Hal
Tasavvuf bir ilim olduğu kadar, belki daha da fazla, bir hal ilmidir. Kitaplardan okunan, akılla ezberlenen kuru bilgilerin ötesinde, kalbin bizzat tattığı, ruhun içinde yüzdüğü anlık tecrübelerin adıdır Hal. O, Cenâb-ı Hakk’ın kulunun kalbine bir lütuf olarak uğramasıdır. Kesb ile, yani çalışıp çabalayarak elde edilen değil, vehbî olan, yani bağışlanandır. Sâlikin mânevî yolculuğu, bir halden diğerine geçişlerin, bir tecellîden öbürüne seyahatin hikâyesidir. Kendi halini bilmek, Hakk’ı bilmenin ilk adımıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin sofrasında bu hallerin ne anlama geldiğini, nereden gelip nereye gittiğini ve hakikatini anlamaya gayret edeceğiz. Zira bu yol, kendini bilme, kendi halini okuma yoludur.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Hal kelimesi, Arapça’da “değişmek, bir durumdan başka bir duruma dönmek” manasına gelen bir kökten gelir. Günlük dilde de “Nasılsın, halin nicedir?” diye sorarız. Tasavvuf ıstılahında ise bu mana daha da derinleşir. Hal, sâlikin kendi çabası ve iradesi olmaksızın, ilahi bir tecellî neticesinde kalbe gelen ve yine geldiği gibi ansızın gidebilen geçici mânevî durumlardır. Sevinç (bast), hüzün (kabz), heybet, ünsiyet, vecd gibi durumlar birer haldir. Kalıcı ve sâlikin gayretiyle ulaştığı mânevî mertebeler olan Makam’dan bu yönüyle ayrılır. Hal bir misafir, makam ise ev sahibidir.
Bu yolda tadılan haller, şairlerin süslü benzetmeleri veya aklın ürettiği hayaller değildir. Onlar, ruhun bizzat yaşadığı, varlığın dokusuna işlenmiş hakikatlerdir. Mecaz, hakikati anlatmak için bir perdedir; ama hakikat yaşanmaya başlandığında artık perdeye ihtiyaç kalmaz. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu gerçeği ifade eder:
Hakikat hâlleri mecâzî değildir. Herkes tarikat sırlarını anlayamaz. Mecaz ile benzetme ile birçok şey anlatılır ama gerçek halleri hakikattir, mecaz değildir. Mecazdan geçildikten sonra hakikat halleri hakikattir. Hakikatin mecazı olmaz. Hakikat yaşanıyorken mecaza ihtiyaç olmaz.
Bu sohbetler bir “ilm-i hâl” kitabı yazma gayesi gütmez. O, fıkıh ilminin konusudur. Bizim gayemiz, gözümüzün önünde duran ama gafletimizden göremediğimiz kendi hakikatimize, kendi halimize bir ayna tutmaktır. Bu aynaya bakabilmek ise, ancak önyargılardan ve şartlanmışlıklardan arınmış bir gönül ile mümkündür. Zira akıl, kendi dar çerçevesiyle bu incelikleri kavramakta zorlanır.
Eksiğimiz dar çerçeveli şartlanmış ve ön yargılı bir akılla meseleleri anlamaya çalışmamızdır. Çözüm ise, bâtında olan mânâları kendilerine en uygun kelime elbiselerini giydirip öylece zuhura çıkarabilmek olacaktır. Bu da oldukça zor bir iştir; bu yol irfan ehlinin ilham ile güçlendirdiği gönül yoludur.
Bu hallerin kaynağı varlığın en derin mertebelerinde gizlidir. Tasavvuf ehli, genellikle varlıkların zuhûra çıkmadan evvelki ilk taayyün (belirme) mertebesine “ruhlar âlemi” demiştir. Ancak Terzibaba Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’in usûlüne daha uygun bir ifadeyle bu mertebeye “Nefsler Âlemi” demenin daha isabetli olacağını belirtir. Çünkü Kur’an’da “ruh” genellikle tekil ve doğrudan Hakk’ın emrine bağlı bir sır olarak geçerken, “nefs” her varlığa ait, çoğul kullanılabilen bir kimliktir.
Tasavvuf geleneğinde sıklıkla “ruhlar âlemi” olarak anılsa da, Kur’an’daki kavramsal çerçeve dikkate alındığında bu düzleme “nefsler âlemi” demek daha yerinde olur... Burada her nefs, bir ruh elbisesi giyerek misal âlemine yansır. Ancak nefsler öz itibariyle farklı oldukları hâlde ruh aracılığıyla görünürlük kazandıkları için, tarihsel olarak bu âleme “ruhlar âlemi” denmiştir. Fakat Kur’an merkezli bir yaklaşımda “nefsler alemi” ifadesi daha isabetlidir.
Her birimizin bu dünyada yaşadığı haller, Nefsler Âlemi’ndeki o eşsiz ve benzersiz hakikatimizin, yani kendi nefsimizin bu âlemdeki yansımalarıdır. Sâlikin yolculuğu, aslında kendi nefsini bilme, onun hallerini tanıma ve nihayetinde onu terbiye ederek aslına döndürme serüvenidir. Bu serüven, bir halden diğerine geçişle devam eder. Kişi, önce taklit üzere bir imanın içinde yaşarken, kalbine düşen bir muhabbet kıvılcımıyla hali değişir ve daha üstün bir hali aramaya başlar. Kur’an’da geçen bir duadaki incelik, bu halden hale geçiş arzusunu anlatır:
“ve teveffenâ meâl ebrar” “ve bizi ( berat’ını almış olan ) iyilerle birlikte vefat ettir ( dünya hayatımızı sonlandır ).” Bu âyet-i kerime’de açık olarak görülen şu ki, kişi kendi nefsi ve bireysel benliği içerisinde lâfzi ve taklidi imânı ile hayatını sürdürüyorken, herhangi bir vesile, kendisinde meydana getirdiği muhabbet ile halinin değişmeye başlamasıyle, imânın daha ileri hal ve mertebelerini araştırmaya başlamasıdır... bulundukları imân mertebesinin üzerinde bir “ebrar” yani “iyiler” , yani kendilerinden daha iyiler, yani bireysel benliklerinden kurtulup, beratlarını alan kimselerin varlıklarından haberdar olmakla, onların halleriyle hallenerek, hayatlarının son bulmalarını taleb etmeleridir.
Hal, durağan bir şey değil, bir arayıştır. Daha iyi bir halin varlığından haberdar olmak, o hale duyulan iştiyaktır. Bu irfân sohbetlerinin, bu kitapların yazılış gayesi de gönüllere daha ulvi hallerin varlığını fısıldamaktır. Terzibaba Hazretleri’nin kendi eserinin başında okuyucusuna yaptığı tavsiye, aslında her irfân metnini okumak için gerekli olan “hali” tarif eder:
Muhterem okuyucum: Bu kitabı okumağa başlarken, nefsin hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmağa çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim, çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek manâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamıyacaktır. Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’ tan’ dır.
Bu, teslimiyet ve öğrenmeye açık olma halidir. Bu hal olmadan, hakikat ilminin kapısından içeri girilemez. Zira bu ilim, Peygamberlerin ve onların varisleri olan velilerin yoludur. Onların her biri, ilahi bir halin bu âlemdeki mazharı, tecellîgâhı olmuşlardır. Yolculuğun özü, o peygamberî hallerle hallenmek, onların ahlakıyla ahlaklanmaktır. Terzibaba Hazretleri’nin şu şiiri, bütün seyr-i sülûku, yani mânevî yolculuğu, bir halden diğerine geçiş olarak özetler. Her bir peygambere benzeyiş, bir hali kuşanmaktır. Sonunda ise insan, bizzat Hakk’ın kelâmı olan “Vahiy” haline bürünür.
Hayâl cennetinden yere inince, Balçıktan toprak çuvala girince, Bir de Havva ile buluşunca, İşte o zaman Âdem’e (a.s.) benzersin.
Rûh’ul Kudüs’ten nasib alırsan, İlâhi’den bir kelime alırsan, Nefs-i Meryemden de hemen doğarsan, İşte o zaman İsâ’ya (a.s.) benzersin.
Habibullah’ın izinden gidersen, Nefsi benliğini yere serersen, Hubbiyetini de idrak edersen İşte o zaman Muhammed’e (a.s.) benzersin.
Hakk’la Hakk olup halka dönersen, Kelâmı Hakk ile kelâm edersen, Bâtından zahire zuhur edersen, İşte o zaman Vâhy’e benzersin.
Hal dediğimiz sır budur. O, Âdem’in tövbe halidir. O, İbrahim’in teslimiyet halidir. O, Mûsâ’nın kelîm olma halidir. O, İsâ’nın rûhânîyet halidir. Ve hepsinin zirvesi, Muhammedî hubbiyet (sevgi-sevgili olma) halidir. Yol, bu halleri tatma, yaşama ve nihayetinde o hallerin kendisi olma yoludur.
Terzibaba'nın Nazarıyla Hal: Aslı ve Mertebesi
"Hâl" dediğimiz zaman, çoğu kimsenin aklına gelip geçici duygular, anlık sevinçler veya kederler gelir. İrfan mektebinde "hâl", sâlikin yolculuğunda kalbine uğrayan, kesb ile değil, lütuf ile gelen ilâhî bir tecellînin adıdır. Hâl, bir durak değil, bir nehirde akmaktır. Varlığın kendisi, sâbit bir kaya gibi değil, her an yeniden halk edilen, her lahza başka bir şe'nde (iş ve oluşta) olan Hakk'ın tecellîsidir. Bu sebeple hâlin aslına, hakikatine inmek, varlığın sırrına talip olmakla birdir.
Terzibaba Hazretleri'nin sohbet pınarından anladığımız odur ki, hâl, kevnî bir hadiseden ibaret değildir; o, varlık mertebelerinin insandaki izdüşümüdür. Kâinatta ne varsa, insanda onun bir numunesi mevcuttur. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi nasıl bir kevnî hâl ise, sâlikin kalbinde kabz (manevi daralma) ile bast (manevi genişleme) hâllerinin birbirini izlemesi de aynı ilâhî yasanın bir tecellîsidir. Bu hâllerin kaynağının hangi mertebelerden doğduğunu, hangi perdelerden süzülerek bize ulaştığını anlamak gerekir.
Zuhûr ve Tenezzül: Varlığın Perde Arkası
Mutlak Hüvviyet olan Zât-ı Mutlak, hiçbir kayıt ve sıfatla sınırlı değildir. O, "kendi kendine bir hazine" iken bilinmeyi murad etmiş, bu murad ile Nefes-i Rahmânî denilen ilâhî sevgi nefesiyle âlemleri zuhûra getirmiştir. Fakat bu zuhûr, bir anda ve perdesiz olmamıştır. Hakikat, mertebe mertebe tenezzül etmiş, her mertebede bir başka isim ve sıfat perdesine bürünerek kendini göstermiştir. Bu, zıtların birliği sırrıdır. Zira O, hem Zâhir'dir hem Bâtın. Bu hakikati, Zümer Sûresi'nin tefsirinde Terzibaba Hazretleri şöyle izah eder:
"Yukevvirul leyl ale'n nehâri ve yukevvirun nehâre alâl leyli" ( Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor ): "Yukevviru" kelimesi "k-v-r" kökünden türemiş olup, "örter, sarar, çevirir" anlamındadır. Arapça'da yaygın olarak başa sarık sarmayı ifade etmek için kullanılan bir fiildir... "Gece" bâtını, vahdeti, fenâ fillâh'ı, celâli ve zulmeti; "gündüz" ise zâhiri, kesreti, bakâ billâh'ı, cemâli ve nûru sembolize eder. Enfüsî yönden bakıldığında ise, gece kabz ve nefsâniyet hâline, gündüz ise bast ve rûhâniyet hâline işâret eder. Âlemde olduğu gibi insânda da bu zıt hâller birbirini kovalar. Her hâl geçicidir ve zıttına dönecektir. Bunu bilen kimse, ne kabz'da ümitsiz olur ne bast'da gâfil olur.
