İçeriğe atla
Sıfat
5168 kelime | 12 kaynak

Sıfat

Hakk’ı bilme ve bulma davasında olan her can, bir sorunun eşiğinde bulur kendini: Hiçbir şeye benzemeyen, akılların idrakinden, hayallerin tasavvurundan münezzeh olan o Mutlak Varlık, o Zât, kendini bu âleme nasıl tanıttı? Bu sorunun cevabını aralayan anahtarlardan biri “Sıfat” kavramıdır. Sıfat, Zât-ı Mutlak’ın kendi gizli hazinesinden âlemlere taşan, O’nu hem örten hem de bildiren vasıflarıdır. O, Zât denizinin dalgaları, Zât güneşinin ışıkları gibidir. Dalga olmadan denizi, ışık olmadan güneşi nasıl bilemezsek, Sıfat tecellîleri olmadan da Hakk’ın ne Hayy (Diri), ne Alîm (Bilen), ne de Kadîr (Güçlü) olduğunu bilebilirdik. Bu yüzden tasavvuf yolunda Sıfat mertebesini anlamak, varlığın ve kendi hakikatimizin şifrelerini çözmeye başlamak demektir. Bu makale, mürşidimiz Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin irfan sofrasından sunduğu şekliyle bu hakikati ele almaktadır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Her kavramın bir görünen yüzü, bir de derûnî mânâsı vardır. Sıfat kelimesi, lügatte bir şeyi niteleyen, onun bir vasfını bildiren kelime demektir. “Uzun ağaç” dediğimizde “uzun” kelimesi, ağacın bir sıfatıdır. Bu, işin en dış kabuğudur. Fakat irfan ehlinin ıstılahında “Sıfat” dendiğinde, akla doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın vasıfları gelir. Bu vasıflar, O’nun Zât’ı ne değildir, ne de O’ndan ayrıdır. Bu öyle bir sırdır ki, akıl bu eşikte duraklar.

Bu sırrı anlamak için büyüklerin eserlerine müracaat etmek gerekir. Bu yolda temel kaynaklardan biri, Abdülkerim Cîlî Hazretleri’nin İnsân-ı Kâmil adlı eseridir. Mürşidimiz Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz de bu eseri, yıllar süren sohbetleriyle şerh etmiş, o derin hakikatleri günümüz insanının anlayacağı bir dille sunmuştur. Terzibaba Hazretleri, bu eserin nasıl bir irfan hazinesi olduğunu ve kendi şerhinin nasıl vücuda geldiğini şöyle anlatır:

Muhterem okuyucularım, sevgili kardeş ve evlâtlarımız. Uzun zamandır sohbetlerini yaparak kayda aldığımız Abdülkerim Cîlî Hz. nin gerçekten çök yüce hakikatleri bünyesinde bulunduran “ İnsân-ı Kâmil ” isimli kitabının acizane şerhi bittikten epey zaman sonra, nihayet onun da ses kasetlerinin kayda geçirme işlemleri de bittikten sonra, bu sahada hizmeti geçen evlâtlarımıza teşekkür ederim sağ olsunlar.

Bu satırlar, bir irfan geleneğinin nasıl aktarıldığının belgesidir. Bir mürşid, yüce hakikatleri alır, kendi kalbinde demler ve sohbet meclislerinde taliplerine sunar. O sohbetlerde açılan en önemli bahislerden biri de varlığın mertebeleridir. Terzibaba Hazretleri’nin şerh ettiği eserin bir cildinin başlığı, yolun haritasını doğrudan vermektedir:

İNSÂN-I KÂMİL Abdülkerim Cîlî Abdülkadir Akçiçek tercümesi Cilt (1/ Kitap/3) - Zat-İsim-Sıfat- NECDET ARDIÇ TERZİ BABA ŞERHİ İRFAN SOFRASI NECDET ARDIÇ TASAVVUF SERİSİ

Sıralama tesadüfî değildir: Zât - İsim - Sıfat. Bu, Hakk’ın kendi Zâtî mertebesinden âlemlere olan tenezzülât seyrinin, yani inişinin sıralamasıdır.

  1. Zât: Mutlak Gayb, isimsiz, sıfatsız, hiçbir kayda girmemiş, bilinemez ve idrak edilemez saf Varlık. O, kendi kendine Hüviyet-i Mutlaka’dır.
  2. İsim (Esmâ): Zât’ın kendini bilme ve bildirme muradıyla beliren ilk taayyün (belirginleşme) mertebesidir. er-Rahmân, el-Alîm, el-Mürîd gibi isimler, Zât’ın potansiyel yetkinlikleridir. Henüz fiile çıkmamışlardır, ilâhî şuurda mevcut olan hakikatlerdir.
  3. Sıfat: İsimlerin gerektirdiği mânâların dışa dönük yüzü, fiil sahasına çıkmaya hazırlandığı mertebedir. Alîm ismi, İlim sıfatını; Mürîd ismi, İrade sıfatını; Kadîr ismi, Kudret sıfatını gerektirir. Sıfat, ismin dışa vuran gücü, tesiridir.

Sıfat, Zât’ın bilinmezliğinden âlemin bilinirliğine geçişte bir köprüdür. Zât, mutlak birliğin (Ahadiyet) ve potansiyel çokluğun (Vâhidiyet) ardından, kendini fiilleriyle göstereceği sahneye çıkmadan evvel Sıfatlar perdesine bürünür. Bu, Zât’ın hem kendini izhar etmesi, hem de celâlini ve idrak edilemezliğini bu perdelerle örtmesidir.

Terzibaba Hazretleri’nin şerh ettiği İnsân-ı Kâmil’in bir başka cildinin içindekiler bölümü, bu mertebenin nasıl işlendiğini gözler önüne serer. Eserde, “Sıfatlar Tecellisi” adıyla müstakil bir bölüm açılmış ve ardından temel ilâhî sıfatlar tek tek incelenmiştir:

14-Bölüm-Sıfatlar tecellisi:…………………………………… (8) 15-Bölüm-Zat tecelligâhı:………………………………….. (124) 16- Bölüm-Hayat:…………………………………………….. (148) 17- Bölüm-İlim:……………………………………………….. (180) 18- Bölüm-İrade:……………………………………………… (205) 19- Bölüm-Kudret:……………………………………………. (216) 20- Bölüm-Kelâm:……………………………………………. (227)

Bu liste, “Sıfatlar Tecellisi” diye genel bir mertebe olduğunu ve bu mertebenin, Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelâm gibi ana sıfatların zuhûr ettiği bir tecellîgâh olduğunu gösterir. Kelâm âlimlerinin teorik olarak tartıştığı bu “Sıfât-ı Sübûtiyye”, tasavvufta birer yaşantı alanı, birer tecellî sahası olarak görülür. Âlemdeki bütün canlılık, Hakk’ın Hayy isminin Hayat sıfatıyla tecellisidir. Bütün bilgi, Alîm isminin İlim sıfatıyla; bütün güç ve eylem, Kadîr isminin Kudret sıfatıyla yansımasıdır.

