Zikir
Zikir, can kulağını Hakk’a çevirmektir; O’nu anmakla O’nunla olmaktır. Sadece dilin bir kelimeyi tekrar etmesi değil, bütün varlığın, kalbin ve ruhun aslına, kaynağına doğru bir hasretle yönelmesidir. İnsan, dünyaya bir unutkanlık perdesiyle gelir. Zikir, o perdeyi usul usul aralayan, ezelde “Elestü bi-Rabbiküm?” sualine verdiğimiz “Belâ” ahdini yeniden hatırlatan ilâhî bir davettir. Bu yüzden tasavvuf yolunun, seyr-i sülûkun kalbi zikirle atar. O olmadan yol alınmaz, menzile varılmaz. Terzibaba İrfan Mektebi’nin de dayandığı Halvetî-Uşşâkî geleneğinde zikir, sâliki hamlıktan olgunluğa taşıyan, onu kendi hakikatine ve nihayetinde Hakk’ın hakikatine eriştiren en temel usûldür.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Zikir kelimesi, en yalın hâliyle “anmak” ve “hatırlamak” demektir. Ancak bu, kaybolmuş bir eşyayı hatırlamak gibi değildir. Bu, insanın kendi özünde, fıtratında zaten mevcut olan bir hakikati yeniden gün yüzüne çıkarmasıdır. Zât-ı Mutlak, insanı halk ederken kendi esmâ ve sıfatlarının tecellîleriyle donatmıştır. O ilâhî emanet, ruhumuzun derinliklerinde saklıdır. Zikir, bu hazineyi ortaya çıkarmak için yapılan bir kazı çalışmasıdır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri bu inceliği şöyle ifade eder:
Zikir ne demek, anmak demektir, hatırlamak demektir, zikir senin özünde zaten var olanı belirli sistemler içerisinde ortaya çıkarmaktır. Zikir dediğimiz şey Cenab-ı Hakk ezelde bizim varlığımıza komple olarak vermiş, esma-ı İlahiyenin sıfat-ı İlahiyenin tamamını yani benliğimizin ruhumuzun üstüne işlemiş, ama biz farkında değiliz. Zikir kişinin kendinde mevcut olan zaten kendinde mevcut olanı işleyerek dışarıya çıkarmaktır. Yani toprak altında olan şeyi kazarak işleyerek ortaya çıkarmak kendimizde olmasa zaten açığa çıkmaz.
Bu sözler, zikrin bir yoktan var etme değil, var olanı bulma, unutulanı hatırlama ameli olduğunu gösterir. Sâlik, zikirle aslında kendini, kendi hakikatini zikreder. Kendini zikrettikçe, kendinde tecellî eden Hakk’ı bulur. Bu sebeple zikir, bir keşif yolculuğudur.
Bu yolda sıkça birbirine karıştırılan iki temel kavram vardır: tesbih ve zikir. Dışarıdan bakıldığında ikisi de Hakk’ı anmak gibi görünse de aralarında vücûdî mertebeler itibariyle derin bir fark bulunur.
Bilindiği gibi (tesbîh ve zikir) iki ayrı kelime olduğu halde ifâde ve tatbikatları çoğu zaman bir birine benzer şekilde yürütülmektedir. Tesbîh çeken, zikrettiğini, zikr eden, tesbih çektiğini zanneder. Aslında zâhiren ikisi de doğrudur, hakikatte ise aralarında çok fark vardır.
Tesbih, bütün kâinatın fıtrî zikridir. Dağlar, taşlar, hayvanlar, bitkiler, melekler, her zerre kendi lisanınca Hakk’ı tesbih eder; yani O’nu her türlü noksanlıktan tenzih eder. Bu, varlığın kendiliğinden olan, şuursuz bir yönelişidir. Zikir ise insana mahsustur; irade ve şuurla yapılan bir eylemdir. Terzibaba Hazretleri bu ayrımı şöyle netleştirir:
Bilindiği gibi (tesbih) bir “isim” kelimesi, (zikir) ise “fiil” kelimesi dir. O halde bu iki kelimenin tesir sahaları da ayrı olacaktır. Tesbîh bütün âlemdeki varlıkların kendi hakikatleri yönünden hakikat-i İlâhiye ye yönelmeleridir. Zikir ise şuurlu varlıkların (İnsân) kendi hakikatleri yönünden hakikat-i lâhiyye yi özlerinden hatırlamalarıdır.
Tesbih, kevnî bir durum, bütün âlemlerin dokusundaki ilâhî bir ritimdir. Zikir ise bu ritme şuurla katılan, “ahsen-i takvîm” sırrına mazhar olmuş insanın, yani [İnsan](/wiki/İnsân-ı Kâmil)’ın fiilidir. İnsan zikrederken, bütün kâinatın tesbihini kendi varlığında cem eder ve onu bir şuur mertebesine yükseltir.
Zikrin bu merkezî rolü, onu tasavvufî eğitimin ve tarikat usûlünün temeli yapmıştır. Tarikatlar, zikri bir hayat biçimine dönüştürerek medeniyetimizin mânevî dokusunu örmüşlerdir. Özellikle Halvetiyye yolu, bu konuda derin izler bırakmıştır.
Böylelikle tasavvuf ve tarikatlar, tarihimizin, medeniyetimizin ve kültürümüzün önemli bir unsuru olmuştur... Halvetiyye’de nefsin kötülüklerden ve günahlardan arındırılması esastır. Bunun yolu da nefisle mücadele ve zikirdir. Genellikle tasavvufta önem verilen az yeme, az konuşma, az uyuma, inzivâ, zikir, fikir, şeyhe gönülden bağlı olma ilkelerine Halvetîlik’te hassasiyetle uyulur.
Zikir, tek başına bir pratik değil; nefis tezkiyesini, tefekkürü ve mürşide teslimiyeti içeren bütüncül bir yolun parçasıdır. Bu yol, sadece bireyin mânevî kurtuluşunu değil, aynı zamanda toplumun ruhunu da inşa etmiştir.
Ancak zikrin bu derinliği zamanla göz ardı edilip mekanik bir sayı tekrarına indirgenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. İrfan ehli, bu tehlikeye karşı daima uyarıda bulunmuştur. Zikirdeki sayıların (aded) birer kilit değil, kapıyı açmaya yarayan anahtarlar olduğunu hatırlatmışlardır. Asıl olan, sayının çokluğu değil, zikredilen Esmâ’nın mânâsına nüfuz etmektir. Terzibaba Hazretleri bu hususta şöyle bir ikazda bulunur:
O bize Kûr’ân-ı Kerîm’i baştanbaşa sayısal olarak indirirdi, şurada 100 defa bunu oku, 500 defa şu çekilecek, böyle duâ sistemi içerisinde gelebilirdi Kûr’ân-ı Kerîm bize, sadece sayısal olsaydı bu işler. Ancak sayılarda vardır içinde ama sayı üzerine binâ edilmiş değildir, ilim üzere binâ edilmiş ve o sayıları da ilmi mâ’nâda değerlendirirsek, o zaman sayılar bir iş görüyor olur.
Sayılar, tefekkürü bir noktada yoğunlaştırmak için birer araçtır. Maksat, binlerce defa bir kelimeyi şuursuzca tekrar etmek değildir. Böyle bir zikir, sadece dile yorgunluk verir, kalbe tesir etmez. Hakiki zikir, ilimle, idrakle, yani zikredilenin şuurunda olarak yapılır.
Tesbihi alıpta bir Esma-ı ilahiyeyi işte şukar yüz defa çakmek değildir zikir. O bir bakıma tesbihtir, zikir ilmi olarak o esmanın zuhura çıkmasını sağlamaktır. Belirli adetlerde çok fazla çekmeye gerek yoktur, zikir çekerken yapılacak şey onun şuurunda olmaktır. Hangi esmayı çekiyorsa Ya Allah, Ya Hu, Ya Hakk gibi onu çekerken onun şuurunda olmaktır. Onu faaliyete geçirmektir. Sayı hükmüyle faaliyete geçirmek değildir, bilgi yoğunluğu ile faaliyete geçirmektir.
Bu sebeple, irfan sohbetlerinde bazı konuların tekrar tekrar gündeme gelmesi bir kusur değil, bir eğitim usûlüdür. Her tekrar, dinleyenin hâline ve idrak seviyesine göre yeni bir mânâ kapısı aralar. Zikrin kendisi de bir tekrar eylemi olduğuna göre, bu tekrarın hikmetini anlamak gerekir.
Çünkü bu sohbetler değişik mahallerde ve değişik kimselere yapılmış olduğundan ve aynı mevzuun başka kimselere de aktarılması gerektiğinden, kitapların hepsini okuyanlar bazı tekrarları görebilirler. Aslında bunlar tekrar değil eğitim gereği başkalarına da aktarılması gereken bilgilerdir.
Terzibaba Hazretleri, Tesbih ve Zikir adlı eserinin yazılış amacını açıklarken, bu niyetini açıkça ortaya koyar. Maksat, bu temel kavramları Kur’ân ve Sünnet ışığında, asıl mânâlarına uygun şekilde ortaya koymaktır.
Epey zamandır üzerinde düşündüğüm bir husus vardı, o da İslâm da, ve bilhassa, özünde bulunan Tasavvuf’ta (tesbih ve zikir) in Kûr’ân-ı Kerîm de, Âyet-i Kerîmeler ve Hadîs-i şeriflerde belirtilen gerçek anlamlarıyla toplayıp bir araya getirerek meraklılarına sunmak idi. Bu hususta yazılmış bir çok eserler vardır, bizde onlara küçük bir katkı yapabilirsek bizim için bir mutluluk olacaktır. Değişik şekilde yapılan (tesbîh ve zikir) çalışmalarını, sıradan sayısal birer faaliyet olarak görürsek bu çalışmalardan bize sâdece sevap kalır, ancak ne dediğimizi hakkıyla bilemez isek esas varılmak istenen ilâh-î mânâlarına ulaşamayız.
Nihayetinde zikir, sâlikin Hakk’a yolculuğunda elindeki en kıymetli azıktır. O, sadece bir anma fiili değil, bir var olma, şuurlanma ve aslına dönme hâlidir. Zikir halkaları, Efendimiz’in (s.a.v.) müjdelediği üzere, bu dünyadaki “Cennet bahçeleri”dir. O bahçelere girenler, Hakk’ı anarak kendi cennetlerini bu dünyada yaşamaya başlarlar. Çünkü zikir, gafletten uyanış, ayrılıktan vuslata geçiştir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Zikir: Aslı ve Mertebesi
Zikir, sadece dilde söylenen kelimelerden ibaret bir anma faaliyeti değildir. O, varlığın en derin hakikatine, kendi özümüzün sırrına yapılan bir yolculuktur. Zikir, Cenâb-ı Hakk’ın kendi Zât’ından yine kendi Zât’ına olan tecellîsinin, insân-ı kâmil lisanında ve kalbinde yeniden zuhûra gelmesidir.
Zikir, unutulanı hatırlamaktır. Bu kesret âlemine, bu çokluk perdesinin arkasına düşünce, ezel meclisinde verdiğimiz ahdi, o sözü, o yakınlığı unuttuk. Zikir, bu unutkanlık perdesini yırtan, kalpteki o ezelî hatırayı canlandıran ve bizi “aslımıza” döndüren ilahî bir usûldür. O, bir mürşid-i kâmilin nezaretinde yapıldığında, kuru bir tekrar olmaktan çıkar, sâliki Vahdet-i Zâtiyye deryasına ulaştıran bir gemiye dönüşür.
