Sohbet
Sohbet, tasavvuf yolunun kalbidir, can damarıdır. O, sadece iki dudağın arasından dökülen kelimeler yığını değil, gönülden gönüle akan bir nur, bir irfan pınarıdır. Mürşid ile müridin, bakan ile görünenin, anlatan ile anlayanın bir araya geldiği, zamanın ve mekânın ötesinde bir vuslat halkasıdır. Bu halka, kuru bir bilgi aktarımının çok ötesinde, bir hâl alışverişidir; bir ayna olma, aynada yansıma ve yansıyanın Hakk olduğunu idrak etme sanatıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde sohbet, yolun esası, terbiyenin temeli, varlığın sırlarına açılan kapının bizzat kendisidir. Bu meclislerde kelimeler, hakikatin elbisesi olur; sükût ise hakikatin bizatihi kendisi.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Sohbet kelimesinin kökü, Arapça’daki ‘suhbe’den gelir ve ‘arkadaşlık, yoldaşlık, bir arada bulunma’ demektir. Bu yolun en büyük ve ilk halkası, şüphesiz, Fahr-i Kâinat Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) etrafında kurulan o mübarek halkadır. O’nunla birlikte olanlara, O’nun sohbetinde bulunanlara bizler ashab deriz; yani sahâbîler, sohbet ehli. Yolun temeli, en başından beri bir arada olmaya, bir Kâmil İnsan’ın sohbetinde bulunmaya dayanır. Bu sohbet, kuru bir ders değildir; bir bakış, bir tebessüm, bir sükût ile nice kitapların anlatamadığı sırların aktarıldığı bir manevî alışveriştir.
Bu aktarımın en temel şartı ise doğruluk ve sadakattir. Sohbetin ruhu, güven üzerine kuruludur. Nasıl ki bir zincirin halkaları birbirine sağlam kenetlenmek zorundaysa, seyr-i sülûk yolunda da mürşidden müride akan ilmin ve feyzin silsilesi de o derece sağlam olmalıdır. Bu hassasiyetin kaynağı, bizzat Peygamber Efendimiz’in uyarısıdır. O, hakikat adına yalan söylenmesine, özellikle de kendisine yalan isnat edilmesine asla müsaade etmemiştir.
Ebü’l-Eska’ Vâsile İbnü’l-Eska’ radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “En büyük iftiralar, bir kimsenin babasından başkasına neseb iddiasında bulunması, görmediği rüyayı gördüğünü iddia etmesi ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in beyanediği bir sözü ona nisbet etmesidir.”
Bu hadîs-i şerîf, sohbetin usûl ve erkânını belirler. Bir mürşidin ağzından çıkan söz, Peygamber vârisi olması hasebiyle, büyük bir mesuliyet taşır. O, kendi nefsinden konuşmaz; kendisine akıtılanı, tecelli edeni dile getirir. Bu yüzden mürşidin sözünü tahrif etmek veya ona beyanediğini isnat etmek, silsilenin en başına, Efendimiz’e uzanan bir ihanettir. Aynı hadîste, rüya hakkında yalan beyanenin de büyük bir iftira olarak anılması, sohbetle olan bağını gösterir. Zira rüya da, sohbet gibi, manevî âlemden gelen bir haber, bir zuhurat kapısıdır. O kapıyı yalanla kirleten, hakikat kapısını kendi yüzüne kapatmış olur.
Peygamber Efendimiz’in hayatına baktığımızda, sohbetin bu yolun nasıl merkezinde yer aldığını görürüz. O, ashâbıyla her fırsatta bir araya gelir, onların hâliyle hemhâl olurdu. Özellikle sabah namazlarından sonra kurulan o meclisler, bir irfan mektebiydi.
Peygamberimiz, vaktinin çoğunu ashâbıyla birlikte geçirir, özellikle sabah namazlarından sonra onlarla oturup sohbet ederdi. Bu sohbetlerde gece görülen rüyalardan bahsedilir ve zaman zaman bu rüyalar tabir edilirdi. Çünkü her toplumda olduğu gibi, Resûl-i Ekrem'in yaşadığı toplumda da rüyalar ilgi çekiyordu. Rüyaların insanlara bilmedikleri konularda ve özellikle gelecek hakkında bilgiler verdiğine inanılıyordu. Dolayısıyla Allah Resûlü rüyalar üzerinde durma ihtiyacı hissediyordu. Genellikle “Bu gece aranızda rüya gören var mı?” diyerek söze başlardı.
Sohbet meclisinin aslı budur. Mürşid, müridlerinin sadece zâhirî hâllerini değil, bâtınî yolculuklarını da takip eder. Rüyalar, bu yolculuğun haberleridir. Müridin gördüğü bir sembol, yaşadığı bir hâl, sohbet meclisinde mürşidin yorumuyla bir yol işaretine dönüşür. Sohbet, dağınık ve anlamsız gibi görünen iç tecrübeleri bir düzene koyan, onlara mana veren bir mihenk taşıdır.
Bu yaşayan, nefes alan gelenek, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin külliyatında somut bir biçimde karşımıza çıkar. Onun "Sohbet Arası Sohbetler" gibi eserleri, isminden de anlaşılacağı üzere, bu canlı geleneğin yazıya dökülmüş hâlidir. Bunlar, önceden planlanmış, kâğıda dökülmüş metinler değildir. Onlar, anın içinde, bir sorunun, bir hâlin, bir ihtiyacın üzerine doğan konuşmaların bereketidir.
Muhterem okuyucularım her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu ve devamı olan (30) kitap, uzun senelerden beri yapmaya çalıştığımız konulu sohbetlerimiz aralarında, verdiğimiz çay molalarında, ayrıca herhangi bir yerde sorulan sorular üzerine ve daha bir çok vesile ile her hangi bir seyir takib etmeden, bu konuşmaların kayda alınmış seslerinin sonradan yazıya dönüştürülmesi yoluyla oluşmuştur.
Bu ifadeler, sohbetin ne kadar hayatın içinde, ne kadar fıtrî ve samimi bir ortamda zuhûr ettiğini gösterir. Bir çay molasında, bir misafirlikte, bir yolculukta... Hakikat, resmî ve soğuk bir kürsüden değil, kalplerin birbirine ısındığı, muhabbetin demlendiği bir "irfan sofrası"nda kendini gösterir. Terzibaba Hazretleri’nin eserlerinin, ihvanın gayretiyle ses kayıtlarından yazıya geçirilmesi de bu sohbet halkasının bir parçasıdır. Bu, sadece bir teknik işlem değil, o anki Nefes-i Rahmânî’nin feyzini ve bereketini sonraki nesillere taşıma gayretidir.
Zâhirde tekrar gibi görünen şey, hakikatte bambaşka bir tecellî olabilir.
Bunların içinde bazı mevzuların tekerrürü olabilir. Çünkü bu sohbetler değişik mahallerde ve değişik kimselere yapılmış olduğundan ve aynı mevzuun başka kimselere de aktarılması gerektiğinden, kitapların hepsini okuyanlar bazı tekrarları görebilirler. Aslında bunlar tekrar değil eğitim gereği başkalarına da aktarılması gereken bilgilerdir. Ancak aynı mevzu değişik zamanlarda değişik mertebeleri itibari ile olduğundan yine de aynı sohbet değildir, her sohbetin kendine ait özelliği olduğundan, yine onların hepsi ayrı sohbetlerdir.
Bu cümleler, sohbetin vücûdî mertebesini ortaya koyar. Hakikat tektir, ama onun tecellîleri sonsuzdur. Bir mürşid, karşısındaki cemaatin isti'dâdına (kabiliyetine) ve o anki ilahî tecellîye göre konuşur. "Tevhid" konusu yüz kere de konuşulsa, her biri farklı bir mertebe itibariyle, farklı bir vecheden anlatılır. Birincisi şeriat mertebesinden bir anlatımken, diğeri tarikat, bir başkası hakikat mertebesinden olabilir. Hatta aynı kişiye, farklı zamanlarda, o kişinin manevî hâlindeki değişime göre aynı konu farklı bir derinlikte açılır. Bu yüzden her sohbet, o anki feyzin biricik ve tekrarsız bir yansımasıdır. O, donmuş bir metin değil, yaşayan bir varlıktır.
Sohbet, Kur'ân-ı Kerîm'in bâtınî manalarını anlamak için de bir anahtardır. Cenâb-ı Hakk'ın kelâmı sonsuz bir okyanustur. O okyanustan her kul kendi kabı kadar alır. O kabı genişleten, okyanusun derinliklerine dalmayı öğreten, bir İrfan ehli ile yapılan sohbettir.
Kûr’ân-ı Kerîm Allah-ın kelâmıdır ve zâhiri, beşerî Arap kavminin lisânı, bâtını ve hakikat-i ise, İlâh-î Arapça lisânı’dır. Ve bunu idrak etmek için de ayrıca İrfan ehli yanın da ayrı bir eğitim almak gerekmektedir. İşte böylece Kelâm-ı İlâhî yi hakikat-i itibari ile anlamak biraz daha mümkün olacaktır.
Demek ki sohbet, sadece mürşidin sözlerinden ibaret değildir. O, ilahî kelâmın sırlarına ermek, kendini bilmek ve Rabbini bilmek yolunda zaruri bir eğitimdir. O, donmuş harflere can veren, sessiz satırlara ses olan, bâtın âleminin kapılarını aralayan bir muhabbet meclisidir. Bu meclise giren, bir bilgi değil, bir idrak, bir hâl, bir varoluş zevki kazanır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Sohbet: Aslı ve Mertebesi
Sohbete dair konuşmak, denizi bir bardağa sığdırmaya çalışmak gibidir. Zira hakiki sohbet, yalnızca kelimelerin bir araya gelip kulaktan içeri girmesi değil, bir tecellîdir; bir irfan sofrasıdır. O sofrada mürşidin lisanından dökülen her lokma, bir mânâ taşır ve sâlikin gönül açlığını giderir. Terzibaba Hazretleri’nin irfan mektebinde sohbet, yolun esası, temeli ve bizatihi kendisidir. O, sadece bir usûl değil, bir hâldir; bir makamdır. Sohbetin kim olduğu, hangi mertebeden zuhûr ettiği ve sâliki hangi menzile taşıdığı, konuşanın kimliğinde ve kelâmının kaynağında gizlidir.