Sâlik için Sıfat mertebesini bilmek, kendi varlığındaki cüz’î hayat, ilim, irade ve kudret kırıntılarının, Hakk’ın küllî ve mutlak Sıfatları’nın bir gölgesi, bir yansıması olduğunu idrak etmektir. Kendi fânî ve sınırlı sıfatlarından yüz çevirip, varlığın her zerresinde tecellî eden o Bâkî Sıfatlar’ın sahibine yönelmektir. Bu idrak, kişiyi şirk-i hafîden (gizli şirk) kurtarır ve tevhidin lezzetine erdirir. Çünkü sâlik anlar ki, kendinde vehmettiği hiçbir sıfat aslında onun değildir; hepsi, sahibinden birer emanettir. Sıfatı bilmek, Mevsûf’u, yani o sıfatların sahibi olan Hakk’ı bilmenin yolunu açar. Bu yol, Zât’ın perdesini aralamasa da, perdenin ardında ne kadar muhteşem bir güzelliğin ve kudretin bulunduğunu müjdeler.

Terzibaba'nın Nazarıyla Sıfat: Aslı ve Mertebesi

Sıfatlar kendiliklerinden var olan, müstakil hakikatler değildir. Onlar, varlığın yegâne ve mutlak kaynağı olan Zât-ı Mutlak’tan haber veren, O’nun sonsuz kemâlini ve güzelliğini bizlere bildiren tecellîlerdir. Bizler bu kesret âleminde, bir çiçeğin güzelliği, bir dağın heybeti, bir âlimin ilmi gibi sıfatlarla muhatap oluruz. Lâkin bu sıfatlar, onların kendi malı değildir. Onlar, asıl sahibinden ödünç alınmış birer elbisedir ve bu elbiselerin sahibi Cenâb-ı Hakk’tır. O, Hüvviyet’i itibariyle, yani Zât’ının mutlak gaybında iken isimsiz ve sıfatsızdır. Lâkin “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (istedim)” kudsî hadîsinin sırrınca, kendi güzelliğini ve kemâlini görmek ve göstermek murad edince, Sıfatları ile tecellî etmiştir.

Bu sebeple, sıfatı anlamak, Zât’ı anlamanın ilk kapısıdır. Sıfat perdesini aralamadan Zât’a vâsıl olmak mümkün değildir. Zira bizler kayıtlı varlıklarız; mutlak olanı ancak kayıtlar üzerinden, yani O’nun tecellîleri ve eserleri üzerinden sezebiliriz. Terzi Baba Hazretleri’nin Abdülkerim Cîlî’den şerh ettiği İnsân-ı Kâmil eseri, bu nazik mertebeleri anlamak için bir pusula vazifesi görür.

Zât ve Sıfat: Asıl ve Gölge

Zât ile Sıfat arasındaki ayrılmaz bağı idrak etmek, irfan mektebinin temel derslerindendir. Sıfat, Zât’ın bir niteliğidir. Zât olmadan sıfatın bir manası, bir vücûdu olmaz. Kudret sıfatı, bir Kâdir’e, yani o kudretin sahibi olan bir Zât’a dayanmak zorundadır. İlim sıfatı, bir Alîm’i gerektirir. Hayat sıfatı, bir Hayy’ı, yani diri olanı zorunlu kılar.

Terzi Baba Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:

Ama, isimlerin ve sıfatların özlerindedir… Vücut halini alışlarında değil… Bir isim veya sıfat düşünün… Bunların hangisi olursa olsun; dayandıkları şey; Z A T'tır.. Bu: — ZAT... Tabirini kabul eden: İster mevcud bir şey olsun; isterse A N K A gibi yok olsun… Bu manadaki inceliği anlamaya bak… Mevcud, iki yönden mütalaa edilir: a) Katıksız varlık… Yani: Mevcud… İşbu varlık; yüce yaratıcı Allah'ın zatıdır… b) Yokluk karışımı varlık… Yani: Mevcud.. İşbu türden varlık ise… Bu yaratılmışların zatıdır…

“Dayandıkları şey; Z A T’tır.” Bu dayanma, bir ışığın kaynağına bağlı olması gibidir. Kaynak sönerse ışık da kalmaz. Zât, bütün isimlerin ve sıfatların varlıksal dayanağıdır. Hazret, “ister mevcud bir şey olsun; isterse A N K A gibi yok olsun” diyerek, aklımızın var kabul ettiği şeylerin de, masallardaki Anka kuşu gibi yok kabul ettiği şeylerin de, bir kavram olarak zihnimizde yer bulduğu anda hakikatini Zât’tan aldığını belirtir. Zira varlık da yokluk da O’nun ilmindeki birer takdirdir.

Vücûd ikiye ayrılır: “Katıksız varlık” ve “yokluk karışımı varlık”. Katıksız varlık, yani Vücûd-ı Mutlak, sadece Cenâb-ı Hakk’ın Zâtı’dır. O’nun varlığı kendindendir. Bizim ve bütün kâinatın varlığı ise “yokluk karışımıdır”. Çünkü bizler, O’nun var etmesiyle var olduk. Varlığımız bir an O’nun tecellîsinden mahrum kalsa, yine yokluğa döneriz. Varlığımız, O’nun varlığına nispetle bir gölge gibidir; izâfîdir, âriyetidir, emânettir. Sıfatlar da bu mutlak varlık ile yokluk karışımı varlık arasında bir köprüdür. O’nun sıfatları bizde birer gölge olarak zuhûr eder ve bizim “yokluk karışımı varlığımıza” bir mânâ kazandırır.

Tecellî-i Sıfat: Bir Sıfatın Rengine Boyanmak

Bu yüce hakikat, sâlikin hayatında tecellî ile karşılık bulur. Tecellî, bir şeyin gizlilikten çıkıp görünmesi, bir hakikatin bir surette kendini izhar etmesidir. Hakk, bir kuluna bir sıfatıyla tecellî ettiğinde, o kul artık kendi nefsinin hükmünden çıkar, o ilâhî sıfatın hükmü altına girer. Bu hâl, bir boya küpüne batırılan beyaz bir kumaşa benzer. Kumaş, küpten çıktığında artık küpün rengine bürünmüştür. Cenâb-ı Hakk, sâlike Rahmân sıfatıyla tecellî ettiğinde, o kulun bütün davranışlarından merhamet akar. Adl sıfatıyla tecellî ettiğinde, adâlet timsali olur. Fiiller onun gibi görünse de, fiillerin ardındaki fâil, o tecellî eden sıfatın sahibidir. Bu, “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak” sırrıdır.