Zikrin Kaynağı: Vahdet-i Zâtiyye'den Feyz-i Mukaddes'e
Zikir halkasında mürşidin "Lâ ilâhe illallah" demesi, sadece bir başlangıç komutu değildir. Bu, kevnî bir hadisenin, ilahî bir tecellînin küçük bir dairede yeniden canlandırılmasıdır. Terzibaba Hazretleri, bu sırrı şöyle aralar:
Evvele halk şeklinde yapılan zikrin işareti, “Halka” ne demektir, halka şekliyle yapılan zikrin işareti Vahdet-i Zat’iye Mihver-i merkezden geçen hat Ahadiyettir. Vahdet-i Zat’iyenin yani Zat’i vahdetin zuhuru olan Ahadiyet-i Zat’iye baplı olan Fetz-i Akdes, yani en mukaddes feyiz, Mukaddes Feyize tecellisinin suretini mürşid evvela yalnız olarak “fealemen hü la ilahe illallah” diyerek zikre başlamasıyla gösterir. İşte mürşit yalnız olarak tek olarak bunu söylediğinden Feyz-i Mukaddes’in kendisine kendisini de Feyz-i Akdesin kendisine feyz-i Mukaddesin de oradan etrafına yayılmasıdır diyor. O Feyz-i akdesin Feyz-i Mukaddesin Ehadiyetiyle zuhuruna dairede bulunan saliklerin birazdan la ilahe illallah demekle gösterirler.
Bu sözler, zikrin aslını ve menşeini ortaya koyar. Halkanın kendisi, Zât’ın mutlak birliği olan Vahdet-i Zâtiyye’yi temsil eder. Bu halkanın görünmeyen merkezi, yani mihveri, Zât’ın tüm isim ve sıfatlardan münezzeh olduğu, hiçbir taayyünün bulunmadığı Ahadiyyet mertebesidir. Mürşid, bu mertebeyi idrak etmiş bir “arif-i billâh” ise, zikre tek başına başladığında, o merkezden kaynaklanan ilk tecellî olan Feyz-i Akdes’i, yani en mukaddes feyzi kendi varlığında zuhûra çıkarır. Feyz-i Akdes, Hakk’ın kendi kendini bilme sevgisinden kaynaklanan, bütün varlıkların hakikatleri olan A'yân-ı Sâbite’yi ilminde var ettiği ilk tecellîdir.
Mürşidin tek başına “Lâ ilâhe illallah” demesi, bu Ahadiyyet mertebesinden kaynaklanan ilk nurun parlamasıdır. Ardından, halkadaki dervişler zikre katıldığında, o ilk nur, ikinci bir tecellî olan Feyz-i Mukaddes’e dönüşerek halkaya yayılır. Feyz-i Mukaddes, A’yân-ı Sâbite’nin, yani ilm-i ilahîdeki hakikatlerin dış dünyada, şehâdet âleminde somut varlıklar olarak zuhûr etmesini sağlayan tecellîdir. Mürşidin kalbinde parlayan o birlik nuru, dervişlerin kalplerine yansıyarak çoğalır, bir tecellî yağmuruna dönüşür. Toplu zikrin sırrı, Birlik’ten (Vahdet) Çokluğa (Kesret) akan ilahî feyzin, küçük bir insan topluluğu içinde yeniden canlandırılması ve o feyze gark olunmasıdır.
Bu yolculuğun nihai hedefi, sâliki mertebe mertebe yükselterek, en sonunda Hakikat-i Muhammedî’ye, yani kâinatın varlık sebebi olan o küllî akıl ve ruhun idrakine vasıl etmektir. Bu, Beş Hazret olarak bilinen varlık mertebelerini (Nâsut, Melekût, Ceberût, Lâhut, Hâhut) bir bir geçerek, en sonunda Zât tecellîsine mazhar olmaktır. Terzibaba Hazretleri’nin bir dervişinin zikir esnasındaki müşahedesi, bu nihai hedefi resmeder:
Zikrin sonunda duada resuller toplanmış, siyah cübbeleri, taçlar var üzerlerinde (Sefer efendi de vardı) bize bakıyorlardı, bir anda cem olup zat tecellisi, tek vücüd oldular. Bizi burada ağlatıyorsun ve bize bakıp gülüyorsun aman Allah’ım ne cilve’yi Rabbaniye’dir bu elhamdülillah.
Zikrin gayesi, bütün peygamberlerin, bütün velîlerin ve bütün hakikatlerin kaynağı olan o “tek vücûd”u, o İnsân-ı Kâmil hakikatini kendi varlığında bulmak, görmek ve olmaktır. O noktada zikreden, zikredilen ve zikrin kendisi bir olur; bütün ikilikler ortadan kalkar ve geriye sadece Zât’ın tecellîsi kalır.
Fıtrî ve İradî Zikir: Varlığımızın Ritminde Hakk'ı Anmak
Zikir, sadece belirli vakitlerde, irademizle yaptığımız bir ibadet değildir. O, tüm kâinatın ve bizim fıtratımızın, yani yaradılışımızın temel ritmidir. Biz farkında olsak da olmasak da, varlığımız her an O’nu zikretmektedir. Efendi Hazretleri bu hakikati şöyle dile getirir:
Tabii ve fıtriyat tesbihat üzerimizde oluşmaktadır, mesela nefes alıp verirken Hu, hu yapmamız bir tesbihtir, fıtri tesbihtir, nefesi aldık veremezsek işimiz bitti, yahut verdik geriye alamazsak işimiz bitti demektir. “Hu” Esması tesbihatta devamlıdır, biz bunu bilsek de bilmesek de kalbimiz çalışıyor, tık, tık, tık diye çalışırken “hak, Hak, hak diye fıtri tesbihini yapıyor. Bizim bütün varlığımız tesbihattadır, bu fıtri tesbihimizdir, bir de iradi tesbihatımız vardır, işte bu yaptığımız derslerimiz de iradi tesbihimizdir.
Nefes alıp verişimiz… Aldığımız her nefesle Hakk’tan bir hayat tecellîsi içimize dolar, verdiğimiz her nefesle “Hû” diyerek O’na döneriz. “Hû”, Hüvviyet mertebesine, yani Zât’ın bilinemez, idrak edilemez mutlak gayb haline işarettir. Kalbimizin her atışı, “Hak, Hak, Hak…” diyerek varlığın yegâne sahibini tasdik eder. Damarlarımızdaki kanın deveranı, hücrelerimizin yenilenmesi, her şey bu fıtrî tesbihin bir parçasıdır. Bu, bizim elimizde olmayan, Cenâb-ı Hakk’ın varlığımıza kurduğu ilahî bir saattir.
Bizim irademize bırakılan ise, bu fıtrî zikrin şuuruna varmak ve onu iradî zikirle taçlandırmaktır. İradî zikir, yani bir mürşidin talimiyle çektiğimiz dersler, bu şuursuzca işleyen fıtrî zikre bir “şuur” ve “niyet” katmaktır. Bu, ruhun gıdasıdır. Nasıl bedenimizin her gün yemeğe, suya, dinlenmeye ihtiyacı varsa, ruhumuzun da beslenmeye ihtiyacı vardır. Terzibaba Hazretleri, bu gıdanın ne olduğunu açıklar:
Ruhumuzun da beslenmeye ihtiyacı var. Ruhumuzun beslenmesinin iki yönü var: Birisi zikir, birisi tefekkür. İlim yani, tefekkür.
Zikir, kalbi masivadan, yani Hakk’tan gayrı her şeyden temizleyen bir ciladır. Tefekkür ise, o cilalanmış kalbe yansıyan hakikatleri anlama ve idrak etme çabasıdır. Zikir kalbi paklar, tefekkür aklı nurlandırır. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Zikirsiz tefekkür, insanı vesveseye ve hayale sürükler. Tefekkürsüz zikir ise, lezzeti olmayan kuru bir tekrara dönüşebilir. Bu iki kanat, sâliki hakikat semasında uçuran Muhammedî mîzanın ta kendisidir.
Devran: Kâinatın Tesbihine İştirak Etmek
Tarikatlarda uygulanan devran gibi toplu zikir usûlleri, zahir ehli tarafından sıkça tenkit edilmiştir. Oysa devran, basit bir dönme eylemi değil, kâinatın en büyük sırlarından birinin, Arş’tan yeryüzüne uzanan ilahî bir tesbihin yansımasıdır. Terzibaba Hazretleri, devranın şer’î ve kevnî delillerini gözümüzün önüne serer:
وَتَرَى الْمَلۤئِكَةَ حَاۤفِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ… “Melekleri Arş’ın etrafını çevirmiş oldukları halde Rablarını hamd ile överken görürsün. Bakın etrafında dönme halinde görürsün diyor, daha devir arştan başlıyor, sema dönme… Arş-ı Ala’nın etrafını melaikei-Kiram’ın tesbihlerle zikirlerle devaran ettikleri cihetle namazın nasıl insanların ibadetini cami olduğu gibi yani namaz nasıl bütün ibadetlere cami ise… devran da Arş Melaikesinin ibadetine camidir. Yani Arş-ı Aladaki Melaikelerin ibadetlerin toplamıdır devran.
Devran, meleklerin Arş-ı Âlâ etrafındaki tavafının, bu küçük âlem olan yeryüzündeki bir yansımasıdır. Nasıl ki hacılar, Hakk’ın beyti olan Kâbe’nin etrafında dönerler, zikir ehli de kalbin Kâbe’si etrafında, bir mürşidin merkez olduğu bir halkada dönerler. Bu dönüş, gezegenlerin güneş etrafındaki dönüşü gibidir; elektronun çekirdek etrafındaki dönüşü gibidir. Kâinattaki her zerre, kendi merkezine olan aşkıyla dönmektedir. Dervişin devranı da bu küllî tesbihata, bu kevnî ibadete şuurlu bir şekilde iştirak etmesidir.
Bu toplu zikrin ve devranın bir başka hikmeti daha vardır: cemaatin bereketidir. Bir zikir halkasında, farklı idrak ve muhabbet seviyesinde insanlar bulunur. O halka, bir rahmet mıknatısı gibi işler.
…zikir halkası içerisinde de değişik yapıda idrakte seviyede muhabbette ilimde bilgide olan kişiler olacaktır. Ama bulundukları bir asgari müşterek var, nedir o da zikre muhabbettir, işte toplulukta güç meydana geldiğinden o topluluk içerisinde daha yüksek ruhaniyeti olan kimselerin ruhaniyeti daha aşağıda olan… onlara da tesir eder onların ruhaniyetlerini yükseltir.
Nasıl ki cemaatle kılınan namazda, imamın arkasındaki farklı seviyedeki insanların namazı bir bütün olarak kabul görürse, zikir halkasında da ruhanî hali yüksek olan bir arifin feyzi, diğerlerine sirayet eder. Zayıf olanlar, kuvvetlilerin himmetiyle yükselir. O halka, bir "cennet bahçesi" olur ve o bahçede her bir can, kendi istidadı nispetinde feyz meyvelerinden toplar.
Zikrin Gayesi ve Kâmil Hâli: Tesbihten Zât Tecellisine
Zikir yolculuğunda sıkça birlikte anılan tesbih ve zikir kavramları arasındaki farkı Terzibaba Hazretleri şöyle açıklar:
…tesbih çekmeye başladığı zaman kişi kendindeki beşeri ve nefs-i emarenin hayvani güçlerini üzerinden bırakıp meleki sıfata bürünmesi tesbih çekmesi, zikir çekmesi ise ilmi hakikatlere ulaşmasıdır. Yani bir bakıma tesbih daha yumuşak dugulara iyi duygulara götürmesi zikrin de bilgiye götürmesi ilime götürmesi arasındaki fark budur. …Tesbih sonunda onda Kuddüs ve Subbuh isimleri faaliyete geçer meleki hali artmış olur. Zikir ile de ilmi hali ilahi hali artmış olur.