Gece ve gündüz, sadece iki vakit değildir; onlar vahdet (birlik) ve kesret (çokluk) âlemlerinin, bâtın ve zâhirin, celâl ve cemâlin birer sembolüdür. İnsanın kalbi de bu iki kutup arasında salınır durur. Bazen bir kabz hâli çöker, dünya dar gelir, nefsâniyet perdesi kalınlaşır; bu, "gece" hâlidir. Bazen de bir bast hâli gelir, gönül genişler, her şeyde Hakk'ın nurunu seyreder; bu da "gündüz" hâlidir. Ârif, bu hâllerin birinden diğerine geçişin, Hakk'ın "Yukevviru" (sarar, örter, çevirir) fiilinin bir tecellîsi olduğunu bilir. Hâlin birine takılıp kalmaz, çünkü bilir ki her geceyi bir gündüz, her kabzı bir bast takip edecektir.
Hâllerin çeşitliliğinin sebebi, Hakk'ın rahmetinin nasıl tecellî ettiğinde gizlidir. Yağmur tektir, ama indiği toprağın kabiliyetine göre bin bir çeşit bitki ve meyveye can verir. İlâhî feyiz de böyledir.
"Summe yuhricu bihî zer'an muhtelifen" ( Sonra onunla renkleri çeşit çeşit ekinler çıkarır ): Zâhiren, yağmur suyuyla topraktan türlü renkli bitkiler ve mahsûller çıkar. Bâtınen ise "ekinler", semâdan inen ilâhî tecellîler netîcesinde insândan zuhûr eden fiiller, hâller ve ahlâklardır... "Ekinlerin renk renk olması" üç şekilde anlaşılabilir: Birincisi, esmâ-i ilâhiyye tecellîlerinin çok çeşitliliğini ifâde eder... İkincisi, aynı tecellînin farklı insânlarda farklı meyveler vermesini ifâde eder. Tek bir yağmur yeryüzüne iner, ancak düştüğü toprağın kâbiliyyetine göre bâzı yerden buğday, bâzı yerden üzüm, bâzı yerden de diken çıkar. Aynı şekilde, aynı ilâhî feyz kalplere indiğinde herkesin isti'dâd ve kâbiliyyetine göre muhtelif ameller ve hâller olarak zuhûr eder.
Göklerden inen "su", yani ilâhî feyiz, Rahmâniyet mertebesinin tecellîsidir ve saftır. Fakat bu feyzin indiği "arz", yani insan kalbi ve onun isti'dâd-ı (kabiliyeti), o feyzin nasıl bir "ekin"e, yani nasıl bir hâl ve amele dönüşeceğini belirler. Aynı ilâhî tecellî, birinde şefkat ve merhamet hâli olarak zuhur ederken, diğerinde gayret ve celâl olarak ortaya çıkabilir. Bu, Hakk'ın adâletindendir. Herkese, kendi hakikatinin ve kabiliyetinin gerektirdiği hâl verilir. Bu hakikat, Ra'd Sûresi'nde de ifade edilir:
Bu anlamda “aynı suyla sulanmak” , tüm varlıkların aynı ilâhî feyiz kaynağından beslendiğini; farklı suretlerde görünseler de özde aynı hakikat ile kaim olduklarını gösterir. Burada “su”, Hayy isminin zuhurudur; zira hayat, O’nunla kaimdir... Su aynı sudur; fakat her toprak, kendi kabiliyetine göre onu emer ve farklı çiçekler, meyveler meydana gelir. Bu da insanın “kabiliyeti”, yani “istidâdı” ölçüsünde ilâhî hakikati yansıtacağını gösterir. "Ama biz ürünleri konusunda bir kısmını bir kısmına üstün kılıyoruz"... "Nufaddil" fiili, zâtî değil, ilişkisel ve bağlamsal üstünlük anlamı taşır. Hiçbir varlığın kendinden bir üstünlüğü yoktur.
Demek ki, bütün varlıklar ve bütün hâller, aynı "Hayat Suyu" ile sulanmaktadır. Aradaki fark, zâtî bir üstünlükten değil, o suyu alma ve yansıtma kabiliyetinden kaynaklanır. Bir hâlin diğerinden "üstün" görülmesi bile, o anki tecellînin gereğidir.
Her An Yeniden Doğuş: Halk-ı Cedîd Sırrı
Hâlin bir diğer önemli yönü, onun geçiciliğidir. Tasavvufta "hâl" anlıktır, "makam" ise kalıcıdır. Bu anlık olma durumu, varlığın aslına dair derin bir sırdan, yani sürekli halk (halk-ı cedîd) ilkesinden kaynaklanır. Bizler âlemi ve kendimizi sâbit, devamlı varlıklar olarak görürüz. Oysa hakikatte, varlık her an yok olup yeniden var edilmektedir. Bu, o kadar hızlı gerçekleşir ki, şuurumuz bunu fark edemez ve süreklilik zanneder.
Evrendeki her şey her an yeniden halk edilir. Bu nedenle gece ve gündüz, sabit varlık durumları değil; her lahzada Allah’ın iradesiyle yeniden var edilen hâllerdir... Cevher-i Ferd – Araz Teorisi: Evren, maddî özler (cevher) ve nitelikler (araz) üzerine kuruludur. Gece karanlık bir araz, gündüz ise aydınlık bir arazdır. Allah bu arazları her an değiştirerek hem dünyadaki hem evrendeki vakitleri belirler. Bu teoriye göre süreklilik bir yanılsamadır; gerçekte olan şey, Allah’ın lahza lahza yeniden icadıdır.
"Hâl" dediğimiz şey, aslında o lahzadaki "araz"dır, yani o anki tecellînin bize giydirdiği sıfattır. Bir sonraki anda Cenâb-ı Hakk yeni bir tecellî ile zuhur eder ve o "hâl" yerini bir başkasına bırakır. Bu sırrı anlayan kişi, hiçbir hâle tutunmaz. Ne neşenin sarhoşluğuna kapılır ne de kederin karanlığında boğulur. Bilir ki hepsi, Hakk'ın o anki tecellîsinin birer elbisesidir ve bir sonraki an, o elbise değişecektir. Bu sır, herkese açılmaz. Kâf Sûresi'nde işaret edildiği gibi, bu, ancak kalb gözü açılmış olanların müşâhede ettiği bir durumdur.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kâf’da olan (Kâf, 50/15) “Halk-ı evvel ile bize acz ve yorgunluk mu geldi; belki onlar halk-ı cedîdden lebs içindedirler."... Ya’nî bu âlem-i şehâdetin hey’et-i mecmûası, Hakk’ın her ân-ı gayr-i münkasım içinde vâki’ olan tecelliyâtı ile mevcûd ve ma’dûm olmaktadır... Bunu ancak kendi nefsindeki îcâd ve i’dâma vâkıf olan havâss-ı evliyâ görür; ve bu hâl ancak onlara zâhir olur.
Demek ki, her bir "hâl", Hakk'ın o anki halk edişinin, o anki tecellîsinin adıdır. Bizim "hâlim" dediğimiz şey, aslında Hakk'ın o anki "fiili"dir. Bu idrak, insanı tevhid-i ef'âl (fiillerin birliği) makamına taşır.
İnsanın Hâli: Secdeye Değer Kılan İç Bünye
Terzibaba Hazretleri, bu meseleyi A'râf Sûresi'nin tefsirinde doğrudan "hâl"e bağlar:
“Andolsun ki sizi halkettik, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: "Âdem'e secde edin" dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı.” “Sizi halkettik” hîtâbı şu andan bahsediyor ve toprak bedeninizi meydana getirdik ve sizi tasavvur ettik yâni iç bünyenizdeki oluşumu düzenledik. Madde olmayan ve varlığımızda mevcût her türlü hâllerimiz bizim iç bünyedeki yaşantımızdır. İnsânın diğer varlıklardan en önemli farklarından biride bu iç bünyedeki yaşantılardır... Bu secdeyi gerektiren de işte bu iç bünyedeki yaşantıdır yâni halkedilen dış bedeni değil iç bünyedeki hâldir.
İnsanın şerefi buradadır. Meleklerin secdesi, insanın çamurdan olan bedenine değil, o bedenin taşıdığı "iç bünyedeki yaşantı"ya, yani ilâhî isimlerin ve hâllerin zuhur mahalli olma potansiyeline yapılmıştır. İnsan, bütün esmânın tecellî edebileceği yegâne varlıktır. Bu potansiyel, "hâl" olarak ortaya çıkar. Eğer bu hâller nefsâniyet yönünde kullanılırsa Nefs-i Emmâre (kötülüğü emreden nefs) olur, Rahmânî yönde kullanılırsa Nefs-i Sâfiye (arınmış nefs) olur.
Bu iç bünyedeki hâllerin ortaya çıkışı, Hz. Âdem ve Havva kıssasında sembolik olarak anlatılır. Yasak ağaca yaklaşmalarıyla birlikte, onlarda nefsâniyet ortaya çıkmış ve "beşerî" hâller başlamıştır.
O ağaca yaklaştıkları için o anda onlar ilâhî varlıklarından düştüler ve beşer hâline girdiler... Bu duyguların faaliyete geçip nefsânîyetin ortaya çıkması ile insânın var edilişi tamamlanmış oldu.
Bu "düşüş", bir lanetlenme değil, insanlık serüveninin başlamasıdır. Zira imtihan, hayır ve şer, rahmet ve gazap gibi zıt tecellîlerin yaşanacağı sahne ancak bu şekilde kurulabilirdi. İnsanın başına gelen sıkıntı ve darlık hâlleri de bu imtihan sahnesinin bir parçasıdır. Bu hâller, kulu Rabbine yaklaştıran birer vesile olabilir.
"Ve izâ messel insâne durrun deâ rabbehu munîben ileyhi" ( İnsânın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O'na yalvarır ): Beşinci âyetin yorumunda gece ve gündüz sembolizmiyle açıklanan kabz ve bast hâlleri, burada insânın sıkıntı ve nîmet karşısındaki tavrı olarak somutlaşmaktadır. "Durr" kelimesi "zarar, sıkıntı, darlık" anlamına gelir ve tasavvufta "kabz" hâline tekâbül eder. Sıkıntı ve darlık zamanlarında nefs, aczini, fakrını ve Rabbine olan ihtiyâcını geçici de olsa idrâk ederek O'na yönelir... Kabz hâli, kulun Rabb-i Hâss'ına en yakın olduğu ânlardan biridir; çünkü benlik perdesi incelmiş, acz hâli o esmâya kapıyı aralamıştır.
"Kötü" zannedilen bir hâl dahi, hakikatte kulun kendi özel Rabbi (Rabb-i Hâss) ile bağ kurması için bir kapı aralayabilir. Yeter ki kul, o hâlin içindeki hikmeti okumayı bilsin.
Varlığın Tek Sahibi ve Bakış Açısının Değişimi
Bütün bu farklı mertebeler, tecellîler ve hâller, bizi tek bir hakikate götürür: Tevhid, yani varlığın birliği. Bütün kimlikler, suretler ve hâller fânidir, geçicidir. Bâkî olan, yalnızca Hakk'ın Vechidir. Bizim "ben" dediğimiz varlık, "benim hâlim" dediğimiz durum, aslında O'nun varlığı ve tecellîsinden ibarettir.
Varlık, Hakk’ındır, O’ndan başka her şey fânidir. Kur’an bunu anlatmaktadır. ‘Küllü men aleyhâ fân.’... “Küllü men” yani bütün kimlikler, ‘Aleyha fan.’ fani olacaktır... Ayrı ayrı varlıklar, kimliklerin hepsi Hakk’ın isimlerinin zuhurudur. Ayrı varlıklar dediği ortada gezen, dolaşan, yiyen, içen varlıklardır. Ama hepsi Hakk’ın varlığı olarak vardır. Kendilerine has bir varlık olarak değil yani Hakk’ın dışında ayrı bir varlık olarak değil.