Terzi Baba Hazretleri, bu tecellî anının sâlikte nasıl bir hâl doğurduğunu şöyle anlatır:

Yüce ve sübhan olan Hakkın zatı, kullarından birine; sıfatlarından biri ile tecelli edince… o kul; Tecellisini aldığı o sıfatın semasında yüzmeye başlar… İcmal yolu ile, o sıfatın son haddine ulaşır…

“O sıfatın semasında yüzmek”, sâlikin artık kendi daracık benliğinin zindanında olmamasıdır. O sıfat, onun için bir gökyüzü olmuştur. Eğer tecellî eden sıfat İlim ise, o kul ilim semasında yüzer; hikmetler kalbine bir nehir gibi akar. Eğer tecellî eden sıfat Cemâl ise, baktığı her yerde O’nun güzelliğini müşahede eder. Bu, sâlikin kendi cüz’î varlığından sıyrılıp, o sıfatın küllî hakikatine dâhil olmasıdır. O artık o sıfatın mazharı, yani görünme yeri olmuştur.

İdrâkin Sınırı: İcmâl ve Tafsîl

Bir kul, bir sıfatın tecellîsine mazhar olduğunda, o sıfatın bütün hakikatini kuşatamaz. Bir sıfatın hakikatine ermek başka, o sıfatın sonsuz tecellîlerinin her birini tek tek bilmek başkadır. Birincisine “icmâl yoluyla bilmek”, ikincisine ise “tafsîl yoluyla bilmek” denir. Bizim payımıza düşen, icmâldir. Tafsîl, sadece Zât-ı Mutlak’a mahsustur. Terzi Baba Hazretleri bu inceliği şöyle açıklar:

— İcmal yolu… Dedik… Çünkü: Tafsil yolu kapalıdır… Yani bir sıfatın hakikatini idrak etmek ancak icmal yollu yani toplu olarak olur. Tafsilatının tamamını anlamak mümkün değildir. Çünkü mevcut malzememiz bunu almaya yeterli değildir, yani akıl kapasitemiz sıfatların hakikatini yani tafsilatını anlamamıza yetmiyor ve gereği de zaten yoktur. İcmal yollu olarak bir şeyi bilmek onu aynı zamanda tafsil yollu bilmekte demektir. Ama tafsili olarak her bir ferdi ve tecelliyi bilmemize gerek yoktur. Öğrenmeye çalışırsakta boşuna zaman kaybı olur. Çünkü küllisi bizi ilgilendirmiyor. Şöyle düşünelim, Mesela Cenab-ı Hakk, Rezzak sıfatıyla tecelli etti bir tarlada diyelim. Biz o tarladan bir başağı idrak etmemiz, tamamını idrak etmemiz gibidir.

Cenâb-ı Hakk, bizden kaldıramayacağımız bir yükü talep etmiyor. O, Rezzâk sıfatının hakikatini anlamamız için, önümüze koyduğu bir tek başağı tefekkür etmemizi istiyor. O tek başağın topraktan nasıl çıktığını, güneşle ve yağmurla nasıl olgunlaştığını derinden idrak eden bir kalp, Rezzâk sıfatının hakikatini “icmâlen”, yani öz olarak anlamış olur. Bu, okyanusun tamamını içmek yerine, bir damlasını tadıp okyanusun tuzluluğunu anlamak gibidir. O tek damla, bütün okyanustan haber verir. Tafsîl yolunda, yani bütün başakları saymaya kalkışmak ise, hem aklımızın kapasitesini aşar hem de “boşuna zaman kaybı” olur.

İnsân-ı Kâmil şerhindeki bir şiir de bu hakikati dile getirir:

İhata ettin mi mücmel, mufassal haberini; Zatını ey toplayan sıfatların her birini… Yoksa yüceldi mi yüzün tüm kavranmaktan yana; Sardın ki kuşatılmaya zatının derini.

O’nun Zât’ı da, sıfatlarının tafsîli de kuşatılmaktan yücedir. Vazifemiz, bize lütfedilen tecellî penceresinden bakıp, o müşahedenin zevkiyle, hayretiyle ve şükrüyle dolmaktır. Sıfatlar, Zât’a giden yolda birer basamaktır. Her basamakta O’nun bir başka kemâlini seyreder, bir başka isminin tecellîsine şahit oluruz. Bu seyir, sâlikin miracıdır. Bu yolculukta sâlike düşen, her adımda edebi muhafaza etmek, kendi acziyetini ve O’nun sonsuz kemâlini bir an bile unutmamaktır.

Terzibaba Geleneğinde Sıfat'in Yaşanması

Tasavvuf, bir nazariye değil, bir hâl ilmidir, bir yaşama sanatıdır. Sıfatları bilmek başkadır, bir Sıfat'ın tecellîsinde boyanmak, o tecellînin içinde erimek bambaşkadır. Bu bölümde, Sıfatlar hakikatinin, bir sâlikin hayatında nasıl yaşandığı, nasıl bir hâle dönüştüğü ele alınacaktır.

Hakikate Yolculuk: İhtiyarî Ölüm ve Aslî Asalete Dönüş

İnsan, Cenâb-ı Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarını üzerinde taşıyan, âlemlerin bir özeti olarak halk edilmiştir. Lâkin bu yüce hakikat, nefsin karanlıkları ve dünyanın aldatıcılığı sebebiyle unutulur. Terzi Baba Hazretleri'nin işaret ettiği gibi, insan kendi değerinden habersizdir:

Bütün âlemlerin bir harikası olan “ İnsân ” ne yazık ki kendi değerini varlığının üzerinden binlerce sene geçtiği halde, çok azı müstena, anlamış ve kadrü kıymetini bilmiş değildir. Ayrıca bu kıymetini anlamamakta ısrar etmekte ve kısa süreli nefsi emmâre içinde olduğu dünya yaşantısını tercih edep, İlâh-i ve ebedi hayatını heba etmekte, gerek birey gerek toplum olarak, hazin bir sona doğru sür’atle gitmektedir.