Tesbih, bir arınma, bir tenzih ameliyesidir. Sâlik, “Sübhanallah” diyerek Hakk’ı her türlü noksanlıktan tenzih ederken, aslında kendi nefsini de hayvani ve beşerî sıfatların kirinden arındırır. Bu süreçte sâlikin melekî yönü kuvvetlenir; kalbi yumuşar, güzel duygularla dolar. Tesbih, zikir için bir hazırlıktır; toprağın sürülüp taşlardan temizlenmesi gibidir.
Zikir ise, bu temizlenmiş toprağa ekilen hakikat tohumudur. Zikir, sâliki sadece duygusal bir arınmada bırakmaz, onu “ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn” mertebelerine taşır. Zikir, fikri açar, tefekküre kapı aralar ve sâliki ilahî bilgilere, yani marifete ulaştırır.
Bu yolculuğun zirvesi, kalbin tam olarak tatmin olduğu, başka bir şeye ihtiyaç duymadığı bir hâldir. Cenâb-ı Hakk, “Biliniz ki, kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur (huzura kavuşur)” (Ra'd, 28) buyurur. Terzibaba Hazretleri, bu ayetin sırrını açarken, zikrin en kâmil haline işaret eder:
“elâ bizikrillâhi” “iyi bilin ki (yukarıda belirtilen oluşumlar, ancak) “Allah” isminin gerçek anlamda zikri ile meydana gelir.” “tatmeinnül kulubü” “Kalblerin mutlak tatmini ‘Allah’ zikrine bağlanmıştır.” Diğer isimleri çektiğin zaman mutlaka bir başka esmanın eksiği orada vardır… Kalplerin mutlak tatmini Allah zikrine bağlanmıştır. Yani artık Allah Esması çekildiğinde artık kalplerde boşluk kalmaz. Neden çünkü başka çekilecek bir şey yoktur…
“Allah” ismi, İsm-i Âzam’dır; bütün ilahî isimleri ve sıfatları kendinde toplayan Câmi’ isimdir. Sâlik seyr-i sülûkunun başında “Hayy”, “Hakk”, “Kayyûm” gibi isimleri zikrederek o isimlerin tecellîlerini kendi varlığında oturtur. Bu, bir binanın temelini ve kolonlarını inşa etmek gibidir. Her bir isim, ruhun bir boşluğunu doldurur, bir ihtiyacını giderir. Fakat bütün bu isimler, “Allah” isminin okyanusundan sadece birer damladır. Ne zaman ki sâlik, bütün bu mertebeleri geçerek sadece “Allah” zikrine vasıl olur, işte o zaman bütün nehirler denize kavuşmuş olur. O noktada kalpte bir eksiklik, bir arayış kalmaz. Çünkü “Allah” ismi, hem Zât’a, hem bütün sıfatlara, hem de bütün fiillere aynı anda delalet eder. O, bütün zıtları cem eden, tenzih ile teşbihi birleştiren nihai ismidir. O zikre varan kalp, mutlak tatmine ulaşır ve “Ey mutmain olmuş nefs! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!” (Fecr, 27-28) hitabının sırrına erer.
Terzibaba Geleneğinde Zikir'in Yaşanması
Zikir bahsine bir önceki sohbetimizde lügat ve ıstılah kapısından girmiştik. Zikir, unutulmuş bir hazineyi yeniden bulmak, insanın kendi aslına, özündeki Hakk emanetine dönmesidir. Bu sadece bir anma değil, bir hatırlayış, bir varoluş murakabesidir. Şimdi bu seyr-i sülûk deryasında zikrin nasıl yaşandığına, mürşid pusulasıyla menzile nasıl varıldığına kulak verelim. Zira zikir, kitaplarda okunan bir bilgi değil, kalpte yaşanan bir hâldir. Yol, hâl yoludur; kâl (söz) ise hâli anlatmaya bir vesiledir.
Terzibaba geleneğinde zikir, bir sâlikin mânevî hayatının atar damarıdır. Bu yol, kuru bir tekrardan, şuursuz bir sayı saymaktan ibaret değildir. Her bir "Allah" deyişin bir usûlü, bir edebi, bir murakabesi vardır. Sâlik, bu yolda yalnız değildir. Karşısına çıkan engeller, gönlüne doğan işaretler, attığı her adım, bir Mürşid-i Kâmil’in gözetimi ve rehberliği altındadır.
Zikrin Usûlü: Vukûf-u Adedî ve Rabıta Ed-ebi
Dervişin zikri, rastgele bir eylem değildir. Nasıl ki namazın bir erkânı, abdestin bir sırası varsa, kalbi Hakk'a yöneltmenin de bir usûlü vardır. Bu usûllerden biri, Hâcegân yolunun büyüklerinden bize miras kalan Vukûf-u Adedî'dir. Bu, zikrin sayısına dikkat etmektir. Lâkin bu, bir muhasebeci gibi çetele tutmak manasına gelmez. Asıl maksat, kalbi başka sevdalardan, dağınık düşüncelerden korumaktır.
Hoca Bahaeddîn-i Nakşibend Hazretleri, kalbî zikirde sayıya dikkat ve riayetin dağınık «havâtır»ı toplayıp sildiğine işaret ederler.” Zaten rabıta diye bilinen ve az da olsa tatbiki tavsiye edilen şeyin aslı, rabıta edilen yerin ve kişinin herhangi bir şekilde, o kişiye yönelmek şekliyle değil sadece havâtır dediği hatıralar, hayâl ve vehimlerin dağınıklığından kurtulup, kişinin aklını ve gönlünü bir yerde toplaması içindir. Kişinin belirli bir yere rabıtası yoksa yüzlerce yere rabıtası vardır, yâni dağınıktır.
Havâtır, yani kalbe ve akla hücum eden dağınık, lüzumsuz düşünceler, sâlikin en büyük düşmanıdır. Zikir anında dahi aklımız pazara, işe, evlada, borca gider. Gönlümüzün bu yüzlerce yere dağılmış parçalarını ve enerjisini toplayan bir mânevî çapa lazımdır. Bu çapanın bir adı rabıta, bir diğer adı da zikrin adedine riayet etmektir. Zira sayı, o an için aklın ve kalbin tutunacağı bir daldır. O dala tutununca, diğer bütün dalları bırakır.
İşte bu dağınıklığı toplayacak tek şey rabıtadır. Ne oluyor o zaman, oralara dağıttığımız enerjimizi bir araya toplamış ve o toplanan enerjiyle de güçlenmiş olmaktayız. O niyetle yapılan zikir, o niyetle yapılan tefekkür daha güçlü olmakta... Eğer bir taraftan zikir yaparken bir taraftan da o ne olacak, bu ne olacak, dediği-miz zaman, biz dünya ile âhireti karıştırmış oluyoruz.
Rabıtanın ve vukûf-u adedînin hikmeti, sâlikin gücünü, himmetini tek bir noktada, yani zikirde toplamasına yardımcı olmaktır. Dünya işlerini dünya zamanında, Hakk'ın zikrini de O'na hasredilmiş bir zamanda, bölünmemiş bir kalp ile yapmaktır. Aksi halde, bir yanda dil "Allah" derken, diğer yanda kalp "para, evlat, makam" derse, bu, zikrin ruhuna ihanet olur. Zikrin kemmiyetinden, yani sayısının çokluğundan ziyade keyfiyeti, yani hangi hâl ve huzur ile yapıldığı önemlidir.
“Dava kemiyette değil, keyfiyette çok zikirdir. Yâni huzur ve şuurla çok zikir… Kemmiyet ne kadar fazla olursa olsun, eseri has olmayınca boşuna yorgunluk demektir. Zikrin eseri, Tevhîd kelimesindeki nefy kısmında beşerî vücûdun yokluğa karıştığına, ispat kısmında da ulûhiyet cezbelerinden bir tecelli göründüğüne delâlet eden hâllerle meydana çıkar.”
Bütün mesele, binlerce kez şuursuzca "Allah" demek yerine, bir kez bütün varlığınla, hücrelerinle titreyerek, beşerî vücudunun yokluğa karıştığını hissederek "Allah" demektir. Birincisi yorgunluk, ikincisi vuslattır. Vukûf-u adedî, bu keyfiyete ulaşmak için bir talimdir, bir alıştırmadır. Sâlik, sayıya riayet edeceğim derken kalbini de riayet etmeye, yani Hakk'tan gayrısına iltifat etmemeye alıştırır.
Seyr-i Sülûk Çıkmazları: Usûlsüz Vusûl Olmaz
Seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, düz bir otoban değildir. Virajları, yokuşları, pusu kurmuş nice tehlikeleri vardır. Bu yolda en büyük tehlike, "ben bilirim" demek ve mürşidin çizdiği rotadan sapmaktır. Zikir, kuvvetli bir ilaçtır. Ehil bir tabibin, yani mürşidin kontrolünde şifa olurken; cahilin elinde, kendi başına kullanıldığında zehir olabilir.
Bir yola talip olmuş bir sâlikin hikayesi ibretliktir. Mürşidinin verdiği dersi bırakıp, başka bir yolun zikirlerine de katılmış, gönlü ve hâli karışmıştır. Uyarılara kulak asmamış, sonunda feyzinin kesildiğini söyleyerek yoldan ayrılmak istemiştir.
Fa… Do… bu zaman zarfı içinde başka bir yolun zikirlerine de katılmaya başlamıştı. Kendisine bizler gittiğimiz yere misafir hükmüyle gideriz. Yerlerimize dönünce asli halimize döneriz, düsturu da hatırlatılmıştı. Zâhiri ve bâtini hâlindeki ve zuhuratlarında olan sıkıntılar sonucu bir müddet buraya gitmeye ara ver bakalım, istersen diye tavsiyede bulunmuştuk... Zaten en başından uyarısı yapılmıştı. Bununla ilim, müşahade ve yaşantısı ile İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn olarak “Usta”mın ne kadar haklı olduğu anlaşılmış oldu…
Bu hadise, "bir koltuğa iki karpuz sığmaz" atasözünün mânevî karşılığıdır. Her tarîkin kendine has bir zikir usûlü, bir nefs terbiye yöntemi vardır. Bunlar birbiriyle karıştırıldığında, sâlikin mânevî ayarları bozulur, ne ileri ne geri gidebilir. Bir diğer büyük hata ise, sâlikin kendi mânevî bünyesini tanımadan, kaldırabileceğinden fazla zikir yüklenmesidir. Bu da kişiyi yorgunluğa, bunalıma ve hatta mânevî hastalıklara sürükler.
“Ya Allah”ın işareti görüldümü “Ya Hu” zikrine geçilmesi gerekir.. Derslerin birden artırılması bırakılması, tekrar yüklenilmesi sıkıntılara yol açar. Dersler ne şekilde değişiyor du rüyaya göre mi? Hâle göre mi? Şimdi Allahu Teâlâ kuluna kaldıracağı yükten fazlasını yüklemez... Şimdi sizde kendinizde henüz yürüme özelliği varken (şeriat) uçma (hakîkat ve marifet) istenirse haksızlık etmiş olunur.
Mürşidin hikmeti burada ortaya çıkar. O, sâlikin hâline, istidadına bakar. Henüz yürüme çağındaki bir bebeğe koşması, uçması istenmez. Şeriat basamağında, yani zahiri amellerini ve duygularını henüz tam oturtamamış birine, hakikat ve marifet sırları yüklenmez. Önce Kelime-i Tevhid ile nefsin en alt mertebesi olan Emmâre temizlenir, sonra Lafza-i Celal'in ateşiyle kalp saflaştırılır, sonra "Ya Hu" zikriyle Zât'ın hüviyetine bir pencere aralanır. Bu, azar azar, sindire sindire ilerleyen bir süreçtir. Bu süreci aceleye getirmek, mânevî bir hazımsızlığa ve sıkıntıya yol açar.
