Hikmet
Hikmet, kuru bir bilgi yığını yahut keskin bir zekânın ürünü değildir. O, her şeyi yerli yerine koyan, her zerreye hakkını ve vazifesini bildiren İlâhî bir sırdır. Âlemlerin Rabbi, bütün kâinatı kudretiyle olduğu kadar hikmetiyle de idare eder. Bu hikmeti görebilmek, kâinat kitabını okuyabilmek demektir. Bir çiçeğin açılışından bir yıldızın batışına, bir harfin şeklinden bir kıssanın içine gizlenmiş mânâya kadar her şeyde O’nun hikmetinin izleri vardır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin bütün sohbetleri ve yazıları, bu izleri takip etme, bu sırra erme gayretidir. Bu makalede, hikmetin ne olduğu, Kur’ân-ı Kerîm’de nasıl tecellî ettiği ve irfan yolunda bu kavramın nasıl bir anahtar vazifesi gördüğü anlaşılmaya çalışılacaktır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Hikmet kelimesi, Arapça "hükm" kökünden gelir. Hükmetmek, karar vermek, bir şeyi sağlam yapmak ve yerli yerine koymak demektir. Bu kök, hikmetin rastgele bir bilgelik değil, bir düzen, bir nizam ve bir maksat içeren bilgi olduğunu gösterir. Cenâb-ı Hakk’ın en güzel isimlerinden biri de el-Hakîm’dir; yani her işi hikmetle dolu olan, abes ve anlamsız hiçbir fiili bulunmayan. Kâinatta gördüğümüz her nizam, bu ismin bir tecellîsidir. Câsiye Sûresi üzerine yapılan bir sohbetin başlangıcında bu hakikat şöyle ifade edilir:
Hamdü senâ, bütün kâinatı kudret ve hikmetiyle idare eden, rahmet ve inayetiyle her şeyi kuşatan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’ya mahsustur.
Hikmetin başlangıç noktası, her şeyi kudretiyle var eden Hakk’ın, aynı zamanda her şeyi hikmetiyle idare ettiğini kabul etmektir. Bu kabul, sâlikin yola attığı ilk adımdır. Bu adımdan sonra artık kâinattaki hiçbir hadiseyi tesadüf olarak görmez. Yağmurun yağmasından toprağın kurumasına, bir insanın doğumundan ölümüne kadar her şeyde bir hikmet arar.
Kur’ân-ı Kerîm, baştan sona bir hikmet kitabıdır. O, sadece emir ve yasakları bildiren bir metin değil, aynı zamanda varlığın sırlarını, insanın hakikatini ve Hakk’a giden yolun inceliklerini anlatan bir hikmet pınarıdır. En’âm Sûresi’nde Cenâb-ı Hakk kendisini şöyle tanıtır:
O, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak yaratandır. Allah’ın “ol” deyip de her şeyin oluvereceği günü hatırla. O’nun sözü gerçektir. Sûr’a üflendiği gün de mülk (hükümranlık) O’nundur. Gaybı da, görülen âlemi de bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.
Burada “hak ve hikmete uygun olarak” ifadesi, zuhûrun keyfiyetini anlatır. Varlık âlemi, bir amaç ve bir nizam üzere halk edilmiştir. Bu nizamı anlamak, hikmeti anlamaktır. Yine aynı sûrede, Hakk’ın peygamberlerine verdiği en büyük nimetlerden birinin hikmet olduğu belirtilir:
Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir.
Kitap (vahiy) ile hikmet, birbirinden ayrılmaz iki kanat gibidir. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Kitap, yolun haritasıdır; hikmet ise o haritayı doğru okuma ve tatbik etme sanatıdır. Bu sebeple irfan ehli, Kur’ân’ı sadece zâhirî mânâsıyla okumakla yetinmez, onun bâtınına, yani içindeki hikmetlere dalmaya, işârî te'vil yoluyla âyetlerin işaret ettiği derin mânâları tefekkür ile açığa çıkarmaya çalışır. Terzi Baba Hazretleri’nin sohbetleri ve eserleri, bu çabanın en güzel örneklerindendir. Bir eserin önsözünde bu usûl şöyle açıklanır:
Bu sahayı araştırmak için evvelâ, sırası ile bütün Kur’an-ı kerîm surelerini ayet ayet satır satır inceledim, içlerinde konu ile ilgili açık kapalı, gök insanları hakkın da olan bilgileri, ayet ayet sırası ile kayda aldım, yeri geldikçe ayetlerin asli metinleri ve birkaç meal yorumlarıyle birlikte verdikten sonrada, ayetin batının da olan kısımlarından da bahsetmeye çalışacağım.
Bu, bir mürşidin, hikmet arayışındaki titizliğini ve metodunu gösterir. Sadece meallere veya zâhirî tefsirlere takılıp kalmaz; âyetin "batınında olan kısımlarından" da bahsetmeye çalışır. Bir eserin fihristi, yani içindekiler bölümü bile bu hikmetli düzenin bir parçasıdır. Konuların belli bir sıra ile verilmesi, hangi bahsin hangisinden sonra geldiği, sâlikin zihnini ve kalbini adım adım hakikate hazırlamak içindir.
Hikmet arayışı, sadece metinler üzerinde olmaz. Ârif, bütün kâinatı bir kitap gibi okur. Günümüzün ilmî verileri dahi, hikmet gözüyle bakıldığında birer kevnî âyet hâline gelir. Ra'd Sûresi üzerine yapılan bir tefekkürde, bu ince ayrım ortaya konulur:
Seküler bilim, varlığı yalnızca maddi düzlemde ele alır ve doğa olaylarını metafizikten bağımsız bir nedensellik anlayışıyla açıklar. Bu yaklaşım, kevnî yasaların ardındaki ilahî iradeyi, hikmeti ve maksadı kavrama imkânını doğal olarak sınırlandırır. ... Bu tefsirde kullanılan ilmî açıklamalar ise tasavvufî bakış açısıyla uyumlu olacak şekilde ele alınmıştır. Bu nedenle ilmi değerlendirmeler, seküler bir dünya görüşünün ürünü değil; vahyin bildirdiği hakikatin kevnî tecellilerini anlamaya yönelik bir çabadır.
Bu, hikmet ile malumat arasındaki farktır. Malumat, bir ay tutulmasının nasıl gerçekleştiğini fizik kanunlarıyla açıklar. Hikmet ise o ay tutulmasının "ne hikmetse" tam da o anda gerçekleşmesindeki sırrı, o anın sâlikin kalbine ne söylediğini anlamaya çalışır. Kamer Sûresi tefekküründe geçen şu samimi hayret ifadesi, bu bakış açısını özetler:
Ne hikmetse bugün dünya semasında ay tutulması var. Süper Ay yani Kunduz Dolunayı tutulması için geri sayım başladı.
Bu “ne hikmetse” sorusu, tefekkürün kapısını aralar. Ârif için kâinatta hiçbir şey başıboş değildir. Her hadise, Hakk’ın bir mektubudur ve o mektubu okuyabilenler, hikmet ehlidir.
Hikmetin en ince tecellîlerinden biri de harflerin ve kelimelerin sırrında gizlidir. İrfan yolunda harfler, sadece seslerin işareti değil, aynı zamanda İlâhî hakikatlerin taşıyıcısıdır. Ebced hesabı gibi yöntemler, bu sır perdelerinden bazılarını aralamak için kullanılır. Lokman Sûresi tefekküründe, Lokman kelimesinin harflerinin sayısal değerleri üzerinden yapılan bir yorum, bu derinliğe işaret eder:
لُقْمٰنَ -Lokman- kelimesini harfleri yönünden özetle incelemeye çalışalım. (Lâm-30) (Kaf-100) (Mim-40) (Nun-50) dir. Toplarsak, (30+100+40+50=220) etmektedir.
Bu sadece bir matematik hesabı değildir; kelimelerin ve harflerin ardındaki İlâhî bir dizilime, bir hikmete dikkat çekmektir. Zaten aynı sohbette, “Lokman-lokma’n senin manevi lokman’dır” denilerek, kelimenin ses benzerliğinden yola çıkılıp sâlikin yolculuğuna dair bir mânâ çıkarılır. Sûrenin tamamının, sâlike sunulmuş "ma’nevi lokmalar" olduğu ifade edilir. Bu, hikmetin dilidir; her şeyde bir alâka, bir nükte, bir ders bulur.
Lokman Aleyhisselâm'a hikmetin doğrudan verildiği, Kur'ân-ı Kerîm'in açık beyanıdır: "Andolsunki, lokmana hikmeti verdik." (Lokman, 31/12). Bu âyet, hikmetin kesbî (çalışarak elde edilen) olduğu kadar vehbî (Allah vergisi) bir lütuf olduğunu da gösterir. Terzi Baba Hazretleri, bu âyeti şerh ederken, verenin doğrudan doğruya Hakk'ın Zât'ı olduğuna dikkat çeker:
Bakın “biz verdik” diyor, dolaylı değildir. Bunlar bilindiği gibi Zat’i ayetlerdir. Cenab-ı Hakk Zat’ı ile “biz Zat’ımızdan verdik, sıfat, esma, efal yönleriyle değil, Zat’ımızdan verdik, biz Lokman’a hikmet verdik, burada “biz” demesi kendi Zat’ını ifade ediyor.
Hikmetin kaynağı doğrudan doğruya Zât-ı Mutlak'tır. Bu yüzden kime hikmet verilmişse, ona "hayr-ı kesîr" yani çok büyük bir hayır verilmiş olur. Bu hayır, dünyalık bir zenginlik değil, varlığın sırlarına âşinâ olmanın, her hadisede Hakk'ın fiilini müşahede etmenin getirdiği bir kalp zenginliğidir. Bu yüzden hikmet, tasavvuf yolunun hem başı hem sonudur. Yola onunla başlanır, yolda onunla yürünür ve yolun sonunda varılan yer, hikmetin ta kendisi olan Hakk'ın huzurudur.
Terzibaba'nın Nazarıyla Hikmet: Aslı ve Mertebesi
Hikmet, Cenâb-ı Hakk’ın Hakîm ism-i şerîfinin bir tecellîsidir. Hakîm olan, her şeyi yerli yerine koyan, her işi bir sebep ve sonuçla, bir denge ve ölçüyle var edendir. Âlemde görülen hiçbir şey tesadüf değildir. Bir yaprağın düşüşünden bir galaksinin dönüşüne, bir karıncanın rızkını taşımasından bir peygamberin gönderilişine kadar her şey, ilâhî hikmetin incecik bir ipliğiyle birbirine bağlıdır. Onu görebilen göze “basîret”, o sırrı anlayan kalbe “irfan” denir.
Hikmetin Kaynağı: Zât’tan Zuhûra Tenezzül ve Harflerin Sırrı
Hikmeti anlamak için, varlığın nasıl zuhûra geldiğini, o mutlak gizli hazinenin nasıl “bilinmek” muradıyla kendini açtığını idrak etmek gerekir. Bu açılış, bir tenezzüldür; yani Zât’ın kendi mertebesinden sıfatlara, isimlere, fiillere ve nihayet bu gördüğümüz şehâdet âlemine adım adım inmesidir. Bu inişin şifreleri, Kur’ân-ı Kerîm’in mukatta‘a harflerinde saklıdır. Onlar, sadece sesler değil, varlık mertebelerinin anahtarlarıdır.
Terzi Baba bu sırrı şöyle aralar:
Şemsiyye, harfleri ( ت ) (te) ile başlamakta, ( ن ) (nun) ile bitmektedir ki, nur’u İlâhidir. اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Allahu Nûrussemavâti vel ard) (24/35) “Allah semavât ve arzın Nûru’dur.” Âyetinin bütün âlemde ki, zuhurudur. (te) ile başlaması Hakikat-i ilâhiyyenin (ente-sen) ile tenezzülü’dür. Dikkat edersek Sûre ve Âyet sayıları toplamı (2+4+3+5=14) tür, Ne hayret verici müthiş bir uyum değilmi? Mânâ değerleri ile sayısal değerlerinin mucizevî bir şekilde nasıl bir uyum içinde oldukları çok açık olarak görülmektedir. Kameriyye harfleri ise, ( ا ) (elif) ile başlamakta ve ( هه ) (he) ile bitmektedir’ki; Ahadiyyet hakikatinin bütün varlıklardaki hüvviyyet-i dir. (He) nin iki şekilde tek ve çift göz olarak yazılışında’ki hikmeti, tek göz olarak Ahadiyyet hüvviyyet-ini çift göz ise varlıklardaki Ahadiyyet ve zuhur hüvviyyet-ini ifade etmektedir diyebiliriz.