Bu idrak, sâlikin bakış açısını kökünden değiştirir. Artık mesele, kötü hâllerden kurtulup iyi hâllere bürünmek değil, her hâlin içinde Hakk'ın fiilini, ismini ve tecellîsini seyretmektir. O zaman "kötü" veya "çirkin" diye bir şey kalmaz. Her şey yerli yerinde ve güzeldir. Eğer bir çirkinlik, bir noksanlık görüyorsak, bu, âlemin değil, bizim bakışımızın noksanlığındandır.
İrâdemizin bigâne kaldığı her şey, bizim için muzirdir, gerçi âlemde muzir, çirkin bir şey yoktur. Her şey güzel ve mükemmeldir, ancak bizim noksan gördüğümüz bütün hâlât, yine bizim noksaniyetimizi ifham eder. Huyumuzdaki zaif, onları bize nakıs olarak kabul ettirir. Bu vebal, noksaniyet ancak bize aittir; eğer beğenilmeğe lâyık olduksa her şeyi beğenir, âlemi bir gülşeni pür bedi’i, bir cenanı ebediyet olarak kabul ederiz. Bunu idrâk edecek bir mertebede değilsek azab içindeyiz.
Terzibaba Hazretleri'nin irfân mektebinde "hâl"in aslı budur. Hâl, Hakk'ın her an yenilenen tecellîsinin kulun kalbindeki aksi, onun kabiliyet aynasında beliren rengidir. Yolculuk, hâlleri değiştirmekten ziyade, o hâllere bakan gözü değiştirmektir. Göz değişince, görülen de değişir. Ve bir gün kul, her hâlin sahibinin, fâilinin, mevsûfunun ve mevcûdunun yalnızca Cenâb-ı Hakk olduğunu müşâhede eder. İşte o an, hâllerin gel-gitlerinden kurtulup, her hâli bir lütuf bilen bir rıza ve teslimiyet makamına erer.
Terzibaba Geleneğinde Hal'in Yaşanması
Mânevî hallerin seyir-i sülûk yolunda, yani bir dervişin gündelik hayatında, zikrinde, fikrinde, mürşidiyle olan münasebetinde nasıl yaşandığını, nasıl bir amele dönüştüğünü Terzibaba Hazretleri’nin irfân mektebinin ışığında anlamak gerekir. Zira tasavvuf, kuru bir nazariyat birikimi değil, bizzat yaşanan, tecrübe edilen ve kişiyi dönüştüren bir hâl ilmidir.
Bu yolun yolcusu için her an, bir imtihan ve bir idrak anıdır. Her nefes, ya huzur ile alınır ya da gaflet ile verilir. Tasavvuf büyükleri, sâlikin amellerini, yani gündelik hayatındaki pratiklerini, hallerini terbiye etmek ve kalbini arındırmak üzere tanzim etmişlerdir. Bu pratikler, birer reçete değil, kalbin ilahi tecellilere ayna olmasını sağlayacak birer cilalama usûlüdür.
An'ı Bilmek ve Gönlü Gözetmek: Vukûf ve Muhasebe
Yolun en temel adabı, anı bilmektir. Büyükler buna vukûf-u zamânî demişler. Yani, sâlikin her an kendi hâlinin farkında olması, o anın şükrü mü, yoksa özrü mü gerektirdiğini idrak etmesidir. Bu, bir nevi kalbin nabzını tutmaktır. O an Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun bir hâl içinde misin, yoksa nefsinin ve dünyanın aldatmacalarıyla meşgul müsün? Bu sual, sâlikin en sadık yoldaşıdır.
“insânın her an kendi hâlini bilmesi hâlinin şükrü mü, özrü mü gerektirdiğini anlaması” Yâni diyelim ki öğle namazını güzel bir şekilde kıldı, buna şükür gerektirmekte. Kendi kendine Rabb’ına şükür etti: “Yarabbi güzel bir hâl verdin, güzel bir ibâdet ettim” gibi. Veya biraz para, mülk verdin ben de başkalarına verdim, gibi şükür gerektiren hâller. Ama bunun dışında yaşadığımız hâl gafletle mi geçti, yoksa fiilimizi yaptık ama gerçek mâ’nâda üzerinde durmadan, pek samimi olmadan, görevimizi yapmış olalım diye mi yaptık, diye bu fiilde özrü gerektirmektedir. Yâni Yarabbi istiğfar ederim, ben burada biraz gaflette bulundum, yanlış yaptım gibi.
Bu hâl şuuru, beraberinde muhasebe yani nefs ile hesaplaşmayı getirir. Her günün, hatta her saatin sonunda derviş, kendi içine döner ve o günün muhasebesini yapar. Hangi hâl üzereydim? Gönlüme neler girdi, neler çıktı? Dilimden dökülen sözler, hangi hâlin eseriydi? Bu, bir tüccarın kâr-zarar hesabı yapmasından daha hassas bir iştir. Çünkü burada sermaye ömür, kâr ise Hakk’ın rızasıdır.
“Vukûf-u Zamânî” tasavvuf büyüklerince nefs murakabe ve muhasebesinden ibarettir. Hoca Hazretleri: “Muhasebe, her geçen saatin huzur veya gaflet noktasından hesaplanmasıdır. Eğer vaziyette noksan varsa «Bâz-ı Geşt» usulüne sarılıp amele yeniden başlanması lâzımdır.”
Bu yolun yolcusu, geçmişin pişmanlığı veya geleceğin kaygısıyla değil, "ibnü'l-vakt" yani "anın çocuğu" olarak yaşar. Her anı, Hakk’a açılan bir kapı bilir ve o kapıdan edeple girmeye çalışır. Gafletle geçen bir anın telafisi için hemen istiğfara sarılır, lütufla geçen bir anın kadrini bilip şükre yönelir. Bu sürekli uyanıklık hâli, kalbi masivadan, yani Hakk’ın gayrısından temizler ve onu tecelliye hazır hâle getirir. Eşyayı evinde tutar, ama gönlüne sokmaz. Çünkü bilir ki gönül, Sultan’ın nazargâhıdır.
Ama dışımızdaki şeyler hem dışımızda hem gönlümüzde ise onlara muhabbet etmişsek, hem zâhirleri itibariyle evimiz onlara mekan olmuş olur. Bâtınları itibariyle gönlümüz onlara mekan olmuş olur. Bunların hepsi bize çok büyük ağırlık getirir. O zaman eşya (şeiyyet) dediğimiz herhangi bir şeyleri bırakalım evimizin içinde dursun. Gönlümüzde hakkla dolsun, eşyayla dünya sevgisiyle dolmasın. O zaman hafiflemiş oluruz, rahatlamış oluruz.
Zikrin Kalbi: Kemmiyetten Keyfiyete, Nefyden İspata
Hâli terbiye etmenin en kuvvetli vasıtası şüphesiz **zikir**dir. Lakin zikir, sadece dilin tekrar ettiği kelimelerden ibaret değildir. Zikrin bir bedeni, bir de ruhu vardır. Bedeni, sayısı ve tekrarıdır; ruhu ise huzur ve şuurla, yani keyfiyetle yapılmasıdır. Terzibaba geleneği, Nakşibendî usûlünün de bir devamı olarak, zikirde keyfiyete, yani niteliğe ehemmiyet verir.
Hoca Alaeddin Attâr Hazretleri: “Dava kemiyette değil, keyfiyette çok zikirdir. Yâni huzur ve şuurla çok zikir… Kemmiyet ne kadar fazla olursa olsun, eseri has olmayınca boşuna yorgunluk demektir.”
Zikrin manasını yaşayarak keyfiyet elde edilir. Mesela Kelime-i Tevhid olan "Lâ ilâhe illâllah" zikri, iki kanatlı bir kuşa benzer. Bir kanadı [nefy](/wiki/nefy ve ispat) (yoklama), diğer kanadı ispattır (onaylama). Sâlik, "Lâ ilâhe" derken sadece sahte ilahları değil, kendi vehmî varlığını, benliğini, âlemde gördüğü bütün suretlerin müstakil varlıklarını "yok"lar. Kalbini bütün bu kayıtlardan temizler. Ardından "illâllah" derken, o boşalan gönül tahtına yalnızca Hakk’ın mutlak varlığını ispat eder, O’nu oturtur. Zikrin eseri, bu mânevî hâlin yaşanmasıyla ortaya çıkar.
“Zikrin eseri Tevhîd Kelimesindeki nefy kısmında beşeri vücudun yokluğa karıştığına, ispat kısmında da ulûhiyet cezbelerinden bir tecelli göründüğüne delâlet eden hâllerle meydana çıkar.”
Bu şuurla yapılan zikir, dağılmış olan hatıraları, vesveseleri, yani havâtırı toplayıp kalbi bir noktaya cem eder. Sayıya riayet etmek anlamına gelen "Vukûf-u Adedî" de bu topluluğu sağlamak için bir vasıtadır. Amaç sayıları tamamlamak değil, sayılar vesilesiyle kalbi dağınıklıktan kurtarıp huzura erdirmektir. Aksi takdirde, binlerce kez "Allah" diyen bir dilin ardında, binlerce farklı yere dağılmış bir kalp bulunabilir ki, bu zikrin eseri pek az olur.
Hâl Dili ve İlâhî Tabib: Mürşidin Rolü
Sâlikin bu yoldaki en büyük yardımcısı, hiç şüphesiz onun elinden tutan **mürşid**idir. Mürşid, yolun haritasını bilen bir rehber, aynı zamanda sâlikin mânevî hastalıklarını teşhis ve tedavi eden bir "ilâhî tabib"dir. Bu tabibin en mühim özelliği, sâlikin sadece sözlerine değil, hâline bakarak teşhis koymasıdır. Buna firaset denir. Kâmil bir mürşid, müridinin yüzündeki bir ifadeden, sesindeki bir tınıdan, hatta sükûtundan bile onun iç âleminde kopan fırtınaları veya esen seher yellerini anlar.
[72] İlâhî olan tabîblerin gönül ve din hastalıklarını, mürîdin ve yabancının sîmâsında ve onun sözünün lahninde ve onun gözünün renginde ve bütün bunlar olmaksızın dahi gönül yolundan anlaması beyânındadır. Zîrâ muhakkak onlar kalblerin câsuslarıdır. Binâenaleyh onlar ile sıdk ile oturun!
Bu firaset, Hakk’ın nuruyla bakmanın bir neticesidir. Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi, "Mü’minin firasetinden sakının, zîrâ o Allah’ın nûruyla nazar eder!" İnsân-ı Kâmil olan mürşid, bu nur ile baktığı için, sâlikin kendisine bile itiraf edemediği gizli hastalıkları görür ve ona göre bir mânevî reçete sunar. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin de ilk mürşidi Hazmi Tura Efendi ile olan ilk görüşmesi, bu hâl alışverişinin ne kadar canlı bir tecrübe olduğunu gösterir:
Anlat bakalım gördüklerini, Değerlendirelim hâllerini. Anlattım tüm gördüklerimi, Başımdan geçirdiklerimi. İki şeye sevindim dedi bana, Bunları anlatayım sana. Biri unutmamışsın bizleri, Diğeri gitmişsin hayli ileri.
Mürşid, müridin anlattığı "gördüklerini", yani mânevî tecrübelerini, rüyalarını ve hallerini dinler, onları değerlendirir ve yoluna nasıl devam edeceğini işaret eder. Bu ilişki, bir öğretmen-öğrenci ilişkisinden öte, bir tabip-hasta, hatta bir baba-evlat münasebeti gibidir. Sâlike düşen ise, bu ilahi tabibin huzuruna tam bir sıdk ve teslimiyetle çıkmak, hâlini gizlemeden ona açmaktır. Çünkü gizlenen hastalık tedavi edilemez.