Bu sebeple, yolun başındaki sâlikin mânevî feyzi, zikir ve toplu ibadetlerle artırılır. Bu, tarikat mertebesinin bir özelliğidir.
Tarikat mertebesine geçildiği zaman eğer kişinin böyle bir seçeneği olabilirse orada da duygusallık artmaya başlar. Tarikat mertebesinin özelliği kişideki duyguları açığa çıkarmaktır, onları arttırmaktır. Eğer o duygular arttırılmazsa daha ileriye gidemez, enerjisi yetmez... İşte bu enerji Hakk’a gitmen için gereklidir. Bu enerjiyi yerine kanalize etmen gerekiyor... Ama o duygular Hakikat ilmiyle hakikat bilgisi ile desteklenmezse ölmeye mahkumdur, süreklilik kazanmaz.
Tarikat zikirleri, ilahiler, şeyh muhabbeti, sâlikin mânevî motoruna yakıt doldurmak gibidir. Bu feyz, onu şeriatin durağanlığından hakikatin hareketine taşımak için gereklidir. Ancak bu coşkun duygusallık, hakikat ilmiyle, irfan sohbetiyle beslenmezse, bir saman alevi gibi parlar ve söner. Usûlsüz vusûl olmaz; mürşidsiz, ilimsiz coşkunluk, sâliki yolda bırakır.
Yolun İşaretleri: Rüya, Zuhurat ve Mürşidin Yorumu
Sâlik, bu çetin yolda ilerlerken yalnız bırakılmaz. Cenâb-ı Hakk, ona yolculuğundaki durumunu gösteren işaretler gönderir. Bu işaretlerin en önemlilerinden biri rüya ve zuhuratlardır. Bunlar, sâlikin bâtınî âleminde, mânevî hâlinde meydana gelen değişimlerin sembolik bir dille ifadesidir. Ancak bu sembolleri doğru okumak, bir sanattır ve bu sanatın ustası Mürşid-i Kâmil'dir.
Bir su kanalında yıkanıyorum, oradan çıktım, büyük bir havuza girdim orada da yıkandım... TERZİ BABA YORUMU : ...“Bir su kanalında yıkanıyorum, oradan çıktım, büyük bir havuza girdim orada da yıkandım.” Kanalda yıkanılması eski yanlış fikir kalıntılarının akıp gitmesidir, havuzda yıkanmak ise yeni toplanan bilgilerden istifade etmektir.
Sâlikin gördüğü basit bir rüya, mürşidin nazarında derin manalar taşır. Kanal, akıp giden eski, yanlış bilgilerdir; sâlik onlardan arınmıştır. Havuz ise birikmiş, duru bilgidir; yani yeni intisap ettiği yolun ilminden istifade etmeye başlamıştır. Sâlikin belki de farkında olmadığı bu mânevî geçiş, rüyasında ona gösterilmiş ve mürşidi tarafından ona izah edilmiştir.
Zikir ve tefekkür derinleştikçe, zuhuratlar da farklı bir mertebe kazanır. Sâlik, zikir esnasında mânevî âlemlere yükseldiğini, arşta tecelliler müşahede ettiğini görebilir.
Zikir esnasında gönlümdeki Efendimle birlikte dışımdaki efendimle birlikte elele yapışarak miraç ediyoruz arşımda Allah u Tealâ’nın huzuruna çıkıyoruz... bir müddet sonra N.Efendimin yüz cemali büyüyor, işte Allah ve seyrediyorum yarın huzuru mahşerde göreceğin Allah budur, bundan başkasını mı göreceksin. Yeryüzündeki Allah’ın da gökyüzündeki Allah’ında budur... diye hitap edildi ve cem olduk.
Bu, çok yüksek bir hâlin, "fenâ fi'ş-şeyh" (mürşidde fani olma) makamının bir zuhuratıdır. Sâlik, mürşidini Hakk'ın tecelligâhı olarak görmeye başlar. Bu, mürşidin şahsına tapmak değildir; mürşidin şahsında tecelli eden ilahi sıfatları ve nihayetinde Zât'ı müşahede etmektir. Bu, tenzih ile teşbihin, yani Hakk'ın her şeyden münezzeh olduğu bilgisiyle, O'nun her şeyde tecelli ettiği hakikatinin birleştiği bir Cem makamı idrakidir. Mürşid, bu tehlikeli ama bir o kadar da kıymetli zuhuratları yorumlayarak sâliki şirkten korur ve tevhîde yönlendirir.
Bazen de rüya, sâlike bir vazife tevdi edildiğini, bir makam atladığını haber verir.
Halkanın başında yer alan heybetli bir zat zikir ve sohbet bittikten sonra bana “Buyurun Fatiha deyiniz” diyor. Ben “Aman efendim, burada büyük zatlar varken ben kimim ki Fatiha diyeyim” diyence, kaşlarını çatıp sert bir şekilde “Buyurun Fatiha deyiniz” sözünü tekrarlıyor. Ben de yüksek sesle “el-Fatiha” diyorum, uyandım.
Sâlikin edeben geri durması, "ben kimim ki" demesi güzel bir ahlâktır. Ancak mürşidin (rüyadaki heybetli zatın) ısrarı, artık o vazifenin kendisine verildiğini, o makama layık görüldüğünü gösterir. Mürşidin yorumu ise sâliki daha derin bir tefekküre davet eder: "Fatiha" demek, sadece bir sure okumak mıdır, yoksa bütün hamdin kime ait olduğunu idrak etmek midir? Rüya ve zuhurat, sâlikin dersini bir üst basamağa taşıyan ilahi birer mektup gibidir.
Nefsin Engelleri ve Zikrin Ahlâkı: Kibir, Ucub ve Hizmet
Zikir yolculuğunun en büyük engeli dışarıda değil, içeridedir: Nefs. Özellikle sâlik yolda ilerlemeye başlayınca, ibadetlerinden, zikirlerinden, gördüğü rüyalardan dolayı nefsine bir pay çıkarmaya başlayabilir. İşte bu, kibir (kendini başkalarından üstün görme) ve ucub (kendi ameline hayran olma) denilen iki büyük mânevî hastalıktır.
Manevi yolda ilerleyişimizin, ibadet, taat, zikir, dua gibi başka insanlardan farklı olarak yaptığımız amellerimizin ve kazandığımız güzelliklerin de bizi kibre ve ucba düşürebileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle sâlikin daima niyetini gözetmesi, halini saklaması ve durumunu açığa çıkaracak söz ve davranışlardan kaçınması son derece önemlidir. Bir diğer mesele de dervişlerin bağlı oldukları yolda kendi keyiflerine ve arzularına göre davranmaları, tarikatı kendilerine göre yorumlamaları ve bu hususta dilediklerini yapma istek ve tavırları nefislerindeki kibir ve ucubun bir yansımasıdır. Derviş tam anlamıyla mürşidine tabi olmadıkça kibir ve ucbundan kurtulamayacağını bilmelidir.
Bu mühim bir uyarıdır. Şeytan insanı günahla yoldan çıkaramazsa, ibadetle yoldan çıkarmaya çalışır. Sâliki, "Ne kadar çok zikir çekiyorum, ne güzel rüyalar görüyorum, ben artık oldum" düşüncesine sevk eder. Bu, ateşin odunu yediği gibi, amellerin sevabını yiyip bitiren bir hastalıktır. Bunun ilacı, Usta'nın reçetesinde belirtildiği gibi, hizmet ve fedakârlıktır.
- Büyük bir içtenlikle ve hiçbir beklentiye girmeden insanlara yardım ve hizmet etmek. ... 6. Yardım, hizmet ve fedakârlığında kendine pay biçmemek ve başkaları görüp takdir etsinler diye çaba harcamamak. 7. Sahip olduklarının emaneten sana verildiğini ve hakiki sahibinin ALLAH olduğunu içselleştirmek.
Kibrin ve ucubun ilacı, "ben" demekten vazgeçip, "sen" demeye, yani başkalarını düşünmeye, onlara hizmet etmeye başlamaktır. Kendini değil, başkasını öne çıkarmaktır. Yaptığı hizmetten de bir pay beklememek, "ben yaptım" dememek, hakiki sahibin Allah olduğunu bilmektir. Zikir, bu ahlâkı kazandırmalıdır. Zikir, sâliki sürekli Hakk'ın huzurunda olduğunu hatırlatarak, kibri ve ucbu eriten bir ateştir.
Bu ahlâkın en ince ve en derin tecellilerinden biri, zikir sonrası hâle dikkat etmektir. Mürşid-i Kâmil'in bir sohbetindeki şu incelik, zikrin edep ve hikmetinin ne kadar derin olduğunu gösterir:
Layıkı ile yani tam rabıta ile şevk ile aşk ile yapılan zikirlerden sonra tükürük yutulur, çünkü nurludur, eğer gönülde ve kıblede ayar ve masiva varsa ki bunlar maddi ve manevi perdelerdir, o zaman tükürük vücuda karışmasın diye sağa ve sola tükürülür çünkü artık o yılan zehiri gibi olmuştur, işte buna işarettir.
Zikir, sadece dilde dönen bir kelime değildir. O, insanın bütün kimyasını, hatta ağzındaki suyu bile etkileyen bir dönüşümdür. Eğer zikir, tam bir huzur ve samimiyetle, Hakk'tan gayrısı kalpten çıkarılarak yapılmışsa, o zikrin bereketiyle ağızda biriken su "nur" olur, şifa olur, yutulur. Ama zikir esnasında kalbe dünya sevgisi, riya, kibir gibi nefsanî haller karışmışsa, o zikrin feyzi kaçar, ağızdaki su "zehir" hükmüne geçer, bedene karışmaması için dışarı atılır. Zikrin yaşanması budur. Sadece dilde değil, kalpte, hâlde, ahlâkta ve hatta bedenin en ince hallerinde bile zikrin nurunu veya zulmetini taşımaktır.
Füsûsu'l-Hikem'de Zikir
Zikir bahsine Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet deryasından, Füsûsu’l-Hikem’in penceresinden bakmak gerekir. Hakikat ehli için zikir, sadece bir amel değil, bütün bir varoluşun sırrını taşıyan bir anahtardır. Zikir, varlığın kendisinden zuhûra geldiği İlâhî Nefes’in bu âlemdeki yankısıdır. Öyle bir yankıdır ki, ona kulak veren kendi aslını duyar, kendi hakikatine uyanır.
Şeyh-i Ekber’in bize öğrettiği en temel ders, varlığın nasıl var olduğudur. Cenâb-ı Hakk, Zât’ının gizli bir hazine olduğu Ahadiyet mertebesinden, bilinmeyi sevmesiyle, isim ve sıfatlarının tecellî ettiği Vâhidiyyet mertebesine tenezzül buyurmuştur. Bu tenezzül, bu sevgi dolu yöneliş, bir “Nefes” ile bütün âlemleri doldurur. Biz ona Nefes-i Rahmânî deriz. Bu nefes, Zât’ın içindeki “sıkıntı”yı, yani bilinme arzusunu dışa vurarak âlemleri bir “kelime” gibi söyler. Terzibaba’nın sohbetlerinde bu sır şöyle açılır:
İşte vahidiyet mertebesinde nefes-i Rahmani ile bütün alemlere nerede hangi varlık veya alem meydana gelecekse nefes-i Rahmani ile “huu” diye tabir edelim, nefesi verildiğinde bütün alemlere sonsuz fezada yayılarak nerelerde neler meydana gelecekse orada kesif veya yoğunlaşmaya başladı, galaksiler dönüşmeye başladı, kendi hallerinde bu değişim üzere yavaş yavaş kesafetle yani vahidiyetten sonra biraz daha kesafetle ervah ve misal alemleri meydana geldi.
