'nın ruhaniyetine dönerek onu takviye etti. Çokluk, birliğe hizmet etti.
Böyle olunca Mûsâ, o olmak üzere katlolunanlar hayatının mecmûu oldu. Binâenaleyh isti'dâd-ı rûhunun mahsûs olduğu şeyden, bu maktûl için tehiyye olunan her bir şey Mûsâ'da mevcûd idi; ve bu Mûsâ'ya ihtisâs-ı ilâhîdir.
Hakikat yolu zıtların birleştiği bir yoldur. Âlem bir surettir, Hakk onun ruhudur. İnsan, hem en yüce hem en aşağı mertebeleri birleştiren bir aynadır. Çokluk, birliğin içinde gizlidir ve birliğe hizmet eder. Ârifin kalbi, işte bu sırların tecelli ettiği bir Kâbe'dir. O, tenzih kanadıyla Hakk'ın yüceliğine uçar, teşbih kanadıyla da O'nun her zerredeki tecellisine şahit olur. Ne O'nu mahlûkattan ayrı düşünür ne de mahlûkatla aynı görür. Bilir ki, Zâhir olan da O'dur, Bâtın olan da O'dur. Evvel de O'dur, Âhir de O'dur. Ve bu zıtların birleştiği yer, İnsân-ı Kâmil'in irfan dolu kalbinden başka bir yer değildir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Ruhullah
Hikmet deryasının bir başka incisi, aşkın ve vecdin sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin dergâhıdır. İbn Arabî Hazretleri’nin hikemî dili, hakikatleri birer mücevher gibi kesip yontarak önümüze koyarken, Hazret-i Pîr, o mücevherleri birer hikâyenin, birer temsilin kalbine yerleştirir. O, hakikati doğrudan anlatmaz; bir gül bahçesi sunar, kokusundan gülü tanımanızı bekler. Ruhullah sırrı da Mesnevî-i Şerîf’in sayfaları arasında böyle kokusunu duyuran, doğrudan değil, dolaylı yoldan kendini sezdiren bir çiçektir. Mevlânâ, Hz. İsa’yı bir tarihî şahsiyet olarak değil, her sâlikin (Hakk yolcusu) içinde potansiyel olarak var olan bir hakikat, bir makam olarak ele alır. Onun dilinde Ruhullah, ölü kalpleri dirilten bir nefes, nefs bineğini dizginleyen bir süvari, Hakk’ın kudretinin tecellî ettiği bir mazhardır.
Sâlikin İki Yüzü: İsa'nın Ruhu, Eşeğin Nefsi
Yolcu, yani sâlik, iki âlemin kesişim noktasında duran bir varlıktır. Bir yanı toprağa, çamura, bedenin hayvaniyetine bakar; diğer yanı ise göklere, ruh âlemine, ilâhî nefese uzanır. Hazret-i Mevlânâ, bu içsel gerilimi, bu iki kutuplu yapıyı en çarpıcı şekilde İsa ve eşeği temsiliyle anlatır. Her insan, özünde bir İsa taşır; o İsa, kendisine üflenen ilâhî ruhtur. Ama aynı zamanda o İsa’nın altında bir eşek vardır ki, o da bedenin arzuları, nefsin istekleri, dünyaya meylidir. Yol, bu ikisinden hangisine hizmet edileceği imtihanından ibarettir.
Hazret-i Pîr, bu hakikati şöyle dile getirir:
Ey insân-ı kâmile mensûbun rehberliğine ilticâ eden kimse, sen Îsâ mesâbesinde olan rûh ile eşek mesâbesinde olan nefisten mürekkebsin. Binâenaleyh rûhuna nazaran eşek değilsin. Belki devrânın Îsâ'sısın. Çünkü Hz. Îsâ rûhullah idi. Rûh cihetinden Îsâ (a.s.) ile senin aranda müşâreket vardır. Eğer rûhunu ihmâl edip nefsine hizmet edersen o vakit eşek olursun ve seni tilkiler aldatıp helâke sevk ederler. Binâenaleyh adam ol, insân-ı kâmilin huzûrundan kaçma!