Sohbet Edenin Hâli: "Bana Bakan Hakk'ı Görür" Sırrı
Sohbet meclisinin merkezinde oturan zât, herhangi bir kimse değildir. O, Hakk’ın tecellîsine ayna olmuş, nefsini aradan çekmiş bir İnsân-ı Kâmil’dir. Onun kelâmı, kendi beşerî aklının bir ürünü değil, gönül âlemine yağan ilhamların lisan elbisesi giymiş hâlidir. Terzibaba Hazretleri’nin şahsında bu hakikat o denli berraklaşır ki, ona bakanlar bir şahıs değil, bir sır görürler.
Terzi Babama bakanlar ve onu idrak edebi-lenler, “men reanî fekad reel hak” “Bana bakan Hakk'ı görür,” sırrıyla, Necm Sûresinde beyan edilen “in hüve illâ vahyun yuha” “ O’nun konuşması ancak vahiy iledir, ” vahiy hakikatinden olan il-ham sırrını müşahede ederler.
Buradaki inceliği iyi anlamak gerekir. "Bana bakan Hakk'ı görür" demek, o zâtın -hâşâ- Hakk olduğunu iddia etmek değildir. Bu, tenzih ile teşbih arasındaki o ince çizgide, Muhammedî mîzanda durabilmeyi gerektiren bir idraktir. Ayna, kendinde bir şey olmamakla birlikte, karşısındakini eksiksiz gösterir. İnsân-ı Kâmil de böylesine cilalanmış bir ayna, bir mazhar olduğundan, ona bakan kendi beşeriyetini değil, o aynada tecellî eden Cemâlullah’ı seyreder. Onun konuşması da bu sırra tabidir. Peygamberlere gelen "vahiy" değildir, fakat aynı kaynaktan beslenen "ilham"dır. Bu yüzden sohbeti, bir beşerin hikmetli sözleri değil, ilâhî bir fısıltının beşer lisanıyla tercümesi olarak dinlemek icap eder.
Bu hâl, o zâtın varlığında zıtların birliğini, yani Cem makamını da gösterir. O, hem bir beşerdir hem de ilâhî sırların taşıyıcısıdır. Bu iki kanatla uçtuğu için, sohbeti de hem bu dünyaya hem de ötelere dairdir.
Âyet Âyet okunan açık bir kitaptır BU, Yerin Göğün sırlarını taşıyandır BU, Temaşa eden gönüllere Beytullahtır BU, Hem Beşerdir Lâkin Hazreti İnsân’dır BU. Bütün Hak Peygamberleri doğrulayandır BU, Gören gözler için seyri Cemâlullahtır BU,
Sohbet, bu "açık kitabın" okunmasıdır. O, hem beşerdir, ayağı yere basar; hem de Hazreti İnsân’dır, hakikati göklere ulaşır. Ona bakan gözler, bir "seyri Cemâlullah" yani Hakk'ın güzelliğini seyir hâlindedir. Sohbeti dinleyen kulaklar da bu seyrin işitsel hâline iştirak ederler. Mürşidin varlığı, Hakk'ın varlığına delil olduğu gibi, sohbeti de o delilin sözle ifadesidir. O, sadece delil getiren değil, bizatihi delilin kendisidir.
Bürhân Delil, (Bürhân ) hüccet, ve kesin kanıttır. Bürhân doğruluğundan şüphe bulunmayan, zaruri bilgi getiren, kesin delil olma vasfını üzerinde taşımasıdır. Bürhân, ma’nânın kesin olan üstünlüğüdür. Peygamber efendimiz. (s.a.v.) in isimlerinden birisi de, “Konuşan bürhân” Yani delil olan Hz. Muhammed (.s.a.v) dir.
Terzibaba Hazretleri’nin de bir "Bürhan" olarak tanımlanması, sohbetinin neden bu kadar kıymetli olduğunu açıklar. Onun kelâmı, bir fikir jimnastiği veya hikmetli bir öğütler silsilesi değil, Hakk'ın varlığının ve birliğinin yaşayan, konuşan ispatıdır. Bu sohbetin iki yönü vardır: müjde ve uyarı.
Kendilerinin bir sohbet meclisinde huzurunda bulunup nazarına mülâki olanlar, müjdelerken aynı zamanda sakındırdığını, yani hem Beşir, hem de nezir oluşuna şahitlik edebilmekteyiz.
Tıpkı peygamberler gibi, İnsân-ı Kâmil de sohbetinde hem "Beşir" (müjdeleyici) hem de "Nezir" (uyarıcı) vasıflarını taşır. Gönüllere ümit tohumları ekerken, yolun tehlikelerine karşı da ikaz eder. Bu, onun rahmetinin ve şefkatinin tamlığındandır.
Sohbetin Değeri: On Senelik Secdeden Üstün İrfan Meclisi
Bu kadar yüksek bir mertebeden yapılan sohbetin kıymeti nedir? Çünkü sohbet, sâlikin yolunu kısaltan, tefekkürü harekete geçiren ve idraki doğrudan hedef alan bir ameldir.
İşte bakın şurada yarım saat, bir –iki saat geçirdiğimiz zaman içerisindeki kazancımız, emin olun 10 sene kişi hiç secdeden başını kaldırmadan, elinde tesbih olarak ibâdet etmiş olsa, buraya ulaşamaz. Mümkün değil. Yâni 10 sene hilâfsız yine az söylüyorum. Bir ömür boyu ibâdet etse yine bu tefekküre ulaşamaz.
Bu sözler, zahirî ibadeti küçümsemek için değil, irfanî idrakin mertebesini belirtmek için söylenmiştir. Secde, bedenin ubudiyetidir; sohbet ise ruhun ve aklın mi'râcıdır. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Ancak kâmil bir mürşidin sohbeti, kişinin kendi başına bir ömürde ulaşamayacağı tefekkür kapılarını açar. O, yolu bildiği için, yolcuyu dolambaçlı patikalardan değil, en kestirme yoldan menzile ulaştırmaya çalışır. Bu yüzden bir saatlik sohbet, on yıllık nafile secdeden daha verimli olabilir. Çünkü o sohbette, ibadetin ruhu olan "bilgi" ve "idrak" vardır.
Terzibaba Hazretleri, bir zuhurat tabirinde bu sırrı daha da açar. Orada sohbet, zahirî ibadetlerin ve dünyevî alışverişlerin ötesinde, bâtınî ve idrakî bir ibadet olarak konumlandırılır. İkram edilen semboller ise sohbetin ne olduğunu anlatır:
Ben alışverişe gelmedim, suri ibadet etmeye gelmedim, sohbet dinleyeceğim deyip dönüyorum. Sohbet dinlemek ise Batıni ve idraki ibadettir... ekmek, peynir, çay. Ekmek, ana gıdadır, aslı budaydır kesrette vahdettir. Görüntüde taneler çoktur ancak un olduklarında hepsi birdir. peynir, peynir ise sütün özüdür süt ise ilimdir... çay. İse ancak demlendiği zaman içilir bunun içinde biraz zamana ihtiyaç vardır. Bu demin aslı ise idrakte, A’dem’in demidie yani hakikati Ademiyyedir ki tevhid ilminin aslı ve başlangıdır, bu ise kendini tanıma ve ilâhi bilgi ile Adem mertebesinde demlenme o mertebenin kemaline ulaşmaktır.
Sohbet;
- Ekmek gibidir: Kesret (çokluk) içindeki Vahdet (birlik) sırrını öğretir. Tıpkı sayısız buğday tanesinin tek bir un olması gibi, sohbet de dağınık bilgileri ve tecellileri Tevhid potasında birleştirir.
- Peynir gibidir: İlim sütünün özüdür, katılaşmış hâlidir. Yani sohbet, havada uçuşan soyut bilgileri değil, hayata geçirilebilecek, üzerinde durulabilecek, yoğunlaştırılmış hikmeti sunar.
- Çay gibidir: Demlenmesi gerekir. Sohbetten alınan mânâların kalbe ve ruha sinmesi, orada "demlenmesi" zaman alır. Bu dem, "Âdem'in demi", yani insanın kendi hakikatiyle buluştuğu, ilâhî bilgiyle olgunlaştığı o an, o hâldir. Sohbet, bu demlenme sürecini başlatır ve besler.
Sohbetin Gayesi: Tevhid ve Mi'rac Yolunu Açan Kelâm
Sohbetin nihai gayesi, kişiyi eğlendirmek veya ona yeni bilgiler öğretmekten çok daha ötedir. Sohbetin en yüce hedefi, İslâm'ın da nihai hedefi olan o büyük yolculuğa kapı açmaktır.
Ancak yüce dinimiz İslâmiyetin gerçek hedefi, kişiye mi’râc yolunu açıp onu Tevhid ve Vahdet idrakine eriştirmektir. Yegâ-ne görevinin de bu olması lâzımdır. Bunun da ancak daha önce bu seyri tamamlamış kâmil bir velî ve ârifin nezaretinde, bu yola hizmet etmekle olabildiğini... gördüm.
Sohbet, bu nezaretin en canlı, en etkin gerçekleştiği yerdir. Mürşid, sohbetiyle müridin önüne mi'rac yolunun haritasını serer. Onu, kendi varlığının katmanlarından geçirerek, benliğinin zindanlarından kurtararak Zât-ı Mutlak'a doğru bir yolculuğa çıkarır. Bu yolculuğun varış noktası, "Tevhid ve Vahdet idraki"dir. Yani görenin, görülenin ve görme eyleminin bir olduğu; her şeyde Hakk'ı müşahede etme makamıdır. Sohbet, bu idrakin tohumlarını gönül toprağına eker.