Bütün kevnî varoluş, Rahmân’ın “Hû” nefesiyle başlar. O “Hû” ki, Zât’ın en gizli ismine, Hüvviyet’ine işarettir. Sâlikin yaptığı zikir, özellikle de “Allah” ve “Hû” zikri, bu İlâhî Nefes’e bir iştirak etme, onunla hemhâl olma gayretidir. Kâinat bir nefesle zuhûr etmiştir ve her an o nefesle varlığını sürdürmektedir. Zikir yapan derviş, kendi küçük nefesini, varlığı var eden o büyük Nefes’e katar. Böylece kendi cüz’î varlığının, o küllî varoluş okyanusunda bir damla olduğunu idrak etmeye başlar.
Bu Nefes-i Rahmânî’nin taşıdığı, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde ezelden beri var olan hakikatler, yani A'yân-ı Sâbite’dir. Her bir varlık, ilm-i ilâhîdeki bu sâbit hakikatinin bir zuhûrudur. Sizin, benim, bir çiçeğin, bir yıldızın hakikati, daha biz bu dünyaya gelmeden evvel Hakk’ın ilminde bir “bilgi” olarak mevcuttu. O bilgi, bizim istidadımız, yani neyi ne kadar kabul edebileceğimizin potansiyelidir. Hakk bize ancak o istidadın talep ettiği şeyi verir. Terzibaba bu ince sırrı şöyle şerh eder:
Yani Cenab-ı Hak bir insan meydana getirecek ise ona bir ayan-ı sabite hazırlıyor, o da hangi ismin mazharı olacaksa ayan-ı sabitesi o ismin özelliğine göre hazırlanıyor, dolayısıyla onun ayan-ı sabitesi o ismin istidatı nisbetindedir. Hakkın ne vech ile ona malumu olmuş ise Hakkın ona verdiği şey dahi ancak ilm-i Hakkta hasıl olan şeyden ibarettir.
Zikrin en derin sırlarından biri buradadır. Zikir, dışarıdan bir şeyi içeri almak değildir. Zikir, zaten içimizde, ayan-ı sâbitemizde mevcut olan İlâhî isimlerin ve hakikatlerin potansiyelini fiiliyata geçirme, o gizli hazinenin kapağını açma ameliyesidir. Siz “Yâ Latîf” derken, sadece bir ismi tekrar etmezsiniz; kendi varlığınızın derinliklerinde saklı olan Latîf isminin tecellîsine ayna olmaya niyet edersiniz. Siz “Yâ Vedûd” derken, kendi hakikatinizdeki sevgi potansiyelini uyandırırsınız. Zikir, bir nevi ruhânî bir arkeolojidir; kendi varlık toprağımızı kazarak, oraya ezelde ekilmiş olan İlâhî tohumları filizlendirmektir. Bu yüzden Terzibaba şöyle buyurur:
İşte “zikir” den maksat; kendinde mevcut olan gizli özellikleri gün safhasına çıkarıp kendisine ayan olmasını sağlamaktır. Yani müşahede etmesini sağlamaktır. … Kendi sandığında olanlardan haberi yoktur. Ne zaman ki sandığın kapağı açılıyor haberi oluyor. Kullandığı zaman bunların varlığının haberi oluyor. İşte gerçek dervişlik burada faaliyete geçiyor.
Bu varoluş süreci, “letafet”ten “kesafet”e doğru bir yolculuktur. Yani, Zât’ın mutlak soyutluğu ve gizliliğinden (letafet), bu gördüğümüz madde âleminin yoğunluğuna (kesafet) doğru bir tenezzülüdür. Çünkü “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim” buyrulmuştur. Bilinmek, ancak bir ayna ile, bir tecellîgâh ile mümkündür. Bu kesif âlem, o Latîf olan Zât’ın kendini seyrettiği ve kendini kendine gösterdiği bir aynadır.
Cenab-ı Hakk Latif ismiyle tecelli etmiş olsaydı bu alemlerde, kimse kimseyi görmezdi. Binâenaleyh zât-ı latîf-i Hak letafet mertebesinde görünmez ve bilinmez iken, bu kesafet mertebesinde görünmüş ve bilinmiştir. Bu perdelerin kalkması aslında perde alemde değil bizim idrak ve anlayışımızdadır, gönüllerimizdedir, bu perdelerin kalkması için evvela irfaniyet gerekmektedir, yoksa sadece zikirle sadece namaz kılmakla bu perdelerin kalkması mümkün değildir.
Bu nokta mühimdir. Zikir bir araçtır, amaç değildir. Amaç, irfan sahibi olmak, yani bilmektir. Hakk’ın bu âlem aynasında kendini nasıl gösterdiğini, zâhirin ardındaki bâtını, halkın içindeki Hakk’ı müşahede etmektir. Perde zannettiğimiz bu kesif âlem, aslında perdenin ta kendisi değil, hakikatin görünür yüzüdür. Perde, bizim gafletimiz ve cehlimizdir. Zikir, bu gaflet perdesini irfan nuruyla yakmak için tutuşturulan bir ateştir.
Bu zikir hali, sadece insana mahsus değildir. Kâinattaki her zerre, her varlık, kendi lisan-ı haliyle Hakk’ı tesbih ve zikir halindedir. Dağlar, taşlar, nebatlar, hayvanlar, gökteki yıldızlar, hatta yağan yağmur tanesi ve çakan şimşek dahi birer zikirdir. Her biri, kendisini var eden İlâhî ismin hükmünü icra ederek Hakk’a kulluğunu, yani zikrini eda eder. Kur’ân-ı Kerîm bu hakikati apaçık beyan eder:
وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِى السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ 13/15- Semâlar ve arzda kim varsa, Allah'a secde ederler. … وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ Hiçbir şey yok ki, O'nun Hamdı olarak, tespih etmesin! … Ehl-i keşfin indinde de mevcudatın tümü hayat sahibidir. Ehl-i keşf bunu müşahede ederler. Delil-i akli dahi budur ki vücut birdir o da Hakkın vücududur. Bunlar da o vücudun içinde olduğuna göre vücud da Hakkın vücudu olduğuna göre zaten bunlar “Hay”dır.
Zikrin âfâkî, yani kevnî boyutu budur. Bütün varlık bir zikir meclisidir. İnsan bu meclise sonradan katılan ama en şerefli yere oturtulan misafirdir. Diğer varlıklar bilinçsizce, fıtrî bir zikir halindeyken, insandan beklenen, bu zikri irade ve şuurla yapmasıdır. İnsan, bu kevnî koroya bilinçli olarak katıldığı an, İnsân-ı Kâmil olma yoluna girmiş demektir.
İnsanın bu korodaki özel makamı, halife olmasıdır. Cenâb-ı Hakk, diğer varlıklara vermediği bir جامعiyeti, yani bütün İlâhî isimleri kendi varlığında toplama kabiliyetini insana vermiştir. İnsan, Âdem (a.s.) şahsında, bütün isimleri öğrenmiştir. Bu potansiyel, her birimizde mevcuttur. Ancak bu potansiyel, bir elmas madeni gibidir. Onu topraktan çıkarıp işlemek, parlatmak gerekir. Zikir ve tefekkür, bu madeni işleyen aletlerdir. İnsan olmanın fiziki şartları (konuşan nefis, nefs-i nâtıka) yeterli değildir. Hakiki insanlık, bu potansiyeli açığa çıkarma mücadelesiyle başlar.
Eğer insanın böyle bir vasfı olmamış olsa insanlığı olmaz. İşte bizim insan vasfına koyan bu mücadelemizdir, ayırıcı faktörlerimiz ve gayretlerimizdir. Bunun dışında suret olarak daha evvel söylendiği gibi fiziken insan olmak yeterli değildir. Bu fiziken insan olmak buna nefs-i natıka, konuşan nefis, hayvan-ı natık konuşan hayvan, işte diğer hayvanlardan bir üstünlüğü budur. … İlahi üstünlüğümüz ancak nefsimizi bilmekle, kendimizi tanımakla mümkündür.
Bu mücadele, nefsin cismani ve zulmani temayüllerinden, ruhun nurani ve latif ufkuna doğru bir hicrettir. Terzibaba’nın tabiriyle, “cismani mizacımızı yavaş yavaş dozunu azaltmak, o azaldığı sürece de onun yerine ruhani mizacımızı geliştirmek”tir. Bu değişimin motor gücü zikirdir. Zikirle ısınan kalp, nefsânî buzları eritmeye başlar. Zikirle parlayan ruh, cismin karanlığını aydınlatır.
Nihayetinde, Füsûs’un hikmet ufkundan bakıldığında zikir, sâliki öyle bir makama taşır ki, orada zikreden, zikredilen ve zikrin kendisi arasındaki ayrım kalkmaya başlar. Bu, Tevhid’in en üst mertebelerinden biridir. Sâlik, zikrin artık kendinden değil, Hakk’tan olduğunu, kendi dilinin ve varlığının sadece bir alet, bir mazhar olduğunu idrak eder. O, Hakk’ı zikrettiğini sanırken, aslında Hakk’ın kendi isimlerini onun dilinde zikrettiğini anlar. Şairin dediği o hâl yaşanır:
Perdeler kalkmadan evvel der idim Zikr edip şâkir olan ancak ben!.. Gece gitti, sabah oldu gördüm Zikr ü zikir olunan ile zikir eden hep Sen.
Şeyh-i Ekber’in mektebinde zikir, böyle vücûdî bir derinliğe sahiptir. O, kâinatın başlangıcındaki “Hû” nidasıdır; her varlığın kendi hakikatini dile getirdiği fıtrî tesbihtir; insanın kendi gizli hazinelerini keşfetme yolculuğudur ve nihayetinde zikredenin zikredilende fâni olduğu, “Ben, Beni zikredenin celîsiyim (yakın arkadaşıyım)” hadis-i kudsîsinin sırrına erdiği o yüce Cem makamı’dır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Zikir bahsinin en çetin, en sırlı ve en lezzetli yönlerinden biri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûs'undan yansıyan ışıkla anlaşılan zıtların birliğidir. Bu öyle bir makamdır ki, akıl burada ya durur ya da hayran kalır; lakin kalp, kendi aslına aşina olduğu bu sırrı hemen tanır.
Hikmet ehli bilir ki, Hakk Teâlâ hem tenzih edilir hem de teşbih ile bilinir. Tenzih, O'nu her türlü eksiklikten, sonradan olmaktan, yaratılmışlığa ait vasıflardan uzak tutmaktır. "O, hiçbir şeye benzemez" demektir. Teşbih ise O'nun isim ve sıfatlarının tecellilerini bu âlemde görmektir. "O, her yerdedir, görür, işitir" demektir. Zâhir ehli bu ikisini ayrı görür, hatta birbirine zıt sanır. Biri tenzihte katılaşır, Hakk'ı ulaşılmaz bir yüksekliğe koyar; diğeri teşbihte boğulur, Hakk'ı mahlûkatla karıştırır. Arif ise, bu iki kanatla uçar. O bilir ki, hakikat bu ikisinin Cem makamında birleşmesindedir.
Şeyh-i Ekber Hazretleri, bu ince sırrı Kur'ân-ı Kerîm'in kendi ifadesinden çıkarır:
Ya'nî bu لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ (Şura. 42/11) âyeti tenzih hakkında nâzli olan âyetin a'zamıdır. Maahâzâ edât-ı teşbih olan, yani böylece teşbih edatı olan "kâf" yani “Kemisli” deki “kâf” sebiyle teşbîhden hâlî değildir; yani teşbihin dışında değildir, nitekim bâlâda îzâh olundu.