Bu sözler, üzerinde tefekkür edilecek bir hazinedir. Şemsiyye harfleri, güneş gibi doğrudan, yakıcı tecellîyi temsil eder. Onun "te" ile başlaması, Hakk'ın "ente" yani "sen" diyerek ilk muhatabı, ilk zuhûru olan Nûr-ı Muhammedî'ye hitabıdır. Bu, Zât'ın kendi kendine olan aşkından ilk taşan nurdur. Kameriyye harfleri ise, ay gibi, o nuru yansıtan, daha yumuşak, dolaylı tecellîyi ifade eder. "Elif" (ا) ile başlaması, her şeyin aslı olan Ahadiyyet'e (mutlak birlik) işarettir. "He" (هه) ile bitmesi ise, o birliğin her bir varlıkta "O" (Hû) olarak kendini göstermesidir. Yani Hüvviyet sırrıdır. Tek gözlü "he", Zât'ın kendi başınalığını; çift gözlü "he", hem Zât'ı hem de zuhûrunu, yani hem tenzihi hem teşbihi bir arada tutan Cem makamı bakışını ifade eder. Hikmet, bu iki bakışı birleştirebilmektir.
Yine harflerin sırrına daldığımızda, Elif-Lâm-Mîm gibi harflerin varlığın açılımını nasıl anlattığını görürüz:
• Elif (ا): Ahadiyet, Mutlak Vahdet’in ve Zât-ı Mutlak’ın simgesidir. Harflerin başlangıcı oluşu, her şeyin Allah’ın Zât’ından sadır olduğunu sembolize eder. Düz ve kırılmasız çizgisiyle Elif, teklik ve istikamet üzere olanı temsil eder. Elif, görünenin değil, görünenin ardında duran hakikatin en saf, en soyut işaretidir; mutlak Zât’ın hiçbir izah ve vasfa sığmayan hakikatidir. • Lâm (ل): Uluhiyet, İlâhî sıfatların açılımını temsil eder. Elif’ten sonra gelen ilk kıvrım oluşu, mutlak Zât’ın sıfatlarla tecelliye başlamasını simgeler.
Elif, Zât'ın sessiz, isimsiz, sıfatsız, mutlak birliğidir. Onda ne isim vardır ne resim. O, her şeyin başlangıcı ve kaynağıdır ama kendisi hiçbir şeye benzemez. Lâm ise, o mutlak Elif'in ilk hareketi, ilk tenezzülüdür. Zât'ın bilinmeklik muradıyla sıfatlar âlemine yönelmesidir. Artık "Elif", "Lâm" ile birlikte "El" yani "ال" olmuştur. Mutlak olan, "el-Alîm", "el-Hakîm", "er-Rahmân" gibi isimlerle kendini tanımlamaya, tanıtmaya başlamıştır. Hikmet, bu Elif'ten Lâm'a geçişteki sırrı, Zât'ın sıfatlarla nasıl tecellî ettiğini anlamaktır.
Hikmetin Tecellîgâhı: İnsan-ı Kâmil ve Hilâfet Sırrı
Bu ilâhî isimler ve sıfatlar en kâmil, en toplu şekilde nerede zuhûr eder? Nerede o Elif'in birliği ile Lâm'ın kesreti en güzel şekilde bir araya gelir? Cevap: İnsân-ı Kâmil'de. İnsan, bu yüzden "halîfe"dir. Diğer mahlûkat, Cenâb-ı Hakk'ın birkaç isminin tecellîsi iken, insan bütün Esmâ-i İlâhiyye'yi kendinde toplayan bir öz, bir fihristtir.
Meleklerin Hz. Âdem karşısındaki durumunu anlatan şu ifadeler, bu sırrı açıklar:
Onlar dediler ki, “biz seni tenzih ederiz herşeyden, noksanlıklardan, noksan sıfatlardan, sen bize ne öğretmişsen biz onu biliriz, onun dışında başka bir şey bilmeyiz” diye melekler acizliklerini orada ifade ettiler. Muhakkak ki Sen herşeyi bilirsin herşeye alîm’sin ve hakîm’sin, hakkıyla hükmedersin, hikmet sahibisin diye acziyetlerini bildirdiler. Âdem (a.s.) ile melâikeyi kirâm karşılaştıklarında ve melâikeyi kirâm Âdem (a.s.)ın kendilerinin çok üstünde bir oluşuma sahip olduğunu görünce acizliklerini ifade ettiler. İşte ef’âl mertebesi ile Zat mertebesinin birbirinden ne kadar ayrı olduğunu bu Âyeti Kerîme’ler bize gösteriyor...
Melekler, ef'âl (fiiller) mertebesinin varlıklarıdır. Onlara ne öğretildiyse onu bilir, ne emredildiyse onu yaparlar. Onların bilgisi, "Azîz", "Cebbâr" gibi belirli isimlerin tecellîsiyle sınırlıdır. Oysa Âdem'in potansiyeli, Zât mertebesine uzanır. Çünkü o, topraktan halk edilmiştir ve toprak, tasavvuftaki karşılığıyla "hikmet"tir.
"Tîn" (çamur, balçık, toprak): Bu kelime, insân bedeninin ana malzemelerinin toprak ve su olduğunu bizlere bildirmektedir. "Tîn", bütün formları ve sûretleri kabul etmeye hazır olan bir maddedir. Toprağın tasavvuftaki karşılığı " hikmet "tir, esmâ karşılığı " Hakîm "dir.
Bu yüzden, "cinlerin ve şeytanların kaynak isimleri Azîz, Cebbar ve Mütekebbir" gibi birkaç esmâdan ibaretken, "insân’ın kaynağı bütün Esmâ-i İlâhiyye’den geliyor işte hilâfet mertebesine bu yüzden sahip olabiliyor". İnsân-ı Kâmil, o potansiyeli açığa çıkarmış, kendindeki bütün isimleri parlatmış olan kişidir. O, âlemin "hamd"ini, yani övgüsünü en kâmil şekilde dile getiren varlıktır. "Hamd", Ahmed, Mahmûd, Muhammed isimlerinin köküdür. Hamd, Allah'a mahsustur ama bu hamd, en mükemmel şekliyle İnsân-ı Kâmil olan Hz. Muhammed'in (s.a.v) hakikatinde zuhûr eder.
O kâmil insan, göklerin ve yerin programları ile yüklü olduğu için “ Hamd” ona mahsustur, onun içindir, en geniş haliyle ondan ve onla açığa çıkmaktadır. Bu durumda ona ister Ahad, ister Ahmed, ister Mahmud, ister Muhammed isminle hitab et hep aynı şeyi beyanış olursun.
Hikmet sahibi arif, bu sırrı bilir. Kendisine baktığında, bütün âlemi ve Hakk'ı görür. Âleme baktığında, kendindeki sırların açılımını seyreder. Bu yüzden ona "âlem-i sagîr" (küçük âlem) denmiştir.
Hikmetin Dili: Zuhûr, Tecellî ve Zıtların Birliği
Hikmetin en zor anlaşılan yönlerinden biri, zıtlıkların ardındaki birliği görmektir. Celâl ve Cemâl, kahır ve lütuf, hastalık ve sağlık, savaş ve barış... Zâhirde birbirine zıt gibi görünen bu hadiselerin hepsi, aynı Hakîm olanın hükmü altındadır. Hikmet, bu zıtlıkların aslında bir denge unsuru olduğunu, birbirini tamamlayan iki kanat gibi olduğunu idrak etmektir.
Terzi Baba, bu konuda çok temel bir ilkeyi hatırlatır: Hakikat mertebesinde "halk etmek" yoktur, "zuhûr" ve "tecellî" vardır.
NOT= Geçmiş sayfalarda hakikat ve marifet mertebesi itibariyle “ yaratma ” diye bir halin olmadığını, bunun karşılığının, “ zuhur ve tecelli ” olduğunu bildirmiştik. Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede de “yaratma” diye çevrilen kelime “yebdeu-mebde” batında olan hakikatin “ zuhur ve tecelli ” ile meydana gelişidir.
Bu bakış açısı her şeyi değiştirir. "Halk etmek" dediğimizde, sanki bir usta, kendinden ayrı bir malzemeden bir şey yapıyormuş gibi düşünürüz. Ama "zuhûr" dediğimizde, gizli olanın açığa çıkması, potansiyelin fiile dönüşmesi anlaşılır. Bu, Vücûd'un birliğine, yani Tevhid inancına daha uygun bir ifadedir. Her şey, O'nun isim ve sıfatlarının farklı perdelerden görünmesinden ibarettir.
Bu tecellînin iki temel yüzü vardır: Biri doğrudan ve yakıcı (Celâl), diğeri dolaylı ve aydınlatıcı (Cemâl). Güneş ve Ay misali gibi:
Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur. İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.
Güneş, Zât'ın doğrudan tecellîsidir; ona "ziya" denir, yakıcı bir ışığı vardır. Ay ise o ışığı yansıtan bir aynadır; ona "nûr" denir, serinletici bir aydınlığı vardır. Ay, Nûr-ı Muhammedî'dir. Beşeriyet, Zât'ın yakıcı Celâl'ine doğrudan dayanamaz; bu yüzden araya rahmet peygamberinin Cemâl aynası konulmuştur. Hikmet, hem Güneş'in Hakk'a ait olduğunu hem de Ay'ın O'nun bir rahmet tecellîsi olduğunu bilmektir.
Deprem, savaş, hastalık gibi Celâl tecellîleri de mi hikmetlidir? Bu soruya aklın vereceği cevaplar yetersiz kalır. Ancak hikmet gözüyle bakan bir arif şöyle der:
Zelzele, toprak kayması, fırtına, yağmur, yıldırım çarpması, yangın, açlık, savaşlar, ırk ayrımcılığı, yoksulluk v.b. bütün bunlar, “merkezinde mi” dir? Cevap: Merkezindedir. Ama gördüğümüzün hikmetini açıklayabilmek için Hızır as.’ın irfanı gerekmektedir. “Len terani” seviyesinde yani tenzih gözüyle görülen hadiselerdeki celâl kaynaklı oluşumlar merkezde değilmiş gibi durur. Oysa “hikmet” dediğimiz olgunun arka plânı ince hesaplamaların ve zerre miktarı hakkın yenilmediği, Ahkam’ül hâkimin hükmüdür.
İşte hikmet budur: Olayın zâhirine takılıp isyan etmek yerine, bâtınındaki ince hesabı, ilâhî adaleti ve her şeyin "merkezinde" olduğunu görebilme sanatıdır. Bu, aklın değil, kalbin işidir.
Hikmet: Eşyanın Hakikatini Bilmek ve Hükmü Yerine Koymak
Nihayetinde hikmet, en öz tanımıyla eşyanın hakikatini bilmek ve her hükmü, her şeyi tam olması gereken yere koymaktır. Bu tanımı büyük arifler ve Terzi Baba'nın işaret ettiği kaynaklar şöyle sunar:
Hikmet, hakāyık-ı eşyâya (eşyânın hakîkatlerine) hâliyle ma'rifettir (vakıf olmaktır). Zîrâ ancak hakāik-ı eşyâyı lâyıkıyla ârif olan kimse, hükmünü mahalline vaz' eder (yerine koyar). Hikmetten bî-behre (nasipsiz) olanların eşyâ hakkında verdikleri hüküm, yerinde olmaz. Onların hükümleri hatâdan sâlim değildir.
Bu, kuru bir bilgi değildir. Bir şeyin hakikatini bilmek, onun hangi Esmâ'nın tecellîsi olduğunu, varlık zincirinde nereye oturduğunu, hangi ilâhî maksada hizmet ettiğini bilmektir. Bu bilgiye sahip olan arif, yani hikmet ehli, artık yanlış hüküm vermez. Olaylara, kişilere ve kendine karşı nasıl davranacağını bilir. Bilir ki başına gelen bir hastalık, Şâfî isminin tecellî etmesi için bir davettir. Bilir ki karşılaştığı bir zorluk, Sabûr isminin kendisinde parlaması için bir fırsattır.
Bu yüzden hikmet, kitaptan okunan ilimden farklıdır. Biri âlimin, diğeri arifin payıdır.
Kitap dendiğinde bir zâhir ifadesi vardır, yani fiil mertebesi yönü, bir de burada da bahseldiği şekilde kitabın hikmet yönü vardır. Hikmet âlim ile ârif arasındaki fark gibidir, kitap âlim’e karşılık ise hikmet ârif karşılığıdır. Hikmet Hakîm isminin açılmış şeklidir.