Bu tohum, asırlardır elden ele, gönülden gönüle aktarılan mukaddes bir emanettir: Kelime-i Tevhid. Sohbet meclisleri, bu emanetin canlı tutulduğu, manasının her devirde yeniden tefsir edildiği kutsal halkalardır.
Rasulüllah’tan Hz. Ali (k.a.v.)’ye talim ve telkin edilen “Kelime-i Tevhid” elden ele, gönülden gönüle aktarılarak nihâyet bu günlere “el fakiyr” bizlere kadar ulaştı; biz de, bizden sonraki halkaları teşkil edecek gönüllere, onu tam kemaliyle aktarmaya elden geldiği, gücümüzün yettiği kadarıyle gayret göstermeye çalışıyoruz.
Bu sözler, sohbetin tarihsel ve manevi derinliğini, onun silsile (manevi soy zinciri) içindeki yerini ifade eder. Terzibaba Hazretleri, sohbetinde yeni bir şey icat etmez; o, Hz. Peygamber'den (s.a.v.) başlayan ve kendi üstatları Hazmi Tura ve Nusret Tura Hazretleri'nden devraldığı o nuru, o sırrı, kendi zamanının lisanıyla yeniden parlatır. Sohbet, bu altın zincirin halkalarının birbirine geçtiği, mânevî mirasın nesilden nesile aktarıldığı bir devir teslim törenidir.
Sohbetin Kaynağı: "Kendinden Kendine" Olan İlâhî Kelâm
Sohbetin en derin sırrı, onun kaynağında yatar. Mürşid konuşur, müridler dinler; ancak bu zahirî tablonun ardında çok daha ulvî bir işleyiş vardır. Hakiki sohbet, mürşidin aklından veya hafızasından değil, doğrudan doğruya Hüvviyet'ten, yani Hakk'ın Zâtî mertebesinden gelen bir feyizdir.
Bir hayli devam eden bu sohbet gönülde, sır-da, hususide idi. Bilâhere akşamı takip eden gece, ibadete kalktığımda tenezzül ettiği ilham ile, ( kendinden kendine ifadesi ile ) “Cum’a namaz sonrası gönül lûtfunu, kulum Necdet’e bildir,” diyerek aşağıdakileri not ettirdi.
"Kendinden kendine olan sohbet"... Bu ifade, her şeyi özetler. Hakk, kendi sırlarını yine kendi tecellisi olan İnsân-ı Kâmil'in kalbi aracılığıyla açığa vurmaktadır. Mürşid, bu ilâhî sohbete kulak veren, onu "kulum Necdet" hitabıyla alan ve sonra lisan kalıbına dökerek halka sunan bir aracıdır. Bu yüzden onun sohbeti, bir insanın sözü değil, Hakk'ın o anki tecellisinin kelâma bürünmüş hâlidir. Bu, Musa (a.s.) ve Hızır (a.s.) kıssasında olduğu gibi, her an yeni bir şe'nde (iş ve oluşta) olan Hakk'ın, her sohbette farklı bir tecellî ile zuhûr etmesidir.
Hızır'ın ilm-i ledün kaynaklı eylemlerini Musa'nın şeriat bilgisiyle sorgulaması gibi, müridin de mürşidin sohbetini kendi sınırlı aklıyla yargılaması, yolun tıkanmasına sebep olur. Sohbet, teslimiyetle dinlenir. Çünkü konuşan, bir beşer suretinde görünse de, kelâmın sahibi başkadır.
Ve Mûsâ ona "Yapma!" demedi; ve sohbeti taleb etmedi. Zîrâ o, ona musâhib olmaktan nehy ile intak eden, onda olan rütbenin kadrini âlim idi. Böyle olunca Mûsâ sükût etti ve firak vâki' oldu.
Musa (a.s.)'nın Hızır (a.s.) karşısındaki bu nihai sükûtu, rütbenin kadrini bilmenin ve ilâhî kelâmın farklı mertebelerden zuhûr edebileceğinin kabulüdür. Kâmil bir mürşidin sohbeti de Hızırî bir ilim taşır. Onu dinlemek, teslimiyet ve edep ister. Zira o mecliste, bir beşerin hatıraları veya bilgileri değil, "kendinden kendine" olan o ezelî sohbetin bir yankısı duyulmaktadır. O yankıya kulak verebilenler, hem dünyalarını hem de ukbâlarını mamur ederler. O yankı, sâlikin gönlünde demlenir ve onu kendi hakikatine, yani Hakk'a eriştirir.
Terzibaba Geleneğinde Sohbet'in Yaşanması
Sohbetin hakikatini ve kaynağını anladıktan sonra, bu yüce hakikatlerin sâlikin gündelik hayatında, onun seyrinde nasıl ete kemiğe büründüğünü anlamak gerekir. Zira tasavvuf, kuru bir bilgi yığını değil, bizzat yaşanan, tecrübe edilen bir hâl ilmidir. Sohbet de bu ilmin hem mektebi hem de tatbikat sahasıdır. O meclis, bir hastanedir; mânevî tabip olan mürşid, gelenin derdini teşhis eder. O meclis, bir atölyedir; sâlik ham bir madde gibi girer, sohbetin çekici altında şekillenir. O meclis, bir ayna evidir; herkes hem kendini, hem kardeşini, hem de mürşidinin aynasında Hakk’ı seyreder.
Kelâmın Aynasında Sâliki Tanımak
Mürşid-i kâmil, karşısına gelip oturan dervişin sadece sözlerini dinlemez, o sözlerin arkasındaki hâli, o kelimeleri doğuran mânâyı sezer. O, bir sarraf gibidir; bakır mı getirildi, altın mı, bir bakışta anlar. Bu anlayış, akılla, kitap bilgisiyle olmaz; kalbî bir keşif hâli, Hakk’ın ona bahşettiği bir basîret nuruyladır. Rahmetli Nusret Babamızın bu husustaki tespiti, bu sırrın anahtarı gibidir:
Bu halin, bir meydan dolusu insan olsa içinden Hakk’a yakın olanların seçebilecekleri bir keşif mertebesi -hali- olduğunu Hacı Annem söylüyor. Bu tarifte güzeldir geçekten öyledir tevhid ehli, her hangi bir kimse ile kısa bir sürede olsa konuşsa onun hangi mertebenin müntesibi olduğunu hemen anlar. Nusret Babam oğlum bir kimseyi tanımak istersen onu biraz konuştur, o zaman, içinde ne varsa sana farkında bile olmadan anlatacak böylece, kendinin gerçek halini ortaya kolayca koymuş olacaktır. Çünkü kişinin kelâmı kendinin hakikati ve iç aleminin tercümanıdır derdi. Rahmetullah- aleyh.
Sohbetin ilk ve en temel işlevi budur: teşhis. Sâlik konuşur; derdini, rüyasını, zikrinde hissettiğini, nefs mücadelesinde düştüğü çukuru anlatır. Mürşid dinler. Sâlikin kelâmı, onun iç âleminin bir tercümanı olur. Hangi nefs mertebesinde mücadele ediyor? Nefs-i Emmâre’nin pençesinde mi, yoksa Nefs-i Levvâme’nin pişmanlıklarında mı? Sözlerinde kibir mi var, yoksa tevazu mu? Ümit mi var, yeis mi? Mürşid, bu kelimelerin titreşiminden, sâlikin mânevî nabzını tutar. "Onu biraz konuştur" tavsiyesi, sâlikin kendini, kendi diliyle, farkında olmadan mürşidin önüne sermesidir. Bu, bir sorgulama değil, bir açılmadır. Böylece sohbet, her sâlik için kişiye özel bir reçetenin yazıldığı bir muayene odasına döner.
Zuhûratın Dili: Mânâ Âleminin Sohbete Yansıması
Seyr-i sülûk yolu, sadece zâhirde, uyanıkken yürünen bir yol değildir. Bu yolun bir de bâtınî, mânâ âlemindeki mertebesi vardır. Sâlik uyuduğunda dahi terbiyesi devam eder. Cenâb-ı Hakk, ona zuhurat dediğimiz mânevî tecrübeler, rüyâlar göstererek yoluna işaretler koyar. Fakat bu işaretleri okumak, sembollerin dilini çözmek, ayrı bir irfan ister. Sohbet meclisi, bu zuhuratların tabir edildiği, mânâ âleminden gelen mektupların okunduğu yerdir. Bir sâlikin gördüğü rüyâ ve Terzi Baba’nın o rüyâyı ilmek ilmek çözmesi, sohbetin bu yönünü bize açıkça gösterir:
Zuhurat 3: Şa…. Ay…. / 20.05.2000/- İzmir Eşimle birlikte sizi ziyarete gelmişim. Siz namaz kılıyorsunuz, sonra sohbete başlıyorsunuz. Evinizde ayrı bir bölme var, orada küçük cami maketleri var...
Zuhurat 3: Terzi Baba yorumu: Eşimle birlikte sizi ziyarete gelmişim. Eş ile ziyaret akl-ı kül ve nefsi küll ile beraber hakk’a gitmektir. Siz namaz kılıyorsunuz, namaz kılmak bir bakıma ilk başlarda ibadet, daha sonraları da Ubudet hükmündedir. İbadet kulun fiili ubudet ise Hakk’ın fiilidir. Hakk ile Hak olup özel bir tecelli hali ve Mi’rac hakikatidir. sonra sohbete başlıyorsunuz. Sohbete başlamak Hakk aleminden halk alemine ilâhi hakikatler ile dönmek ve bunları halka anlatmak için sohbete başlamaktır ki bireysel risalet mertebesidir, Hakk’tan aldığını halka dağıtmaktır.
Sâlik, zâhirde bir ziyaret görmüştür. Mürşid ise o ziyareti, sâlikin akl-ı kül ve nefs-i küll ile, yani bütün varlığıyla Hakk'a yönelişi olarak okuyor. Mürşidin namazı, kulun fiili olan ibadetten, Hakk'ın fiili olan ubudiyete geçiş, bir Mi'rac hakikati olarak yorumlanıyor. Sohbete başlaması ise, o Mi'rac'tan getirdiği hakikatleri halka dağıtmak, yani "bireysel risalet" vazifesi olarak anlam buluyor. Sâlikin tek başına çözemeyeceği bu semboller, sohbet meclisinde mürşidin diliyle birer derse dönüşür.