Hakk Teâlâ, Kendisinin hiçbir misli, benzeri olmadığını bildiren en büyük tenzih ayetinin içine, bizzat "gibi" manası taşıyan "kef" harfini koyarak teşbih kapısını aralık bırakmıştır. Sanki der ki: "Beni mahlûkatıma benzetemezsin, bu doğrudur. Ama Beni anlamak için yine de bu mahlûkat aynasına bakacaksın. Çünkü Ben onlarda gizliyim." Bu, aklın değil, irfanın idrak edeceği bir Muhammedî mîzandır. Bir yanda "O'nun gibi bir şey yoktur" (tenzih), diğer yanda "O, Gören'dir, İşiten'dir" (teşbih).
Ve bu, tenzih hakkında nazil olan âyetin a'zamıdır; ve bununla beraber "kâf' sebebiyle teşbihten hâlî olmadı. İmdi O kendi nefsine a'lem-i ulemâdır. Halbuki ancak bizim zikrettiğimiz şeyle kendi nefsinden ta'bîr etti. Ba'dehû "Senin Rabb'in olan rabb-i izzet vasf ettikleri şeyden münezzehtir" (Sâffât, 37/180) dedi. Halbuki onu ancak akıllarının i'tâ ettiği şeyle vasfederler. İmdi kendi nefsini onların tenzihinden tenzih etti; zîrâ onlar bu tenzih ile Hakk'ı tahdîd ettiler.
Bizim aklımızla yaptığımız tenzih bile, O'nu bir kalıba sokmak, sınırlamak (tahdîd) olabiliyor. Hakk, bizim O'nu tenzih etmemizden bile münezzehtir. Öyleyse sâlike düşen, bu zıtların birliğini kendi içinde yaşayacak bir hâle bürünmektir. Bu hâlin adı zikirdir. Zikir, kulun bu tenzih-teşbih denizinde boğulmadan yüzmesini sağlayan gemidir.
Zikir, Hakk'ın hem bizden ayrı (Vitr, Tek, Zât itibariyle münezzeh) hem de bizimle beraber (Şef', Çift, isimleriyle tecelli eden) olduğu hakikatini aynı anda yaşatır. Bu sır, varlığın dokusuna işlenmiştir.
Ya’ni vücûd-ı arz vitr iken kendisinden zâhir ve mütevellid olan ve kendisine müşâbih ve misl-i tabîîsi bulunan şeyle, o arz için şef ’iyetten ibâret olan zevciyet tekevvün ettiği gibi, vitr olan vücûd-ı Hak için dahi, yine Hakk’ın kendisinden zâhir olan âlem ile kesret ve şef ’iyet sâbit oldu.
Hüvviyet mertebesinde Vitr (Tek) olan Hakk, tecelli ederek âlemi, yani kesreti (çokluğu) zuhura getirdiğinde Şef' (Çift) olur. Âlem, Hakk'ın çiftidir, O'nun isimlerinin göründüğü aynadır. Zikir, işte bu aynadaki suretin, suretin sahibini anmasıdır. Bu anma, tek taraflı bir eylem değildir. Bu, bir davettir ve bu davete icabet edilir. Bu, bir sırdaşlık, bir arkadaşlık halidir. Nitekim kutsi hadiste şöyle buyrulur: "Ben, Beni zikredenin celîsiyim (yakın arkadaşıyım, meclis arkadaşıyım)."
Ve namaz münâcât oldukda, o zikirdir; ve Hakk'ı zikreden kimse, muhakkak câlis-i Hak olur; ve Hak onun mücâlisi olur. Zîrâ haber-i ilâhîde sahîh oldu ki, muhakkak Hak Teâlâ أَنَا جَلِيسُ مَنْ ذَكَرَنِي ya'ni "Ben beni zikreden kimsenin celîsiyim" dedi.
Bu büyük bir müjde ve sırdır. Sen burada "Allah" dersin, O senin meclis arkadaşın olur. Bu, teşbihin en latif tecellisidir. Ama bu arkadaşlık, iki dostun sohbeti gibi değildir. Zira O, senin gibi değildir. Tenzih de buradadır. Zikreden kul, Hakk'ın hem kendisiyle beraber olduğunu (teşbih) hem de her şeyden münezzeh olduğunu (tenzih) aynı anda idrak eder. Bu idrak bir bilgi değil, bir müşahede hâlidir.
Ve bir kimse zû-basar olduğu hâlde, zikrettiği kimseye mücâlis olsa, kendi celîsini müşâhede eder. İşte müşâhede ve rü'yet budur. Binâenaleyh eğer zû-basar olmazsa, müşâhede edemez.
Burada "zû-basar" olmak, yani basiret sahibi olmak, kalp gözünün açık olması demektir. Bu müşahede, baş gözüyle yapılan bir görme değildir. Bu, bütün varlığınla, zerrelerinle hissettiğin, zevk ettiğin bir hâldir.
Ve zâkirin bu müşâhedesi, suver-i mâddiyyenin müşâhedesi gibi hissî değildir; belki zevkîdir. Ve Hakk'ın zevkan müşâhedesi, ancak insana mahsûs olan bir keyfiyettir.
Bu zevk hâline ulaşmanın yolu, zikrin bütün varlığa yayılmasıdır. Eğer zikir sadece dilde kalır, kalbe ve diğer azalara inmezse, o zaman Hakk sadece dilin celîsi olur. Dil O'nu zikrederken, kalp başka vadilerde gezer. Bu, bir ayrılıktır, bir gaflettir.
Zîrâ zikrullah, abdin hey'et-i mecmûasında sârîdir. O'nu zikreden kimsenin lisânına hâss değildir. Zîrâ Hak, bu vakitte ancak hâsseten lisânın celîsi olur. İmdi lisân, O'nu gördüğü şeyle, insanın O'nu görmediği haysiyetten görür. Böyle olunca gāfillerin zikri hakkında bu sırrı anla!
İnsanın bir cüzü (dili) Hakk ile hem-meclis iken, diğer cüzleri (kalbi, aklı, hayali) masiva çöplüğünde dolaşması acı bir hâldir. İnsan, kendi içinde bir bütünlük sağlayamamış, kesrete (çokluğa) dağılmıştır. Oysa Hakk, Ahadiyyetiyle Tek olduğu gibi, isimleriyle kesîrdir; insan da vücûduyla tek, azalarıyla kesîrdir. Hakiki zikir, insanın bu kendi içindeki çokluğunu, Zât'ın birliğine yöneltmesidir.
Zîrâ muhakkak insan kesîrdir, ahadü'l-ayn değildir. Ahadü'l-ayn olan Hak dahi esmâ-i ilâhiyye ile kesîrdir. Nitekim muhakkak insan eczâ ile kesîrdir; ve bir cüz'ün zikrinden diğer cüz'ün zikri lâzım gelmez. Binâenaleyh Hak, ondan zâkir olan cüz'ün celîsidir.
Bu yüzden irfan yolunda zikrin hedefi, bütün azaları, bütün kuvveleri tek bir hedefe, Hakk'a yöneltmektir. El zikreder, ayak zikreder, göz zikreder, kalp zikreder. Bu, demir parçasının ateşe girip, ateşin rengini, sıcaklığını, yakıcılığını alması gibidir. O demir artık hem demirdir hem ateş. Kendisinden demirlik vasfı gitmemiştir ama ateşin hükmü altına girmiştir. Sâlik de zikir ateşiyle öyle bir hâle gelir ki, beşeriyeti bâki kalmakla beraber, üzerinde ilahi sıfatların tecellileri zuhur etmeye başlar.
Bu karşılıklı bir ilişkidir. "Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim" (Bakara, 2/152) ayeti bu sırra işaret eder. Kulun zikri, bir talep, bir yöneliş, bir gönül kapısını açmadır. Hakk'ın zikri ise o açılan kapıdan içeri rahmetiyle, tecellisiyle, marifetiyle dolmasıdır.
فَاذْكُرُونِۤ ى “Beni zikredin” biz onu sürekli Allah, Allah, Allah….. gibi zannediyoruz. Halbuki öyle değildir. Zahir ehline göre böyle ama irfan ehline göre burada zikirden maksat, “Beni zikredin” buyuruyor, yani beni düşünün, beni Zati yönümden anlayın, bendeki esma-i ilahiyenin ne olduğunu idrak edin ve bende sizi idrak edeyim. Zikrin manasını o şekilde anlamamız lazımdır. Siz beni idrak edin yani açılım yapın bendeki esma-i ilahiyeyi anlayacak şekilde açılım yapın kendi gönlünüzde beyninizde ve ben de o açtığınız yerde kendi zatımdan doldurayım dökeyim yani sizi zikredeyim demesi, size bunu vereyim açık olarak diyor.
Kulun zikri bir idrak çabasıdır; Hakk'ın zikri ise o çabaya verilen lütuf ve ihsandır. Bu olmayınca, yani kul zikirden, bu topyekûn yönelişten gafil kalınca, yaptığı her iş, attığı her adım mânevî bir cinayete dönüşür. Çünkü varlığın gayesinden uzaklaşmıştır.
Yani hakikat-ı ilahiyenin dışında yaptığımız her şey kan dökmek olmaktadır. Allah’ın istemediği gaflet halinde yaşadığımız her şey bizim kanımızı dökmekte veya bir başka bilginin kanını dökmektedir, hayatın, zamanın kanını dökmekteyiz.
Zikir, bu mânevî kan kaybını durduran ilahi bir devadır. O, bizi dağınıklıktan toplayan, kesretten vahdete taşıyan, zıtlıklar arasında boğulmaktan kurtarıp Cem makamının seyrine çıkaran bir Burak'tır. O, kulun Hakk'a "Sen Sen'sin, ben ben'im" dediği ayrılık makamından, yine Hakk'ın lütfuyla "Sen'den başka mevcut yok" idrakine vardığı birlik tecrübesidir. Bu tecrübe, dilde kelime, akılda fikir değil; kalpte bir hâl, ruhta bir zevktir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Zikir
Yolumuzun esası, varlığımızın gıdası, kalbimizin cilâsı olan zikirden bahsederken, sözün sultanı, mânâ denizinin gavvâsı Hazret-i Mevlânâ'ya uğramadan geçmek olmaz. O, zikri kuru bir lafız tekrarı olmaktan çıkarıp, kâinatın senfonisi, âşığın gözyaşı, arifin vuslat anı olarak resmeder. Mesnevî-i Şerîf, zikrin ne olduğunu anlatmaz sadece; zikri yaşatır, zikrin kokusunu ruhumuza sindirir. Hazret-i Pîr, hikmetini hikâyelerin, temsillerin içine gizler ki, akıl anladığıyla kalmasın, kalp de hissesini alsın.
Zikrin Kokusu: Miski Kalbine Sürmek
Zikir, bir haldir. Dilde başlayan, ama kalpte karar kılması gereken bir yolculuk. Eğer bu yolculuk kalbe ulaşmaz, sadece dilde, görünürde kalırsa, en güzel kokuyu tenine sürüp ruhunu ateşe atanların haline benzer. Hazret-i Pîr, bu ince ayrımı misk temsiliyle anlatır:
Yüce ve celâl sahibi Allah Teâlâ hazretlerinin kutsal adıdır. Misk makāmında olan tesbîh ve tehlili ve zikrullâhı yalnız lisânın ile beyane; belki gönülden söyle ve o miski kalbine sür! Misk nedir? Zü'l-celâl olan Allah Teâlâ hazretlerinin nâm-ı mukaddesidir. O münafık, miski ten üzerine koyar; rûhu külhanın dibine koyar.
Bu söz, hakikati riyadan ayırır. Zikir, Cenâb-ı Hakk'ın mübarek ismidir ve misk gibi kıymetlidir, güzel kokuludur. Lakin bu kokunun yeri, fâni ten değil, ebedî olan ruhtur, kalptir. Münafık, yani içten inanmadığı halde inanır görünen kimse, bu miski insanların göreceği yere, tenine sürer. Dışarıdan bakan, ne güzel kokuyor, ne güzel zikrediyor der. Halbuki onun ruhu, o zikrin feyzinden mahrum, bir külhan yani hamam ocağının dibi gibi karanlık ve ateşlidir.