Hikmet, ilmin kalbe inip irfana dönüştüğü, kişinin kendi hakikatini idrak ettiği, "vahdet kanalının kişide açılmasıdır". O kanal açıldığında, kişi artık kâinat kitabını okumaya başlar. Her zerrede bir mana, her hadisede bir ders, her yüzde Hakk'ın bir vechini görür. O zaman, "Hamd, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisinin olan Allah'a mahsustur... O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır" (Sebe', 34/1) âyetinin sırrı, kendi varlığında tecellî eder.
Terzibaba Geleneğinde Hikmet'in Yaşanması
Hikmet sadece okunup bilinecek bir kelâm değildir; o, yenilir, yutulur, hazmedilir ve nihayetinde sâlikin kanına, canına karışır. O bir hâldir, bir makamdır. Kitaplardaki mürekkep kurur, lakin kalbe inen hikmet, sâhibini ebedî bir bahara eriştirir. Hikmet, yaşanmadığı müddetçe, en lezzetli yemeklerin tarifini okuyup aç kalmaya benzer. Mesele tarifi bilmek değil, o yemeği tadıp doymaktır. Bu yolun yolcusu için hikmet, bir ilimden ziyade bir oluş, bir dönüşüm serüvenidir.
Cihad-ı Ekber: Hikmet Yolculuğuna İlk Adım
Hikmetin tadına varmanın yolu, en başta o tadı alacak olan kabı, yani kalbi temizlemekten geçer. Bu temizliğin adına tasavvuf büyükleri, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) dilinden bize ulaşan en veciz ifadeyle, cihad-ı ekber demişlerdir: Büyük savaş. Bu, kâfirin ordularıyla yapılan bir savaş değil, kişinin kendi nefsiyle, kendi içindeki Firavunlarla, Nemrutlarla yaptığı bitip tükenmez bir mücadeledir.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendi, bu yolun mertebelerini şöyle özetler:
O yollardan daha evvelce geçmiş bir gerçek arifin kontrolu neticesinde, oldukça uzun bir süre, riyazat çalışmaları ile birlikte, kişinin kendi nefsiyle büyük bir şavaşa girişmesi çalışmasıdır. Peygamberimizin, “küçük savaştan büyük savaşa gidiyoruz” dediği savaştır. Bu gerçek sahaya girilmesi için kişinin evvâla zahir şeriat-fiziki İslam, mertebesini çok güzel olarak takib etmesi, ondan sonra bir miktar bir dergahta zikir ve ilahi çalışmalarına-sufizim-duygusal İslam, sahasında çalışması ondan sonra gerçek tasavvufun sahası olan, irfani İslam yaşantısına geçmek lazımdır.
Bu yol basamak basamaktır. Önce şeriatın kalesiyle kendini korumaya alırsın. Sonra bir dergâh ocağında zikrin ateşiyle paslarını eritmeye başlarsın. Bu uzun ve çetin riyazat (nefsi terbiye etme alıştırmaları) sürecinden sonra, "irfani İslam" denilen hikmet sahasına adım atılabilir. Bu, kişinin kendi varlık kitabını okumaya başlamasıdır. Çünkü kendini okuyamayan, kâinat kitabını hiç okuyamaz.
Bu yolda en büyük tehlike, ilim sahibi olmakla yetinmektir. İlim, hikmetle taçlanmadığı müddetçe, sahibine kibir ve benlik yükünden başka bir şey getirmez. Şeytanın hâli, bunun en acı misalidir. O, meleklerin hocasıydı, ilmiyle nice makamlara erişmişti. Lakin bir tek emre karşı geldi, içindeki "ben"i, "ene"yi ortaya koydu ve ebediyen hüsrana uğradı. Çünkü ilmi vardı ama hikmeti yoktu.
İşte iblis’te daha evvelce gizli olan “ene”si “benliği” Cenâb-ı Hakk azıcık iğneyi dokundurunca ortaya çıkıveriyor, orada tesir ediyor, tecelli ediyor, daha evvelce mertebe’de hep meleklerin üstünde bir görüntüde olduğundan, hep melekleri eğitici, meleklere öğretmen olduğundan kendisinin üstünde bir varlık yok zannediyor... sadece Alîm vasfı var ve Hakkîm vasfı yok onda, eğer Hakkîm vasfı olsa bu işleri idrak ederdi zâten, hikmetli işleri idrak ederdi... İnsân ne kadar allâme olsa, ne kadar ilim ehli olsa, ne kadar çok bilse sonuçta kendini tanımadığı sürece mutlaka yanlış yapar, yani ilmini Hakkîm ile hikmetle desteklemesi ve o ilmi irfaniyet ile de faaliyete geçirmesi gerekiyor.
Hikmetin yaşanması, ilmin irfana dönüşmesi demektir. Bu da ancak "men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu" (Nefsini bilen Rabbini bilir) sırrına ermekle, yani insanın kendi hiçliğini, acizliğini, nefsindeki karanlık ve aydınlık yönleri tanıyıp Rabbine tam bir teslimiyetle yönelmesiyle mümkündür. Nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefs) mertebesindeki kişi, kendinde bir izzet, bir varlık vehmeder. Bu, hakikatte zilletin ta kendisidir. Cihad-ı ekber, bu sahte izzeti kırıp, nefsi asıl sahibi olan Ruh'un emrine vererek itminana, yani huzura kavuşturma mücadelesidir. O vakit nefs-i emmâre, nefs-i mutmainne (huzura ermiş nefs) olur ve ona "Kullarımın arasına gir, cennetime gir" (Fecr, 89/29-30) hitabı gelir.
Mürşid Aynasında Kendini Görmek: Edep ve Teslimiyet
Bu çetin cihad meydanında sâlik tek başına değildir. Bu yol, tek başına gidilecek bir yol değildir. Nasıl ki tehlikeli bir çölü, o çölü daha önce geçmiş bir rehber olmadan aşmak ahmaklık olursa, mânevî yolculuğuna da bir mürşid-i kâmil olmadan çıkmak o denli tehlikelidir. Mürşid, sâlikin yolunu aydınlatan bir fener, elindeki eğriyi düzelten bir terazi ve en mühimi, sâlikin kendi hakikatini görebileceği parlak bir aynadır.
Efendimiz’in (s.a.v) hayatından nakledilen şu kıssa, bu ayna sırrını açar:
O edepsiz adam gitti. Az sonra hazret-i Ebu Bekir geldi oraya. Efendimizi görünce, - “Yâ Resûlüllah! Ömrümde senin kadar güzel, senin kadar sevimli bir kimse görmedim” dedi. - Efendimiz ne buyurdular peki? - Yine “Doğru söylüyorsun”, buyurdular... Eshâb-ı kiram da şaşırdılar ve “Yâ Resulallah! O adama da doğru söylüyorsun dediniz, Ebu Bekir’e de. Hikmeti nedir?” diye sordular. - Efendimiz ne buyurdu peki? - “Ben aynayım”, buyurdular. “Bana bakan, kendini görür. İkisi de kendilerini görüp, gördüklerini söylediler”
Kâmil mürşid, pürüzsüz bir ayna gibidir. Kendinden bir şey yansıtmaz. Ona bakan, kendi iç dünyasını, güzelliğini veya çirkinliğini, samimiyetini veya riyasını seyreder. Bu yüzden mürşidin huzurunda edep, yolun esasıdır. Edep, sadece el pençe divan durmak değildir; o, mürşidin şahsında tecellî eden hakikate karşı kalbin teslimiyetidir.
Musa Efendi'nin, Sümbül Efendi dergâhına ilk gelişindeki hâli bu teslimiyetin önemini gösterir. O, devrinin büyük âlimlerindendi, nice medreseler bitirmişti. Lakin anladı ki, hakikat başka bir kapıdan girilen bir âlemdir. Bütün ilmini, bildiklerini bir kenara bırakıp, bir direğin dibine bir hiç gibi sığındı. Ve mürşidin kalbi, bu samimiyeti anında tanıdı:
Sümbül Efendi, gözlerini dervişlerin üzerinde gezdirdikten sonra sordu: - Ey temiz canlı adamlar, söylediklerimi anlıyor musunuz? Hiç kimsede ses yok... Sümbül Efendi yine ışıklar dolu gözlerini dervişlere dikti: - Hayır, anlamıyorsunuz! Ama o direğin dibindeki! O var ya, söylediklerimi tamamen anlıyor, çünkü bugün hep onun için söylüyorum!
Hikmetin yaşanması böyle başlar. Bildiklerini "unutma" cesaretini gösterdiğinde, mürşidin kalbinden senin kalbine bir pencere açılır. O pencereden öyle bir ışık sızar ki, binlerce kitabın aydınlatamadığı karanlıkları bir anda aydınlatıverir.
Bu teslimiyetin en güzel meyvelerinden biri de, kâinattaki her varlığın zikrini duymaya başlamaktır. Merkez Efendi kıssası, bu hâlin canlı bir örneğidir. Mürşidi Sümbül Efendi çiçek getirmelerini isteyince, o, elinde solmuş bir papatyayla döner. Sebebini şöyle açıklar:
- Ey tertemiz canların ışığı! Hangi çiçeğe el atsam, onu zikr-i İlâhî ile titrer buldum. Allah Allah diye feryad eden o güzelleri koparmak elimden gelmedi. Onun için yüksek huzuruna şu kupkuru papatya ile geldim! Kusurum af ola!
Bu, kuru bir bilgi değil, yaşanan bir hikmettir. Kâinattaki her zerrenin Hakk'ı tesbih ettiği (İsrâ, 17/44) ayetinin, sâlikin kalbinde ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Ve mürşid, bu hâli hemen tanır ve tasdik eder: "Hamdolsun Yüce Allah'a ki, senin iç gözlerine İlâhî hikmet sürmesini çekmiş!.." Hikmet, böylece sâlikin bakışına, duyuşuna, hissedişine siner. Artık o, bakan değil, gören; duyan değil, işiten olur.
Âfâk ve Enfüs Kitabını Okumak: Hikmetin Tecellîleri
Sâlik, mürşidinin terbiyesinde nefsini tanımaya ve edep dairesinde yürümeye başlayınca, gözündeki perdeler yavaş yavaş kalkar. Artık kâinat, anlamsız olaylar yığını değil, her an yeni bir tecellî ile konuşan, işaretler veren canlı bir kitap hâline gelir. Kur'ân-ı Kerîm'in "İnsanlara ufuklarda (âfâkta) ve kendi nefislerinde (enfüste) ayetlerimizi göstereceğiz" (Fussilet, 41/53) buyruğu, sâlikin hayatında tecellî etmeye başlar.
Bu okumanın en güzel örneklerinden biri, zahirde anlamsız, hatta yanlış gibi görünen olayların ardındaki hikmeti kavramaktır. Musa (a.s.) ile Hızır (a.s.) kıssası, bu yolun en temel derslerinden biridir. Musa (a.s.), şeriatın ve zahirî ilmin temsilcisidir. Hızır (a.s.) ise, doğrudan Hakk'tan gelen bâtınî ilmin, yani hikmetin sahibidir. Hızır'ın (a.s.) yaptıkları, Musa'nın (a.s.) aklına ve şeriat ölçülerine aykırı gelir: gemiyi deler, bir çocuğu öldürür, kendilerine kötü davranan bir kavmin duvarını onarır. Musa (a.s.) sabredemez ve itiraz eder. Ayrılık vakti geldiğinde Hızır (a.s.), bu fiillerin ardındaki hikmeti açıklar. Terzibaba geleneğinde bu kıssa, sâlikin kendi iç yolculuğuna şöyle te'vil edilir (derin manasını yorumlanır):
(Bu işin hakîkat-i dervişin bünyesinde oluşan ufak tefek rahatsızlıklar ile vücûda hükümdar olan nefsi emmârenin beden gemisini ele geçirmemesidir)... (Bu işin hakîkati, dervişin nefis evlâdını öldümesi gerekir, bunu öldürdüğü zaman veled-i kâlb evlâdı doğar)... (Bu işin hakîkati de dervişin gönül duvarını, yani târîkat yaşantısını düzeltilip, bunun hakîkati ile ileride “Gönül Kâ’besi” tekrar inşaa edilirken bu hazîneyi gönlünde bulacaktır.)
Kıssa, binlerce yıl önce yaşanmış bir hadise olmaktan çıkıp, sâlikin bugünkü hâlinin bir haritasına dönüşür. Beden bir gemidir, hastalıklar o gemiye el koymak isteyen nefs Firavun'una karşı birer korumadır. Öldürülen çocuk, sâlikin en sevdiği, en kıyamadığı nefsani arzularıdır ki, o ölmeden kalbin çocuğu, yani ilahi aşk doğmaz. Yıkık duvar ise, dervişin eksik amelleri, zikirleri, hizmetleridir ki, mürşidin yardımıyla o duvar doğrultulur ve altındaki mânevî miras ortaya çıkar. İşte hikmetle bakmak budur.