Bu zuhuratlar bazen sâlikin kendi hâlini, bazen bulacağı mürşidi, bazen de yolda karşılaşacağı tehlikeleri haber verir. Bir başka sâlikin, mürşid arayışındayken gördüğü şu rüyâ, zuhuratın nasıl bir kılavuz olduğunu gösterir:
Bir rüya gördüm ki, rüyalarımı çok net hatırlamam, fakat bu rüyayı bütün ayrıntıları ile hatırlıyordum. Rüyam şöyle idi: Mu… Baba isminde bir zat tarihi büyük bir camide, müezzin mahfili gibi etrafı çevrili bir yerde oturuyor, sohbet edecekmiş... O sırada mikrofonun sesini açıyorlar. Tam o esnada Mu… Baba Hazret-i Hızır’dan bahsetmeye başlıyor ve beni işaret ederek “Bu Efendi’nin konusu” diyerek eliyle işaret edip yanına çağırıyor. Gidiyorum, diz üstü önüne oturuyorum. Eliyle sırtımı sıvazlayacakmış gibi uzanıyor hemen eğiliyorum, parmaklarının ucuyla sırtımdan sanki iğneye benzer bir şey çıkarıyor. Onu çıkarır çıkarmaz ben başlıyorum sarsıla sarsıla yüksek sesle Lafza-i Celali zikretmeye.
Bu rüyâ, sâlikin mânevî bir ameliyata alındığının, sırtındaki yükün alındığının ve kalbine zikrin yerleştirildiğinin müjdesidir. Bu zuhurat vesilesiyle aradığı kapıyı bulur ve yeni bir yola girer. Sohbet meclisleri, işte bu gibi nice mânâ âlemi tecrübesinin paylaşıldığı, yorumlandığı ve sâlikin yol haritasının çizildiği yerlerdir. Mürşid, gelen mailleri okur, halini değerlendirir: "Zuhuratlarında olumlu yönler ve işaretler olduğu gibi, bazen hâlinin karışık olduğu ve nefsi emmare ve mülhimenin etkisinde kaldığın gözüküyor. Daha iyiye gidiyorsun. İnşeAllah..." Bu geri bildirimler, sâlikin ayağını sağlam basmasını, hayal ile hakikati, nefsî vesvese ile Rahmânî ilhamı ayırt etmesini sağlar.
Mertebelere Göre Terbiye: Sohbet Halkalarının Usûlü
İrfan yolunda en mühim esaslardan biri, herkese kaldırabileceği kadar yük vermek, anlayabileceği dilden konuşmaktır. Henüz şeriat kapısından yeni girmiş bir sâlike, Tevhid-i Zât’ın en derin sırları açılmaz. Zira bu, faydadan çok zarar getirir. Terzibaba geleneğinde sohbetin yaşanmasındaki en hikmetli uygulamalardan biri, sohbet halkalarının sâliklerin mânevî seviyelerine göre düzenlenmesidir. Bu, bir ayrımcılık değil, bir terbiye usûlüdür.
Bilahare, yine alacağım ilham ve ( Cem’o ) Babamızın izni ile sohbet grubunu 2 ve/veya 3 gruba ayıracağımızı, Bunlardan birinci grupta , Şeriat ve Tarikat şeriatı üzere (İ……’de ve T……’ında olduğu gibi) ilâhiler, zikir, ilmi hâl ve tarikata ısındırma sohbetleri ve ( Cem’o ) Babamızın kitaplarından tahsil terbiye yapacağımızı... Diğer grup veya grupçuklarda ise, Tarikat hakikatı ve Hakikat şeriatı üzere bizde zuhur edenlerin Kur’an’dan – Hadis’ten, ( Cem’o ) Babo’mızın – O’nun yolunda yürüdüğü zatların sohbetleri, divan ve kitaplarından, ve yine kendimize hedef tayin ettiğimiz Allah’ın “ kulum ” diye hitap ettiği zatların (Füsus – Mesnevi - Divan vs. gibi) eserlerinden istifade ederek...
Birinci grup, yolun başındakiler içindir. Onlara ilâhilerle, zikirle, temel ilmihâl bilgileriyle yolun sevgisi aşılanır. Kalpleri yumuşatılır, tarikata ısındırılırlar. Bu, binanın temelini atmak gibidir. İkinci grup ise, seyrinde mesafe katetmiş, Tevhid idrakine yaklaşmış sâlikler içindir. Onların sohbeti artık hakikat üzerinedir. Kur'ân'ın ve hadislerin bâtınî mânâları, Füsûsu'l-Hikem, Mesnevî-i Şerîf gibi irfan ummanlarından inciler çıkarılır. Bu sohbetler, akla değil, kalbe ve zevke hitap eder. Bu ayrımın ne kadar hassas bir edebe dayandığı şu ifadede gizlidir:
Bu gruplardan diğer grup dediğimizin, birinci grubun sohbetlerine katılabildiği, ama birinci grup dediğimizin, diğer grubun sohbetlerine katılamayacağı, şeklinde bir düzen getirme fikriyatı içerisindeyiz.
İlerlemiş olan, başlangıç sohbetine katılabilir; zira o temel, her zaman lâzımdır ve tevazu içinde dinlemek ona zarar vermez. Ama yolun başındaki, ilerlemiş olanların sohbetine katılamaz. Bu, onu korumak içindir. Bu usûlün hikmeti ise şöyledir: "Böylece herkes kendi içeceği suyu bilmiş olacak inşaallah." Herkes kendi kabına, kendi mânevî seviyesine uygun suyu, gıdayı alır. Bu, hem karışıklığı önler hem de alttaki gruplar için bir teşvik, bir gayret vesilesi olur: "Böylece nefisler üzerinde gıpta ve tefekkür vesilesiyle heves edip, gayrette, hidayet üzere artış olabilir diye düşünmekteyiz."
Hizmet, Edeb ve Biat: Sohbetin Yaşayan Çerçevesi
Sohbet, sadece diz dize oturup konuşmaktan ibaret değildir. Onun etrafında şekillenen bir hayat, bir ahlâk, bir hukuk vardır. Bu çerçevenin temel taşları biat (el almak), hizmet ve edeptir. Biat, sâlikin mürşidin terbiyesine gönüllü olarak girmesi, ona teslim olmasıdır. Bu teslimiyet, sohbetten alınacak feyzin ilk şartıdır. Ancak bu yolda, her adım edebe uygun atılmalıdır. Bazen yaşanan acemilikler, yanlış anlaşılmalar bile birer ders vesilesi olur. Sâlikler arasında yaşanan bir biat meselesi ve sonrasındaki konuşmalar, bu yolun ne kadar hassas bir Muhammedî mîzan üzerine kurulu olduğunu gösterir:
Se… kardeşimizin biat meselesi şöyle zuhur etti... Du… mesajında Se… el almak istiyor deyince... Nüket Annemizin de direk Baban burada o verir gerek yok, dedi bizde bu şekilde Du…. kardeşimize ulaştık... Yolcu ile biatı kısaca konuştuk biraz şaşırmıştı ve çok önemsemedi ondan biraz tedirgin oldum... Kendisi böyle aksaklıkların olmaması gerektiğini bir sistem kurarsak böyle şeyler yaşamayız dedi. Asıl önemli olanın Se….’ın biatının ona beyanediğimiz için usule ve edebe aykırı olduğunu.
Burada, bir yanda "doğaçlama zuhur eden" ve mürşidin izniyle gerçekleşen bir biat, diğer yanda ise hiyerarşi ve usûle riayet etme endişesi vardır. Bu gerilim, yolun hem bir aşk ve teslimiyet yolu, hem de bir nizam ve edep yolu olduğunu gösterir. Terzi Baba'nın "Yapılan biat hakkın da bu kadar gürültü koparmaya sebeb nedir ki... olmuş bitmiş bir uygulama kimi rahatsız etmişte ortalık ayağa kalkmış" sözü, işin özüne, yani Hakk’ın iradesiyle gerçekleşen o bağa işaret eder ve şeklî tartışmaları bir kenara bırakır. Ancak bu süreç, ihvan arasında iletişimin, edebe riayetin ve nizamın ne kadar mühim olduğunu da herkese öğretmiş olur.
Sohbetin bir diğer yaşayan boyutu hizmettir. Mürşidin bir işine koşmak, kitaplarının yazılmasına yardım etmek, sohbetlerin kayda alınmasını sağlamak, bir ikramda bulunmak... Bunların hepsi, nefsi terbiye eden, sâliki mürşidine ve yoluna daha sıkı bağlayan amellerdir. Bazen de yolun başında olan bir sâlike, mürşidi tarafından küçük bir görev verilir. Bu, hem onun hayata bağlanması hem de sorumluluk alarak pişmesi içindir:
(Cemo) onun halini bildiği için, bu halden kısmen de olsa kurtulmak ve hayata bağlanmak için, ona bu küçük görevi vermiş. Ve (Cemo) kulübüne bağlı küçük bir sınıf açmış. Bu görev ile kendi çevresinde yavaş, yavaş bazı kişileri toplayıp onlarla kitap okuyarak kitaptan sohbet yapmasına izin vermiş.
Bu izinli sohbetler, sâlikin hem bildiklerini pekiştirmesine hem de başkalarına faydalı olmanın ne demek olduğunu tecrübe etmesine olanak tanır. Fakat bu aynı zamanda bir imtihandır. O sâlik, etrafında oluşan küçük grupla kibre kapılır, "uygun olmayan kurallar" koymaya başlarsa, mürşidi tarafından uyarılır. Bu da gösterir ki, sohbet halkası kurmak dahi mürşidin iznine ve denetimine tâbidir.