Mevlânâ, her birimize "Sen devrânın İsa'sısın!" diye seslenir. Çünkü her birimizde o ilâhî nefes, o Ruhullah potansiyeli mevcuttur. Mesele, bu İsa'yı besleyip büyütmek mi, yoksa onu ihmal edip altındaki eşeğin, yani nefsin peşinden ahıra doğru gitmek midir? Eşeğin gıdası arpa, samandır; ruhun gıdası ise zikir, fikir ve ilâhî sırlardır. Eşek, çamurda debelenmekten hoşlanır; ruh ise manâ semalarında pervaz etmekten. Sâlik, bu ikisi arasında bir tercih yapmak zorundadır. Eğer nefsine hizmet eder, dünyanın geçici zevklerine aldanırsa, "tilkiler," yani şeytanî vesveseler ve sahte mürşitler onu aldatıp helâk uçurumuna sürükler. Kurtuluş, "adam olmak", yani insanlık sırrına ermek ve bir İnsân-ı Kâmilin rehberliğinden ayrılmamaktır.
Bu temsil, insanın vücûdî konumunu da özetler. Asıl makam, eşeğin bağlandığı ahır, yani bu madde âlemi değildir. Hakikat, göklerin de ötesindedir. Mevlânâ, bu sırrı şöyle açar:
Dördüncü felek dahi senin nûrundan doludur. Hâşe lillah ki senin makāmın ahırdır.
"Dördüncü felek" ile işaret edilen, ruhlar âlemidir. Ey insan, senin nurun oraları aydınlatır. Nasıl olur da sen, kendini bu dünyanın ahırına hapsedersin? Senin makamın bu kesif, bu yoğun âlem değildir. Ruhullah sırrına vâkıf olmak, kendi içindeki İsa'yı tanımak, eşek mesabesindeki nefsini onun hizmetine verip Kudüs'e, yani kalp Kâbe'sine doğru yola çıkmaktır. Bu yola çıkanın bedeni dünyada, ruhu ise Hakk ile olur. Bu yoldan sapan ise, ruhunu bedeninin zindanına mahkûm etmiş olur.
Zamanın İsrafil'leri: Ölü Kalpleri Dirilten Nefes
Ruhullah denilince akla gelen en belirgin vasıf, ihya, yani diriltme mucizesidir. Hz. İsa, Cenâb-ı Hakk'ın izniyle ölüleri diriltirdi. Tasavvuf lisanında bu mucize, zâhirî anlamının ötesinde, bâtınî bir işleyişin sembolü hâline gelir. "Ölüler" kimlerdir? Gafletle kalbi katılaşmış, dünya sevgisiyle maneviyatı çürümüş, Hakk'tan habersiz yaşayanlardır. Onların bedenleri canlı, ruhları ise ölüdür. İşte bu ölü ruhları diriltme vazifesi, her devirde peygamberlerin vârisleri olan Allah dostlarına, evliyâullaha verilmiştir. Onlar, "zamanın İsrafil'leri"dir.
Hazret-i Pîr, bu manevî dirilişi şöyle anlatır:
Agah ol ki, evliyâ vaktin İsrafil'idirler; ölülere onlardan hayat ve nemâ vardır. Her bir ölünün cânı, ten mezarı içinde, kefende onların avâzından sıçrar.
Bu avâz, bildiğimiz ses değildir. Bu, kelimelerin ve harflerin ötesinde bir sestir; ruhtan ruha akan bir manâ, bir feyizdir. Beden bir mezar, ten ise bir kefen gibidir. Gaflet içindeki ruh, bu mezarda ölü gibi yatmaktadır. Kâmil bir mürşidin sohbeti, nazarı veya himmeti, o mezardaki ölüye ulaşan bir "Sûr" nidası gibidir. O ses, kalbe dokunduğu an, ruh sıçrayıp uyanır. Bu, İsevî bir nefestir. Ruhullah'ın sırrı, mürşidin dilinde ve nazarında tecellî eder.
Fakat bu ses, herkese aynı şekilde ulaşmaz. Bu, öyle bir nağmedir ki, onu ancak ruhun kulağı işitebilir. Maddenin ve nefsin kiriyle paslanmış his kulakları bu ilâhî nağmeye kapalıdır.
His kulağı o nağmeleri işitmez; zîrâ his kulağı sitemlerden necis olur. ... Eğer o nağmelerden bir şemme söylersem, canlar kabirlerden baş kaldırırlar.