Tecellî Sağanağı: Vecd, İstiğrak ve Vâkıa Hâlleri
Sâlik, zikir, murakabe ve riyazet gibi amellerle nefsini terbiye edip kalbini arındırdıkça, Cenâb-ı Hakk’tan kalbine bazı mânevî hâller akmaya başlar. Bu hâller bazen bir vecd (mânevî coşku), bazen bir istiğrak (kendinden geçme, Hakk’ın varlığında boğulma) şeklinde zuhur eder. Bu tecrübelerin en yoğun ve en şekillenmiş olanına ise vâkıa denir. Vâkıa, sâlikin zikrin galebesiyle beşerî şuurundan sıyrılıp mânevî âlemleri ve oradaki hakikatleri müşahede etmeye başladığı bir uyanış hâlidir.
Bu itibarla vâkıa, sâlikin zikrin galebesiyle şuur hâlinden müşâhede hâline intikal etmesidir. Başlangıçta müphem gibi görünen bu tecellî, zamanla keşif ve idrake dönüşür. Bu süreçte zuhûr eden hâller, Hakk’ın kalbi tedrîcî biçimde terbiye edişinin alâmetleridir. Vâkıa kuvvet kazandığında sâlik, Allah’ın dilediği ölçüde gayb âlemlerini ve oradaki hâlleri müşahede eder; kendisine ruhanî ilimler açılır ve nice acayip ve hayret verici tecellîlere şahit olur.
Bu haller, kuru bir hayal veya vehim değildir. Terzibaba Hazretleri’nin kendi seyr-i sülûk hatıratında anlattığı şu tecrübe, bir vâkıa anının ne kadar canlı ve sarsıcı olabildiğini gözler önüne serer. Yoğun zikir esnasında sâlik, kendi benliğinden soyunur ve mânevî bir merasimin ortasında bulur kendini:
Tekbirler ile birlikte “lebbeyk allahümme lebbeyk” in tamamını devamlı tekrarlıyorum, fakat o hâlin tesiri ile artık ben, bende değilim o zamana kadar hiç böyle bir hâle girmemiştim; “allahu ekber, allahu ekber, allah, allah” zikr ve fikri çok dehşet bir hâl idi, bir müddet sonra biraz sakinleşince selâm vererek ayrıldı. Arkasından Gavs’ül A’zam selâm vererek geldi selâmını aldım önümde duruyordu, bu arada yine çok şiddetli bir zikr’e başladım, ömrümde hiç bu acayip hâllerle hâllenmemiştim, adeta canımı severek veriyordum sanki can bayramı.
Bu "can bayramı" ifadesi mühimdir. Sâlik, nefsanî varlığının ölümünde, ruhunun dirilişini yaşar. Bu hâl içinde peygamberlerin ve evliyanın ruhaniyetleriyle hemhâl olur, onlardan mânevî feyiz alır. Hz. Âdem, Hz. İbrahim, Gavs’ül A’zam Abdülkadir Geylânî, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî gibi büyüklerin ruhaniyetleri, sâlikin kalbine misafir olur. Bu, bir sinema seyretmek gibi değil, bizzat yaşanan, terleten, sarsan, dönüştüren bir tecrübedir.
Arkadan Muhyiddin’i Arabi geldi selâm verdi, aldım; “medet ya şeyh’ül ekber medet ya imam-ı ilâhi” gibi sözler söyledim. O geldiğinde yine bende değişik hâller olmaya başladı. Son derece şiddetli bir zikre başladım, belki evvelkilerinden daha da şiddetli idi ve göğsümün sağ tarafında yavaş yavaş yayılan bir akım hissetmeye başladım.
Bu tür tecrübeler, sâlikin kalbini kuvvetlendirir, imanını yakîne dönüştürür. Artık onun için gayb, perdesi aralanmış bir hakikattir. Böyle bir vâkıadan sonra sâlik, dünyaya ve nefsine başka bir gözle bakar. Bu tecrübeler birer hediye olsa da, asıl maksat bu hallere takılıp kalmak değildir. Bunlar, yolcuyu daha ileriye teşvik eden, ona yolun doğruluğunu gösteren ilahi ikramlardır. Bazen bu yolda riyazet ve açlık gibi bedeni zorlayan ameller de ruhani hallerin zuhuruna vesile olur. Ancak kâmiller, bu tür harikulade hallere, yani **keramet**lere iltifat etmezler. Eğer bu hâller şeriat adabına uymayan birinde görülürse, ona istidrâc (derece derece helake sürüklenme) derler ve itibar etmezler. Asıl keramet, her hâl ve şartta istikamet üzere, yani dosdoğru olmak ve Hakk’ın ahlakıyla ahlaklanmaktır.
Terzibaba geleneğinde hal, yaşanmak içindir. Gönül küpünü âşıkların hallerini dinleyerek, okuyarak doldurmak, ibadet ve güzel ahlakla ruhu arındırmak ve bir gün o anlatılan hikâyelerin bizzat kendi hâlimiz olması için gayret etmektir. Belki bir gün, o samimi gayretin neticesinde, bizim de göğsümüze vahdet gülü takarlar. Bu yolun başı edep, ortası amel, sonu ise Hakk’ın lütfettiği güzel bir hâldir.
Füsûsu'l-Hikem'de Hal
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet sofrasına oturduğumuzda, hâl dediğimiz o sırrın, varlığın en derin dokusuna işlenmiş, vücûd ile adem (varlık ile yokluk) arasına gerilmiş ne ince bir nispet olduğunu idrak ederiz. Bu, ayağı yere basmayan bir vehim değil, kevnî nizamın ta kendisidir.
Füsûsu’l-Hikem, yani Hikmetlerin Özleri, bu meseleyi Zekeriyyâ (a.s.) kelimesindeki Mâlikiyye Hikmeti’nde öyle bir usûl ile açar ki, akıllar hayran kalır. Hâl, ne tam olarak “vardır” diyebileceğimiz bir nesnedir, ne de “yoktur” deyip geçebileceğimiz bir hiçlik. O, bir nisbettir, bir izâfettir. Tıpkı “âlim” olmak gibi. Bir yanda “ilim” vardır, bir yanda da ilim sâhibi “zât”. Peki “âlimlik” nerededir? O ne ilmin kendisidir ne de zâtın. İkisinin bir araya gelmesinden zuhûra gelen, gözle görülmez, elle tutulmaz ama hükmü apaçık ortada olan bir “hâl”dir.
Şeyh-i Ekber bu sırrı şöyle beyan eder:
Ve ism-i fâil rahîm ve râhimdir; ve hüküm halk ile muttasıf olmaz; zîrâ o bir emirdir ki, maânî kendi zevâtı için onu îcâb eder. İmdi ahvâl mevcûd değildir; ma'dûm da değildir. Ya'ni ahvâl için vücûdda "ayn" yoktur; zîrâ onlar nisbettir; ve ahvâl hükümde ma'dûm dahi değildir. Çünkü kendisiyle ilim kāim olan kimse "âlim” tesmiye olunur, o ise hâldir. Binâenaleyh âlim ilim ile mevsûf olan bir zâttır. O zâtın “ayn”ı değildir; ilmin dahi "ayn”ı değildir. Halbuki vâki'de ilimden ve kendisiyle ilim kāim bulunan zâttan gayrı yoktur; ve onun âlim oluşu bu ma'nâ ile ittisâfı sebebiyle bu zât için hâldir.
“Ahvâl” yani haller, ne var ne de yok. Vücûdda bir “ayn”ı, yani somut bir karşılığı yok, ama hükmü var. Hükmü olduğu için de “ma’dûm” yani yok sayılmaz. Sâlikin seyr-i sülûkta yaşadığı her bir vecd, her bir kabz (sıkıntı) ve bast (genişlik) hâli, bu vücûdî hakikatin bir tecellîsidir. O anlar, sâlikin varlık ile yokluk arasındaki salınımının, Hakk ile olan nisbetinin birer yansımasıdır.
Bu hallerin, bu nisbetlerin kaynağı, varlığın en temel katmanı, daha kâinat halk edilmeden evvelki mertebedir. O mertebenin adı A'yân-ı Sâbite’dir.
A’yân-ı Sâbite, yani “sabit özler”, bütün mahlûkatın Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsindeki hakikatleridir. Henüz dış dünyada bir vücûd kokusu almamış, ama Hakk’ın ilminde bütün sıfat ve halleriyle sabit olan mânevî suretlerdir. Her bir varlığın, her bir zerrenin, her bir insanın ne olacağı, hangi hâli yaşayacağı, hangi yolda yürüyeceği, o ilmî surette zaten bellidir, mevcuttur. Üzeyr Fassı’nda bu hakikat şöyle dile getirilir:
Ma'lûm olsun ki, a'yân-ı sâbite, Hak Teâlâ'nın ilmindeki şuûnât-ı zâtiyye ve niseb-i ilâhiyye olup, mümteniu't-tağayyür ve't-tebeddüldür. Binâenaleyh, ezelen ve ebeden hâriçte vücûdları yoktur. Belki, zât-ı ulûhiyyet'in mertebe-i ilmiyesinde mevhûm ve vücûd-ı izâfî ile mevcûddurlar.
Bu sabit özlerin en mühim vasfı ise, her birinin kendine has bir kabiliyeti, bir isti’dâdı olmasıdır. Şeyh-i Ekber buna İsti'dâd-ı Gayr-ı Mec'ûl, yani “yaratılmamış, sonradan verilmemiş kabiliyet” der. Bu, Hakk’ın kula bir şeyi zorla yaptırmadığının, kulun kendi hakikatinin neyi talep ettiyse Hakk’ın da ona o talebe göre tecellî ettiğinin en derin sırrıdır. Kulun özü ne ise, Hakk’tan da onu ister. Kendi hâli, kendi hakikatinin bir yansıması olur. Ya’kûb Fassı’nda bu durum, "Herkes kendi tabîatı ve tarîkati üzerine amel eder" (İsrâ, 84) âyet-i kerimesiyle perçinlenir:
Ve ayân-ı sâbite, ne hâl üzere idiyseler, kendilerine o şeyin teklîf olunmasını ve kendilerine o ahvâl ile “ceza” eylemesini, Hakk'a teklîf ederler. Ve onların bu teklifini Hak dahi, “ceza” olarak onlara verir. Ve binnetîce abdin üzerinde Hakk'ın eseri, ancak abdin hasebi, ya'ni ezelde ayn-ı sâbitesinin bulunduğu hâl üzere vukū❜ bulur.
Kulun ayn-ı sâbitesi, kendi isti’dâdıyla Hakk’a neyi “vermişse”, Hakk da ona o şekilde hükmeder.
İmdi kazâ-yı ilâhî eşyâ üzerine ancak eşyâ ile hükmetti. Ya'ni eşyâ ilm-i ilâhîde sübûtu hâlinde kendi nefislerinde, “ayn”larının ahvâlinden ne şey üzere sâbit olmuşlarsa, kazâ-yı ilâhî dahi o eşya üzeri- ne onların “ayn”larının verdiği ahvâl ve ahkâm ile hükmeder. Binâenaleyh Hak Teâlâ hiçbir ferd üzerine, hâriçten bir şey ile hükmetmez.
Bu noktada, Kazâ ve Kader kavramları da asıl manasına kavuşur. Kazâ, işte bu a’yân-ı sâbitenin isti’datlarına göre Hakk’ın ilm-i ezelîsindeki o küllî, değişmez hükmüdür. Zamandan ve mekândan münezzeh, topyekûn bir biliştir. Kader ise, o küllî hükmün, zaman ve mekân perdesinde, sebepler dairesinde birbiri ardınca, parça parça zuhûra gelmesidir.
Ve "kader”, eşyanın tekil hakikatinde ve özünde sabit olduğu şey üzerine, hükmün hiçbir fazlalık olmaksızın zamanla sınırlanmasıdır. Ya'ni “kader”, ilm-i ilâhîde eşyanın “ayn”ı iktizâsınca itâ ettiği hükmü ve ahvâli, vakt-i muayyende ve zamân-ı mukadderde icrâ edip, izhâr eylemektir.
