İnsan-ı Kamil
İrfan mektebinin kapısından içeri adım atan her can, eninde sonunda bir sualle yüzleşir: Bu varlık âleminin, bu sonsuz tecellîler denizinin bir gayesi var mıdır? Varsa nedir? Bu sualin cevabı, bu kevnî bilmecenin anahtarı, "İnsan-ı Kâmil" isminde gizlidir. O, ne sadece ahlâken olgunlaşmış bir kişi, ne de yalnızca çok ibadet eden bir zâhidden ibarettir. İnsan-ı Kâmil, varlığın zuhûra geliş sebebidir; Hakk’ın kendi isim ve sıfatlarını seyretmek için var ettiği en parlak, en câmi’ (toplayıcı) aynadır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu kavram, kuru bir bilgi olarak değil, seyr-i sülûk yolculuğunun varış menzili, her sâlikin gönlünde taşıdığı bir potansiyel olarak anlaşılır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Lügatte "insan" ve "kâmil" kelimeleri, "olgun, eksiksiz, mükemmel insan" gibi bir mânâya gelir. Bu, işin zâhirî kabuğudur. Tasavvuf ıstılahında ise bu terkip, bir vücûdî mertebeye işaret eder. İnsân-ı Kâmil, Hakk’ın Zât’ından sıfatlarına, isimlerine ve fiillerine doğru olan ilâhî tenezzül seyahatinin son halkası ve aynı zamanda bütün bu seyahatin özetidir. O, küçük bir âlem (âlem-i sagîr) gibi görünse de, hakikatte büyük âlemin (âlem-i kebîr) bütün sırlarını kendi varlığında toplamış olan zübde-i âlemdir, yani kâinatın özüdür.
Bu toplayıcılık ve öz olma hâlini anlatan misallerden biri, padişahın mührüdür. Mühür, cisim olarak küçük bir maden parçasıdır, fakat üzerinde padişahın ismi, tuğrası, saltanatının bütün alâmetleri nakşedilmiştir. O mühür bir fermana basıldığında, artık o fermanın arkasında padişahın bütün gücü, ordusu ve hazinesi var demektir. Terzibaba Hazretleri, Ahmed Avni Konuk gibi şerhlerden de istifade ederek bu misali şöyle açar:
Padişahın varlığında ne varsa, bu mühür üzerinde hepsi mevcuttur. İnsan-ı kâmil, işte böyle bir mühür demektir. Ahmed Avni Konuk’un şerhi: “Ve hâtem sûret-i cismâniyesi i’tibâriyle her ne kadar bir cirm-i sağîr ise de, onun ma’nâsı, pâdişâhın kuvve-i kâhiresini ve saltanatını ihtâr ettiğinden kimse onu fekke cür’et edemez. İşte dünyada hatm-i muvakkat ve âhirette de hatm-i ebedî ile hatm olan insân-ı kâmilin neş’eti dahi böyledir. Binâenaleyh insân-ı kâmil’in rütbesi bu vücûd-i aynî ve unsurîsî ile, bi’l-cümle esmânın ihâtasını ve zât-ı mutlakın cemî-i merâtib-i tenezzülâtını haiz oldu.
İnsan-ı Kâmil’in bedeni, "cirm-i sağîr" yani küçük bir cisimdir. Ancak onun mânâsı, Zât-ı Mutlak’ın bütün tenezzül mertebelerini, yani Zât’tan isimlere, isimlerden âlemlere doğru olan bütün zuhûr basamaklarını "ihâta" etmiş, kuşatmıştır. O, sadece bir sıfatın veya bir ismin değil, "bi’l-cümle esmânın" yani bütün ilâhî isimlerin mazharıdır. Bu "cem’iyyet" yani toplayıcılık vasfı, onu diğer bütün varlıklardan, hatta meleklerden bile üstün kılan sırdır.
Cenâb-ı Hakk, meleklere yeryüzünde bir halife halk edeceğini bildirdiğinde, melekler bu vazifeye kendilerinin daha lâyık olduğunu düşünmüşlerdi. Onların bu itirazının ardındaki hikmet, kendi mertebelerinin sınırlılığını bilmemeleridir. Her melek, Hakk’ı belli bir ismin tecellîsiyle tesbih eder. Örneğin, rızıkla görevli melek Rezzâk isminin, ilimle görevli melek Alîm isminin tecellîsidir. Onların tesbihi, kendi mazhar oldukları ismin dairesiyle sınırlıdır. Diğer isimlerin tecellîlerinden ve bu isimlerin birbiriyle olan ilişkisinden habersizdirler. Terzibaba Hazretleri bu noktayı şöyle vurgular:
Ve bu ihâtâ ve cem’iyyet hasebiyle Allah Teâlâ’nın hücceti melâike üzerine onunla kâim oldu. Zîrâ وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلۤئِكَةِ اِنِّى جَاعِلٌ فِى الاَرْضِ خَلِيفَةً (Bakara, 2/30) âyet-i kerîmesinde beyan buyrulduğu üzere Hak Teâlâ yeryüzünde halîfe ittihâz buyuracağını melâikeye haber verdi. Melâike dahi:“Yâ Rabbi yeryüzünde fesâd eden ve kan döken kimseyi nasıl halife ittihâz buyuracaksın? Hâlbuki biz sana tesbîh ve tahmîd ederiz ve seni takdîs eyleriz” dediler. Hâlbuki melâikede bu cem’iyet ve ihâta bulunmayıp onlar Hakk’ı, mazhar oldukları esmâ-i hâssa dâiresinde tahmîd eyledikleri cihetle, esmâ-i sâire ile Hakk’ın tenzih ve takdis ve tahmîdinden bî-haber idiler. Terzi Baba’nın şerhi: İnsan-ı kâmildeki bu toplayıcılık ve Allah’ın bütün esmâsını zuhura getirme özelliği melâike-i kirâmda bulunmuyor.
İnsan-ı Kâmil, bu toplayıcılığı sebebiyle Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. O, Celâl (kahır, azamet) ve Cemâl (lütuf, güzellik) gibi zıt isimleri kendi varlığında birleştirir. Hem Kahhâr ismine hem de Latîf ismine aynı anda ayna olabilir. Bu, meleklerin idrakini aşan bir mertebedir ve Âdem’e (aleyhisselâm) secdenin sırrı da burada yatar. Melekler, Âdem’in şahsında, bütün isimleri kendinde toplayan bu kâmil insaniyet mertebesine secde etmişlerdir.
Bu yüce mertebenin varlık hiyerarşisindeki yerini anlamak için tasavvuf usûlündeki sistemlere bakmak gerekir. Bu sistemlerin başında Hazarat-ı Hamse (Beş İlâhî Hazret/Mertebe) ve Etvâr-ı Seb'a (Nefsin Yedi Mertebesi) gelir. İnsan-ı Kâmil kavramı, bu sistemlerin hem zirvesi hem de özetidir.
Terzi Baba, ârif, etvâr-ı seb’a, hazarât-ı hamse, gayb-i mutlak, âlem-i ceberût, âlem-i melekût, mutlak şuhûd, insân-ı kâmil, üç sefer ve tekvin bahislerinin olduğu bu “Öz” kitabın içeriğini, kendi yorumlarını katarak daha da zenginleştirmiştir.
Bu alıntı, İnsan-ı Kâmil bahsinin; Gayb-ı Mutlak (mutlak hiç kimse tarafından bilinemeyen Zât mertebesi), âlem-i ceberût (isim ve sıfatlar âlemi), âlem-i melekût (mânâ ve ruhlar âlemi) gibi temel varlık mertebeleriyle birlikte zikredildiğini gösterir. Hazarat-ı Hamse şemasına göre varlık, Zât’ın mutlak gaybından (Lâhût) sırasıyla Ceberût’a, Melekût’a ve en son kesif madde âlemi olan Nâsut’a (şehâdet âlemi) tenezzül eder. Bu dört mertebe, Hakk’ın kuldan ayrı gibi göründüğü, tenzih mertebesinin ağır bastığı mertebelerdir. Beşinci ve son mertebe ise, bu dört âlemin tamamını kendi varlığında ve idrakinde birleştiren İnsan-ı Kâmil mertebesidir.
Dolayısıyla İnsan-ı Kâmil, bu tenezzül seyrinin son noktası olduğu gibi, sâlikin Hakk’a doğru olan urûc (yükseliş) seyahatinin de son noktasıdır. O, Nâsut âleminde yaşar, bedeni bu dünyaya aittir. Fakat kalbi ve ruhuyla Melekût’u, sırrıyla Ceberût’u ve sırrının sırrıyla Lâhût’u seyreder. Bütün bu âlemlerin hakikatini kendinde cem ettiği için ona "Câmiu’l-Hazret" yani "Bütün Hazretleri/Mertebeleri Toplayan" da denir. O, varlık ağacının meyvesi, kâinat kitabının Fatiha’sıdır. Kâinat onsuz anlamsız, seyr-i sülûk onsuz hedefsiz kalırdı. O, hem başlangıcın sırrını (Hakîkat-i Muhammediyye) hem de sonun kemâlini (Hâtemü’l-Velâye) temsil eden ilâhî bir mühürdür.
Terzibaba'nın Nazarıyla İnsan-ı Kamil: Aslı ve Mertebesi
Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde İnsan-ı Kamil, varlık ağacının en kâmil meyvesi, Cenâb-ı Hakk’ın kendi Zât’ını seyrettiği en berrak aynasıdır. Onu anlamak, varlığı anlamaktır. Onu bilmek, kendini bilmektir. Zira o, hem yolun sonu, hem de yolun kendisidir. Bu kavram, her birimizin içinde uyuyan bir hakikat, ulaşılması murad edilen bir menzil olarak görülür.
Vücûd Seyrinin Nihayeti: Beş Hazret’in Zirvesi
Hakk’ın mutlak gayb olan Hüvviyet mertebesinden bu şehâdet âlemine kadar uzanan seyrine, arifler "tenezzül" derler. Zât-ı Mutlak, kendini isimleri ve sıfatlarıyla tanıtmak, gizli bir hazine iken bilinmekliği sevdiği için mertebe mertebe zuhûra gelmiştir. Bu inişin haritasına "Hazarat-ı Hamse" yani Beş İlâhî Hazret denir.
Bu mertebeler, Mutlak Gayb’dan başlayarak çokluk âlemine doğru açılır. Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, bu seyrin bir de sâlikin gözünden, yani kulun Hakk’a doğru yükselişi (urûc) açısından bir tasnifi vardır: Ef’âl (fiiller) âlemi, Esmâ (isimler) âlemi, Sıfât (sıfatlar) âlemi, Zât âlemi ve nihayetinde hepsini kendinde toplayan İnsan-ı Kamil.
Hazarât-ı hamse, İbnü’l-Arabî tarafından varlık mertebeleri bağlamında; gayb-ı mutlak, âlem-i ceberrut, âlem-i melekût, şühûd-u mutlak ve insân-ı kâmil olarak sınıflandırılır. Vücûd yani varlık, her bir mertebede, farklı isimler altında kendini izhar eder.