Mürşidin sözü, bir buzdağının görünen yüzü gibidir. His kulağı, sadece kelimeleri duyar. Ama ruh kulağı açık olan, o kelimelerin ardındaki manâ okyanusuna dalar. İşte o manâ, o "nağmelerden bir şemme" (küçük bir koku), canları "kabirlerden baş kaldırtır". Bu diriliş, mürşidin şahsından kaynaklanan bir güç değildir. Mürşit, sadece bir aynadır, bir kanaldır. Asıl dirilten, onun suretinde tecellî eden Hakk'ın sadâsıdır. Dirilen ruh, bu hakikati idrak eder ve şöyle seslenir:
Der ki: O sadâ muhakkak onlardan ayrıdır; diri etmek, Hakk'ın sadâsının işidir. Biz öldük ve külliyyen eksildik; Hakk'ın sadası geldi, hep kalktık.
İşte tevhidin sırrı budur! "Biz öldük", yani kendi benliğimizden, enâniyetimizden geçtik. "Hakk'ın sadâsı geldi, hep kalktık", yani fânî varlığımız yok olunca, bâkî olan Hakk'ın varlığıyla var olduk. Bu, Ruhullah sırrının en derin tecellîsidir: Kişinin kendi nefsini öldürüp Hakk ile dirilmesidir. Evliyâ, bu sırra mazhar olduğu için zamanın İsrafil'i ve devrânın İsa'sı olur. Onların nefesi, Hakk'ın dirilten nefesidir.
Hakk'ın Kudretiyle Konuşan Demir: Kâmil İnsanın Gücü
Bir insanın nefesinin nasıl Hakk'ın nefesi gibi tesir edebileceği ve bir kulun gücünün ölü kalpleri diriltecek seviyeye nasıl ulaşacağı hikmetini, Mevlânâ Hazretleri ateşin içindeki demir temsiliyle aralar.
Demir, soğuk, kara ve katı bir madendir. Kendi başına ne yakabilir ne de aydınlatabilir. Ama o demiri ateşin kalbine koyup kor hâline gelinceye kadar beklersen, demir ateş kesilir. Artık o, ateş gibi yakar, ateş gibi ışık saçar. Rengi, sıcaklığı, vasfı ateşin vasfı olmuştur. Ama demir, özünde yine demirdir; ateşe dönüşmemiştir, sadece ateşin sıfatlarıyla bezenmiştir. İşte İnsân-ı Kâmilin hâli de böyledir.
Abdalın kuvvetini dahi, yemekten ve tabaktan değil, Hak'tan bil! "Abdal", bedene ait sıfatları, Hakk'a ait sıfatlara dönüşmüş olan Allah dostlarıdır. Nasıl ki ateşte kızan demirin sıfatı, ateşin sıfatına dönüşür; ve o dönüşüm içinde demir, ateş hükmündedir.
Kâmil insanın gücü, damarlarındaki kandan, yediği yemekten gelen hayvânî bir kuvvet değildir. O, doğrudan Hakk'ın kudretinden sızan bir kuvvettir. Onun bedeni bir kandil ise, o kandili aydınlatan yağ ve fitil bu âlemden değildir. O, doğrudan Nûr'dan alır ışığını.
Senin kuvvetin, damarlara mensub olanından sıçrayan harâretten değil, Hakk'ın kuvvetinden sızar. Bu güneş kandili ki o aydınlık olur, fitilden ve pamuktan ve yağdan olmaz.
Bu hâle gelen velînin bedeni de artık sıradan bir beden değildir. Onun cismi, nur ile yoğrulmuştur. Bu, makam-ı ittihad (birlik makamı) olarak isimlendirilen, sâlikin kendi iradesini Hakk'ın iradesinde yok ettiği, bakır misalindeki nefsinin, ilâhî aşk ateşinde eriyip altın olduğu bir mertebedir.
Onların cisimlerini nûrdan yoğurmuşlardır. Nihayet rûhtan ve melekten geçmişlerdir. ... Vaktâki sâlik bilcümle makāmât-ı sülükü geçmiş olur ve mücâhedât ve riyâzât kuvveti ve Hakk'ın inâyeti ile bakır mesâbesindeki nefsini altın yapar; ve kâffe-i a'mâlini hiçe sayıp sıfât-ı ahadiyyeyi kabûle salâhiyyet kesb eder; ondan sonra cismânî ve rûhânî irâdeleri kalkıp Hakk'ın iradesine muttasıl ve âkıbet onun sıfatıyla muttasıf olur.