Sohbet, bir irfan mektebinin yaşayan kalbidir. Orada sâlikin hâli teşhis edilir, rüyâsı yorumlanır, mertebesine göre ilim verilir, edep ve hizmetle yoğrulur. Mürşid-mürid ilişkisi, biatla perçinlenir, mektuplaşmalarla uzaktayken bile canlı tutulur, ama en kâmil hâlini diz dize oturulan o feyizli meclislerde bulur. Her sohbet, sâlikin seyr-i sülûk defterine yazılan yeni bir sayfadır.
Füsûsu'l-Hikem'de Sohbet
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, kelimelere dökülmüş bir sohbetler silsilesidir. Bu eseri anlamak, bir deryaya dalmak gibidir. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz'in sohbetlerinin ışığında bu deryaya adım atarken, bu sohbetin ne olduğunu ve hangi edeple dinlenmesi gerektiğini idrak etmek gerekir. Ahmed Avni Konuk Hazretleri'nin işaret ettiği gibi, bu eser baştan sona ilâhî bir ilhamın tecellîsidir:
Efendimiz Hazretlerinden füyüzat-ı seniyelerinden/yüksek, istimdat ve onların verese-i kümmelini ve hususiyle ve hatem-i evliya Şeyh Ekber Muhyiddin İbn Arabi ve şemsül hakika Cenâb-ı Mevlânâ Celâlettin-i Rûmi (rıdvanullahi aleyhim ecmain) hazaratının ebvab-ı/kapıları, keremlerinden tese’ül/isteme, olunarak şerhine şuru’ olunan bu Fususu’l Hikem dahi serapa ilm-i ledünni ve lübb-i/özü, Kur’an ve ahadis-i nebeviyyedir.
Bu sohbetin kaynağı, beşerî akıl değil, [ilm-i ledün](/wiki/ilm-i-ledun) yani doğrudan Cenâb-ı Hakk'tan gelen, vehbî bir bilgidir; Kur'an-ı Kerîm'in ve hadislerin özüdür. Dolayısıyla Füsûs'u okumak, Şeyh-i Ekber'in şahsında, Nebîlerin getirdiği hikmetlerin bâtınî yüzüyle hemhâl olmaktır. Bu meclise boş bir kapla, temiz bir gönülle girmeyen, o mârifet sofrasından nasibini alamaz. Terzibaba Hazretleri, bu sohbetin eşiğine gelenlere şu edebi telkin eder:
Muhterem okuyucularım; yine bu dosya/kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altın da iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.
Sohbetin ilk adabı, nefsin hevasından, zandan, vehimden ve hayalden soyunmaktır. Çünkü bu hikmetler, aklın alıştığı kalıplarla anlaşılmaz. Füsûs'un temelindeki sır, aklı aşan bir hakikattir. Terzibaba Efendimiz bu zorluğun sebebini şöyle açıklar:
Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir.
Burada yolun en temel iki kavramıyla karşılaşıyoruz: [Tenzih](/wiki/tenzih) ve [Teşbih](/wiki/tesbih-temsil). Genel anlayış, Hakk'ı [âlem](/wiki/alem)den ayrı, uzak, münezzeh olarak bilir. Bu, şeriatın temelidir ve doğrudur. Hakikat ilmi ise, bu tenzihin yanına teşbihi de koyar. Teşbih, Hakk'ın tecellîlerini bütün [kevn](/wiki/kevn)de, bütün varlıklarda görmektir; "Nereye dönseniz Allah'ın vechi oradadır" (Bakara, 115) sırrına ermektir. [Tevhid](/wiki/tevhid), bu ikisini bir etmektir. Füsûs'un sohbeti, sâliki bu [tenzih-teşbih dengesi](/wiki/tenzih-tesbih-dengesi) üzerine kurulu olan [Muhammedî mîzan](/wiki/muhammedi-mizan)a, yani Vahdet idrakine ulaştırmayı hedefler. Bu "alt yapı" hazırlanmadan o sohbetten feyiz alınmaz.
Bu sohbetin anahtarı, yine ezelî bir düsturda saklıdır:
Hayatın gerçek ma’nâda anlaşılabilinmesi için ilk şart, kişinin hakikati itibari ile kendisini bilmesidir. Aksi halde kişi gaflet ve atalet içinde bu çok değerli vakitlerini verip, hayal ve vehmi satın almış olur. Yapılacak iş; kişinin mutlaka kendine dönüş yolunu bulması ve kendinden geçen Hakk’a giden yolu bulması lâzım gelmektedir. Kişi evvelâ kendine ulaşamaz ise Rabb’ine hiç ulaşamaz. Çünkü “ nefsine ârif olan Rabb’ine ârif olur ” hükmü gerçektir.
Füsûsu'l-Hikem, kâinatın sırlarını anlatan bir kitap değil, insanın kendi hakikatinin sırlarını açan bir aynadır. Âdem Fassı'nda Âdem Aleyhisselâm'ı değil, kendi "âdemiyetini" okursun. Mûsâ Fassı'nda Mûsâ Aleyhisselâm'ın değil, kendi nefsindeki Firavun ile olan mücadeleni seyredersin. Her bir "fass" yani bölüm, bir peygamberin kelimesinde saklı olan ilâhî hikmeti anlatırken, aslında sana seni anlatır. Bu sohbetlere katılmanın yolu, dışarıda bir şey aramayı bırakıp içeriye, kendi nefsine dönmektir.
Terzibaba Hazretleri, bu çetin yolu sâlik için kolaylaştırmak adına, Şeyh-i Ekber'in bu yoğun sohbetini daha küçük meclislere ayırmıştır. Bu da sohbetin bir başka usûlüdür; lokmayı bütün yutmak yerine, sindire sindire yemektir.
Her bir fassı daha kolay okunur ümidi ile ayrı müstakil birer kitap olarak düzenlemeyi düşündüm, daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım. Eğer birkaç ciltte toplasa idim, ciltler oldukça kalın olur ve okunmalarında da zorluk olabilirdi, bu yüzden her bir fassı müstakil bir kitap olarak daha kısa bölümlerini de birleştirerek hazırladım.
Bu yöntem, her bir hikmetin, yani her bir peygambere ait tecellînin, kendi başına bir sohbet konusu olarak derinlemesine işlenmesine imkân tanır. Sâlik, Âdem Fassı'nın sohbetinde [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil) sırrını, [Vahidiyet](/wiki/hazarat-i-hamse) mertebesini tefekkür eder. Sonra Îsâ Fassı'nın sohbetine geçer. Bu, adeta mânevî bir tedrisat, basamak basamak çıkılan bir mi'rac yolculuğudur. Nitekim bu sohbetlerin on yedi yıl sürmesi (1996-2013), bu yolun ne kadar sabır ve sebat gerektirdiğinin de bir işaretidir.
Bu sohbet halkası, sadece Şeyh-i Ekber ile bitmez. O pınardan çıkan su, asırlardır kâmil insanların kalplerinden süzülerek bizlere ulaşır. Terzibaba Hazretleri'nin her sohbetinin başında, bu silsileye olan vefasını dile getirmesi, sohbetin bir başka temel edebidir: haddini bilmek ve nimeti göndereni anmak.
Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A.Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan, Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız.
Bu, "Ben bu ilmi kendimden bulmadım, bana da bir elden ulaştı" demenin tevazusudur. Sohbet, bir aktarımdır. Her mürşid, kendinden öncekilerin mirasını, kendi meşrebinin rengine boyayarak yeni nesle aktarır. Terzibaba'nın Füsûs sohbetleri, Ahmed Avni Konuk gibi bir deryanın şerhinin şerhidir; yani o sohbetin üzerine yapılmış bir sohbettir. Bu, ilmin nasıl canlı kaldığını gösterir. Hatta bu sohbetlerin ses kayıtlarından yazıya geçirilmesinde emeği olan "Hulusi Korucu Bey Kardeşimiz"e edilen teşekkür dahi, bu halkanın ne kadar geniş olduğunu, hakikat yolunda en küçük hizmetin bile ne kadar değerli olduğunu bizlere öğretir.
Nihayetinde, Füsûs sohbetlerine katılmak, Kur'an-ı Kerîm'in şu emrine uymaktır:
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَوةِ وَالْعَشِىِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ... 18/28 “Gece ve gündüz Rablarını talep eden şu kimselerle birlikte nefsinle birlikte sende sabret “ Yani Canâb-ı Hakkın bâki olan vechini murad ederek gece ve gündüz Rablarını zikreden kimselerle birlikte nefsini habis ve tesbit et, sabitle. Yani onların sohbetleriyle birlikte ol...
Terzibaba Hazretleri'nin "gençliğimden beri benim hayat düsturum olmuş" dediği bu âyet-i kerîme, Füsûs sohbetlerinin özünü ve gayesini ortaya koyar. O sohbetler, Hakk'ın bâkî vechini (yüzünü, hakikatini) arayanların meclisidir. O meclise girmek, nefsini o yolda sabitlemek, tenzihin dar kalıplarından Vahdetin engin ufkuna kanat açmaktır. Şeyh-i Ekber'in asırlar ötesinden uzattığı bu sohbet eli, Terzibaba gibi zamanın kâmillerinin dilinde yeniden can bulur ve bizleri, kendi hakikatimize doğru bir sefere davet eder.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i, her bir kelimesi Zât’ın farklı bir tecellîsi olan, hakikatlerin dürülüp saklandığı bir hazinedir. Bu hazinenin anahtarı da yine sohbettir. Fakat bu sohbet, artık sadece mürşidin dilinden dökülen kelimeler değil, kelimelerin ardındaki mananın, yani o Nefes-i Rahmânî’nin sâlikin kalbine nasıl hayat verdiğinin hikâyesidir. Bu, zıtların birleştiği, tenzih ile teşbihin aynı potada eridiği Cem makamı’nın sohbetidir.