İnsan-ı Kamil bu beş basamaklı merdivenin son basamağıdır. Ancak o, diğer dördü gibi sadece bir geçiş durağı değildir. O, diğer dört mertebenin hepsini kendi varlığında cem eden, toplayan bir "Câmiiyyet" (kapsayıcılık) makamıdır. Mutlak Vücûd, bu mertebelerin her birinde farklı bir isimle kendini gösterir; ama İnsan-ı Kamil’de, bütün isimlerini bir araya getirerek en kâmil ve en tam şekliyle kendini izhâr eder. O, âlemlerin tenezzül edişinin gayesi, varlık seyrinin nihai durağıdır.
Terzibaba Hazretleri bu yolu şöyle de sıralar:
Bu merhaleler de sırasıyla: 1- Ef’al âlemi 2- Esmâ âlemi 3- Sıfat âlemi 4- Zât âlemi 5- İnsan-ı kâmil diye adlandırılır. Terzi Baba’ya göre, kişi bu kısımda “Âfâkî” yani dışa dönük çalışmalar yaparak dış âlemi tanımış olur.
Sâlik, önce dış âlemde Hakk’ın fiillerini, sonra o fiillerin kaynağı olan isimlerini, sonra o isimlerin dayandığı sıfatlarını ve nihayetinde o sıfatların menbaı olan Zât’ı tefekkür eder. Bu, âfâkî yani dışa dönük bir seyrdir. Fakat bu seyrin sonunda varılan yer, yine insanın kendi hakikatidir. Çünkü bütün bu âlemler, İnsan-ı Kamil denilen o büyük hakikatin içinde dürülmüştür. O, hem kâinatın bir özetidir, hem de kâinat onun tafsilatlı bir açılımıdır.
Kâinatın Aslı ve Rüyânın Tâbiri: Hakikat-i Muhammediyye
İnsan-ı Kamil’i bu kadar merkezî kılan aslı, kökeni ve hakikati, irfan geleneğinin temel taşı olan Hakikat-i Muhammediyye sırrında gizlidir.
Cenâb-ı Hakk, kendi kendine bir tecelli ile Zât’ını ilk defa ilmiyle bildiğinde, bu ilk taayyün (belirginleşme), bu ilk ilim mertebesine "Hakikat-i Muhammediyye" denir. Bu, henüz şehâdet âleminde zuhûr etmemiş olan Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) nûru, hakikatidir. Bütün âlemler, bu ilk Nûr’dan, bu ilk Hakikat’ten halk edilmiştir. O, varlığın tohumudur. Peygamber Efendimiz’in şehâdet âlemindeki ismi "Muhammed", bu hakikatinin ismi ise "Ahmed"dir.
Necdet Efendi, öncelikle Muhammmed aleyhisselamın şehâdet alemindeki ismi olan “Ahmed”i ve diğer isimlerine kaynak ve kök teşkil eden hamd kavramını açıklayarak, Muhammediyyet mertebesini açıklar.
"Ahmed", "en çok hamd eden" veya "en çok hamd edilen" demektir. Bu, Zât’ın kendi kemâline olan ilk muhabbetinin, kendi güzelliğine olan ilk hayranlığının, kendi kendine olan ilk "hamd" edişinin ismidir. İnsan-ı Kamil, bu "Ahmed" hakikatinin bu şehâdet âlemindeki tam mazharıdır, yansımasıdır. Bu yüzden Terzibaba Hazretleri, mutlak manada İnsan-ı Kamil’in yalnızca Peygamber Efendimiz olduğunu vurgular.
insân-ı kâmil olanın yalnızca Hz. Muhammed (a.s.) olduğunu, insân-ı kâmil-kâmil insan ayırımını, Hz. Muhammed’in âlem rüyasının tabiri olduğunu...
Bu ayrım mühimdir. "İnsan-ı Kamil" iki manada kullanılır:
- Büyük ve Küllî Mana: Bütün kâinatı içine alan, Hakikat-i Muhammediyye'nin zuhûru olan o tek ve büyük varlık. Bizler, bu büyük İnsan'ın içinde yaşayan hücreler, onun uzuvları gibiyiz.
- Cüz'î ve Bireysel Mana: Bu büyük hakikati kendi varlığında gerçekleştirmiş, aslına vâkıf olmuş, kemâle ermiş zât. Bunlara "kâmil insan" demek daha doğrudur. Onlar, asıl İnsan-ı Kamil olan Hz. Muhammed'in (s.a.v) birer aynası, zamanlarındaki halifeleridir.
İnsan-ı kamil, hakikat-i Muhammedinin zuhuru, bütün alemler insan-ı kamil ismiyle var edildi. Yani bu mükevvenat kevn aleminin bir ismi de insan-ı kamil demektir. ... Bu insan-ı kamilin bizde içinde yaşıyoruz dolayısıyla onun bir uzvu hükmündeyiz... İşte bunlar tanelerinin içerisinde... en çok kendini kim tanımışsa... onlar kamil insan. İnsan-ı kamille, kamil insan arasındaki fark bu.
Âlem, Hakk’ın gördüğü bir rüya gibidir. Bu rüyanın mânâsı, tabiri ise İnsan-ı Kamil’dir. O olmasaydı, âlemlerin varlığının bir anlamı olmaz, bu rüya tabirsiz kalırdı. "Sen olmasaydın, âlemleri halk etmezdim" kudsî hadisi, bu sırra işaret eder.
İsm-i Câmi'nin Mazharı: Zıtların Birleştiği Ayna
İnsan-ı Kamil’in bu müstesna yerinin bir diğer sebebi, onun Cenâb-ı Hakk’ın "Allah" isminin tam mazharı olmasıdır. "Allah" ismi, diğer bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplayan "İsm-i Câmi"dir. Kâinattaki her bir varlık, Hakk’ın sadece bir veya birkaç isminin tecellisidir. Mesela arslan, Hakk’ın "Kahhâr" isminin; ceylan "Latîf" isminin; güneş "Nûr" isminin tecellisidir. Her varlığın terbiye edicisi, o tecelli ettiği özel isimdir ki, buna "Rabb-ı Hass" (özel Rab) denir.
Fakat İnsan-ı Kamil, bütün bu isimlerin tamamının tecelligâhıdır. O, sadece bir ismin değil, bütün isimleri toplayan "Allah" isminin aynasıdır.
Bu mazhariyyet ancak "insân-ı kâmiî"e mahsûstur. Zîrâ insân-ı kâmil kâffe-i esmâ-i ilâhi esmanın tümünü cami' olan "Allah" isminin mazharıdır; ve insân-ı kâmilden gayrı hiçbir mevcudun bu mazhariyyete isti'dâdı yoktur.
Bu, İnsan-ı Kamil’in, birbirine zıt gibi görünen isimleri dahi kendi varlığında birleştirdiği anlamına gelir. O, hem Celal (kahır, heybet, azamet) hem de Cemal (lütuf, güzellik, rahmet) tecellilerinin aynı anda zuhûr ettiği yerdir. Cennet, mutlak Cemal’in; Cehennem, mutlak Celal’in tecelli yeridir. Ama İnsan-ı Kamil, bu ikisini de aşan bir câmiiyyete sahiptir.
Kamil yani insan-ı kamil diyorlar... sayılan isimlerin tümünün zuhur yeridir... İster zata bağlı isimler, ister CELÂL'e bağlı isimler, isterse cemale bağlı isimler olsun… Yani cennetle cehennemin, dünya ile ahiretin birleşiminden daha üstün bir tecelliye tek başına sahiptir.
Bu, zıtların birliğinin, yani Cem makamı'nın sırrıdır. İnsan-ı Kamil hem "Evvel" hem "Âhir", hem "Zâhir" hem "Bâtın" isimlerinin sırrına mazhardır. O, bir yüzde halk (yaratılmış), bir yüzde Hakk’tır. Suretiyle beşerdir, hakikatiyle ilâhî sırların taşıyıcısıdır. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk, "Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım" buyurmuştur. Çünkü o kalp, bütün isimleri ve sıfatları yansıtacak genişliğe sahip tek aynadır.
Kâinatın Ruhu ve Halifesi: Gavs, Kutub ve “Nefha” Sırrı
İnsan-ı Kamil, sadece hikemî bir tasnifin son basamağı değildir. O, kâinatın manevi işleyişini yürüten yaşayan bir hakikattir. Tasavvufta geçen Gavs (Yardım Eden), Kutub (Kutup, Eksen) gibi manevi rütbeler, çoğu zaman şahıslar zannedilir. Halbuki Terzibaba Hazretleri’nin de aydınlattığı gibi, bu isimler aslında İnsan-ı Kamil hakikatinin farklı işlevlerinin adıdır.
Şimdi biz zannediyoruz ki bunlar bireysel birer insan suretinde varlıklar... Bunlar bir insan değil yani bir birey insan değil, insan-ı kamil olan... İşte bu bütün insanları ihata etmiş olan insan-ı kamil gavs yoksa anladığınız birey manada değil ve onun işte kutbul aktab da bir bakıma levhi mahfuz yani bütün içindeki, ilmi ilahinin yazılı olduğu sistem.
Asıl Gavs, kâinatı bir ağ gibi saran o küllî İnsan-ı Kamil hakikatidir. Her çağda yaşayan "kâmil insan" ise, o sistemin kalbi, merkezi, yeryüzündeki kutbudur. Âlemin manevi nizamı, onun varlığıyla ayakta durur.
Bu vazifenin en derin sırrı, "nefha" yani "üfleme" hadisesinde gizlidir. Cenâb-ı Hakk, Âdem’i halk ettiğinde "Ve nefahtü fîhi min rûhî" - "Ona ruhumdan üfledim" buyurur. Bu ilâhî nefes, sadece ilk insana mahsus bir olay değildir. Bu, kesintisiz bir tecellidir ve bu tecellinin yeryüzündeki kanalı, İnsan-ı Kamil’dir. Mürşid-i Kâmil'in sohbeti, nazarı, sözü; o ilâhî "nefha"nın, o Ruh'ul Kuds'ün taliplere ulaşma yoludur.
İlk oluşumu böyle üflenen “rûh’ül kudüs” ün daha sonraki üflenişleri zahiren “insân-ı kâmil” in lisanından üfleniyor gibi gözüküyor ise de, o varlıkta Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığından bâtınen Hakk, zahiren İnsân-ı kâmil üflediğinden bu yönüyle de “biz üfledik” hükmü ortaya gelmektedir.
Bu yüzden İnsan-ı Kamil, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. O, Hakk’ın "emanetini" yüklenendir. Göklerin, yerin ve dağların taşımaktan çekindiği o emanet, kuru bir bilgi veya bir görev listesi değil, bizzat Zât-ı İlâhî’nin isim ve sıfatlarıyla bir varlıkta zuhûr etme sırrıdır.