Şârihin de açıkladığı gibi, zikrin dört sureti vardır: Münafığın zikri, kalbi inkârda iken dilin aldatmacasıdır. Mürâînin, yani riyakârın zikri, imanı olmakla birlikte, amelini insanlara gösterme, onlardan bir menfaat umma hastalığıdır. Bu da bir tür şirktir. Üçüncüsü, gafil mü'minin zikridir. Niyeti halistir, ibadet kastı vardır ama zikrederken kalbi başka diyarlarda gezer. Bu kimse, niyetinin ecrini alır. Dördüncüsü ise, arifin zikridir ki, miski tam da olması gereken yere, kalbinin en derinine sürmüştür. Onun zikri hem dilde, hem kalpte, hem bütün zerrelerindedir.
Bu dışa dönüklük, zikri bir kazanç kapısı görme hali, Mesnevî'deki bir başka hikâyede, gece vakti sokaklarda kasideler okuyarak dilenen "şeb-kûk"un şahsında somutlaşır:
"Bir gece dilencisi gibi ben zikreder ve seslenirim, tâ ki benim seslerimden yarım dâng (çok az bir para) erişir."
Zikir ve sadâ, yani anma ve seslenme, burada dünyalık bir karşılık, "yarım dâng" gibi cüz'î bir menfaat için icra ediliyor. Bu, zikrin ruhuna uzak bir durumdur. Sâlik, zikrini bir gösteriş unsuru yapmaktan, onunla dünyalık bir beklenti içine girmekten şiddetle kaçınmalıdır. Zikir, kokusu içeriye, öze sinmesi gereken bir sırdır. Dışarıya taşan, ancak o içteki yanışın elden olmadan, bir niyet ve kasıt gütmeden ortaya çıkan halidir. Zikir, bir ticaret malı değildir.
Zikrin Suyu ve Vesvesenin Arıları: "Lebbeyk" Nidasının Sırrı
Yola çıkan her sâlikin tecrübe ettiği bir hal vardır. Tam zikre oturur, kalbini Hakk'a yöneltir, dilinde "Allah" demeye başlar ki, zihnine bin bir türlü düşünce üşüşür. Dünya işleri, geçmişin pişmanlıkları, geleceğin kaygıları... Tıpkı bir suyun başına toplanan arılar gibi vızıldamaya başlarlar. Hazret-i Pîr, bu hale de bir çare, bir temsil sunar:
Yani, "Hakk'ın zikri" sâf olan su gibidir ve "arı" dahi Hakk'ın bu zikri zamânında, bu falan ve o falan şeyin hâtırasıdır. Kalb Hakk'ın zikriyle meşgül olduğu vakit, ona mâsivâ hâtıraları ve fikirleri musallat olup, arılar gibi o kalbin etrafında dolaşıp dururlar.
Hakk'ın zikri, arı-duru bir sudur. Kalbi temizler, serinletir. Lakin zihin, yani mâsivâ (Hakk'tan gayrı her şey) hatıraları, o suyun etrafında dolaşan arılardır. Mevlânâ'nın tavsiyesi açıktır: "Zikir suyunun içinde nefesi yut ve sabr et." Yani, o arılarla mücadele etmek yerine, zikrin derinliğine dal. Onlar dışarıda kalsın. Zikre devam ettikçe, sabırla o halde durdukça, bir müddet sonra o arıların vızıltısı kesilir. Çünkü sen, artık onların ulaşamayacağı bir derinliktesindir. Bu, aynı zamanda zikrin sadece dille değil, nefesle, bütün varlıkla yapılmasına da bir işarettir.
Bazen sâliki yoklayan vesvese, bu düşünce arılarından daha tehlikelidir. Bu, şeytanın fısıltısıdır. Kul, geceler boyu zikreder, yalvarır, yakarır ama beklediği o mânevî işareti, o ilâhî cevabı duyamadığını zanneder. Kalbine bir şüphe düşer: "Acaba kapıdan kovuldum mu? Zikrim kabul olmuyor mu?" İşte tam bu noktada, Mesnevî'deki o meşhur kıssa imdada yetişir. Geceler boyu "Allah, Allah" diye zikreden bir âbid (ibadet eden), şeytanın vesvesesine kapılır:
Gündüz ve gece hadden mütecâviz Allah diyorsun. Bunun hepsine Allah'ın lebbeyki hani?
Bu zehirli ok hedefini bulur. Zâkir, "Bunca çağırmama bir 'Lebbeyk' (Buyur kulum) cevabı gelmiyor, demek ki kapıdan kovuldum" diye düşünür, kalbi kırılır ve zikri bırakıp uykuya dalar. Rüyasında Hızır (a.s.) gelir ve onu azarlar:
Dedi: "Agâh ol, Hakk'ın zikrinden geri kaldın! O okuduğun zikirden niye peşîmansın?" Dedi: "Bana lebbeyk cevabı gelmiyor. Ondan korkuyorum ki redd-i bab olayım!"
Ve Hızır Aleyhisselâm'ın cevabı, zikir yolundaki her sâlikin kulağına küpe olması gereken bir sır ve müjdedir:
Dedi: "O senin "Allah!"ın bizim "Lebbeyk"imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir.
Bu büyük bir müjde ve derin bir hikmettir. Cenâb-ı Hakk'ın sana "Allah" dedirtmesi, zaten O'nun sana "Buyur kulum" demesidir. Senin O'nu anma isteğin, O'na yalvarışın, içindeki o yanış ve arayış, zaten O'nun seni kendine çağıran elçileridir. Sen O'nu zikretmeye güç yetirebiliyorsan, bil ki bu, O'nun izni ve davetiyledir. Cevap, sorunun içinde gizlidir. Zikir, zikredilenin bir lütfudur. Bu sırrı anlayan kul, artık "Lebbeyk" duymadım diye zikirden vazgeçmez. Bilakis, her "Allah" deyişinin bir "Lebbeyk" olduğunu bilerek daha bir şevkle zikre sarılır.
Zikrin Kâinatı Kuşatması: Cihâd-ı Ekber ve Vuslat Anı
Zikir, sadece insanın fiili midir? Yoksa bütün bir varlık, kendi lisan-ı haliyle Zât-ı Mutlak'ı anmakta mıdır? Kur'an-ı Kerim, "Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin; fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız" (İsrâ, 17/44) buyurur. Hazret-i Mevlânâ, bu hakikati "Sütûn-i Hannâne" yani "İnleyen Hurma Kütüğü" kıssasıyla gözle görülür, kulakla işitilir hale getirir.
Resul-i Ekrem (s.a.v.) hutbe okuduğu zaman bir hurma ağacına dayanırdı ki, o ağaç mescidin direklerinden birisi idi. Ne zaman ki onun için bir minber yaptılar ve onun üzerine çıkıp oturdu. Daha önce yanında hutbe okuduğu direk öyle bir feryat etti ki, az kaldı çatlayacak idi. Bu sebeple (s.a.v.) indi ve onu tutup kucakladı. Şimdi o direk susturulan bir çocuğun inlemesi gibi inledi ve nihayet feryadı dindi. Peygamber (a.s.v.) "İşittiği zikirden ayrılması üzerine ağladı" buyurdular.
Cansız sandığımız bir ağaç kütüğü, zikirden, yani Resûlullah'ın mübarek sohbetinden ve o mecliste yapılan zikirden ayrı düştüğü için bir çocuk gibi inliyor, feryat ediyor. Bu, kâinattaki her zerrenin, [Hüvviyet](/wiki/huvviyet) tecellîsine nasıl bir aşk ve iştiyakla bağlı olduğunun en dokunaklı delilidir. Cansız dediğimiz varlıkların bile bir canı, bir zikri vardır. Bütün cihan, bir zikir halkasıdır.
İnsanın bu halkadaki yeri ise bambaşkadır. Zira insana irade verilmiştir. İnsan, bu zikre ya bilerek, isteyerek katılır ya da gafletle sırtını döner. Bu katılma çabası, nefse karşı verilen o büyük savaşın, Cihâd-ı Ekber'in ta kendisidir.
[3786] رجعنا من الجهاد الاصغر الى الجهاد الاكبر Ya'ni "Küçük cihâddan büyük cihâda döndük" hadîs-i şerîfi mûcibince küçük cihâd olan harb-i sûrîden büyük cihâd olan harb-i ma'nevîye dönüp riyâzete tevdî' ve cismimi zayıf etmeğe kordum."
Sûrî, yani dış düşmanla yapılan savaş "küçük cihad"dır. Asıl büyük cihad, insanın kendi içindeki düşmanla, yani heva ve hevesiyle, kibriyle, benliğiyle, kısacası nefsiyle yaptığı savaştır. Zikir, bu savaşın en keskin kılıcıdır. Sâlik, zikirle nefsini zayıflatır, ruhunu kuvvetlendirir.
Bu yolculuğun, bu savaşın, bu zikrin sonu nereye varır? Öyle bir makam gelir ki, orada zikreden ile zikredilen arasındaki ikilik perdesi kalkar. Âşık, maşukta fâni olur. Zikir, Zâkir, Mezkûr bir olur. Bu, kelimelerin bittiği, hallerin konuştuğu [Cem makamı](/wiki/cem-makami)dır. Hazret-i Pîr, bu nihai vuslatı şöyle dile getirir:
Vaktaki cân Hakk'a muttasıl olur, onun zikri budur ve bunun zikri odur.
Can, yani kulun hakikati, Hakk'a vasıl olduğunda, artık "ben zikrediyorum" iddiası ortadan kalkar. Çünkü zikreden de, zikrettiren de, zikrolunan da O'dur. Kul, sadece bir ayna, bir tecelli mahalli olur. Şârihin naklettiği o arifane beyitte dendiği gibi: "Gece aydınlandığı zaman, zikredilen ve zikir ve zikreden muhakkak Sen olduğunu görücü olarak sabahladım." Bu, zikrin zirvesidir. Bu mertebede zikir, bir fiil olmaktan çıkar, bir varoluş haline gelir. Artık beyin yorgunluğuyla yapılan bir "fikir ve zikir" değil, ruh âleminde kanatsız uçmak, dudaksız şeker yemek gibi zahmetsiz, saf bir lezzettir.
Hazret-i Mevlânâ'nın dilinde zikir, böyle çok katmanlı, hayatın ve hakikatin her zerresine sinmiş bir sırdır. O, riyakârın tenindeki sahte kokudan, kâinatın tesbihine; sâlikin kalbindeki vesvese arılarından, vuslat anındaki birlik şarabına kadar zikrin bütün hallerini önümüze serer. Bize düşen, bu hikmet sofrasından kendi kabımız kadar nasiplenmek, miski tenimize değil, canımızın tâ içine sürmek ve her "Allah" deyişimizin, aslında Cenâb-ı Hakk'ın "Lebbeyk kulum" nidası olduğunu bilerek şükür ve şevkle yolumuza devam etmektir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Zikir
Bir kavramı anlamak, onu tek başına bir adaya hapsetmekle olmaz. O kavramın diğer gönüldaşlarıyla, komşularıyla, hatta zıtlarıyla olan bağını, alışverişini görmekle olur. Zikir de böyledir. O, bir ağın merkezindeki incidir ve parlaklığı, etrafındaki diğer incilere vuran ışıkla daha da belli olur.
Zikrin en saf, en öz hali Kelime-i Tevhid’dir: "Lâ ilâhe illallah". Zikir bu kelimenin kalbe inmesi, orada kök salması ve nihayetinde sâlikin bütün varlığını kaplamasıdır. Bu tevhid ağacını sulayan sular ise Hakk’ın güzel isimleridir. Esma'ül Hüsna zikri, sâliki her bir ismin tecelligâhı olan âlemde bir seyre çıkarır; Celâl ile titrer, Cemâl ile huzur bulur. Bu yolda en kıymetli azık, Salavat ve İstiğfar’dır. Salavat, rahmetin kapısını çalmak, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in nuraniyetine bürünmektir. İstiğfar ise, kalbi masivadan, günah pasından arındırıp zikrin nurunun parlayacağı bir ayna haline getirmektir. Bu ikisi, zikir yolcusunun iki kanadı gibidir.