Bu "hazin sona doğru gidiş," sâlikin yolculuğunun başlangıç noktasıdır. Kişi, nefs-i emmâre'nin, yani ona sürekli kötülüğü emreden benliğinin esiri olduğunu fark eder. Bu esaretten kurtulma arzusu, onu kayıp olan "aslî asaleti" bulma yolculuğuna sevk eder. Seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, bu unutulmuş asalete geri dönme çabasından başka bir şey değildir. Bu dönüşün temel usûlü ise, Efendimiz'in (s.a.v) "Ölmeden evvel ölünüz" hadîsinde işaret ettiği "ihtiyarî ölüm"dür. Bu, bedeni toprağa vermeden evvel, nefsânî varlığı, "ben" zannını Hakk'a teslim etmektir. Terzi Baba Hazretleri bu sırrı şöyle açar:

Bu hakikatini yerinde kullanamadığından ne yazık ki yerlerde sürünmektedir. Yerlerde sürünmekten kurtulup ayağa kalkması ve asli asaletine ulaşması, bu ve benzeri tevhid kitaplarında belirtilen kendi hakikatlerini anlaması ile ancak mümkün olacaktır. Umarım Azrâîl (a.s.) ile zaruri ölüm gelmezden evvel ihtiyari ölüm ile, bu dünyanın ve kendi beden dünyamızın hakikatini idrak etmiş olarak varlığımızı daha evvelden Hakk’a teslim ederiz de Azrâîl (a.s.) geldiğinde varlığımızda sadece geriye kalmış bir çuval et ve kemikten başka bir şey bulamamış olsun.

"İhtiyarî ölüm," yani iradeyle ölmek, kendi varlık iddiasından vazgeçmektir. Sâlik, zikirle, riyâzatla, tefekkürle kendi nefsini terbiye ederek onu bir "hiç" noktasına getirmeye çalışır. Artık onun iradesi değil, Hakk'ın iradesi; onun sıfatları değil, Hakk'ın sıfatları hüküm sürmeye başlar. Azrâîl (a.s.) geldiğinde ortada alınacak bir "benlik" bulamaz. Çünkü o nefs, çoktan sahibine iade edilmiştir. Sâlikin hayatında sıfatların tecellî etmeye başlamasının ilk adımı, kendi vehmî sıfatlarından bu şekilde arınmasıdır.

Mürşid'in Dizinin Dibi: Teslimiyet ve Hizmetin Sırrı

Bu "ihtiyarî ölüm" yolculuğu tek başına aşılamaz. Bu yol, bir rehbersiz, bir mürşid-i kâmil olmadan geçilemez. Mürşid, bu yolu daha önce yürümüş, Resûlullah Efendimiz'den (s.a.v) devraldığı mânevî mirası taşıyan kimsedir. Bu hakikat bilgisi, kalpten kalbe akan bir nurdur. Bu aktarım zincirinin her bir halkası, kendinden öncekine tam bir teslimiyetle bağlanmıştır. Terzi Baba Hazretleri'nin, kendi eserinin önsözünde bu silsileye ve hizmet ehline duyduğu minnettarlık, bu yolun ruhunu özetler:

Cenâb-ı Hakk bu ve benzeri kitaplarda kendi hakikatlerini kendi bildirmesiyle ve evvelâ Peygamber Efendimizin bizlelere aktarımı ve daha sonra da büyüklerimizin bu günlere kadar bizler dahil günümüz insanına kadar ulaşmasını sağlayan büyüklerimiz, İrfan ehline şukranlarımızı sunarız.

Sâlikin sıfatlarla olan eğitimi, bu zincire halka olduğu an başlar. Mürşidin dizinin dibine oturmak, bir teslimiyet eylemidir. Bu teslimiyet, sâlikin "ben bilirim" iddiasından vazgeçmesi, aklını ve iradesini mürşidinin iradesine tâbi kılmasıdır. Bu teslimiyetin en somut tezâhürü ise "hizmet"tir. Hizmet, sâlikin nefsini, kibrini, benliğini erittiği bir potadır. Dergâhı süpürürken aslında kalbindeki dünya sevgisini süpürür. Kardeşlerine çay doldururken, kendi enâniyet bardağını boşaltır. Hizmet eden sâlik, farkında olmadan kendi nefsini törpüler. Kendi sıfatlarından (bilgiliyim, güçlüyüm gibi) bir kenara bırakıp, mürşidinin şahsında tecellî eden İlâhî murada tâbi olur. Bu, sâlikin kalbini, İlâhî Sıfatlar'ın tecellîsine hazır hâle getiren en tesirli riyâzattır.

Sıfatlar Tecellîsi ve Sâlikin Hâli: Bir Mürşidin Gözetiminde Seyir

Sâlik, teslimiyet ve hizmetle kalbini saflaştırdıkça, mânevî âlemin kapıları ona aralanmaya başlar. Artık Sıfatlar, soyut kelimeler olmaktan çıkar, bizzat tecrübe ettiği canlı hakikatlere dönüşür. Cenâb-ı Hakk, kuluna bir sıfatıyla yöneldiğinde, o kulun bütün âlemi o sıfatın rengine bürünür. Bu, akılla kavranacak bir hâl değildir; ancak yaşayanın bileceği bir sırdır. Sâlik, o sıfatın tecellîsiyle "semada yüzmeye" başlar. Kendi benliği, o sıfatın okyanusunda bir damla gibi kaybolur.

Bu tecrübe, daha önce de belirtildiği gibi, "icmal yolu" ile, yani bir bütün olarak, özet hâlinde kavranarak yaşanır. Akıl, "tafsil" yoluyla, yani parçalara ayırarak çalıştığı için bu tecrübe esnasında devreden çıkar. İşte bu yüzden mürşidin gözetimi şarttır. Çünkü akıl ve mantık ölçülerinin geçerli olmadığı bu mânevî hâllerde, sâlikin ayağının kayması, hayal ile hakikati karıştırması mümkündür. Mürşid, onun bu "semada yüzerken" boğulmasını önleyen, onu dengede tutan bir kılavuz kaptandır.

Neticede, Sıfat'ın sâlikin hayatında yaşanması, bir İnsân-ı Kâmil olma yolculuğunun kendisidir. Bu yolculuk, nefs-i emmâre zindanındaki bir esir olarak başlar. Bir mürşidin rehberliğinde, "ihtiyarî ölüm" sırrına ermek için hizmet ve teslimiyet potasında erir. Kendi vehmî sıfatlarından arındıkça, kalbi İlâhî Sıfatlar'ın tecellî edeceği saf bir ayna hâline gelir. Ve nihayet, o tecellî vuku bulduğunda, aklın sustuğu bir "icmalî" tecrübe ile o sıfatın hakikatinde fâni olur. Bu, bilginin hâle, teorinin pratiğe dönüştüğü mübarek bir seyirdir.