«EMANET...» Lafzı ile söylenen: Zat isimleri ve sıfatları ile, yüce Hak'tan başkası değildir… Allah'ın en büyük emaneti budur.
Zamanın kâmil insanı, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) o mutlak halifeliğinin bir yansıması, onun ilminin ve servetinin vârisidir. O, Hakk’ın servetini, yani irfan bilgisini, hakikat ilmini taliplere dağıtan bir hazinedardır.
Terzibaba Geleneğinde İnsan-ı Kamil'in Yaşanması
Yolculuğun Başlangıcı: Nefsin Mertebelerinden Kendini Bilmeye
Yola çıkan herkes evvelâ kendi hâlini bilmelidir. İnsan-ı Kâmil olma sevdası, evvelâ insanın "nâkıs", yani eksik olduğunu idrak etmesiyle başlar. Bu, bir kusur değil, bir başlangıç noktasıdır. Cenâb-ı Hakk, insânı en güzel sûrette halk etmiş, ona kendi ruhundan nefh etmiş, onu halife kılmıştır. Lâkin bu potansiyel, her insanda fiile çıkmaz. Çoğu kimse, bu dünyadan kendini bilmeden, bir benlik ve gaflet perdesi içinde göçüp gider.
Terzibaba Hazretleri, bu yolculuğun mertebelerini anlatır. İnsanın bu âleme gelişi, bir tenezzül, yani iniş seyrinin neticesidir. Rûh, en latif mertebelerden bu kesif, yani yoğun madde âlemine kadar inerken çeşitli mertebelerden geçer. Bu iniş, bir hakikatini kaybetme değil, hakikatinin farklı perdelerle örtülmesidir.
Dünyaya dönük nefsani bir hayat sürerse kendi haki-katini bilemeden nefsi benlik içerisinde yaşar gider, gaflet ehli “gayr” lardan olur. Eğer kendine dönük ve kendini bilip tanıyarak bir ha-yat yaşarsa daha dünyada iken Rabb’ına kavuşarak tevhid ve saadet ehlinden olur. “İnsân – Halife” ismi verilen bu varlıkta; “ne var alemde o var ademde” hükmü, zahir bâtın mevcudatın özeti ve özü mevcuttur... Eğer kendini geliştirmeden yoluna devam ederse bu mertebede kalır, geldiği gibi gider. Eğer ikinci seferine başlarsa, yavaş yavaş mertebeleri aşmağa gayret eder. 11. → Rûh’ul maden - Hakikat-i Maden hayat 10. → Rûh’ul Nebat - Hakikat-i Nebat – Bitki hayat 9. → Rûh’ul Hayvan - Hakikat-i Hayvani hayat “Hay” esmasının sûret kemâlâtı 8. → Rûh’ul Sûret-i İnsân - Hakikat-i Nefs-i benlik - Hayvan-ı Natık Burası sıradan nefsiyle yaşayan, duygularıyla hareket eden, kendilerinde sadece buraya kadar gelen oluşumlarla ya-şayan, diğer üst mertebeler kuvvede, bâtınlarında kalarak ha-yatlarını sürdüren gaflet ehli kimselerin yaşam yeridir.
Yolun başındaki sâlikin, yani arayış içinde olan canın durumu budur. O, "Hayvan-ı Nâtık", yani konuşan hayvan mertebesindedir. Duygularıyla, nefsânî arzularıyla hareket eder. İbadet etse bile, bu ibadeti ikilik üzere, yani "ben ve Rabbim" ayrımı içinde olduğundan, onu kendini bilmeye ulaştırmaya yetmez.
Bu durumu, bir ressam hikâyesiyle daha iyi anlarız. Ressamın biri, sadece hayvan resimleri çizmekte mâhirmiş. Bu onun mertebesini, yani takılıp kaldığı durağı gösterir. O, nefs-i emmare'nin hükmü altında, hayvânî sıfatların suretine takılıp kalmıştır.
Ressamımız tahminim itibari ile hayvâni mertebede takılmış ve bunu kendisinin Îlâh-î hedefi görmüştür. Aslında bence, başka diyarlardan arkadaşının yanına gelip ona bu soruyu sorması bile, kendi mertebesinden bir yukarıya atlamak için ona bir şans olabilir. ona bir hatırlatma olabilir HAKK dan gelen.
Eğer bu ressam, fıtrat resimleri çizseydi, onun seyr-i sülûk'un âfâkî, yani dış âlemdeki tecellîleri seyretme yolunda olduğunu düşünürdük. Eğer insan suretleri, hem de güzel suretler çizseydi, onun İnsan-ı Kâmil mertebesine, tevhid-i zat makamına yaklaştığına hükmederdik. Zira "Allah, Âdem'i kendi sûreti üzere yarattı" hadîs-i şerîfi, bu en kâmil mertebede temaşa edilen hakikate işarettir. Sâlikin her ameli, her meşguliyeti, onun hangi mertebede olduğunun bir aynasıdır. Yol, kendini bu aynada görmekten, nerede takılıp kaldığını fark etmekten geçer.
Mürşid-i Kâmil'in Nefesi: Sohbetin Ruhu ve Edebin Sırrı
Sâlik, kendi başına bu mertebeleri tırmanamaz. Kendi aklı, kendi gayreti, onu bir yere kadar getirir. Sonra bir duvara toslanır. O duvar, kendi "benlik" duvarıdır. Bu noktada, bir mürşid-i kâmil'in, yani yolu tamamlamış bir irfan ehlinin elinden tutması gerekir. Bu elden tutuş, zahirî bir el tutuş değildir. Bu, bir gönül bağı, bir ruh alışverişidir.
Terzibaba Hazretleri, bu manevî eğitimin nasıl gerçekleştiğini, mürşidin sâlike nasıl "nefh" ettiğini, yani ruh üflediğini şöyle açıklar:
Eğer bu arada bir irfan ehline ulaşırsa, o irfan ehli artık ona gerçek mânâda ve “nefahtü” etmeğe başlar. Bu “ve nefahtü” olşumu sohbet yoluyla olur ve çok ender olan bir hadisedir... irfan ehlinin sohbeti ise, dört (4) kanaldan olmaktadır. Evvelâ - “leb-i derya” olan insân-ı kâmilin ağzından çıkan bir ses vardır. - o ses’e yüklenmiş bir mânâ , - ve o mânâ’ya yüklenmiş bir Rûh , - ve o Rûh’a yüklenmiş bir nûr vardır. Ses → mânâ → Rûh → nûr” un birlikte faliyeti “nefha-i ilâhiyye ve “hubb-u ilâhiyye” dir. Üfleyen zahiren İnsân-ı kâmil olmakla beraber, bâtınen İnsân-ı kâmil’in bâtını olan Hakk’ tır.
Sıradan bir sohbet, sadece kulaktan girer. Ama kâmilin sohbeti, bir tohum gibidir. Sesiyle kulağa ulaşır, mânâsıyla akılda filizlenir, ruhuyla kalpte hayat bulur ve nuruyla idraki aydınlatır. Bu, ilâhî bir üflemedir. Zahirde konuşan mürşiddir, ama bâtında, o mürşidin varlığından konuşan, feyzini akıtan bizzat Cenâb-ı Hakk'tır. Bu yüzden "sâlike ifazası dahi ancak Hakk’ın izni iledir."
Bu nimete erebilmenin şartı ise "edep"tir. Sâlik, mürşidini bir yıldız gibi bilmelidir. Karanlık çöllerde ve denizlerde yolunu kaybeden nasıl yıldıza bakıp yönünü bulursa, sâlik de tabiat ve kesâfet karanlığında mürşidinin yüzüne, sözüne bakmalıdır.
Yıldızlar kumda ve denizde yol göstericidir, Gözü yıldıza koy ki, o muktedâdır... Gözü onun yüzü ile çift tut! Bahs ve söz cihetinden toz koparma! Zîrâ ki yıldız o tozdan gizli olur, göz, kaymalı olan dilden daha iyidir.
Mürşidin sözü, sâlikin aklına, mantığına sığmayabilir. Çünkü mürşid, sâlikin görmediğini görür, bilmediğini bilir. Onun sözü, ezberden değil, müşahededen, yani bizzat görüp yaşamaktan gelir. Bu durumda sâlike düşen, itiraz ve münazara tozunu kaldırmak değil, teslimiyetle dinlemektir. Eğer itiraz ederse, o yıldızdan kalbine akacak olan nuru, kendi kaldırdığı tozla örtmüş olur. Edep, bu nurun yolunu açık tutmaktır.
Hakikate Vuslatın Ameliyesi: Zikir, Secde ve "Ben" Perdesini Kaldırmak
Bu sohbetin ve edebin neticesi, o en kalın perde olan "benlik" perdesini aradan kaldırmaktır. Bir dervişin dediği gibi:
ALLAH ile kul arasındaki perde taş, toprak, arş, kürsi değildir. Kulun benliğidir.
Bu perdeyi kaldırmanın yolu, Hakk'ı zikretmek, O'nu anmak ve O'nun varlığında kendi vehmî varlığını eritmektir. Fenâfillah, yani Allah'ta fâni olmak budur. Sâlik, zikirle, tefekkürle, mürşidinin himmetiyle kendi varlığından soyunur. Artık ortada "ben" kalmaz, sadece Yaradan kalır.
Böylece bizim benliğimiz, nefsaniyetimiz bizden uzaklaşmaya başlıyor ve o nur, o muhabbet genişledikçe bizim varlığımızı tamamen istila ediyor, dolayısı ile “çık aradan kalsın yaradan”hükmü ile kişi nefsaniyetinden berat’ını alıyor ve kendisi “Hakikat-i Muhammed-i”nurundan başka bir şey olmamış oluyor.
Bu hâle eren kişi, artık "açık kitap" gibidir. Kur'ân-ı Kerîm, nasıl Hakk'ın kelâmı ise, Hakikat-i Muhammediyye'yi kendi varlığında gerçekleştirmiş olan kâmil insan da Hakk'ın yaşayan, konuşan kitabıdır.
Bu yolun pratik bir yansıması da vardır. Terzibaba Hazretleri, Kâbe-i Muazzama'da kılınan 19 rekâtlık özel bir namazdan bahseder: "İnsân-ı Kâmil Namazı". Bu namaz, sıradan bir ibadet değildir. Kâbe'nin her bir köşesi, bir peygamberin mertebesine (İbrâhimiyyet, Mûseviyyet, Îseviyyet, Muhammediyyet) işaret eder. Sâlik, bu köşelerde namaz kılarken, aslında manen o mertebelerde seyr eder. Bu, seyr-i sülûkun namaz suretinde yaşanmasıdır.
(1)=Tavaftan sonra Mâkâm-ı İbrâhîm-in arkasında: 2= rek’ât namaz. (2)= İbrâhimiyyet köşesi’nde-(mertebesinde) 4= rek’ât namaz. ... Toplamda (2+4+4+3+4+2=19) rek’atli “İnsân-ı Kâmil namazı” dır.