Mürşidin kelâmı, Hakk’ın ilhamıyla söylenir. Terzibaba Hazretleri, bu sohbetin kaynağını Îsevî kelimesinin hikmetinde şöyle açıklıyor:
Çünkü ondaki nefes, nefes-i rahmanidir. Nefes-i rahmani nereye sirayet ederse ona hayat verir, o hayat dahi kendinden başkasına nefh ederse oraya hayat verir. Buna Zat’i sirayet deniyor. İşte Meryem anaya, Cebrail (a.s.) nefha etti, İsa meydana geldi, ama Hazret-i Rasulullah ümmetine kelamullahı nefha etti, Uluhiyet meydana geldi. İşte Efendimizin ümmetine nefes-i rahmani yapıp okuduğu Kur’an-ı kerim onlara “Hay” esmasının en kemalli zuhurlarının meydana gelmesine sebep oldu. İşte şu anda nefes-i Rahmani etrafa yayılmakta ve bu sohbetler ancak hayat vermektedir, hani demişti ya nefes-i rahmani gelmiş ise birine ondan da başkalarına geçer ulaştığı yere de hayat verir.
Sohbet, Hakk’ın “Hay” isminin bir tecellîsidir. Nasıl ki Cenâb-ı Hakk’ın Nefes-i Rahmânî’si, A'yân-ı Sâbite’ye (sabit hakikatlere) dokunarak onları kevnî âlemde zuhûra getirmişse, kâmil mürşidin nefesi de, yani sohbeti de, dinleyenin kalbindeki manevî istidada dokunur ve orada Hakk’ın hakikatini canlandırır. Îsâ (a.s.) bir bedene hayat verdi, Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) ise kelâmıyla, yani Kur’ân ile bütün bir ümmetin kalbine ebedî hayatı üfledi. İrşad sohbeti, bu Muhammedî mirastan bir paydır. Bu, kuru bir bilgi aktarımı değil, bir “Zâtî sirayet”tir; yani hakikatin, aracıları eriterek doğrudan kalpten kalbe akmasıdır.
Ancak bu hayat veren nefes, her kulağa aynı şekilde fısıldanmaz. Hakikat ilmi, bir yönüyle her şeyi Hakk olarak gösteren bir teşbih (benzetme), diğer yönüyle Hakk’ı her şeyden münezzeh kılan bir tenzih (soyutlama) içerir. Bu iki kanat olmadan Tevhid semâsında uçulmaz. Sohbet, işte bu Muhammedî mîzânı, yani tenzih ve teşbih dengesini kurma sanatıdır. Her hakikat herkese söylenmez. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) bile bu dengeyi en hassas şekilde gözetmiştir.
Ebazer isminde bir Sahabe-i Kiram varmış orada bir gün sohbet ediliyor, o şeyde bir tecelli gelmiş kendine biraz tevhid ehli olmuş, o zaman buyuruyor ki “ya Ebazer! Atının yularını biraz çek” diyor. Atı fazla koşturuyorsun diyor. Orada at dediği berg, burak, yani miraç hakkında fazla açık verme. Belki çevredeki insanlar onu alacak kapasitede değildi. Efendimiz’in (s.a.v.) özelliklerinden birisi ne idi, “Cevami-ul kelim” olduğundan o kadar çok hadis-i şerifler var ki aralarına serpiştirilmiş tevhid hakikatleri vardır.
“Atının yularını çek!” emri, sohbetin edebini ve usûlünü özetler. Mürşid, müridin mânevî bineğinin, yani idrakinin hızını ve yönünü bilir. Onu yoldan çıkaracak bir hızla koşturmasına izin vermez. Tevhid hakikatleri, bir anda değil, sindire sindire, hâl ile mezcedilerek verilir. Bu yüzden tevhid sohbetleri, umuma açık pazarlarda değil, mahrem meclislerde yapılır. Kâmil mürşidin sohbeti, şeriatın kabuğunu kırmadan hakikatin özüne inmeyi öğretir.
Bu kâmil dengeyi insanlık âlemine getiren en yüce mazhar, Hakikat-i Muhammediyye’dir. O, hem Hakk’ı âlemde gören (teşbih) hem de âlemden münezzeh bilen (tenzih) idrakin zirvesidir. Tevhidin küllî hakikatini, yani bütün bu zıtlıkları kendi varlığında cem eden kemâli, Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) zuhûra çıkarmıştır.
Şu halde cemî'-i âlem mazhar-ı ferdiyyettir. Halbuki ibtidâ mazhar-ı ferdiyyet olan Hakîkat-i Muhammediyye’dir ki, âlemde mevcûd olan bütün sıfat ve kemâlât-ı ilâhiyyeyi câmi'dir. Böyle olunca Rabb'ine olan delilin evveli (S.a.v.) Efendimiz'dir. Yani bütün varlıkta rabbın varlığına olan ilk delil Hz. Rasulullah’dır (s.a.v.), Allah’ın varlığının ilk delili Odur. İşte genel manada tevhid-i hakikiyi tenzihi ve teşbihi ile birlikte bize getirmesinin getirebilmesinin sebebi ve sahibi olması bu yöndendir.
Mürşidin sohbeti, bu Muhammedî hakikate bir davettir. Sâliki, kendi cüz’î varlığından çıkarıp, bütün âlemi kendinde toplayan o küllî idrake eriştirmeyi hedefler. Bu yolculuk, sâlikin kalbinde üç mertebede gerçekleşir: ilm'el-yakîn (ilimle bilme), ayn'el-yakîn (görerek bilme) ve hakk'ul-yakîn (yaşayarak, bizzat o olarak bilme). Sohbet, bu üç mertebeyi bir arada yürüten bir seyr-i sülûk aracıdır.
Nasıl hani lisede okunuyor aynı ders üniversitede tekrarlanıyor, daha üzerine ünüversiteden sonra da ihtisas yapılıyor, aynı dersin daha üzerine baştan başlanıyor tekrar ediliyor. İşte bunun gibi bunu ne yapıyoruz mümkün olduğu kadar sohbetlerle birlikte yani ilmel yakiyn, aynel yakiyn, Hakkal yakiyn diye hepsini birlikte yürütmeye veya böyle bir seyir baştan yapılırsa devam edilen sohbetlerle kişi kendi bile farkında olmadan yeni açılımlarla her mertebe Hakkın mertebeleri olduğundan mutlaka açılması lazım gelen birçok halleri var. Ben emmareye geçtim o iş bitti demek değildir.
Sohbetin bereketi buradadır. Sâlik, “Ben bu dersi geçtim, bu konuyu anladım,” diyemez. Çünkü her sohbet, aynı hakikate farklı bir mertebeden bakar. Bir gün tevhid-i ef’âl üzerine yapılan bir sohbet, sâlikin kalbinde ilm’el-yakîn seviyesinde bir kapı açar. Aylar sonra, aynı konu tekrar gündeme geldiğinde, sâlik bu defa o hakikati kendi fiillerinde müşâhede etmeye başlar; bu ayn’el-yakîn’dir. Yıllar sonra bir başka sohbette ise artık kendisinin o fiillerin fâili değil, Hakk’ın fiillerinin zuhûr mahalli olduğunu idrak eder; bu da hakk’ul-yakîn’dir. Sohbet, bu mertebeler arası geçişi sağlayan ilâhî bir terbiyedir.
Bu terbiyenin işleyişi, Hakk’ın iki temel rahmet tecellîsi olan “Rahman” ve “Rahim” isimlerinin sırrında gizlidir. Rahman, var olan her şeyi kuşatan genel rahmettir. “Rahim” ismi ise, hususî bir rahmettir. O, sadece iman ehline, Tevhid yolcularına yöneliktir. Rahim, bir “rahim” (dölyatağı) gibi, mânevî doğuma hazırlanan sâliki korur, besler ve yetiştirir.
İnsanlar üzerinde olan rahim tecellisi ile kişiler kendilerine arif dolayısıyla Hakk’a arif olmuş oluyor. Yani rahman tecellisi genel rahim tecellisi bu yönüyle de özel bir tecellidir. İşte bu rahim tecellisinin rahminde batın ehli tevhid ehli vücut bulabiliyor. Bundan başka bir rahimde de bunun vücut bulunması mümkün değildir. Onun için ne kadar ulema varsa ulema-ı zahire Rahimin rahminde yetişmedikleri için hep Rahmanın zahirinde dolaşmaktadırlar.
Zahir uleması, Rahman isminin tecellîlerini okur; kâinat kitabındaki harfleri inceler. Bâtın ehli, yani ârifler ise Rahim isminin hususî rahmetine mazhar olmuşlardır. Onlar, kelimelerin ardındaki manayı, harflerin sahibini bilirler. Tevhid sohbeti, işte bu “Rahim” isminin tecellî ettiği mânevî bir dölyatağıdır. Mürşid, bu mecliste sâlikleri zahirin kalabalığından, kesretin (çokluğun) karmaşasından çekip alır ve Vahdet’in (birliğin) sükûnetine davet eder.
Nihayetinde, Füsûs’un ışığında sohbet, sâliki zıtlıkların ötesine taşıyan bir Burak’tır. Bir yanda Hakk’ın her şeyi kuşatan mutlak varlığı (teşbih), diğer yanda O’nun hiçbir şeye benzemeyen Hüvviyet’i (tenzih). Ârifin sohbeti, bu ikilik vehmini dağıtan nurdur.
Zîrâ arif halkı neye da’vet ettiğini ve da’vet ettiği halkın ne olduğunu ve da’vet edenin kim ve nihayetinin neden ibaret bulunduğunu ve da’vet ettiği kimseyi, esmâ-i ilâhiyyeden hangi ismin hükmü altında iken tutup kurtardığını ve hangi ismin hükmü altına sokup onu said eylediğini bilir. ... Fakat ism-i Mudıll’in tarîki üzerinde yürüyen gayr-i arif, Hakk’ı müşahede edemediğinden ariflere taklîden halkı da’vete teşebbüs etse, kemâl-i cehlinden farz olunan halka, ya’nî vücudu vehm olan haktan gayri şeyleri Hakk’a da’vet etmiş olur. Ya’nî haktan gayri şeylerden (mâsivâdan) yine mâsivâya da’vet eder.