Füsûsu'l-Hikem'de Sıfat

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, dilini ve işaretlerini bilen bir rehber ister. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu asırda o rehberlerden biri olarak, Füsûs'un derinliklerindeki incileri anlayış sofrasına sermektedir.

Sıfatlar bahsine Füsûs penceresinden baktığımızda, yolumuz Zekeriyyâ Peygamber'e atfedilen "Hikmet-i Malikiyye"ye (Mülkün, sahipliğin hikmeti) düşer. Terzi Baba'nın şerhiyle aydınlanan bu fass, sıfatların en kuşatıcısı, varlığın zuhûr sebebî olan Rahmet sıfatını merkezine alır. İbn Arabî Hazretleri'nin bu bahiste kurduğu temel cümle, varlığın sırrını özetler:

Allah'ın rahmeti vücûden ve hükmen her şeye vâsi’ oldu.

Bu, bir vücûdî hakikatin ilanıdır. "Hükmen" vâsi' olması bir yana, asıl sır "vücûden" yani bizzat varlık olarak her şeyi kuşatmış olmasındadır. Varlık dediğimiz her şey, Rahmet sıfatının kendisinden başka bir şey değildir. Varlık, Rahmet'in tecellî etmiş hâlidir. Bu Rahmet, sadece bir acıma duygusu değil; Zât-ı Mutlak'ın kendi gizli hazinelerinin bilinme arzusundan kaynaklanan ve bütün âlemleri saran ilâhî bir açılımdır.

Bu açılımın kuşatıcılığı, hiçbir şeyi dışarıda bırakmaz. Terzi Baba'nın şerhinde bu nokta şöyle açılır:

Mülayimin ve gayr-i mülayim hepsine rahmet-i ilâhiyye vücûden vâsi'dir.

Aklımız, "mülayim" olanı rahmetle bağdaştırır da, "gayr-i mülayim" olanı, yani kahır, zorluk gibi görünenleri rahmetin dışında saymaya meyleder. Hâlbuki Hikmet-i Malikiyye, Rahmet-i İlâhiyye'nin vücûdî kuşatıcılığının bu ikiliği ortadan kaldırdığını öğretir. Celâl de Cemâl de aynı Rahmet denizinin dalgalarıdır. Bu, bir Tevhid muktezasıdır; varlıkta Hakk'ın Rahmet'inden başka bir "şey" olmadığını bilmektir. Bu Rahmet, sadece görünür âlemde değil, varlıkların bâtınî hakikatlerinde, yani A'yân-ı Sâbite'de de geçerlidir.

Allah'ın rahmeti ekvânda sâridir; zevatta ve a'yânda caridir.

"Sâridir" ve "caridir" ifadeleri, bu Rahmet'in her an her zerrede işleyen, akan, hayat veren bir nehir olduğunu anlatır. Bu her şeyi kuşatan Rahmet, yokluktan varlığa geçişi "eser" kavramıyla sağlar. Şeyhü'l-Ekber, Terzi Baba'nın diliyle bize şöyle seslenir:

"Eser", mevcûd için değil, ancak ma'dûm için vâki ’ olur.

İlâhî sıfatın eseri, ma'dûm olanadır. Ma'dûm, mutlak yokluk değil; Hakk'ın ilminde sâbit olan, ancak dış âlemde henüz vücûd elbisesi giymemiş olan hakikatlerdir, yani A'yân-ı Sâbite'dir. Rahmet sıfatının eseri, bu ma'dûm hakikatlere "Ol!" emriyle yönelerek onları varlık sahnesine çıkaran Nefes-i Rahmânî'dir. Bu yüzden, varlıkta ne görüyorsak, hepsi Rahmet'in "zikrettiği", yani dikkatini yöneltip var kıldığı şeylerdir.

Vücûdda rahmetin zikrettiği kimseden gayri yoktur.

Bu bakış açısıyla, var olmak, rahmete mazhar olmaktır. Varlığın kendisi, en büyük rahmettir. Bir şeyin var olması, onun Rahmet tarafından "zikredilmiş" olmasının delilidir.

Rahmetin zikrettiği kimse muhakkak rahmet olundu.

Bu sır, Rahmet'in kendisinin ne olduğu sorusunu gündeme getirir. İbn Arabî Hazretleri, bunu bir nisbet (ilişki) kavramıyla açıklar.

Ale'l-hakîka rahmet, "râhim" tarafından bir nisbettir.

Rahmet, Râhim olan Zât'ın, merhum olana (rahmet edilene) yönelik bir yönelişidir. O, Zât'ın ne aynıdır ne de gayrıdır. Bu, tenzih-teşbih dengesi içinde anlaşılması gereken bir noktadır. Ancak irfan yolculuğunda mertebeler aşıldıkça, bu nisbetin de ötesinde bir hakikat sâliki karşılar.

Sabit oldu kî O, rahmetin "ayn”ıdır .

Bu, "O, rahmetlidir" demekten "O, Rahmet'in ta kendisidir" demeye geçiştir. Bu noktada Râhim, Rahmet ve merhum arasındaki sınırlar, Tevhid denizinde erir. Bu bilgi, kitaptan öğrenilen bir malumat değil, kalbini arındırmış olanların tadacağı bir zevktir. Terzi Baba'nın şerhi bu hâli şu cümleyle taçlandırır:

Arif-i muhakkak ki, sıfat-ı Hak olan rahmetin kendisiyle kâim olduğunu zevkan bilmiştir.

"Zevkan bilmek." Bütün mesele budur. Ârif, Rahmet sıfatının sadece dış dünyada değil, bizzat kendi varlığında tecellî ettiğini tadarak, yaşayarak bilir. O anlar ki, kendisindeki merhamet gibi sıfatlar, kendi nefsinden değil, Rahmet sıfatının onda bir ayna bulup yansımasından ibarettir. Bu idrak, kişiyi "ben" davasından kurtarır, onu Hakk'ın sıfatlarının bir tecellîgâhı olma şerefine erdirir. Bu, İnsân-ı Kâmil'in sırrıdır.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, aklın sınırlarında durup kalbin kapılarını aralayan bir hikmet deryasıdır. Aklın "ya o, ya bu" dediği yerde, irfan "hem o, hem bu" sırrına erdiği Cem makamı tecrübesidir. Sıfatlar bahsinde bu makam, özellikle Celâl ve Cemâl sıfatlarının iç içeliğinde kendini gösterir.