Bu yolculuğun zirvesi ise "ubudet secdesi"dir. Bu, kulun acziyetini, hiçliğini tam olarak idrak ettiği, kendi varlığından tamamen geçtiği bir secdedir. Bu secdede artık secde eden, edilen, secde mahalli hepsi bir olur. Bu, Hakk'ın kendi Zât'ına, kulunun suretinden secde etmesidir. "Sen kendinden el çekip kendini Hakka teslim edersen hem rahat olursun hem de herkesi rahat görürsün" sözünün sırrı burada açığa çıkar. Benlik gidince, kavga biter, huzur başlar.
Kâmilin Hâlleri: Samedaniyyet ve Zahire Sığmayan Sırlar
Yolun sonuna varan, İnsan-ı Kâmil mertebesine ulaşan zâtın hâlleri, dışarıdan bakan için anlaşılması zor olabilir. Onların bazı fiilleri, şeriatın zahirine aykırı gibi görünebilir. Bu, onların şeriattan ayrıldıkları anlamına gelmez; şeriatın ruhuna, hakikatine vardıkları anlamına gelir.
Mesela, İnsan-ı Kâmil'in timsali olan Efendimiz (s.a.v.)'in zekât ve sadaka almaması, onun Samedaniyyet hâline, yani hiçbir şeye muhtaç olmama, her şeyin kendisine muhtaç olduğu Hakk'ın Ganî (zengin) ve Samed (muhtaç olunmayan) isimlerine tam bir mazhar oluşuna işarettir.
Bu hâl başkasına ihtiyacı olmamak ve Samedaniyyet ve ganilik hâlidir... Zât ismine mazhar olması hasebiyle Peygamberimiz zekât ve sadaka almamış daima veren-üstün el olma konumunda bulunmuştur. Veren el sağ el hükmünde ve alan el sol el hükmündedir.
Bu mertebedeki bir zâtın varlığı, Hakk ile kaimdir. Ona yapılan bir eza, hakikatte Hakk'a yapılmış olur. Can ile bedenin bir olması gibi, o zâtın suretiyle Hakk'ın manası birleşmiştir. Bedene vurduğunda can nasıl acırsa, kâmilin suretine yapılan bir tecavüz de Hakk'a dokunur.
Onlar enbiyâ ve evliyâya, “Bunlar da bizim gibi beşerdir” diyerek ezâ ve cefâya tasaddî ettiler. Halbuki onların bu taarruz ve tecâvüzleri Allâh Teâlâ'ya taarruz ve tecâvüz oldu. Çünkü onlar Hak’ta fânî ve Hak ile bâkî idiler.
Bu sebeple, kâmil bir zâttan şeriata aykırı gibi görünen bir fiil zuhur ettiğinde, hemen inkâra kalkışmamak gerekir. Bunun hikmetleri vardır. Mesnevî şârihleri bu durumu şöyle izah ederler:
Ma’lûm olsun ki, insân-ı kâmilden şer’e muhâlif ef’âlin zuhûru, atideki esâsâta müstenid bulunur:
- Sırr-ı kader icâbı olur.
- Gafillerin îkâzı maksadıyla... olur.
- Ruhsat-ı şer’iyye üzerine vâki’ olur...
- ...muzтар olduğunuz şey müstesnâdır” buyurdu.
- Emir ve ilhâm ile vâki’ olur. Hızır (a.s.)ın Mûsâ (a.s.) a gösterdiği efâl gibi
- O nâmeşrû’ görünen şey suver-i gaybiyyeden olur.
Bazen kader sırrı gereği, bazen gafilleri uyandırmak için, bazen şer'î bir ruhsata dayanarak, bazen de doğrudan ilâhî bir emir ve ilham ile o fiiller zuhur eder. Hızır Aleyhisselâm'ın gemiyi delmesi, çocuğu öldürmesi gibi, zahiren yanlış görünen ama bâtında derin hikmetler taşıyan fiiller bu kabildendir.
Bu hâlleri anlamayanlar, "sûret-perest" yani şekle takılan kimselerdir. Onlar kâmilin bedenini görür, "o da bizim gibi bir beşer" derler ama o bedenin içindeki manayı, o bedenden tasarruf eden Hakk'ı göremezler. Onların aklı, buzağının öküzü "Huda" bilmesi gibidir; her kap, içindekini sızdırır. Herkes, kendi mertebesine, kendi anlayışına layık bir hakikat tasavvur eder.
Ben öküz değilim, tâ ki beni buzağı satın alsın; ben diken değilim ki, bir deve benden otlasın! Ben insân-ı kâmilim, hayvan cinsinden değilim ki, buzağı ya’ni hayvan tabiatında olan kimseler bana rağbet etsinler!
İnsan-ı Kâmil'in yaşanması, çetin ama bir o kadar da şerefli bir yolculuktur. Nâkıslığını bilmekle başlar, bir mürşidin sohbetiyle hayat bulur, benlik perdesini zikir ve edeple yırtarak devam eder ve nihayetinde Hakk'ın ahlâkıyla ahlaklanıp, zahire sığmaz hâllerin mazharı olmakla kemâle erer.
Füsûsu'l-Hikem'de İnsan-ı Kamil
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu'l-Hikem deryasında, en merkezî mücevherlerden biri İnsan-ı Kamil hakikatidir. Bu eser, peygamberlerin kalplerine inen hikmetlerin fâş edildiği bir irfan sofrasıdır. Bu sofranın başköşesinde ise, varlık ağacının meyvesi, kâinatın varoluş sebebi ve Hakk’ın en kâmil aynası olan İnsan-ı Kamil oturur. Şeyh-i Ekber, bu kavramı kuru bir bilgi olarak değil, varlığın en derin sırlarına açılan bir kapı olarak sunar. O’nun nazarında İnsan-ı Kamil, sadece ahlakî bir ideal değil, Hakk’ın kendi Zât’ını görmek istediği cilalı bir ayna, bir vücûdî zorunluluktur.
Varlığın zuhûra geliş serüveni, bir tenezzül, yani mertebe mertebe iniş yolculuğudur. Şeyh-i Ekber bu yolculuğu Hazarat-ı Hamse (Beş Hazret) veya bazen daha tafsilatlı olarak yedi mertebe ile anlatır. Her şeyin kendisinde gizli olduğu, hiçbir isim ve sıfatın belirmediği La Taayyün (belirsizlik) veya Ahadiyet mertebesinden başlayan bu yolculuk, sıfatlar, isimler ve fiiller âlemlerinden geçerek en son mertebe olan şehâdet âlemine ulaşır. Lakin bu iniş, İnsan-ı Kamil zuhur etmeden tamamlanmış sayılmaz. O, bu büyük varlık programının hem sonu hem de gayesidir.
Kesif olan şehadet mertebesi ilahi sıfat ve isimlerin bütün hükümleri ve eserlerinin zuhuruna müsait olmakla beraber kemaliyle zuhur ve tecelli ancak insan da vuku bulmuştur. Yani şehadet alemi dediğimiz 6. Mertebe, 7. mertebe de İnsan-ı Kamildir. Bu Cenab-ı Hakkın esma-i ilahiyesi bütünü ile birlikte burada esma ve sıfatları zuhur etmiş ise de ama bütün bu zuhurda kemalat zuhuru değildir henüz. Çünkü ef’ali, isimleri, sıfatları burada zuhur ediyor bu kevn aleminde. Yani bu varlık aleminde sıfatları, isimleri, ef’ali zuhur ediyor. Ama zati tecellisi yoktur. İşte Zat’i tecellisinin mahali de insan yani insan-ı kamil oluyor. İşte bu insan-ı kamil ile birlikte bu alemlerin var ediliş programı tamamlanmış oluyor.
Buradaki sır şudur ki, kâinattaki her bir zerre, Hakk’ın bir isminin veya sıfatının tecellisidir. Dağlar Celal isminin, sular Latîf isminin, ateş Kahhâr isminin tecelligâhıdır. Fakat hiçbir varlık, tek başına bütün bu isimleri bir arada ve dengede yansıtma kabiliyetine sahip değildir. Diğer varlıklar mat birer ayna gibiyken, insan cilalanmış, parlak bir ayna olur. Ancak bu cilalanma, İnsan-ı Kamil mertebesinde kemalini bulur. Zira kâinat, Hakk’ın fiil, isim ve sıfat tecellilerini gösterirken, yalnızca İnsan-ı Kamil, Zâtî tecelliye mazhar olabilen yegâne varlıktır. O, varlık sahnesine çıkınca, halkın programı tamamlanır ve gaye hâsıl olur.
Bu yüce mertebenin temelinde, "Allah Âdem’i kendi sureti üzere yarattı" kutsi hadisinde gizli olan Hilafet (vekillik) sırrı yatar. Hakk Teâlâ, âlemi kendi isimlerinin bir aynası olarak halk etmiş, fakat bu aynada kendini tam olarak göreceği, bütün isimleri kendinde toplayan bir "halife"ye ihtiyaç duymuştur. Bu halife, fiziksel bir suretten öte, ilahi sıfatların tamamını taşıyan manevi bir surettir.
İşte böyle olunca Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti, Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti demesi bütün Rahmaniyetini o insanlarda mevcut olduğunu yani Zati tecellisinin o insanlarda mevcut olduğunu bildirmiş oldu. Bu suret-i ilahiye üzere mahluktur yani böyle halk edilmiştir. İnsandan başka hiçbir varlıkta böyle bir meziyet yoktur. Ne cinlerde ne de hayvanlar da ne de meleklerde böyle bir meziyet yoktur.
Bu "suret-i ilahiyye" üzere halk edilme, insana diğer bütün varlıklar üzerinde bir şeref ve bir vazife yükler. Halife, aslına vekâlet edendir. Aslının bütün özelliklerini kendinde taşıması gerekir ki, vekâleti sahih olsun. Bir cumhur reisi vekilini tayin ettiğinde, o vekilin, reisin bütün yetkilerini kullanabilmesi gibi, İnsan-ı Kamil de Hakk’ın âlemdeki halifesi olarak O’nun isim ve sıfatlarıyla tasarrufta bulunur.
Böylece insan kendi nefsinde bil cümle meratib-i ilahiyi cami olarak, kendi nefsinde bütün ilahi mertebeleri toplamış olarak- başka türlü de halife olamaz zaten- halife olması için aslının aynı üzere olması lazımdır. Her şeyiyle birlikte olması lazımdır. Cümle ilahi mertebeleri cami olarak yani birlikte olarak rütbe-i hilafete haiz olmakla ulüvv-i mekanet sahibi olur.