Demek ki her bir hâl, kâinattaki her bir olay, ezeldeki o büyük planın, o Kazâ’nın, zaman sahnesinde birer Kader olarak belirmesidir. Sâlikin bir anlık istiğrakı, bir anlık füturu, hepsi o ezelî resmin bir parçasıdır.
Bu ilimdeki suretler, bu sabit hakikatler, varlık sahasına Nefes-i Rahmânî kavramıyla çıkar. Mutlak Vücûd olan Cenâb-ı Hakk, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim” hadis-i kudsîsinin sırrınca, kendi güzelliğini, kendi isim ve sıfatlarını görmek ve göstermek murad etti. Bu muhabbet ve iştiyak, Zât’ından bir tecellî olarak, bütün âlemleri içine alan bir “nefes” gibi yayıldı. İşte bu Nefes-i Rahmânî, yani Rahmân’ın Nefesi, içinde potansiyel olarak bulunan bütün a’yân-ı sâbiteyi, o ilmî suretleri, varlık sahasına taşıdı.
Yani Hak, ahadiyet zâtında (biricik özünde) gizli olan bütün sıfatlarının ve ilâhî isimlerinin kuvveden fiile (potansiyelden gerçeğe) çıkmasını dilediğinde, Nefes-i Rahmânî (Rahmân'ın nefesi) ile, o isimlerin mazharlarının (tecelli yerlerinin) suretleri ilâhî ilimde belirdi ve her biri ilmen (ilim olarak) belirlenip birbirinden ayrıldı.
Bu Nefes, ilk olarak “Amâ” denilen, ne üstünde ne altında hava olan, her şeyden arınmış, latîf, nurânî bir bulut mertebesinde tecellî etti. Sonra o buluttan galaksiler, yıldızlar, gezegenler ve içindeki her bir zerre, kendi isti’dâdı ne ise ona göre bir hâl ve suret bularak zuhûra geldi. Her şey, o tek Nefes’in farklı yoğunluk ve mertebelerdeki tecellîsidir.
Bu muazzam hikmetin insandaki en kâmil yansıması ise peygamberler ve velîlerdir. Onlar, bu ilâhî işleyişin sırrına vâkıf olanlardır. Özellikle peygamberlerin, biri halka dönük “nübüvvet”, diğeri Hakk’a dönük “velâyet” olmak üzere iki yönü vardır. Velâyet yönleriyle, yani bâtınî cepheleriyle, her bir şahsın ayn-ı sâbitesinin neyi gerektirdiğini, kimin iman edip kimin etmeyeceğini bilirler. Bu, sırr-ı kader ilmidir. Fakat nübüvvet yönleriyle, yani zâhirî cepheleriyle, bu bilgiyi bir kenara bırakıp, ilâhî emri herkese eşit olarak tebliğ etmekle mükelleftirler.
Eğer “emr-i irâdî” kendisine münkeşif olsa, Zeyd’e ve emsâline teblîğ-i ahkâmdan vazgeçer veyâ fütûr vâki’ olur idi. İşte enbiyâ ve rusül-i kirâmın efdal ve eşref ve a’refi olan zübde-i kâinât ve server-i mevcûdât olan ( ) Efendimiz hazretleri bu hakîkati müşâhede buyurduklarından dolayıأمِــرْت َسْــتَقِم ْ كَمَــفَ(Hûd, 11/112) [Emrolunduğun gibi müstakîm ol!] âyet-i kerîmesini müştemil olduğu için “Sûre-i Hûd beni ihtiyarlattı!” buyurdular.
Bu, bir peygamberin yaşadığı en yüce “hâl”lerden biridir. Bir yanda kaderin sırrını bilmenin getirdiği irfân, diğer yanda şeriatın emrini herkese eşit uygulama sorumluluğunun getirdiği ağır yük. Bu iki kanat arasındaki denge, Muhammedî mîzanın ta kendisidir.
Füsûs penceresinden baktığımızda “hâl”, sâlikin yolda karşılaştığı anlık bir tecrübeden çok daha öte bir manaya bürünür. Hâl; varlığın ezeldeki kökünün, yani ayn-ı sâbitesinin, zaman aynasında beliren bir yansımasıdır. O, kulun kendi hakikatinin lisanıdır. O, Kazâ’nın Kader perdesindeki tecellîsidir. O, Ahadiyet denizinden kopup gelen Nefes-i Rahmânî dalgalarının, kulun varlık sahilinde bıraktığı bir izdir. Bu izi okuyabilen, kendi hâlini anlayabilen, kendi hakikatini ve Rabbini bilme yolunda en büyük adımı atmış olur.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
İrfan yolunun yolcusu için en çetin menzillerden biri, aklın ikilik tuzağından kurtulup zıtların birliğini idrak ettiği cem makamı sahasıdır. Âlemler, zahirde hep zıtlıklar üzerine kurulmuş gibidir: iyi ve kötü, güzel ve çirkin, rahmet ve gazap, varlık ve yokluk. Akıl, bu ikiliklerden birini seçip diğerini reddetmeye meyyaldir. Oysa hakikat, bu zıtların her birinin aynı kaynaktan, tek bir Hüvviyet’ten zuhûr ettiğini fısıldar. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem'i, bu sırlı kapıyı aralayan bir anahtar gibidir. Bize, aklın “çelişki” dediği yerde, kalbin nasıl bir Tevhid müşahede ettiğini öğretir. Bu makamda artık “o” veya “bu” yoktur; her şeyin “O’ndan” olduğu, “O’nunla” olduğu ve “O’na” döndüğü idraki vardır.
Hakikatin bu vechesini anlamak, sâlikin hâlini kökten değiştirir. Artık o, başına gelen bir musibette kahrı değil, kahrın perdesi ardındaki rahmeti görmeye başlar. Zehirde şifayı, yoklukta varlığı, elemde lezzeti sezer. Çünkü bilir ki, bütün bu hâller, aynı denizin farklı dalgalarıdır.
Rahmetin Her Şeyi Kuşatması: Kahrın İçindeki Lütuf
İlk bakışta, rahmet ve azap birbirinin zıddıdır. Biri lütuf, diğeri kahırdır. Ancak hikmet nazarıyla bakıldığında, her ikisinin de aynı İlâhî Rahmet’in farklı tecellîleri olduğu görülür. Zekeriyyâ (a.s.) kelimesindeki hikmet, bu sırrı bize açar. Rahmet, sadece hoşa giden, tabiata uygun gelen şeyleri değil, var olan her şeyi kuşatır. Çünkü varlık vermek, bizâtihî en büyük rahmettir.
Yani eşyanın yaratılmasında veya rahmetin varlık ve hüküm olarak bütün eşyaya yayılmasında bir maksat vardır ki, o da ancak Hakk'ın mutlak varlığının kendisinde potansiyel olarak mevcut olan bağıntılarının yatkınlıkları doğrultusunda fiilen ortaya çıkmasıdır. Bu da onların Rahman'ın nefesiyle üflenmesiyle (varlık kazanmasıyla) meydana gelir. İşte bu, hepsini kapsayan bir rahmettir. Bu sebeple, bu rahmetin kapsamına giren eşya hakkında özel bir amacın gerçekleşmesi ve onların tabiatına uygun gelen şey önemli değildir. Her şeyin ezelî yatkınlığı ne ise, bu rahmetin inişinde iman, hidayet, nimet ve zevk ve rahat gibi tabiata uygun gelen; ve küfür, dalalet, azap, elem ve rahatsızlık gibi tabiata uygun gelmeyen birtakım haller o şeye gelir.
Cenâb-ı Hakk’ın Nefes-i Rahmânî’si ile varlık sahasına çıkardığı her şey, bu zuhûra gelişle zaten en büyük rahmet payını almıştır. Küfür ve dalâletin, elemin ve rahatsızlığın var olması, onların da bu varlık rahmetinden pay aldığına delildir. Onlar, var olmamaktan iyidir. Onların zuhûru, kendi a'yân-ı sâbite’lerinin, yani ezelî hakikatlerinin talebidir. Bu yüzden ârif, kâfire bile hor bakmaz; onun varlığında da o varlık verici rahmetin bir tecellîsini görür, sadece isti’dâdının (kabiliyetinin) gereği olan hâlin zuhûr ettiğini bilir.
Bu idrak o kadar derindir ki, sâlik en kahredici görünen İlâhî isimden bile rahmet talep edebilir. Bu, zıtların birliğinin en ileri noktasıdır:
Hattâ esmadan Müntakım ismiyle "Yâ Müntakım, irhamnî" demek vardır; yani merhamet et manasınadır ve sâil bu duâsıyla kendisine zulmeden zâlimden ahz-i intikamı ve bu suretle azâbın tahaffüfünü, hafifletilmesini murâd eder. Bu da kezâlik bir rahmet-i hâssadır. Bakın bunlar birbirine zıt olan rahmetler onları ifade etmek istiyor, yani esma-i ilahiye zıtlık üzere olduğundan her bir esmanın da bir zuhuru olduğundan, her bir zıt zuhur birbirine zıt olmakla beraber rahmetini taleb ediyor.
“Ey İntikam Alan (Müntakım), bana merhamet et!” demek, aklın alacağı bir iş değildir. Ama ârif bilir ki, zâlimden intikam alınması, mazlum için bir rahmettir. Böylece Müntakım isminin tecellîsi, aynı anda hem kahır hem de rahmet olur. Her isim, kendi hazinesinden bir rahmet sunar; yeter ki sâlik, o ismin tecellîsine uygun bir hâl ile talepte bulunsun.
Kalbin Halleri ve Tecellînin Niteliği
İlâhî tecellîler mutlak ve renksizdir. Ancak zuhûr ettikleri mahal olan kulun kalbine, o kalbin hâline ve rengine bürünerek iner. Su, renksizdir ama girdiği bardağın rengini alır. Sâlikin kalbi de o bardak gibidir. Kalpte korku varsa, tecellî korkutucu bir surette; kalpte huzur varsa, huzur verici bir surette belirir. Bu sır, Îsâ (a.s.) kelimesinde, Cebrail’in (a.s.) Hz. Meryem’e temessülünde apaçık görülür.
Eğer Cebrâîl (a.s.), ona bu vakitte, bu hâl-i havf ve inkıbâzda iken nefhede idi, vâlidesinin bu hâl-i havf ve inkıbâzından dolayı, Îsâ (a.s.) öyle bir şenîu'l-hilkat ve vasf ile çıkardı ki, hiçbir kimse onunla sohbet ve müvânesete tâkat getiremez idi. Belki sûretinin çirkinliğinden dolayı, herkes kendisinden kaçar idi.
Hz. Meryem, karşısında aniden beliren güzel delikanlıdan korkmuş, bir anlık bir kabz (mânevî sıkıntı) hâline girmiştir. Eğer Cebrail (a.s.) o nefha-i ilâhîyi tam o anda üfleseydi, o korku ve sıkıntı hâli, doğacak olan çocuğun hilkatine, yani halkına sirayet edecekti. Ancak Cebrail (a.s.) kendisini tanıtıp müjdeyi verince, Hz. Meryem’in kalbi bir inbisat (genişleme, ferahlama) hâline büründü. İşte Îsâ (a.s.), bu ferah ve huzur hâlinin neticesi olarak o mübarek surette zuhûr etti.
Başına gelen her hâdise, senin kalbinin o anki durumuna bir aynadır. Tecellî, senin hâlinin elbisesini giyer. Eğer dünya sana bir zindan gibi geliyorsa, bil ki zindan olan kalbindir. Eğer bir cennet gibi geliyorsa, bil ki o cennet senin kalbindeki huzurun yansımasıdır. Öyleyse sâlikin işi, dışarıyı değiştirmek değil, kalbini her an gelecek olan tecellîyi en güzel surette karşılayacak şekilde hazırlamaktır.