Aynı bakışla Firavun kıssası da sâlikin enfüs (iç âlem) kitabında okunur. Firavun, artık Mısır'da yaşamış bir kral değil, sâlikin kendi benliğinin, kibrinin, "ben" demesinin adıdır. Musa (a.s.) ise o sâliki bu benlikten kurtaracak olan arifibillâh, yani mürşiddir. Kızıldeniz, sâlikin hayal ve vehim dünyasıdır.
Nefsimizde aynı şekilde, ne zaman ki biz kendimize ait yolu bulup hayal ve vehmin dışına çıkacağız, Mûsâ gelecek yani bizi götüren kimse olan irfan ehli, arifibillâh bize yol açacak biz o yola girdiğimiz zaman yani hayal ve vehmin dışına çıkmaya başladığımız zaman, nefsi emmâre’nin aslı hayale dayandığından o kendi anasına ulaşıp kendi anasında boğulmuş olacak...
Bu te'vil ile sâlik, Kur'an'ı sadece okumaz, onu kendi varlığında yaşar. Her ayet, onun bir hâline tercüman olur. Âfâk (dış dünya) ve enfüs birleşir. Gök gürültüsü, sadece bir fıtrat olayı olmaktan çıkar, "kalbe yönelen ilahî bir ikaz, gaflet perdesini yırtan bir tecelli" olur. Yaşadığı her hadise, karşılaştığı her insan, duyduğu her söz, "Vardır bir hikmeti" teslimiyetiyle karşılanır.
İlimden Hâle Geçiş: Hikmeti Tatmak ve Yaşamak
Yolculuğun bu aşamasında artık bilgi, bir hâle dönüşmeye başlar. Tasavvufta buna ilm'el yakîn, ayn'el yakîn ve hakk'el yakîn mertebeleri denir.
- İlm'el yakîn: Ateşin yakıcı olduğunu kitaptan okuyarak bilmektir. Bu, şeriat ve zahir ilimleri seviyesidir.
- Ayn'el yakîn: Ateşin dumanını uzaktan görerek varlığını ve yakıcılığını anlamaktır. Bu, tarikata girip manevi halleri müşahede etmeye başlamaktır.
- Hakk'el yakîn: Elini ateşe sokup yanmaktır. Artık ateşin ne olduğunu bilmek değil, ateş olmaktır. Bu, hakikatin sâlikin varlığında tecellî etmesi, sâlikin aradan çekilip Hakk'ın fiilleriyle var olmasıdır.
Bu mertebeler, sâlikin seyr-i sülûkundaki seyrine paralel olarak yaşanır:
Yolda ki üç seyir hâli olan İlm’el Yakin - Nefsi Benlik, Ayn’el Yakin - İzâfi Benlik, Hakk’el Yakin - İlâhi Benlik seyri ile bağlantıları vardır.
Bu seyrin her durağında sâlikin olaylara bakışı da değişir. Aynı hadise, farklı nefs mertebelerindeki dervişler için bambaşka anlamlar taşır. "Her şey merkezindedir" sözü, bu mertebelere göre farklı idrak edilir:
- Nefs-i Levvâme (Kendini kınayan nefs): Yaptığı kötülükten pişman olur, "Keşke yapmasaydım" der. Olayın merkezinde kendi pişmanlığı vardır.
- Nefs-i Mülhime (İlham alan nefs): Her şeyin ardındaki İlahi kudreti görmeye başlar. "Her şeyi kendi hikmetine göre hareket ettirene hayranlığını göstermeye başlar." İtirazı kalmaz.
- Nefs-i Mutmainne (Huzura ermiş nefs): Artık hayranlık da değil, tam bir rıza ve teslimiyet vardır. "Her ne gelse yahşidir. Çünkü dostun bahşidir" sırrına erer. İyi de kötü de Dost'tan geldiği için hepsi "merkezindedir" ve hepsi güzeldir.
Hikmetin yaşanması, bu son mertebeye ulaşma gayretidir. Bu mertebede sâlik, Kur'an'ın sadece lafzını değil, manasını; manasının da değil, hakikatini yaşamaya başlar. Kur'an, artık gırtlağında kalan bir söz değil, kalbine inen, damarlarında dolaşan bir hayat olur.
Onlar Kur’an okurlar ama Kur’an gırtlaklarından aşağıya inmez ” Yani onların sadece dillerinde kalır kalplerine inmez buyurmaktadır. Gönül haremine girilmediği oradan beslenilmediği sürece Kur’ân’ın bâtıni hakikatleri kişiye nüzül olmaz yani gırtlaklarından aşağıya inmez.
Hikmet, bu nüzûlün, bu inişin adıdır. O, Cenâb-ı Hakk'ın, temizlenmiş kalplere doğrudan öğrettiği bir ilimdir. Bu ilme sahip olan arif, artık olayların zahirine takılmaz. Bilir ki her işte bir hikmet vardır ve her şey yerli yerindedir. Çünkü bilir ki, her şeyi yaratan, yöneten ve her an her şeye hükmeden Rabbi, "Alîmun Hakîm"dir; her şeyi hakkıyla bilendir, her işi ve her hükmü sonsuz hikmet sahibidir.
Sözün özü, hikmetin yaşanması, sâlikin "ben"liğinden soyunup, kâinat aynasında Hakk'ın yüzünü seyretmeye başladığı, her hadiseyi "Dost"tan gelen bir mektup gibi okuduğu, ilmin hâle, kelâmın sükûta, arayışın vuslata dönüştüğü kutlu bir yolculuktur.
Füsûsu'l-Hikem'de Hikmet
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem'i, "Hikmetlerin Özleri" veya "Hikmetlerin Yüzük Taşları" demektir. Onu eline alan, bir tarih kitabı veya peygamberler kıssası okuduğunu sanmasın. O, Zât’tan kâinata tenezzül eden hakikatin, peygamberler suretinde nasıl tecellî ettiğinin ilmidir.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendi'nin de sohbetlerinde sıkça hatırlattığı gibi, bu eseri anlamak için bir ön hazırlık, bir "alt yapı" gerekir. Zira bu eserin dili, avamın anladığı dilden farklıdır.
Fusûsu’l-Hikem’deki Hikmetleri anlayabilmek için evvelâ bu hususun alt yapısının hazırlanması lâzım gelmektedir. Çünkü kurgusu, bâtın-i “tevhîd/teklik” üzeredir. Ancak genel anlayış zâhir-i “tenzîh” anlayışı üzere olduğundan içindeki mevzuların anlaşılması biraz zor olmaktadır. İşte bu yüzden bir ön idrak, alt yapısı oluşturmak gerekmektedir.
Bu sohbet, o "ön idrak" kapısını aralama gayretidir. Füsûs, Cenâb-ı Hakk'ın her bir peygamber kelimesinde, yani her bir peygamberin vücûdunda ve hakikatinde açığa çıkardığı özgün bir hikmeti anlatır. Eser, yirmi yedi "fass"dan, yani bölümden oluşur. Her fass, bir yüzük kaşıdır ve o kaşa nakşedilen hikmet, bir peygamberin ismiyle anılır. Peygamber, Hakk'ın bir "kelime"si, yani Zâtî bir tecellîsinin zuhûr yeridir. Bu yüzden Şeyh-i Ekber, "Kelime-i Âdemiyye'deki Hikmet-i İlâhiyye" veya "Kelime-i Îseviyye'deki Hikmet-i Nebviyye" gibi başlıklar kullanır. Her peygamber, kendi özgün isti'dâdıyla, İlâhî İsimlerden birinin veya birkaçının tam mazharı olmuş ve o isimlerin gerektirdiği hikmeti âleme sunmuştur.
Mesela, Hz. İsa (a.s.) kelimesinde "Hikmet-i Nebviyye" (Haber Veren Hikmet) veya "Hikmet-i Refiyye" (Yüce Hikmet) zuhûr eder. Hz. Süleyman (a.s.) kelimesinde "Hikmet-i Rahmâniyye" (Rahmânî Hikmet), Hz. Dâvud (a.s.) kelimesinde ise "Hikmet-i Vücûdiyye" (Varlık Hikmeti) tecellî etmiştir. Eserin yapısı, tevhid hakikatinin farklı mertebelerde ve farklı vechelerle nasıl göründüğünü, birliğin çokluk âleminde nasıl açıldığını gösteren İlâhî bir harita gibidir.
İbnü’l-Arabî’ninFusûsu’l-Hikemisimli eseri bâzı peygamberlerin mazhar olduğu “hikmet”leri konu edinmekte ve her bir peygambere âit “hikmet”i ilgili âyet, hadis ve hadîs-i kudsîlerin delâlet ettiği anlam ve işâretler üzerinden açıklamaktadır.
Bu yapı içinde, her bir hikmetin o peygambere tahsis edilmesinin çok derin sebepleri vardır. Bu, kuru bir isimlendirme değil, o peygamberin hakikatinin, yani onun A'yân-ı Sâbite'sindeki (sâbit hakikatindeki) programın ne olduğunun beyanıdır.
Lokman Fassı ve Hikmet-i İhsâniyye
Şeyh-i Ekber, hikmetin ne olduğunu en billur şekliyle Lokman Fassı'nda izah eder. Bu bölüme Fassu Hikmetin İhsâniyyetin fî Kelimetin Lokmâniyyetin, yani "Lokman Kelimesindeki İhsân Hikmetinin Fassı" adını verir. Neden Lokman ve neden "İhsân"? Çünkü Kur'ân-ı Kerîm, bu iki kavramı birbirine en güzel şekilde bağlar. Ahmed Avni Konuk Hazretleri, Şeyh-i Ekber'in izinden giderek bu bağı şöyle şerh eder:
“Hikmet-i ihsâniyye”nin (iyilik hikmeti) Kelime-i Lokmâniyye'ye (Lokman kelimesi) özgü kılınmasının sebebi şudur ki, "وَ لَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ" (Lokman, 31/12) yani "Biz Lokman'a hikmet verdik" ve "وَ مَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْراً كَثِيراً" (Bakara, 2/269) yani "Ve hikmet verilen kimseye, çok hayır verildi" ayet-i kerimelerinin şahitliği gereğince Hz. Lokman hikmet sahibidir; ve hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiş olduğu için o hayır sahibidir; ve hayır ise, ihsandır (iyilik)...
Hikmet, "hayr-ı kesîr" yani çok büyük bir hayırdır. Hayır ise, ihsânın ta kendisidir. Peki, ihsân nedir? Şerh, ihsânın üç mertebesini açıklar ki bu, sâlikin seyrini özetler:
-
Lügat Anlamıyla İhsân: Bir işi en güzel, en doğru, en yerli yerinde yapmaktır. Hadîs-i şerîfte buyurulduğu gibi, kurban keserken bile hayvana eziyet etmeden, en güzel şekilde kesmek ihsândır. Bu, her şeyi yerli yerine koyma sanatı olan hikmetin en zâhirdeki karşılığıdır.
-
İbadette İhsân: Bu, meşhur Cibril hadîsinde geçen mertebedir: "İhsân, senin Rabb'ini görür gibi ibâdet etmendir." Bu, kulun ibadet esnasında Hakk'ın huzurunda olduğu şuuruna ermesi, müşâhede makamına yükselmesidir. Artık yapılan fiil kuru bir hareket değil, bir vuslat anıdır.
-
Vücûdî İhsân: Bu, en yüksek mertebedir. Artık sadece ibadette değil, her an ve her şeyde Hakk'ı müşâhede etmektir. Konuk Hazretleri'nin ifadesiyle:
Üçüncüsü: Rabb'i her şeyle beraber ve her şeyde müşâhede etmektir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى (Lokmân, 31/22) ya'ni “Vechini Allah'a teslîm eden kimse, muhsindir. Binâenaleyh muhakkak urve-i vüskāya temessük etti." Ya'ni zâtını ve kalbini teslîm ettiği hînde Allah Teâlâyı müşâhede eyledi.
Bu üçüncü mertebe, arifin makamıdır. O, artık "O göklerde, yerde Allah'dır" (En'âm, 6/3) âyetinin sırrına ermiştir. Hz. Lokman'ın oğluna hardal tanesi misalini vermesi, bu hakikati anlatmak içindir. En küçük zerrede bile Hakk'ın ilminin, kudretinin ve vücûdunun nasıl hâzır ve nâzır olduğunu göstermiştir. Bu yüzden, "Lokman Allah Teâlâ'yı, o habbe ile muhzır kıldı," yani hazır ve mevcut kıldı, denilmiştir. Hikmet, eşyanın hakikatini bilmek ve her şeyde Hakk'ı görmektir. Bu da ihsânın zirvesidir.