Bu hilafet, İnsan-ı Kamil’e ilahi fiilleri izhar etme yetkisi de verir. Füsûs'un Îsâ Fassı'nda bu durum çok net bir şekilde açıklanır. Hz. İsa’nın ölüleri diriltmesi, körün gözünü açması, çamurdan kuş yapıp ona üflemesi, şahsına ait kerametler değil, İnsan-ı Kamil mertebesindeki bir zâtın, Hakk’ın halk etme sıfatına ayna olmasının bir neticesidir. Her fiilin başında ve sonunda zikredilen "bi-iznillah" (Allah’ın izniyle) kaydı, bu sırrın anahtarıdır. Fiili işleyen surette kâmil insandır, fakat hakikatte fail olan Hakk’ın kendisidir.
İşte bunun için, "أَنِّي أَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللَّهِ وَأُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ وَأُحْيِي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللَّهِ" (Al-i İmran, 3/49) [Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi bir şey icat ederim, sonra ona üfürürüm. O da Yüce Allah'ın izniyle hemen kuş oluverir. Ve ben Allah'ın izniyle anadan doğma körü ve alacalık illetine tutulanı iyi ederim ve ölüyü diriltirim.] ayet-i kerimesinde haber verilen söz ile konuşmuştur.
Bütün peygamberler ve kâmil veliler İnsan-ı Kamil olmaları itibarıyla "Allah" ism-i câmiinin mazharıdırlar. Öyleyse Hz. İsa’yı farklı kılan nedir? Şeyh-i Ekber’in hikmetine vâris olan şârihler, bu ince noktayı şöyle izah ederler:
Soru: Bütün peygamberler ve kâmil velîler, insân-ı kâmil olmaları itibarıyla "Allah" isminin mazharı olduklarından, onlar da ulûhiyyet mertebesinin bütün isimlerinin hükümleri ve vasıflarıyla zâhirdirler. Şu hâlde bunlar ile Îsâ (a.s.) arasındaki fark nedir? Cevâb: Enbiyâ ve kümmel-i evliyânın vücûdât-ı zâhiriyyeleri tabîatta mütekevvin oldu; ve tabîat ise ulûhiyetin zâhiriyetidir. Binâenaleyh bu zevât-ı kirâm ulûhiyetin zâhirinden münbais oldular. Îsâ (a.s.) ise, bâlâdaki ebyât-ı şerîfenin şerhinde îzah olunduğu üzere, “Siccîn” tesmiye olunan “tabîat”tan mutahhar olarak tekevvün etti; ya'ni ism-i Bâtın'ın taht-ı hîta-sında zâhir oldu.
Yani, diğer kâmiller daha çok Hakk’ın İsm-i Zâhir tecellisiyle, yani görünen tabiat kanunları çerçevesinde zuhur ederken, Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelişi gibi durumlar, onun İsm-i Bâtın tecellisinin bir hükmü altında olduğunu gösterir. Ancak bu isimlerin hepsini, Zâhir ve Bâtın’ı, Evvel ve Âhir’i itidal (denge) üzere kendinde toplayan yegâne varlık, Hâtemü’l-Enbiyâ Hz. Muhammed Mustafa’dır (s.a.v). O, İnsan-ı Kamil’in en mutlak ve en mükemmel örneğidir.
Füsûs'un İshak Fassı'nda ise hilafet ve fidye sırrı, bir başka latif sembolle, kurban edilen "koç" üzerinden anlatılır. Hz. İbrahim’in, oğlu İshak’ı (veya İsmail’i) kurban etme imtihanında, Cenâb-ı Hakk bir koç göndererek onu "büyük bir kurbanlık" ile fidyelemiştir. Şeyh-i Ekber, bir arifin bilmezlikten gelen edebiyle sorar: "Bir koçun küçücük varlığı, nasıl olur da Rahman’ın halifesi olan bir insanın yerine geçebilir?"
Hâlbuki Allâh-ı azîm, bize veyâ ona inâyeten o kebşi ta’zîm etti. Bu inâyet hangi mîzândandır bilmem? Ya’ni koç ile insan arasındaki münasebet baîd göründüğü hâlde, Allah Teâlâ hazretleri ism-i Azîm hazretinden tecellî edip o kebşi, zebh-i veled ile ibtilâdan halâs etmek sûretiyle verese-i muhammediyyeden olan bizlere ve sûret-i ilâhiyye üzere olan insân-ı kâmilin zebhi makāmında kāim ve onun için fidâ olmakla, ona inayeten وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحِ عَظِيمٍ )Saffat, 37/107) [Ve ona bir azîm kurbanlık bedel verdik.) kavlinde azametle vasfeyledi. Ben bilmem ki bu taʼzîm hangi mîzândandır ve sebeb-i taʼzîm olan şey nedir?
Bu sorunun cevabı, varlık mertebeleri arasındaki derin bağda gizlidir. Koç, İnsan-ı Kamil’e gıda olduğunda, onun bir parçası haline gelir. Hayvan mertebesinden insan mertebesine, hatta İnsan-ı Kamil mertebesine yükselir. Bu, koç için bir lütuf ve bir terfidir. İnsan için ise canının bağışlanması bir lütuftur. Böylece Hakk’ın inayeti, hem halifeye hem de onun yerine geçen kurbana aynı anda tecelli eder. Koçun "büyük" olması, halifenin makamına naip olmasından kaynaklanır. Bu, İnsan-ı Kamil’in sadece kendi zatında değil, kendisiyle ilişkiye geçen her şeyi nasıl dönüştürdüğünü ve yücelttiğini gösteren bir misaldir.
Çünkü koç insân-ı kâmil için zebholunduğu vakit, insân-ı kâmile gıdâ olup, onun cemî-i eczâsında sârî ve hemân o olur; ve hayvan mertebesinden insân-ı kâmil mertebesine intikāl eder. Bu ise ona inâyettir. Ve bize inâyet olması dahi, koçun biçim katlimize mâni' olmasıdır. Binâenaleyh binnetîce ona inâyet, bize inâyetin "ayn”ı olur.
Sonuç olarak, Şeyh-i Ekber’in hikmet penceresinden bakıldığında İnsan-ı Kamil, kâinatın küçük bir örneği değil, kâinatın kendisinin, o büyük insanın bir açılımı olduğu bir hakikattir. Bütün âlemlerin varlık sebebi, Hakk’ın Zât tecellisine mahal olacak o cilalı aynanın ortaya çıkmasıdır. Her varlık, kendi istidadı ölçüsünde bir tecelliye mazhar olurken, İnsan-ı Kamil, bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan Allah ism-i şerifinin tam mazharıdır. O, Hakk’ın yeryüzündeki halifesi, âlemlerin varlık sebebi ve halk serüveninin nihai gayesidir. Vücûdun La Taayyün karanlığından şehâdet âleminin aydınlığına yaptığı tenezzül yolculuğu, ancak İnsan-ı Kamil’in zuhuruyla kemale erer ve anlamını bulur.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
İnsan-ı Kamil bahsi, aklın kıyılarında gezinmekle anlaşılamayacak bir deryadır. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu’l-Hikem’i, bu deryanın haritasını sunan, zıtlıkların nasıl bir araya gelip de Vahdet’in mührü olduğunu gösteren bir irfan pusulasıdır. Bu bölümde, kâmil insanın varlığında zıtların nasıl cem olduğu, onun kalbinin nasıl bir ayna hâline geldiği ve kul ile Rab arasındaki o ince sır perdesi ele alınacaktır.
Mesele, Hakk’ın sonsuzluğuna mukabil durabilecek bir mahal, bir ayna bulmaktır. Cenâb-ı Hakk, hadis-i kudsîde “Ben yerlere ve göklere sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurur. Bütün âlemler, o muazzam genişlikleriyle Hakk’ı kuşatmaktan aciz kalırken, bir "kul kalbi" O’na mahal oluyor. Lakin bu, her kalp değildir; İnsan-ı Kâmil’in kalbidir. Şeyh-i Ekber, İshak Fassı’nda bu kalbin sırrına işaret eder:
Üçüncüsü: Kâmil-i muhakkikin kalbidir. Bu kalb ıtlak üzere olup gayr-i mütenâhî olan ıtlâk-ı Hakk'a mukabildir. Binâenaleyh Bâyezîd Bistâmî hazretlerinin, Hakk'ı sığdırıp, fakat kanmadığını zikr eylediği kalb birinci ve ikinci nevi'den olan kalbdir. Ve kalb-i kâmilin hükmü ise bunların hükmünden başkadır. Cenâb-ı Şeyh (r.a.)in beyân buyurduğu kalb ise insân-ı kâmilin kalbidir.
Yolda olanların, hatta Bâyezîd gibi büyük velîlerin bile bir makamda "kalbime sığdı ama doymadım" dedikleri hâl, henüz son menzil değildir. O kalp, hâlâ bir genişleme arzular. Fakat “kâmil-i muhakkikin kalbi” öyle değildir. O, kayıtlı bir kalp olmaktan çıkmış, “ıtlak üzere” yani mutlak bir hâle bürünmüştür. Kendi sınırlılığını tamamen aradan çıkardığı için, Zât-ı Mutlak’ın sonsuzluğuna ayna olabilmiştir. O kalp artık bir şey istemez, bir şey beklemez; çünkü kendisi, Hakk’ın tecellîsinin bizzat kendisiyle dolmuştur.
Bu ayna olma hâli, İnsan-ı Kâmil’in varlığında en büyük zıtlığın, yani kulluk (ubûdiyyet) ile Rablık (rubûbiyyet) sıfatlarının birleştiği Cem makamı’nı doğurur. Akıl burada duraksar. Bir varlık hem kul hem de Rab sıfatlarını nasıl taşıyabilir? İrfan mektebi der ki: Bu bir yok etme değil, bir mazhar olma hâlidir. Kul, kendi hayalî varlığından fâni olduğunda, Hakk’ın sıfatları onda zâhir olur. İshak Fassı’ndaki şu beyit, bu sırrı özetler:
İmdi bir vakitte abd, bilâ-şek Rab olur. Ve bir vakitte de abd, bilâ-iftirâ abd olur.
Yani İnsan-ı Kâmil, Hakk’ın isim ve sıfatlarına tam bir ayna olduğu, hilafet sırrıyla âlemde tasarruf ettiği vakit, şüphesiz “Rab” sıfatlarının mazharıdır. O an ondan zuhur eden fiiller, Hakk’ın fiilleridir. Fakat aynı kâmil, kendi zâtî hakikatine, yani yokluğa ve mutlak muhtaçlığına döndüğü vakit, iftirasız, katışıksız bir “kul”dur. Bu iki hâl, onda anbean tecellî eder. Bu bir şizofreni değil, tevhidin en üst perdeden idrakidir. Şeyh-i Ekber, bu durumu demir ve ateş misaliyle açıklar:
Meselâ demir ateşte kızınca onun ateşliği arızî ve demirliği zâtidir. Yoksa demir demir; ve ateş dahi ateştir. Ne ateş demir olur; ve ne de demir ateş olur.