Bu yolculuğun adı Tasavvuf, yolcunun adı Mürid, yolun usûl ve erkânının adı tarikattır. Zikir, Seyr-i Süluk denilen bu mânevî yolculuğun hem bineği hem de azığıdır. Özellikle Halveti Tarikatı ve Kadiri Tarikatı gibi yollarda zikir, usûl ve erkânın kalbini teşkil eder. Yolcu, mürşidinin izni ve himmetiyle, Niyetini hâlis tutarak bu yola girer. Bazen Halvete çekilerek, yani dış dünyadan elini eteğini çekip sadece Zât-ı Mutlak ile baş başa kalarak zikrin derinliklerine dalar. Bu toplu halde yapıldığında ise Devran olur; Arş’ı tavaf eden melekler misali, bir merkez etrafında dönen kalpler, aynı ritimle aynı Aşk’ı zikreder.
Zikrin en büyük düşmanı Gaflettir; yani unutmak, hatırlamamak, dünyanın aldatıcı meşgalelerine dalıp asıl vatanını unutmaktır. Zikir, bu gaflet uykusundan bir uyanış çağrısıdır. Sâlik zikre devam ettikçe, Nefs-i Emmare’nin, yani kötülüğü emreden nefsinin sesini kısmayı öğrenir. Artık her hatasında vicdanı sızlayan, kendini kınayan Nefs-i Levvame mertebesine yükselir. Bu mertebede zikir, bir iç hesaplaşmaya, bir arınma çabasına dönüşür. Zikir hali derinleştikçe, sâlik Murakabe makamına erer. Murakabe, Hakk’ın her an kendisini gördüğü ve gözettiği şuuruyla yaşamaktır. Artık zikir sadece dilde değil, her an ve her halde yaşanan bir şuhûda, bir temaşa haline gelir. Bu hal, zikrin kardeşi olan Tefekkür ile beslenir; sâlik, kâinattaki her zerrede zikredilenin izini sürer. Bütün bu çabanın yakıtı ise Muhabbettir. Aşk olmadan zikir, ruhsuz bir bedene, kuru bir tekrara döner.
Bu yolculuğun nihayeti, ikiliğin ortadan kalktığı Tevhid denizine vasıl olmaktır. Sâlik, zikirle benliğini erite erite Fenafillah makamına ulaşır; yani kendi fani varlığında değil, Hakk'ın Bâkî Vücûdu'nda var olur. Bu, Şeriat temelinin üzerine Marifet ve Hakikat sarayını kurmaktır. Şeriat bedendir, hakikat ise ruh. Zikir, bu bedene ruhu üfleyen Nefes-i Rahmânî’nin bir cilvesidir. Bu, kuru bir bilgi değil, zevk edilen, tadılan bir İrfan halidir. Bu irfan, Hakk’ı hem her şeyden münezzeh ( Tenzih ) hem de her şeyde tecelli etmiş ( Teşbih ) olarak görmeyi, yani zıtları birlemeden ibaret olan Cem makamı idrakini kazandırır.
Bu yolculuk, peygamberlerin yoludur. Hz. Adem (a.s.)’in cennetten sonraki tövbe ve zikri, Hz. Nuh (a.s.)’un gemisindekileri kurtaran tevhid çağrısı, Hz. Musa (a.s.)’nın Tur Dağı’nda Rabb’iyle konuşması, Hz. İsa (a.s.)’nın Ruhullah sırrıyla ölü kalpleri diriltmesi, Hz. Yahyâ (a.s.)’nın daha beşikteyken hikmetle konuşması, Hz. Yusuf (a.s.)’un zindandaki sabrı ve zikri… Hepsi, zikrin farklı tecellileridir. Onların hayatı, zikrin insanı nasıl dönüştürdüğünün en güzel misalleridir. Bu misaller, Bakara Suresi gibi Kur'an'ın kalbinde ve bilhassa Fatiha Suresi'nin "Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz" özünde saklıdır. Bu ayet, zikrin ta kendisidir.
Sâlikin bu yolda karşılaştığı her hal, her Zuhurat, Hakk’ın bir mektubudur. Bazen Cennet ve Cehennem hallerini kendi içinde yaşar; zikirle dolduğunda cennette, gaflete düştüğünde cehennemdedir. Her şey, ezelde takdir edilen Kaza ve Kader sırrınca tecelli eder, ama zikir, bu tecellileri Hamd ve rıza ile karşılama gücü verir. Bu yüzden hac ve Umre gibi ibadetler, Kâbe etrafında dönerek yapılan fiilî bir zikirdir; bütün âlemin zikrine iştirak etmektir.
Bu derinlikli yolculuğun haritalarını çizenler ise büyük mürşidler olmuştur. Necdet Ardıç (Terzibaba) Hazretleri sohbetleriyle, Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri Mesnevi-i Şerif ile, İbn Arabî Hazretleri ise Fusûsu'l-Hikem gibi eserleriyle bu yolu aydınlatmışlardır. Onların eserleri, zikrin ne olduğunu anlatan değil, zikrin kendisinden doğan, zikirle yazılan metinlerdir. Bir Sohbet halkasında mürşidin dilinden dökülen her kelime, bir zikirdir ve kalplere şifa olur. Zikir, bütün bu kavramları birbirine bağlayan, Uluhiyyet sırrından başlayıp sâlikin kalbindeki en ince çarpıntıya kadar uzanan ilahi bir iptir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi’nin bu mübarek çatısı altında, zikir bahsi üç büyük pınardan akan sularla beslenir. Her pınar, aynı hakikat denizine dökülse de, kendi mecraında farklı bir tat, farklı bir koku taşır.
Birinci ve en yakın pınar, mektebimizin kurucusu, gönüller sultanı Necdet Ardıç (Terzibaba) Hazretleri’nin sohbet ve şerhleridir. Terzibaba’nın dilinde zikir, kuru bir tekrar değil, Vücûd-ı Mutlak’tan kâinata yayılan ilahi feyzin, sâlikin kalbinde bir mürşid eliyle fiiliyata dökülmesidir. O, zikri, nefes alıp vermek gibi fıtrî bir eylem olarak anlatır; kalp her atışında "Al-lah, Al-lah" der, lakin kul gafletinden bunu duymaz. Zikir, bu fıtrî tesbihi, iradî olarak duymak ve ona iştirak etmektir. Terzibaba Hazretleri için zikir, sâliki Hakikat-i Muhammedî’ye ulaştıran bir Burak’tır. Özellikle Devran gibi toplu zikirlerin hikmetini açıklarken, onu meleklerin Arş’ı tavafına, hacıların Kâbe etrafındaki dönüşüne benzetir. Böylece zikri, ferdî bir ibadet olmaktan çıkarıp, bütün bir kevnî ve ilahi sistemin işleyişine bağlar. Onun sohbetlerinde zikir, sâlikin rüyaları, zuhuratları ve yaşadığı haller üzerinden, yani tamamen "yaşanan" bir tecrübe olarak, somut bir şekilde ele alınır.
İkinci pınar, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Fusûsu'l-Hikem adlı hikmetler okyanusudur. Burada zikir, artık sâlikin bir fiili olmaktan öte, varlığın bizatihi kendisi olarak karşımıza çıkar. İbn Arabî nazarında bütün bir âlem, Hakk’ın kendi kendine tecellisi olan Nefes-i Rahmânî’nin dalgalanmasından ibarettir. Her bir varlık, bu ilahi nefesin bir kelimesidir. Dolayısıyla zikir, varlığın bu temel yapısına, bu ilahi "söz"e iştirak etmektir. "Ben, Beni zikredenin celîsiyim (sohbet arkadaşıyım)" hadis-i kudsîsi, Füsûs’un bakışıyla derin bir mana kazanır: Zikreden, zikrettiği Hakk’tan ayrı değildir; O’nunla bir "birliktelik" hali yaşar. Bu, dilin zikri değil, vücudun zikridir. Sâlik, zikir sayesinde kendi A'yân-ı Sâbite’sini, yani ilm-i ilahideki ezelî hakikatini müşahede etme imkânı bulur. Füsûs, zikrin vücûdî temelini, yani varlık mertebeleriyle olan ilişkisini kurarak, Terzibaba’nın anlattığı "yaşanan" zikre, "olan" zikrin hikemî çerçevesini çizer.
Üçüncü pınarımız, aşkın ve şevkin dili, Hz. Mevlana Celaleddin Rumi’nin Mesnevi-i Şerif’idir. Eğer İbn Arabî zikrin "hikmetini" ve Terzibaba "usûlünü" anlatıyorsa, Hz. Mevlânâ da onun "aşkını" ve "hâlini" terennüm eder. Mesnevî’de zikir, riyakârın tenine sürdüğü, âşıkların ise canına kattığı bir misk kokusudur. Dünyevi düşünceleri, zikir suyunun etrafında vızıldayan arılara benzetir; su içmek isteyenin o arıları kovması gerekir. Mevlânâ’nın dilinde zikir, bir talep, bir yakarıştır. "Lebbeyk" cevabını duyamadığı için zikri bırakmaya kalkan âbide Hızır’ın dilinden verdiği cevap, zikir hikmetinin zirvesidir: "Senin 'Allah' demen, O'nun 'Lebbeyk' demesidir." Bu, zikretme izninin ve gücünün dahi O’ndan geldiği, sebebin de sonucun da O olduğu idrakidir. Nihayetinde Mevlânâ, zikredenle zikredilenin bir olduğu, "onun zikrinin bu, bunun zikrinin o olduğu" bir fenâ makamını müjdeler. Mesnevî, zikrin kalbî boyutunu, sâlikin iç dünyasında yaşadığı çalkantıları, ümit ve korkuları hikâyelerle anlatan eşsiz bir rehberdir.
Bu üç pınar, biri usûl ve tecrübe, biri hikmet ve vücût, biri de aşk ve hâl olmak üzere, zikir deryasını besler. Sâlik, Terzibaba’nın rahlesinde zikrin nasıl çekileceğini öğrenir, Füsûs’un sayfalarında bu zikrin bütün bir varoluşu nasıl kapladığını idrak eder ve Mesnevî’nin beyitlerinde bu zikri aşk ile nasıl yaşayacağını hisseder.
Değerlendirme
Bu sohbetlerin sonunda anlaşılıyor ki zikir, sadece dilin bir ameli değil, kalbin hayatı, ruhun gıdası ve varlığın en temel yasasıdır. O, kâinatın zerrelerinden Arş-ı Âlâ’ya kadar her şeyi kuşatan ilahi bir senfonidir ve insan bu senfoniye ancak kalbiyle iştirak edebilir. Bu yolculukta üç temel hakikat öne çıkmaktadır: Birincisi, zikrin fıtrî oluşu; o, bizim özümüzde zaten mevcuttur, bize düşen sadece üzerindeki gaflet perdesini kaldırmaktır. İkincisi, zikrin dönüştürücü gücü; o, nefsin en alt tabakalarından insanı alıp İnsân-ı Kâmil ufkuna taşıyan mânevî bir kimyadır. Üçüncüsü ve en mühimi ise, hakiki zikrin, zikreden ile zikredilen arasındaki ikiliği eriten bir Tevhid tecrübesi olduğudur. Kulun "Allah" deyişi, O'nun kuluna olan muhabbetinin ve çağrısının bir yansımasıdır; o halde bu çağrıya bütün varlıkla icabet etmek gerekir.