Tenzih ve Teşbih Dengesi: Hakk'ın Kulun Kuvvetleri Olması
İrfan yolunun en ince mîzanı, tenzih ve teşbih dengesidir. Tenzih, Hakk’ı her türlü yaratılmışlık sıfatından uzak tutmak, O’nun hiçbir şeye benzemediğini (Leyse ke-mislihî şey’un) bilmektir. Teşbih ise, Hakk’ın her şeyde tecellî ettiğini, her şeye yakın olduğunu (Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm) müşahede etmektir. Bu iki kanat olmadan Tevhid semasında uçulmaz. Sadece tenzih, kişiyi Hakk’tan uzak bir soyutlamaya; sadece teşbih ise panteizme veya hulûle götürür. Muhammedî mîzan, bu ikisini cem etmektir.
Bu cem makamının zirvesi, meşhur kudsî hadiste ifade edilir: “Ben kulumun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” Bu, en saf teşbih ifadesidir. Hakk, kulun âzâlarının ve kuvvetlerinin aynı olduğunu söylüyor. Bu nasıl olur?
Ya'ni Hak, bir hüviyetini abdin a'zâ-yı muhtelifesinin “ayn”ı kıldı da, ab- din sem'i ve basarı ve eli ayağı ve sâir kuvâ ve aʼzâsı oldu; ve her bir kuvvet ve uzuvda, O'nun bir hüviyeti birer sıfatla zuhûr etti; ve bu zuhûr sebebiyle, her bir kuvvette abd için bir ilim ve bir kemâl hâsıl oldu; ve biriyle hâsıl olan ilim ve kemâl, diğeri ile hâsıl olana benzemedi. Şu hâlde bir hüviyetten fâiz olan ilim, bir hakîkatten ibârettir. Velâkin kuvâ ve cevârihin ihtilafına binâen muhtelif sûrette zâhir ve müteayyin oldu. O hakîkat-i vâhide tıpkı suya ben- zer. Nitekim su, çıktığı mahallin muktezâsına göre, baʼzan tatlı ve lezzetli, ve ba'zan dahi tuzlu ve acı olur. Fakat lezzeti nasıl olursa olsun, ona yine su de- nir.
Tek bir Hüviyet, tek bir Hakikat, kulun farklı kuvvelerinde farklı sıfatlarla zuhûr eder. Gözde “Basîr” (Gören) olarak, kulakta “Semî’” (İşiten) olarak tecellî eder. Aslolan hakikat, su gibi tektir. Ama çıktığı yere, yani göze veya kulağa göre farklı bir tat, farklı bir işlev kazanır. Bu hâli yaşayan ârif, artık kendinden bir fiil sâdır olduğunu görmez. Görenin de, gösterenin de, görünenin de aynı Hakikat’in farklı yüzleri olduğunu zevk eder. Bu, kulun kendi varlığından fânî olup Hakk’ın varlığıyla bâkî olduğu Fenâfillah ve Bekâbillah makamlarının bir tecrübesidir.
İmtihan, Lütuf ve İlahi Kelamdaki İncelikler
Zıtların birliği idraki, sâlikin bela ve imtihana bakışını da değiştirir. Hadîs-i şerîfte buyurulduğu gibi, belanın en şiddetlisi peygamberlere, sonra velîlere, sonra da mertebelerine göre diğer müminlere gelir.
Belânın en şiddetlisi enbiyâ üzeri- ne, sonra evliyâ, sonra da onların emsâli üzerinedir.
Bu, belanın aslında bir uzaklaştırma değil, bir yakınlaştırma vesilesi olduğunu gösterir. Cenâb-ı Hakk, en sevdiklerini en çetin imtihanlarla sınar. Çünkü sabır, metanet gibi cevherler ancak bu ateşin potasında ortaya çıkar. Mûsâ (a.s.), Kıbtî’yi öldürmesiyle başlayan bir dizi fitne ve imtihandan geçirilmiştir. Bu imtihanlar, onun peygamberlik kemâline ulaşması için ilâhî bir terbiye idi.
Bu incelik, sadece hadiselerde değil, İlâhî Kelâm’ın kendisinde de mevcuttur. Bazen Hak kelâmında bir iltibas, yani bir kapalılık, bir örtü bulunur. Bu da kulun idrakini ve imanını sınamak içindir. Yahyâ (a.s.) ve Îsâ (a.s.) kıssasında bu durumun güzel bir örneğini görürüz. Kur’an’da hem Hakk’ın Yahyâ’ya selâmı (“Ve selâmun aleyhi…”) hem de Îsâ’nın kendi kendine selâmı (“Ves-selâmu aleyye…”) zikredilir. Şeyh-i Ekber, Hakk’ın selâmının, kulun kendi nefsine olan selâmından daha kuvvetli ve iltibası (belirsizliği) kaldırıcı olduğunu söyler.
Fakat Hakk'ın Yahya (a.s.) üzerine olan selâmı, cenâb-ı Yahya hakkındaki ilahi lutufta vâki' olan örtüyü kaldırır. Zîrâ Hak kelâmında sâdıktır. Ve Hak söylediği vakit doğru söyler. Fakat İsâ (a.s.)ın kendi nefsi üzerine selâmı, onun hakkında olan inâyet-i ilâhiyyede vâki' iltibası ref etmek hususunda Hakk'ın Yahya (a.s.)a olan selâmı gibi değildir. Çünkü her konuşanın konuşmasında doğruluk lâzım gelmez.
Îsâ (a.s.) beşiğinde konuşarak bir mucize göstermiştir ve sözü doğrudur. Ancak yine de konuşan bir mahlûktur ve her konuşanın sözünde yanılma ihtimali vardır. Fakat konuşan bizzat Cenâb-ı Hakk olduğunda, o sözde hiçbir şüphe, hiçbir iltibas kalmaz. Bu ince fark, sâlike şunu öğretir: Kendi keşfine, kendi hâline güvenme. Aslolan, Hakk’ın sana olan hitabıdır. En büyük keşif, en büyük keramet, Kur’an’ın ve Sünnet’in açık hükümlerine şüphesiz teslim olmaktır.
Sırr-ı Kader ve Teslimiyet
Bütün bu zıtların zuhûru, rahmetin kahrı kuşatması, lütfun imtihanla gelmesi… Hepsi tek bir noktada düğümlenir: Sırr-ı Kader. Her şey, ilm-i ilâhîde sâbit olan hakikatlerin (a’yân-ı sâbite) kendi kabiliyet dilleriyle (lisân-ı isti’dâd) talep ettikleri şeylerin zaman ve mekân perdesinde zuhûrundan ibarettir. Mûsâ (a.s.) kıssasında Firavun’un binlerce çocuğu katletmesi gibi akıl almaz bir hadisenin hikmeti de burada yatar.
Bu mesele, ezelî yatkınlığa ilişkindir. Çünkü Yüce Allah, ilâhî ilminde sabit olan sabit hakikatlere, kendi yatkınlık dilleriyle talep ettikleri halleri verir.
O katledilen çocuklar, kendi ezelî isti’dâdları ile şehit olarak Mûsevî ruha kuvvet vermeyi talep etmişlerdi. Firavun’un isti’dâdı zulmetmeyi, Mûsâ’nın (a.s.) isti’dâdı ise bu zorlu yoldan geçerek kemâle ermeyi gerektiriyordu. Hakîm olan Hakk, her şeye sadece kabiliyetinin ve talebinin gereğini verir.
Bu sırra vâkıf olan ehlullah, artık Hakk’tan bir şey talep etmeyi bırakır. Onlar, ücret şartıyla kulluk yapan dilenciler gibi değildir.
Bu sebeple onlar Hak'tan hiçbir şey taleb etmeyip, kendi ism-i hâslarının (özel isimlerinin) hazînesinde meknûz (gizli) olan ahvâlin (hallerin) zuhûruna (ortaya çıkışına) intizârla (bekleyişle) vârid olacak (gelecek) ahkâmı (hükümleri) kabûl etmek üzere mahallerini, yani ahvâl ve ahkâmın mevridi (geldiği yer) olan kalblerini, ihzâr ettiler (hazırladılar).
Onların bütün işi, kalplerini bir ayna gibi saf ve parlak tutmaktır. Gelen kazâ ve kader ne olursa olsun, o aynada en güzel şekilde yansımasını sağlamaktır. Onlar bilirler ki, her gelen O’ndandır ve her gelende bir hikmet ve rahmet gizlidir. İşte bu, zıtların birliğini sadece bilmek değil, o bilgiyle yaşamak, o hâl ile hallenmektir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Hal
Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin okyanus misali eseri Mesnevî-i Şerîf'e daldığımızda, "hal" kavramının kuru bir tarifle değil, yaşayan, soluk alan, kanat çırpan bir tecrübe olarak karşımıza çıktığını görürüz. O, hikmetini nazariyat kitaplarının tozlu sayfalarına hapsetmez; bir hikâyenin kalbine, bir teşbihin kanadına, bir âşığın narasına gizler. Mesnevî, hâli anlatmaz, hâli yaşatır. Zira Mesnevî'nin kendisi, Hüsâmeddin Çelebi gibi bir kâmilin cezbesiyle, Hazret-i Pîr'in kalbinden coşan ilâhî bir hâlin kâğıda dökülmüş suretidir. Bu yüzden onun satırları arasında gezinirken, aklımızın değil, kalbimizin kulağıyla dinlememiz icap eder.
Sembollerin Diliyle Hâli Anlamak: Kabuk ve Öz, Sirke ve Bal
Hazret-i Mevlânâ, hakikati doğrudan beyanenin bazen onu örteceğini bilir. Bu yüzden en derin manaları en sade sembollere yükler. Hâl dediğimiz o latif tecrübe de, bu semboller perdesinin ardından kendini gösterir. En temel temsillerden biri, kabuk ve öz ayrımıdır. Beden bir kabuk, ruh ise onun içindeki öz, yani cevherdir. Hâl, o cevherin kokusudur, tadıdır.
Ey ma'nânın tâlibi, senin cismin ve tenin kabuk ve rûhun içtir. Eğer sen kendi cismâniyet ve teninin tantanası ve mevhûm olan varlığını kırıp latîf olan rûhun sıfatıyla kalırsan o latîf için ve rûhun destânını dinlersin ve onun ahvâl-i latîfesini görürsün. Cevizlerin kabukları içinde sesleri vardır. İçin ve yağın ise bir sesi nerededir?
Cismaniyetin gürültüsü, yani kabuğun sesi, içte olanın, ruhun latif hallerinin ("ahvâl-i latîfesini") duyulmasına manidir. Sâlik, kendi vehmî varlığını, yani kabuğunu kırdıkça, o sessizliğin içindeki sesi, ruhun destanını dinlemeye başlar. Hâl, o destanın nağmeleridir. Dünyanın gürültüsü içinde duyulmaz, ancak kalp sükûna erdiğinde işitilir.
Bir başka güçlü temsil, irşad vazifesiyle hâlin ilişkisini anlatan bal ve sirke teşbihidir. İnsanın nefsani sıfatları "sirke" gibi ekşi ve yakıcıdır; bunlar ilâhî kahır tecellîlerinin bir yansımasıdır. Ruhani sıfatlar ise "bal" gibi tatlı ve şifalıdır; bunlar da ilâhî lütuf tecellîleridir. Mürşid-i kâmil, yani İnsân-ı Kâmil, bu iki zıddı bir araya getiren ilâhî bir tabiptir.
Nefsânî sıfatlarla ortaya çıkış ilâhî kahır olup, bu kahır sirke gibidir; ruhanî sıfatlarla ortaya çıkış ise ilâhî lutuf olup, bu lutuf bal gibidir. İskencübîn şerbeti ise mizacı bozan safrâyı def' edip bedenin sıhhatini ıslah için kullanılan bir terkîb olduğundan ne pek ekşi, ne de pek tatlı olmayıp mayhoş olmak lâzım gelir. Binâenaleyh insân-ı kâmil bal ve şeker gibi tatlı ve latîf olan ahvâl-i rûhiyyesi ile insân-ı nâkısın sirke gibi ekşi olan ahvâl-i nefsâniyyesini ta'dîl eder.