Demir, ateşin içine girince kıpkırmızı olur, ateşin rengini, sıcaklığını, yakıcılığını alır. Ona dokunan, demire değil, ateşe dokunmuş gibi olur. Demir, o anda ateşin hükmünü gösterir. Ama ateşi çektiğinizde, demir yine kendi soğuk, kara tabiatına döner. Çünkü demirin ateşliği arızî (sonradan olma, geçici), demirliği ise zâtî (kendine has, öz) idi. İnsan-ı Kâmil’in rubûbiyyeti arızî, ubûdiyyeti zâtîdir. O, her an Hakk’a muhtaçtır. Bu muhtaçlığı idrak ettiği an, en geniş, en hür olduğu andır. Çünkü kendi darlığından çıkmış, Hakk’ın sonsuzluğu ile genişlemiştir. "Abd olduğu vakit, Hak ile geniş olur."
Bu zıtların birliği, hikmet dilinde tenzih-teşbih dengesi olarak ifade edilir. Tenzih, Hakk’ı her türlü yaratılmış özelliğinden uzak, aşkın ve mutlak bilmektir. Teşbih ise, O’nun sıfatlarının ve isimlerinin âlemde ve insanda tecellî ettiğini görmek, O’na bir benzerlik atfetmektir. Sadece tenzih, kişiyi Hakk’ı ulaşılamaz bir yere koyan bir inkâra götürür. Sadece teşbih ise, Hakk’ı yaratılmışlara benzeterek şirke düşürür. İnsan-ı Kâmil, bu iki kanadı da mükemmel bir dengeyle kullanan, Muhammedî mîzan’ı tutturandır. O, hem beşerdir hem de Hakk’ın suretidir.
Zahirde eğerçi sen beşersin Bâtında fakat neler, nelersin Cisminle Kureyşî ve arabsın Ruhunla cihâniyâna rabsın.
Bu beyitler, İnsan-ı Kâmil’in hakikatini dillendirir. Zâhirde o da bizim gibi bir beşerdir; yer, içer, uyur. Bu, onun teşbih yönüdür. Ama bâtınına baktığında, o, bütün âlemlerin terbiye edicisi olan Rab isminin tecellîsidir. Bu da onun tenzih yönüdür. Onun ruhu, [cevher-i nûrânî](/wiki/cevher-i-nurani) (nuranî öz) olup, bu kesif beden elbisesi içinde dahi aslî saflığını, tenzihini korur. İsa Fassı’nda belirtildiği gibi, Hakk Teâlâ, kâmil insanın ruhunu "sıfât-ı unsuriyyeden tenzih ve takdis etti." Yani topraktan gelen bedenin gereklilikleri, o ruhun aslî saflığına dokunamaz.
Bu dengenin kurulması, sâlikin kalbinde başlar ve kalbinde biter. Yol, kalbin sükûnet bulması, mutmain olmasıdır. Ayet-i kerime, "İyi bilin ki kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olurlar" (Ra'd, 13/28) buyurur. Terzibaba Hazretleri, bu zikrin ne olduğuna dair bir inceliğe dikkat çeker:
Biz onu işte Allah, Allah, Allah, diyelim de sakin olalım zannediyoruz. O da ayrı bir gerçek ama Allah isminin lafzi tekrarı değil, manevi anlayışı yani mana ile anlayışından meydana gelen ilm-i ilahideki huzur sükünet, sekinet, sakinliktir.
Mesele, dilin tekrarı değil, kalbin idrakidir. "Allah" ism-i şerifi, bütün ilahi isimleri ve sıfatları kendinde toplayan ism-i câmi'dir. Bu ismi zikretmek, sadece lafzını beyan etmek değil, O'nun bütün âlemi nasıl kuşattığını, her zerrede nasıl tecellî ettiğini, zıtlıkların O'nun varlığında nasıl birleştiğini idrak etmektir. Bu manevî anlayış kalbe yerleştiğinde, kalp sekine bulur, sükûnete erer. Artık "ben" ve "o" ikiliği kalmaz. Kişi kendi vehmî varlığının bir perde olduğunu anlar. Bu idrak, kişiyi fenafillah (Hakk’ta fâni olma) makamına taşır.
Ve böyle bir kimse ortada, Hakk'ın vücûdundan gayrı tasarruf isnâd edebilecek bir vücûd göremez; yani varlık gene mevcut ama mevcut olan varlığın hakikatini idrak ederek hayal ile vehim ile zan ettiği kuşlar, hayvanlar, şunlar bunlar değil, Allah’ın Zat’ının varlığını idrak eder, işte bu fenafillah mertebesidir. Hakk-ı mutlakın vechinden taayyünat perdelerinin kalkmasıdır...
Fenâ makamında sâlik, kendi iradesini, gücünü, varlığını Hakk’ın varlığında eritir. Ancak yolculuk burada bitmez. Bu, bakabillah (Hakk ile bâki olma) makamına, yani İnsan-ı Kâmil’in makamına bir geçiştir. Fenâ ile yok olan kul, Hakk’ın sıfatlarıyla yeniden "var" olur. Artık o, Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olur. Onun tasarrufu, Hakk’ın tasarrufudur.
Bu makamın edebini anlamak için Âdem (a.s.) ile İblis’in hâline bakmak yeterlidir. İkisi de bir "suç" işledi. Fakat İblis, "Sen beni azdırdın" diyerek fiili Hakk’a isnat etti ve kibrinden kovuldu. Âdem (a.s.) ise, fiilin Hakk’tan geldiğini bildiği halde, edeben suçu kendi nefsine aldı. "Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik" dedi. Bu nezaket, bu kulluk edebi, onu baş tacı yaptı. İnsan-ı Kâmil, fiilin failinin Hak olduğunu en iyi bilen olduğu halde, zâhirde şeriatın ve edep perdesinin gereğini yapar. Zıtların birliğini yaşamak, şeriatı hiçe saymak değil, her mertebenin hakkını vermektir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle İnsan-ı Kamil
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikat ilminin en girift meselelerini, hikâyelerin, temsillerin ve sembollerin tatlı şerbeti içinde sunar. O, İnsan-ı Kamil bahsini kuru bir usûl ile anlatmaz; onu yaşatır, sezdirir, âşığın kalbine bir sır gibi fısıldar. Mesnevî-i Şerîf, bu sırrın tecellî ettiği bir aşk mektubudur. Kimi zaman bir padişahın adaletinde, kimi zaman bir çobanın sadakatinde, kimi zaman da bir neyin feryadında o kâmil insanın yüzünü gösterir. Zira Hazret-i Mevlânâ, kendi vücudunu Hakk’ın nefesini taşıyan bir "ney" olarak görür; içi boşalmış, benliğinden arınmış, sadece Sahibinin sesini aksettiren bir vasıta.
Hz. Pîr: "Bu neyi dinle" ta'bîriyle, kendi vücûd-ı şerîflerine işâret buyururlar. Zîrâ neyin içi boş olup, üfleyen kimsenin nefesi, ondan ses çıkarır. İnsân-ı kâmilin vücûdu da "ney"e benzer. "Ney"in yedi deliği, insanın yedi a'zâ-yı zâhirîsine işarettir ki, beşerin fiilleri bu uzuvlardan sâdır olur. İnsân-ı kâmilin "ney" gibi boş olan vücûdundan zâhir olan fiiller, ancak Hakk'ın tasarrufuyladır.
Mesnevî'nin kapısı bu teslimiyetle açılır. Orada anlatılan her şey, o boşalmış neyden çıkan ilahi nefesin bir yankısıdır. Bu sebeple Mesnevî, tıpkı Mısır'ın Nil nehri gibi, kimileri için bir hayat suyu, kimileri için ise anlaşılamayan bir hasret olur. İnsan-ı Kamil'e tâbi olanlar için o, ilahi marifetlerin içildiği bir pınardır.
Ya'ni “Bu Mesnevî-i Şerîf insân-ı kâmile tâbi’ olup, nefsiyle mücâhedeye ve riyâzetlere sabr edenler için, Mısır’daki Nil nehri gibidir.” Nitekim Nil nehri Mûsâ (a.s.)a tâbi’ olan Benî İsrâîl için tatlı su; ve münkir ve muhâlifler için kan olmuş idi.
Bu sebeple, Mevlânâ'nın dilinden İnsan-ı Kamil'i anlamak, sadece lafızları değil, o lafızların ardındaki hâli, zevki ve aşkı tatmaya çalışmaktır.
Hakikat Güneşi, Bal ve İlahi Kandil: Kâmil'in Sembolleri
Hazret-i Pîr, İnsan-ı Kamil’in ne olduğunu doğrudan tarif etmek yerine, onun âlemdeki yerini ve işlevini parlak sembollerle gözümüzün önüne serer. O, bazen karanlıkları aydınlatan bir "güneşin kandili", bazen de zehirlerin arasında açan şifalı bir "bal"dır.
Meleklerin, yeryüzünde kan döküp fesat çıkaracak olan insanın halk edilmesindeki hikmeti sorgulaması üzerine, Cenâb-ı Hakk onlara Âdem’in sırrını göstermişti. Mevlânâ, bu sırrı "bal" ve "zehir" temsiliyle açıklar. Beşeriyetin zulmü ve fesadı bir zehir ise, o zehrin içinden çıkan İnsan-ı Kamil de o zehre değecek kıymette bir baldır.
Ve melekler bu sırra vakıf olduktan sonra anladılar ki, bal hükmünde olan böyle bir insân-ı kâmil, zehir hükmünde olan Âdemoğlunun zulüm ve fesadına değer ve karşılık gelir. Çünkü insân-ı kâmil, yeryüzünde kan döken ve zulüm ile fesat çıkaran Âdemoğlu bireyleri arasından çıkar. Bu şerefli beyitte, الإنسان سرى yani, "İnsan benim sırrımdır" kutsî hadisine işaret buyrulur.
Bu "bal", yani İnsan-ı Kamil, âlemin varlık sebebidir. O olmasaydı, beşeriyetin zehri çekilmez olurdu. O, aynı zamanda sıradan insanın muhtaç olduğu sebeplere muhtaç olmayan bir "ilahi kandil"dir. Sâlik, hayvani hayatını sürdürmek için gıda fitilini sürekli yenilemek zorundadır. Fakat İnsan-ı Kamil, "güneşin kandili" gibidir; o, ışığını ve gıdasını doğrudan Hakikat Güneşi'nden alır.
Yani, "Bu insanın doğal karanlığı içinde hayvansal hayatın parlamasına ve kuvvetine sebep olan fitil mesabesindeki gıdayı ihtiyaç oranında almakta tembellik etme! Çünkü sen henüz tabiat dışına çıkıp, hakikat âlemine uçamadın." ... Fakat ilahi kandil olan insân-ı kâmilin bu gibi doğal sebeplere ihtiyacı yoktur. Onların أبيت عند ربی یطعمنی و یسقینی yani "Ben Rabbim'in katında gecelerim; bana yedirir ve içirir" hadis-i şerifinden mirasları vardır.