İşte Ruhullah sırrının tecellî ettiği insan budur. O, kendi iradesinden soyunmuş, Hakk'ın iradesiyle hareket eden, kendi sıfatlarını ilâhî sıfatlarda fânî kılmış bir "ateşteki demir"dir. Onun konuşması, Hakk'ın kelâmının yankısıdır; onun bakışı, Hakk'ın nazarının tecellîsidir; onun nefesi, ölü kalplere hayat veren Ruhullah'ın nefesidir.
Mevlânâ'nın dilinde Ruhullah, uzak bir peygamberin mucizesi olmaktan çıkar, seyr-i sülûkun her anında karşılaştığımız canlı bir hakikate dönüşür. O, her sâlikin içindeki potansiyel, her mürşidin nefesindeki fiilî tecellî ve Hakk'a vuslatın en kâmil ifadesidir. Hakikat arayışının kendisi olan "Ya Ruhullah, vücüdda bütün müşkillerden daha müşkil nedir?" sorusunun cevabı, yine Ruhullah sırrının yaşanmasında gizlidir: En zor olan, eşeği bırakıp İsa'ya tâbi olmak, ten mezarından dirilip Hakk'ın sadâsıyla O'nda yok olmaktır.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Ruhullah kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 2: "Rûh dahi dişildir. Çünkü Araplar ruhu dişil sayıp, bu yüzden ifâdede dişil zamiri kullanırlar. Bu 'Humeyrâ' kelimesi lafız ve na't itibâriyle müennestir ve can dahi müennestir. Zirâ Araplar rûhu müennes olarak kullanırlar. Bu dişil tasavvurun Hz. Meryem'in tek başına yetip Hz. İsâ'yı doğurmasının metafizik temeliyle de bağı vardır."
- Cilt 9: "Zindânîlere senin medhin yazıktır; rûhânîlerin mecma'ında söyleyeyim! Cismâniyet perdesi altında sıfât-ı nefsâniyyelerine mağlûb olmuş ve tabiat ehlinin yanında ruhullah sözü anlaşılmaz; ama rûhânîlerin meclisinde o söz tatlı şarap gibi içilir. Sâlik rûhânîlerin meclisini aramalıdır; ya zikr halkasında, ya halvetinde, ya da kalbinin içinde — orada ruhullah konuşulur."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Ruhullah
Hakikat yolcusu için her bir kavram, bir diğerine açılan bir kapıdır. Hiçbir sır tek başına durmaz; hepsi birbiriyle konuşur, birbirini aydınlatır. Ruhullah sırrını da bu büyük ağın içinde görmek, onu daha derinden anlamamızı sağlar.
Her şeyden evvel, Ruhullah, adıyla müsemma, Hz. İsa (a.s.)'nın makamıdır. Lâkin bu, sadece tarihî bir şahsiyete verilmiş bir unvan değildir; Hakk'ın Rûh isminin en kâmil tecellîlerinden birinin adıdır. Bu tecellî, Hz. Meryem'in paklığında, babasız bir zuhûr ile kendini göstermiştir. Bu sebeple Ruhullah sırrı, Hz. Adem (a.s.)'ın toprakla, yani cismaniyetle olan bağının karşısında, ruhaniyetin maddeye üstünlüğünü temsil eder. Biri "toprak baba", diğeri "ruh baba"dır adeta.
Bu ruhaniyet, Tasavvuf yolunun ta kendisidir; yani zâhirden Bâtın'a, suretten manaya geçme sanatıdır. Bu sanatı icra eden sâlik, İrfan sahibi olmaya namzettir. Tevhid ilminin zirvelerine tırmanırken, Vahdet-i Vücud sırrını kalbinde tatmaya başlar. Bu, "Lâ mevcude illâllah" hakikatinin, yani Hakk'tan başka bir varlık olmadığının idrakidir. Bu idrakin en son durağı ise Fenafillah, yani kendi benliğinde yok olup Hakk ile var olmaktır. Ruhullah makamı, bu yok oluşun ve yeniden dirilişin en parlak misallerinden birini sunar.