Burada hal, sadece kişisel bir tecrübe olmaktan çıkar, mürşid ile mürid arasındaki mânevî alışverişin temel unsuru haline gelir. Mürşidin kâmil hâli (bal), müridin ham ve nefsanî hâlini (sirke) dengeler, tedavi eder. Bu mânevî eczanın adı "iskencübîn"dir. Eğer mürşidin bal misali hâli, müridin sirke kesilmiş nefsine tesir etmezse, o mânevî terbiye "halel içinde gelir," yani bozulur.
Hâlin bir diğer yüzü ise imtihandır. Sâlik, seyr-i sülûk yolunda lütuf ve kahır tecellîleriyle bir kazanda kaynar gibi imtihan edilir. Bu kaynamanın neticesinde yüzeye çıkan köpük, onun hakiki hâlini ortaya serer.
"Seni lütuf ve kahır tecellilerim içinde birçok defa kaynatsam ve imtihan etsem, senin kaynamanın köpüğü olan hallerinde, sözlerinde ve fiillerinde hiçbir nefsanî hile bulmam."
Hakk Teâlâ'nın kâmil kuluna hitabındaki bu ifade, hâlin bir samimiyet ölçüsü olduğunu gösterir. Ham olan ruh, imtihan ateşinde kaynayınca içindeki tortuyu, nefsanî hileleri köpük gibi dışarı atar. Fakat pişmiş, saflaşmış olan İnsân-ı Kâmil'in hâli, o kaynamanın içinde dahi saf ve durudur. Onun köpüğünde hile bulunmaz. Bu sebeple imtihanlar bile ondan utanır. Demek ki hâl, kişinin içindeki hakikatin, en zorlu anlarda dışa vuran en çıplak suretidir.
Kıssaların Aynasında Hâl Değişimi: İbrahim Edhem'den Sultan Mahmud'a
Mesnevî, hâl değişiminin en çarpıcı örneklerini kıssaların aynasında gösterir. Bir anlık bir tecellî, bir ilâhî nazar, bir kalbî uyanış, bir insanın bütün hayatını, bütün varlığını nasıl alt üst eder, kıssalar bunu bize yaşatarak anlatır. Belh sultanı İbrahim Edhem'in hikâyesi, bu ani ve köklü hal değişiminin zirve bir misalidir.
İbrâhîm Edhem (k.s.) pâdişâhlık zamânında ava gitmiş idi. Bir âhûnun arkasından, askerinden tamâmiyle ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu... Ahû söze gelip, yüzünü arkasına çevirerek dedi: ما خلقت لهذا Ya'nî "Sen bunun için yaratılmadın"... O âhûyu avlamak istedi; Hak Teâlâ ise, onu âhû ile avladı; tâ ki bu âlemde Hakk'ın murâdı vâki' olur idiğini bilesin!
Bu, bir cezbe hâlidir. Avcıyken av olmak, zâhirde bir ceylanı kovalarken bâtında Hakk'ın avı olmaktır. Bir anlık bir hâl, İbrahim Edhem'in saltanatını, tacını, tahtını ayağının altına aldırır. Murassa elbisesini verip çoban abasını giymesi, dıştaki bu değişikliğin, içte yaşanan o muazzam hâl inkılabının sadece bir sembolüdür. Hâl, kişiyi alıştığı, bildiği her şeyden koparıp, hiç bilmediği bir âleme çeken ilâhî bir kasırgaya benzer.
Bazen de hâl, bir başkasının durumunu anlamak için girilen bir kılık, bir tecrübedir. Sultan Mahmud'un hırsızların arasına karışması kıssası buna işaret eder.
Gecenin ve hırsızların hikâyesidir ki, gece Sultan Mahmud "Ben sizden biriyim" diye onların arasına karıştı ve onların hallerine vâkıf olması...
Bu, sadece bir macera değildir. Bir sultanın, halkının en alt tabakasının, suçluların bile hâlini anlamak için kendi sultanlık hâlinden sıyrılıp onların arasına karışmasıdır. Bu, bir mürşidin, irşad edeceği kişinin hâlini anlamak için onun seviyesine inmesi gerektiğine dair de latif bir işarettir. Hâle vâkıf olmadan hüküm verilmez, irşad edilmez.
Bazen de en kötü sandığımız bir hâl, bizi en büyük lütfa ulaştırır. Polis korkusuyla tanımadığı bir bağa kaçan âşığın, orada maşukasını bulup polise dua etmesi gibi.
O âşıkın hikâyesinin tamâmıdır ki, polisten kendisinin meçhûlü olan bir bağa kaçıp, ma'şûkayı bağda buldu ve sevincinden polise hayır duâ ederdi ve derdi ki ..... عَسَى أَنْ تَكْرَهُوا الْخ (Bakara, 2/216) yani "Bazen bir şeyi kötü görürsünüz, hâlbuki o sizin için hayırlıdır..."
Bu kıssa, hâllerin zâhirine aldanmamayı öğretir. Korku ve kaçış hâli, vuslat ve sevinç hâline dönüşmüştür. Şer gibi görünen, hayrın ta kendisi olmuştur. Bu, Hakk'ın işleyişindeki sırrı, zıtların birliğini (Cem makamı) anlamak için ne güzel bir misaldir. Demek ki sâlik, başına gelen hâlleri, ister daralma ister genişleme olsun, sabır ve teslimiyetle karşılamalıdır. Zira o korku bulutunun ardından vuslat güneşi doğabilir.
Aşkın Deliliği ve Mürşidin Lüzumu
Mânevî hâllerin en şiddetlisi, en akıl almazı, şüphesiz aşk ile gelendir. Aşk, akl-ı cüz'î'nin, yani her şeyi ölçüp biçen parça aklın sınırlarını paramparça eden bir sel gibidir. Bu yüzden akıl, aşkın hâlini anlayamaz, onu inkâr eder.
Cüz'î akıl her ne kadar sır sahibi gibi görünse de, aşkı inkâr eder. Cüz'î akıl her ne kadar mantık, beyân, bedî', maânî gibi ulûmu bilmek ve anlamakda sahib-i sır görünürse de, bî-hodluk âleminin ahvâline vakıf olamadığı için, bu hâli saçma ve hurâfât addeder ve aşk denildiği vakit, meyl-i nefsânîyi anlar.
Akl-ı cüz'î, aşk hâlini gördüğünde ona "delilik" der. Zira âşığın hâli, aklın mantığına sığmaz. Âşık, kendi benliğinden geçmiş, "bî-hodluk" (kendinden geçme) âlemine dalmıştır. Bu yüzden dışarıdan bakanlar, onun hâlini bir hastalık zanneder.
Akıl onun sevdasından kör ve sağırdır... Hatta akıl sahipleri aşığın hallerine ve tavırlarına bakıp ona deli derler ve tımarhaneye bile koyarlar. Nitekim ilahi aşıklardan Ebû Bekr-i Şiblî hazretlerini yirmi iki kere tımarhaneye götürdüklerini Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns adlı eserinde belirtir.
Fakat bu, avamın beyin bozukluğundan kaynaklanan deliliği değildir. Bu, ilâhî bir sarhoşluk, daha yüksek bir aklın tecellîsidir. Tıp kitapları bu "hâle" bir çare bulamaz. İşte bu tehlikeli, akılların şaştığı, yolların kaybolduğu aşk vadisinde, yolcuya bir rehber, bir kılavuz mutlak surette lazımdır. O rehber, mürşid-i kâmildir.
"Haberdar olan bir şeyhin tedbirinden başka mademki senin gören bir kalbin yoktur, nasıl gidersin?"
Mürşid, bu yolun hâllerinden "haberdar" olandır. Onun "gören bir kalbi" vardır. Kendi aklına ve nefsine güvenerek bu yola çıkan ise, kanatları henüz çıkmamış bir kuşun yüksek zirvelere uçmaya kalkması gibidir ki, sonu helâk olmaktır. Niyâzî-i Mısrî Hazretleri'nin dediği gibi: "Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana hakka’l-yakîn, Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş!" Mürşid, sâlikin yaşadığı hâlin rahmanî mi, şeytanî mi olduğunu ayırt eden bir mihenk taşıdır. O olmadan girilen her hâl, bir istidraç, bir aldanma tehlikesi taşır.
Hâlin En Yücesi: Fenâ ve Bekâ Tecrübesi
Hâllerin bir başlangıcı olduğu gibi, bir zirvesi de vardır. Bu zirve, sâlikin kendi izâfî varlığından tamamen soyunup Hakk'ın varlığında yok olduğu fenâ ve O'nunla yeniden var olduğu bekâ makamlarıdır. Bu öylesine yüce bir hâldir ki, bu kesret âleminin, yani çokluk dünyasının işleri bile o hâlin sahibine ağır gelir. Mesnevî'nin yazılmasına vesile olan Hüsâmeddin Çelebi'nin Mesnevî'nin ikinci cildinin yazımına ara verilmesine sebep olan "özr-i hâlî"si (hâle dayalı mazeret) buna işaret eder.
Sâlisen hazretin hâl-i fenâ içinde bulunmaları da muhtemeldir ki, bu hâl-i âlî içinde bulunan evliyâullaha âlem-i keserât îcâbından olan yazma ve okuma müşkil gelir; ve hâl-i bekāya gelinceye kadar, bu husûsa kendisinde kuvvet ve tâkat göremez.
Fenâ hâli, kişiyi bu dünyanın gereklerinden öylesine koparır ki, en hayırlı işlerden olan yazma ve okuma bile bir yük haline gelebilir. Çünkü o hâlde "ben" ve "sen" kalmamış, her şey Bir'in içinde erimiştir. O hâldeki sükût, binlerce kitaptan daha beliğdir.
Bu yokluk hâlinden sonra gelen bekâ (Hakk ile var olma) hâli ise, "ittihad" yani birlik makamıdır. Artık o kulun fiilleri, hâlleri, sözleri kendinden değil, Hakk'tandır. O, içi ilâhî aşk ile dolu bir kap gibidir ve o kaptan ancak içindeki sızar.
Ehl-i hakikat bu makāma “makām-ı ittihad" derler... bütün ahvâlinde bu cisimden Hakk'ın varlığı ve sıfatı sızar.
Bu, hâlin makama dönüştüğü, geçici tecellînin kalıcı bir sıfat olduğu mertebedir. O kulun kuvveti artık damarlarındaki kandan değil, "bilâ-vâsıta Hakk'ın kuvvetinden sızar." Onun her hâli, Hakk'ın bir tecellîsi olur.
Hazret-i Mevlânâ'nın nazarında hâl, ruhun dilidir. Bazen bir sembolle fısıldar, bazen bir kıssayla haykırır. Bazen akılları durduran bir delilik, bazen de en yüce hikmettir. Ama her daim, sâliki kabuğundan özüne, kesretten vahdete, kendinden Hakk'a taşıyan ilâhî bir binektir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Hal kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 1: "Allâh'ı zikret ki mecnûn desinler hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Zira ehl-i gaflet, dâimâ Allâh'dan bahsedenlere deli derler."
- Cilt 3: "Tekellüm isti'dâdı ânen fe-ânen cismi büyümek ve ta'lim edilmek ile hâsıl olur. Ve ahvâl-i sâire de buna makıystir. Binâenaleyh isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlün zuhûru, isti'dâd-ı mec'ûlün inkişâf..."
- Cilt 5: "Hâl-i bekâya gelinceye kadar, bu hususa kendisinde kuvvet ve tâkat göremez. Bu ahvâlin hepsi birer özürdür. Bu cihetle özür kelimesi cem' olarak îrâd buyurulmuştur."