Bu yüzden İnsan-ı Kamil, hakikat mülkünün Süleyman'ıdır. Diğerleri, yani mürşidlik taslayan sahtekârlar, onun kullandığı ıstılahları (terimleri) çalabilirler, onun suretine bürünebilirler. Ama onlar, Süleyman'ın tahtına oturan cinler gibidir. Hakiki Süleyman'ın kuşların dilinden anladığı gibi, İnsan-ı Kamil de kelimelerin ardındaki zevkî manayı bilir. Diğerleri ise sadece lafzın kabuğunda kalır.
Hakikat mülkünün Süleyman'ı olan insân-ı kâmillerin kullandığı ıstılahların zevkî manalarını bilen bir kâmil nerede! Zira böyle bir kâmilin varlığı pek nadirdir. Bu yalancı mürşitler insân-ı kâmillere benzer mi?
Bu semboller bize şunu öğretir: İnsan-ı Kamil, sadece ahlaklı bir insan değil, vücûdî (varlık mertebesi itibariyle) bir lüzum, âlemin dengesi ve Hakk'ın yeryüzündeki sırrıdır. Ona haset etmek, bir bütün olarak cihana, yani "geyhan"a haset etmektir ki, bu da haset edenin manevi ölümü demektir.
Şehir Dışındaki Hazine: Sâlikin Yolculuğu ve Mürşidin Kıblegâhı
İnsan-ı Kamil, sadece hayran olunacak bir zirve değil, aynı zamanda o zirveye giden yolu gösteren bir rehberdir. Seyr-i sülûk (manevi yolculuk), Mevlânâ'nın dilinde, "şehir dışındaki hazineyi aramak"tır. Bu hikâyede sâlik, kendi hakikatini bulmak için bir define haritası takip eder.
"Şehir"den kasıt kesret âlemi (çokluk ve farklılıklar dünyası), "şehir dışı"ndan kasıt halvet (yalnızlık) ve vahdet (birlik) âlemi ve "defnedilen hazine"den kasıt talibin kendi hakikatidir. Yani, o define haritası olan pusulada bu yazılmıştı ki: "Kesret âleminin dışı olan halvet ve vahdet âleminde gömülü olan bir insanî hakikat hazinesi olduğunu bil!"
Bu yolculuk, tek başına yapılamaz. Kesret (çokluk) şehrinin gürültüsünden çıkıp vahdet (birlik) sahrasına ulaşmak için bir kılavuz şarttır. Bu kılavuz, "Huda'ya mensup olan yâr," yani İnsan-ı Kamil'dir. Onu bulmak, aslında Hakk'ı bulmanın başlangıcıdır.
Git, çabuk sen Huda'ya mensup olan yâri ara; böyle yaptığın vakit Huda senin yârin olur. Bu hayât-ı sûrî zâil olmadan evvel, çabuk Hakk'a vusûl yolunu bilen bir insân-ı kâmili ara. Eğer böyle yaparsan, Hak Teâlâ sana muîn olup, dostlarından birisini buldurur ve seni kendisine cezb eyler.
Mürşide teslimiyet, körü körüne bir itaat değil, hakikatin kendisini bir insan suretinde bulduğuna imandır. Öyle ki, İnsan-ı Kamil, sâlikin hakiki kıblesi haline gelir. Hazret-i Mevlânâ'nın babası Sultânü'l-Ulemâ'nın yaşadığı bir menkıbe bu sırrı açıklar: Namaz vaktinde kendinden geçmiş halde olan mürşide uymayıp, zahirî kıbleye dönen müridlerin sırtları aslında kıbleden dönüktür. Mürşide uyan iki müridin ise yüzleri hakiki kıbleyedir.
Namazda sır gözü ile ona açıkça gösterdiler ki, namazda olan bütün ashâbın sırtları imam ile beraber kıbleye gelmişti. Ve şeyhe uymuş olan iki müridin yüzleri kıbleye dönüktü. Çünkü şeyh موتوا قبل ان تموتوا [yani "Ölmeden önce ölünüz!"] hükmünce "biz" ve "ben"den geçip ve kendi kendinden yok olup Hakk'ın nurunda erimişti; ve artık o Hakk'ın nuru olmuştur. Ve her kim ki sırtını Hakk'ın nuruna dönüp, yüzünü duvara çevirse, muhakkak ki sırtını kıbleye döndürmüş olur.
Bu, şeriatın zahirini inkâr değil, bâtınına ermektir. Mürşidin dergâhının şekline, adetlerine takılıp kalmak, sırtını kıbleye dönmektir. Aslolan, o dergâhta tecellî eden mana, yani İnsan-ı Kamil'in kendisidir. Bu teslimiyet, bir terzi dükkanındaki çırağın ustasına teslimiyeti gibidir. Çırak, sanat öğrenmek istiyorsa, "bizlik ve benlik" davasını bırakıp ustanın her emrine boyun eğmelidir. Tembellik, cimrilik ve enâniyet (benlik davası), bu teslimiyetin önündeki en büyük engellerdir.
İskencübîn Sırrı ve Ayaz'ın Hükmü: Zıtların Birleştiği Gönül
İnsan-ı Kamil, Hakk'ın Celâl ve Cemâl sıfatlarının, kahır ve lütfunun birleştiği yerdir. O, bu zıtlıkları dengeleyen bir Muhammedî mîzan (Hz. Muhammed'in denge ölçüsü) gibidir. Mevlânâ bunu, "iskencübîn" (sirkeli bal şerbeti) temsiliyle anlatır.
Kahır sirke gibidir, lutuf bal gibidir. Çünkü her iskencübîn (sirke ve baldan yapılan şerbet) bu iki unsurdan oluşur. ... Bu sebeple insân-ı kâmil, bal ve şeker gibi tatlı ve latif olan ruhanî halleriyle, noksan insanın sirke gibi ekşi olan nefsânî hallerini dengeler.
Noksan insanın tabiatı, nefsani sıfatların galebe çalmasıyla "sirke" gibi ekşidir. İnsan-ı Kamil'in irşadı, bu ekşiliğe "bal" katarak onu dengeler ve şifalı bir şerbete dönüştürür. O, hem kahreder hem lütfeder; çünkü terbiye bu ikisini gerektirir. Bu, zıtların bir araya geldiği Cem makamı'nın bir tecellîsidir.
Bu makamın en güzel hikâyelerinden biri, Sultan Mahmud ile kölesi Ayaz'ın kıssasıdır. Bu kıssada "şah" (padişah) Hakk'ı, "Ayaz" ise abd-i mahz (sadece kul) olan İnsan-ı Kamil'i temsil eder. Diğer beylerin (nefsanî kimselerin) Ayaz'a olan hasetleri ve tecavüzleri üzerine Sultan Mahmud, hükmü Ayaz'a bırakır.
Şah dedi: "Hayır, bu okşamayı ve eritici kahrı ben yapmak istemem, Ayaz'ın lâyığıdır." "Nevâz", okşamak, gönül almak ve lütufkârlık; ve "güdâz", eriticilik ve kahr demektir. Yani, şah onların yakarışlarına cevap olarak dedi: "Hayır, affı ve lütfu, cezayı ve kahrı ben yapmak istemem. Bu husustaki hüküm ve görüş Ayaz'ındır. Çünkü sizin tecavüzünüz Ayaz'a karşı meydana geldi."
Bu şu anlama gelir ki, Hakk ile İnsan-ı Kamil arasında, hakikat itibariyle bir ayniyet (birlik), suret (görünüş) itibariyle ise bir gayriyet (ayrılık) vardır. Tecavüz, İnsan-ı Kamil'in suretine, onun cismaniyetine yapılmıştır. Bu yüzden hüküm de o suret üzerinden verilir. Padişahın (Hakk'ın) dilinden dökülen şu söz, bu sırrın anahtarıdır:
“Gerçi ruh yönünden tek bir nefsim. Görünüşte bu fayda ve zarardan uzağım.” Gerçi hakikat yönünden tek bir zâtım ve mutlak kulun hakikati ile ben birleşmişim. Fakat onun bedenine ve görünüşüne ait olan fayda ve zarardan benim zâtım uzaktır.
Bu, tenzih-teşbih dengesi'nin en latif izahıdır. Hak, "Zahirde beşer, bâtında Hak" olan kâmil kulu aracılığıyla hem lütfunu hem kahrını izhar eder. Kâmile yapılan tecavüz Hakk'a yapılmıştır, ama hüküm kâmilin suretinden tecellî eder. Bu, kulun fani, Hakk'ın Baki olduğu ama o faniliğin, Baki olanın tecellîgâhı olduğu hakikatini gözler önüne serer. Mevlânâ’nın diliyle İnsan-ı Kamil, bu anlaşılması güç, ancak tadılması mümkün olan ilahi bir sırdır; o, hem Ayaz'dır hem de Sultan'ın hükmünün kendisidir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde İnsan-ı Kamil kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 2: "Cemi'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharı olan insân-ı kâmilin kalb-i şerifidir. Ve bu zât-ı şerif âlemde vâhidü'z-zamân olup, hakikat-ı muhammediyyeyi hâmildir."
- Cilt 3: "Vaktâki [Hüsâmeddin'in] ayn-ı sâbitesi insân-ı kâmil olmak isti'dâdını hâiz olmak i'tibâriyle halkı irşâd ve Hakk'ın ism-i Hâdi'si ile ziyâdâr edec[ektir]…"
- Cilt 4: "['Nûş' kelimesinin] burada bal demektir. Ve 'bal'dan murâd dahi insân-ı kâmildir. 'Nîş' kelimesinin dahi birkaç ma'nâsı vardır. Burada 'zehir' demek olup; murâd beni Âdem'in [nâkıs olanlarıdır]…"
- Cilt 5: "Basiret ile ma'rifet-i ilâhiyye ancak insân-ı kâmile mahsûstur. Zirâ onlar bedenleriyle esrâr-ı teşbihi ve rûhlarıyla esrâr-ı tenzihi zevk edicidirler."
- Cilt 6: "Nitekim birçok kimseler akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin teveccühü ile nûr-i ilim ile münevver olmuştur. Onlardan birisi de Yûnus Emre hazretleridir ki, Divân'ındaki eş'âr-ı ârifânesi…"
- Cilt 7: "İnsân-ı kâmilin ve ulemâ-yı billâhın aydınlığı kendi zâtından ve hakikatindendir; ve ulemâ-yı zâhirin ve insân-ı nâkıs[ın aydınlığı ödünç alınmıştır]…"
- Cilt 8: "Her bir insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz ve 'Allâh' ism-i câmiinin mazharıdır; fakat bu esmâdan birisi onun Rabb-i hâs[sıdır]…"
- Cilt 9: "İnsân-ı kâmil sûrette âlem-i sağîr ve ma'nâda âlem-i kebîrdir."
- Cilt 10: "['Şâh'tan] murâd Hak; ve 'Ayaz'dan murâd abd-i mahz olan insân-ı kâmildir, ve 'beyler'den murâd insân-ı kâmilin muğârızları olan nefsânî kimselerdir."