Gerçek sohbet, kişiyi bir vehimden alıp başka bir vehme değil, vehim olan her şeyden (mâsivâdan) çekip alarak Hakk-ı Mutlak'a davet eder. O, zıtların savaş alanı olan beşerî idraki, zıtların barıştığı ve birleştiği ilâhî bir idrake, Cem makamına yükseltir. Bu sohbetin sonunda sâlik anlar ki, kâinattaki her şey, O’nu kendi diliyle tesbih eden birer harftir ve İnsân-ı Kâmil’in sohbeti, bu dağınık harfleri birleştirip anlamlı bir cümle kurma sanatıdır. O cümlenin tek bir manası vardır: Lâ mevcûde illâ Hû.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Sohbet
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin kapısına varan, kendini hikâyelerin, mesellerin, sembollerin can bulduğu bir âlemin içinde bulur. O, sohbetin ne olduğunu tarif etmez; sohbeti yaşatır. Mesnevî-i Şerîf, başından sonuna, o büyük mürşidin yaptığı bitimsiz bir sohbetin kaydıdır. Mevlânâ için sohbet, iki kalbin aynı lisanı konuşması, iki ruhun birbiriyle hemhâl olmasıdır. Asıl sohbet, kelimelerin bittiği, nazarların konuştuğu, kalplerin birleştiği yerde başlar.
Sohbetin İki Yüzü: Biri Bahar, Diğeri Kış
Sâlikin yolculuğunda en mühim azık, en tehlikeli zehir, oturduğu meclis, dinlediği kelâmdır. Hazret-i Pîr, sohbetin iki vechesi olduğunu söyler; biri cana can katar, diğeri canı alır.
Sohbetin bir türü, muhabbet ipini kılıç gibi kesici ve gönül bostanına ekilmiş olan sevgi tohumunu kış mevsimi gibi dondurucu olur. Sohbetin bir çeşidi daha vardır ki, ilkbahar mevsimi gibi latif olur. Ondan kalplerde mamuriyetler (şenlikler), sevinçler ve hesapsız manevî menfaatler meydana gelir.
Gaflet ehlinin meclisi, en sıcak muhabbetleri bile donduran bir kış ayazı gibidir. Orada zikir unutulur, fikir bulanır, kalp katılaşır. Lâkin ariflerin, âşıkların sohbeti, kurumuş kalplere yağan bir nisan yağmuru, donmuş tohumları çatlatan bir ilkbahar güneşidir. O meclisten içeri giren, gönlünde bayram sevinciyle çıkar. Mesele, kiminle olduğundur. Dostunla, yani Hakk’ın dostuyla isen, en virane yer sana gül bahçesi olur.
"Her kim dostların sohbet arkadaşı olursa, külhanda bostan içindedir." "Her kim ki düşman ile oturur, o zamanda o bostan içinde külhandadır."
Külhan, hamamları ısıtan ateşin yandığı yerdir; is, duman ve ateş içindedir. Bostan ise yeşillik, su ve rahmet mekânıdır. Bir dildaş ile, bir yoldaş ile yapılan sohbet, külhanı bostana çevirir. Çünkü orada ruhlar ferahlar. Fakat yabancıyla, yani yolu ve hâli sana uymayanla yapılan sohbet, bostanı külhana çevirir. Kalp daralır, ruh sıkılır.
"Kargalar behmen üzerine çadır kurdukları vakit bülbüller saklanırlar ve susarlar."
"Karga" dünya ehlinin, "bülbül" ise mana ehlinin sembolüdür. Bir meclise dünya kelamı, gıybet, mal-mülk hırsı hâkim olduğunda, yani kargalar ötmeye başladığında, ilahi hakikatlerden bahseden bülbüller susar. Çünkü hakikat incidir; her kulağa, her meclise emanet edilmez. Bazen, cahillerin meclisinde bulunmaktansa uyumak daha evlâdır. Ashâb-ı Kehf'in uykusunun, zalim Dıkyanus'un uyanıklığından daha hayırlı olması gibi.
Uyku ilim ile olduğu vakit uyanıklıktır; câhil ile oturan uyanığın vay hâline!
Fitneden, gafil sohbetinden kaçmak niyetiyle bir kenara çekilmek, bir nevi uyanıklıktır. Ama ilimden, irfandan habersiz kimselerle oturup kalkan uyanık kişinin hâli ise acınasıdır. Çünkü o sohbet, onun ruhunu yavaş yavaş zehirler.
Ey noksanlar! Bu bir gül yüzlüden sakının! Çünkü sohbet vaktinde bir cehennem geldi.
Buradaki "gül yüzlü", dünyanın aldatıcı güzelliğidir. Nefsini terbiye etmemiş nâkıs sâlikler, bu güzelliğe aldanır, onun sohbetine can atarlar. Ama o sohbetin sonu, mânevî bir cehennemdir.
Ney'in Feryadı: Her Mecliste Ayrı Duyulan Hakikat
Mevlânâ, sohbetin en derin sırlarını anlatmak için Ney sembolünü kullanır. Ney, kamışlıktan koparılmış, içi boşaltılmış, bağrına ateşle delikler açılmış bir dosttur. Tıpkı nefsini aradan çıkarmış, ilahi aşkla yanmış İnsân-ı Kâmil gibi. Kâmilin sözü, kendi sözü değildir. O, Hakk’ın nefesiyle konuşur. Lâkin o nefesin feryadını her kulak farklı işitir.
Ben her bir toplulukta inleyici oldum. Kötü halliler ile, iyi hallilerin eşi oldum.
İnsân-ı Kâmil, Hakk’ın rahmetinin bir tecellisi olarak hem gafil "kötü halliler"in meclisinde, hem de arif "iyi halliler"in meclisinde bulunur. Sözü aynı kaynaktan gelir, ama her mecliste dinleyenin hâline, kabının genişliğine göre bir mana bulur. Günahkârın meclisinde onun feryadı bir eğlence sanılır, âşıkların meclisinde ise bir vuslat özlemi olarak yankılanır.
Ve insân-ı kâmili dinleyen her bir şair ve her bir zâhirî âlim ve her bir sûfî, o insân-ı kâmilin sözlerine bakıp, onu da kendi cinsinden ve kendi sınıfından bir şair ve bir âlim ve bir sûfî zanneder.
Dinleyen, konuşandan kendi kabı kadar alır. Kendi zannının aynasında gördüğü sureti, konuşanın hakikati zanneder. Mevlânâ bu hâli, mide misaliyle açıklar:
Mide tatlıya düşkün olursa helvayı çeker, mide safralı olursa sirkeyi çeker.
Mânevîyat midesi sağlam olan, hidayet ehli olan kişi, kâmilin sohbetinden vahdet zevkini, yani tatlı helvayı çeker alır. Fakat mânevîyat midesi bozuk olan, vehim ve dalalet ehli olan kişi, aynı sohbetten hoşlanmaz, hatta rahatsız olur. O, kendi bozuk mizacına uygun olan kesretin ekşi sirkesini arar. Bu yüzden ariflerin sohbeti, nâkıslara ağır gelir.
Yanıcı döşeme, oturucudan soğukluğu götürür. Donmuş döşeme, sıcaklığı yer.
Kâmilin sohbeti "yanıcı döşeme" gibidir; müridin kalbindeki gaflet soğukluğunu alır, ona kendi ateşinden bir kıvılcım verir. Gafillerin sohbeti ise "donmuş döşeme" gibidir; sâlikin kalbindeki azıcık harareti bile çalar. Peki, o Ney misali insanın sözünün kaynağı nedir?
Eğer neye onun dudağı ile gece sohbeti olmasaydı, ney dünyayı şekerden doldurmazdı.
"Gece sohbeti" (semer), kâmilin bu kesâfet âleminin karanlığında, doğrudan doğruya Zât-ı Hak ile olan gizli mükâlemesidir. O, gündüz halka söylediklerini, gece Hakk’tan alır. Onun dudaklarına değen o ilahi nefes olmasa, sözleri bu kadar tesirli, bu kadar tatlı olmazdı.
Sen bizim yanımızda olursan bizim bahtımız olur. Bizim canımız senin vuslatından yüz can olur.
Kâmilin sohbeti, müridin canına can katan bir iksirdir. Onun varlığı, müridin bahtının açılmasıdır. Çünkü kâmil, Hakk’ın bir tecellisidir. Bayezid-i Bistâmî Hazretlerine söylendiği gibi: "Seni görmek isteyen kimse, beni görmek ister." Onun sohbetinde bulunmak, ilahi bir huzurda bulunmaktır.
Dildaş Olmayınca Dil Lal Olur: Sohbetin Kıymeti ve Edebi
En has sohbet, bir "hem-zebân", yani dildaş ile yapılan sohbettir. Dildaş, senin dilinden anlayan değil, gönlünden anlayandır.
Her kim ki o bir dildaşından ayrı oldu; her ne kadar yüz neva tutar ise de, nevasız kaldı.
İnsanın içi ilahi bilgilerle dolu olsa bile, onu anlayacak, onunla aynı hâli paylaşacak bir dostu yoksa, o hazineler kilitli bir sandıkta kalmaya mahkûmdur. Dili vardır ama lal gibidir. Mevlânâ için bu dildaşlığın zirvesi, Şems-i Tebrîzî ile olan birlikteliğidir. O gidince, sohbet de bitmiş, bülbül susmuştur.
Gül gidip gülistan geçtikten sonra, bülbülden macera dinleyemezsin.
Şems, o sohbet gülistanının en nadide gülüydü. O gidince, Mevlânâ gibi bir bülbülün ötecek, sırlarını dökecek kimsesi kalmamıştır. Bu, sohbetin ne kadar nazlı, ne kadar kişiye özel bir hâl olduğunu gösterir. Hakiki sohbet, mektuplaşmaya benzemez. Uzaktan yazışmak, aynı mecliste bulunmanın, aynı havayı teneffüs etmenin yerini asla tutamaz.
Çünkü sen mektup ve yazı ehli idin; sohbet arkadaşı, dost ve aynı yerde oturan değildin.
Sohbet, bir hâl aktarımıdır. Sadece bilgi alışverişi değildir. Mürşidin nazarı, duruşu, sükûtu bile sohbetin bir parçasıdır. Bu nimetin kıymetini ise ancak onun için bir bedel ödeyen, bir çile çeken bilir.