Sâlik bu yolda yalnız değildir. Ona yol gösterenler, peygamberlerin varisleri olan kâmil mürşidlerdir. Necdet Ardıç (Terzibaba) gibi zamanın kutupları, Sohbet halkalarında bu sırları açarlar. Onların sohbeti, adeta bir Nefes-i Rahmânî'dir ki, ölü kalplere hayat üfler. Bu yönüyle kâmil insan, zamanının İsa'sıdır. Bu sır, Mesnevi-i Şerif'te Mevlana Celaleddin Rumi tarafından en güzel şekilde işlenmiş, Fusûsu'l-Hikem'de ise Şeyh-i Ekber İbn Arabî tarafından hikmet incileri olarak saçılmıştır.
Ruhullah makamının anlaşılması, diğer peygamberlerin makamlarıyla mukayese edildiğinde daha da berraklaşır. Hz. Musa (a.s.), Hakk ile konuşması sebebiyle Kelimullah'tır; bu makam, kelâm ve Şeriat'ın tecellîsidir. Halilullah olan Hz. İbrahim, dostluğun ve Muhabbet'in zirvesidir. Ruhullah ise, ruhun ve hayat vermenin sırrıdır. Hz. Nuh (a.s.)'un gemisi nasıl maddî bir tufandan kurtuluşun sembolü ise, Ruhullah'ın nefesi de manevî ölümden kurtuluşun sembolüdür. Hz. Yusuf (a.s.)'un güzelliği nasıl suretteki ilahî tecellî ise, Ruhullah'ın dirilticiliği de manadaki ilahî tecellîdir. Ve bütün bu makamlar, bütün bu kemâlât, en kâmil şekilde Hz. Muhammed (s.a.v.)'in şahsında birleşir; O, hem Kelimullah'ın şeriatını, hem Halilullah'ın muhabbetini, hem de Ruhullah'ın ruhaniyetini kendi varlığında cem etmiştir.
Bu yolculuk, sâlikin amellerinde de kendini gösterir. Her Salât, bir mi'raçtır ve ruhun bedenden sıyrılıp Hakk'a yükselmesidir. Her Zikir, kalbin pasını silen ve ruhu parlatan bir cilâdır. Her an Hakk'ı anarak yapılan Tefekkür, Gaflet perdelerini yırtar. Kur'an okumak, özellikle de Kur'an'ın anası olan Fatiha Suresi'ni ve sâlikin nefsini kurban etmesini anlatan Bakara Suresi'ni okumak, bu ruhani yolculuğun azığıdır. Sâlikin yaptığı her Hamd, varlığın Hakk'a ait olduğunun ilanıdır. Kâbe'ye yapılan Umre yolculuğu nasıl bedenin bir seyahati ise, Ruhullah makamına yapılan yolculuk da ruhun Letâif denilen manevî merkezlerindeki seyahatidir.
Bütün bu seyrin temelinde ise Hakk'ın Uluhiyyet mertebesinden âlemlere olan Tecelli'si yatar. Bu tecellî, bazen Zuhurat şeklinde aniden belirir. Hakk, hem Tenzih edilerek her türlü suretten münezzeh kılınır, hem de Teşbih edilerek âlemdeki her surette O'nun tecellîsi görülür. Ruhullah makamı, işte bu iki kanadın, yani Hakikat ve Marifet ile dengede uçulduğu bir makamdır. Sâlik, başına gelen her şeyin Hakk'ın takdiri olduğunu bilerek Kaza ve Kader'e teslim olur. Böylece, hem maddî âlemin kurallarına uyar hem de ruhunun kanatlarıyla bu kuralların ötesine geçer. Bu, Cennet ve Cehennem'in dahi sâlikin kendi hâllerinin bir yansıması olduğunu idrak etmektir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Sen Terzibaba İrfan Mektebi'nin dijital kütüphanesinde Ruhullah kavramı, üç temel pınardan akan bir nehir gibi ele alınır. Her pınar, bu nehre kendi rengini, tadını ve derinliğini katmaktadır.