- Cilt 11: "İnsân-ı nâkısda sıfât-ı nefsâniyye galib olduğundan insân-ı kâmilin sıfât-ı rûhâniyyesi ile onun sıfât-ı nefsâniyyesinin ta'diline işâret buyurulur."
- Cilt 12: "['Kıble'den] murâd, insân-ı kâmildir. Nitekim Sipehsâlar hazretleri kendi Menâkıb'ında şu vâk'ayı nakleder…"
- Cilt 13: "Bâkinin kırmızı olan aşk ve ma'rifet şarâbından içmeye iştihâ gelir ve insân-ı kâmillerin sohbetine cân atar."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında İnsan-ı Kamil
İnsan-ı Kâmil kavramı, tek başına bir ada değildir; o, irfan okyanusundaki bütün adaları birbirine bağlayan bir anakaradır. Her bir komşu kavram, Kâmil İnsan’ın bir başka yüzünü, bir başka sırrını aydınlatır.
Öncelikle, İnsan-ı Kamil'in varlık mertebeleri içindeki yerini anlamak gerekir. O, Hazarat-ı Hamse denilen Beş İlâhî Hazret’in beşinci ve son tecellîgâhıdır. Vücûd-u Mutlak’ın Zât mertebesinden tenezzül ederek âlemlerde zuhûra geliş seyrinin son noktası, meyvesidir. Bu iniş ve çıkış yolculuğunun tamamına ise Seyr-i Süluk denir; dolayısıyla İnsan-ı Kâmil, bu manevî yolculuğun hem hedefi hem de tamamlandığı makamdır.
Onun en temel vasfı, Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzündeki Halife’si olmasıdır. Bu halifelik, boş bir unvan değil, Vücûdî bir hakikattir. Hakk, onu kendi “sûreti” üzere halk etmiş ve bütün Esma'ül Hüsna’sını, yani İlâhî İsimleri’ni en kâmil şekilde onda toplamıştır. Diğer varlıklar tek bir ismin veya birkaç ismin mazharı iken, İnsan-ı Kâmil, Celâl ve Cemâl gibi zıt isimler de dâhil olmak üzere bütün isimlerin câmi’ olduğu, yani hepsini kendinde topladığı bir ayna gibidir.
Bu toplayıcılığın aslı ve menbaı ise Hakikat-i Muhammedi’dir. Bu hakikat, âlemler halk edilmeden evvel var olan ilk taayyün, ilk belirlenimdir. Cenâb-ı Hakk’ın “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim” muradının ilk tecellî ettiği nurânî hakikattir. İşte bu yüzden “Levlake levlâke lemâ halaktü’l-eflâk” (Sen olmasaydın, felekleri halk etmezdim) buyrulmuştur. İnsan-ı Kâmil, bu ezelî hakikatin her devirde zaman ve mekân kaydına bürünmüş hâlidir. Onun ulaştığı makama bu yüzden Mertebe-i Muhammediyye denir.
Kevnî düzlemde, yani âlemlerin dokusunda, İnsan-ı Kâmil, âlem-i sagîr (küçük âlem) olarak Nefs-i Külli’nin, yani Küllî Nefs’in bir hülasasıdır. Bütün Halk Alemi, yani yaratılmışlar âlemi, onun varlığında dürülmüştür. O, varlığın özeti, kâinat ağacının meyvesidir.
Bu yüce mertebenin sırlarını en etraflıca şerh edenlerden biri, Şeyhü’l-Ekber İbn Arabî Hazretleri’dir. Onun Futuhât-ı Mekkiyye isimli devasa eseri, bu bahsin en geniş işlendiği kaynaklardan biridir. Ondan sonra gelen büyük velî Abdulkerim Cili Hazretleri ise bu konuyu müstakil bir eserde, İnsan-ı Kamil (Kitap) adıyla sistemleştirmiş ve kendisinden sonraki bütün irfan yolcularına bir harita bırakmıştır.
Her bir İnsan, potansiyel olarak bir İnsan-ı Kâmil adayıdır. Bu potansiyelin ilk numunesi, “isimlerin tamamını öğrenen” Hz. Adem (a.s.)’dir. Hz. İbrahim (a.s.) gibi peygamberler, bu halifelik sırrının farklı vechelerini (dostluk, teslimiyet gibi) insanlığa göstermişlerdir. Anadolu irfanında ise Yunus Emre gibi kâmiller, bu hakikati “Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm” diyerek en sâde ve en derin dille ifade etmişlerdir.
Sâlikin bu mertebeye ulaşma sürecinde yaşadığı haller de bu kavram ağıyla doğrudan ilişkilidir. Kendi cüz’î benliğinden sıyrılıp Hakk’ın küllî “Ben”liğini idrak ettiği hâle İnniyyet denir. Fenâfillah (Hakk’ta fânî olma) tecrübesinden sonra Hakk ile varlığını sürdürmesi hâli Beka (Hakk ile bâkî olma), manevî sarhoşluktan sonra tekrar halk arasına şeriat ve hikmet dengesiyle dönmesi ise Sahv (ayıklık) hâlidir. Her biri, yol üzerindeki bir Makam’ı ve o makamın getirdiği idrak seviyesini ifade eder.
Nihayetinde İnsan-ı Kâmil, Hak ve Halk arasında bir berzahtır, bir köprüdür. Z��hirde halk ile, bâtında Hakk ile olur. O, Hakk’ın halka, halkın da Hakk’a baktığı ayna olur. Bu yüzden onun varlığı, zıtların birliğinin (cem’u’l-addâd) en mükemmel tecellî ettiği yerdir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi’nin temelini oluşturan üç ana kaynak, İnsan-ı Kâmil hakikatine üç farklı pencereden bakar ve birbirini tamamlayan bir bütünlük arz eder. Her biri, bu yüce mertebenin bir başka yönünü aydınlatır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve eserlerinde İnsan-ı Kâmil, soyut bir hikmet konusu olmaktan çıkar, sâlikin hayatının merkezine yerleşen, yaşanabilir ve ulaşılabilir bir hedef olarak sunulur. Terzibaba, bu kavramı Hazarat-ı Hamse ve Etvâr-ı Seb’a (Nefsin Yedi Mertebesi) gibi sistemli tasnifler içinde ele alarak yolcuya bir harita çizer. Ona göre İnsan-ı Kâmil, seyr-i sülûkun sonunda varılan, “kendini bilen”in Rabbini bildiği makamdır. Sohbetlerinde sıkça vurguladığı gibi, bu makama ulaşmanın yolu Mürşid-i Kâmil’in himmeti, zikrin devamlılığı ve edebe riayetten geçer. Terzibaba’nın üslubunda İnsan-ı Kâmil, Hakikat-i Muhammediyye’nin yaşayan bir mazharı, Allah ism-i câmiinin tecellî ettiği bir ayna ve sâliklerin manevî hastalıklarına şifa olan bir tabiptir. O, bu yüksek hakikati, benlik perdesini kaldırmak, hayvaniyetten insaniyete yükselmek gibi pratik adımlarla somutlaştırır.
İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise İnsan-ı Kâmil, bütün bir vücûd sisteminin kilit taşı ve var edilişin gayesi olarak ele alınır. Füsûs, bu kavramın hikemî ve vücûdî temelini atar. Şeyhü’l-Ekber’e göre kâinat, Hakk’ın kendini görmek istediği bir ayna ise, bu aynanın cilâsı ve parlaklığı İnsan-ı Kâmil’dir. Âdem Fassı’nda onun halifelik sırrı ve “Rahman’ın sûreti” üzere halk edilişi, İsa Fassı’nda “bi-iznillah” (Allah’ın izniyle) ilâhî fiilleri izhar etme kudreti, İshak Fassı’nda ise kurbanlık koç sembolü üzerinden halk için bir “fidye” olma ve hilafet sırrı gibi derinlikli vecheleri işlenir. Füsûs, İnsan-ı Kâmil’in neden varlığın en şereflisi olduğunu, Hakk ile halk arasındaki berzah (ara-bulucu) konumunu ve bütün mertebeleri nasıl kendinde topladığını en esaslı şekilde ortaya koyar. Buradaki dil, yolculuktan ziyade, varış noktasının hakikatini ve yapısını çözümlemeye odaklıdır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî-i Şerîf’inde İnsan-ı Kâmil, hikâyelerin, sembollerin ve aşkın dilinin içinde can bulur. Mevlânâ, bu hakikati doktriner bir dille anlatmak yerine, onu yaşayan bir tecrübe olarak hissettirir. O, kâmil insanı bazen göklerin ayı, bazen ilâhî bir kandil, bazen de kahır (sirke) ile lütfu (bal) birleştiren bir “iskencübîn” (sirkeli bal şerbeti) olarak tasvir eder. Sultan Mahmud ve Ayaz kıssasında olduğu gibi, kâmile yapılan bir hareketin aslında Hakk’a yapıldığını ve hükmün ona bırakıldığını anlatarak onun Hakk ile olan ayniyetine işaret eder. Mesnevî, İnsan-ı Kâmil’in zâhirdeki beşerî görüntüsünün ardındaki ilâhî sırrı, onun sohbetinin diriltici tesirini ve yokluk (fenâ) makamındaki sonsuz zenginliğini en dokunaklı şekilde ifade eder. Mevlânâ’nın dili, aklın ötesinde kalbin idrakine seslenir ve bu mertebeye duyulan iştiyakı alevlendirir.
Özetle Terzibaba, bu hedefe giden yolu ve usûlü; İbn Arabî, hedefin kendisinin vücûdî yapısını ve hakikatini; Mevlânâ ise o hedefe varıldığında yaşanan aşkı, hali ve tecrübeyi anlatır. Üçü bir araya geldiğinde, İnsan-ı Kâmil hakikati bütün mertebeleriyle gözler önüne serilir.
Değerlendirme
İnsan-ı Kâmil bahsi, tasavvuf irfanının zirvesidir. O, uzak bir efsane veya ulaşılmaz bir mitolojik figür değil, her insanın içinde saklı olan ilâhî potansiyelin tam olarak açığa çıkmış hâlidir. Bu yolculuğun özü, insanın kendi hiçliğini idrak ederek Hakk’ın varlığıyla var olması, böylece kâinatın ve İlâhî İsimler’in tamamını yansıtan cilâlı bir ayna haline gelmesidir. İnsan-ı Kâmil, zâhirde halk, bâtında Hakk olan, tenzih ile teşbihi Muhammedî bir mîzanda birleştiren canlı bir köprüdür. Onu anlamak, sadece bir kavramı öğrenmek değil, varoluşun gayesini ve kendi manevî yolculuğumuzun nihai hedefini idrak etmektir. Bu kütüphanedeki eserler, bu idrake giden yolda sâlike hem bir harita hem bir pusula hem de bir azık sunmaktadır.