Varlık Mertebeleri, Esmâ ve Peygamberlerin Hakikatleri
Füsûs'u anlamak, vücût mertebelerini anlamaktan geçer. Zât-ı Mutlak, hiçbir kayıt ve sıfatla sınırlı değilken, kendini bilme ve bilinme muradıyla Nefes-i Rahmânî ile tenezzül etmiştir. Bu tenezzülün ilk mertebesi, bütün hakikatlerin ve isimlerin ilmen ayrıştığı ama henüz dış dünyada zuhûr etmediği Vâhidiyyet mertebesidir. Ahmed Avni Konuk Hazretleri, bu mertebenin pek çok isminden bahseder:
Bu taayyün-i sânî mertebesine “vâhidiyet” denildiği gibi, “hakîkat-i insâniyye” de derler, ve âtîdeki esâmî ile de tevsîm ederler: Tecellî-i sânî, kābiliyyet-i zuhûr, hazret-i irtisâm... mecmûu’l-ervâh... âlem-i esmâ, perde-i vahdet, hazret-i cem’, menşeü’s-sivâ, zıll-ı memdûd, âlem-i bâtın, âlem-i vücûd... hazret-i ulûhiyyet, nefes-i Rahmânî...
Bu mertebe, aynı zamanda hakîkat-i insâniyye'dir, çünkü İnsân-ı Kâmil bütün İlâhî İsimleri kendinde toplayan yegâne varlıktır. Her bir peygamber, bu küllî hakikatin bir vechesini, bir ismini âleme yansıtan bir ayna gibidir. Füsûs'taki her bir hikmet, aslında bir Esmâ-i İlâhiyye'nin tefsiridir.
Örneğin, Süleyman Fassı'nda "Hikmet-i Rahmâniyye" işlenir. Çünkü Hz. Süleyman, Belkıs'a yazdığı mektuba "Bismillahirrahmanirrahim" ile başlayarak varlığın temelindeki iki rahmet tecellîsini, yani "rahmet-i imtinân" (varlık bağışlayan karşılıksız rahmet) ve "rahmet-i vücûb"u (Hakk'ın kendi üzerine yazdığı rahmet) bir araya getirmiştir. Bizler, yani bütün kevn, o rahmetin birer neticesiyiz.
Biz esmâ-yı ilâhiyyeye ve niseb-i rabbâniyyeye olan rahmet-i imtinânın neticesiyiz.
Davud Fassı'ndaki "Hikmet-i Vücûdiyye" ise, hilâfet sırrıyla ilgilidir. Cenâb-ı Hakk, Hz. Davud'a "Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik" (Sâd, 38/26) buyurarak, ona doğrudan "halîfetullah" olma vasfını vermiştir. Şeyh-i Ekber, bu noktada ince bir ayrıma gider; sonraki halifelerin "halîfe-i Resûlullah" olduğunu, doğrudan Allah'ın halifesi olma makamının ise peygamberlere has bir durum olduğunu belirtir. Bu, vücûdun ve yetkinin aslına dair derin bir hikmettir.
Yunus Fassı'ndaki "Hikmet-i Nefesiyye" ise, varlığın Nefes-i Rahmânî ile olan ilişkisini ve bu nefesin insan-ı kâmilde nasıl kemâle erdiğini anlatır. Her bir peygamberin kelimesi, Vücûd-ı Mutlak'tan gelen bu İlâhî Nefes'in farklı bir tınısı, farklı bir nağmesidir.
Hikmetin Silsilesi: Resûl'den Şeyh-i Ekber'e, Ondan Gönüllere
Bu derin hikmetler, sadece akılla çözülecek bilmeceler değildir. Onlar, bir silsile yoluyla, kalpten kalbe akan bir feyizdir. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu eserleri şerh ederken bu silsileye olan hürmetini ve bağlılığını her fırsatta dile getirir:
Başta Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz olmak üzere, Ondan bu ilmi naklen alan Şeyh-i Ekber (r.a.) Muhyiddîn İbn’ül Arabî Pirimiz ve sonra onu çeviren ve şerheden A. Avni Konuk büyüğümüz ve bu kitapları günümüz şartlarına uyarlayıp hazırlamış olan Prof. Dr. Mustafa Tahralı ve Dr. Selçuk Eraydın kardeşlerimizden Cenâb-ı Hakk ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gerçekten çok razı olsun, kendilerine bütün kalbimizle şükranlarımızı sunarız.
Bu ifadeler, sadece bir teşekkür değildir. Bu, ilmin kaynağının Resûlullah (s.a.v.) olduğunu, Şeyh-i Ekber'in bu ilmi doğrudan o kaynaktan aldığını, Ahmed Avni Konuk gibi büyüklerin bu deryadan kâseler doldurarak bizlere ulaştırdığını ve günümüzdeki mürşidlerin de bu suyu tazeleyerek susamış gönüllere sunduğunu ikrar etmektir. Füsûsu'l-Hikem, bir kişinin şahsî tefekkürü değil, Muhammedî hakikatin, asırlar sonra bir velînin kalbinde yeniden zuhûrudur.
Sonuç olarak, Füsûsu'l-Hikem'deki hikmet, her bir peygamberin şahsında tecellî eden İlâhî bir ismin sırrını çözmektir. Bu sırrı çözmek, o peygamberin hakikatine vâris olmak ve neticede bütün isimleri kendinde toplayan Hakîkat-i Muhammediyye'ye ulaşmaktır. Her fass, kâinat kitabının bir sayfası, İnsân-ı Kâmil'in hakikatine açılan bir kapıdır. O kapıdan içeri girmek ise, zâhirî bilgiden ziyade, arınmış bir kalp ve teslim olmuş bir irade gerektirir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem deryasının daha derinlerinde, dalgaların birbirine kavuştuğu, zıtların vuslat ettiği bir menzil vardır. Bu menzilin adı kalptir. Hikmetin tahakkuk ettiği, bilginin irfana dönüştüğü yer, et parçası olan kalp değil, Lâtife-i Rabbâniyye olan o ilâhî merkezdir.
Şeyh-i Ekber, hikmetin anlaşılmasında aklın bir yere kadar yoldaş olduğunu, ama bir yerden sonra ayağa bağ olduğunu söyler. Akıl, ayırmayı, sınıflandırmayı, tenzih etmeyi sever. "Hakk, yaratılmışlara benzemez" der ve orada durur. Bu, imanın bir şartıdır, lakin hakikatin sadece bir kanadıdır. Hakikatin bütünüyle uçabilmek için ikinci bir kanada, yani teşbihe ihtiyaç vardır. Bu iki kanadı birleştiren, hem "O, hiçbir şeye benzemez" (tenzih) hem de "Nereye dönseniz Hakk'ın vechi oradadır" (teşbih) hakikatini aynı anda tadabilen, sadece kalptir.
Şeyh-i Ekber, Şuayb (a.s) kelimesine tahsis edilen "Hikmet-i Kalbiyye" bahsinde, aklın sınırlayıcılığını ve kalbin kuşatıcılığını şöyle ifade eder:
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ ، لِتَقَلُّبه في أنواع الصُّورِ والصِّفَاتِ، ولم يَقُلْ لِمَنْ كان له عقل، فإنَّ العقل قَيْدٌ، فَيَحْصُرُ الأمرَ فِي نَعْتٍ واحدٍ، والحقيقة تَأْبَى الحَصْرَ في نفس الأمر، فما هو ذِكْرَى لِمَنْ كان له عقل. "Tahkîkan bunda, kalb sahibi olan kimse için pend ve nasîhat vardır." (Kāf, 50/37). Zîrâ kalb, suver ve sıfâtın envâında mütekallibdir. Ve Hak Teâlâ “akıl sahibi için” demedi; zîrâ akıl, kayddır. İmdi emri, na't-i vâhidede hasreder. Halbuki hakîkat, nefs-i emirde hasrı mâni'dir. Binâenaleyh Kur'ân, aklı olan kimse için pend ve nasîhat değildir.
Cenâb-ı Hakk, "aklı olana ibret vardır" demiyor, "kalbi olana ibret vardır" buyuruyor. Çünkü akıl bir bağdır, bir kayıt vurur. Bir şeyi bir sıfata hapseder. Ama kalp, mütekallibdir, yani sürekli döner, halden hâle girer. Bu bir kusur değil, onun en büyük kemâlidir. Kalp, Hakk'ın farklı sûretlerdeki ve sıfatlardaki tecellîlerini kabul etme kabiliyetine sahiptir. Bir tecellîde Cemâl'i görür, bir başkasında Celâl'i. Bir an "Kahhâr" isminin tecellîsiyle titrer, bir an "Rahmân" isminin tecellîsiyle sükûn bulur. Akıl ise bu dönüşümlere şaşırır, "dün böyleydi, bugün niye böyle?" diye çelişki arar. Kalp ise bilir ki, her an yeni bir şe'nde, yeni bir tecellîdedir Hakk. O, her bir tecellîyi "hoş geldin" diyerek karşılar. Bu, zıtların birliğinin yaşandığı Cem makamının kapısıdır. Bu makamda sâlik, Hakk'ı bir inanca, bir surete hapsetmez.
Kalb, suver-i halkıyye ile suver-i sıfât-ı ilâhiyye arasında berzahtır. Binâenaleyh tecelliyât-ı esmâiyyenin kâffesine mahal ve mazhardır. Böyle olunca kalb suver ve sıfâtın envâında takallüb eder. Ve Hak, suver-i i'tikā-diyyeden herhangi bir sûrette tahavvül edip tecellî ederse, kalb onu tanır ve ikrar eder; ve Hakk'ı bir sûret-i mahsûsaya hasretmez.
Kalp, halk (yaratılmışlar) âlemi ile Hakk âlemi arasında bir berzah, bir köprüdür. Bütün ilâhî isimlerin tecellîlerine sahne ve ayna olur. Ârifin kalbi o kadar genişler ki, birbirine zıt görünen inançların bile aslında Hakk'ın farklı isimlerinin tecellîleri olduğunu görmeye başlar. Birisi Hakk'ı tenzih eder, diğeri teşbih eder. Birisi korkuyla ibadet eder, diğeri aşkla. Ârif bilir ki, her bir inanç, sahibinin kabı miktarınca Hakk'tan bir tecellîdir. O yüzden kimseyi tekfir etmez, hor görmez. Çünkü bilir ki, her inanç sahibi, kendi inandığı ilâha yardım etmektedir ve o ilâh da aslında Mutlak Vücûd'un bir taayyünü, bir belirginleşmesidir.
Bu yolculuk, sâlikin kendi içine doğru yaptığı bir seferdir. Kâinatı ve kitapları okumak, aslında kendini okumaktır. Terzibaba Hazretleri'nin Füsûs şerhlerinin başına koyduğu o mübarek ikaz, bu sırrı fısıldar:
Bugün için senin zatının ve nefsinin hayat hikayesidir, ona göre oku ve kendinde bunları bulmaya çalış ki senin de Âdemiyet/İnsanlık devren başlamış olsun. Oradan da yola çıkarak Muhammediyyet devrene ulaşmaya yol bulabilesin. İşte bu seyir senin sırat-ı müstakimin ve Hakk’a vuslatındır.
Füsûs'ta okuduğumuz Âdem (a.s), Şît (a.s) veya Mûsâ (a.s), sadece tarihteki peygamberler değil, aynı zamanda bizim kendi nefs mertebelerimizin, ruhî hallerimizin birer ifadesidir. Âdem'in cennetten çıkışı, bizim vahdetten kesrete düşüşümüzdür. Mûsâ'nın Firavun'la mücadelesi, bizim ruhumuzun, nefsimizin Firavunluğuyla olan cihadımızdır. Mûsâ (a.s) nasıl ki, o büyük vazife karşısında "Yâ Rabbi, sadrımı genişlet" diye dua ettiyse, biz de kendi hayatımızın Firavunları karşısında aynı niyazda bulunuruz.
Bu içsel yolculukta sâlik öyle bir noktaya gelir ki, kendinden kendine sığınmanın sırrına erer. Bu, tevhidin zirvelerinden biridir. Terzibaba Hazretleri'nin bir eserine başlarken ettiği o dua, bu makamın anahtarıdır: (Euzü bike minke) "Senden Sana sığınırım." Bu, "Yâ Rabbi, Senin Celâl isminin tecellîsi olan ve beni Senden uzaklaştıran beşeriyetimden, yine Senin Cemâl isminin tecellîsi olan ve beni Sana yaklaştıran ulûhiyyetine, hakikatine sığınırım." diyen bir yakarıştır. Kaçtığı da O'dur, sığındığı da O'dur. Zâhir de O'dur, Bâtın da O. Evvel de O'dur, Âhir de O. Bu, zıtların birliğinin en mahrem tecrübesidir. Artık "ben" ve "O" ikiliği kalmamıştır. Bu makamda seyir-i sülûk ehli için şu sözün manası açılır:
Arif kendi nefsinden, Hakk'ın nefsini tanıdı.