Şeyh-i Ekber, Füsûs'un Yahyâ Fassı'nda "Hikmet-i Celâliyye"den, yani Celâl hakikatinden bahseder. Celâl, ilk bakışta kahır ve haşmet gibi manaları akla getirir. Terzi Baba Hazretleri bu hakikati şöyle açıklar:

Evvelen, kahra mahsus olan sıfât-ı ilâhiyye ve esmâ-i rabbâniyye "Celâl" ile müsemmâdır. Yani kahır tarafından gelen sıfat-ı ilahiye Celal ile müsemma yani isimlendirilmiştir. Yani kahır yönüyle başımıza herhangi bir şey gelmiş olsa bu Celal yolundan, Celal esmasından gelmekte. İşte Celal kahra has bir sıfattır. Ve ikiliği işaret eder olan ve gayr ve Hakkın dışında (mâsivâ) denilen taayyünatın kahrı ve vahdet-i ıtlâkiyyenin isbâtı, Celâl'in şânındandır.

Celâl sıfatı, kahır tecellîsiyle zuhûr eder. Fakat bu kahrın hedefi, "ikiliği işaret eden" ve Hakk'ın gayrı sandığımız her şeyin, yani mâsivânın hayalî varlığını ortadan kaldırmaktır. Bizler, kendi vehmimizle varlıklara müstakil bir vücûd veririz. Celâl tecellîsi gelir, bu hayalî varlıkları, bu sahte benlikleri "kahr" eder. Bu kahırdan sonra geriye "vahdet-i ıtlâkiyye," yani mutlak birlik kalır. Demek ki Celâl'in kahrı, aslında bir lütuftur; sâliki kesret (çokluk) karanlığından çıkarıp vahdet (birlik) aydınlığına ulaştıran bir tecellîdir.

Bu hakikat, Hakk'ın isimlerinin birbiriyle olan münasebetinde daha da berraklaşır. Terzi Baba Efendimiz, bu sırrı şöyle açıklar:

“Zül celali vel ikram” da olduğu gibi Celalinden ikramı gelmektedir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ (Mü'-min, 40/16) buyurur. Yani bugün mülk kimindir, yine kendisi cevap verir, Kahhar ve Vahid olan Allah’ındır. İşte Kahhar esmasıyla Vahid esmasının bir arada ifade edilmesinin sebebi budur. Kahhar geldiği zaman arkasından zaten Vahid geliyor. Yani Vahidin şanı Kahhardan geliyor. Kahhar, kahr ediyor, hayal ve vehmi hani “Hak geldi batıl gitti” işte batılın gitmesi Kahhara bağlıdır, batıl gittiği zaman da ortada Vahid kalmaktadır.

"Zü'l-celâli ve'l-ikrâm" (Celâl ve İkram Sahibi) ifadesi, bu iki sıfatın ayrılmazlığını gösterir. Celâl'in içinden, onun neticesi olarak ikram doğar. Ayette el-Kahhâr (Her Şeyi Kahrı Altına Alan) ismi, el-Vâhid (Tek Olan) ismiyle birlikte zikredilir. Çünkü Kahhâr'ın tecellîsi, Vâhid'in hakikatini ortaya çıkarır. Bütün sahte ilahlar, bütün hayalî "ben"ler kahr olunca, meydanda sadece Vâhid olan Hakk kalır. En büyük ikram budur.

Bu derin hikmetleri anlamak, bir hâl meselesidir. Kalbin hazırlanması gerekir. Terzi Baba Hazretleri şöyle der:

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır . Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

Gönül, "vehim ve hayalin tesiri altında" iken hakikati göremez. Vehim, olmayan şeyi var gibi gösterir. Hayal, var olanı başka şekillere sokar. Zan ise hakikat hakkında temelsiz hükümler verir. Bu perdeler, kalbin gözünü kör eder. Kalp aynası, nefsânî heveslerin buğusundan arındırılmadıkça, Vahid olanın Celâl ve Cemâl ile birlikte tecellî eden bütüncül yüzünü yansıtamaz. Bu yüzden tasavvuf yolu, bir ilim olduğu kadar, bir "tasfiye" yani arınma yoludur.

Bu arınmış kalbin ulaştığı görüş, Muhammedî mîzan olarak isimlendirilen mükemmel dengedir. Bu mîzan, tenzih ve teşbih arasında kurulur. Tenzih, Hakk'ı her türlü yaratılmışlık sıfatından soyutlamaktır. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 42/11) ayeti, tenzihin temelidir. Teşbih ise Hakk'ın sıfatlarının tecellîlerini kâinatta görmektir. "Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 2/115) ayeti de teşbihin kapısıdır. Sadece tenzih yapan, Hakk'ı âlemden koparır. Sadece teşbih yapan ise Hakk'ı yaratılmışlara benzetme tehlikesine düşer. Kâmil ârif, bu iki kanatla uçar. Celâl sıfatları onu tenzihe, Cemâl sıfatları ise teşbihe yöneltir. O, Celâl'in içinde gizli ikramı, kahrın ardındaki Vahdet'i görür. O bilir ki, Hakk hem Bâtın'dır hem Zâhir'dir. Bu zıt gibi görünen sıfatlar, O'nun Hüvviyet'inin farklı yönlerden kendini tanıtmasından ibarettir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Sıfat

Gönül sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin eseri Mesnevî-i Şerîf, sıfatları yaşatır, hissettirir, âdeta koklatır. Hazret-i Pîr, soyut hakikatleri, bizim anlayacağımız bir elbise ile giydirir. Böylece akıl ikna olur, kalp ise mutmain olur.

Mevlânâ Hazretleri için kâinat, Hakk’ın sıfatlarının tecellî ettiği bir sahnedir. Bu sahnede her varlık, o sıfatlardan birinin diliyle konuşur. Bir gülün güzelliği, Cenâb-ı Hakk'ın Cemâl ve Latîf sıfatlarının bir fısıltısıdır. Bir volkanın heybeti, O'nun Celâl ve Kahhâr sıfatlarının bir nidasıdır. Hazret-i Mevlânâ, bu kevnî ayetleri okur ve bize tercüme eder. Onun yöntemi, aklı kalbin hizmetine sunmaktır.

Kâinât Bir Ayna, İnsan Bir Gölgeler Sahnesi

Hazret-i Pîr'in temel derslerinden biri, varlıkta gördüğümüz bütün niteliklerin aslî sahibinin kim olduğunu hatırlatmaktır. Bizler kendimizde bir ilim veya cömertlik gördüğümüzde, nefsimiz bunu sahiplenmeye meyleder. Mevlânâ, bu âlemdeki bütün sıfatların, güneşin suya vuran aksi gibi olduğunu söyler. Sudaki parlaklık ve sıcaklık, suyun kendi malı değil, güneşten gelen bir âriyettir. Aynı şekilde, insanda zuhûr eden bütün güzel vasıflar, Hakk'ın sıfatlarının birer gölgesidir. Mevlânâ'ya göre, ilim, cömertlik, adalet ve sanat gibi vasıflarımız, O'nun el-Alîm, el-Kerîm, el-Adl ve el-Musavvir gibi isim ve sıfatlarının birer tecellîsidir. Bizler, o sıfatların mazharıyız, yani zuhûr yerleriyiz; sıfat bizim değil, sahibinindir.