Birinci ve en canlı pınar, Necdet Ardıç (Terzibaba)'nın sohbetleri ve eserleridir. Terzibaba Hazretleri, Ruhullah sırrını, Vahdet-i Vücud'un yüksek hikmetini, sâlikin bizzat yaşayabileceği bir tecrübe olarak sunar. Onun dilinde Ruhullah, seyr-i sülûk yolculuğunda uğranılan ve idrak edilen bir manevî duraktır. Terzibaba, bu makamı "Rububiyet mertebesi" ve "Lâ mevcude illâ Allah" tecellîsiyle ilişkilendirerek, onun Tevhid ilmindeki yerini sağlam bir zemine oturtur. Sohbetlerinde, mürşidin müride mana ve ruh üflemesinin (nefh), Ruhullah sırrının günümüzdeki bir yansıması olduğunu anlatır. Bakara kıssasını, sâlikin kendi nefs hayvanını kurban ederek İsevî bir ruha bürünmesi olarak yorumlar. Böylece, en derin hakikatleri, yolun başındaki bir dervişin bile anlayıp yaşayabileceği bir sadeliğe indirir.
İkinci pınar, hikmetin zirvesi, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'idir. Burada Ruhullah, "İsa Fassı"nda, vücûd mertebeleri ve ilahî isimler bağlamında, son derece derinlikli bir şekilde işlenir. İbn Arabî, Hz. İsa'nın bedeninin neden "misalî" veya "hayalî" bir cevherden olduğunu, ruhaniyetin maddeye nasıl galip geldiğini açıklar. Onun "diri" olmasının, cesedinin değil, ruhaniyetinin ölümsüzlüğünün bir sonucu olduğunu belirtir. Şeyh-i Ekber'in nazarında Ruhullah, Hakikat-i Muhammediyye'nin "ruhaniyet" ve "bâtın" yönünü, Hz. Âdem ise "cismaniyet" ve "zâhir" yönünü temsil eden iki büyük kutuptur. Bu, varoluşun temelindeki zıtların birliğini anlamak için eşsiz bir anahtardır. Terzibaba'nın sohbetlerinde yaşanır kıldığı hakikatin, hikemî ve ilmî temelini Füsûs'ta buluruz.
Üçüncü pınar ise gönüller sultanı Mevlana Celaleddin Rumi'nin Mesnevi-i Şerif'idir. Hazret-i Mevlânâ, Füsûs'un akılla zorlanan hikmetini, kalbin diliyle, aşkın ve muhabbetin nağmeleriyle anlatır. Mesnevî'de Ruhullah, hikâyelerin ve sembollerin içine gizlenmiş bir mücevherdir. Sâlik, "İsa'nın eşeği" misalinde olduğu gibi, ruhu (İsa) ile nefsi (eşek) arasında gidip gelen bir varlık olarak tasvir edilir. Allah dostları, ölü kalplere seslenerek onları dirilten "zamanın İsrafil'leri" ve "İsa nefesliler" olarak anılır. Hakikatin harf ve sese sığmayan, ancak ruh kulağıyla işitilen ilahî bir nağme olduğu vurgulanır. Mesnevî, Ruhullah sırrını bir bilgi olarak değil, bir hâl, bir vecd, bir ilahî sarhoşluk olarak tattırır.
Bu üç kaynak, birbirini dışlamaz, bilakis tamamlar. Terzibaba, Füsûs'un hikmetini ve Mesnevî'nin aşkını günümüz insanının kalbine indiren bir sohbet pîridir. Kütüphanemizdeki bu üçlü sacayağı, Ruhullah sırrını hem akla, hem kalbe, hem de ruha hitap edecek şekilde, katman katman açan bir irfan sofrası sunar.
Değerlendirme
Ruhullah kavramı üç temel hakikati barındırır. Birincisi, Ruhullah sadece tarihî bir unvan değil, tasavvuf yolcusunun seyr-i sülûkunda tecrübe edebileceği, yaşayan ve etkin bir manevî makamdır. İkincisi, bu makam, ruhun bedene, mananın maddeye, Bâtın'ın zâhire üstünlüğünü temsil eder ve sâlikin nefsanî arzulardan arınıp ruhani bir dirilişe ermesinin adıdır. Üçüncüsü ve en önemlisi, Ruhullah sırrı, Hakk'ın hem her şeyden münezzeh (Tenzih) hem de her şeyde mevcut (Teşbih) olduğu Cem makamı'nın en parlak aynalarından biridir. Bu sırrı anlamak, zıt gibi görünen hakikatleri birleştiren Muhammedî bir mîzan ve geniş bir kalp gerektirir. Bu yol, okumaktan ziyade yaşamayı, bilmekten ziyade olmayı gerektiren bir aşk ve irfan yolculuğudur.