Kendi nefsini, yani kendi hakikatini bilen, Hakk'ı bilir. Çünkü kendi vücûdunun, Hakk'ın vücûduyla kâim olduğunu, kendi sıfatlarının, Hakk'ın sıfatlarının bir gölgesi olduğunu, kendi fiillerinin, Hakk'ın fiillerinin bir zuhûru olduğunu idrak eder. Bu idrakle öyle bir hâle bürünür ki, Füsûs'ta İsmâil (a.s) fassında işaret edilen o hayret makamına ulaşır:
İmdi sen fânî olmazsın, bakî de kalmazsın.
Akıl burada yine durur. "Hem fâni olmamak, hem de bâkî kalmamak nasıl olur?" diye sorar. Bu, bir mantık denklemi değil, bir hâl beyanıdır. Sen, kendi müstakil varlığınla fena bulursun, yok olursun. Artık "ben varım" demezsin. Lakin Hakk'ta beka bulursun, O'nunla var olursun. Varlığın O'nun varlığına katılır. Ne tamamen yok olursun, ne de eskisi gibi ayrı bir varlık olarak kalırsın. Tıpkı denize düşen bir damla gibi. Damla, damlalık vasfını yitirir, fâni olur; ama denizin varlığıyla bâkî olur. Bu, hem fark hem cem halini bir arada yaşamaktır. Varlığın kesretini görürsün (fark) ama o kesretin ardındaki vahdeti de bilirsin (cem). Terzibaba Hazretleri'nin, Şeyh-i Ekber'den aktardığı şu nasihat, bu Muhammedî mîzanı kurar:
Yani siz fehm-i ilâhi ile zat-ı ahadiyye keserat ve tafsil ve keserat-ı zat-ı ahadiye cem ettikten sonra yani siz fehminizde zat-ı ilâhiyeyi kesret olarak tafsil ve keserat-ı zat-ı ahadiye de cem ettikten sonra yani cem ve fark arası yani hem bu âlemin vahdette kesret, kesrette vahdet deniyor ya bu âlemin keseratına, çokluğuna bakın ama o çokluğa bakarak bu âlemi çok zannetmeyin ve onu tevhid edin gene cem edin birleştirin. İkisini birlikte kullanın diyor.
Hikmet, her şeyi yerli yerine koymaktır. Tenzih kanadını da, teşbih kanadını da yerli yerince kullanmaktır. Fark makamında şeriatın gereklerini yerine getirirken, Cem makamında her şeyin Hakk'tan olduğunu bilmektir. Bu, aklın dar kalıplarını kırıp, kalbin sonsuz genişliğine hicret etmektir. O kalp ki, Hakîm-i Senâî'nin dediği gibi, içinde bütün âlemleri barındıran bir "Câm-ı Cem", yani Cemşid'in kadehi gibidir:
Yakînen bil ki, câm-ı Cem dedikleri senin kalbindir. Şâdî ve gamın müstakarrı senin kalbindir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Hikmet
Hazret-i Mevlânâ, hikmeti kuru bir tanım olarak sunmaz; onu yaşatır, sezdirir, tattırır. Onun mektebinde hikmet, bir neyin feryadında, bir çöl serabının aldatıcılığında, kanın yavaş yavaş süte dönüşmesindeki sabırda gizlidir. Mesnevî-i Şerîf'i okuyan sâlik, bir kıssadan diğerine geçerken, aslında kendi iç âleminin dehlizlerinde gezer; hikmet ona bir fısıltı gibi, bir işaret gibi, bir dostun samimi uyarısı gibi ulaşır. O, hikmeti ispat etmez, ifşâ eder. Kelimeleri birer tohum gibi kalplere eker ve o tohumların yeşermesi için sâlikin himmet ve gayretini bekler. Zira hikmet, malumat biriktirmek değil, hâl ehli olmaktır.
Bu yüzden Mesnevî, bir hikmetler ummanıdır. Bu sohbetimizde, o ummandan birkaç katreyle iktifa ederek, Hazret-i Pîr'in hikmeti nasıl somutlaştırdığını, onu nasıl hayatın ve kâinatın dokusuna işlediğini anlamaya çalışacağız.
Hikmet Pınarının Akışı: Mürşid, Mürid ve Feyzin Edebi
Hikmet, ilâhî bir feyizdir; bir pınardan akan saf su gibidir. Fakat bu suyun akabilmesi için bir mecrâ, o suyu alıp faydaya dönüştürecek bir de kap lazımdır. Hazret-i Mevlânâ, bu nazik işleyişi en başından bizlere hatırlatır. Mesnevî’nin ikinci cildine başlarken yaşanan gecikmeyi, sıradan bir erteleme olarak görmez; bunu bir hikmet dersine dönüştürür:
Bu Mesnevî bir müddet gecikti; kan süt olmak için bir mühlet lazımdır.
Kan, bedenin ham maddesidir; süt ise o ham maddeden süzülmüş, arınmış, besleyici bir gıdadır. Kanın süte dönüşmesi, bir anda olmaz. Bir sabır, bir bekleyiş, bir tedrîcî olgunlaşma süreci ister. Hikmet de böyledir. O, ilâhî ilhamların sâlikin kalbinde işlenmesi, nefsânî arzulardan süzülmesi ve saf bir mârifet hâline gelmesiyle zuhûr eder. Bu süreç aceleye gelmez. Hazret-i Pîr, bu gecikmeyi Hüsâmeddîn Çelebi’nin dünyevî meşgalelerine bağlarken, aslında tüm sâliklere bir usûl öğretir: Kalp, dünya kaygılarıyla dolu olduğunda, hikmet sütü kesilir.
Bu feyzin akışındaki en büyük engel, çoğu zaman sâlikin kendi nefsânî halleridir. Mürşid-i kâmilin kalbi, ilâhî ilhamların indiği bir ayna gibidir. Fakat karşısında duran müridin kalbi bulanıksa, o aynadaki yansıma da bulanık olur. Mürşidin sözü kesilir, feyiz yolu tıkanır. Hazret-i Pîr, bu durumu son derece somut bir misalle, "birkaç lokma" meselesiyle anlatır:
Dün gece bu rahmanî nefesten başka türlü bir esinti ve latif bir koku ortaya çıktı. Fakat birkaç lokma feyiz yolunu tıkadı. Bu lokmanın yiyicisi hakkında değerli şârihlerin (açıklayıcıların) görüşleri farklıdır. İsmail-i Ankaravî hazretleri lokmanın yiyicisinin Hz. Pîr olduğunu ve kalbine gelen ilhamın bu lokma sebebiyle söz mertebesine gelemediğini belirtir. Hint şârihleri ise, bu lokmanın yiyicisinin dinleyiciler olduğunu ve yedikleri yemeğin onların kalplerine bu esintilerin aksine engel olduğunu açıklarlar. Ben de Hint şârihlerinin görüşünü uygun bulurum.
Buradaki sohbet, bir metin şerhinden çok daha ötedir. Şârihin de katıldığı üzere, asıl mesele, hikmeti söyleyenin değil, dinleyenin hâlidir. O "birkaç lokma", sadece mideye giren yemek değildir; sâlikin kalbini meşgul eden her türlü dünyevî arzu, hırs, endişe ve gaflettir. Bu lokmalar, ruhun kulağını tıkar. Mürşidin kalbine yağan rahmet yağmuru, müridin kalbindeki kuraklığı gideremez olur. Çünkü müridin kalbi, o rahmetin nüfuz etmesine izin vermeyen nefsânî bir zırhla kaplanmıştır.
Bu durum, mürşid için bir meşgale, tasarruf eline batmış bir diken olur. Mürşid, kendisine gelen hakikatleri beyan etmeyi bırakıp, önce müridin o dikenli hâlini, o nefsânî heveslerini ıslah ile meşgul olmak zorunda kalır.
İşte bu akisden mürşid, mürîdin hâlini bilir. Bu hâlde olmayan bir zât, mürşid-i kâmil değildir; ancak bir vâiz ve nâsihdir... İşte bu meşgale, mürşid-i kâmilin yed-i tasarrufuna batmış bir diken gibidir. Bu dikenin çıkması, mürîdin bu havâtırı nefy edip mürşidin füyûzât-ı kalbiyyesine teveccühü ile olur.
Öyleyse hikmet, tek taraflı bir aktarım değildir. Bir alışveriştir. Mürşidin kalbi bir pınar ise, müridin de o pınardan su çekecek bir himmet kovası olmalıdır. Hazret-i Pîr’in Fîhi Mâ Fîh’te buyurduğu gibi, annenin memesine süt gelir ama çocuğun emmesi, çekmesi lazımdır. Sâlik, “Bana söyle!” demeden evvel, “Ben dinlemeye, almaya ne kadar hazırım?” diye kendi nefsini yoklamalıdır. Hikmet, onu talep eden, arzulayan, hasretini çeken temiz kalplere doğru akar.
Aklın Serabı ve Kalbin Gözü: Kesbî Bilgi ve Vehbî Hikmet
Hikmete giden yolda en büyük engellerden biri de, her şeyi bildiğini zanneden, hesapçı, menfaatperest akıldır. Hazret-i Mevlânâ, bu aklı, çöldeki seraba koşan susamış yolcunun hırsına benzetir. O, uzaktan parlayan şeyi su zanneder, peşinden koşar, ama vardığında bir hayalden başka bir şey bulamaz.
Sultan Mahmud ve kölesi Ayaz kıssası, bu meseleyi bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. Diğer beyler, Ayaz'ın Sultan katındaki yüksek mertebesini kıskanır ve onun gizli bir odada hazineler sakladığını düşünürler. Hırsları ve suizanları o kadar büyüktür ki, Sultan'dan izin alıp odaya baskın yaparlar. Fakat odada buldukları tek şey, Ayaz’ın eski, yıpranmış çarığı ve kürk postudur. Onların altın diye koştukları serap, bir hiçlikle son bulur. Ayaz'ın sırrı, onların anladığı türden bir sır değildir:
Hırs, boş yere serap tarafına koşar. Akıl der ki: "Bak, o su değildir!" ... Onların hırsı ve gürültüsü yüz kat olmuş, onun hikmeti ve îmâsı gizli olmuş idi.
Beylerin aklı, [akl-ı kesbî](/wiki/akl-i-kesbi) (kazanılmış, dünyevî akıl) idi. Bu akıl, sadece altın ve gümüşün dilinden anlar, her şeyin kıymetini maddî değeriyle ölçer. Bu yüzden Ayaz’ın, en büyük makamlara erişmişken bile, nereden geldiğini, kendi hiçliğini unutmama hikmetini kavrayamazlar. Ayaz'ın o eski eşyaları saklaması, bir feragat ve edep dersidir. O, "Ben bu lütfa, bu makama kendi başıma gelmedim; ben o eski çarıkların ve postun sahibiyim, gerisi Sultan'ın lütfudur" demektedir. Bu, en derin hikmetlerden biridir: Varlığın içinde yokluğunu, lütfun içinde acziyetini bilmek. İşte bu, [akl-ı vehbî](/wiki/akl-i-vehbi) (Allah vergisi, ilhamla gelen akıl) sahibinin bakışıdır.
Hazret-i Pîr, bu iki akıl arasındaki farkı şöyle açıklar:
Fakat tahsil edilmiş ve kazanılmış akıl, vehbî akıl (Allah vergisi akıl) gibi değildir; o ırmaklar gibidir; dışarıdan içeriye doğru akar... Onun suyunun yolu bağlanmış olsa, çaresiz kalır, çeşmeyi kendi içinden iste!
Akl-ı kesbî, dışarıdan, kitaplardan, hocalardan bilgi toplar. Kanalları (göz, kulak) kapandığında çaresiz kalır. Fakat akl-ı vehbî, bir çeşme gibi içeriden, kalpten kaynar. Onun kaynağı dışarıda değil, Hakk’a dönük, ihlâslı bir kalbin derinliklerindedir. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) ne güzel buyurur: "Kim ki kırk sabah Allah için [ihlâs](/wiki/ihlas) ederse, kalbinden dili üzerine hikmet kaynakları ortaya çıkar." Ayaz’ın hikmeti, kitaplarda yazan bir bilgi değil, Sultan’a olan sadakati ve kendi haddini bilmesinden kaynaklanan bir hâl idi. Bu yüzden akıl, nefs üzerinde demir bir bağ olmalıdır; tabiatın ve hırsın seraplarına kapılmasını önleyen bir dizgin. Gerçek akıl sahibi, yani hakîm olan kimse, her şeyi yerli yerine koyar ve eğri yollara sapmaz.