Mirasa mensup olan adam malın değerini ne bilir? Rüstem can çekişti ve Zâl bedava buldu!
Babası Rüstem'in canını dişine takarak kazandığı serveti, oğlu Zâl bedavadan bulduğu için hoyratça harcamıştır. Tıpkı bunun gibi, bir mürşidin yıllar süren çilelerle elde ettiği mânevî feyzi, hiçbir emek vermeden anlamaya çalışan kişi, o sohbetin kadrini bilemez. Bu nimet, ancak ona talip olanın, onun için gözyaşı dökenin hakkıdır. Bu yolda kurulan bağ o kadar kuvvetlidir ki, müridin kalbi mürşidine adeta perçinlenir.
Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsâmeddîn! Onu sür ki, senin kulağından onun canı bitmiştir. Eğer sürer isen onun cânının kuşu güzâf cihetinden yine senin damının etrafına tavaf getirir.
Ey Hüsameddin, diyor Hazret-i Pîr, senin sohbetinle ruhu canlanmış bir sâdık müridi kapıdan kovsan bile, onun can kuşu incinmeyi hesaba katmadan yine senin çatının etrafında döner durur. Çünkü onun ruhu, gıdasını o kapıda bulmuştur. İşte bu, mektupla, kitapla değil, ancak canla, başla, diz dize yapılan hakiki sohbetin inşa ettiği sarsılmaz bir bağdır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Sohbet
Sohbet, İrfan Mektebi'nin bütün ilim dallarını ve mânevî hallerini besleyen bir nehir gibidir. Kalbinde Mürşid durur; sohbet, onun gönlüne doğan ilhamın kelimelere dökülmüş halidir. Bu kelimelerin taşıdığı mana İrfan olarak adlandırılır ve kişiye Cennet ve Cehennem'in kendi içindeki haller olduğunu öğretir. Her sohbet, Fatiha Suresi'nin açtığı kapıdan geçerek hakikate yürüme dersidir. Bu yürüyüşün adıdır Tasavvuf ve sohbet, bu yolun temel direğidir.
Bu geleneğin günümüzdeki taşıyıcısı Necdet Ardıç (Terzibaba), sohbeti yaşayan bir örnek olarak karşımıza çıkar. Onun sohbetleri, Hakk'ın bir Tecellisi olarak kabul edilir; kelimeler beşerden gelir ama taşıdığı ruh, ilahi bir bağış olan Feyz ile doludur. Bu feyzin kaynağı, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in hakikatidir. Dolayısıyla her hakiki sohbet, dinleyenleri varlığın birliği olan Tevhid idrakine çağıran bir davettir. Sohbet, dille yapılan en kıymetli Zikir olduğu gibi, müridi kalbî zikre hazırlar.
Sohbetin ilmî zirvelerinden biri, Şeyh-i Ekber'in Fusûsu'l-Hikem adlı eseridir. Bu eser, peygamberlerin hikmetleri üzerinden yapılan, katmanlı bir ilahi sohbettir. O sohbeti anlamak, dinin dış yüzü olan Şeriat ile iç yüzü olan Hakikat arasındaki köprüyü kurmayı gerektirir. Müridin sohbet esnasında yaşadığı mânevî açılımlar Zuhurat olarak isimlendirilir ve yine sohbet meclisinde yorumlanır. Hz. İsa (a.s.)'nın ölüleri diriltmesi gibi, mürşidin sohbeti de manen ölmüş kalpleri Ruhullah'tan gelen bir nefesle diriltir. Bu diriliş, kişinin Salât yani namazdaki miracını da hakiki kılar.
Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevi-i Şerif'i ise hikâyelerle bezenmiş muazzam bir sohbettir. O, sohbetin nasıl ki Hz. Adem (a.s.)'in gurbet hikâyesini anlattığını, Hz. Musa (a.s.) gibi Hakk ile konuşma arzusunu körüklediğini, Hz. Yusuf (a.s.)'un rüya tabirleri gibi zuhuratın yorumlandığı bir meclis olduğunu gösterir. Bazen Hz. Nuh (a.s.)'un gemisi gibi tufandan kurtarır, bazen Hz. Sâlih (a.s.)'in devesi gibi içimizden çıkan bir mucizeye işaret eder. Sohbetin temel harcı Muhabbettir; haftalık Cuma toplanmaları, bu muhabbetin tecelli ettiği anlardandır.
Sohbetin alıcısı olan Mürid, kalbini bir ayna gibi mürşide çevirir. Bu alışverişin sürekliliği, kalp bağını ifade eden Rabıta ile sağlanır. Terzibaba Hazretleri'nin Sohbet Arası Sohbetler külliyatı, bu canlı geleneğin yazıya dökülmüş halidir. Sohbetin en ileri mertebesi, Hz. İbrahim'e mahsus olan Hullet (Dostluk) makamına, yani kulun Hakk ile dostluğuna kapı aralar. Bu dostluk, Hz. Ya'kûb (a.s.)'un Yusuf'una duyduğu hasret gibi bir vuslat arayışıdır ve Hz. Dâvûd (a.s.)'a verilen güzel ses gibi, sohbetin de ilahi bir hediye olduğunu hatırlatır. Sohbet meclisi, mânevî bir Kâbe-i Muazzama etrafında yapılan bir tavaf gibidir. Mürşid, Kulillâhi Sümme Zerhüm ("Allah de, sonra bırak onları") ayetinin sırrınca hakikati söyler ve gerisini Hakk'a havale eder. Müridin alacağı pay ise kendi Niyetinin samimiyetine bağlıdır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi'nin dijital kütüphanesi, sohbet kavramını üç temel sütun üzerine inşa eder.
Birinci ve en temel sütun, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin kendi sohbetleri ve bu sohbetlerden derlenen eserlerdir. Bu külliyatta sohbet, yaşayan, nefes alan, anın ihtiyacına göre şekillenen bir irşad faaliyetidir. Terzibaba'nın sohbetleri, teorik bir bilgi aktarımı değil, bir hal aktarımıdır. Her bir sohbet, o mecliste bulunanların mânevî durumuna, sordukları suallere ve kalplerindeki niyaza göre şekillenir. Bu yüzden "Sohbet Arası Sohbetler" gibi eserlerde aynı konunun farklı zamanlarda işlenmesi bir tekrar değil, o konunun farklı bir tecelli ve mertebeden yeniden zuhura gelmesidir. Terzibaba'nın dilinde sohbet, mürşidin "Bana bakan Hakk'ı görür" sırrının tecelli ettiği, beşeriyetin ardındaki ilahi vechin ayan olduğu bir ayna haline gelir.
İkinci sütun, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i ve bu esere dair yapılan şerh sohbetleridir. Eğer Terzibaba'nın sohbetleri yolun pratiği ise, Füsûs sohbetleri yolun en derin hikmetini, ilmî temelini oluşturur. Füsûs, doğrudan doğruya Resûlullah'ın (s.a.v.) mânevî bir sohbetle İbn Arabî'ye teslim ettiği bir emanettir. Bu sohbetler, okuyucudan ve dinleyiciden saf bir kalp, vehimden arınmış bir zihin talep eder. Kavramlar ağırdır, tenzih ile teşbih arasındaki hassas denge her satırda kendini gösterir. Peygamberlerin hikmetleri üzerinden anlatılan her bir "fass" (bölüm), aslında Tevhid ilminin farklı bir vechesini aydınlatan müstakil bir sohbet konusudur.
Üçüncü sütun ise Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i ve bu eserden yapılan sohbetlerdir. Mesnevî, Füsûs'un hikemî ve yoğun diline karşılık, sohbetin muhabbet ve hikâye mertebesini temsil eder. Mevlânâ, en derin hakikatleri avamın anlayacağı kıssalarla, en basit görünen olayların ardındaki ilahi sırları ise ariflerin anlayacağı bir dille sunar. Mesnevî sohbetleri, bir derviş meclisinin sıcaklığını, samimiyetini ve coşkusunu taşır. Ney'in feryadıyla başlayan bu büyük sohbet, ayrılığın acısını ve vuslatın özlemini dile getirir. Mevlânâ için gerçek sohbet, kelimelerin ötesinde, "hem-dil" yani aynı kalbi paylaşanların arasında olur.
Bu üç kaynak, sohbetin üç farklı yüzünü gösterir: Terzibaba'da yaşayan, anbean tecelli eden pratik irşad; İbn Arabî'de varlığın sırlarını açan derinlikli hikmet; Mevlânâ'da ise kalpleri tutuşturan coşkulu muhabbet. Üçü birleştiğinde, tasavvuf yolunun bütün mertebelerini kuşatan kâmil bir sohbet geleneği ortaya çıkar.
Değerlendirme
Tasavvuf yolunda sohbet, sadece bir bilgi alışverişi değildir. O, Feyzin kalpten kalbe aktığı, mânevî ölülerin diriltildiği, hakikat tohumlarının ekildiği canlı bir hadisedir. Sohbet, mürşidin şahsında Hakikat-i Muhammediyye'nin bir Tecellisi olup, dinleyenleri Tevhid denizine daldıran bir dalga gibidir. Terzibaba'nın yaşayan irşadından İbn Arabî'nin hikmetine, oradan Mevlânâ'nın aşkına uzanan bu gelenek, sohbetin kuru bir kelam yığını değil, İnsân-ı Kâmil yetiştirme sanatının en temel unsuru olduğunu ispatlar. Bu mektebin kapısından giren sâlike düşen, kulağını dış seslere kapatıp, kalbini bu ilahi nağmelere açarak kendi nasibini aramaktır. Zira sohbet dinlemek, kendi hakikatini dinlemeye başlamaktır. Yol, sohbetle başlar, sohbetle devam eder ve sonunda sâlikin kendisi, sükûtuyla bile bir sohbet haline gelir. Cenâb-ı Hakk, bizleri bu sohbet halkalarından ve onların feyzinden mahrum eylemesin.