Bu öğreti, kibir kapısını kapatır. Kişi, kendindeki bir meziyetle övünmenin manasızlığını idrak eder. Bu idrak, kişiyi tevazuya ve mahviyete götürür. Artık "ben yaptım" demez, "Hakk benden gösterdi" der. İkinci olarak şükür kapısını açar. Madem ki bu güzellikler bize âriyeten verilmiş birer lütuftur, o halde yapılacak tek şey, bu lütfun sahibine şükretmektir. Cömertlik sıfatı sizden zuhûr ediyorsa, bu, Kerîm sıfatının size bir ikramıdır. Elinizdeki nimeti paylaşarak, o sıfatın tecellîsine ayna olmanın şükrünü eda etmiş olursunuz.

Hazret-i Mevlânâ, bu hakikati anlatırken sık sık aslan ve av metaforunu kullanır. Avını yakalayan aslanın gücü, kendinden değildir. O güç, Hakk'ın el-Kavî ve el-Kadîr sıfatının o hayvandaki bir yansımasıdır. Bizler, bu yansımaları seyrederken, yansımanın ardındaki Asıl'ı, yani Sıfat Sahibi'ni görmeye davet ediliriz.

Hikâyelerin Diliyle Sıfatların Tecellîsi

Mesnevî'nin en belirgin özelliği, en derin irfan meselelerini, padişahların, kölelerin, hatta hayvanların dilinden anlatmasıdır. Bu hikâyeler, her biri İlâhî bir sıfatın temsili olan birer eğitim aracıdır.

Meşhur "Karanlıktaki Fil" hikâyesini hatırlayalım. Karanlık bir ahırda file dokunanlardan her biri, el yordamıyla sadece bir parçasını tecrübe eder. Bacağına dokunan onu bir sütuna, hortumunu tutan bir boruya, kulağını elleyen bir yelpazeye benzetir. Herkes, filin sadece bir parçasını tecrübe ettiği için, bütünü hakkında yanlış bir fikre kapılır. Hazret-i Pîr, "Eğer her birinin elinde bir mum olsaydı, sözlerindeki ayrılık ortadan kalkardı" der.

Bu hikâye, insanların Hakk'ın Zât'ını ve sıfatlarını idrak etme biçiminin mükemmel bir temsilidir. Kimileri, Hakk'ı sadece el-Kahhâr sıfatıyla tanır; filin sadece sert bacağına dokunmuştur. Kimileri, sadece er-Rahmân ve er-Rahîm sıfatlarıyla tanır; filin yumuşak kulağını ellemektedir. Kimileri O'nu el-Cebbâr olarak bilir, kimileri ise el-Latîf olarak. Her biri, kendi meşrebince, kendi idrak seviyesince bakar. Bu bakışların hiçbiri tamamen yanlış değildir, ama hepsi eksiktir. İşte o "mum", mürşid-i kâmilin elindeki irfan nurudur. O nur ile bakan sâlik, filin bütününü görür. Yani, Celâl sıfatlarının da Cemâl sıfatlarının da aynı Zât'a ait olduğunu, bunların birbirinin zıddı değil, tamamlayıcısı olduğunu idrak eder. Bu, sıfatların Cem makamında birleştiği, zıtların birliğinin müşahede edildiği bir makamdır.

Bir başka misal, "Ney'in Hikâyesi"dir. Ney, asıl vatanı olan kamışlıktan koparıldığı için feryat eder. Ancak ney, kendi kendine ses çıkarmaz. Onun içli sesinin kaynağı, neyzenin ona üflediği nefestir. Neyin kendisi boştur, ama neyzenin nefesiyle buluştuğunda, en güzel nağmeleri o çıkarır. İşte bu ney, nefsinden arınmış, "ben"liğini ortadan kaldırmış İnsân-ı Kâmil'in sembolüdür. Onun sözleri, amelleri, Hakk'ın ona üflediği Nefes-i Rahmânî'nin bir sonucudur. Ondan zuhûr eden İlim, Kudret gibi sıfatlar, ney'den çıkan ses gibidir; ney'e değil, Neyzen'e aittir. Sâlikin vazifesi, ney gibi kendi içini boşaltmaktır ki, İlâhî nefes onda bir nağmeye dönüşebilsin. O zaman, o kulun görmesi Hakk'ın Basar sıfatının, konuşması Kelâm sıfatının bir tecellîsi olur. Bu, "Ben onun gören gözü, işiten kulağı... olurum" kutsî hadisinin sırrına ermektir.

Gölgeden Asla, Temsilden Hakikate

Hazret-i Mevlânâ'nın bu kadar çok temsile başvurmasının sebebi, bizlerin âlem-i şehâdete, yani formlar ve suretler âlemine hapsolmuş olmamızdır. Gözümüz suret görmeye, aklımız somut olanı anlamaya alışkındır. Hüvviyet mertebesindeki mutlak soyutluğu, Zât'ın hiçbir sıfat ve isimle kayıtlı olmadığı Ahadiyet makamını idrak etmemiz neredeyse imkânsızdır. Hikâyeler ve temsiller, bu aczi aşmak için birer köprüdür. Mevlânâ, bizim anladığımız dünyadan bir parça alır ve onu, anlamakta zorlandığımız bir hakikate işaret etmek için kullanır. Parmağıyla Ay'ı gösteren bir bilge gibidir. Akılsız kişi parmağa takılır, akıllı kişi ise parmağın gösterdiği Ay'a bakar.

Bu yöntem, sâlikin seyr-i sülûkundaki bir merhaleye tekabül eder. Yolculuk, teşbihten (benzetme) başlar, tenzihe (soyutlama) doğru ilerler ve en sonunda ikisinin birliğine, yani Muhammedî mîzana ulaşır.

  1. Teşbih Aşaması: Sâlik, önce Hakk'ın sıfatlarını mahlûkattaki yansımalarıyla tanır. Bir cömerdi görünce Hakk'ın Kerîm sıfatını hatırlar. Bu, filin bir parçasına dokunmaktır.
  2. Tenzih Aşaması: Sonra sâlik, bu benzetmenin yetersizliğini anlar. O'nun cömertliği, yaratılmışların cömertliğine benzemez. Bu noktada "Leyse kemislihî şey'un" (O'nun benzeri hiçbir şey yoktur) ayetinin sırrına erer ve O'nu bütün bu benzetmelerden tenzih eder.
  3. Tevhid (Cem) Aşaması: Nihayetinde kâmil arif, bu iki hakikati birleştirir. Hakk, hem yarattıklarına sıfatlarıyla tecellî ederek onlara "benzer" (teşbih), hem de Zât'ı itibariyle hiçbir şeye benzemez (tenzih). O, hem Zâhir'dir hem Bâtın'dır. Mesnevî'deki hikâyeler, sâliki elinden tutup bu mertebeleri bir bir gezdirir.