Zıtların Birliği: Renksizliğin Rengi, Savaşın Barışı
Hikmetin en yüksek mertebelerinden biri, zıt gibi görünen şeylerin ardındaki birliği, yani [Tevhid muktezası](/wiki/tevhid-muktezasi)nı idrak etmektir. Ârifin nazarında kâinatta mutlak bir zıtlık yoktur; her şey, aynı aslın farklı tecellîleridir. Hazret-i Mevlânâ, bu derin hakikati yine fıtratın dilinden, en basit ve en çarpıcı misallerle anlatır:
Renksizlik, renklerin aslıdır; savaşlar da barıştan doğar.
Güneşin ışığı renksiz, beyaz görünür. Ama o renksizlik, gökkuşağının yedi rengini ve onların bütün tonlarını içinde barındırır. Eşya, kendi kabiliyetine göre o renksiz ışıktan kendi rengini emer ve yansıtır. Mavi çiçek, diğer altı rengi yutup sadece maviyi göstermesinden ötürü mavidir. Demek ki bütün renk cümbüşünün aslı, o sakin, tek ve bir olan renksizliktir. İşte [Vücût mertebesi itibariyle](/wiki/vucut-mertebesi-itibariyle) de, bütün kesret (çokluk) âleminin renkleri, yani Esmâ-i İlâhiyye’nin tecellîleri, Zât-ı Mutlak’ın renksizliğinden, yani Ahadiyet’inden zuhûr eder.
Aynı şekilde, savaşlar da barıştan doğar. Barış asıldır, sükûn halidir. Savaş ise o sükûn halindeki potansiyellerin, menfaatlerin çatışmasıyla ortaya çıkan ârızî bir durumdur. Hikmet sahibi, savaşın gürültüsü içinde bile aslolan barışı, kesretin içinde vahdeti, renklerin arkasındaki renksizliği görür.
Bu bakış, şer gibi görünen hadiselerin ardındaki hayrı, noksanlık gibi görünenin içindeki kemâli görmeyi sağlar. Musa Aleyhisselâm’ın Rabbine olan niyazında bu arayışın en güzel ifadesini buluruz. O, Firavun’un zulmü gibi hadiselerin hikmetini sorgularken, aslında her şeyin bir hikmet üzere olduğunu bilir. Fakat o, bilmekle ([ilm-el-yakîn](/wiki/ilm-el-yakin)) yetinmek istemez; görmek, şahit olmak ([ayne'l-yakîn](/wiki/aynel-yakin)) ister.
"Ben kesin olarak bilirim ki, aynı hikmettir; fakat maksadım açıkça görmek ve müşahede etmektir."
Bu müşahede makamına erişen göz, her şeyin sırrını bir diğerinde görür. Ölüm, bir yok oluş gibi görünür. Fakat hikmet nazarında ölüm, yeniden dirilişin (haşir) sırrını taşır. Eğer ölüm olmasaydı, Hakk’a vuslat ve Cennet nimetleri nasıl mümkün olurdu?
"Senin haşrın söyler ki, "Ölümün sırrı nedir?"; meyveler söyler ki, "Yaprağın sırrı nedir?"
Meyve, ağacın yeşil yapraklarının sırrıdır. Yapraklar dökülür, gider; ama varlıklarının gayesi olan meyveyi ortaya çıkarmak içindir bütün çabaları. Her noksanlık, bir kemâlin habercisidir. Kan ve menî gibi aşağı görülen bir mayeden, Âdem gibi ilâhî his taşıyan bir varlığın zuhûr etmesi de bu sırra dâhildir.
Nihayetinde, bütün bu zıtlıklar, Hakk’ın Hakîm isminin tecellîsidir. O Hakîm ki, her şeyi yerli yerince yapar. O’nun hikmeti, kabuğu yakıp içini korumaktır.
Mademki Hak hakîm olur, bu kuralı geçmişte ve gelecekte sürekli bil!
Cenâb-ı Hakk’ın kahrı tecellî ettiğinde, yanan şey, varlığın dış kabuğu, kesâfeti, nefsânî perdeleridir. Latif olan öz, yani ruh, o ateşten zarar görmez; bilakis kabuklarından kurtulup arınır. Bu, demirin Davud Aleyhisselâm’ın elinde mum gibi yumuşaması sırrıdır. Kahrın ve celâlin temsilcisi olan demir, bir Peygamberin elinde, lütfun ve cemâlin hizmetkârı olan bir zırha dönüşür. Hikmet, kahrın içinde lütfu, savaşın içinde barışı, ölümün içinde hayatı ve demirin içinde mumu görebilme sanatıdır. Mesnevî-i Şerîf, başından sonuna kadar, bu sanatı talim ettiren ilâhî bir mekteptir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Hikmet kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 1: "'Mârifet ve hakîkatler'i ifâde etme ve anlama hususunda da insanların kabiliyet ve akılları birbirinden farklı olduğu için, farklı kişilerin bu iki büyük velînin sözlerini anlamak ve değerlendirmek h[ususundaki seviyeleri farklıdır]."
- Cilt 2: "Allah Teâlâ vâizlerin lisânına hikmeti, dinleyenlerin isti'dâdı kadar telkin eder."
- Cilt 3: "Bu II. cildin te'hîri hikmetinden ba'zısının beyânıdır. Şöyle ki; eğer hikmet-i ilâhînin cümlesi kula ma'lûm olsa, kul o işin [hikmetini yapmadan emrini bekleyemezdi]."
- Cilt 4: "Ben yakînen bilirim ki, aynı hikmettir; fakat maksûdum 'iyân' ve 'rü'yet'."
- Cilt 10: "Ayaz der ki: 'Benim çarığımı ve kürkümü böyle saklamamdaki sır ve hikmet, bir himmet sâhibinin nezdinde canın sırları gibidir. Çünkü can, kendisini var edeni tanır; Hakk'tan…'"
- Cilt 11: "(S.a.v.) buyurdu ki: 'Muhakkak Allah Teâlâ hikmeti vâizlerin dili üzerine dinleyicilerin himmetleri mikdârı telkin eder.'"
- Cilt 13: "Allah Teâlâ ezelen ve ebeden hâkimdir. Kabuğu yakmak ve içi yakmamak kâide-i hikmettendir. Binâenaleyh bu kâide geçmişte ve gelecekte alâ'd-devâm câridir. Zîrâ âlem-i sûrette nûr aslî ve nâr ârızîdir; ve nûr…"
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Hikmet
Hikmet bir okyanus ise, her bir kavram o okyanusa açılan bir nehir, o okyanustan bir damladır. Hiçbiri diğerinden ayrı düşünülemez.
- İrfan, hikmetin kalpte tecrübe edilen, zevk edilen hâlidir. Hikmet bilmek ise, irfan o bilgiyle "olmak"tır; bilginin sâlikin vücûdunda ete kemiğe bürünmesidir.
- Fusûsu'l-Hikem, "Hikmetlerin Yüzük Kaşları" demektir. Her peygamberin risâletine mahsus olan ilâhî hikmetlerin, o peygamberin kelimesinden bir yüzük kaşı gibi yontularak sunulduğu, irfan yolunun temel metinlerindendir.
- Cennet ve Cehennem, hikmet nazarıyla bakıldığında, yalnızca bir mekân değil, birer hâl ve mertebedir. Hikmet, kişinin kendi cennetini kendi ahlâkıyla nasıl inşa ettiğini, cehennemini de yine kendi perdeleriyle nasıl tutuşturduğunu gösterir.
- Tecelli, Hakk'ın isim ve sıfatlarıyla âlemde zuhûr etmesidir. Hikmet, bu tecellîleri okuma sanatıdır. Her zerrede parlayan Esmâ'yı görmek, her hadisede Hakk'ın murâdını anlamak hikmetin ta kendisidir.
- Hz. Muhammed (s.a.v.), hikmetin menbaı, zirvesi ve en kâmil mazharıdır. Ona "Cevâmiu'l-kelîm" (az sözle çok mânâ ifade etme) verilmiştir ki bu, hikmetin özüdür. Bütün nebîlere dağıtılan hikmetler, onun hakikatinde birleşir.
- Hakikat, eşyanın ardındaki ilâhî sır, örtünün ardındaki asıl mânâdır. Hikmet, sâliki suretten ve kabuktan geçirip bu hakikate ulaştıran basîret nurudur.
- Huruf-u Mukattaa, Kur'ân-ı Kerîm'deki bazı sûrelerin başında bulunan, mânâsı kapalı harflerdir. Hikmet ehli için bu harfler, ilâhî hakikatlerin yoğunlaştırılmış, şifrelenmiş birer anahtarı, Zât âleminden beşeriyet âlemine birer tenezzül kapısıdır.
- Yasin Suresi, Kur'ân'ın kalbi olarak anılır ve hikmetin en yoğun tecellî ettiği sûrelerdendir. Özellikle "İnsân-ı Kâmil" mânâsına gelen "Yâ-Sîn" hitabı, hikmetin en büyük tecellîgâhı olan kâmil insana işarettir.
- İbretlik Hikayeler, Kur'ân kıssaları ve evliyâ menkıbeleri, hikmetin misallerle anlatıldığı derslerdir. Hikmet, bu kıssalardaki sembolleri çözerek, sâlikin kendi yolculuğuna dair işaretleri almasını sağlar.
- Marifet, Hakk'ı Esmâ ve Sıfatlarıyla tanımaktır. Hikmet, bu marifetin bir meyvesidir. Kişi Rabbini tanıdıkça, O'nun fiillerindeki inceliği, sanatı ve bilgeliği anlar; bu anlayış hikmet olarak dışa vurur.
- İlm-i Ledün, doğrudan Hakk'tan gelen, vasıtasız ilimdir. Hz. Hızır'a verilen bu ilim, aklın ve zâhirî kuralların ötesindeki hikmeti temsil eder. Herkesin batırdığını gördüğü gemiyi delmek, ledünnî bir hikmet gerektirir.
- İlim, hikmetin temelidir ama her ilim sahibi hakîm (hikmet ehli) değildir. Hikmet, ilmin amel ve ihlas ile yoğrulup kalpte nura dönüşmesidir.
- Lokmân Hakîm, Kur'ân'da kendisine hikmet verildiği açıkça belirtilen mübârek zâttır. Onun oğluna nasihatleri, hikmetin ahlâk ve edep mertebesini en güzel şekilde özetler.
- Hz. Üzeyr (a.s.), Füsûsu'l-Hikem'de kendisine "Hikmet-i Kaderiyye" nispet edilen peygamberdir. Kader sırrına dair derin anlayış, hikmetin en çetin ve ince konularındandır.
- Hz. Meryem, ilâhî nefhanın ve kelimenin tecellîgâhı olmasıyla, hikmetin "kabullenme" ve "teslimiyet" mertebesini temsil eder.
- Hz. Yahyâ (a.s.), Füsûs'ta "Hikmet-i Nebevîyye"nin kendisine atfedildiği, zühd ve takvânın sembolü olan peygamberdir.
- Hz. Hârûn (a.s.), Hz. Musa'ya vezir olmasıyla, peygamberlik hikmetinin tebliğ ve idare mertebesindeki yardımcılığı temsil eder.
- Hullet (Dostluk), Hz. İbrahim'e mahsus olan Halîlullah (Allah'ın dostu) makamıdır. Bu dostluk, Hakk'ın iradesine tam bir teslimiyet ve O'nun fiillerindeki hikmete tam bir rızâ üzerine kuruludur.
- Kâb-ı Kavseyn, "iki yay aralığı kadar" mânâsına gelen, Mî'rac'daki vuslatın en ileri noktasını anlatan bir ifadedir. Burası, kul ile Hakk arasındaki perdelerin kalktığı, en büyük hikmetlerin fâş olduğu makamdır.
- Vahdet-i Şuhûd, sâlikin kesret (çokluk) âleminde Hakk'ın birliğini müşâhede etmesidir. Bu görüş, her şeyde tecellî eden hikmeti fark etmektir.
- Kesret, çokluk âlemidir. Hikmetten yoksun bir bakış kesrette boğulur ve dağılır. Hikmet nazarı ise kesret perdesinin ardındaki vahdeti, yani birliği görür.
- Nefs-i Mülhime, kendisine hem fücur hem de takva ilham edilen nefs mertebesidir. Bu mertebedeki sâlik, ilâhî hikmet ilhamlarına yavaş yavaş açılmaya başlar.
- Hazarat-ı Hamse, varlığın beş temel mertebesidir. Hikmet, her bir mertebenin hükmünü, hakkını ve edebini bilip ona göre davranmaktır.