- Cilt 6: "Aldırırlar; ondan sonra her taraftan akıl, fehm, hışım, gazab, hilm, kerem, havf ve recâ ahvâl-i bî-pâyân ve bî-had sıfât, askerlerini o bayrağın altına cem' ederler. Uzaktan bakan kimse yalnız bayrağı..."
- Cilt 7: "İsti'dâdât, a'yân-ı sâbitenin ahvâlidir ve a'yân-ı sâbite ahvâli ise sırr-ı kader olup, ale'l-kâide ancak zuhûr ettikçe ma'lûm olur ve müstesnâ ol..."
- Cilt 8: "Bu beyt-i şerîfde beşerin ef'âl ve harekâtı eğri olduğu vakit, ahvâl-i tabîiyyenin dahi intizâmı bozulacağına işâret vardır. Bu hâl fî-zamânina fiilen meşhûddur."
- Cilt 9: "Esîrede bulunurlar ve dâimâ mücâhedede olurlar idi. Tab'-ı kerîm ve sîret-i halîm ile ahvâl-i kulûba muttali' ve esrâra vâkıf olup kelimât-ı câmia söylerler ve ashâb-ı kalbîn, ilm-i hâllerine âid mü..."
- Cilt 12: "Aklı muattal olduğundan âlemde ondan daha deli bir kimse yoktur. Hattâ akıl erbâbı âşığın ahvâline ve etvârına bakıp ona deli derler ve tımârhâneye bile koyarlar. Nitekim uşşâk-ı ilâhîden Ebû Bekr-i Şı..."
- Cilt 13: "Bu hâli hiç kimseye söylememesini ve kimseye ahvâlinden nişân vermemesini ricâ etti; ve o abayı giyip yola çıktı. Sen şimdi onun garazına bak ki ne idi; ve Hak'ın maksûdu ne idi?"
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Hal
Tasavvuf bir derya ise, kavramları o deryanın dalgaları, incileri ve mercanlarıdır. Hiçbiri tek başına, diğerlerinden ayrı düşünülemez. "Hal" de böyledir; etrafındaki diğer hakikatlerle olan bağı anlaşıldığında kendi manası daha da berraklaşır. Bu birbiriyle iç içe geçmiş, birbirini aydınlatan bir hakikatler ağıdır.
Hal’in en yakın komşusu, belki de zıddı zannedilen ikizi Makam’dır. Hal, Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu olarak, kulun bir çabası olmaksızın kalbe aniden gelen, misafir gibi gelip geçici olan mânevî tecrübedir. Makam ise, sâlikin seyr-i sülûk yolunda gayretle, sabırla, riyazetle kazandığı, yerleşip kalıcı hale getirdiği mânevî duraktır. Haller gelir ve gider; ama o hallere edeple mukabele etmek, şükürle karşılayıp şikâyetle uğurlamamak, zamanla sâlikin mânevî yapısını güçlendirir ve onu bir üst makama taşır. Haller, makam binasını inşa eden ilahi tuğlalardır.
Bu yolculuktaki yegâne ölçümüz, en kâmil halin sahibi Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir. O, bütün hallerin kendisinde en mutedil, en dengeli ve en kâmil biçimde bulunduğu İnsân-ı Kâmil’dir. Her sâlikin yaşadığı hal, ne kadar yüksek ve coşkun olursa olsun, O’nun Sünnet-i Seniyye ve şeriat mizanında tartılır. O’nun kalbi, Hakk’ın tecellileriyle bir an bile O’nsuz kalmamıştır; bu sebeple O’nun hali, “daimî huzur” halidir. Bizlerin yaşadığı geçici haller, O’nun o sonsuz okyanusundan kalplerimize düşen birer damla gibidir.
Hallerin en temel iki tezahürü, iki kanat gibi sâliki bir yükseltip bir alçaltan Kabz ve Bast halleridir. Kabz, ruhun sıkılması, mânevî bir daralma, içe kapanma halidir. Hakk’ın Celâl isminin bir tecellisidir. Sâlik kendini yalnız, çaresiz, duasız kalmış hissedebilir. Bast ise ruhun genişlemesi, mânevî bir ferahlık, sevinç ve coşku halidir. Bu da Cemâl isminin bir tecellisidir. Sâlik, bu halde iken Hakk’a yakınlık ve muhabbet hisseder. Mesele, Bast halinde şımarmamak, Kabz halinde ise ye’se düşmemektir. İkisinin de O’ndan geldiğini bilmek, Kabz’da sabırla, Bast’ta şükürle durabilmek, yolun en büyük edep derslerinden biridir.
Bazen Bast hali o kadar şiddetli gelir ki, sâlikin beşerî takati onu taşımaya yetmez. İşte o zaman Vecd hali zuhur eder. Vecd, kelime olarak “bulmak” demektir; manen ise, Hakk’ı tecellîsinde bulmanın getirdiği şiddetli bir coşku, kendinden geçme, ilahi bir sarhoşluk halidir. Akıl ve iradenin geçici olarak devreden çıktığı bu halde sâlik, benliğinin sınırlarını aşarak Vücûd-ı Mutlak’ın tecellîsinde fâni olur. Vecd, kontrol edilemeyen, aniden gelen ve sâliki alıp götüren bir sel gibidir; lakin bu sel dindikten sonra geride kalb toprağını sulanmış ve bereketlenmiş bırakır.
Bu haller, bu Vecd hali kalbe Varidat kavramıyla gelir. Vâridât, “gelenler, ithal edilenler” demektir. Bunlar, kulun kendi kesbi, yani kazancı olmaksızın, doğrudan doğruya ilahi kaynaktan kalbe akan manalar, ilhamlar, feyizlerdir. Bir vârid kalbe indiğinde, kalp o vâridin rengine boyanır ve ortaya bir “hal” çıkar. Dolayısıyla vâridât, hallerin sebebidir; hal ise vâridâtın kalpteki eseridir. Bir şimşek çakar (vârid), ortalık bir an aydınlanır (hal).
Bütün bu haller deryasında sâlikin boğulmamasını sağlayan can simidi ise Edep’tir. Edep, her halin Hakk’tan geldiğini bilip ona göre davranmaktır. Bast halinde taşkınlık yapmamak, Kabz halinde isyan etmemek edeptir. Vecd halinde sırrı ifşa etmemek, sükût etmek edeptir. Mürşidin huzurunda, zikir meclisinde, hatta yalnızken bile Hakk’ın her an gördüğü şuuruyla hareket etmek edeptir. Hal bir nimettir, edep ise o nimeti muhafaza eden kaptır. Kapsız nimet zayi olur, hatta bazen sahibine zarar verir. Bu yüzden arifler, “İlimden ve halden önce edep gelir,” demişlerdir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç büyük kaynak, “hal” meselesine üç farklı pencereden, ama aynı hakikate bakarak yaklaşır. Her biri, kendi üslubu ve meşrebiyle, sâlikin bu en temel tecrübesini aydınlatır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve eserlerinde “hal,” nazari bir bahis olmaktan çıkar, canlı, yaşanan, soluk alıp veren bir gerçekliğe bürünür. Onun dilinde hal, her an yeniden var olan âlemin ([halk-ı cedid](/wiki/halk-i-cedid)) sâlikin kalbindeki izdüşümüdür. Madem ki Cenâb-ı Hakk “her an yeni bir şe’n’dedir,” o halde kulun da her an yeni bir halde olması tabiidir. Terzibaba, sâliki, [vukûf-u zamânî](/wiki/vukuf-u-zamani) yani “ânı bilme” idrakine davet eder. Geçmişin ve geleceğin hayallerinden sıyrılıp içinde bulunduğu “an”ın halini, o halin getirdiği ilahi mesajı okumaya çağırır. Mürşidi bir “ilahi tabib” olarak konumlandırır; mürşid, müridin nabzını tutan, onun mânevî hallerini teşhis eden ve ona göre mânevî reçeteler (zikir, riyazet, hizmet) yazan kişidir. Terzibaba için hal, kitaplarda okunacak bir bilgi değil, mürşidin dizinin dibinde, zikir halkasında, bir hizmetin ucunda bizzat tadılacak bir mânevî azıktır.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri ise Füsûsu'l-Hikem’de meseleyi en derindeki köklerine, varlığın temellerine indirir. Onun hikmetinde hal, varlıkla yokluk arasında duran son derece hassas bir “nispet”tir. Her bir varlığın Mutlak Gayb’daki sabit hakikati olan [a'yân-ı sâbite](/wiki/ayan-i-sabite)’sinin, dış âlemde [Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani) ile zuhura çıkarken büründüğü geçici bir surettir. Şeyh-i Ekber’e göre yaşadığımız her hal, aslında ezeldeki o “yaratılmamış kabiliyetimizin” ([isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûl](/wiki/istidad-i-gayr-i-mecul)) bir tecellisidir. Yani biz, aslında sadece olmaya kabiliyetli olduğumuz halleri yaşarız. Bu derin bakış, sâlike, yaşadığı en zor hallerde bile bir teselli ve hikmet kapısı aralar: Bu hal, benim özümün bir gereğidir ve Hakk’ın ilminde ezelden beri böyledir. İbn Arabî, [cem'u'l-addâd](/wiki/cemul-addad) yani zıtların birliği ilkesiyle, nasıl olur da “Rahîm” isminden zehir gibi bir halin tecelli edebileceğini veya Kahhâr isminin tecellisinin nasıl rahmete dönüşebileceğini anlatarak, aklın sınırlarını aşan bir [Tevhid](/wiki/tevhid) ufkuna işaret eder.
Hazret-i Mevlânâ ise Mesnevî-i Şerîf’inde hal bahsini tanımlarla, teknik izahlarla değil, doğrudan doğruya aşkın ve hikâyenin diliyle kalplere nakşeder. O, bir hali anlatmak için, kaynayan bir kazanı, çiğ nohudu, güneşi gören zerreyi, şaraptan sarhoş olmuş aşığı metafor olarak kullanır. Sultan Mahmud’un Ayaz’a olan aşkı üzerinden ilahi aşkın hallerini, İbrahim Edhem’in tacını tahtını terk edişi üzerinden dünyadan yüz çevirme halini anlatır. Mevlânâ’ya göre hal, [akl-ı cüz'î](/wiki/akl-i-cuzi) yani parçacı, hesapçı aklın anlayamayacağı bir sırdır. Akıl, denizin kıyısında durup dalgaları saymaya çalışırken, aşık kendini o dalgaların içine atar ve denizin kendisi olur. Onun için en büyük hal “aşk” halidir ve bu halin belirtisi, akıl sahiplerinin gözünde “delilik” olarak görünür. Mesnevî, baştan sona, bu ilahi deliliğin, bu kudsî sarhoşluğun, bu yakan ve pişiren aşk halinin destanıdır. Mürşidi, bu tehlikelerle dolu aşk denizinde sâliki sahile ulaştıracak bir kaptan, bir “sâlâr” olarak vazgeçilmez bir konuma yerleştirir.
Değerlendirme
“Hal,” sâlikin kalbinin barometresidir; Hakk’ın rahmet rüzgârlarının veya celâl fırtınalarının hangi yönden estiğini gösteren bir işarettir. O, sadece bir duygu durumu değil, hakikatin bir parçasıdır; âlemlere her an sirayet eden ilahi tecellînin, kulun kalbindeki kişisel ve özel yansımasıdır. Yolculuk, güzel haller peşinde koşmak veya kötü hallerden kaçmak değil, her halin içinde Hakk ile beraber olma edebini öğrenmektir. Sâlik, Kabz’ın da Bast’ın da, Vecd’in de Fütûr’un da aynı Kaynaktan geldiğini idrak ettiğinde, hallerin dalgalarında çırpınan bir kazazede olmaktan çıkar, o dalgaların üzerinde sörf yapan usta bir sörfçüye döner. Nihai gaye, hallere takılıp kalmak değil, bütün halleri var eden ve her halden münezzeh olan Mutlak Vücûd’u bulmaktır. Zira haller renktir, O ise renksizliğin rengidir.