Dolayısıyla, Mesnevî'deki her bir sıfat temsili, kalbî bir dönüşüm aracıdır. Sâlik, hikâyeyi okurken, aslında kendi iç âlemindeki bir hakikatle yüzleşir. Gölgeyi takip ederek Asl'a ulaşır; temsili bir basamak yaparak hakikatin göğüne yükselir.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Sıfat

Sıfatlar bahsi, bir ağacın gövdesinden çıkan dallar gibidir; her bir dal, aynı köke, yani Zât’a bağlıdır. Sıfat, Zât-ı Mutlak’ın kendi bilinmezliğinden, tanınma âlemine tenezzülünün ilk aşamalarındandır. O, Zât’ın ne aynıdır ne de gayrıdır.

Bu yolda karşımıza çıkan ilk ayrım, Sıfat-ı Zatiyye ve Sıfat-ı Subutiyye arasındadır. Sıfat-ı Zatiyye, Hakk’ın sadece Zât’ına mahsus olan, Vücûd, Kıdem, Bekâ gibi nitelikleridir. Sıfat-ı Subutiyye ise, etkileri âlemde görülen Hayat, İlim, İrade, Kudret, Sem’, Basar ve Kelâm gibi sıfatlardır. Mahlûkattaki hayat, ilim ve kudret kırıntıları, bu Subûtî Sıfatlar’ın birer gölgesidir.

Bu sıfatların hakikatini zevk ederek idrak etme ilmine ve yoluna Tasavvuf denir. Tasavvuf, sıfatları kitaplardaki kuru bilgiler olmaktan çıkarıp sâlikin kalbinde yaşanan bir hâle dönüştürür. Bu anlayış, bir Hikmet işidir. Hikmet, zıt gibi görünen Celâl ve Cemâl sıfatlarının aslında nasıl bir denge içinde işlediğini kalbe bildiren ilâhî bir anlayıştır. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Fusûsu'l-Hikem adlı eseri, tam da bu hikmet pınarlarının aktığı bir ummandır.

Nihai gaye, Hakikat’e ulaşmaktır. Hakikat, her şeyin Allah ile kâim olduğu, O’nun Vücûdu’ndan başka gerçek bir vücûd bulunmadığı gerçeğidir. Sıfatlar, bu Hakk-ı Mutlak’a giden yolda birer işaret levhasıdır. Sâlikin bu yolculukta iki kanada ihtiyacı vardır: Tenzih ve Teşbih. Tenzih, Hakk’ı her türlü noksanlıktan tenzih etmek, O’nun “hiçbir şeyin O’nun misli gibi olmadığını” (Şûrâ, 11) idrak etmektir. Teşbih ise, “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır” (Bakara, 115) âyetinin sırrınca, âlemdeki her zerrede O’nun sıfatlarının tecellîsini görmektir. Muhammedî mîzan, bu ikisini birleştirmektir.

Bu mertebelerin tamamı, Hazarat-ı Hamse yani Beş İlâhî Hazret içinde yerini bulur. Sıfatlar, Zât’ın mutlak gayb olan Ahadiyyet mertebesinden sonra, ilâhî isim ve sıfatların belirginleştiği Vâhidiyyet mertebesinde ortaya çıkar. Âlemlerin zuhûru, bu Vâhidiyyet mertebesindeki sıfatların ve isimlerin bir açılımından ibarettir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Terzibaba İrfan Mektebi’nin bu dijital kütüphanesinde “Sıfat” kavramı, bir mürşidin dilinden, sâlikin kalbine hitap edecek şekilde ele alınır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetlerinde ve bilhassa Abdülkerim Cîlî’nin İnsân-ı Kâmil’ine yaptığı şerhlerde sıfatlar, teorik bir bahis olmaktan çıkar. O’nun dilinde sıfat, Hakk’ın kuluna bir tecellîsidir; kulun o sıfatın boyasıyla boyanmasıdır. Terzibaba, vücûd mertebelerini anlatırken sıfatların Zât’ı nasıl perdelediğini ama aynı zamanda O’na nasıl işaret ettiğini gösterir.

Bu geleneğin beslendiği en derin pınarlardan biri olan İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i, Terzibaba’nın şerhleriyle daha da berraklaşır. Füsûs’ta sıfatlar, varoluşun temel yapı taşları olarak incelenir. Özellikle Rahmet sıfatının bütün varlığı nasıl kuşattığı, Celâl ve Cemâl gibi zıtların “Zü’l-celâli ve’l-ikrâm” isminde nasıl birleştiği gibi en derin tevhîd sırları bu eserde çözülür.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise bu hakikatleri gönlün diliyle, hikâyelerle anlatır. Mesnevî’de ilâhî sıfatlar, bir padişahın cömertliğinde, bir dervişin sabrında somutlaşır. İnsanlardaki cömertliğin, Hakk’ın el-Kerîm sıfatının bir gölgesi; ilmin, el-Alîm sıfatının bir damlası olduğu temsillerle anlatılır. Böylece akılla kavranması zor olan bu yüce hakikatler, kalbin anlayacağı bir kisveye bürünür.

Değerlendirme

Sıfat kavramını anlamak, bir varlık idraki meselesidir. Sıfatlar, Zât-ı Mutlak’ın bilinmezlik perdesini aralayan, O’nunla âlem arasındaki ilişkiyi kuran ilâhî niteliklerdir. Onlar, hem Hakk’ın kendini bize tanıtma vesilesi hem de bizim O’na doğru yol bulma rehberimizdir. Sâlik için bu yolculuk, dış dünyada gördüğü ilâhî sıfatların tecellîlerini, bir gün kendi iç dünyasında bulma ve kendi hakikatinin de O’ndan başka bir şey olmadığını idrak etme yolculuğudur. Bu idrak, ancak tenzih ve teşbih kanatlarını dengede tutan, aklı ve kalbi birlikte kullanan bir mürşidin rehberliğinde mümkün olur. Sıfatları bilmek değil, sıfatlarla olmak ve nihayetinde o sıfatların Sahibinde yok olmaktır asıl marifet.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 12 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-2.5-pro | Olusturulma: 26.05.2026