- Nefs-i Levvame, yaptığı kötülükten dolayı kendini kınayan nefs mertebesidir. Bu kınama, hikmete giden yolda atılmış ilk adımdır; çünkü kişi hatasını fark etmeye başlamıştır.
- Mükâşefe, mânevî perdelerin aralanmasıdır. Hikmet, bu keşiflerle açığa çıkan sırları doğru yorumlama ve yerli yerine koyma kabiliyetidir.
- Müşâhede, Hakk'ı her şeyde ve her yerde görür gibi olmaktır. Bu hâl, hikmetin kalpte kök saldığının ve kalp gözünün açıldığının bir işaretidir.
- Vahiy, peygamberlere Cebrail vasıtasıyla gelen ilâhî bilgidir ve hikmetin en saf, en katışıksız kaynağıdır.
- Kalp Gözü, hakikatleri zâhirî gözle değil, bâtınî bir nurla görme yetisidir. Hikmet, bu gözle bakanların gördüğüdür.
- Letâif, insanın mânevî merkezleri, ince cevherleridir. Sülûk yoluyla bu letaifler parlatıldıkça, sâlik hikmeti almaya ve anlamaya daha kabiliyetli hâle gelir.
- Nûr-u Muhammedî, halkın ilk cevheri, bütün peygamberlerin ve velîlerin kendisinden pay aldığı ilâhî nurdur. Bütün hikmetler bu nurdan dallanıp budaklanır.
- Basîret, ferâset ve kalp gözü açıklığıdır. Hikmet, basîretin gördüğünü akl-ı selîm ile birleştirip en doğru kararı verme, en isabetli sözü beyane sanatıdır.
- Rabb-ı Hâs, her bir ferdin kendi isti'dâdına (potansiyeline) göre tecellî eden, onun terbiyesinden sorumlu olan ilâhî isimdir. Kişinin kendi Rabb-ı Hâss'ını bilmesi, kendisine özel hikmet kapısını bulması demektir.
- Salât-ı Dâim, "dâimî namaz" hâlidir. Bu, sadece belirli vakitlerde değil, her an Hakk'ın huzurunda olma şuurudur. Bu şuur, her an ve her işte ilâhî hikmeti gözetme hâlidir.
- Ölmeden Evvel Ölmek, irâdî olarak nefsânî arzulardan ve sıfatlardan arınmaktır. Bu ölümden sonra dirilen sâlik, artık Hakk'ın hikmetiyle bakar, O'nun hikmetiyle konuşur.
- Nefs-i Mutmeinne, tatmin bulmuş, huzura ermiş nefs mertebesidir. Bu makamdaki nefs, Hakk'tan ve O'nun her fiilindeki hikmetten tamamen razıdır.
- Sıbgatullah, "Allah'ın boyası" demektir. Hikmetle ahlâklanmak, ilâhî ahlâk ile boyanmak, her işi "Sıbgatullah"a uygun yapmaktır.
- Devran, zikir meclislerinde belli bir usûl ile yapılan döngüsel harekettir. Bu, kâinatın ilâhî bir hikmetle dönmesini ve sâlikin bu âhenge katılmasını sembolize eder.
- Vird, sâlikin her gün düzenli olarak okuduğu dua ve zikirlerdir. Virdler, kalbi hikmet nurlarını alacak şekilde hazırlayan birer cilâdır.
- Hz. Şît (a.s.), Füsûs'ta kendisine "Hikmet-i Şîsiyye" (veya Nefesiyye) atfedilen, ilâhî mevhibelerin (bağışların) sırrını taşıyan peygamberdir.
- Hanîf Dini, Hz. İbrahim'in şirkten arınmış, dosdoğru tevhid dinidir. Bütün peygamberlerin getirdiği hikmetin ortak paydası, bu tevhid temelli hanîf çizgisidir.
- İseviyet Mertebesi, rûhânîliğin, ölü kalpleri diriltmenin ve zâhirî sebeplere takılmamanın temsil edildiği mertebedir. Bu mertebenin hikmeti, maddeye değil, mânâya ve Rûh'a itibar etmektir.
- Kâbe, yeryüzündeki ilk mâbed, tevhidin merkezi ve kalbin sembolüdür. Hakîm bir nazarla bakıldığında Kâbe-i Muazzama, bütün varlığın etrafında döndüğü ilâhî hikmetin somut bir nişanıdır.
- Celâl ve Cemâl, Hakk'ın kahır ve lütuf tecellîleridir. Hikmet, bu iki zıt gibi görünen tecellînin de aynı kaynaktan geldiğini bilmek ve her ikisine de edeple mukabele etmektir.
- Hz. İshâk (a.s.), Hz. Yûnus (a.s.), Hz. Hûd (a.s.), Hz. Sâlih (a.s.), Hz. Şu'ayb (a.s.), Hz. Lût (a.s.), Hz. Ya'kûb (a.s.), Hz. Dâvûd (a.s.), Hz. İsmâîl (a.s.), Hz. Eyyûb (a.s.), Hz. Zekeriyyâ (a.s.), Hz. İlyâs (a.s.) ve Hz. İdrîs (a.s.) gibi peygamberlerin her biri, Füsûsu'l-Hikem'de kendilerine atfedilen "hikmet"lerle anılırlar. Her biri, ilâhî hikmetin farklı bir veçhesini, farklı bir ismin tecellîsini insanlığa öğretir.
- Hikmet-i Ferdiyye, Hz. Muhammed (s.a.v.)'e mahsus olan, bütün hikmetleri kendinde toplayan "teklik" ve "biriciklik" hikmetidir.
- Samediyyet, her şeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin ise hiçbir şeye muhtaç olmadığı Samed isminin tecellîsidir. Hikmet, bu mutlak istiğnâ ve her şeyin O'na yönelmesi hakikatini idrak etmektir.
- Havâmîm Sûreleri ve Mukatta'a Harfleri, hikmetin Kur'ân'daki en sırlı ve yoğunlaşmış ifadeleridir. Ârifler için bu harfler, mârifet denizlerine açılan kapılardır.
- Emânet Âyeti, göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekindiği ilâhî emaneti insanın yüklendiğini bildirir. Bu emanet, hilâfet sırrı ve Hakk'ın isim ve sıfatlarını kâmilen izhâr etme kabiliyetidir ki bu da en büyük hikmeti gerektirir.
- Kulillâhi Sümme Zerhüm (De ki: "Allah." Sonra bırak onları) âyeti, tevhîd-i zâtînin ve bütün mâsivâdan (Allah'ın gayrısından) yüz çevirmenin en net ifadesidir. Bu, hikmetin zirvesi olan mutlak teslimiyetin formülüdür.
- Şakku'l-Kamer, Ay'ın yarılması mucizesidir. Hikmet nazarıyla bu, alışkanlıkların ve aklın perdesinin yırtılması, hakikatin âşikâr olmasıdır.
- Âyetü'l-Nûr, Allah'ın göklerin ve yerin nuru olduğunu anlatan âyettir. Hikmet, bu ilâhî nurun kalpteki kandili tutuşturması ve sâlikin o nurla kâinata bakmasıdır.
- İstikāmet, dosdoğru yolda sapmadan yürümektir. Hikmet, bu yolun neresi olduğunu bilmek; istikamet ise o bildiği yolda sebat etmektir.
- Mücâhede, nefs ile yapılan savaştır. Bu savaş, hikmetin önündeki en büyük engel olan nefsânî perdeleri kaldırmak için verilir.
- Niyet, amellerin ruhudur. Hikmet, amelleri en hâlis niyetlerle süsleme sanatıdır. Aynı fiil, niyetin hikmetine göre ibadet de olabilir, âdet de.
- Murâkabe, Hakk'ın her an kendisini gördüğü şuuruyla yaşamaktır. Bu şuur, kişiyi her an hikmete uygun davranmaya sevk eden en büyük âmildir.
- Nefs, aşk, Zât, Sıfat, Rûh, tevekkül, rızâ, vecd, mîzân, haşr, sırât, ölüm, tevâzu, ucüb, verâ', zühd, hased, yakaza, huzûr, mu'cize ve istidrâc gibi kavramların her biri, hikmet süzgecinden geçirildiğinde farklı bir mânâ kazanır. Hikmet, bu hâllerin ve makamların hakikatini, yerini, tehlikesini ve faziletini bilip ona göre muamele etmektir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi'nin bu dijital kütüphanesinde "hikmet" bahsi, üç ana sütun üzerine bina edilmiştir. Bu üç kaynak, birbirini şerh eden, birbirini açan ve birbirini tamamlayan bir bütünlük arz eder.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin Sohbet ve Şerhleri, hikmetin sâlikin hayatına nasıl indiğinin, nasıl yaşandığının canlı misalleridir. Bu sohbetlerde hikmet, kitaplarda kalmış kuru bir bilgi olmaktan çıkar; bir hâl, bir edep, bir bakış açısı olarak gönüllere nakşedilir. Özellikle Nûr-u Muhammedî ve Hakîkat-i Muhammediyye'nin bütün hikmetlerin kaynağı olduğu, Huruf-u Mukattaa'nın bâtınî te'villeriyle ilâhî tenezzülün sırları, Terzibaba Hazretleri'nin dilinde somutlaşır. Kur'ân kıssaları, Musa ile Hızır'ın yolculuğu veya Firavun'un inadı, artık geçmişte kalmış birer olay değil, sâlikin kendi nefs mertebelerinde her an yaşadığı birer tecrübeye dönüşür. Hikmet, bu sohbetlerde, mürşidin dilinden müridin kalbine akan bir irfan pınarıdır.
Şeyhü'l-Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, bu irfan pınarının aktığı deruni yatağı, hikmetin vücûdî ve kevnî temelini teşkil eder. Füsûs, hikmetin teorik çerçevesini, âlemin ve insanın varlık yapısındaki yerini en yüksek perdeden ortaya koyar. Her peygambere atfedilen bir "hikmet" ile varlığın farklı bir yüzü aydınlatılır. "Hikmet-i İhsâniyye", "Hikmet-i Kaderiyye", "Hikmet-i Ferdiyye" gibi başlıklar altında, ilâhî isimlerin âlemdeki tasarruflarının nasıl bir bilgelik üzerine kurulu olduğu anlatılır. Terzibaba Mektebi'nde Füsûs'a yapılan atıflar, yaşanan mânevî tecrübelerin ilmî temelini göstermek, sâlikin kendi hâlini küllî bir haritada konumlandırmasına yardımcı olmak içindir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i ise, Füsûs'un yüksek hakikatlerini ve Terzibaba sohbetlerinin canlılığını, aşk ve muhabbet diliyle anlatan bir hikmet denizidir. Mesnevî, hikmeti kıssaların, sembollerin ve alegorilerin diliyle kalbe işler. Kanın süte dönüşmesi, neyin feryadı, define arayan adamın kendi evinin altındaki hazineyi bulması gibi misallerle en derin hikemî meseleler, herkesin anlayacağı bir sevimlilikle sunulur. Mürşidin ayna oluşu, akl-ı meâd ile akl-ı meâş arasındaki fark, Sultan ile Ayaz kıssasındaki teslimiyet dersi... Bütün bunlar, hikmetin sadece akılla değil, aşkla ve gönülle idrak edileceğini gösteren misallerdir. Mesnevî, hikmetin coşkun, sanatsal ve kalbe hitap eden yüzünü temsil eder.
Bu üç kaynak, adeta ilim, amel ve hâl sacayağı gibidir. Füsûs hikmetin ne olduğunu (ilim), Terzibaba sohbetleri nasıl yaşanacağını (amel), Mesnevî ise bu yolda kalbin nasıl bir coşku ve aşkla dolacağını (hâl) öğretir.
Değerlendirme
Bu irfan yolunda hikmet, sadece bir bilgi birikimi veya keskin bir zekâ değildir. O, varlığın her zerresinde tecellî eden ilâhî sanatı, düzeni ve murâdı okuyabilme sanatıdır. Hikmet, sâlikin aklının sınırlarını aşıp kalbinin sonsuzluğuna ulaştığı, zıt gibi görünen tecellîlerin aslında aynı Hakikat'in farklı yüzleri olduğunu idrak ettiği Cem makamının görüşüdür. Bu yolculukta sâlike düşen, nefsini aradan çekerek, kalbini bir ayna gibi saf tutmak ve kâinat kitabına yazılmış ilâhî hikmetlerin o aynada tecellî etmesine izin vermektir. Zira hakîm olan sadece Hakk'tır ve insana düşen pay, O'nun hikmetine teslim olmaktan ibarettir. Cenâb-ı Hakk, bizleri bu hikmet pınarından kana kana içenlerden eylesin. Amin.